Meşhur sahabe Sa’d b. Ebu Vakkas’ın kardeşi olan Umeyr b. Ebu Vakkas, henüz çocukken İslam’ın ilk günlerinde kardeşleri ile birlikte Müslüman oldu. Onlarla birlikte Erkam’ın evine giderek Efendimizden ilim irfan öğrendi, onlarla birlikte hicret etti.
İslam ordusu Bedir’e giderken yine onlarla birlikte yola çıktı. Allah Resulü (a.s.m.) Medine’yi çıkar çıkmaz, Ebu İnebe kuyusunun yanında sahabeleri durdurup, teftiş etti. Yaşları küçük olanları ayırıp geri gönderiyordu.
O sırada Umeyr on altı yaşındaydı. Savaşa katılma yaşına gelmesine gelmişti ama vücudu fazla gelişmemişti. Bunun için geri gönderilirim korkusu ile saklanmaya çalışıyor, arkalara kaçıyordu.
Sa’d b. Ebu Vakkas anlatıyor: Allah Resulü (a.s.m.) sahabeleri teftiş yapmadan hemen önce, kardeşim Umeyr’in saklandığını gördüm. Niçin böyle yaptığına anlam veremedim ve sordum:
– Niçin arkalara saklanıyorsun?
– Allah Resulü’nün (a.s.m.) beni gördüğünde, küçük bulup geri çevirmesinden korkuyorum. Savaşa gelmek istiyorum. Belki Allah bana şehadeti nasip eder, dedi.
Saklanması işe yaramadı. Allah Resulü (a.s.m.) onu küçük bularak:
– Geri dön! Buyurdu. Efendimizin sözleri biter bitmez ağlamaya başladı. Allah Resulü (a.s.m.) Umeyr’in ağladığını görünce, savaşa gelmesine izin verdi. Boyu kısa kılıcı uzundu. Kuşanmakta zorluk çekiyordu. Kılıcını alarak beline bağladım. Savaş başlayınca kahramanca düşmana saldıran Umeyr bir süre sonra şehit oldu. Şehit olduğunda on altı yaşındaydı. (Vâkidî, Megâzî, 1:21; İbnü'l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 4089. Sahabe; Ebu Nuaym, Marifetü’s-Sahabe, 3:461; İbn Kudâme, Ensâb, 291.)
Vücudumu Paramparça Etsinler!
Allah Resulü’nün (a.s.m.) halasının oğlu, Zeynep annemizin kardeşi Abdullah b. Cahş, İslam davetinin başladığı ilk günlerde ebedî saadete kavuştu. Bütün aile İslam’la şereflenerek, Efendimize tabi oldu.
Mekke’nin en güzel evleri onlarındı. Müşriklerin baskısından evleri dâhil, her şeylerini terk ederek ailece önce Habeşistan’a sonra Medine’ye hicret ettiler. Acıydı acı olmasına vatanını, yurdunu, malını, mülkünü, evini, dostunu, insanını bırakıp gitmek ama Allah ve Resulü’nün rızasını kazanmak için her sıkıntıya, her fedakârlığa değerdi. İmanın selameti, davetin hedefe ulaşması için her şeyini, ama her şeyini feda edilebilirlerdi. Şair olan kardeşi Ahmed, hicret ederken söylediği bir şiirle duygularını şöyle dile getirdi:
“Ahmet’in annesi (eşi) benim, Allah’ın himayesinde hicret edip, vatanımdan ayrılacağımı anladığı zaman, beni engellemek istedi. Medine’ye hicrette kararlı olduğumu görünce, endişelendi. Bunun için ona şöyle dedim:
“Bugün niyetimiz, hedefimiz ve gayemiz Yesrib’dir. Korkuya hacet yok, sonuçta Allah’ın dediği olur. Kul bineğine binmiş hedefine yönelmiştir. İyi bil ki! Ben Allah’a ve Resulü’ne teslim oldum. Resule yöneldim. Allah Resulü’ne (a.s.m.) yönelen asla zarar etmez.
“Nice samimi dostlardan ayrılacağız. Eşim peşimden gözyaşı döküp ağıt yakıyor. Biz ise, güzelin peşindeyiz. Güzeli arıyoruz, onu elde etmek için hicret ediyoruz. Allah Resulü (a.s.m.) İslam’ı tebliğ ettikten sonra, hak ve hakikat açıkça ortaya çıkınca, Ganm sülalesini hakikati kabule davet ettim. Onlar teşekkür edip, Allah’a hamd ettiler. Sonra da kendilerini hakikate, kurtuluşa davet edenin çağrısına koşarak geldiler. Biz ve yanımızdaki dostlarımız, küfrün karanlığında neredeyse doğru yolu bulamayacak, ondan kopacaktık.
“Hicretten sonra dostlarımız iki gurup olup birbirlerinden ayrıldılar. Bazıları doğru yolu seçerken diğerleri batılda kaldı. Bizim hak tarafında olmamız güzel oldu. İkinci grupta yakın akrabalarımız var, ama hakka yakın olmadıktan sonra akrabalığın ne önemi var.
“Bir gün birbirimizden ayrılıp, ahirette işlerimizin hesabını verirken, hangimizin doğru olduğunu hep birlikte göreceğiz.”
Onların inançları uğruna yaptıkları bu fedakârlık, müşrikleri bile hüzne boğuyordu. Abdullah b. Cahş ve ondan sonra hicret edenler çoğalınca, Kureyşlilerin ileri gelenleri hicret eden Müslümanları tespit etmek için mahalleleri dolaşıp, evlerini tek tek belirlediler. Ebu Cehil ve Utbe b. Rebia evleri kontrol için birlikte geziyor, onlara bir bir bakıyorlardı. Dolaşa dolaşa kardeş bacı, çoluk çocuk bütün ailesi ile hicret eden Cahş oğullarının evlerinin önüne gelmişlerdi. Onların evleri, özelliklede Abdullah b. Cahş’ın evi, çok güzel ve bakımlıydı. Ancak, bir süredir içinde kimse olmadığı için pencereler rüzgârdan çarpıyor, kapılar gıcırdıyordu. Evlerin bulunduğu yerde ölüm sessizliği vardı. Utbe bu hali görünce:
– Cahş oğullarının evleri sahiplerine ağlayan, ıssız virane haline gelmiş, diyerek üzüntüsünü ve acısını dile getirdi. Ebu Cehil:
– Onlar kim oluyor da evleri onların arkasından ağlasın, diye karşılık vererek, her zamanki gibi yine kalbindeki kini dışa vurdu, zehrini boşalttı hiç utanmadan. Daha sonra da Abdullah b. Cahş’ın evine el koyarak, orada oturdu.
Abdullah b. Cahş evlerine el konduğunu duyunca, çok üzüldü. Hemen Allah Resulü’nün (a.s.m.) yanına giderek, durumu anlatıp onunla dertleşti. Allah Resulü (a.s.m.) bu duruma çok üzüldü. Onu teselli ederek, şöyle buyurdu:
– Ey Abdullah! Allah’ın sana Mekke’deki, evine karşılık cennette bir ev vermesi hoşuna gitmez mi? Müjdeyi duyan Abdullah b. Cahş rahatladı, sevinçle:
– Elbette Yâ Resulallah! Diyerek, hoşnutluğunu ifade etti. Allah Resulü (a.s.m.) onun sevincini gözlerinden okuyarak tekrar müjdeledi:
– İşte cennette senin için böyle bir ev olacaktır.
Sabrı ve sebatı Efendimiz tarafından takdir edilen Abdullah b. Cahş, ilk İslam komutanıdır. Bedir’de destan yazan Abdullah, şehadeti özlüyor, bir an önce ona kavuşmak istiyordu. Bu arzusunu ilk olarak Uhud’a giderken mola verildiğinde dile getirdi.
Muttalib b. Abdullah anlatıyor:
– Allah Resulü (a.s.m.) Uhud’a giderken ordu geceyi Şeyheyn’de geçirdi. Sabah olunca Hz. Ümmü Seleme et pişirerek Allah Resulü’ne (a.s.m.) gönderdi. Etin yanında bir miktarda içecek de vardı. Allah Resulü (a.s.m.) getirilen eti yedikten sonra içeceği içti. Kalan içeceği orada bulunan mücahitlerden biri aldı. O da biraz içtikten sonra artanını Abdullah b. Cahş’a verdi. Abdullah b. Cahş, kendine sunulan içeceği bir nefeste içince, onun suyu bu şekilde içmesi, yanında bulunan sahabelerden birinin dikkatini çekti ve onu uyarmak istedi:
– Yavaş yavaş içsene! Yarın nerede olacağını biliyor musun? Abdullah b. Cahş cevapladı:
– Evet! Yarın Allah’a suya kanmış olarak kavuşmaktansa susamış olarak kavuşmayı tercih ederim!
Sonra ellerini semaya kaldırarak duaya başladı:
– Ey Allah’ım! Senden şehadet diliyorum! Düşmanlarım cesedime işkence yapsınlar istiyorum! Huzuruna varınca bana, “Bunu sana niçin yaptılar?” diye sorduğunda ben:
– Bu bana, Senin ve Resulün için yapıldı, diyeyim.
Abdullah b. Cahş’ın şehadet özlemi artarak aşka dönüşmüştü. Bu aşk, kalbinin üzerindeki gayb perdelerini kaldırmış; ona adeta şehadet anını seyrettiriyordu. Şehit olacağı, müşriklerin onun burnunu kulağını keseceğini bir bir görüyor ve bundan dolayı seviniyor gibiydi. Allah için maruz kalınan her sıkıntının karşılığının kat kat verileceğinden adı gibi emindi.
İslam ordusu Şeyheyn’den ayrılarak Uhud’a gitti. İki ordu karşı karşıya gelmiş savaş hazırlığı yapıyordu. Ötelerin ötesini gören Abdullah b. Cahş, yerinde duramıyordu. Savaş başlayacağı akşam Sa’d b. Ebu Vakkas’ın yanına gitti.
– Biraz benimle gelir misin? diyerek onu kenara çekti.
– Haydi seninle birlikte Allah’a dua edelim ve birbirimizin duasına “amin” diyelim, dedi. Onun bu teklifi Sa’d’ın çok hoşuna gitmişti. Uhud’un bir köşesinde oturarak dua etmeye başladılar. Önce Sa’d duaya başladı:
– Ey Rabbim! Savaş başlayınca, beni son derece acımasız, kızgın ve iyi savaşan bir kişi ile karşılaştır. Senin için onunla savaşayım. Ona karşı bana zafer nasip et, onu öldürüp, ganimetlerini alayım.
Dua bitince Abdullah b. Cahş, Sa’d’ın duasına “amin” dedikten sonra, kendi duasına başladı:
– Ey Allah’ım! Savaş başlayınca, beni son derece acımasız, kızgın ve savaşçı bir adamla karşılaştır. Senin için onunla savaşayım. O da benimle savaşarak beni şehit etsin. Elbisemi soyup, burnumu kulağımı kessin. Sana kavuştuğum zaman kesilen uzuvlarımı göstererek, “Ey Rabbim! Bunlar Senin ve Resulün uğrunda kesildi” diyeyim. Sen de, “Doğru söylüyorsun” diyerek beni tasdik et!
Sa’d şaşkın bir halde Abdullah b. Cahş’ı dinliyordu. Sa’d’dan ses çıkmadığını gören Abdullah ona dönerek:
– Amin desen ya! diyerek onu “amin” demeye zorladı. Sa’d da onu kırmayarak “amin” dedi.
Sa’d b. Ebu Vakkas anlatıyor:
– Vallahi, Abdullah b. Cahş’ın duası benim duamdan daha hayırlı idi. Günün sonuna doğru, onun kulak ve burnunu bir ipe dizili olarak gördüm. Ben de falan müşrikle karşılaştım, onu vurup öldürdüm. Elbiselerini aldım.”
Ebu-l Hakem b. Ahnes, Abdullah b. Cahş’ı şehit ettiğinde Abdullah’ın yaşı kırkı geçiyordu. İslam ordusu dağıldığı sırada o düşman karşısında dimdik ayakta duruyordu. Allah Resulü’nü (a.s.m.) korumak için yanına koştu. Hem ölümüne savaşıyor, hem mücahitleri savaşa teşvik ederek onları toparlamaya çalışıyordu.
Çok sert kılıç salıyor, önüne geleni deviriyordu. Sonunda kılıcı Abdullah b. Cahş’a ayak uyduramayıp param parça oldu. Bir anda kılıçsız kalmıştı. Şaşkın şaşkın etrafına bakınıyordu. Allah Resulü (a.s.m.) onun kılıcının kırıldığını görünce, ona bir hurma dalı uzattı. Dal bir anda Abdullah b. Cahş’ın elinde kılıca dönüştü. Cihad arzusu daha da artan Abdullah, hemen düşman safları arasına daldı. Düşmana göz açtırmadı. Aslanlar gibi savaşa savaşa şehit oldu.
Şehitler defnedildiklerinde Abdullah b. Cahş, dayısı Hz. Hamza ile birlikte aynı kabre konuldu.
(İbn Sa’d, Tabakât, 3:89; İbnü'l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 2856. Sahabe; İbn Hacer, İsâbe, 4585. Sahabe; İbn Abdilberr, İstîab, 3:877; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 1:239.)
Wikipedia
Arama sonuçları
13 Kasım 2008 Perşembe
Ehl-i Sünnetin Temel İnanç Esasları
Ehl-i sünnete göre dinin temel iki kaynağı vardır. Birincisi Kur’an-ı Kerim, ikincisi ise Hz. Peygamber’in sünnetidir. İman ve amel birbiriyle sıkı bir ilişki içerisindedir. Ancak ameller imana dâhil değildir. Bütün inananlar kardeştirler. Ehl-i kıbleyi tekfir etmek kesinlikle caiz değildir. Ehl-i kıble olmasına rağmen, büyük günah işleyenler, imandan çıkmazlar fakat günahkârdırlar. Ancak işledikleri günahlardan tövbe etmeleri farzdır.
Allah katında insanlar ancak takvayla üstünlük sağlarlar.
İman edilecek hususlar açısından iman artıp eksilmez. Ancak kalplerdeki iman nuru, Allah sevgisi, kulluk şuuru ve ibadet zevki, kulun haline, edebine ve niyetine göre artar ve eksilir. Sürekli işlenen günahlar kalbi öldürür, imanı zayıflatır ve ibadet neşesini yok eder.
Bütün müminler Allah’ın dostudur. Ancak müminlerden muttaki olanlar, takvada üstün olanlar Allah’ın veli kullarıdır. Allah dostlarından ve veli kullardan sadır olan kerametler haktır. Fakat velilik için keramet şart ve lazım değildir.
Ehl-i sünnet, sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine de Allah için buğz eder. Nefsi için kimseye düşman olmaz.
Ehl-i sünnet, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s) Efendimizi hayatında örnek edinir. Bunun için bir Müslüman, hiçbir halde hiçbir kimseye zulüm yapamaz. Müslümanın temel ahlâkı, kusurları affetmek, insanları güzel öğüt ve ikna yoluyla hayra davet etmek, doğruyu yaşayarak göstermek ve herkese iyiliği emretmek ve kötülüklerden de sakındırmaktır.
Ehl-i Sünnete göre, ahirette peygamberlerin ve Allahu Teala’nın izin verdiği salihlerin şefaati haktır. Allahu Teala ahirette müminlere cemalini gösterecektir.
Eh-i Sünnete göre, Cennet ve cehennem ebedidir. Kalbinde zerre kadar iman ve Allah sevgisi ile ilâhî huzura gelenler, günahları yüzünden cehenneme girseler de, orada ebedî olarak kalmayacaklardır.
Gülistan Dergisi
Allah katında insanlar ancak takvayla üstünlük sağlarlar.
İman edilecek hususlar açısından iman artıp eksilmez. Ancak kalplerdeki iman nuru, Allah sevgisi, kulluk şuuru ve ibadet zevki, kulun haline, edebine ve niyetine göre artar ve eksilir. Sürekli işlenen günahlar kalbi öldürür, imanı zayıflatır ve ibadet neşesini yok eder.
Bütün müminler Allah’ın dostudur. Ancak müminlerden muttaki olanlar, takvada üstün olanlar Allah’ın veli kullarıdır. Allah dostlarından ve veli kullardan sadır olan kerametler haktır. Fakat velilik için keramet şart ve lazım değildir.
Ehl-i sünnet, sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine de Allah için buğz eder. Nefsi için kimseye düşman olmaz.
Ehl-i sünnet, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s) Efendimizi hayatında örnek edinir. Bunun için bir Müslüman, hiçbir halde hiçbir kimseye zulüm yapamaz. Müslümanın temel ahlâkı, kusurları affetmek, insanları güzel öğüt ve ikna yoluyla hayra davet etmek, doğruyu yaşayarak göstermek ve herkese iyiliği emretmek ve kötülüklerden de sakındırmaktır.
Ehl-i Sünnete göre, ahirette peygamberlerin ve Allahu Teala’nın izin verdiği salihlerin şefaati haktır. Allahu Teala ahirette müminlere cemalini gösterecektir.
Eh-i Sünnete göre, Cennet ve cehennem ebedidir. Kalbinde zerre kadar iman ve Allah sevgisi ile ilâhî huzura gelenler, günahları yüzünden cehenneme girseler de, orada ebedî olarak kalmayacaklardır.
Gülistan Dergisi
11 Kasım 2008 Salı
Nebî'nin Nefesi Olmak
Arabistan Yarımadası nefesleri kesen bir dumandan boğuluyordu. Peygamber'in nefesiyle hayat bulmuş bu çöl coğrafyasının üç beş kör köşesinde körüklenen ateştendi yarımadanın her vahasına, vadisine, kasabasına çöken bu kesif duman. Nebevî dokunuşla mayalanmış ve sıkı bir bey'atle kenetlenmiş Arabistan halkı bir yandan Nebî'nin yokluk acısını sarmaya çalışırken, bir yandan da yarımada sathından yükselen boğuk seslere ve sahte nübüvvet nidalarına yanıyordu.
Ciğerleri yanan mü'minlerin gözü, Peygamber dostu taze halife Hz. Ebû Bekir'in üzerindeydi. Ancak Hz. Ebû Bekir ayrı bir telaş içindeydi. Peygamberin yarım kalmış bir işini tamamlama sorumluluğu, bütün öncelikleri geride bırakıyordu. Hastalığından kısa bir süre önce Nebî'nin Üsâme (r.a) komutasında Suriye bölgesine göndermeye hazırladığı ordu, onun vefatı nedeniyle yola çıkamamıştı. Nebî'nin ayrılışını müteakip Üsâme'nin çok genç ve tecrübesiz oluşu vurgulanıyor; irtidat ve sahte peygamberlerin toplumda yol açtığı infial ortadayken Üsâme ordusunun Suriye'ye gönderilmesiyle uğraşmanın uygun olmayacağı yönünde halifeye yoğun baskılar yapılıyordu. Bütün bunlar karşısında Hz. Ebû Bekir'in tavrı netti: Rasûlullah'ın niyetlendiği bu iş mutlaka tamamlanacaktı.
Üsâme ordusu, Hz. Ebû Bekir'in tarihe düşecek şu sözleriyle uğurlandı: "Davanıza ihanet etmeyin. Savaşta dahi insaftan ayrılmayın. Çocukları, yaşlıları, kadınları öldürmeyin, zulümde bulunmayın. Hurma ve diğer meyve ağaçlarını, koyun, keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin, telef etmeyin. Kiliselerde ibadete çekilenlere rastlarsanız onları ibadetleri ile başbaşa bırakın. Size yiyecek, içecek ikram edilirse ‘Bismillah' demeden yeyip içmeyin."
İslâm için çok yararlı sonuçları olan bu seferden Üsâme bir çok ganimetle döndü ve Peygamberin yarım kalmış işini tamamlamak, yeni halifenin ilk icraatı oldu.
Peygamber rızası alan Hz. Ebû Bekir, ancak bundan sonra yarımadayı tehdit eden meselelere yönelebilirdi. Yarımadanın muhtelif yerlerinde peygamberlik iddiasında bulunanlarla, dinin bazı hükümleri konusunda muafiyet isteyenler konusunda acil çözümlere gidilmesi gerekiyordu. Sahte peygamberlerle savaş konusunda ihtilaf olmasa da, dine karşı yalnızca zekat vermeme noktasında direnç gösteren kitlelere karşı nasıl bir tavır takınılacağı yönünde farklı görüşler dile getirilmekteydi.
Hz. Ebû Bekir son noktayı koydu: Din tamamlanmıştı. Dinin öngördüğü hükümler bir bütündü. Bu bakımdan namaz ile zekât birbirinden ayrı düşünülemezdi. Hz. Ali'nin ifadesiyle, fırtınaların ve en şiddetli kasırgaların oynatamadığı bir dağı andıran Hz. Ebû Bekir, "Lâ ilâhe illallah" diyenlerle savaşmanın doğru olmayacağını söyleyen Hz. Ömer'e de, o yıl için zekât toplanmaması yönünde teklifte bulunanlara da yanaşmadı. Dinde çatlaklar açmayı hedefleyen bu yaklaşımlar, savaşı kaçınılmaz kılmaktaydı. Halife derhal harekete geçti ve 100 kişilik bir süvari birliğinin başına geçerek kabilesinin zekâtına el koyan ve Medine'ye saldırıya hazırlanan Hârice b. Hısn el-Fezârî ve taraftarlarının üzerine yürüdü. Arap yarımadasını kuşatmış bu yangına karşı Medine ve çevredeki kabilelerin de desteğini alan Halife, yola çıkacak ordunun başına geçmekte ısrar etse de, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin telkinleriyle zor zaptedilebildi. Zira Halife, Nebî'nin vekili sıfatıyla oturduğu Peygamber şehri Medine'den ayrılmamalıydı.
Ordunun başına, dalga dalga yayılan irtidat ateşinin söndürülmesinde büyük başarılar kazanacak olan bir isim getirildi. Meydanlarda adeta kükreyecek bu büyük kumandan, Hâlid b. Velid'den başkası değildi. Tuleyha, Secah, Müseylemetü'l-Kezzâb gibi sahte nübüvvet müddeilerinin maskelerinin bir bir düşürüldüğü savaşların ardından, önce yarımadanın Yemen ve Hadramut kolları Muhacir b. Ebi Ümeyye kumandasında sükunet buldu; ardından da Bahreyn ve Uman nefese kavuşturuldu.
Hz. Ebû Bekir'in kararlı ve azimli tutumlarıyla tüm yarımada sathında nebevî bir üfürüşün güçlü nefesi olmayı başaran Hâlid b. Velid, bu sefer de İslâm dininin hızla yayılacağı Kisrâ'nın topraklarında esmeye başladı. Basra körfezinin önemli yerleşim merkezleri ardarda İslâm topraklarına katıldı. Bu zengin coğrafyada açılan cephelerin ardından müslümanlar, Bizans iktidarının zulmü altındaki Suriye bölgelerinde ilerleyişe geçtiler. Önce Amr b. el-Âs, ardından Ebû Ubeyde b. Cerrah başkumandanlığında bir araya gelen birlikler Filistin bölgesinde fetihler gerçekleştirirken, bölgeye gelen Hâlid b. Velid ile güçlerini pekiştirdiler ve Filistin kapılarını müslümanlara açtılar. Hem sayı, hem de teknik bakımdan müslümanlara göre oldukça üstün olan İran ve Bizans karşısında kazanılan zaferler tarihe düştü ve dünya tarihinin en kalıcı ve hızlı fetihleri gerçekleşti.
Bir yıl gibi kısa bir süre içinde bastırılan irtidat yangını ve dönemin iki büyük gücü Sasanî ve Bizans karşısında gösterilen başarıların ardından Hz. Ebû Bekir bir başka alana el attı. Nebî'nin insanlığa mirası yüce Kitap, mushaf haline getirildi. Yalancı peygamberlerle yapılan savaşlar sırasında Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilenlerden bir kısmının şehit olması bu süreci hızlandırmış; meşhur hâfız ve vahiy katiplerinden oluşan bir heyet denetiminde Kur'an ayetleri, Nebî'nin en son okuduğu sıra dikkate alınarak tek bir mushafta toplanmıştır.
Hz. Ebû Bekir, halife seçildikten altı ay kadar sonra evinin yanında kurduğu beytülmâl ile İslâm devletinin ilk hazinesinin de bânîsi olmuştur. Fethedilen topraklardan sağlanan ganimet ve fey gelirlerinin toplandığı bu kurum, evrensel bir adalet anlayışıyla yoğrulmuştur. Bu gelirlerin İslâm'a öncelik sırasına göre dağıtılmasının daha uygun olacağını söyleyen Hz. Ömer'e itiraz eden Hz. Ebû Bekir, İslâm'a girmedeki önceliğin mükâfatının ahirete kalması gerektiğini dile getirerek, dünyevî rızkın devlet başkanı tarafından tebea arasında eşit dağıtılması gerektiği ilkesini ortaya koymuştur. Çölün olumsuz şartlarında hayat süren bedevîye bu yolla belli bir zenginlik ve refah sunarken, Halife Rabbinin huzuruna eski elbiseleriyle çıkmayı yeğlemiştir. Vefat edince maaşının kalan kısmının beytülmâle iade edilmesini vasiyet eden Hz. Ebû Bekir'in tek bir arzusu vardır: Sevgililer sevgilisi Nebî'ye kabirde de komşu olmak. Nebî'den ilham alarak Arap yarımadasına üflediği nefes, ona şimdi kabirde serinlik olmuştur.
Ciğerleri yanan mü'minlerin gözü, Peygamber dostu taze halife Hz. Ebû Bekir'in üzerindeydi. Ancak Hz. Ebû Bekir ayrı bir telaş içindeydi. Peygamberin yarım kalmış bir işini tamamlama sorumluluğu, bütün öncelikleri geride bırakıyordu. Hastalığından kısa bir süre önce Nebî'nin Üsâme (r.a) komutasında Suriye bölgesine göndermeye hazırladığı ordu, onun vefatı nedeniyle yola çıkamamıştı. Nebî'nin ayrılışını müteakip Üsâme'nin çok genç ve tecrübesiz oluşu vurgulanıyor; irtidat ve sahte peygamberlerin toplumda yol açtığı infial ortadayken Üsâme ordusunun Suriye'ye gönderilmesiyle uğraşmanın uygun olmayacağı yönünde halifeye yoğun baskılar yapılıyordu. Bütün bunlar karşısında Hz. Ebû Bekir'in tavrı netti: Rasûlullah'ın niyetlendiği bu iş mutlaka tamamlanacaktı.
Üsâme ordusu, Hz. Ebû Bekir'in tarihe düşecek şu sözleriyle uğurlandı: "Davanıza ihanet etmeyin. Savaşta dahi insaftan ayrılmayın. Çocukları, yaşlıları, kadınları öldürmeyin, zulümde bulunmayın. Hurma ve diğer meyve ağaçlarını, koyun, keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin, telef etmeyin. Kiliselerde ibadete çekilenlere rastlarsanız onları ibadetleri ile başbaşa bırakın. Size yiyecek, içecek ikram edilirse ‘Bismillah' demeden yeyip içmeyin."
İslâm için çok yararlı sonuçları olan bu seferden Üsâme bir çok ganimetle döndü ve Peygamberin yarım kalmış işini tamamlamak, yeni halifenin ilk icraatı oldu.
Peygamber rızası alan Hz. Ebû Bekir, ancak bundan sonra yarımadayı tehdit eden meselelere yönelebilirdi. Yarımadanın muhtelif yerlerinde peygamberlik iddiasında bulunanlarla, dinin bazı hükümleri konusunda muafiyet isteyenler konusunda acil çözümlere gidilmesi gerekiyordu. Sahte peygamberlerle savaş konusunda ihtilaf olmasa da, dine karşı yalnızca zekat vermeme noktasında direnç gösteren kitlelere karşı nasıl bir tavır takınılacağı yönünde farklı görüşler dile getirilmekteydi.
Hz. Ebû Bekir son noktayı koydu: Din tamamlanmıştı. Dinin öngördüğü hükümler bir bütündü. Bu bakımdan namaz ile zekât birbirinden ayrı düşünülemezdi. Hz. Ali'nin ifadesiyle, fırtınaların ve en şiddetli kasırgaların oynatamadığı bir dağı andıran Hz. Ebû Bekir, "Lâ ilâhe illallah" diyenlerle savaşmanın doğru olmayacağını söyleyen Hz. Ömer'e de, o yıl için zekât toplanmaması yönünde teklifte bulunanlara da yanaşmadı. Dinde çatlaklar açmayı hedefleyen bu yaklaşımlar, savaşı kaçınılmaz kılmaktaydı. Halife derhal harekete geçti ve 100 kişilik bir süvari birliğinin başına geçerek kabilesinin zekâtına el koyan ve Medine'ye saldırıya hazırlanan Hârice b. Hısn el-Fezârî ve taraftarlarının üzerine yürüdü. Arap yarımadasını kuşatmış bu yangına karşı Medine ve çevredeki kabilelerin de desteğini alan Halife, yola çıkacak ordunun başına geçmekte ısrar etse de, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin telkinleriyle zor zaptedilebildi. Zira Halife, Nebî'nin vekili sıfatıyla oturduğu Peygamber şehri Medine'den ayrılmamalıydı.
Ordunun başına, dalga dalga yayılan irtidat ateşinin söndürülmesinde büyük başarılar kazanacak olan bir isim getirildi. Meydanlarda adeta kükreyecek bu büyük kumandan, Hâlid b. Velid'den başkası değildi. Tuleyha, Secah, Müseylemetü'l-Kezzâb gibi sahte nübüvvet müddeilerinin maskelerinin bir bir düşürüldüğü savaşların ardından, önce yarımadanın Yemen ve Hadramut kolları Muhacir b. Ebi Ümeyye kumandasında sükunet buldu; ardından da Bahreyn ve Uman nefese kavuşturuldu.
Hz. Ebû Bekir'in kararlı ve azimli tutumlarıyla tüm yarımada sathında nebevî bir üfürüşün güçlü nefesi olmayı başaran Hâlid b. Velid, bu sefer de İslâm dininin hızla yayılacağı Kisrâ'nın topraklarında esmeye başladı. Basra körfezinin önemli yerleşim merkezleri ardarda İslâm topraklarına katıldı. Bu zengin coğrafyada açılan cephelerin ardından müslümanlar, Bizans iktidarının zulmü altındaki Suriye bölgelerinde ilerleyişe geçtiler. Önce Amr b. el-Âs, ardından Ebû Ubeyde b. Cerrah başkumandanlığında bir araya gelen birlikler Filistin bölgesinde fetihler gerçekleştirirken, bölgeye gelen Hâlid b. Velid ile güçlerini pekiştirdiler ve Filistin kapılarını müslümanlara açtılar. Hem sayı, hem de teknik bakımdan müslümanlara göre oldukça üstün olan İran ve Bizans karşısında kazanılan zaferler tarihe düştü ve dünya tarihinin en kalıcı ve hızlı fetihleri gerçekleşti.
Bir yıl gibi kısa bir süre içinde bastırılan irtidat yangını ve dönemin iki büyük gücü Sasanî ve Bizans karşısında gösterilen başarıların ardından Hz. Ebû Bekir bir başka alana el attı. Nebî'nin insanlığa mirası yüce Kitap, mushaf haline getirildi. Yalancı peygamberlerle yapılan savaşlar sırasında Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilenlerden bir kısmının şehit olması bu süreci hızlandırmış; meşhur hâfız ve vahiy katiplerinden oluşan bir heyet denetiminde Kur'an ayetleri, Nebî'nin en son okuduğu sıra dikkate alınarak tek bir mushafta toplanmıştır.
Hz. Ebû Bekir, halife seçildikten altı ay kadar sonra evinin yanında kurduğu beytülmâl ile İslâm devletinin ilk hazinesinin de bânîsi olmuştur. Fethedilen topraklardan sağlanan ganimet ve fey gelirlerinin toplandığı bu kurum, evrensel bir adalet anlayışıyla yoğrulmuştur. Bu gelirlerin İslâm'a öncelik sırasına göre dağıtılmasının daha uygun olacağını söyleyen Hz. Ömer'e itiraz eden Hz. Ebû Bekir, İslâm'a girmedeki önceliğin mükâfatının ahirete kalması gerektiğini dile getirerek, dünyevî rızkın devlet başkanı tarafından tebea arasında eşit dağıtılması gerektiği ilkesini ortaya koymuştur. Çölün olumsuz şartlarında hayat süren bedevîye bu yolla belli bir zenginlik ve refah sunarken, Halife Rabbinin huzuruna eski elbiseleriyle çıkmayı yeğlemiştir. Vefat edince maaşının kalan kısmının beytülmâle iade edilmesini vasiyet eden Hz. Ebû Bekir'in tek bir arzusu vardır: Sevgililer sevgilisi Nebî'ye kabirde de komşu olmak. Nebî'den ilham alarak Arap yarımadasına üflediği nefes, ona şimdi kabirde serinlik olmuştur.
9 Kasım 2008 Pazar
Tevbenin Kısım ve Mertebeleri
Tevbe, inabe ve icabeden ibaret iki ana noktadan oluşur. İnabe: Kulun Allah-u Zülcelal'den korkarak isyanı terketmesidir. Kul, acizliğini ve cesaretini kullanarak, Allah korkusunu ve Allah-u Zülcelal'in azametini düşünürse, kalbine gelen şiddetli korkudan vücudu titrer. Bu yüzden isyanı terkeder.
İcabe: Kul, günahların, Allah-u Zülcelal ile kendi arasında bir yerde olduğunu düşünür. Allah-u Zülcelal'in kendine şah damarından daha yakın olduğunu murakebe ederek önceden işlediği günahlarından dolayı Allah-u Zülcelal'den haya eder. Ve bu haya, sahibini tevbeye sevkeder.
Tevbenin yapılış sekline ve tevbe eden kişinin durumuna göre birkaç kısma ayrılır. Genel olarak tevbe iki kısımdır.
A- Avamın tevbesi: Avamın tevbesi üç mertebededir:
a- Kâfirlerin tevbesi, İslamı kabul ederek inkârcılığı bırakmalarıdır.
b- Fasıkların tevbesi; aşağıda zikrettiğimiz hususlara dikkat ederek, işlemeye devam ettikleri günahların Allah-u Zülcelal tarafından bağışlanmasını dilemektir:
1-Geçmiş günahlardan pişmanlık duymak.
2-Yaşadığı anda, hata ve günah işlemekten çok sakınmak.
3- Zulmü terkederek her türlü varlığa karşı merhamet sahibi olmak.
4- Geçmiş olan farzların kazasına dikkat ve ifasına gayret etmek.
5- Nefsini terbiye ederek, taat ve ibadetleri severek yaptırmak.
6- Seher vakitlerinde çok çok ağlamak.
İşte bu ahir zamanda, insan boğazına kadar günah bataklığına gömüldüğü için tevbesinde durabilmekte çok gayret göstermekle birlikte, sohbet zikir ve ibadetlere ehemmiyet verip geri kalmaması lazımdır. Hele hele bir mürşid-i kâmile ittiba yoksa, çok zor duruma düşer. Bundan dolayı bir mürşid-i kâmilin tasarrufuna girip emir ve nehiylere özen göstermesi, ahiret ve dünya saadeti için en önemli yoldur.
c- Mü’minlerin tevbesi; gafletle, yanlışlıkla, bilmeyerek meydana gelen günahlardan pişmanlık duyarak Allah-u Zülcelal'den mağfiret dilemektir.
Allah-u Zülcelal mü'minlerin tevbesi hakkında şöyle buyurmuştur; "Allah, kötülüğü bilmeyerek yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah, en iyi bilen ve herşeyi yerli yerinde olandır." (Nisa; 17)
B- Hasların tevbesi, bu da iki mertebededir:
a- Hasların tevbesi; fikir hatalarından dolayı kalbe, Allah-u Zülcelal'in rızasının hilafına arız olan duygu ve düşüncelerden, dünya sevgisinden bir an bile olsa gafletten dolayı duyulan pişmanlık ve bunların affını Allah-u Zülcelal'den niyaz etmektir.
b- Hasların hası kamil insanların tevbesi; kalbe Allah-u Zülcelal'den başkasının girmesi ve bu vesile ile kalbin az bir zaman dahi olsa Allah-u Zülcelal'den başka şeylerle meşgul olmasından dolayı pişmanlık duyup, bu hususların affını Allah-u Zülcelal'den istemektir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Kalbime öyle şeyler gelir ki, her gün ve her gece bunlardan yetmiş defa Allah'a istiğfar ederim." (Müslim, Zikir:41, Ebu Davud, Vitr:26)
İcabe: Kul, günahların, Allah-u Zülcelal ile kendi arasında bir yerde olduğunu düşünür. Allah-u Zülcelal'in kendine şah damarından daha yakın olduğunu murakebe ederek önceden işlediği günahlarından dolayı Allah-u Zülcelal'den haya eder. Ve bu haya, sahibini tevbeye sevkeder.
Tevbenin yapılış sekline ve tevbe eden kişinin durumuna göre birkaç kısma ayrılır. Genel olarak tevbe iki kısımdır.
A- Avamın tevbesi: Avamın tevbesi üç mertebededir:
a- Kâfirlerin tevbesi, İslamı kabul ederek inkârcılığı bırakmalarıdır.
b- Fasıkların tevbesi; aşağıda zikrettiğimiz hususlara dikkat ederek, işlemeye devam ettikleri günahların Allah-u Zülcelal tarafından bağışlanmasını dilemektir:
1-Geçmiş günahlardan pişmanlık duymak.
2-Yaşadığı anda, hata ve günah işlemekten çok sakınmak.
3- Zulmü terkederek her türlü varlığa karşı merhamet sahibi olmak.
4- Geçmiş olan farzların kazasına dikkat ve ifasına gayret etmek.
5- Nefsini terbiye ederek, taat ve ibadetleri severek yaptırmak.
6- Seher vakitlerinde çok çok ağlamak.
İşte bu ahir zamanda, insan boğazına kadar günah bataklığına gömüldüğü için tevbesinde durabilmekte çok gayret göstermekle birlikte, sohbet zikir ve ibadetlere ehemmiyet verip geri kalmaması lazımdır. Hele hele bir mürşid-i kâmile ittiba yoksa, çok zor duruma düşer. Bundan dolayı bir mürşid-i kâmilin tasarrufuna girip emir ve nehiylere özen göstermesi, ahiret ve dünya saadeti için en önemli yoldur.
c- Mü’minlerin tevbesi; gafletle, yanlışlıkla, bilmeyerek meydana gelen günahlardan pişmanlık duyarak Allah-u Zülcelal'den mağfiret dilemektir.
Allah-u Zülcelal mü'minlerin tevbesi hakkında şöyle buyurmuştur; "Allah, kötülüğü bilmeyerek yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah, en iyi bilen ve herşeyi yerli yerinde olandır." (Nisa; 17)
B- Hasların tevbesi, bu da iki mertebededir:
a- Hasların tevbesi; fikir hatalarından dolayı kalbe, Allah-u Zülcelal'in rızasının hilafına arız olan duygu ve düşüncelerden, dünya sevgisinden bir an bile olsa gafletten dolayı duyulan pişmanlık ve bunların affını Allah-u Zülcelal'den niyaz etmektir.
b- Hasların hası kamil insanların tevbesi; kalbe Allah-u Zülcelal'den başkasının girmesi ve bu vesile ile kalbin az bir zaman dahi olsa Allah-u Zülcelal'den başka şeylerle meşgul olmasından dolayı pişmanlık duyup, bu hususların affını Allah-u Zülcelal'den istemektir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Kalbime öyle şeyler gelir ki, her gün ve her gece bunlardan yetmiş defa Allah'a istiğfar ederim." (Müslim, Zikir:41, Ebu Davud, Vitr:26)
Tevbe-i Nasuh
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"Ancak tevbe edip inanan ve salih amel işleyenler, İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirecektir. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir." (Furkan; 70)
Nasuh tevbesi demek; geçmişte işlenen günahlara pişmanlık duymak, derhal o günahlardan sıyrılıp çıkmak, bir daha da o gibi günahlara girmemeye de kesin kararlı olmaktır. Tevbe tüm hayırların anahtarıdır ve mü'minlerin kurtuluşu tevbededir.
Hasan-ı Basri' den rivayet edildiğine göre, Allah-u Zülcelal şeytanı dergahından kovunca, şeytan Allah-u Zülcelal'e: "Ululuğun hakkı için, ademoğlunun ruhu cesedinden ayrılmadıkça, bende onu rahat bırakmam." dedi. Allah-u Zülcelal de şeytana şu cevabı verdi: "Ululuğum ve yüceliğim hakkı için, ben de kulumun canı boğazına gelinceye kadar tevbe kapısını önünde açık tutarım."
Anlatıldığına göre, Allah-u Zülcelal Davud (A.S)'a şöyle buyurmuştur: "Ey Davud! Benden yüz çevirenleri benim nasıl beklediğimi, günahları terk edip bana yönelenleri nasıl arzu ettiğimi bilseydiler, hemen bana yönelirlerdi. İşte benden yüz çevirenlere karşı muamelem budur. Bana yönelenlere karşı muamelemin nasıl olacağını sen düşün!"
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki; bilindiği gibi her baba çocuğunu aşık olmuşcasına sever. Bir çocuk aniden babasından yüz çeviripte kaçarsa, o şevkatli baba bir an önce çocuğunun evine dönmesini ister. Allah-u Zülcelal'in merhameti kulların merhametinden daha fazladır. Herkes kendisine sormalıdır! Bu kadar şevkat ve merhamet sahibi olan Rabb'imize, muhabbet beslemek, tevbe edip O'na layık bir kul olmaya çalışmak hak değil midir?
İnsan ne isterse Allah-u Zülcelal onu o kuluna veriyor. İnsanın tek çaresi hatalarını itiraf edip, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah-u Zülcelal'e yönelmektir.
Allah-u Zülcelal' in kullarına dönük rahmetine ve esirgeyiciliğine bakın! O, ne kadar çok merhamet sahibidir. O kullarını affetmek için küçük bir bahane arıyor. Onun için her zaman tevbe ederek Allah' a yönelmeliyiz ve beş vakit namazı zamanında kılmaya gayret etmeliyiz. Çünkü Allah-u Zülcelal, beş vakit namazı, büyükleri dışında kalan tüm günahlardan arınma vesilesi kılmıştır. Gerçekten eski insanlar bir defa Allah-u Zülcelal' e söz veriyorlardı ve bir daha sözlerinden dönmüyorlardı.
Hasan-ı Basri bir gün, arkadaşları ile yolda yürüyordu. Karşısına devlet erkanının çocuklarından biri çıktı, hizmetçileri ve yardımcıları da beraberinde idi. Kendisi de atın üstündeydi. Hasan-ı Basri yol ortasında durdu ve: "Ey Emiroğlu, ben bir cümle satıyorum, alır mısın?" dedi.
Emiroğlu: "Kaç dirhem gümüşe satıyorsun?" diye sordu. Hasan-ı Basri: "Bir dirhem gümüşe sattığım var, iki dirhem gümüşe sattığım var." dedi. Emiroğlu: "Önce, bana bir dirhem gümüşe sattığın cümleyi söyle." dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri: "Ey Emiroğlu, senin evin var mı?" diye sordu. O da: "Var!" dedi.
Hasan-ı Basri: "O evi sen mi yaptırdın, yoksa sana miras mı kaldı?" diye sordu. Emiroğlu: "Ben yaptırdım." diye cevap verdi. Hasan-ı Basri: "Ne kadar sürede yaptırdın?" diye sordu. Emiroğlu: "Şu kadar sürede yaptırdım." dedi. Hasan-ı Basri: "Neden daha kısa bir sürede yaptırmadın?" diye sordu. Emiroğlu: "O binanın taşını taşıyan eşeğe acıdım, bunun için de, kısa zamanda yapamadım." dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri: "Ey Emiroğlu, başkasının eşeğine acıyorsun. Ama günahların, masiyetin yükünü çeken nefsine acımıyorsun. Hem de günahlar, masiyetler dağlar, tepeler gibi yığılmış iken!" dedi.
Hasan-ı Basri' nin bu sözü Emiroğlu'na tesir etti. Hemen atından indi, Hasan-ı Basri'nin elini öptü ve: "Ya Şeyh, iki dirhem gümüşe sattığın cümleyi de bana söyle!" dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri: "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Emiroğlu: "Kardeşlerle bir memurluk meselesi için devlet başkanının yanına gidiyorum." diye cevap verdi. Hasan-ı Basri: "Haline bir bak ki, değerli elbiseler giymişsin. Güzel kokular sürünmüşsün ki; onlara karşı mahcup olmayasın. Halbuki, onlar da senin gibi bir insan! Yarın Peygamberlerin, salih zatların yanına gittiğin zaman; bu kadar çok günahla, isyan kiri ile utanmayacak mısın?" dedi.
Bu sözler Emiroğlu'na daha çok tesir etti. Hemen atını kölesine bağışladı. Bundan sonra Hasan-ı Basri'nin elini tutup tevbe ve biat etti. Ölünceye kadar ibadet ve taat işleri ile meşgul oldu.
İşte onlar tevbe ettikten sonra, bir daha aynı hatayı işlemiyorlardı. Allah-u Zülcelal' in merhametine sığınıp günaha dönmüyorlardı. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir." (Şura: 25)
Abdullah İbn-i Mes'ud (R.A)' dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (S.A.V) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"Günahından tevbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir." (İbn Mace)
Yani insan, anasından doğduğu zaman, nasıl günahsız ve tertemiz olarak dünyaya geliyorsa, günahından tevbe eden kimse de anasından yeni doğup, günahsız ve tertemiz dünyaya gelmiş gibi olur. Allah-u Zülcelal çok merhametlidir. Bizlere çok büyük bir nimet olarak tevbe kapısını açmıştır.
Anlatıldığına göre bir adam, bir gün pazara gidip bir hıristiyan köle satın alır ve İslam dininin güzelliğini köleye anlatır. Köle kelime-i şehadet getirerek müslüman olur. Sonra, hesap yapabilmesi için köleye rakamları öğretmeye çalışır. Adam bir dediği zaman köle de bir der. Adam iki dediği zaman, köle: "Hayır iki diyemem, ben Allah'a söz verdim. Çünkü ben bir olan Allah'a secde ediyorum." diye karşılık verir. Kölenin efendisi de, köleyi Allah için azad eder.
İşte onların Allah'a bağlılıkları böyleydi. İnsanın Allah-u Zülcelal'e karşı vermiş olduğu sözde durması lazımdır. Evet, Allah-u Zülcelal çok merhamet sahibidir. Allah'ın merhameti neredeyse o tarafa meyilli olalım. İslam tarihine baktığımız zaman, İslam dinine göre, şimdiki insanların davranışları ile o zamanki insanların davranışları birbirinden çok farklıdır. Bunun için Allah-u Zülcelal'e çok yalvarmamız lazımdır.
Cüneyd-i Bağdadi şöyle anlatmıştır:
"Bir gün rüya aleminde ya da hal esnasında gördüm ki, şeytan çıplak olarak insanlarla oynuyor. Ona dedim ki: "Ey Lain, sen o kadar hayasızsın ki, insanlarla çıplak olarak oynuyorsun." Şeytan: "Bunlar insan mıdır? Bunlar insan değil ki, ben onlardan haya edeyim. Bunların Allah ile hiç bir alakası yoktur." diye karşılık verdi. Ona: "Peki seni yakan insanlar kimdir?" diye sordum. Şeytan "Filan camiye git, orada bazı insanlar görürsün, işte onlar beni yakıp mahvettiler." diye cevap verdi. Şeytana: "Onlar seni ne ile yakıyorlar?" diye sordum.
Şeytan: "Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen "Allah" diyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar." diye cevap verdi. Bu halden sonra uyandım baktım ki, gece yarısıdır. Hemen o camiye gittim. Oradakilere selam verdim ve birisi bana dönerek: "Sen o köpeğe inanma!" dedi. Anladım ki onlar, benim bu halimden haberdardırlar." İşte onlar, daima Allah-u Zülcelal ile beraber bulunuyorlardı. İnsan Allah' la beraber bulunduğu zaman, Allah-u Zülcelal' in kudret ve azametinin karşısında kimsenin duramayacağını anlar.
Onun için sahabeler, Hz. Peygamber (S.A.V)'e:
"Ya Rasulallah, Allah'ın velileri kimdir?" diye sormuşlar, Hz. Peygamber (S.A.V) de şöyle cevap vermiştir: "Görüldüklerinde Allah'ı hatırlatan kimselerdir." (İbn Mace, İbn Ebi'd-Dünya)
Çünkü evliyalar daima Allah-u Zülcelal'den bahsederler. Onun için her zaman iyi kişilerle beraber olup, onların sohbetlerine gitmek gereklidir.
Bir mürşid-i kamile: "Sizin işiniz nedir, ne ile meşgulsunuz?" diye sorduklarında: "Bizim işimiz, çözmek ve bağlamaktır." cevabını vermiş, tekrar: "Bağlamak ve çözmek ne demektir bizi aydınlatır mısınız?" diye sorduklarında, şöyle cevap vermiştir: "Biz, bize gelen kimselerin kalplerini dünyadan çözer, ahirete bağlarız."
İşte bu söz, çok doğru bir sözdür. Allah'a ulaşabilmek için bir Allah dostuna ihtiyaç vardır. İnsan ancak bir Allah dostu vasıtasıyla Allah'a ulaşabilir. Bu yolu takip etmek lazımdır, aksi halde Allah'a ulaşmak çok zor olur. İnsan devamlı zikir ve sohbet meclislerine gittiği zaman, günahkar da olsa,. Allah-u Zülcelal'in af ve mağfiretine mazhar olur. Nasıl, kar güneşin karşısında eriyorsa, günahlar da o şekilde eriyip yok olur.
Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur:
"İyi insanla kötü insanın yanında oturanların hali, misk satanla demirci körüğü çekenin yanlarında oturanın hali gibidir. Miskçinin yanında oturursan ya sana misk verir veya satın alırsın, yahut onun güzel kokusundan faydalanırsın. Demirci körüğü çekene gelince, ya elbiseni yakar, yahut onun pis kokusundan rahatsız olursun." (Buhari, Müslim)
Anlatıldığına göre, Ka'bü'l-Ahbar şöyle demiştir:
"Allah-u Zülcelal mahlukatı yaratmadan önce iki cümle yazıp Arş'ın altına astı. Bu cümlelerden birincisi şöyledir: Kötü arkadaşlarla düşüp kalkan kimse, tüm iyi kulların amelleri kadar iyi amel işlese bile ben onun tüm amellerini kötülüklere çevirerek kıyamet günü kendisini kötülerle birlikte haşrederim.
Diğer cümle de şöyledir: İyi arkadaşlarla düşüp kalkan kimse, tüm kötülerin kötülükleri kadar günah işlese bile, ben onun kötülüklerini iyi amellere çevirerek kıyamet günü, kendisini iyilerle birlikte haşrederim." Bilindiği gibi, kötü arkadaşlarla düşüp kalkan kimse, iyi amellerini bir kenara bırakır ve kötülüklere yönelir. İyi arkadaşlarla düşüp kalkan kimse ise, kötü amelleri bırakır, pişman olur ve iyi amellere yönelir.
Evliyalarla, salih kimselerle beraber olan kişilerin Allah' a muhabbetleri artar. Marifetullah sahibi olurlar. İbadetler tatlı gelmeye başlar, günahlar ise onlar için çirkinleşir, iğrençleşir. Allah' ın aşkı, sevgisi kalplerine dolar. İnsan ibadetlerinde ne kadar kusurlu olduğunu, nefsinin ne kadar zelil olduğunu, Allah' ın azametine karşı kendi acizliğini anlar. İşte bunlar iyi kişilerle, evliyalarla beraber olmanın faydalarıdır.
Onun için insan Allah-u Zülcelal'in yolunda sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmek için daima iyi kişilerle birlikte olmalıdır. Böyle kimselerle beraber olmak hem Allah-u Zülcelal'i, hem Hz. Peygamber (S.A.V)'i hem de evliyaları razı eder.
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...
"Ancak tevbe edip inanan ve salih amel işleyenler, İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirecektir. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir." (Furkan; 70)
Nasuh tevbesi demek; geçmişte işlenen günahlara pişmanlık duymak, derhal o günahlardan sıyrılıp çıkmak, bir daha da o gibi günahlara girmemeye de kesin kararlı olmaktır. Tevbe tüm hayırların anahtarıdır ve mü'minlerin kurtuluşu tevbededir.
Hasan-ı Basri' den rivayet edildiğine göre, Allah-u Zülcelal şeytanı dergahından kovunca, şeytan Allah-u Zülcelal'e: "Ululuğun hakkı için, ademoğlunun ruhu cesedinden ayrılmadıkça, bende onu rahat bırakmam." dedi. Allah-u Zülcelal de şeytana şu cevabı verdi: "Ululuğum ve yüceliğim hakkı için, ben de kulumun canı boğazına gelinceye kadar tevbe kapısını önünde açık tutarım."
Anlatıldığına göre, Allah-u Zülcelal Davud (A.S)'a şöyle buyurmuştur: "Ey Davud! Benden yüz çevirenleri benim nasıl beklediğimi, günahları terk edip bana yönelenleri nasıl arzu ettiğimi bilseydiler, hemen bana yönelirlerdi. İşte benden yüz çevirenlere karşı muamelem budur. Bana yönelenlere karşı muamelemin nasıl olacağını sen düşün!"
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki; bilindiği gibi her baba çocuğunu aşık olmuşcasına sever. Bir çocuk aniden babasından yüz çeviripte kaçarsa, o şevkatli baba bir an önce çocuğunun evine dönmesini ister. Allah-u Zülcelal'in merhameti kulların merhametinden daha fazladır. Herkes kendisine sormalıdır! Bu kadar şevkat ve merhamet sahibi olan Rabb'imize, muhabbet beslemek, tevbe edip O'na layık bir kul olmaya çalışmak hak değil midir?
İnsan ne isterse Allah-u Zülcelal onu o kuluna veriyor. İnsanın tek çaresi hatalarını itiraf edip, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah-u Zülcelal'e yönelmektir.
Allah-u Zülcelal' in kullarına dönük rahmetine ve esirgeyiciliğine bakın! O, ne kadar çok merhamet sahibidir. O kullarını affetmek için küçük bir bahane arıyor. Onun için her zaman tevbe ederek Allah' a yönelmeliyiz ve beş vakit namazı zamanında kılmaya gayret etmeliyiz. Çünkü Allah-u Zülcelal, beş vakit namazı, büyükleri dışında kalan tüm günahlardan arınma vesilesi kılmıştır. Gerçekten eski insanlar bir defa Allah-u Zülcelal' e söz veriyorlardı ve bir daha sözlerinden dönmüyorlardı.
Hasan-ı Basri bir gün, arkadaşları ile yolda yürüyordu. Karşısına devlet erkanının çocuklarından biri çıktı, hizmetçileri ve yardımcıları da beraberinde idi. Kendisi de atın üstündeydi. Hasan-ı Basri yol ortasında durdu ve: "Ey Emiroğlu, ben bir cümle satıyorum, alır mısın?" dedi.
Emiroğlu: "Kaç dirhem gümüşe satıyorsun?" diye sordu. Hasan-ı Basri: "Bir dirhem gümüşe sattığım var, iki dirhem gümüşe sattığım var." dedi. Emiroğlu: "Önce, bana bir dirhem gümüşe sattığın cümleyi söyle." dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri: "Ey Emiroğlu, senin evin var mı?" diye sordu. O da: "Var!" dedi.
Hasan-ı Basri: "O evi sen mi yaptırdın, yoksa sana miras mı kaldı?" diye sordu. Emiroğlu: "Ben yaptırdım." diye cevap verdi. Hasan-ı Basri: "Ne kadar sürede yaptırdın?" diye sordu. Emiroğlu: "Şu kadar sürede yaptırdım." dedi. Hasan-ı Basri: "Neden daha kısa bir sürede yaptırmadın?" diye sordu. Emiroğlu: "O binanın taşını taşıyan eşeğe acıdım, bunun için de, kısa zamanda yapamadım." dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri: "Ey Emiroğlu, başkasının eşeğine acıyorsun. Ama günahların, masiyetin yükünü çeken nefsine acımıyorsun. Hem de günahlar, masiyetler dağlar, tepeler gibi yığılmış iken!" dedi.
Hasan-ı Basri' nin bu sözü Emiroğlu'na tesir etti. Hemen atından indi, Hasan-ı Basri'nin elini öptü ve: "Ya Şeyh, iki dirhem gümüşe sattığın cümleyi de bana söyle!" dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri: "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Emiroğlu: "Kardeşlerle bir memurluk meselesi için devlet başkanının yanına gidiyorum." diye cevap verdi. Hasan-ı Basri: "Haline bir bak ki, değerli elbiseler giymişsin. Güzel kokular sürünmüşsün ki; onlara karşı mahcup olmayasın. Halbuki, onlar da senin gibi bir insan! Yarın Peygamberlerin, salih zatların yanına gittiğin zaman; bu kadar çok günahla, isyan kiri ile utanmayacak mısın?" dedi.
Bu sözler Emiroğlu'na daha çok tesir etti. Hemen atını kölesine bağışladı. Bundan sonra Hasan-ı Basri'nin elini tutup tevbe ve biat etti. Ölünceye kadar ibadet ve taat işleri ile meşgul oldu.
İşte onlar tevbe ettikten sonra, bir daha aynı hatayı işlemiyorlardı. Allah-u Zülcelal' in merhametine sığınıp günaha dönmüyorlardı. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir." (Şura: 25)
Abdullah İbn-i Mes'ud (R.A)' dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (S.A.V) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"Günahından tevbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir." (İbn Mace)
Yani insan, anasından doğduğu zaman, nasıl günahsız ve tertemiz olarak dünyaya geliyorsa, günahından tevbe eden kimse de anasından yeni doğup, günahsız ve tertemiz dünyaya gelmiş gibi olur. Allah-u Zülcelal çok merhametlidir. Bizlere çok büyük bir nimet olarak tevbe kapısını açmıştır.
Anlatıldığına göre bir adam, bir gün pazara gidip bir hıristiyan köle satın alır ve İslam dininin güzelliğini köleye anlatır. Köle kelime-i şehadet getirerek müslüman olur. Sonra, hesap yapabilmesi için köleye rakamları öğretmeye çalışır. Adam bir dediği zaman köle de bir der. Adam iki dediği zaman, köle: "Hayır iki diyemem, ben Allah'a söz verdim. Çünkü ben bir olan Allah'a secde ediyorum." diye karşılık verir. Kölenin efendisi de, köleyi Allah için azad eder.
İşte onların Allah'a bağlılıkları böyleydi. İnsanın Allah-u Zülcelal'e karşı vermiş olduğu sözde durması lazımdır. Evet, Allah-u Zülcelal çok merhamet sahibidir. Allah'ın merhameti neredeyse o tarafa meyilli olalım. İslam tarihine baktığımız zaman, İslam dinine göre, şimdiki insanların davranışları ile o zamanki insanların davranışları birbirinden çok farklıdır. Bunun için Allah-u Zülcelal'e çok yalvarmamız lazımdır.
Cüneyd-i Bağdadi şöyle anlatmıştır:
"Bir gün rüya aleminde ya da hal esnasında gördüm ki, şeytan çıplak olarak insanlarla oynuyor. Ona dedim ki: "Ey Lain, sen o kadar hayasızsın ki, insanlarla çıplak olarak oynuyorsun." Şeytan: "Bunlar insan mıdır? Bunlar insan değil ki, ben onlardan haya edeyim. Bunların Allah ile hiç bir alakası yoktur." diye karşılık verdi. Ona: "Peki seni yakan insanlar kimdir?" diye sordum. Şeytan "Filan camiye git, orada bazı insanlar görürsün, işte onlar beni yakıp mahvettiler." diye cevap verdi. Şeytana: "Onlar seni ne ile yakıyorlar?" diye sordum.
Şeytan: "Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen "Allah" diyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar." diye cevap verdi. Bu halden sonra uyandım baktım ki, gece yarısıdır. Hemen o camiye gittim. Oradakilere selam verdim ve birisi bana dönerek: "Sen o köpeğe inanma!" dedi. Anladım ki onlar, benim bu halimden haberdardırlar." İşte onlar, daima Allah-u Zülcelal ile beraber bulunuyorlardı. İnsan Allah' la beraber bulunduğu zaman, Allah-u Zülcelal' in kudret ve azametinin karşısında kimsenin duramayacağını anlar.
Onun için sahabeler, Hz. Peygamber (S.A.V)'e:
"Ya Rasulallah, Allah'ın velileri kimdir?" diye sormuşlar, Hz. Peygamber (S.A.V) de şöyle cevap vermiştir: "Görüldüklerinde Allah'ı hatırlatan kimselerdir." (İbn Mace, İbn Ebi'd-Dünya)
Çünkü evliyalar daima Allah-u Zülcelal'den bahsederler. Onun için her zaman iyi kişilerle beraber olup, onların sohbetlerine gitmek gereklidir.
Bir mürşid-i kamile: "Sizin işiniz nedir, ne ile meşgulsunuz?" diye sorduklarında: "Bizim işimiz, çözmek ve bağlamaktır." cevabını vermiş, tekrar: "Bağlamak ve çözmek ne demektir bizi aydınlatır mısınız?" diye sorduklarında, şöyle cevap vermiştir: "Biz, bize gelen kimselerin kalplerini dünyadan çözer, ahirete bağlarız."
İşte bu söz, çok doğru bir sözdür. Allah'a ulaşabilmek için bir Allah dostuna ihtiyaç vardır. İnsan ancak bir Allah dostu vasıtasıyla Allah'a ulaşabilir. Bu yolu takip etmek lazımdır, aksi halde Allah'a ulaşmak çok zor olur. İnsan devamlı zikir ve sohbet meclislerine gittiği zaman, günahkar da olsa,. Allah-u Zülcelal'in af ve mağfiretine mazhar olur. Nasıl, kar güneşin karşısında eriyorsa, günahlar da o şekilde eriyip yok olur.
Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur:
"İyi insanla kötü insanın yanında oturanların hali, misk satanla demirci körüğü çekenin yanlarında oturanın hali gibidir. Miskçinin yanında oturursan ya sana misk verir veya satın alırsın, yahut onun güzel kokusundan faydalanırsın. Demirci körüğü çekene gelince, ya elbiseni yakar, yahut onun pis kokusundan rahatsız olursun." (Buhari, Müslim)
Anlatıldığına göre, Ka'bü'l-Ahbar şöyle demiştir:
"Allah-u Zülcelal mahlukatı yaratmadan önce iki cümle yazıp Arş'ın altına astı. Bu cümlelerden birincisi şöyledir: Kötü arkadaşlarla düşüp kalkan kimse, tüm iyi kulların amelleri kadar iyi amel işlese bile ben onun tüm amellerini kötülüklere çevirerek kıyamet günü kendisini kötülerle birlikte haşrederim.
Diğer cümle de şöyledir: İyi arkadaşlarla düşüp kalkan kimse, tüm kötülerin kötülükleri kadar günah işlese bile, ben onun kötülüklerini iyi amellere çevirerek kıyamet günü, kendisini iyilerle birlikte haşrederim." Bilindiği gibi, kötü arkadaşlarla düşüp kalkan kimse, iyi amellerini bir kenara bırakır ve kötülüklere yönelir. İyi arkadaşlarla düşüp kalkan kimse ise, kötü amelleri bırakır, pişman olur ve iyi amellere yönelir.
Evliyalarla, salih kimselerle beraber olan kişilerin Allah' a muhabbetleri artar. Marifetullah sahibi olurlar. İbadetler tatlı gelmeye başlar, günahlar ise onlar için çirkinleşir, iğrençleşir. Allah' ın aşkı, sevgisi kalplerine dolar. İnsan ibadetlerinde ne kadar kusurlu olduğunu, nefsinin ne kadar zelil olduğunu, Allah' ın azametine karşı kendi acizliğini anlar. İşte bunlar iyi kişilerle, evliyalarla beraber olmanın faydalarıdır.
Onun için insan Allah-u Zülcelal'in yolunda sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmek için daima iyi kişilerle birlikte olmalıdır. Böyle kimselerle beraber olmak hem Allah-u Zülcelal'i, hem Hz. Peygamber (S.A.V)'i hem de evliyaları razı eder.
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...
6 Kasım 2008 Perşembe
Hased ve Kıskançlık Ne Kötü Bir Huydur
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Hased etmekten sakının. Çünkü hased, sevapları aynı ateşin odunu yediği gibi yer." (Ebu Davud)
Bir kişi hased yaptığında, biraz derin olarak düşünürse, sanki Allah-u Zülcelal'in taksimatının üzerinde itiraz etmiş gibi olduğunu anlayacaktır. Oysa, Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Yoksa Allah'ın insanlara (kendi) lütfundan verdiklerini, onlardan kıskanıyorlar mı?" (Nisa, 54)
Allah-u Zülcelal bir kişiye mal vermiştir, bir kişiye ilim vermiştir, bir kişiye de İslam hizmeti yapmayı nasip etmiştir. Böyle bir kişiye kıskançlık yaparak kin beslemek ve küsmek, Allah-u Zülcelal'in taksimatına razı olmamak gibidir. İşte kıskançlık öyle kötü bir şeydir ki, sahibini hem dünyada hem de ahirette büyük zararlara uğratır. Onun için Hasan-ı Basri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demiştir: "Ey insanoğlu! Niçin kardeşini kıskanıyorsun? Eğer Allah'ın ona verdiği nimet, O'nun kereminden ise, Allah'ın bağışına mazhar olan kimseyi niye kıskanıyorsun? Eğer böyle değilse, cehennem yolcusu olan kimseyi niye kıskanıyorsun?"
Kıskançlık hastalığının en büyük ilacı ilim öğrenmek ve bu ilimle amel etmektir. Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak amacıyla İslam hizmeti yapan kimseleri kıskanan kişinin demek ki ameli, ihlaslı bir amel değildir. Eğer ihlaslı olsa, İslam hizmeti yapan kişileri gördüğü zaman: "Allah razı olsun! Bu kardeşim ne güzel hizmet ediyor. Allah-u Zülcelal'den ayrı kalmış insanların tekrar Allah'a secde etmelerine, yaptıkları günahlarından pişmanlık duyup Allah'a karşı tevbe etmelerine sebep oluyor; ha o yapmış, ha ben yapmışım." diyerek sevinmelidir.
İslam hizmeti yapan kimselere kızan, düşmanlık eden ve kıskançlık yapan kimsenin bu davranışı, Allah için değil de kendi nefsi içindir. Bir kişinin hareketi de nefsi için olursa, ondan zarardan başka birşey gelmez.
Mü'min kardeşine küsmenin ve kin beslemenin bir sebebi de, Allah-u Zülcelal'in rızasına karşı o kimsenin merakının az olmasıdır. Eğer insan Allah-u Zülcelal'in rızasına meraklı olsa, daima Allah'ın rızası ve İslam dininin kural ve kaideleri doğrultusunda düşünür ve kendi kendine: "Ben niçin benim hakkımda konuşanlara kızıyorum ve küsüyorum. Benim hakkımda konuşanlar, bütün sevaplarını bana hediye ettiler. Benim günahlarımı da kendi üzerlerine aldılar." diyerek, kendisi hakkında konuşulanlara ne kızar, ne de küser.
Hatta Hasan-ı Basri (Rahmetullahi Aleyh), bir adama, içi dolu bir meyve tabağını hediye göndererek: "Söyleyin, hakkını bize helal etsin. Bizim hediyemiz onun hediyesinden küçüktür." demelerini tembih etmişti. Adam, Hasan-ı Basri'ye gelerek, "Ya Hasan! Ben sana ne zaman hediye gönderdim." diye sorunca; Hasan-ı Basri (Rahmetullahi Aleyh) demiştir ki: "Sen, benim gıybetimi yapmak suretiyle bana sevaplarını hediye olarak göndermiştin."
İmam-ı Şafii (Rahmetullahi Aleyh): "Eğer Allah-u Zülcelal kıyamet gününde bana şefaat etme izni verirse, ilk önce münkirlerime şefaat edeceğim." deyince; "Ya İmam! Niye dostlarına değilde, münkirlerine şefaat edeceksin?" diye sordular. O zaman İmam-ı Şafii buyurdu ki: "Dostlarım, dünyada daima benden menfaat gördüler. Bense hep münkirlerimden menfaat gördüm. Onlar, sevaplarını bana verdikleri gibi, benim günahlarımı da üzerlerine aldılar. Bana bu iyiliği yaptıklarından dolayı, kıyamet gününde ben onlara şefaat edeceğim."
Demek ki biraz derin olarak düşünürsek, bizim hakkımızda kötü konuşan kimseleri sevmemiz gerektiğini görürüz. Çünkü onlar bize daima sevaplarını gönderip, bizim günahlarımızı da üzerlerine almaktadırlar. Peki bize böyle iyilik yapan kimselere niçin küsüyoruz ki? Onlara hemen küsmemizin sebebi, ilmimizin olmaması ve nefsimize uymamızdır. Daima nefsimizi besliyoruz, küçük bir tepki karşısında hemen mü'min kardeşlerimize küsüyoruz. Bu da çok yanlış bir şeydir.
Bir kişi hased yaptığında, biraz derin olarak düşünürse, sanki Allah-u Zülcelal'in taksimatının üzerinde itiraz etmiş gibi olduğunu anlayacaktır. Oysa, Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Yoksa Allah'ın insanlara (kendi) lütfundan verdiklerini, onlardan kıskanıyorlar mı?" (Nisa, 54)
Allah-u Zülcelal bir kişiye mal vermiştir, bir kişiye ilim vermiştir, bir kişiye de İslam hizmeti yapmayı nasip etmiştir. Böyle bir kişiye kıskançlık yaparak kin beslemek ve küsmek, Allah-u Zülcelal'in taksimatına razı olmamak gibidir. İşte kıskançlık öyle kötü bir şeydir ki, sahibini hem dünyada hem de ahirette büyük zararlara uğratır. Onun için Hasan-ı Basri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demiştir: "Ey insanoğlu! Niçin kardeşini kıskanıyorsun? Eğer Allah'ın ona verdiği nimet, O'nun kereminden ise, Allah'ın bağışına mazhar olan kimseyi niye kıskanıyorsun? Eğer böyle değilse, cehennem yolcusu olan kimseyi niye kıskanıyorsun?"
Kıskançlık hastalığının en büyük ilacı ilim öğrenmek ve bu ilimle amel etmektir. Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak amacıyla İslam hizmeti yapan kimseleri kıskanan kişinin demek ki ameli, ihlaslı bir amel değildir. Eğer ihlaslı olsa, İslam hizmeti yapan kişileri gördüğü zaman: "Allah razı olsun! Bu kardeşim ne güzel hizmet ediyor. Allah-u Zülcelal'den ayrı kalmış insanların tekrar Allah'a secde etmelerine, yaptıkları günahlarından pişmanlık duyup Allah'a karşı tevbe etmelerine sebep oluyor; ha o yapmış, ha ben yapmışım." diyerek sevinmelidir.
İslam hizmeti yapan kimselere kızan, düşmanlık eden ve kıskançlık yapan kimsenin bu davranışı, Allah için değil de kendi nefsi içindir. Bir kişinin hareketi de nefsi için olursa, ondan zarardan başka birşey gelmez.
Mü'min kardeşine küsmenin ve kin beslemenin bir sebebi de, Allah-u Zülcelal'in rızasına karşı o kimsenin merakının az olmasıdır. Eğer insan Allah-u Zülcelal'in rızasına meraklı olsa, daima Allah'ın rızası ve İslam dininin kural ve kaideleri doğrultusunda düşünür ve kendi kendine: "Ben niçin benim hakkımda konuşanlara kızıyorum ve küsüyorum. Benim hakkımda konuşanlar, bütün sevaplarını bana hediye ettiler. Benim günahlarımı da kendi üzerlerine aldılar." diyerek, kendisi hakkında konuşulanlara ne kızar, ne de küser.
Hatta Hasan-ı Basri (Rahmetullahi Aleyh), bir adama, içi dolu bir meyve tabağını hediye göndererek: "Söyleyin, hakkını bize helal etsin. Bizim hediyemiz onun hediyesinden küçüktür." demelerini tembih etmişti. Adam, Hasan-ı Basri'ye gelerek, "Ya Hasan! Ben sana ne zaman hediye gönderdim." diye sorunca; Hasan-ı Basri (Rahmetullahi Aleyh) demiştir ki: "Sen, benim gıybetimi yapmak suretiyle bana sevaplarını hediye olarak göndermiştin."
İmam-ı Şafii (Rahmetullahi Aleyh): "Eğer Allah-u Zülcelal kıyamet gününde bana şefaat etme izni verirse, ilk önce münkirlerime şefaat edeceğim." deyince; "Ya İmam! Niye dostlarına değilde, münkirlerine şefaat edeceksin?" diye sordular. O zaman İmam-ı Şafii buyurdu ki: "Dostlarım, dünyada daima benden menfaat gördüler. Bense hep münkirlerimden menfaat gördüm. Onlar, sevaplarını bana verdikleri gibi, benim günahlarımı da üzerlerine aldılar. Bana bu iyiliği yaptıklarından dolayı, kıyamet gününde ben onlara şefaat edeceğim."
Demek ki biraz derin olarak düşünürsek, bizim hakkımızda kötü konuşan kimseleri sevmemiz gerektiğini görürüz. Çünkü onlar bize daima sevaplarını gönderip, bizim günahlarımızı da üzerlerine almaktadırlar. Peki bize böyle iyilik yapan kimselere niçin küsüyoruz ki? Onlara hemen küsmemizin sebebi, ilmimizin olmaması ve nefsimize uymamızdır. Daima nefsimizi besliyoruz, küçük bir tepki karşısında hemen mü'min kardeşlerimize küsüyoruz. Bu da çok yanlış bir şeydir.
5 Kasım 2008 Çarşamba
Mertebelerin Zirvesine Güzel Ahlakla Çıkılır
Ahlakın ve ahlaklı olmanın dinimizde önemli yeri vardır. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i güzel ahlakı nedeniyle övmüş ve: “Şüphesiz sen yüksek (güzel) bir ahlak üzeresin.” (Kalem; 4) buyurmuştur. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de kendisinin Peygamber olarak gönderiliş nedenini açıklarken: “Ben ancak güzel (yüksek) ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İmam Malik) buyurmuştur.
Dinimiz; insanların kendilerini yaratan, yaşatan ve rızıklandıran Allah-u Zülcelâl’i tanımalarını ve O’na ibadet etmelerini emrederken, aynı zamanda ahlaki esaslara uymalarını, güzel ahlak sahibi olarak yaşamalarını da tavsiye etmektedir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mü’min güzel ahlakı sebebiyle, gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadet için ayakta bulunan kimsenin derecesine ulaşır.” (Ebu Davud)
İnsanlar için güzel ahlak hususunda en büyük rehber Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’dir. Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi, o çok büyük bir ahlak sahibi idi. İnsanlara mertebeler kazandıran da güzel ahlaktır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de güzel ahlak sayesinde mertebelerinin zirvesine ulaşmıştır. Bu sebeple, Allah-u Zülcelâl’in katında mertebesi en yüksek olanlar, O’nun Resulünün ahlakını yaşayanlardır.
Anlatıldığına göre, Allah-u Zülcelâl imanı yarattığı zaman: “Ya Rabbi! Beni güçlendir.” Demiş, Allah-u Zülcelâl de onu güzel ahlak ve cömertlikle güçlendirmiştir. Güzel ahlak, cennet nimetlerine açılan bir kapıdır. Allah-u Zülcelâl’in rızasına talip olan kimseler, ilk önce güzel ahlak kapısından girmişlerdir.
Güzel ahlak; güler yüzlü olmak, insanlara iyilik yapmak, hiç kimseye eziyet etmemek ve insanlardan gelen eziyetlere de sabretmektir. Başkasının kötü huyundan şikâyet etmek, kendisinin kötü ahlakının delilidir.
Rivayete göre Hz. Peygamber (sav); Enes (radıyallahu anh) ile birlikte bir yere gidiyordu. Arkadan bir bedevi Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yetişti ve cübbesinin eteklerine öylesine asılarak çekti ki, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ensesi kızardı ve kumaş Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ensesinde iz bıraktı. Sonra da: “Ey Allah’ın Resulü! Allah-u Teala’nın sana nasip ettiği servetten bana da infak et!” Dedi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bedeviye dönüp gülümseyerek iltifat etti ve kendisine bir şey verilmesini emretti. (Buhari, Müslim)
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Muaz (radıyallahu anh)’a şöyle buyurmuştur: “Ey Muaz! Sana söyleyeceklerime uyarsan, güzel ahlak sahibi olursun. Ey Muaz! Allah'tan kork, sözünde doğru ol, verdiğin sözü yerine getir, emaneti koru, ihaneti terk et, komşularınla iyi geçin, yetime acı, yumuşak sözlü ol, herkese selam ver, salih amellere sarıl, uzun emel peşinde koşma, yemin ettiğin zaman yeminine riayet et, Kur'an’ı iyi anla, ahireti sev, hesap gününden kork, alçak gönüllü ol.” (Beyhaki)
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, Muaz (radıyallahu anh)'a yaptığı bu nasihat, hepimiz için bir rehberdir. Eğer insan bu söylenilenleri yerine getirirse, güzel ahlak sahibi olur. Güzel ahlak sahibi olmanın da mükâfatı çoktur.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Haklı da olsa, sürtüşme ve münakaşayı terk eden kişiye, cennetin çevresinde bir köşk verileceğine; şaka da olsa, yalan söylemeyen kimseye, cennetin ortasında bir köşk verileceğine; ahlakını güzelleştirene de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefilim.” (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace)
Abdullah bin Amr (radıyallahu anh)’dan rivayetle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Size, en çok sevdiğim ve kıyamet gününde bana mevkisi en yakın olanınızı bildireyim mi?” buyurdu ve bu sözünü iki veya üç defa tekrarladı. Ashab: “Evet, bildir ya Resulallah!” deyince; Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ahlakı en güzel olanınızdır.” (Ahmed bin Hanbel, İbn Hıbban)
Güzel ahlak, peygamberlerin sıfatlarından bir sıfattır. Güzel ahlak, cennet nimetlerine bir kapıdır. Bunun tersi olarak kötü ahlak, sahibini şeytanın yoluna koyar. Onu ebedi ateşin kapısına götürmeye sebep olup, sahibini ebedi helake uğratacak bir hastalıktır. Kötü ahlak, çok çirkin bir şeydir. Kötü ahlaklı olan kimselerden bütün insanlar uzak durur. İnsanların uzak durduğu bir kimseden Allah-u Zülcelâl de (rahmetiyle) uzak olur.
Kötü ahlak, sahibini hem bu dünyada hem de ahirette helak eden bir hastalıktır. Bir kimse, hem taat ve ibadet yapar, hem de kötü ahlaklı olursa, yaptığı ibadetler kendisine bir menfaat vermiyor demektir.
Böyle kimseler, ibadeti adet olarak gafletle yaptıklarından dolayı bir menfaat bulamazlar. Yoksa ihlâslı olarak ibadet yapan kimseler, bu ibadetleri ile kötü ahlak hastalığından kurtulurlar. Çünkü Allah-u Zülcelâl'in ibadeti, insanda bulunan kötülükleri yok eder. Bir grup sahabe-i kiram Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'e gelerek: “Ya Resulallah! Filan kadın gündüzleri oruç tutuyor, geceleri de ibadetle geçiriyor. Ama kötü ahlaklıdır. Dili ile komşularını incitiyor.” Dediler. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Onda hiç hayır yoktur. O ateş ehlindendir.” (Ebu Davud)
İşte bu hadis-i şerifte de görüldüğü gibi, kötü ahlak, sahibini ateş ehli yapmaktadır. Onun için insan, üzerinde bulunan kötü ahlaktan kurtulmanın çarelerini aramalıdır. Kendisini kötü ahlaktan kurtaranlar, kalplerini temizlemiş ve selamete çıkarmış olurlar.
Kötü ahlak, sahibinin burnuna takılmış ve ucu şeytanın elinde bulunan bir azap halkasıdır. Şeytan bu halka ile insanı kötülüğe, kötülük de sahibini cehenneme sürükler. Onun için kötü ahlaktan uzak durmak en selametli yoldur.
Dinimiz; insanların kendilerini yaratan, yaşatan ve rızıklandıran Allah-u Zülcelâl’i tanımalarını ve O’na ibadet etmelerini emrederken, aynı zamanda ahlaki esaslara uymalarını, güzel ahlak sahibi olarak yaşamalarını da tavsiye etmektedir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mü’min güzel ahlakı sebebiyle, gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadet için ayakta bulunan kimsenin derecesine ulaşır.” (Ebu Davud)
İnsanlar için güzel ahlak hususunda en büyük rehber Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’dir. Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi, o çok büyük bir ahlak sahibi idi. İnsanlara mertebeler kazandıran da güzel ahlaktır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de güzel ahlak sayesinde mertebelerinin zirvesine ulaşmıştır. Bu sebeple, Allah-u Zülcelâl’in katında mertebesi en yüksek olanlar, O’nun Resulünün ahlakını yaşayanlardır.
Anlatıldığına göre, Allah-u Zülcelâl imanı yarattığı zaman: “Ya Rabbi! Beni güçlendir.” Demiş, Allah-u Zülcelâl de onu güzel ahlak ve cömertlikle güçlendirmiştir. Güzel ahlak, cennet nimetlerine açılan bir kapıdır. Allah-u Zülcelâl’in rızasına talip olan kimseler, ilk önce güzel ahlak kapısından girmişlerdir.
Güzel ahlak; güler yüzlü olmak, insanlara iyilik yapmak, hiç kimseye eziyet etmemek ve insanlardan gelen eziyetlere de sabretmektir. Başkasının kötü huyundan şikâyet etmek, kendisinin kötü ahlakının delilidir.
Rivayete göre Hz. Peygamber (sav); Enes (radıyallahu anh) ile birlikte bir yere gidiyordu. Arkadan bir bedevi Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yetişti ve cübbesinin eteklerine öylesine asılarak çekti ki, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ensesi kızardı ve kumaş Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ensesinde iz bıraktı. Sonra da: “Ey Allah’ın Resulü! Allah-u Teala’nın sana nasip ettiği servetten bana da infak et!” Dedi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bedeviye dönüp gülümseyerek iltifat etti ve kendisine bir şey verilmesini emretti. (Buhari, Müslim)
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Muaz (radıyallahu anh)’a şöyle buyurmuştur: “Ey Muaz! Sana söyleyeceklerime uyarsan, güzel ahlak sahibi olursun. Ey Muaz! Allah'tan kork, sözünde doğru ol, verdiğin sözü yerine getir, emaneti koru, ihaneti terk et, komşularınla iyi geçin, yetime acı, yumuşak sözlü ol, herkese selam ver, salih amellere sarıl, uzun emel peşinde koşma, yemin ettiğin zaman yeminine riayet et, Kur'an’ı iyi anla, ahireti sev, hesap gününden kork, alçak gönüllü ol.” (Beyhaki)
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, Muaz (radıyallahu anh)'a yaptığı bu nasihat, hepimiz için bir rehberdir. Eğer insan bu söylenilenleri yerine getirirse, güzel ahlak sahibi olur. Güzel ahlak sahibi olmanın da mükâfatı çoktur.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Haklı da olsa, sürtüşme ve münakaşayı terk eden kişiye, cennetin çevresinde bir köşk verileceğine; şaka da olsa, yalan söylemeyen kimseye, cennetin ortasında bir köşk verileceğine; ahlakını güzelleştirene de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefilim.” (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace)
Abdullah bin Amr (radıyallahu anh)’dan rivayetle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Size, en çok sevdiğim ve kıyamet gününde bana mevkisi en yakın olanınızı bildireyim mi?” buyurdu ve bu sözünü iki veya üç defa tekrarladı. Ashab: “Evet, bildir ya Resulallah!” deyince; Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ahlakı en güzel olanınızdır.” (Ahmed bin Hanbel, İbn Hıbban)
Güzel ahlak, peygamberlerin sıfatlarından bir sıfattır. Güzel ahlak, cennet nimetlerine bir kapıdır. Bunun tersi olarak kötü ahlak, sahibini şeytanın yoluna koyar. Onu ebedi ateşin kapısına götürmeye sebep olup, sahibini ebedi helake uğratacak bir hastalıktır. Kötü ahlak, çok çirkin bir şeydir. Kötü ahlaklı olan kimselerden bütün insanlar uzak durur. İnsanların uzak durduğu bir kimseden Allah-u Zülcelâl de (rahmetiyle) uzak olur.
Kötü ahlak, sahibini hem bu dünyada hem de ahirette helak eden bir hastalıktır. Bir kimse, hem taat ve ibadet yapar, hem de kötü ahlaklı olursa, yaptığı ibadetler kendisine bir menfaat vermiyor demektir.
Böyle kimseler, ibadeti adet olarak gafletle yaptıklarından dolayı bir menfaat bulamazlar. Yoksa ihlâslı olarak ibadet yapan kimseler, bu ibadetleri ile kötü ahlak hastalığından kurtulurlar. Çünkü Allah-u Zülcelâl'in ibadeti, insanda bulunan kötülükleri yok eder. Bir grup sahabe-i kiram Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'e gelerek: “Ya Resulallah! Filan kadın gündüzleri oruç tutuyor, geceleri de ibadetle geçiriyor. Ama kötü ahlaklıdır. Dili ile komşularını incitiyor.” Dediler. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Onda hiç hayır yoktur. O ateş ehlindendir.” (Ebu Davud)
İşte bu hadis-i şerifte de görüldüğü gibi, kötü ahlak, sahibini ateş ehli yapmaktadır. Onun için insan, üzerinde bulunan kötü ahlaktan kurtulmanın çarelerini aramalıdır. Kendisini kötü ahlaktan kurtaranlar, kalplerini temizlemiş ve selamete çıkarmış olurlar.
Kötü ahlak, sahibinin burnuna takılmış ve ucu şeytanın elinde bulunan bir azap halkasıdır. Şeytan bu halka ile insanı kötülüğe, kötülük de sahibini cehenneme sürükler. Onun için kötü ahlaktan uzak durmak en selametli yoldur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...