Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahseder: "Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur'an-ı Kerim, fâsıkın kalbinde ya da onu okumayan birinin evinde; sâliha bir kadın kötü huylu bir adamın nikâhı altında; sâlih bir erkek arsız bir kadının yanında ve âlim, onun ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir."
Bir başka defa da şöyle buyururlar: "İnsanlar, öyle bir zamanı idrak edeceklerdir ki, o dönemde Kur'an bir vadide, onlar da başka bir vadide olacaklardır." Yani, o devrin insanları Kur'an'la aynı vadiyi paylaşamayacak, yeni ifadesiyle, aynı düzlemde buluşamayacak, farklı farklı kulvarlarda bulunacaklardır. Dolayısıyla Kur'an, onu okumayan, onda ne olduğunu bile merak etmeyen ve ondan istifade etmeyi hiç düşünmeyen insanların evlerinde, gönüllerinde garip kalacaktır. Zaten, asıl garip, yurdundan yuvasından uzak kalan, dostundan, ahbabından ayrı düşen değil, yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibariyle hâlinden anlaşılmayan, kıymeti bilinmeyendir.
Kur'an-ı Kerim'e karşı ortaya konan şeklî saygının da kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber manaya ve Kur'an'ın mushafıyla beraber onun Rabbimizin kelamı oluşuna da saygı, hürmet ve muhabbet göstermektir. Mesela, insanlar onu atlastan bohçalara sarsalar, gül kokulu altın yaldızlı mahfazalar içinde evlerinin en yüksek yerine assalar.. sonra evlerini yükselttikçe onu daha da yükseğe çıkarsalar.. Her sabah kalktıklarında ve akşam yatağa yöneldiklerinde beş-on defa öpüp yüzlerine gözlerine sürseler de, eğer Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu davaya sahip çıkmıyorlarsa ona gereken değeri vermiş olamaz, hak ettiği hürmet ve muhabbeti ortaya koymuş sayılmazlar. Çünkü saygı ve sevgi adına yapılan şeylerin hepsi, ancak Kur'an'a karşı gerçek saygı ortaya konduğu zaman bir kıymet ifade eder.
Eğer bir insan, hazreti İkrime gibi her yerde Kur'an hakikatlerini anlatmaya ve onun hakiki bir hâdimi olmaya çalışıyor, sonra da onu sabah akşam hürmetle okuyup yüzüne-gözüne sürüyor ve gönlünde coşan Kur'an sevgisiyle mushafı bağrına basıp "Kelâm-u Rabbî - Benim Rabbimin sözleri" diyerek öpüyor, öpüyorsa, diğer saygı tavırları da bir mana ifade eder. Fakat, bir insan, Kur'an'ı okuyup anlama heyecanı taşımıyorsa, onu başkalarına da duyurma gayretinden mahrumsa, her bir ayet-i kerimeyi hayat veren bir nefes gibi muhtaçlara üfleme aşk u şevkinden uzaksa, onu sadece evinin en yüksek yerine asmak, bazı hususi gün ve gecelerde tozunu silerek öpüp alnına koymakla iktifa ediyorsa.. bu zahirî ve sûrî hürmet tavırları çok fazla şey ifade etmez.
Wikipedia
Arama sonuçları
2 Temmuz 2009 Perşembe
29 Haziran 2009 Pazartesi
Kadınların namazı
Şunlardır:
1- Kadın, namaza dururken, ellerini omuzlarına kadar kaldırır. Ellerini de kapatır. Sağ el parmaklarını sol bilek üzerine halka yapmaz. Sağ eli, sol el üzerinde olarak göğüs üstüne koyar.
Rükuya eğilirken ayaklarını birleştirmez. Rükuda az eğilir, belini başı ile düz tutmaz, dizlerini büker. Ellerini dizleri üstüne koyar, dizlerini kavramaz ve parmaklarını açmaz.
3- Secdede kollarını, karnına yakın olarak yere serer. Karnını uyluklarına bitiştirir.
4- Teşehhüdde, ayaklarını sağa çıkararak yere oturur. Parmakları birbirine yapışık olur.
5- Dua ederken ellerini ileri uzatmaz, yüzüne karşı eğik tutar.
6- Sabah namazını geç kılması müstehap değildir. Vakit girer girmez kılmaları iyi olur.
7- Namazda yüksek sesle okumaz. Kurban bayramında farz namazlardan sonra teşrik tekbirini sessiz okur. (Redd-ül-muhtar, Tahtavi)
Halebi’de ve Redd-ül-muhtar’da, rükuya eğilirken ayakları birleştirmenin sünnet olduğu yazılıdır. Kadınlar da ayak birleştirir mi?
Hayır, kadınlar birleştirmez. Bu erkeklere mahsustur.
Namaz kılarken bazen saçım açılıyor. Bir müddet sonra kapatıyorum. Namazım bozuluyor mu?
Kadınlarda saç avrettir. Üç kere Sübhanallah diyecek kadar avret yeri açılırsa namazı bozulur. Açıldıktan sonra bir eli ile hemen kapatırsa, namazı bozulmaz. İki eli ile kapatırsa namazının bozulacağını bildiren kitaplar da vardır. Onun için bir el ile kapatmaya çalışmalıdır.
Kadınlar beklemez
Erkeklerin cuma namazından çıkmalarını beklemeden, kadınlar öğle namazını kılabilirler mi?
Evet, kılabilirler.
Bir rükün miktarı saçımız açılırsa namaz bozulur mu? Rükün miktarı ne kadardır?
Namazın bozulmasında ve secde-i sehvlerde rükün miktarı önemlidir. Bunu iyi bilmek gerekir.
Namazın içindeki farzlara rükün denir. Hepsi beştir: Kıyam, kıraat, rüku, sücud ve son teşehhüdde oturmak.
Bu rükünlerin birinde, saçı açılan kadın, bir âyet okuyacak kadar zaman içinde saçını kapatamazsa, namazı bozulur. Yahut üç kere sübhanallah diyecek kadar avret yeri açılırsa namazı bozulur. Normal şekilde üç kere sübhanallah demek bir rükün için ölçüdür.
Kaç rekat kıldığını şaşırıp, namaz içinde düşünen kimse, sonraki rüknün veya vacibin üç kere sübhanallah diyecek kadar bir zaman gecikmesine sebep olursa, bu arada, âyet ve tesbih okusa bile, secde-i sehv yapması gerekir.
Kadın secde ederken başörtüsü alnına gelse mekruh olur mu?
Evet. Secdeye alnın çıplak olarak değmesi gerekir.
Sağlam kadınlar, gerek tarlada ve gerekse camide yabancı erkeklerin göreceği yerde oturarak namaz kılıyorlar. Kıyam, yani ayakta durmak farz değil mi? Yabancı erkek görecek diye oturarak namaz kılmak caiz midir?
Caiz değildir. Farzı ayakta kılmak farzdır. Ancak hasta olup ayağa kalkamayan oturup kılar. Erkek görecek diye oturarak kılmak caiz olmaz. (Redd-ül-muhtar, Hindiyye)
Kadın, çıplak ayakla namaz kılabilir mi?
Namaz etekliği uzun ise, ayaklar görülmüyorsa, bir mahzuru olmaz.
Namaz borçları olan kadın, yıllar içindeki hayzlı zamanlarını düşerek mi kaza hesabı yapar?
Evet.
Namaz kılarken, kadının altınları görünse, caiz mi?
Görünmemesi iyi olur.
Kadının namazını, evde kocasıyla veya mahrem erkek akrabasıyla cemaatle kılması, yalnız kılmasından evla mıdır?
Evet.
Dizle ayak arasının ¼ ü açılan kadının namazı bozulur mu?
Evet.
Kadının, namazda yüzünü tülbentle kapatması caiz mi?
Hayır.
İstavrozlu, yani haç şekli bulunan namaz eteğim vardır. Resimli etek gibi bununla namaz kılmak mekruh olur mu?
Evet mekruh olur.
Ruj ve ojede plasenta kullanıldığını, imalinde çalışan birkaç yetkili ağızdan işittim. Rujlu ve ojeli iken namaz kılmak uygun olur mu?
Oje plasentadan imal edilmese de, altına su geçmez. Ojeli iken alınan abdest de sahih olmaz.
Örtünün altından peruk görünürse namaz bozulur mu?
Bozulmaz.
Maliki’yi taklit eden kadın, abdestte ve gusülde, örülü saçını çözmesi gerekir mi?
Maliki’de, kadının, abdestte örülü saçını açması gerekmez. Örgünün üstünden hepsini mesh eder.
Gusülde de saçların dibine, yani başındaki deriye su ulaşabiliyorsa, örgüyü çözmek yine gerekmez. Hanefi’de de böyledir. Yani kadınlar, örülü saçın diplerini ıslatınca, çözmeden örgünün üstünü ıslatmak yeterlidir. Saç dipleri ıslanmazsa, örgüyü açmak gerekir. Örülmemiş saçların her tarafını da yıkamak farzdır. Maliki’de guslederken saçları hilallemek de gerekir.
(Kadın, kürsüf kullanmazsa, namazı kabul olmaz) deniyor. Doğru mu?
Böyle bir şeyin aslı yoktur. Hiç kürsüf kullanılmasa da, yine de namazlar sahih olur. Kürsüf kullanılmazsa, iç çamaşırı kirlenebilir. Kirli çamaşır çıkarılıp temiz çamaşırla namaz kılınır. Kürsüf, yani bez veya pamuk, namazdan sonra konursa, çamaşır kirlenmiş olmaz. Maliki mezhebini taklit ederse, namazda bile akıntı gelse, abdesti de, namazı da bozmaz.
Hayzlı, nifaslı kadın, namaz kılabilir mi?
Kılamaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hayzlı kadın namaz kılamaz.) [Buhari, Müslim]
(İstihazalı [özürlü], hayzı bitince yıkanır, namazını kılar, orucunu tutar.) [Darimi]
Komşumuz, Cilbabsız, yani çarşafsız namaz kılan kadının namazı kabul olmaz dedi. Böyle bir şey var mıdır?
Böyle bir şeyin aslı yoktur. Cilbab, erkeğin de, kadının da giydiği bir elbise, bir gömlektir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Haramdan cilbab [gömlek] giyen erkeğin namazları kabul olmaz.) [Bezzar]
(Hayâ cilbabını [örtüsünü] çıkarandan [aleyhinde] söz etmek gıybet olmaz.) [Beyheki]
Cilbab, baş örtüsünden daha geniş ve gömlekten kısa olan örtüdür. Bedeni örten her örtüye denir. (Ebüssüud tefsiri, Ruh-ul-beyan tefsiri)
Resulullah efendimizin hanımı Ümmi Seleme validemiz anlatır: (Resulullaha, kadın yalnız atkısı ve gömleği ile izarsız namaz kılabilir mi?) diye sordum. (Giydiği dır’ [uzun gömlek], ayaklarının üstü ile birlikte bütün vücudunu örterse, kılabilir) buyurdu.) [Ebu Davud]
Yine hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Kadın, ancak başını ve bütün vücudunu örten elbise ile namaz kılarsa, tesettüre uymuş olur ve namazı kabul olur.) [Ebu Davud, Tirmizi]
(Namazı, izar ve rida ile kılın!) [İbni Adiy]
İzar, belden altını örten; rida ise, belden yukarısını örten giysidir. İhramın da alt kısmına izar, üst kısmına rida denir. İzar, bir cins peştamal, rida ise bir cins gömlektir.
(Bahr-ür-râık)da diyor ki:
(Erkek, hanımına şunları alması gerekir: Kisve, senede iki dır’, iki himâr ve iki milhafedir. Milhafe, kadının sokağa çıkarken giydiği elbisedir. [Buna ferâce, saya, manto da denir. Himâr, baş örtüsüdür.] Dır’ göğsü açılabilen uzun gömlektir. Kamîs, omuzu açılabilen uzun gömlek [entâri]dir.)
Nur suresinin 31. âyet-i kerimesinde, (Kadınlar, himarlarını [baş örtülerini] yakalarının üzerine örtsünler) buyuruluyor. Eğer kadınlar, çarşaf giyselerdi, himar yani baş örtüsünü yakanın üzerine örtmekten bahsedilmezdi.
Kadınlara vücut hatları [kaba avret yerlerinin şekli ve rengi] belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmek farzdır. Dinimiz, kapanmayı emretti, ama belli bir örtü şekli bildirmedi. (Dürer-ül-mültekıte)
Bu vesikaların hepsi gösteriyor ki, kadınların çarşaf giymesi gerekmez. Ne Resulullah efendimizin hanımlarının, ne de Eshab-ı kiramın hanımlarının çarşaf giydiklerine dair bir vesika yoktur. Din kitaplarında da kadına nafaka olarak verilmesi gereken elbiseler bildirilmiş, hiç birisinde çarşaftan bahsedilmemiştir.
Çarşaf Türkiye’ye Tanzimat döneminde hacca gidenler tarafından, İranlılardan alınmak suretiyle getirilmiştir. Önceleri pek tutulmayan, hatta bid'at denilen çarşaf, 1870’te yaygınlaşmıştır. Daha sonra II. Abdülhamid han, 4 Ramazan 1309 (2 Nisan 1892) tarihli bir emirname ile çarşaf giyilmesini yasaklamıştır. (İslam Ansiklopedisi Diyanet Vakfı)
1913’de Balkan muhacirleri, Rumeli’nde Yahudi ve Ortodoks kadınlarının giydikleri siyah çarşaf ile gelmişlerdi. Zamanla bu İstanbul’a yayıldı. (Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü)
Kadın için Bayram ve Cuma namazı farz olan bir mezhep var mıdır?
Bayram namazı Şafii ve Maliki'de sünnet, Hanefi'de vaciptir.
Cuma namazının yalnız erkeklere farz olduğu çeşitli hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Bunlardan ikisi şöyle:
(Cuma namazı, köle, kadın, çocuk, hasta olan kimse hariç, her müslümana farzdır.) [Ebu Davud, Hakim]
(Namaz kıldırması için bir erkeğe emredip, sonra da Cuma namazına gelmeyen erkeklerin evlerini başlarına yıksam diye düşündüm.) [Buhari]
Bayram namazının şartları da Cuma namazının şartları gibidir. Bu bakımdan Cuma namazına gitmeyen kadın, bayram namazına da gitmez.
Erkeklerin camide cemaatle namaz kılmalarının, evde kıldıkları namazdan 27 derece daha fazla sevap olduğu, kadınların ise, evde namaz kılmalarının, camide namaz kılmalarından daha çok sevap olduğu hadis-i şeriflerle bildirilmiştir.
Kadınlar, bir zaruret olmadan camiye gidemez. Çünkü İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
(Kızların, genç ve yaşlı kadınların beş vakit namaza, Cuma ve Bayram namazları için, vaaz dinlemek için camiye gitmeleri caiz değildir. Eskiden, yalnız çok yaşlı kadınların, akşam ve yatsı namazına gitmesine izin verilmiş idi ise de, şimdi bunların da gitmesi caiz değildir.) [Redd-ül-muhtar]
[Bu hüküm, kitabın Türkçe tercümesinin c.2. s.420'dedir.]
Kadın, erkeklere imam olabilir mi?
Bütün fıkıh kitaplarında imam olmak için bildirilen şartlardan biri, (Erkek olmaktır. Kadın, erkeklere imam olamaz) buyuruluyor. (Halebi) Dürer’deki bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kadınların, [namazda imam olarak] öne geçirilmesi caiz değildir.) [Rezin]
Kadın, erkeklerle birlikte cemaatle namaz kılsa, kadının sağındaki, solundaki ve arkasındaki erkeğin namazı bozulur. (Redd-ül-muhtar)
Neden kadınlar erkeklerin arasında namaz kılamıyor? Din kardeşi değil miyiz, omuz omuza kılsak ne mahzuru olur?
Öyle ya namazda kadına bir kötülük edecek erkek çıkmaz. Gerçekten niye kadın erkeklerin arasına girmiyor ki? Her kadın birimizin anasıdır veya bacısıdır veya hanımıdır veya kızıdır, halamız, teyzemiz de olabilir.
Evet annemizle de yan yana namaz kılamayız, onun değil, bizim namazımız bozulur. Bir başka hanım da, (O erkeklerin bana ne zararı dokunabilir) demişti. Evet erkeklerin ona da sana da bize de zararı dokunmaz. Ama kadınla erkek yan yana namaz kılınca erkeğin namazı bozulur. Niye bozulur? Namaz kılmayı bize emreden öyle emretmiştir de ondan, yani Allah öyle emrettiği için öyledir. İnsan teyze kızı ile evlenebiliyor da neden kız kardeşi ile evlenemiyor? Allah öyle emrettiği için, kız kardeşinizle evlenin deseydi evlenirdik. Bir kadın niye iki erkekle evlenemiyor, yine aynı cevap, öyle emrettiği için. Yani şu sebepten dolayı değil. Mesela erkeklere ipek giymek haramdır, niye haram? Cevap aynı, öyle emredildiği için.
Amerika’da kadın imamın, Kilise’de Cuma namazı kıldırmasının amacı nedir? Feminizm için mi, yoksa başka maksatlar da var mıdır?
Maksatsız değil elbette. Ama asıl maksadı nedir bilmiyoruz. Görünenler var. Hutbede ve demeçlerinde şu hususları vurguluyor:
(Kadın da erkeğin yaptığı işleri yapmalıdır. Mesela kadın, yaptığı zinadan dolayı cezalandırılamaz. Yaptığı zinaları gizleme ve zina yapma hakkına sahiptir. Bu, feminizmden çok, bir reform hareketidir, İslam’ın kuralları artık değişmelidir. Sultanahmet camiinde de Cuma namazı kıldırmak istiyorum.)
İranlı kadın bir profesör ile ilahiyatçı erkek bir profesör de, (İmamlık için kadın erkek fark etmez, kim daha liyakatli ise o imam olmalıdır) diyerek, Amerikalı kadının imamlığını onaylamışlardır. Bu arada daha başkalarından da çatlak sesler çıkmıştır. Bunların maksadı, ne feminizmdir, ne de dinde reformdur. Dinde reform adı altında dini içten yıkmaktır. Önce kadın Cuma namazına gitmeli dendi, sonra, âdetli ve lohusa iken namaz kılabilir, tesettür şart değildir denerek âdetli bazı kadınlara cenaze namazı kıldırıldı. Kadın kadına imamlık yapabilir dendi. Şimdi de kadın erkeklere imam olabilir dendi. Adım adım dinin emirleri yıkılmaya başlanıyor. Bunlar kıyamet alametlerindendir.
Böyle bir zamanda Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına sarılmanın önemi daha da artmaktadır.
Büyük İslam İlmihali’nde (Kadının kadına imamlığı caizdir) denirken, siz niye mekruhtur diyorsunuz?
Hiç bir ilmihalde böyle demiyor. Bahsettiğiniz ilmihale de baktık. Orada, (Kadının kadına imamlığı kerahetle caizdir) deniyor. Kerahatle kelimesini niçin yazmadığınızı anlayamadık.
Yani kadının kadına imam olması mekruhtur. Mekruh denilince tahrimen mekruh anlaşılır. Tahrimen mekruh harama yakın mekruh demektir, namazın sevabını yok eder. Sadece namaz borcundan kurtulmuş olunur ise de sevap alınmaz.
Din yeni mi geldi? Dinimizin hükümleri bilinmiyor mu? Her gün dinin bir meselesini bozmaya çalışmanın âlemi nedir?
Kadınların cenazelere iştirak etmeleri, cenaze namazı kılmaları, cenaze taşımaları ve cenazeyi defnetmeleri farz mıdır?
Hayır kadınlara farz değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kadınlar, cenazelere iştirak etmezler.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]
Hayzlıya yasak olanlar
Mezhepsiz biri, “Yaygın kanaate göre kadınlar hayzlı iken namaz kılamaz, oruç tutamaz, Mushaf’a el süremez, camiye giremez deniyorsa da, bunu yasaklayan ne bir hadis, ne de başka bir delil yoktur” diyor. Peki din kitaplarının hepsi yanlış mı yazıyor?
Hepsi doğru yazıyor. Hepsinin delili vardır. Mezhepsiz, hak olan dört mezhep demiyor, Ehl-i sünnet âlimleri demiyor, yaygın kanaate göre diyerek, Allah ve Resulünün emirlerine, Resulullahın vârisleri olan âlimlerin naklettiklerine yanlış bir kanaat diyor. Halbuki aksini söyleyen bir tek Ehl-i sünnet âlimi yoktur.
Hayzlı kadın şunları yapamaz:
1) Namaz kılamaz. Bir hadis-i şerif meali:
(Hayzlı kadın namaz kılamaz.) [Ebu Davud]
Ümmü Büsse radıyallahü anha anlatır:
Hac esnasında Ümmü Seleme radıyallahü anhaya sordum:
- Ey müminlerin annesi, hayz sırasında kılınmayan namazların kazası gerekir mi?
- Hayır, kaza edilmez. Hanımlarından biri, nifas sebebiyle kırk gün namaz kılmadı, Resulullah nifas zamanı kılınmayan namazları kaza etmesini emretmedi. (Ebu Davud)
Nifas da hayz gibi olduğu için böyle bildirilmiştir.
2) Kur’an okuyamaz. Bir hadis-i şerif meali:
(Hayzlı ve cünüp, Kur'an okuyamaz.) [Tirmizi]
3) Oruç tutamaz. Bir kadın Hazret-i Âişe validemize sordu:
- Niye hayzlı kadın orucunu kaza ediyor da, namazını kaza etmiyor?
Âişe validemiz buyurdu ki:
- Sen Haruriye [harici] misin?
- Haruriye değilim, fakat öğrenmek için soruyorum.
- Hayzımız Ramazana rastlardı da, oruç tutmayıp, kazası ile emrolunur; fakat hayzlı iken kılmadığımız namazları kaza etmekle emrolunmazdık. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
Bir hadis-i şerif meali de şöyle:
Resulullah zamanında hayız veya nifas sebebiyle Ramazanda hanımlarından biri orucunu yerdi de, Resulullah ile birlikte Şaban ayına kadar kaza etmediği olurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
4) Mushaf’a el süremez. Bir hadis-i şerif meali:
(Kur'ana ancak temiz olan dokunabilir.) [Nesai]
5) Camiye giremez. Bir hadis-i şerif meali:
(Cünübe ve hayzlıya mescide girmek helal olmaz.) [İbni Mace]
6) Kâbe’yi tavaf edemez. Bir hadis-i şerif meali:
(Beytullaha tavaf etmek, namaz kılmak gibidir, yani abdestli olmak lazımdır.) [Tirmizi]
7) Kocası ile cima edemez. (Bekara 222) Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Hayzın başladığını ve bittiğini kocasından saklayan kadın melundur.) [Cevhere]
Hayzlı iken kadına yaklaşmak haram olduğu için bunu saklayan kadın günaha girer.
Kadınların namazda ellerinin üstlerini ve ayaklarını örtmeleri gerekir mi?
S. Ebediyye’de diyor ki:
Kadınların el ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı, namaz için Hanefi’de avrettir. Ellerin üstü avret değildir diyen âlimler de çoktur. Bunlara göre, kadınların bileklerine kadar ellerinin üstü açık kılmaları caiz olur. Ama, kitapların hepsine uymuş olmak için, kadınların elleri örtecek kadar uzun kollu namazlık veya geniş baş örtüsü ile elleri örtülü olarak kılmaları, daha iyi olur. Kadınların ayakları namazda avret değildir diyen âlimler de varsa da, bu âlimler de, namazda örtmesi sünnet, açması mekruhtur dedi.
Sarkan saçlar da, ayak gibidir. (Kadıhan)
Evde kılınan namaz
Kadınların camide mi, yoksa evde mi kıldıkları namaz daha sevaptır?
Erkeklerin camide, kadınların ise evde kıldıkları namaz daha sevaptır. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kadınların en hayırlı namazı, evlerinin en dip köşesinde kıldıkları namazdır.) [Taberani]
(Kadınların, evinin en mahrem yerinde kıldığı namaz, salonda kıldığı namazdan efdaldir. Salonda kıldığı namaz ise, camide kıldığından efdaldir.) [Ebu Davud, İ. Ahmed]
1- Kadın, namaza dururken, ellerini omuzlarına kadar kaldırır. Ellerini de kapatır. Sağ el parmaklarını sol bilek üzerine halka yapmaz. Sağ eli, sol el üzerinde olarak göğüs üstüne koyar.
Rükuya eğilirken ayaklarını birleştirmez. Rükuda az eğilir, belini başı ile düz tutmaz, dizlerini büker. Ellerini dizleri üstüne koyar, dizlerini kavramaz ve parmaklarını açmaz.
3- Secdede kollarını, karnına yakın olarak yere serer. Karnını uyluklarına bitiştirir.
4- Teşehhüdde, ayaklarını sağa çıkararak yere oturur. Parmakları birbirine yapışık olur.
5- Dua ederken ellerini ileri uzatmaz, yüzüne karşı eğik tutar.
6- Sabah namazını geç kılması müstehap değildir. Vakit girer girmez kılmaları iyi olur.
7- Namazda yüksek sesle okumaz. Kurban bayramında farz namazlardan sonra teşrik tekbirini sessiz okur. (Redd-ül-muhtar, Tahtavi)
Halebi’de ve Redd-ül-muhtar’da, rükuya eğilirken ayakları birleştirmenin sünnet olduğu yazılıdır. Kadınlar da ayak birleştirir mi?
Hayır, kadınlar birleştirmez. Bu erkeklere mahsustur.
Namaz kılarken bazen saçım açılıyor. Bir müddet sonra kapatıyorum. Namazım bozuluyor mu?
Kadınlarda saç avrettir. Üç kere Sübhanallah diyecek kadar avret yeri açılırsa namazı bozulur. Açıldıktan sonra bir eli ile hemen kapatırsa, namazı bozulmaz. İki eli ile kapatırsa namazının bozulacağını bildiren kitaplar da vardır. Onun için bir el ile kapatmaya çalışmalıdır.
Kadınlar beklemez
Erkeklerin cuma namazından çıkmalarını beklemeden, kadınlar öğle namazını kılabilirler mi?
Evet, kılabilirler.
Bir rükün miktarı saçımız açılırsa namaz bozulur mu? Rükün miktarı ne kadardır?
Namazın bozulmasında ve secde-i sehvlerde rükün miktarı önemlidir. Bunu iyi bilmek gerekir.
Namazın içindeki farzlara rükün denir. Hepsi beştir: Kıyam, kıraat, rüku, sücud ve son teşehhüdde oturmak.
Bu rükünlerin birinde, saçı açılan kadın, bir âyet okuyacak kadar zaman içinde saçını kapatamazsa, namazı bozulur. Yahut üç kere sübhanallah diyecek kadar avret yeri açılırsa namazı bozulur. Normal şekilde üç kere sübhanallah demek bir rükün için ölçüdür.
Kaç rekat kıldığını şaşırıp, namaz içinde düşünen kimse, sonraki rüknün veya vacibin üç kere sübhanallah diyecek kadar bir zaman gecikmesine sebep olursa, bu arada, âyet ve tesbih okusa bile, secde-i sehv yapması gerekir.
Kadın secde ederken başörtüsü alnına gelse mekruh olur mu?
Evet. Secdeye alnın çıplak olarak değmesi gerekir.
Sağlam kadınlar, gerek tarlada ve gerekse camide yabancı erkeklerin göreceği yerde oturarak namaz kılıyorlar. Kıyam, yani ayakta durmak farz değil mi? Yabancı erkek görecek diye oturarak namaz kılmak caiz midir?
Caiz değildir. Farzı ayakta kılmak farzdır. Ancak hasta olup ayağa kalkamayan oturup kılar. Erkek görecek diye oturarak kılmak caiz olmaz. (Redd-ül-muhtar, Hindiyye)
Kadın, çıplak ayakla namaz kılabilir mi?
Namaz etekliği uzun ise, ayaklar görülmüyorsa, bir mahzuru olmaz.
Namaz borçları olan kadın, yıllar içindeki hayzlı zamanlarını düşerek mi kaza hesabı yapar?
Evet.
Namaz kılarken, kadının altınları görünse, caiz mi?
Görünmemesi iyi olur.
Kadının namazını, evde kocasıyla veya mahrem erkek akrabasıyla cemaatle kılması, yalnız kılmasından evla mıdır?
Evet.
Dizle ayak arasının ¼ ü açılan kadının namazı bozulur mu?
Evet.
Kadının, namazda yüzünü tülbentle kapatması caiz mi?
Hayır.
İstavrozlu, yani haç şekli bulunan namaz eteğim vardır. Resimli etek gibi bununla namaz kılmak mekruh olur mu?
Evet mekruh olur.
Ruj ve ojede plasenta kullanıldığını, imalinde çalışan birkaç yetkili ağızdan işittim. Rujlu ve ojeli iken namaz kılmak uygun olur mu?
Oje plasentadan imal edilmese de, altına su geçmez. Ojeli iken alınan abdest de sahih olmaz.
Örtünün altından peruk görünürse namaz bozulur mu?
Bozulmaz.
Maliki’yi taklit eden kadın, abdestte ve gusülde, örülü saçını çözmesi gerekir mi?
Maliki’de, kadının, abdestte örülü saçını açması gerekmez. Örgünün üstünden hepsini mesh eder.
Gusülde de saçların dibine, yani başındaki deriye su ulaşabiliyorsa, örgüyü çözmek yine gerekmez. Hanefi’de de böyledir. Yani kadınlar, örülü saçın diplerini ıslatınca, çözmeden örgünün üstünü ıslatmak yeterlidir. Saç dipleri ıslanmazsa, örgüyü açmak gerekir. Örülmemiş saçların her tarafını da yıkamak farzdır. Maliki’de guslederken saçları hilallemek de gerekir.
(Kadın, kürsüf kullanmazsa, namazı kabul olmaz) deniyor. Doğru mu?
Böyle bir şeyin aslı yoktur. Hiç kürsüf kullanılmasa da, yine de namazlar sahih olur. Kürsüf kullanılmazsa, iç çamaşırı kirlenebilir. Kirli çamaşır çıkarılıp temiz çamaşırla namaz kılınır. Kürsüf, yani bez veya pamuk, namazdan sonra konursa, çamaşır kirlenmiş olmaz. Maliki mezhebini taklit ederse, namazda bile akıntı gelse, abdesti de, namazı da bozmaz.
Hayzlı, nifaslı kadın, namaz kılabilir mi?
Kılamaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hayzlı kadın namaz kılamaz.) [Buhari, Müslim]
(İstihazalı [özürlü], hayzı bitince yıkanır, namazını kılar, orucunu tutar.) [Darimi]
Komşumuz, Cilbabsız, yani çarşafsız namaz kılan kadının namazı kabul olmaz dedi. Böyle bir şey var mıdır?
Böyle bir şeyin aslı yoktur. Cilbab, erkeğin de, kadının da giydiği bir elbise, bir gömlektir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Haramdan cilbab [gömlek] giyen erkeğin namazları kabul olmaz.) [Bezzar]
(Hayâ cilbabını [örtüsünü] çıkarandan [aleyhinde] söz etmek gıybet olmaz.) [Beyheki]
Cilbab, baş örtüsünden daha geniş ve gömlekten kısa olan örtüdür. Bedeni örten her örtüye denir. (Ebüssüud tefsiri, Ruh-ul-beyan tefsiri)
Resulullah efendimizin hanımı Ümmi Seleme validemiz anlatır: (Resulullaha, kadın yalnız atkısı ve gömleği ile izarsız namaz kılabilir mi?) diye sordum. (Giydiği dır’ [uzun gömlek], ayaklarının üstü ile birlikte bütün vücudunu örterse, kılabilir) buyurdu.) [Ebu Davud]
Yine hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Kadın, ancak başını ve bütün vücudunu örten elbise ile namaz kılarsa, tesettüre uymuş olur ve namazı kabul olur.) [Ebu Davud, Tirmizi]
(Namazı, izar ve rida ile kılın!) [İbni Adiy]
İzar, belden altını örten; rida ise, belden yukarısını örten giysidir. İhramın da alt kısmına izar, üst kısmına rida denir. İzar, bir cins peştamal, rida ise bir cins gömlektir.
(Bahr-ür-râık)da diyor ki:
(Erkek, hanımına şunları alması gerekir: Kisve, senede iki dır’, iki himâr ve iki milhafedir. Milhafe, kadının sokağa çıkarken giydiği elbisedir. [Buna ferâce, saya, manto da denir. Himâr, baş örtüsüdür.] Dır’ göğsü açılabilen uzun gömlektir. Kamîs, omuzu açılabilen uzun gömlek [entâri]dir.)
Nur suresinin 31. âyet-i kerimesinde, (Kadınlar, himarlarını [baş örtülerini] yakalarının üzerine örtsünler) buyuruluyor. Eğer kadınlar, çarşaf giyselerdi, himar yani baş örtüsünü yakanın üzerine örtmekten bahsedilmezdi.
Kadınlara vücut hatları [kaba avret yerlerinin şekli ve rengi] belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmek farzdır. Dinimiz, kapanmayı emretti, ama belli bir örtü şekli bildirmedi. (Dürer-ül-mültekıte)
Bu vesikaların hepsi gösteriyor ki, kadınların çarşaf giymesi gerekmez. Ne Resulullah efendimizin hanımlarının, ne de Eshab-ı kiramın hanımlarının çarşaf giydiklerine dair bir vesika yoktur. Din kitaplarında da kadına nafaka olarak verilmesi gereken elbiseler bildirilmiş, hiç birisinde çarşaftan bahsedilmemiştir.
Çarşaf Türkiye’ye Tanzimat döneminde hacca gidenler tarafından, İranlılardan alınmak suretiyle getirilmiştir. Önceleri pek tutulmayan, hatta bid'at denilen çarşaf, 1870’te yaygınlaşmıştır. Daha sonra II. Abdülhamid han, 4 Ramazan 1309 (2 Nisan 1892) tarihli bir emirname ile çarşaf giyilmesini yasaklamıştır. (İslam Ansiklopedisi Diyanet Vakfı)
1913’de Balkan muhacirleri, Rumeli’nde Yahudi ve Ortodoks kadınlarının giydikleri siyah çarşaf ile gelmişlerdi. Zamanla bu İstanbul’a yayıldı. (Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü)
Kadın için Bayram ve Cuma namazı farz olan bir mezhep var mıdır?
Bayram namazı Şafii ve Maliki'de sünnet, Hanefi'de vaciptir.
Cuma namazının yalnız erkeklere farz olduğu çeşitli hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Bunlardan ikisi şöyle:
(Cuma namazı, köle, kadın, çocuk, hasta olan kimse hariç, her müslümana farzdır.) [Ebu Davud, Hakim]
(Namaz kıldırması için bir erkeğe emredip, sonra da Cuma namazına gelmeyen erkeklerin evlerini başlarına yıksam diye düşündüm.) [Buhari]
Bayram namazının şartları da Cuma namazının şartları gibidir. Bu bakımdan Cuma namazına gitmeyen kadın, bayram namazına da gitmez.
Erkeklerin camide cemaatle namaz kılmalarının, evde kıldıkları namazdan 27 derece daha fazla sevap olduğu, kadınların ise, evde namaz kılmalarının, camide namaz kılmalarından daha çok sevap olduğu hadis-i şeriflerle bildirilmiştir.
Kadınlar, bir zaruret olmadan camiye gidemez. Çünkü İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
(Kızların, genç ve yaşlı kadınların beş vakit namaza, Cuma ve Bayram namazları için, vaaz dinlemek için camiye gitmeleri caiz değildir. Eskiden, yalnız çok yaşlı kadınların, akşam ve yatsı namazına gitmesine izin verilmiş idi ise de, şimdi bunların da gitmesi caiz değildir.) [Redd-ül-muhtar]
[Bu hüküm, kitabın Türkçe tercümesinin c.2. s.420'dedir.]
Kadın, erkeklere imam olabilir mi?
Bütün fıkıh kitaplarında imam olmak için bildirilen şartlardan biri, (Erkek olmaktır. Kadın, erkeklere imam olamaz) buyuruluyor. (Halebi) Dürer’deki bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kadınların, [namazda imam olarak] öne geçirilmesi caiz değildir.) [Rezin]
Kadın, erkeklerle birlikte cemaatle namaz kılsa, kadının sağındaki, solundaki ve arkasındaki erkeğin namazı bozulur. (Redd-ül-muhtar)
Neden kadınlar erkeklerin arasında namaz kılamıyor? Din kardeşi değil miyiz, omuz omuza kılsak ne mahzuru olur?
Öyle ya namazda kadına bir kötülük edecek erkek çıkmaz. Gerçekten niye kadın erkeklerin arasına girmiyor ki? Her kadın birimizin anasıdır veya bacısıdır veya hanımıdır veya kızıdır, halamız, teyzemiz de olabilir.
Evet annemizle de yan yana namaz kılamayız, onun değil, bizim namazımız bozulur. Bir başka hanım da, (O erkeklerin bana ne zararı dokunabilir) demişti. Evet erkeklerin ona da sana da bize de zararı dokunmaz. Ama kadınla erkek yan yana namaz kılınca erkeğin namazı bozulur. Niye bozulur? Namaz kılmayı bize emreden öyle emretmiştir de ondan, yani Allah öyle emrettiği için öyledir. İnsan teyze kızı ile evlenebiliyor da neden kız kardeşi ile evlenemiyor? Allah öyle emrettiği için, kız kardeşinizle evlenin deseydi evlenirdik. Bir kadın niye iki erkekle evlenemiyor, yine aynı cevap, öyle emrettiği için. Yani şu sebepten dolayı değil. Mesela erkeklere ipek giymek haramdır, niye haram? Cevap aynı, öyle emredildiği için.
Amerika’da kadın imamın, Kilise’de Cuma namazı kıldırmasının amacı nedir? Feminizm için mi, yoksa başka maksatlar da var mıdır?
Maksatsız değil elbette. Ama asıl maksadı nedir bilmiyoruz. Görünenler var. Hutbede ve demeçlerinde şu hususları vurguluyor:
(Kadın da erkeğin yaptığı işleri yapmalıdır. Mesela kadın, yaptığı zinadan dolayı cezalandırılamaz. Yaptığı zinaları gizleme ve zina yapma hakkına sahiptir. Bu, feminizmden çok, bir reform hareketidir, İslam’ın kuralları artık değişmelidir. Sultanahmet camiinde de Cuma namazı kıldırmak istiyorum.)
İranlı kadın bir profesör ile ilahiyatçı erkek bir profesör de, (İmamlık için kadın erkek fark etmez, kim daha liyakatli ise o imam olmalıdır) diyerek, Amerikalı kadının imamlığını onaylamışlardır. Bu arada daha başkalarından da çatlak sesler çıkmıştır. Bunların maksadı, ne feminizmdir, ne de dinde reformdur. Dinde reform adı altında dini içten yıkmaktır. Önce kadın Cuma namazına gitmeli dendi, sonra, âdetli ve lohusa iken namaz kılabilir, tesettür şart değildir denerek âdetli bazı kadınlara cenaze namazı kıldırıldı. Kadın kadına imamlık yapabilir dendi. Şimdi de kadın erkeklere imam olabilir dendi. Adım adım dinin emirleri yıkılmaya başlanıyor. Bunlar kıyamet alametlerindendir.
Böyle bir zamanda Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına sarılmanın önemi daha da artmaktadır.
Büyük İslam İlmihali’nde (Kadının kadına imamlığı caizdir) denirken, siz niye mekruhtur diyorsunuz?
Hiç bir ilmihalde böyle demiyor. Bahsettiğiniz ilmihale de baktık. Orada, (Kadının kadına imamlığı kerahetle caizdir) deniyor. Kerahatle kelimesini niçin yazmadığınızı anlayamadık.
Yani kadının kadına imam olması mekruhtur. Mekruh denilince tahrimen mekruh anlaşılır. Tahrimen mekruh harama yakın mekruh demektir, namazın sevabını yok eder. Sadece namaz borcundan kurtulmuş olunur ise de sevap alınmaz.
Din yeni mi geldi? Dinimizin hükümleri bilinmiyor mu? Her gün dinin bir meselesini bozmaya çalışmanın âlemi nedir?
Kadınların cenazelere iştirak etmeleri, cenaze namazı kılmaları, cenaze taşımaları ve cenazeyi defnetmeleri farz mıdır?
Hayır kadınlara farz değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kadınlar, cenazelere iştirak etmezler.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]
Hayzlıya yasak olanlar
Mezhepsiz biri, “Yaygın kanaate göre kadınlar hayzlı iken namaz kılamaz, oruç tutamaz, Mushaf’a el süremez, camiye giremez deniyorsa da, bunu yasaklayan ne bir hadis, ne de başka bir delil yoktur” diyor. Peki din kitaplarının hepsi yanlış mı yazıyor?
Hepsi doğru yazıyor. Hepsinin delili vardır. Mezhepsiz, hak olan dört mezhep demiyor, Ehl-i sünnet âlimleri demiyor, yaygın kanaate göre diyerek, Allah ve Resulünün emirlerine, Resulullahın vârisleri olan âlimlerin naklettiklerine yanlış bir kanaat diyor. Halbuki aksini söyleyen bir tek Ehl-i sünnet âlimi yoktur.
Hayzlı kadın şunları yapamaz:
1) Namaz kılamaz. Bir hadis-i şerif meali:
(Hayzlı kadın namaz kılamaz.) [Ebu Davud]
Ümmü Büsse radıyallahü anha anlatır:
Hac esnasında Ümmü Seleme radıyallahü anhaya sordum:
- Ey müminlerin annesi, hayz sırasında kılınmayan namazların kazası gerekir mi?
- Hayır, kaza edilmez. Hanımlarından biri, nifas sebebiyle kırk gün namaz kılmadı, Resulullah nifas zamanı kılınmayan namazları kaza etmesini emretmedi. (Ebu Davud)
Nifas da hayz gibi olduğu için böyle bildirilmiştir.
2) Kur’an okuyamaz. Bir hadis-i şerif meali:
(Hayzlı ve cünüp, Kur'an okuyamaz.) [Tirmizi]
3) Oruç tutamaz. Bir kadın Hazret-i Âişe validemize sordu:
- Niye hayzlı kadın orucunu kaza ediyor da, namazını kaza etmiyor?
Âişe validemiz buyurdu ki:
- Sen Haruriye [harici] misin?
- Haruriye değilim, fakat öğrenmek için soruyorum.
- Hayzımız Ramazana rastlardı da, oruç tutmayıp, kazası ile emrolunur; fakat hayzlı iken kılmadığımız namazları kaza etmekle emrolunmazdık. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
Bir hadis-i şerif meali de şöyle:
Resulullah zamanında hayız veya nifas sebebiyle Ramazanda hanımlarından biri orucunu yerdi de, Resulullah ile birlikte Şaban ayına kadar kaza etmediği olurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
4) Mushaf’a el süremez. Bir hadis-i şerif meali:
(Kur'ana ancak temiz olan dokunabilir.) [Nesai]
5) Camiye giremez. Bir hadis-i şerif meali:
(Cünübe ve hayzlıya mescide girmek helal olmaz.) [İbni Mace]
6) Kâbe’yi tavaf edemez. Bir hadis-i şerif meali:
(Beytullaha tavaf etmek, namaz kılmak gibidir, yani abdestli olmak lazımdır.) [Tirmizi]
7) Kocası ile cima edemez. (Bekara 222) Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Hayzın başladığını ve bittiğini kocasından saklayan kadın melundur.) [Cevhere]
Hayzlı iken kadına yaklaşmak haram olduğu için bunu saklayan kadın günaha girer.
Kadınların namazda ellerinin üstlerini ve ayaklarını örtmeleri gerekir mi?
S. Ebediyye’de diyor ki:
Kadınların el ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı, namaz için Hanefi’de avrettir. Ellerin üstü avret değildir diyen âlimler de çoktur. Bunlara göre, kadınların bileklerine kadar ellerinin üstü açık kılmaları caiz olur. Ama, kitapların hepsine uymuş olmak için, kadınların elleri örtecek kadar uzun kollu namazlık veya geniş baş örtüsü ile elleri örtülü olarak kılmaları, daha iyi olur. Kadınların ayakları namazda avret değildir diyen âlimler de varsa da, bu âlimler de, namazda örtmesi sünnet, açması mekruhtur dedi.
Sarkan saçlar da, ayak gibidir. (Kadıhan)
Evde kılınan namaz
Kadınların camide mi, yoksa evde mi kıldıkları namaz daha sevaptır?
Erkeklerin camide, kadınların ise evde kıldıkları namaz daha sevaptır. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kadınların en hayırlı namazı, evlerinin en dip köşesinde kıldıkları namazdır.) [Taberani]
(Kadınların, evinin en mahrem yerinde kıldığı namaz, salonda kıldığı namazdan efdaldir. Salonda kıldığı namaz ise, camide kıldığından efdaldir.) [Ebu Davud, İ. Ahmed]
22 Haziran 2009 Pazartesi
Irkların meydana gelişi
Biyolojide modifikasyon denilen görünüş değişikliği yanında, mutasyon denilen genlerde değişiklik olayı vardır. Beyaz insandan siyah, esmer veya sarı insanların türemesi mümkündür. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamı yeryüzünün her tarafından alınan topraktan yarattı. Bu sebeple neslinden, siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bu renkler arasında bulunanlar da oldu. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı da halis ve temiz oldu.) [Ebu Davud]
Dinimizde ırkçılık yoktur
Irkçılık nedir, ırkçılığın dinimizdeki yeri nedir?
İslamiyet, hangi ırk, dil ve ülkeden olursa olsun, bütün Müslümanların birbirinin kardeşi olduğunu bildirir. Allah indinde herkes, insan olarak, bir tarağın dişleri gibi birbirine eşittir. Namaz kılarken, en büyük rütbeli bir Müslümanla en küçük rütbeli, en zenginle en fakir, bir beyazla bir zenci Müslüman yan yana durur ve Allahü teâlâya birlikte secde ederler. Dinimizde ırk ve millet üstünlüğü yoktur. Müslüman zenci bir hizmetçi, kâfir bir beyaz kraldan üstündür. Kâfir kral ebedi Cehennemde, Müslüman zenci hizmetçiyse ebedi Cennette kalacaktır.
Hiç kimse ana babasını seçemediği için, ırkını, milliyetini de seçemez. Ancak, ceddinin dine hizmetlerinden dolayı ırkını sevmesi, suç olmaz. Mesela, Osmanlı Türklerini sevmek kınanmaz. Hatta hizmetlerinden dolayı her zaman dua etmek gerekir.
Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam dini, ırk, renk, milliyet, siyasi inanç, lisan ve tahsil seviyesi ayırt etmeden, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder.
Kendi ırkını dinimizin üstünde tutmak veya kendi milletinden olan gayrimüslimi başka milletten olan Müslüman’dan üstün tutmak, ırkçılık olur. Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler, ırkçılığı, ırk üstünlüğünü kesin olarak reddetmektedir. Bir âyet-i kerime meali:
(Ey insanlar, sizi, bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada en ileri olanınızdır.) [Hucurat 13] (Takva, Allahü teâlâya inanıp, Onun emir ve yasaklarına riayet etmektir. Kısaca haramlardan sakınmak demektir.)
Bir önceki âyet-i kerimede, Ey iman edenler buyurulurken, bu âyet-i kerimede Ey insanlar şeklinde hitap edilmektedir. Hitap yalnız inananlara değil, bütün insanlaradır. Bütün insanlar, aynı ana-babadan, yani Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva’dan meydana geldiler. Bu bakımdan bir ırkın diğerine üstünlük taslamaya hakkı yoktur.
Âyet-i kerimede, tanışmakta kolaylık olması için, milletlere ve milletler içinde kabilelere ayrıldığımız ve Allah indinde üstünlüğün, Müslümanlığa bağlılıkla ölçüleceği bildirilmektedir. Araplar veya Yahudiler üstündür denmiyor. Birkaç âyet önce de Müminler ancak kardeştir buyuruluyor. (Hucurat 10)
Arapların veya başka bir ırkın değil, yalnız müminlerin kardeş olduğu açıkça bildirilmektedir. Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, cahiliyet övünmelerini sizden kaldırdı. Hepiniz Âdem aleyhisselamın evlatlarısınız. Âdem ise topraktan yaratıldı.) [Tirmizi]
(Rabbiniz bir olduğu gibi, babalarınız, dininiz ve Peygamberiniz de birdir. Arabın Aceme, [Arap olmayana] Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.) [İbni Neccar]
(Acemlerden, dininizi kabul edenler ve nesebinize katılanlar olacaktır.) [Hâkim]
(Müslümanlar kardeştir. Takva hali hariç, kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur.) [Taberani, Ebu Nuaym]
(Ey Kureyşliler, kıyamet günü herkes ameli ile gelir. Siz dünyayı omuzlayarak gelmeyin! Bu halde gelip de, “Ya Resulallah” deseniz, tarafınıza bakmam.) [Taberani]
(İnsanlar [insan olarak] bir tarağın dişleri gibi eşittir.) [İbni Lal]
Peygamberimizin tevazuu
Peygamber efendimiz, (Ben sizin en iyiniz olduğum gibi, babam da babalarınızdan daha iyidir) buyurmuştur. Böyle söylemek öğünmek değildir. Peygamber efendimiz tevazu ehli idi. Böyle söylemesi hakikati bildirmek içindir. (Ben evliyayım) demek öğünmek olur; fakat (Ben Peygamberim) demek böyle değildir. Gerçeği bildirmek vazifesi olduğu ve vazifesini yapmak mecburiyetinde de olduğu için böyle buyurmuştur. Nitekim imam-ı Rabbani hazretlerinin, (Mektubat) kitabında bildirdiği hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamette, önce gelenlerin ve sonra gelenlerin seyyidiyim. Hakikati bildiriyorum, öğünmüyorum.)
(Allahü teâlânın habibiyim. Peygamberlerin reisiyim. Öğünmek için söylemiyorum.)
(Peygamberlerin sonuncusuyum, öğünmüyorum, ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im “aleyhissalatü vesselam”. Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyisinde yarattı. Allahü teâlâ, insanları fırkalara [kavimlere, ırklara] ayırdı. Beni, en iyisinde bulundurdu. Sonra bu en iyi fırkayı kabilelere [cemaatlere] ayırdı. Beni, en iyisinde bulundurdu. Sonra, bu cemaati evlere ayırdı. Beni, en iyi evden [yani aileden] dünyaya getirdi. İnsanların en iyisiyim. En iyi ailedenim. Kıyamette, herkes sustuğu zaman, ben söyleyeceğim. Kimsenin kımıldayamadığı vakitte, onlara şefaat ediciyim. Kimsede ümit kalmadığı bir zamanda, onlara müjde vericiyim. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir. Liva-i hamd benim elimdedir. İnsanların en hayırlısı, en cömerdi, en iyisiyim. O gün emrimde binlerce hizmetçi vardır. Kıyamet günü, Peygamberlerin imamı, hatibi ve hepsine şefaat edici benim. Bunu öğünmek için söylemiyorum.) [Hakikati bildiriyorum. Hakikati bildirmek vazifemdir. Bunları söylemezsem, vazifemi yapmamış olurum.]
Peygamber efendimizin ırkı
Muhammed aleyhisselam, Araptır. Arap, güzel demektir. Mesela, lisan-ı Arap, güzel dil demektir. Coğrafyada Arap demek, Arabistan yarımadasında doğup büyüyen ve onların kanından olan kimse demektir. Peygamber efendimizin akrabasını, Arapları sevmek ve saymak ibadettir. Onları her Müslüman sever. Anadolu’ya misafir gelen esmer fellahlar ve zenciler; saygı gösterilsin diye kendilerini, Arap diye tanıttırmış. Anadolu’nun temiz, saf Müslümanları da Araba olan hürmetlerinden dolayı, bunları sevmişlerdir; çünkü dinimizde siyah, beyaz ayırımı yoktur.
İnsanın siyah olması imanın şerefini azaltmaz. Resulullahın çok sevdiği Bilal-i Habeşi hazretleriyle Üsame bin Zeyd hazretleri siyahtı. Hazret-i Bilal’a müezzinlik görevini vermişti, Hazret-i Üsame’yi de, daha 18 yaşındayken, birlik komutanı yapmıştı. Bazıları, (Asiler Medine’ye gelip halifeyi öldürebilirler. Çok genç olan Üsame’yi değiştirseniz nasıl olur?) dediklerinde Hazret-i Ebu Bekir, (Resulullahın beğendiği komutanı değiştiremem) dedi.
Ebu Leheb ve Ebu Cehil kâfirleri beyazdı; fakat Allah indinde ve Müslümanların gözünde çok aşağıydılar. Allahü teâlâ insanın rengine değil, iman ve takvasına kıymet vermektedir.
Siyahların, esmerlerin kendilerini Arap olarak tanıtmaları, İslam düşmanlarının işlerine yaradı. Bu düşmanlar, siyah insanları, aşağı ve iğrenç olarak tanıttılar, köle olarak kullandılar. Arabı siyah olarak tanıtmaya, böylece Müslümanları Peygamberimizden soğutmaya uğraştılar. Siyah resimlere, kara köpeklere, resmin negatif filmine Arap dediler. Arap saçı, Arap sabunu, kara Fatma böceği gibi uydurma isimlerle Arap milletini kötülediler. Aşağıda Peygamber efendimizi öven hadis-i şerifler ayrıca Arap milletinin de üstünlüğünü göstermektedir:
(Her asırdaki insanların en iyilerinden dünyaya getirildim.) [Buhari]
(Allahü teâlâ, İsmail aleyhisselamın soyundan Kureyşi seçti, Kureyşten de, Haşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti.) [Müslim]
(Allahü teâlâ, beni insanların en iyilerinden vücuda getirdi.) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ, Arabistan’daki seçilmişler arasından beni seçti.) [Taberani]
(Ensarı müminden başkası sevmez, münafıktan başkası da buğzetmez.) [Buhari]
(Arabı sevmek imandan, onlara buğz etmek küfürdür.) [İ.Neccar]
(Bana buğz eden dinden çıkar, Arap’a buğzeden, bana buğz etmiş olur.) [Hâkim]
(Şu üç şey için Arabı sevin:
1- Ben Arabım,
2- Kur’an Arabidir,
3- Cennet dili de Arabidir.) [Hâkim]
Şimdi gerçek Arap çok azalmıştır. Çoğu Asya’ya cihada gitmiş, bir daha dönmemiştir. Arap bu kadar övüldüğü halde, ırkçılık yapanlarının Cehenneme gideceği de bildirilmiştir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Arap, ırkçılık yüzünden sorgusuz sualsiz Cehenneme atılır.) [Ebu Ya’la]
Kâfir olan bir Arap, Müslüman Fransız’dan üstün olamaz. Böyle bir ırkçılık dinimize aykırıdır. Dinimizde ırkçılık yoktur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Irkçılık yapan, ırkçılık için savaşan ve ırkçılık uğrunda ölen, bizden değildir.) [Ebu Davud]
Vatanı sevmek imandandır
Vatan sevgisi imandandır hadisi uydurma mıdır?
Art niyetli kimseler İslam âlimlerine olan itimadı sarsmak için, iyi niyetli kimseler de buradaki maksadı anlamadıklarından dolayı böyle hadisleri uydurma sanıyorlar. Halbuki her dilde, çok zaman zarf söylenir, mazruf anlaşılır. Mazruf, zarfın içindeki demektir. Mesela soba yanıyor dediğimiz zaman, sobanın kendisi değil içindeki odun, kömür, gaz yanıyor demektir. Yoksa sobanın kendisi değildir. Bu sınıf tembel dendiği zaman, sınıftaki öğrencilerin tembel olduğu anlaşılır. Böyle örnekler Kur'an-ı kerimde de vardır:
(Köy halkına sor) yerine, (vese’lil karye = köye sor) ifadesi kullanılmıştır. (Yusuf 82)
Zalim köylüler manasına (Karye-tiz-zalim = zalim köy) ifadesi kullanılmıştır. (Nisa 75)
Vatanını seven herkese mümin denmez. Fakat mümin vatanını sever. Yani, vatanını sevmek mümin olmanın alametlerindendir.
Temizlik imandandır buyuruluyor. Yani müminin alametlerinden biri de temiz olmaktır. Fakat her temiz olana mümin denmez. Kâfirlerden de temiz olanlar çıkar.
Haya imandandır buyuruluyor. Yani, imanlı olmanın alametlerinden biri de hayalı olmaktır. Fakat her hayalı olana mümin denmez.
Arabı sevmek imandandır buyuruluyor. Her Arabı değil, Müslüman olan Arabı sevmek gerekir. Ebu Cehil de, Ebu Leheb de Arab idi. Halbuki bu Arapları seven kâfir olur. Vatan sevgisi de böyledir. Müslüman olan vatan sevilir. Vatanın Müslümanlığı, halkının Müslümanlığı demektir. Vatanını sevmek, taşını, toprağını değil, oradaki Müslümanları, yakınlarını, akrabalarını sevmek demektir.
(Vatan sevgisi imandandır) hadis-i şerifi, İslam âlimlerinin en büyüklerinden ve ikinci bin yılın müceddidi olan imam-ı Rabbani hazretlerinin, Mektubat kitabının 155. mektubunda ve hümanistlerin bile sevdiği Evliyanın büyüklerinden Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerinin Mesnevi’sinde vardır.
Millet ve milliyetçilik
(Millet din demektir. Bunun için Fransız milleti, Türk milleti denmez. Türk milliyetçisiyim demek de, Türkün dinindenim demek olur ki çok yanlıştır) diyenler çıkıyor.
Millet kelimesi çeşitli manalara gelir. Birkaçı şöyledir:
1- Din manasında kullanılır. "Millet-i İbrahim", "Millet-i Resulullah" gibi.
2- Ümmet manasında, bir din mensuplarının tamamına denir. "İslam milleti", "Yahudi milleti" gibi.
3- Topluluk manasına gelir. "Kâfirler tek millettir", "Kâfir milleti zalimdir" gibi.
4- Sınıf, cins, taife manasına kullanılır. "Kadın milleti", "Şoför milleti" gibi.
5- Halk manasına kullanılır. "Bu millet, iyiye layıktır" gibi.
6- Kavim manasında kullanılır. Din, dil, tarih, gelenek, kültür, ideal ve vatan birliği olan topluluk demektir. "Türk milleti", "Arap milleti" gibi.
Milliyetçi demek, aynı dine mensup, aynı dili konuşan, ortak tarihi olan, aynı gelenekleri ve aynı kültürü olan, aynı ideale ve aynı vatana sahip olan kimse demektir. "Ben milliyetçiyim" demek yanlış olmaz. Kelimenin yalnız bir manasını düşünmek doğru değildir.
Fransa’dan yazıyorum. Mısırlı bir arkadaşım var. Bayrağını din gibi kabul etmektedir. Bayrağıma paçavra diyen kâfir olur diyor. Böyle sevgi ve ırkçılık olur mu?
Mısır bayrağının diğer bayraklardan farkı ne de, ona bez veya paçavra diyen kâfir oluyor? İster Mısır, ister Libya veya diğer milletlerin bayraklarına paçavra demek, uygun değilse de, kâfir olmayı gerektirmez. Her millet, kendi bayrağını sevebilir. Fakat ırkçılık yaparak, (Hangi milletten olursa olsun benim bayrağımı sevmeyen kâfir olur) demek çok yanlıştır.
Tesettüre riayet eden, namazlarını kılan Müslüman bir çingene kızıyım. Müslüman bir Türk ile evleneceğim. Fakat babam, ırk ayrımı yapıyor, (ileride sorun çıkar) diyor. Dinimizde ırk ayrımı var mıdır? (Çingene ile evlenince, tuğla eriyinceye kadar yıkanılsa cünüplük çıkmaz) sözü doğru mu?
Türk, Arap, Ermeni, Fransız nasıl bir ırk ise, çingene de bir ırktır. Türkün, Arabın Müslümanı ve başka dinden olanı olduğu gibi, çingenelerin de, Müslümanları ve başka dinden olanları vardır.
Dinimizde ırk ve renk ayrımı yoktur. Allah indinde, Müslüman bir çingene, Müslüman olmayan bir Türk kralından çok üstündür. Biri ebedi Cennetlik, öteki ebedi Cehennemliktir. Hiç mukayese kabul eder mi? Siyah olan Bilal-i Habeşi, beyaz Ebu Cehil'den çok üstündür.
(Çingene ile evlenince, tuğla eriyinceye kadar yıkanılsa cünüplük çıkmaz) sözü, cahillerin uydurdukları çirkin bir iftiradır. Bir kimse nasıl cünüp olursa olsun, gusledince, yıkanınca temiz olur.
İkiniz de İslamiyet’in emirlerine uyduğunuza göre, hiçbir sorun çıkmaz. Evlenmeniz çok iyi olur. Mutluluklar dileriz.
(Irkçılık yapan bizden değildir) ne demek?
Biz Müslümanlarda ırk üstünlüğü yoktur. Buna rağmen, iyi kimseler geldiği için Arabı severiz, Türkü severiz. Sevmemizin mahzuru olmaz. Fakat Müslüman bir Arabı, Müslüman Fransızdan üstün tutamayız. Böyle bir ırkçılık yapmak dinimize aykırıdır. Hele Hıristiyan bir Türk, Müslüman Araptan üstündür demeyiz. Böyle söyleyen Müslümanlıktan çıkar.
İslamiyet hangi ırk, dil ve ülkeden olursa olsun, bütün Müslümanların birbirinin kardeşi olduğunu bildirir. İslam dininde, Allahü teâlânın huzurunda herkes birbirine müsavidir. Namaz kılarken, en büyük rütbeli bir Müslüman ile en küçük rütbeli, en zengin ile en fakir, bir beyaz ile bir zenci Müslüman yan yana durur ve Allahü teâlâya birlikte secde ederler.
Dinimizde ırk ve millet üstünlüğü yoktur. Müslüman zenci bir hizmetçi, kâfir bir beyaz Türk kraldan üstündür. Kâfir kral, ebedi Cehennemde, Müslüman zenci hizmetçi ise, ebedi Cennette kalacaktır.
Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam’da ise ırk, renk ve dil ayrımı yoktur. İslam dini, ırk, renk, milliyet, siyasi inanç, lisan ve tahsil seviyesi ayırt etmeksizin, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder. Bu sebepten de, yabancılar arasında Müslümanlık yayılmaktadır:
(İslam’da, ırk, renk ve dil farkı gözetilmediğini, herkesin eşit olduğunu, namaz kılarken de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm. Müslüman oldum.) (Thomas Clayton – Amerika)
Yunus Emre ve hoşgörü
Yunus Emre’yi kötüleyen biri, (Bir taraftan “Yaratılmışı hoş gördük, Yaratandan ötürü” diyerek hoşgörülüğünü sergilerken, bir taraftan da, “Beş vakit namaz kılmayan, bilin Müslüman olmadı, ol Cehenneme girse gerek” diyerek müsamahasızlık çukuruna düşmüştür. Hoşgörünün zirvesine çıkmak gerekir) diyor. Hoşgörü ne demektir?
TDK’nın sözlüğünde, (Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu) deniyor. Dikkat ediniz, her şey deniyor. Her şeyi anlayışla karşılamak diye tarif ediyor. Yine TDK’da, Mezhebi geniş ifadesini tarif ederken, (Namus konusunda aşırı hoşgörülü davranan kimse) deniyor.
Yunus Emre’yi kötüleyen kimseye göre, hoşgörü denilen şeyin bir sınırı yoktur. Ne kadar hoş görülürse, o kadar iyidir. Halbuki sınırsız hürriyet gibi, sınırsız hoşgörü de çok yanlıştır. Kötüler hoş görülür mü? Anarşistler ve diğer suçlular hoş görülürse, toplumun nizamı nasıl sağlanır?
Kâfirleri sevmemek gerekir ise de, dinimizin emri gereği, onlara eziyet etmek, kalblerini incitmek haramdır. Zaruret olunca, onlara dostluk göstermek de caizdir. Sevmemek ayrı, onları üzmek ayrı şeydir. Din adına, kâfirin, kâfirliğini hoş görmek tehlikelidir. Allahü teâlâ, bu kimsenin anladığı manada hiçbir Müslümanı hoşgörünün zirvesine çıkarmasın!
Tarak dişi gibi eşit
Müslüman, dinimizin izin verdiği ölçüde hoşgörülü olur. Bunun azı da, çoğu da zararlıdır. Yunus Emre hazretlerinin, “Yaratılmışı hoş gördük, Yaratandan ötürü” diyerek yetmiş iki millete aynı gözle bakması, dinimize aykırı değildir. Çünkü dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. Bir hadis-i şerifte, (İnsanlar [insan olarak] bir tarağın dişleri gibi eşittir) buyurulmuştur. (İbni Lal)
Bunun için kâfir de olsa, bir kimseden kendini üstün görmek caiz değildir. Çünkü kâfir, Müslüman olup ebedi saadete kavuşabilir, Müslüman da, maazallah küfre düşüp Cehennemlik olabilir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, (Gel, gel, her kim olursan ol gel, müşrik, mecusi olsan veya puta tapsan da gel! Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Tevbeni yüz defa bozmuş olsan da gel) diyor. Manası, (Gel sana Müslümanlığı öğreteyim de gerçeği gör) demektir. Çünkü Allah için olmayan sevgi ve düşmanlığın hiç önemi yoktur. Hadis-i şerifte, (İmanın en sağlam temeli ve en kuvvetli alâmeti, hubbi-i fillah, buğd-i fillahtır) buyuruluyor. [Ebu Davud]
Yani, Müslümanları sevip, onlara yardım ve hayır dua etmek ve din-i İslam’ı beğenmeyenleri, İslamiyet’e ve Müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemek ve imana, hidayete kavuşmaları için dua etmektir. Buğd, sevmemek, düşmanlık etmek demektir. Buğd-i fillah, Allah için sevmemek, Allah için düşmanlık etmek demektir. Bunun zıddı ise “Hubb-i fillah”tır. Allah için sevmek, Allah için dostluk etmektir.
Allah için sevmek
Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Cebrail aleyhisselam gibi ibadet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiç bir ibadetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!)
Allahü teâlâ, Hazret-i Musa’ya sordu:
- Ya Musa, benim için ne işledin?
- Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, zikrettim.
- Ya Musa, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Oruçların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekatlar, kıyamette, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışıktır. Bunların faydası sanadır. Benim için ne yaptın?
- Ya Rabbi, senin için ne yapmak gerekirdi?
- Sırf benim için dostlarımı sevip, düşmanlarıma düşmanlık ettin mi?
Musa aleyhisselam, Allahü teâlâyı sevmenin, Onun için olan en kıymetli amelin, Hubb-i fillah ve Buğd-i fillah olduğunu anladı. (Mektubat-ı Masumiyye)
Cenab-ı Hak, Hazret-i İsa’ya da vahyetti ki:
(Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlukların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.) [K.Saadet]
Irkçılık nedir?
(Irkçılık yapan bizden değildir) buyuruluyor. Ne yapmak, ırkçılık olur?
Kendi ırkını dinimizin üstünde tutmak, kendi milletinden olan gayrimüslimi başka milletten olan Müslümandan üstün tutmak, ırkçılık olur.
(Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamı yeryüzünün her tarafından alınan topraktan yarattı. Bu sebeple neslinden, siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bu renkler arasında bulunanlar da oldu. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı da halis ve temiz oldu.) [Ebu Davud]
Dinimizde ırkçılık yoktur
Irkçılık nedir, ırkçılığın dinimizdeki yeri nedir?
İslamiyet, hangi ırk, dil ve ülkeden olursa olsun, bütün Müslümanların birbirinin kardeşi olduğunu bildirir. Allah indinde herkes, insan olarak, bir tarağın dişleri gibi birbirine eşittir. Namaz kılarken, en büyük rütbeli bir Müslümanla en küçük rütbeli, en zenginle en fakir, bir beyazla bir zenci Müslüman yan yana durur ve Allahü teâlâya birlikte secde ederler. Dinimizde ırk ve millet üstünlüğü yoktur. Müslüman zenci bir hizmetçi, kâfir bir beyaz kraldan üstündür. Kâfir kral ebedi Cehennemde, Müslüman zenci hizmetçiyse ebedi Cennette kalacaktır.
Hiç kimse ana babasını seçemediği için, ırkını, milliyetini de seçemez. Ancak, ceddinin dine hizmetlerinden dolayı ırkını sevmesi, suç olmaz. Mesela, Osmanlı Türklerini sevmek kınanmaz. Hatta hizmetlerinden dolayı her zaman dua etmek gerekir.
Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam dini, ırk, renk, milliyet, siyasi inanç, lisan ve tahsil seviyesi ayırt etmeden, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder.
Kendi ırkını dinimizin üstünde tutmak veya kendi milletinden olan gayrimüslimi başka milletten olan Müslüman’dan üstün tutmak, ırkçılık olur. Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler, ırkçılığı, ırk üstünlüğünü kesin olarak reddetmektedir. Bir âyet-i kerime meali:
(Ey insanlar, sizi, bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada en ileri olanınızdır.) [Hucurat 13] (Takva, Allahü teâlâya inanıp, Onun emir ve yasaklarına riayet etmektir. Kısaca haramlardan sakınmak demektir.)
Bir önceki âyet-i kerimede, Ey iman edenler buyurulurken, bu âyet-i kerimede Ey insanlar şeklinde hitap edilmektedir. Hitap yalnız inananlara değil, bütün insanlaradır. Bütün insanlar, aynı ana-babadan, yani Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva’dan meydana geldiler. Bu bakımdan bir ırkın diğerine üstünlük taslamaya hakkı yoktur.
Âyet-i kerimede, tanışmakta kolaylık olması için, milletlere ve milletler içinde kabilelere ayrıldığımız ve Allah indinde üstünlüğün, Müslümanlığa bağlılıkla ölçüleceği bildirilmektedir. Araplar veya Yahudiler üstündür denmiyor. Birkaç âyet önce de Müminler ancak kardeştir buyuruluyor. (Hucurat 10)
Arapların veya başka bir ırkın değil, yalnız müminlerin kardeş olduğu açıkça bildirilmektedir. Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, cahiliyet övünmelerini sizden kaldırdı. Hepiniz Âdem aleyhisselamın evlatlarısınız. Âdem ise topraktan yaratıldı.) [Tirmizi]
(Rabbiniz bir olduğu gibi, babalarınız, dininiz ve Peygamberiniz de birdir. Arabın Aceme, [Arap olmayana] Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.) [İbni Neccar]
(Acemlerden, dininizi kabul edenler ve nesebinize katılanlar olacaktır.) [Hâkim]
(Müslümanlar kardeştir. Takva hali hariç, kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur.) [Taberani, Ebu Nuaym]
(Ey Kureyşliler, kıyamet günü herkes ameli ile gelir. Siz dünyayı omuzlayarak gelmeyin! Bu halde gelip de, “Ya Resulallah” deseniz, tarafınıza bakmam.) [Taberani]
(İnsanlar [insan olarak] bir tarağın dişleri gibi eşittir.) [İbni Lal]
Peygamberimizin tevazuu
Peygamber efendimiz, (Ben sizin en iyiniz olduğum gibi, babam da babalarınızdan daha iyidir) buyurmuştur. Böyle söylemek öğünmek değildir. Peygamber efendimiz tevazu ehli idi. Böyle söylemesi hakikati bildirmek içindir. (Ben evliyayım) demek öğünmek olur; fakat (Ben Peygamberim) demek böyle değildir. Gerçeği bildirmek vazifesi olduğu ve vazifesini yapmak mecburiyetinde de olduğu için böyle buyurmuştur. Nitekim imam-ı Rabbani hazretlerinin, (Mektubat) kitabında bildirdiği hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamette, önce gelenlerin ve sonra gelenlerin seyyidiyim. Hakikati bildiriyorum, öğünmüyorum.)
(Allahü teâlânın habibiyim. Peygamberlerin reisiyim. Öğünmek için söylemiyorum.)
(Peygamberlerin sonuncusuyum, öğünmüyorum, ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im “aleyhissalatü vesselam”. Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyisinde yarattı. Allahü teâlâ, insanları fırkalara [kavimlere, ırklara] ayırdı. Beni, en iyisinde bulundurdu. Sonra bu en iyi fırkayı kabilelere [cemaatlere] ayırdı. Beni, en iyisinde bulundurdu. Sonra, bu cemaati evlere ayırdı. Beni, en iyi evden [yani aileden] dünyaya getirdi. İnsanların en iyisiyim. En iyi ailedenim. Kıyamette, herkes sustuğu zaman, ben söyleyeceğim. Kimsenin kımıldayamadığı vakitte, onlara şefaat ediciyim. Kimsede ümit kalmadığı bir zamanda, onlara müjde vericiyim. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir. Liva-i hamd benim elimdedir. İnsanların en hayırlısı, en cömerdi, en iyisiyim. O gün emrimde binlerce hizmetçi vardır. Kıyamet günü, Peygamberlerin imamı, hatibi ve hepsine şefaat edici benim. Bunu öğünmek için söylemiyorum.) [Hakikati bildiriyorum. Hakikati bildirmek vazifemdir. Bunları söylemezsem, vazifemi yapmamış olurum.]
Peygamber efendimizin ırkı
Muhammed aleyhisselam, Araptır. Arap, güzel demektir. Mesela, lisan-ı Arap, güzel dil demektir. Coğrafyada Arap demek, Arabistan yarımadasında doğup büyüyen ve onların kanından olan kimse demektir. Peygamber efendimizin akrabasını, Arapları sevmek ve saymak ibadettir. Onları her Müslüman sever. Anadolu’ya misafir gelen esmer fellahlar ve zenciler; saygı gösterilsin diye kendilerini, Arap diye tanıttırmış. Anadolu’nun temiz, saf Müslümanları da Araba olan hürmetlerinden dolayı, bunları sevmişlerdir; çünkü dinimizde siyah, beyaz ayırımı yoktur.
İnsanın siyah olması imanın şerefini azaltmaz. Resulullahın çok sevdiği Bilal-i Habeşi hazretleriyle Üsame bin Zeyd hazretleri siyahtı. Hazret-i Bilal’a müezzinlik görevini vermişti, Hazret-i Üsame’yi de, daha 18 yaşındayken, birlik komutanı yapmıştı. Bazıları, (Asiler Medine’ye gelip halifeyi öldürebilirler. Çok genç olan Üsame’yi değiştirseniz nasıl olur?) dediklerinde Hazret-i Ebu Bekir, (Resulullahın beğendiği komutanı değiştiremem) dedi.
Ebu Leheb ve Ebu Cehil kâfirleri beyazdı; fakat Allah indinde ve Müslümanların gözünde çok aşağıydılar. Allahü teâlâ insanın rengine değil, iman ve takvasına kıymet vermektedir.
Siyahların, esmerlerin kendilerini Arap olarak tanıtmaları, İslam düşmanlarının işlerine yaradı. Bu düşmanlar, siyah insanları, aşağı ve iğrenç olarak tanıttılar, köle olarak kullandılar. Arabı siyah olarak tanıtmaya, böylece Müslümanları Peygamberimizden soğutmaya uğraştılar. Siyah resimlere, kara köpeklere, resmin negatif filmine Arap dediler. Arap saçı, Arap sabunu, kara Fatma böceği gibi uydurma isimlerle Arap milletini kötülediler. Aşağıda Peygamber efendimizi öven hadis-i şerifler ayrıca Arap milletinin de üstünlüğünü göstermektedir:
(Her asırdaki insanların en iyilerinden dünyaya getirildim.) [Buhari]
(Allahü teâlâ, İsmail aleyhisselamın soyundan Kureyşi seçti, Kureyşten de, Haşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti.) [Müslim]
(Allahü teâlâ, beni insanların en iyilerinden vücuda getirdi.) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ, Arabistan’daki seçilmişler arasından beni seçti.) [Taberani]
(Ensarı müminden başkası sevmez, münafıktan başkası da buğzetmez.) [Buhari]
(Arabı sevmek imandan, onlara buğz etmek küfürdür.) [İ.Neccar]
(Bana buğz eden dinden çıkar, Arap’a buğzeden, bana buğz etmiş olur.) [Hâkim]
(Şu üç şey için Arabı sevin:
1- Ben Arabım,
2- Kur’an Arabidir,
3- Cennet dili de Arabidir.) [Hâkim]
Şimdi gerçek Arap çok azalmıştır. Çoğu Asya’ya cihada gitmiş, bir daha dönmemiştir. Arap bu kadar övüldüğü halde, ırkçılık yapanlarının Cehenneme gideceği de bildirilmiştir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Arap, ırkçılık yüzünden sorgusuz sualsiz Cehenneme atılır.) [Ebu Ya’la]
Kâfir olan bir Arap, Müslüman Fransız’dan üstün olamaz. Böyle bir ırkçılık dinimize aykırıdır. Dinimizde ırkçılık yoktur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Irkçılık yapan, ırkçılık için savaşan ve ırkçılık uğrunda ölen, bizden değildir.) [Ebu Davud]
Vatanı sevmek imandandır
Vatan sevgisi imandandır hadisi uydurma mıdır?
Art niyetli kimseler İslam âlimlerine olan itimadı sarsmak için, iyi niyetli kimseler de buradaki maksadı anlamadıklarından dolayı böyle hadisleri uydurma sanıyorlar. Halbuki her dilde, çok zaman zarf söylenir, mazruf anlaşılır. Mazruf, zarfın içindeki demektir. Mesela soba yanıyor dediğimiz zaman, sobanın kendisi değil içindeki odun, kömür, gaz yanıyor demektir. Yoksa sobanın kendisi değildir. Bu sınıf tembel dendiği zaman, sınıftaki öğrencilerin tembel olduğu anlaşılır. Böyle örnekler Kur'an-ı kerimde de vardır:
(Köy halkına sor) yerine, (vese’lil karye = köye sor) ifadesi kullanılmıştır. (Yusuf 82)
Zalim köylüler manasına (Karye-tiz-zalim = zalim köy) ifadesi kullanılmıştır. (Nisa 75)
Vatanını seven herkese mümin denmez. Fakat mümin vatanını sever. Yani, vatanını sevmek mümin olmanın alametlerindendir.
Temizlik imandandır buyuruluyor. Yani müminin alametlerinden biri de temiz olmaktır. Fakat her temiz olana mümin denmez. Kâfirlerden de temiz olanlar çıkar.
Haya imandandır buyuruluyor. Yani, imanlı olmanın alametlerinden biri de hayalı olmaktır. Fakat her hayalı olana mümin denmez.
Arabı sevmek imandandır buyuruluyor. Her Arabı değil, Müslüman olan Arabı sevmek gerekir. Ebu Cehil de, Ebu Leheb de Arab idi. Halbuki bu Arapları seven kâfir olur. Vatan sevgisi de böyledir. Müslüman olan vatan sevilir. Vatanın Müslümanlığı, halkının Müslümanlığı demektir. Vatanını sevmek, taşını, toprağını değil, oradaki Müslümanları, yakınlarını, akrabalarını sevmek demektir.
(Vatan sevgisi imandandır) hadis-i şerifi, İslam âlimlerinin en büyüklerinden ve ikinci bin yılın müceddidi olan imam-ı Rabbani hazretlerinin, Mektubat kitabının 155. mektubunda ve hümanistlerin bile sevdiği Evliyanın büyüklerinden Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerinin Mesnevi’sinde vardır.
Millet ve milliyetçilik
(Millet din demektir. Bunun için Fransız milleti, Türk milleti denmez. Türk milliyetçisiyim demek de, Türkün dinindenim demek olur ki çok yanlıştır) diyenler çıkıyor.
Millet kelimesi çeşitli manalara gelir. Birkaçı şöyledir:
1- Din manasında kullanılır. "Millet-i İbrahim", "Millet-i Resulullah" gibi.
2- Ümmet manasında, bir din mensuplarının tamamına denir. "İslam milleti", "Yahudi milleti" gibi.
3- Topluluk manasına gelir. "Kâfirler tek millettir", "Kâfir milleti zalimdir" gibi.
4- Sınıf, cins, taife manasına kullanılır. "Kadın milleti", "Şoför milleti" gibi.
5- Halk manasına kullanılır. "Bu millet, iyiye layıktır" gibi.
6- Kavim manasında kullanılır. Din, dil, tarih, gelenek, kültür, ideal ve vatan birliği olan topluluk demektir. "Türk milleti", "Arap milleti" gibi.
Milliyetçi demek, aynı dine mensup, aynı dili konuşan, ortak tarihi olan, aynı gelenekleri ve aynı kültürü olan, aynı ideale ve aynı vatana sahip olan kimse demektir. "Ben milliyetçiyim" demek yanlış olmaz. Kelimenin yalnız bir manasını düşünmek doğru değildir.
Fransa’dan yazıyorum. Mısırlı bir arkadaşım var. Bayrağını din gibi kabul etmektedir. Bayrağıma paçavra diyen kâfir olur diyor. Böyle sevgi ve ırkçılık olur mu?
Mısır bayrağının diğer bayraklardan farkı ne de, ona bez veya paçavra diyen kâfir oluyor? İster Mısır, ister Libya veya diğer milletlerin bayraklarına paçavra demek, uygun değilse de, kâfir olmayı gerektirmez. Her millet, kendi bayrağını sevebilir. Fakat ırkçılık yaparak, (Hangi milletten olursa olsun benim bayrağımı sevmeyen kâfir olur) demek çok yanlıştır.
Tesettüre riayet eden, namazlarını kılan Müslüman bir çingene kızıyım. Müslüman bir Türk ile evleneceğim. Fakat babam, ırk ayrımı yapıyor, (ileride sorun çıkar) diyor. Dinimizde ırk ayrımı var mıdır? (Çingene ile evlenince, tuğla eriyinceye kadar yıkanılsa cünüplük çıkmaz) sözü doğru mu?
Türk, Arap, Ermeni, Fransız nasıl bir ırk ise, çingene de bir ırktır. Türkün, Arabın Müslümanı ve başka dinden olanı olduğu gibi, çingenelerin de, Müslümanları ve başka dinden olanları vardır.
Dinimizde ırk ve renk ayrımı yoktur. Allah indinde, Müslüman bir çingene, Müslüman olmayan bir Türk kralından çok üstündür. Biri ebedi Cennetlik, öteki ebedi Cehennemliktir. Hiç mukayese kabul eder mi? Siyah olan Bilal-i Habeşi, beyaz Ebu Cehil'den çok üstündür.
(Çingene ile evlenince, tuğla eriyinceye kadar yıkanılsa cünüplük çıkmaz) sözü, cahillerin uydurdukları çirkin bir iftiradır. Bir kimse nasıl cünüp olursa olsun, gusledince, yıkanınca temiz olur.
İkiniz de İslamiyet’in emirlerine uyduğunuza göre, hiçbir sorun çıkmaz. Evlenmeniz çok iyi olur. Mutluluklar dileriz.
(Irkçılık yapan bizden değildir) ne demek?
Biz Müslümanlarda ırk üstünlüğü yoktur. Buna rağmen, iyi kimseler geldiği için Arabı severiz, Türkü severiz. Sevmemizin mahzuru olmaz. Fakat Müslüman bir Arabı, Müslüman Fransızdan üstün tutamayız. Böyle bir ırkçılık yapmak dinimize aykırıdır. Hele Hıristiyan bir Türk, Müslüman Araptan üstündür demeyiz. Böyle söyleyen Müslümanlıktan çıkar.
İslamiyet hangi ırk, dil ve ülkeden olursa olsun, bütün Müslümanların birbirinin kardeşi olduğunu bildirir. İslam dininde, Allahü teâlânın huzurunda herkes birbirine müsavidir. Namaz kılarken, en büyük rütbeli bir Müslüman ile en küçük rütbeli, en zengin ile en fakir, bir beyaz ile bir zenci Müslüman yan yana durur ve Allahü teâlâya birlikte secde ederler.
Dinimizde ırk ve millet üstünlüğü yoktur. Müslüman zenci bir hizmetçi, kâfir bir beyaz Türk kraldan üstündür. Kâfir kral, ebedi Cehennemde, Müslüman zenci hizmetçi ise, ebedi Cennette kalacaktır.
Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam’da ise ırk, renk ve dil ayrımı yoktur. İslam dini, ırk, renk, milliyet, siyasi inanç, lisan ve tahsil seviyesi ayırt etmeksizin, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder. Bu sebepten de, yabancılar arasında Müslümanlık yayılmaktadır:
(İslam’da, ırk, renk ve dil farkı gözetilmediğini, herkesin eşit olduğunu, namaz kılarken de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm. Müslüman oldum.) (Thomas Clayton – Amerika)
Yunus Emre ve hoşgörü
Yunus Emre’yi kötüleyen biri, (Bir taraftan “Yaratılmışı hoş gördük, Yaratandan ötürü” diyerek hoşgörülüğünü sergilerken, bir taraftan da, “Beş vakit namaz kılmayan, bilin Müslüman olmadı, ol Cehenneme girse gerek” diyerek müsamahasızlık çukuruna düşmüştür. Hoşgörünün zirvesine çıkmak gerekir) diyor. Hoşgörü ne demektir?
TDK’nın sözlüğünde, (Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu) deniyor. Dikkat ediniz, her şey deniyor. Her şeyi anlayışla karşılamak diye tarif ediyor. Yine TDK’da, Mezhebi geniş ifadesini tarif ederken, (Namus konusunda aşırı hoşgörülü davranan kimse) deniyor.
Yunus Emre’yi kötüleyen kimseye göre, hoşgörü denilen şeyin bir sınırı yoktur. Ne kadar hoş görülürse, o kadar iyidir. Halbuki sınırsız hürriyet gibi, sınırsız hoşgörü de çok yanlıştır. Kötüler hoş görülür mü? Anarşistler ve diğer suçlular hoş görülürse, toplumun nizamı nasıl sağlanır?
Kâfirleri sevmemek gerekir ise de, dinimizin emri gereği, onlara eziyet etmek, kalblerini incitmek haramdır. Zaruret olunca, onlara dostluk göstermek de caizdir. Sevmemek ayrı, onları üzmek ayrı şeydir. Din adına, kâfirin, kâfirliğini hoş görmek tehlikelidir. Allahü teâlâ, bu kimsenin anladığı manada hiçbir Müslümanı hoşgörünün zirvesine çıkarmasın!
Tarak dişi gibi eşit
Müslüman, dinimizin izin verdiği ölçüde hoşgörülü olur. Bunun azı da, çoğu da zararlıdır. Yunus Emre hazretlerinin, “Yaratılmışı hoş gördük, Yaratandan ötürü” diyerek yetmiş iki millete aynı gözle bakması, dinimize aykırı değildir. Çünkü dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. Bir hadis-i şerifte, (İnsanlar [insan olarak] bir tarağın dişleri gibi eşittir) buyurulmuştur. (İbni Lal)
Bunun için kâfir de olsa, bir kimseden kendini üstün görmek caiz değildir. Çünkü kâfir, Müslüman olup ebedi saadete kavuşabilir, Müslüman da, maazallah küfre düşüp Cehennemlik olabilir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, (Gel, gel, her kim olursan ol gel, müşrik, mecusi olsan veya puta tapsan da gel! Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Tevbeni yüz defa bozmuş olsan da gel) diyor. Manası, (Gel sana Müslümanlığı öğreteyim de gerçeği gör) demektir. Çünkü Allah için olmayan sevgi ve düşmanlığın hiç önemi yoktur. Hadis-i şerifte, (İmanın en sağlam temeli ve en kuvvetli alâmeti, hubbi-i fillah, buğd-i fillahtır) buyuruluyor. [Ebu Davud]
Yani, Müslümanları sevip, onlara yardım ve hayır dua etmek ve din-i İslam’ı beğenmeyenleri, İslamiyet’e ve Müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemek ve imana, hidayete kavuşmaları için dua etmektir. Buğd, sevmemek, düşmanlık etmek demektir. Buğd-i fillah, Allah için sevmemek, Allah için düşmanlık etmek demektir. Bunun zıddı ise “Hubb-i fillah”tır. Allah için sevmek, Allah için dostluk etmektir.
Allah için sevmek
Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Cebrail aleyhisselam gibi ibadet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiç bir ibadetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!)
Allahü teâlâ, Hazret-i Musa’ya sordu:
- Ya Musa, benim için ne işledin?
- Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, zikrettim.
- Ya Musa, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Oruçların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekatlar, kıyamette, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışıktır. Bunların faydası sanadır. Benim için ne yaptın?
- Ya Rabbi, senin için ne yapmak gerekirdi?
- Sırf benim için dostlarımı sevip, düşmanlarıma düşmanlık ettin mi?
Musa aleyhisselam, Allahü teâlâyı sevmenin, Onun için olan en kıymetli amelin, Hubb-i fillah ve Buğd-i fillah olduğunu anladı. (Mektubat-ı Masumiyye)
Cenab-ı Hak, Hazret-i İsa’ya da vahyetti ki:
(Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlukların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.) [K.Saadet]
Irkçılık nedir?
(Irkçılık yapan bizden değildir) buyuruluyor. Ne yapmak, ırkçılık olur?
Kendi ırkını dinimizin üstünde tutmak, kendi milletinden olan gayrimüslimi başka milletten olan Müslümandan üstün tutmak, ırkçılık olur.
17 Haziran 2009 Çarşamba
Peygamberlik ve Vahiy
Vahiy "Allah Teala'nın dilediği şeyleri peygamberlerine, mahiyeti bizce tam bilinemeyen bir yolla bildirmesi, Allah Teala ile elçisi arasında bir çeşit gizli ve süratli haberleşme, Allah'ın elçisinin kalbine indirdiği şey" demektir. Peygamberlik ve vahiy birbirinden ayrılmayan iki kavramdır. Allah'tan vahiy almayan peygamber düşünülemez. Vahyin nasıl gerçekleştiğini sadece onu yaşayan peygamber bilir. Ancak vahyin geliş şekilleri ve peygamberde meydana getirdiği etkiler o sırada bu olaya şahit olanlar tarafından gözlemlenebilmiştir.
Allah'ın gönderdiği peygamberlerin getirdiği mesajlar her peygamberin kendi halkının dilinde olmuştur. Bir insana düşüncelerimizi açıklamak için bunları onun bildiği lisanla anlatmanın dışında bir yöntem henüz mevcut değildir. Bunun için de her peygamber gönderildiği toplumun içinden seçilmiş, onların yakından tanıdığı -dolayısıyla karakterini, güvenilirliğini bildikleri- biri olmuş ve onların diliyle konuşmuştur. Hatta peygamberlerin getirdiği mucizeler dahi yaşadıkları toplumda revaç bulan konularla ilgili olmuştur. Bu gerçek, dini anlamaya çalışırken o dinin doğduğu coğrafyayı ve toplum yapısını göz ardı etmememiz gerektiğini gösterir. Fakat yeryüzünde bir başlangıç yapabilmek için bir başlama noktasının gerekli olması o inancın ve kültürün o coğrafyayla sınırlanmasını ve yerelliğini zorunlu kılmaz. Diller, mekânlar, sınırlar bizim var oluşumuzun zorunlu unsurlarıdır. Bu kayıtlarla sınırlı olmayan bir makamdan gelen ilahî bilgi, muhatabının taşıdığı zorunluluklar nedeniyle bir coğrafyayı ve bir kültürü kendisine başlangıç noktası olarak seçme durumundadır. Anlatacağımız sözün, muhatabımızın zorunlu kapasitesinin ve sınırlarının çerçevesi içinde kalmaya mahkum oluşu da bundandır.
Vahiy ile kalpte beliren bilgi demek olan ilham arasında fark vardır. Vahiy peygambere gelir, Allah tarafından korunur ve gözetim altında peygambere ulaşır. İlham ise korunmuş değildir, yanılma payı vardır.
Mucize
Mucize, "Yüce Allah'ın, peygamberlerini doğrulamak ve desteklemek için yarattığı, insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı olağanüstü olay"dır. Bir peygamberin peygamberliğini ispat, ancak hiç şüphe taşımayan kesin bir delille mümkün olabilir. Bu kesin delil de, ya onun gösterdiği mucizeyi görmek veya kesin bilgi ifade eden mütevatir bir haberle o mucizeden haberdar olmaktır.
Tabiat kanunlarının geçerliliğini ve etkilerini kısa ve geçici bir süre için durduran mucizenin mahiyeti, pozitif bilimlerle açıklanamaz. Ancak, bu evreni yaratan ve onun işleyiş kurallarını belirleyen, her şeyin sahibi, Kadîr-i Mutlak (gücü herhangi bir şeyle sınırlanamayan) Allah'ın dilediği zaman, dilediği kişi için kendisinin koymuş olduğu bu kuralların dışına çıkmasının mümkün olabileceğine iman eden bir akıl mucizeyi kabul edebilir.
Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok peygamberin mucizesinden bahsedilir. Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğini ispat eden mucizeler ise üç başlık altında incelenir. Bunlardan birincisi Peygamberimizin en büyük mucizesi olarak kabul edilen ve akıllara hitap eden Kur'ân mucizesidir. Kur'ân her çağın akıl sahiplerine hitap eden, akıllara durgunluk verecek derecede büyük ve edebî, kıyamete kadar devam edecek bir mucizedir. Kur'ân-ı Kerîm, hem söz hem de anlam yönünden mucizevîdir. O, Arap edebiyatının zirvede olduğu bir dönemde inmiş, Araplara kendisinin bir benzerini getirmeleri için meydan okumuş, üslûbu, şaşırtıcı nazmı, fesahat ve belagatiyle onları aciz bırakmıştır. Devrin en ünlü şairleri Kur'ân'dan sonra onu aşacak bir söz söylenemez diyerek şiiri bırakmış, ona iman etmeyenler dahi üslûbunun mucizevî etkisinden kurtulamamışlar ve onunla söz yarışına girmeyi terk etmişlerdir. Ümmî bir peygamber olan Hz. Muhammed (sav)'in Allah'tan aldığı vahiy ile getirdiği Kur'ân ilmî açıdan da en yüksek gerçekleri kapsamaktadır. Bilim ve tekniğin çok sonra ulaştığı gerçekleri Kur'ân asırlar önceden haber vermiş, hiçbir buluş ve bilimsel gelişme, onun içeriği ile ters düşmemiştir. İkinci olarak Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemdeki insanlara gösterdiği, duyu organlarıyla algılanabilen olağanüstü olaylar hissî mucizeler olarak kabul edilir. Bu konuda kaynaklarda pek çok rivayet vardır. Son olarak da Hz. Muhammed (sav)'in her hangi bir eğitim ve öğretimden geçmediği halde geçmiş ve geleceğe dair vermiş olduğu haberler de O'nun mucizelerinden sayılmaktadır.
Allah'ın gönderdiği peygamberlerin getirdiği mesajlar her peygamberin kendi halkının dilinde olmuştur. Bir insana düşüncelerimizi açıklamak için bunları onun bildiği lisanla anlatmanın dışında bir yöntem henüz mevcut değildir. Bunun için de her peygamber gönderildiği toplumun içinden seçilmiş, onların yakından tanıdığı -dolayısıyla karakterini, güvenilirliğini bildikleri- biri olmuş ve onların diliyle konuşmuştur. Hatta peygamberlerin getirdiği mucizeler dahi yaşadıkları toplumda revaç bulan konularla ilgili olmuştur. Bu gerçek, dini anlamaya çalışırken o dinin doğduğu coğrafyayı ve toplum yapısını göz ardı etmememiz gerektiğini gösterir. Fakat yeryüzünde bir başlangıç yapabilmek için bir başlama noktasının gerekli olması o inancın ve kültürün o coğrafyayla sınırlanmasını ve yerelliğini zorunlu kılmaz. Diller, mekânlar, sınırlar bizim var oluşumuzun zorunlu unsurlarıdır. Bu kayıtlarla sınırlı olmayan bir makamdan gelen ilahî bilgi, muhatabının taşıdığı zorunluluklar nedeniyle bir coğrafyayı ve bir kültürü kendisine başlangıç noktası olarak seçme durumundadır. Anlatacağımız sözün, muhatabımızın zorunlu kapasitesinin ve sınırlarının çerçevesi içinde kalmaya mahkum oluşu da bundandır.
Vahiy ile kalpte beliren bilgi demek olan ilham arasında fark vardır. Vahiy peygambere gelir, Allah tarafından korunur ve gözetim altında peygambere ulaşır. İlham ise korunmuş değildir, yanılma payı vardır.
Mucize
Mucize, "Yüce Allah'ın, peygamberlerini doğrulamak ve desteklemek için yarattığı, insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı olağanüstü olay"dır. Bir peygamberin peygamberliğini ispat, ancak hiç şüphe taşımayan kesin bir delille mümkün olabilir. Bu kesin delil de, ya onun gösterdiği mucizeyi görmek veya kesin bilgi ifade eden mütevatir bir haberle o mucizeden haberdar olmaktır.
Tabiat kanunlarının geçerliliğini ve etkilerini kısa ve geçici bir süre için durduran mucizenin mahiyeti, pozitif bilimlerle açıklanamaz. Ancak, bu evreni yaratan ve onun işleyiş kurallarını belirleyen, her şeyin sahibi, Kadîr-i Mutlak (gücü herhangi bir şeyle sınırlanamayan) Allah'ın dilediği zaman, dilediği kişi için kendisinin koymuş olduğu bu kuralların dışına çıkmasının mümkün olabileceğine iman eden bir akıl mucizeyi kabul edebilir.
Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok peygamberin mucizesinden bahsedilir. Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğini ispat eden mucizeler ise üç başlık altında incelenir. Bunlardan birincisi Peygamberimizin en büyük mucizesi olarak kabul edilen ve akıllara hitap eden Kur'ân mucizesidir. Kur'ân her çağın akıl sahiplerine hitap eden, akıllara durgunluk verecek derecede büyük ve edebî, kıyamete kadar devam edecek bir mucizedir. Kur'ân-ı Kerîm, hem söz hem de anlam yönünden mucizevîdir. O, Arap edebiyatının zirvede olduğu bir dönemde inmiş, Araplara kendisinin bir benzerini getirmeleri için meydan okumuş, üslûbu, şaşırtıcı nazmı, fesahat ve belagatiyle onları aciz bırakmıştır. Devrin en ünlü şairleri Kur'ân'dan sonra onu aşacak bir söz söylenemez diyerek şiiri bırakmış, ona iman etmeyenler dahi üslûbunun mucizevî etkisinden kurtulamamışlar ve onunla söz yarışına girmeyi terk etmişlerdir. Ümmî bir peygamber olan Hz. Muhammed (sav)'in Allah'tan aldığı vahiy ile getirdiği Kur'ân ilmî açıdan da en yüksek gerçekleri kapsamaktadır. Bilim ve tekniğin çok sonra ulaştığı gerçekleri Kur'ân asırlar önceden haber vermiş, hiçbir buluş ve bilimsel gelişme, onun içeriği ile ters düşmemiştir. İkinci olarak Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemdeki insanlara gösterdiği, duyu organlarıyla algılanabilen olağanüstü olaylar hissî mucizeler olarak kabul edilir. Bu konuda kaynaklarda pek çok rivayet vardır. Son olarak da Hz. Muhammed (sav)'in her hangi bir eğitim ve öğretimden geçmediği halde geçmiş ve geleceğe dair vermiş olduğu haberler de O'nun mucizelerinden sayılmaktadır.
16 Haziran 2009 Salı
Dünyayı Seven İnsanın Hali
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hadis-i Şerif'te şöyle buyurmuştur: "Dünyayı seven ahireti sevmez, ahireti seven de dünyayı sevmez. Siz baki olan ahireti fani olan dünyaya tercih edin." (Taberani, Hakim)
Dünya, bütün kötülüklerin başıdır. İnsanın kalbinde dünya sevgisi ne derece varsa, ahiretin sevgisi o derece o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allah-u Zülcelal ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere de dünyayı nasip eder. Çünkü Allah-u Zülcelal’in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur. Dokuz yüz elli sene yaşayan Nuh (Aleyhisselam)’a vefat hastalığında: “Dünyayı nasıl buldun?” diye sormuşlar. Kendisi de: “Dünyayı iki kapılı bir han gibi gördüm. Bir kapıdan girdim, diğerinden çıktım.” demiştir.
Gerçekten dünya hayatı çok kısadır. Bakınız! Hz Nuh (Aleyhisselam) dokuz yüz elli sene yaşadığı halde sanki onu hiç yaşamamış gibi görmüştür. Buna göre herkes kendi halini düşünmelidir. Nasıl ki su ile ateş bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalpte bulunmaz. Baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünya hayatını satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) bir gün muhteşem bir şekilde havada gidiyordu. Kuşlar ve cinler onun hizmetinde bulunuyorlardı. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) İsrailoğullarından bir abide uğradı. Abid: “Ey Davud’un oğlu! Allah sana ne büyük bir saltanat vermiştir.” dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman (Aleyhisselam) şöyle buyurdu: “Mü’minin amel defterinde yazılı olan bir tesbih, Davud’un oğluna verilen bu muazzam saltanattan daha hayırlıdır. Çünkü tesbih baki kalır, saltanat ise geçicidir.”
Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dünya sizin için, siz ahiret için yaratılmışsınız. O sebeple, dünyanızdan ahiretiniz için hazırlık yapın. Bilin ki, dünyadan sonra bu hazırlığı yapmak mümkün değildir. Çünkü ondan sonra yeriniz ya cennet veya cehennemdir.” (Deylemi)
Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azab çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allah-u Zülcelal’i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir. Hiç olmazsa Şah-ı Nakşibend (Kuddise Sırruh) Hz.lerinin şu sözüne uyalım. Şah-ı Naksibend (Kuddise Sırruh) bir gün, cemaatine güzel bir yemek verip onlara şöyle dedi: "Biz bu yemeği yiyeceğiz, hiç olmazsa bununla çok ibadet edelim. Nefis bir hayvan gibidir. Biz ise ona binmişiz. O bizi dağların tepesinden, yukarılardan aşağıya doğru düşürmesin. Madem ki yiyoruz, o yediğimizle ibadet edelim. Nefsin başına bir gem vurup ona fırsat vermeyelim. Bu yemekleri yedikten sonra, ona fırsat verirsek, azgınlaşır.”
Annemiz Hafsa (Radıyallahu Anha), bir gün babası Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)‘a şöyle dedi: "Ey baba! Allah, halifeliğin zamanında, sana o kadar fetihler nasip etti ki dünyayı fethettin. Rızıklar çoğaldı. Niye biraz yumuşak elbise giyip, güzel yemekler yemiyorsun?"
Hz.Ömer (Radıyallahu Anh): "Ey Hafsa! Sen Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in zamanını, onun o durumunu hatırlamıyor musun? Unuttun mu? Ben ölünceye kadar, Allah'ın rızasını kazanmak için Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) ve Hz.Ebubekir (Radıyallahu Anh) gibi nefsime karşı şiddetli olacağım" dedi. Allah bizi onların hayrından mahrum etmesin. (Amin)
Dünya, bütün kötülüklerin başıdır. İnsanın kalbinde dünya sevgisi ne derece varsa, ahiretin sevgisi o derece o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allah-u Zülcelal ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere de dünyayı nasip eder. Çünkü Allah-u Zülcelal’in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur. Dokuz yüz elli sene yaşayan Nuh (Aleyhisselam)’a vefat hastalığında: “Dünyayı nasıl buldun?” diye sormuşlar. Kendisi de: “Dünyayı iki kapılı bir han gibi gördüm. Bir kapıdan girdim, diğerinden çıktım.” demiştir.
Gerçekten dünya hayatı çok kısadır. Bakınız! Hz Nuh (Aleyhisselam) dokuz yüz elli sene yaşadığı halde sanki onu hiç yaşamamış gibi görmüştür. Buna göre herkes kendi halini düşünmelidir. Nasıl ki su ile ateş bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalpte bulunmaz. Baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünya hayatını satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) bir gün muhteşem bir şekilde havada gidiyordu. Kuşlar ve cinler onun hizmetinde bulunuyorlardı. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) İsrailoğullarından bir abide uğradı. Abid: “Ey Davud’un oğlu! Allah sana ne büyük bir saltanat vermiştir.” dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman (Aleyhisselam) şöyle buyurdu: “Mü’minin amel defterinde yazılı olan bir tesbih, Davud’un oğluna verilen bu muazzam saltanattan daha hayırlıdır. Çünkü tesbih baki kalır, saltanat ise geçicidir.”
Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dünya sizin için, siz ahiret için yaratılmışsınız. O sebeple, dünyanızdan ahiretiniz için hazırlık yapın. Bilin ki, dünyadan sonra bu hazırlığı yapmak mümkün değildir. Çünkü ondan sonra yeriniz ya cennet veya cehennemdir.” (Deylemi)
Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azab çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allah-u Zülcelal’i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir. Hiç olmazsa Şah-ı Nakşibend (Kuddise Sırruh) Hz.lerinin şu sözüne uyalım. Şah-ı Naksibend (Kuddise Sırruh) bir gün, cemaatine güzel bir yemek verip onlara şöyle dedi: "Biz bu yemeği yiyeceğiz, hiç olmazsa bununla çok ibadet edelim. Nefis bir hayvan gibidir. Biz ise ona binmişiz. O bizi dağların tepesinden, yukarılardan aşağıya doğru düşürmesin. Madem ki yiyoruz, o yediğimizle ibadet edelim. Nefsin başına bir gem vurup ona fırsat vermeyelim. Bu yemekleri yedikten sonra, ona fırsat verirsek, azgınlaşır.”
Annemiz Hafsa (Radıyallahu Anha), bir gün babası Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)‘a şöyle dedi: "Ey baba! Allah, halifeliğin zamanında, sana o kadar fetihler nasip etti ki dünyayı fethettin. Rızıklar çoğaldı. Niye biraz yumuşak elbise giyip, güzel yemekler yemiyorsun?"
Hz.Ömer (Radıyallahu Anh): "Ey Hafsa! Sen Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in zamanını, onun o durumunu hatırlamıyor musun? Unuttun mu? Ben ölünceye kadar, Allah'ın rızasını kazanmak için Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) ve Hz.Ebubekir (Radıyallahu Anh) gibi nefsime karşı şiddetli olacağım" dedi. Allah bizi onların hayrından mahrum etmesin. (Amin)
1 Mayıs 2009 Cuma
Allah şaşırtmasın demek
(Allah şaşırtmasın) duasının benzerleri Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde vardır. Güzel bir duadır. Cehenneme atan da Odur. Günahsız, suçsuz insanı Cehenneme atmaz ki! Cehenneme müstahak olanı atar. Bunun manası, (Ya Rabbi, beni cehenneme müstahak olanlardan eyleme!) demektir. Hayrın da şerrin de yaratıcısı Allahü teâlâ olduğu için, (Bizi kâfir etme, bizi cehenneme atma!) diye dua ediyoruz. Bir âyet-i kerimede (Allah, dilediğini saptırır) buyuruluyor. (Rad 27)
Kur’an-ı kerimde bildirilen bazı dualar, mealen şöyledir:
Ey Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma! [Bizi sapıtma!] (Âl-i İmran 8)
Kıyamette bizi rezil rüsva etme! (Âl-i İmran 194)
Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma! (Kehf 73)
Kabirden kalkıldığı gün beni mahcup etme! (Şuara 87)
Bu konuda birkaç hadis-i şerif meali de bildirelim:
(Ey Allah’ım, kabir ehlinin ecrinden bizi mahrum etme ve onlardan sonra bizi fitneye uğratma!) [İbni Mace]
(Ya Rabbi, bana azap etme!) [Deylemi]
Her şeyi yapan Allahü teâlâ için, Peygamber efendimiz şöyle dua etmiştir:
(Ya Rabbi, kabrimi ibadet edilen put haline getirme!) [Abdurrezzâk]
Allahü teâlâ herkese, layık olduğunu verir, kimseye zerre kadar zulmetmez. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onları azaba sürükleyen, çirkin işleridir. Böylece kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33]
Demek ki, Allahü teâlâ bir kimseyi şaşırtmışsa, o kimse çirkin ameli sebebiyle şaşırmış olur.
Kazası olmayanın nafile kılması
Kaza namazı borcu olmayanın, Kuşluk, Evvabin ve Teheccüd kılınan vakitlerde dört rekâtlı kaza namazı kılarken, son iki rekâtında zamm-ı sure okuması gerekir mi? Okumazsa vacibi terk etmiş olur mu?
Peygamber efendimiz, farzlarla beraber veya başka zamanlarda nafile namaz kılardı. O bu vakitlerde namaz kıldığı için bu namazlar bize sünnet olmuştur. Bu sünnet namazlar, revatib ve regaib diye ikiye ayrılır. Revatib, farzlardan önce veya sonra kılınan, müekked ve gayr-ı müekked sünnetlerdir. Regaib ise, Kuşluk, Teheccüd ve Evvabin gibi diğer sünnetlerdir.
Gerek revatib ve gerekse regaib sünnetlerin yerinde, kaza namazı kılınınca, bu sünnetler de kılınmış oluyor. Bu sünnetlere de niyet edince, ayrıca niyet sevabı da alınıyor. Farzların son iki rekâtında zamm-ı sure okumak gerekmez. Okunsa da mahzuru olmaz.
Ancak Kuşluk ve Teheccüd namazları en fazla 12 rekât olduğu için 12 rekâttan fazla kılınacaksa ve dört rekâtlı farzlar kaza edilecekse, son iki rekâtında zamm-ı sure okunmalıdır.
Şartlı hediye
Bir baba çocuğuna para hediye edip, (Bu parayı, elma alman şartıyla sana hediye ettim. Bu parayla gazoz alırsan, haram olsun!) dese, çocuk da bu parayla gazoz alsa, gazoz ona haram olur mu?
Hayır, haram olmaz. Hediye sahihtir, hediye verilirken söylenen şartlar ise batıl olur. Yani, elma alması ve gazoz içmemesi gerekmez. O parayla muz da alabilir, gazoz da alabilir.
Kur’an-ı kerimde bildirilen bazı dualar, mealen şöyledir:
Ey Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma! [Bizi sapıtma!] (Âl-i İmran 8)
Kıyamette bizi rezil rüsva etme! (Âl-i İmran 194)
Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma! (Kehf 73)
Kabirden kalkıldığı gün beni mahcup etme! (Şuara 87)
Bu konuda birkaç hadis-i şerif meali de bildirelim:
(Ey Allah’ım, kabir ehlinin ecrinden bizi mahrum etme ve onlardan sonra bizi fitneye uğratma!) [İbni Mace]
(Ya Rabbi, bana azap etme!) [Deylemi]
Her şeyi yapan Allahü teâlâ için, Peygamber efendimiz şöyle dua etmiştir:
(Ya Rabbi, kabrimi ibadet edilen put haline getirme!) [Abdurrezzâk]
Allahü teâlâ herkese, layık olduğunu verir, kimseye zerre kadar zulmetmez. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onları azaba sürükleyen, çirkin işleridir. Böylece kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33]
Demek ki, Allahü teâlâ bir kimseyi şaşırtmışsa, o kimse çirkin ameli sebebiyle şaşırmış olur.
Kazası olmayanın nafile kılması
Kaza namazı borcu olmayanın, Kuşluk, Evvabin ve Teheccüd kılınan vakitlerde dört rekâtlı kaza namazı kılarken, son iki rekâtında zamm-ı sure okuması gerekir mi? Okumazsa vacibi terk etmiş olur mu?
Peygamber efendimiz, farzlarla beraber veya başka zamanlarda nafile namaz kılardı. O bu vakitlerde namaz kıldığı için bu namazlar bize sünnet olmuştur. Bu sünnet namazlar, revatib ve regaib diye ikiye ayrılır. Revatib, farzlardan önce veya sonra kılınan, müekked ve gayr-ı müekked sünnetlerdir. Regaib ise, Kuşluk, Teheccüd ve Evvabin gibi diğer sünnetlerdir.
Gerek revatib ve gerekse regaib sünnetlerin yerinde, kaza namazı kılınınca, bu sünnetler de kılınmış oluyor. Bu sünnetlere de niyet edince, ayrıca niyet sevabı da alınıyor. Farzların son iki rekâtında zamm-ı sure okumak gerekmez. Okunsa da mahzuru olmaz.
Ancak Kuşluk ve Teheccüd namazları en fazla 12 rekât olduğu için 12 rekâttan fazla kılınacaksa ve dört rekâtlı farzlar kaza edilecekse, son iki rekâtında zamm-ı sure okunmalıdır.
Şartlı hediye
Bir baba çocuğuna para hediye edip, (Bu parayı, elma alman şartıyla sana hediye ettim. Bu parayla gazoz alırsan, haram olsun!) dese, çocuk da bu parayla gazoz alsa, gazoz ona haram olur mu?
Hayır, haram olmaz. Hediye sahihtir, hediye verilirken söylenen şartlar ise batıl olur. Yani, elma alması ve gazoz içmemesi gerekmez. O parayla muz da alabilir, gazoz da alabilir.
6 Mart 2009 Cuma
RABIÜL -EVVEL VE VELADET KANDILI
Resûlullah Aleyhisselâtü Vesselâm'ın dünyayı şereflendirdiği Rebîülevvel ayına dâhil olduk çok şükür. İnsanlık şu gün Onun doğumu ile neler kazandığını enine boyuna tetkik etmeye, araştırmaya muhtaç. Bilhassa ümmetinin bu fikrî ameliyeye, Peygamberini tanımaya daha ziyâde ihtiyacı olduğu gün gibi âşikâr.
Doğduğunda, tüm hayatında ve daha sonra mahşerde Ümmetî Ümmetî diyen ve diyecek olan bir peygamber ALEYHISSELAM ümmetinin en büyük felâketi, bu dünyada gafletle Nefsî Nefsî demesi ve Onun sünnetinden uzak kalması değil midir?
Müslümanların diğer dinlerin mensuplarından farklı çok mühim bir özellikleri var: Müslümanlar iyiliğe, güzelliğe, hayra dâir ne varsa hepsini Resûlullahtan öğrenirler. Eğer bir Müslümanın Resûl-i Ekrem ile irtibatı kesilirse insanlıktan dahi çıkacak kadar manevî dünyası kararır. Çünkü Peygamberimiz hayatımızın her safhasını, sözgelimi evimizdeki mahrem bir hâlimizden bir ordunun veya devletin nasıl idare edileceğine kadar her şeyi sünnetiyle belirlemiş, gizli hiçbir şey bırakmamıştır. Cenâb-ı Hak da Kur´ân da Onun sünnetine uymayı kendine olan sevginin ölçüsü olarak bildirmiştir. (3/31)
Ümmetin helâki sünnetin terkiyle başladığı için, ümmetin fesâdı nebevî hayat tarzından uzaklaşmakla olduğu için değil midir , Şu ümmeti nasıl ümmetlikten çıkartabilirim? sorusunun acı meyveleridir hep nebevî hayat tarzına yapılan taarruzlar.
Bu tehlike kendisine bildirildiği içindir ki Resûl-i Ekrem Efendimiz meâlen şöyle buyurmadılar mı? Ümmetimin fesâda uğradığı zaman, kim benim sünnetime sımsıkı yapışır, ve bir sünnetimi ihya ederse kendisine yüz şehîd diger bir rivayete göre ikiyüz sehit ecri ve mükâfâti verilir.
Hudutsuz hamd olsun, öyle peygamber vârisleri ihsân etti ki, ümmet-i Muhammed mahvüperişan olmaktan kurtuldu. ve bizleri o varisi Rasül Rasülüllahin sünnetini ögretti.
Onlara karanlık bir mâzî, bize parlak bir istikbâl nasîb oldu...
İşte şimdi tâze bir ümîd ve şevk ile Resûlullah (asm)?ı karşılamak zamânı...
SÜNNETE SARILAN
ATEŞTEN KURTULUR
Sünnet-i seniyyenin cehenneme nasıl kalkan olduğunu şu menkıbe çok güzel anlatır:
Mâlik oğlu Enes (ra)den rivâyet edilmiştir: Bir kimse ona misafirliğe gitmişti. O misafir hikâye etmiştir ki: "Enes hazretleri yemekten sonra peşkirinin sararmış, solmuş, kirlenmiş olduğunu görür. Hizmetçi kıza: Şu kirli ve bulaşık peşkiri, bir an için olsun tandıra atıver! dedi. Anlayışlı kız hemen peşkiri ateşle dolu tandıra attı. Misâfirlerin hepsi de bu işe şaştılar, peşkirden dumanlar çıkacağını, yanıp kül olacağını bekliyorlardı. Bir müddet sonra hizmetçi kız, kirlerinden temizlenmiş, beyazlaşmış peşkiri tandırdan çıkardı. Orada bulunanlar: Ey aziz sahâbi! dediler. Bu peşkiri nasıl oldu da ateş yakmadı, üstelik bir de onu temizledi. Enes dedi ki: Hz. Mustafa bu peşkire çok defa alnını, ağzını sildi de ondan. Sonra misafirler o hizmetçi kıza: O peşkiri efendinin emri ile götürüp ateşe attın, haydi diyelim ki efendin sırları biliyordu, ya sen ey hanım kız, böyle değerli bir peşkiri, 'Bu nasıl olur?' demeden hemen götürüp ateşe attın? Hizmetçi kız dedi ki: Kerem sâhibi kişilere güvenirim, ?ın has kullarından çok şey ümit ederim. Peşkir de ne oluyor? Bana böyle; 'Atıl ateşe!' diyeydi, hiç düşünmeden kendimi atardım."
Mevlânâ Hazretleri Mesnevî?de menkıbeye şu nasîhati ilâve eder:
Ey ateşten ve azaptan korkan gönül, öyle bir el, öyle bir dudak sahibine yaklaş ki: O el ve ağız, peşkir gibi cansız bir şeye böyle bir yücelik, böyle bir şeref verirse, bir âşıkın rûhuna neler verir, ne feyizlerde bulunur? Kâbe?nin taşını, toprağını kıble yaptı. Ey can, sen de çalış, çabala, iyi işler yap da mana erlerinin ayağının toprağı ol!
Enes Bin Mâlik?in peşkirinden alacağımız daha çok dersler var...
Bizim Resûlullah (asm)?ın mübârek eline dokunma imkânımız yok bu dünyada. Ama O?nun manevî eli her asırda insanlığın beşte birine maddî manevî şifâ, kalplere sevgili, akıllara muallim, nefislere terbiye edici oldu.
Rebiülevveli mîlad yapıp O?nun o pâk ve muallâ eline yeniden uzanabilir, salâvat-ı şerifelere ağırlık vererek, Onun sünnetine daha ciddî yapışarak ın Habîbi?ne mahbûb bir fert olabiliriz.
Hem şimdi en çok O?na ve nûruna muhtâcız.
İhtiyâcımızı, ilâcımızı doğru tesbît edelim...
.
Rabiül-evvel ve veladet
Birilerinin peygamberin hayatı diye ortaya koyduğu modele baktığımız zaman, şöyle bir tablo ortaya çıkar; hiç gülmeyen, hep somurtan, insanlarla hiç şakalaşmayan bir peygamber.
İlk bakışta böyle bir kanaatin oluşması da normaldir. Zira öyle büyük bir şahsiyetin gülmesi, eğlenmesi, insanlarla şakalaşması, espri yapması mümkün mü diye düşünebilir kişi. Fakat O yüce peygamberin (as) hayatında latifeye bolca yer olduğunu rahatlıkla söylememiz mümkün.
Hz. Mevlana’ya ait bu konuda çok veciz bir sözden bahsedilir: “Bir insanın urucu/miracı ne kadar yüce ise, inişi de o nispette büyük olur.”
Yani bir insan manen ne kadar yüce ise madden yani insanlar arasına karışması o ölçüde yüce ve kuşatıcı olur. Sahip olduğu manevi makam ona rol yapma ihtiyacını hissettirmez. Rol yapma gereğini duymaz. İnsanlar bana gereğince hürmet ve saygı göstermezlerse ben ne yaparım diye bir derdi olmaz onun. Her anında rabbiyle olan, kulların ne düşüneceğiyle meşgul olur mu hiç?
Bu tip ucuz “şahsiyetler” ancak bulunduğu makamı ehli olmadığı için “rol keserek” işgal eden kimselerdir.
Aslında dostları da aynı peygamber gibi, yerinde ve zamanında bolca latife yaparlar.
Bilen bilir, yaşayan unutmaz. Ama onların latifesinde de “hikmet” vardır.
Bir çoklarımız gibi ben de merak ederdim acaba Hz. Peygamber şakalaşır mıydı diye?
Şunu öncelikle ifade edelim ki, Cenab-ı peygamber (as)’ın hayatında şakaya/latifeye bolca yer vardır.
Bu düşünceyi teyit babından Hz. Enes (ra) şöyle buyurur: “Resulüllah, çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanı idi.”
Hz. Peygamber (as) şaka/latife yaparken belli ölçülere riayet ederdi:
a– Şaka bile olsa sadece doğruyu söylerdi.
b– Şaka da olsa gereksiz yerde münakaşa etmezdi.
c– İnsanları korkutmazdı.
d– Alay ederek şakalaşmazdı.
Hz. Peygamber gibi O’nun engin müsamahasından olsa gerek, sahabe de şaka yapardı.
Bunun bir çok misalinden en dikkat çekenlerden bir de Hz. Nuayman (ra)’dır.
Bu sahabe Resulüllah ile bile şakalaşmıştı: Medine’ye iyi veya yeni bir şey geldiği zaman onu veresiye satın alır ve Resulüllah (as)’a hediye ederdi. Borcunu ödeme zamanı gelince ödeyemezdi. Alacaklıyı alıp Hz. Peygambere götürür ve “Ya Resulullah ben bir vakit sana bir şey hediye etmiştim ya, onun parasını bu adama öde” derdi. Resulullah da: “Sen onu bana hediye etmiştin ama” deyince şöyle derdi: “Bu güzel şeyi sana laik görmüştüm, ama param yok ne yapayım.”
Resulullah alacaklının parasını öderdi ama Nuayman’a hiç kızmazdı. Hatta bu sahabeyi ne zaman görse kendisini gülmekten alamazdı. Bu sahabenin bir sefer esnasında kendisini kızdıran sahabe “Süveybit”i kölem diye satması da onun meşhur şakalarındandır. (Bu hareket şaka da olsa yalan söylememek ölçüsüne ters düşse de bu sahabenin yapısı çok farklıdır.)
* Hz. Enes (ra)’dan: Bir adam Resulullah’a: “Ey ’ın resulü beni bir deveye bindir” deyince, Resulullah da ona: “Seni bir devenin yavrusuna bindireceğim” dedi.
Adam: ”Ey ’ın resulü ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki) deyince.”
Resulüllah (bütün develerin bir başka devenin yavrusu olduğunu kastederek): “Yoksa deveyi bir başka şey mi doğurdu?” buyurdu.
* Hz. Enes (ra)’dan gelen bir rivayette: Resulüllah (as) kendisine “Ya Zü’l Üzüneyn” yani “ey iki kulaklı” diye hitap ederek, kedisiyle şakalaşırdı.
*Ensar’dan mizahçı bir zat vardı. (Bir gün yanındakilerle şakalaşırken) Resulüllah elindeki çubuğu şaka yollu böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ya Resulellah canımı acıttın, kısas istiyorum” dedi. Resulüllah bunun üzerine: “Haydi kısasını yap” buyurdu. Adam: “Sizin üzerinizde gömlek var, oysa benim üzerimde gömlek yoktu. Gömleğinizi çıkarın” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber gömleğini çıkarıp böğrünü açtı. Adam Resulüllah (as)’ı kucaklayıp böğrünü öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey ’ın resulü” dedi.
Bu misalleri çoğalmak mümkün. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir insanın, beşer nevinin en yücesi bir zatın latife/şakasında da rahmet olduğu muhakkaktır.
Veladet/doğum kandili dolayısıyla, O yüce peygamberin dünya hayatımızda; “alemlere rahmet” vasfından, ahirette de “şefaat–i uzma/en kapsamlı şefaat” vasfından doya doya yararlanmamızı dua ve niyaz ederek bütün Müslümanlarin Rabiül-evvel ayini dolayisi ile idrak edecegimiz veladet kandilini tebrik ederiz. ...08/03/2009 / PAZAR AKŞAMI RABİÜL EVVEL VELADET KANDİLİ TÜM İSLAM ALEMİNİN KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ..sabri köntek
Doğduğunda, tüm hayatında ve daha sonra mahşerde Ümmetî Ümmetî diyen ve diyecek olan bir peygamber ALEYHISSELAM ümmetinin en büyük felâketi, bu dünyada gafletle Nefsî Nefsî demesi ve Onun sünnetinden uzak kalması değil midir?
Müslümanların diğer dinlerin mensuplarından farklı çok mühim bir özellikleri var: Müslümanlar iyiliğe, güzelliğe, hayra dâir ne varsa hepsini Resûlullahtan öğrenirler. Eğer bir Müslümanın Resûl-i Ekrem ile irtibatı kesilirse insanlıktan dahi çıkacak kadar manevî dünyası kararır. Çünkü Peygamberimiz hayatımızın her safhasını, sözgelimi evimizdeki mahrem bir hâlimizden bir ordunun veya devletin nasıl idare edileceğine kadar her şeyi sünnetiyle belirlemiş, gizli hiçbir şey bırakmamıştır. Cenâb-ı Hak da Kur´ân da Onun sünnetine uymayı kendine olan sevginin ölçüsü olarak bildirmiştir. (3/31)
Ümmetin helâki sünnetin terkiyle başladığı için, ümmetin fesâdı nebevî hayat tarzından uzaklaşmakla olduğu için değil midir , Şu ümmeti nasıl ümmetlikten çıkartabilirim? sorusunun acı meyveleridir hep nebevî hayat tarzına yapılan taarruzlar.
Bu tehlike kendisine bildirildiği içindir ki Resûl-i Ekrem Efendimiz meâlen şöyle buyurmadılar mı? Ümmetimin fesâda uğradığı zaman, kim benim sünnetime sımsıkı yapışır, ve bir sünnetimi ihya ederse kendisine yüz şehîd diger bir rivayete göre ikiyüz sehit ecri ve mükâfâti verilir.
Hudutsuz hamd olsun, öyle peygamber vârisleri ihsân etti ki, ümmet-i Muhammed mahvüperişan olmaktan kurtuldu. ve bizleri o varisi Rasül Rasülüllahin sünnetini ögretti.
Onlara karanlık bir mâzî, bize parlak bir istikbâl nasîb oldu...
İşte şimdi tâze bir ümîd ve şevk ile Resûlullah (asm)?ı karşılamak zamânı...
SÜNNETE SARILAN
ATEŞTEN KURTULUR
Sünnet-i seniyyenin cehenneme nasıl kalkan olduğunu şu menkıbe çok güzel anlatır:
Mâlik oğlu Enes (ra)den rivâyet edilmiştir: Bir kimse ona misafirliğe gitmişti. O misafir hikâye etmiştir ki: "Enes hazretleri yemekten sonra peşkirinin sararmış, solmuş, kirlenmiş olduğunu görür. Hizmetçi kıza: Şu kirli ve bulaşık peşkiri, bir an için olsun tandıra atıver! dedi. Anlayışlı kız hemen peşkiri ateşle dolu tandıra attı. Misâfirlerin hepsi de bu işe şaştılar, peşkirden dumanlar çıkacağını, yanıp kül olacağını bekliyorlardı. Bir müddet sonra hizmetçi kız, kirlerinden temizlenmiş, beyazlaşmış peşkiri tandırdan çıkardı. Orada bulunanlar: Ey aziz sahâbi! dediler. Bu peşkiri nasıl oldu da ateş yakmadı, üstelik bir de onu temizledi. Enes dedi ki: Hz. Mustafa bu peşkire çok defa alnını, ağzını sildi de ondan. Sonra misafirler o hizmetçi kıza: O peşkiri efendinin emri ile götürüp ateşe attın, haydi diyelim ki efendin sırları biliyordu, ya sen ey hanım kız, böyle değerli bir peşkiri, 'Bu nasıl olur?' demeden hemen götürüp ateşe attın? Hizmetçi kız dedi ki: Kerem sâhibi kişilere güvenirim, ?ın has kullarından çok şey ümit ederim. Peşkir de ne oluyor? Bana böyle; 'Atıl ateşe!' diyeydi, hiç düşünmeden kendimi atardım."
Mevlânâ Hazretleri Mesnevî?de menkıbeye şu nasîhati ilâve eder:
Ey ateşten ve azaptan korkan gönül, öyle bir el, öyle bir dudak sahibine yaklaş ki: O el ve ağız, peşkir gibi cansız bir şeye böyle bir yücelik, böyle bir şeref verirse, bir âşıkın rûhuna neler verir, ne feyizlerde bulunur? Kâbe?nin taşını, toprağını kıble yaptı. Ey can, sen de çalış, çabala, iyi işler yap da mana erlerinin ayağının toprağı ol!
Enes Bin Mâlik?in peşkirinden alacağımız daha çok dersler var...
Bizim Resûlullah (asm)?ın mübârek eline dokunma imkânımız yok bu dünyada. Ama O?nun manevî eli her asırda insanlığın beşte birine maddî manevî şifâ, kalplere sevgili, akıllara muallim, nefislere terbiye edici oldu.
Rebiülevveli mîlad yapıp O?nun o pâk ve muallâ eline yeniden uzanabilir, salâvat-ı şerifelere ağırlık vererek, Onun sünnetine daha ciddî yapışarak ın Habîbi?ne mahbûb bir fert olabiliriz.
Hem şimdi en çok O?na ve nûruna muhtâcız.
İhtiyâcımızı, ilâcımızı doğru tesbît edelim...
.
Rabiül-evvel ve veladet
Birilerinin peygamberin hayatı diye ortaya koyduğu modele baktığımız zaman, şöyle bir tablo ortaya çıkar; hiç gülmeyen, hep somurtan, insanlarla hiç şakalaşmayan bir peygamber.
İlk bakışta böyle bir kanaatin oluşması da normaldir. Zira öyle büyük bir şahsiyetin gülmesi, eğlenmesi, insanlarla şakalaşması, espri yapması mümkün mü diye düşünebilir kişi. Fakat O yüce peygamberin (as) hayatında latifeye bolca yer olduğunu rahatlıkla söylememiz mümkün.
Hz. Mevlana’ya ait bu konuda çok veciz bir sözden bahsedilir: “Bir insanın urucu/miracı ne kadar yüce ise, inişi de o nispette büyük olur.”
Yani bir insan manen ne kadar yüce ise madden yani insanlar arasına karışması o ölçüde yüce ve kuşatıcı olur. Sahip olduğu manevi makam ona rol yapma ihtiyacını hissettirmez. Rol yapma gereğini duymaz. İnsanlar bana gereğince hürmet ve saygı göstermezlerse ben ne yaparım diye bir derdi olmaz onun. Her anında rabbiyle olan, kulların ne düşüneceğiyle meşgul olur mu hiç?
Bu tip ucuz “şahsiyetler” ancak bulunduğu makamı ehli olmadığı için “rol keserek” işgal eden kimselerdir.
Aslında dostları da aynı peygamber gibi, yerinde ve zamanında bolca latife yaparlar.
Bilen bilir, yaşayan unutmaz. Ama onların latifesinde de “hikmet” vardır.
Bir çoklarımız gibi ben de merak ederdim acaba Hz. Peygamber şakalaşır mıydı diye?
Şunu öncelikle ifade edelim ki, Cenab-ı peygamber (as)’ın hayatında şakaya/latifeye bolca yer vardır.
Bu düşünceyi teyit babından Hz. Enes (ra) şöyle buyurur: “Resulüllah, çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanı idi.”
Hz. Peygamber (as) şaka/latife yaparken belli ölçülere riayet ederdi:
a– Şaka bile olsa sadece doğruyu söylerdi.
b– Şaka da olsa gereksiz yerde münakaşa etmezdi.
c– İnsanları korkutmazdı.
d– Alay ederek şakalaşmazdı.
Hz. Peygamber gibi O’nun engin müsamahasından olsa gerek, sahabe de şaka yapardı.
Bunun bir çok misalinden en dikkat çekenlerden bir de Hz. Nuayman (ra)’dır.
Bu sahabe Resulüllah ile bile şakalaşmıştı: Medine’ye iyi veya yeni bir şey geldiği zaman onu veresiye satın alır ve Resulüllah (as)’a hediye ederdi. Borcunu ödeme zamanı gelince ödeyemezdi. Alacaklıyı alıp Hz. Peygambere götürür ve “Ya Resulullah ben bir vakit sana bir şey hediye etmiştim ya, onun parasını bu adama öde” derdi. Resulullah da: “Sen onu bana hediye etmiştin ama” deyince şöyle derdi: “Bu güzel şeyi sana laik görmüştüm, ama param yok ne yapayım.”
Resulullah alacaklının parasını öderdi ama Nuayman’a hiç kızmazdı. Hatta bu sahabeyi ne zaman görse kendisini gülmekten alamazdı. Bu sahabenin bir sefer esnasında kendisini kızdıran sahabe “Süveybit”i kölem diye satması da onun meşhur şakalarındandır. (Bu hareket şaka da olsa yalan söylememek ölçüsüne ters düşse de bu sahabenin yapısı çok farklıdır.)
* Hz. Enes (ra)’dan: Bir adam Resulullah’a: “Ey ’ın resulü beni bir deveye bindir” deyince, Resulullah da ona: “Seni bir devenin yavrusuna bindireceğim” dedi.
Adam: ”Ey ’ın resulü ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki) deyince.”
Resulüllah (bütün develerin bir başka devenin yavrusu olduğunu kastederek): “Yoksa deveyi bir başka şey mi doğurdu?” buyurdu.
* Hz. Enes (ra)’dan gelen bir rivayette: Resulüllah (as) kendisine “Ya Zü’l Üzüneyn” yani “ey iki kulaklı” diye hitap ederek, kedisiyle şakalaşırdı.
*Ensar’dan mizahçı bir zat vardı. (Bir gün yanındakilerle şakalaşırken) Resulüllah elindeki çubuğu şaka yollu böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ya Resulellah canımı acıttın, kısas istiyorum” dedi. Resulüllah bunun üzerine: “Haydi kısasını yap” buyurdu. Adam: “Sizin üzerinizde gömlek var, oysa benim üzerimde gömlek yoktu. Gömleğinizi çıkarın” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber gömleğini çıkarıp böğrünü açtı. Adam Resulüllah (as)’ı kucaklayıp böğrünü öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey ’ın resulü” dedi.
Bu misalleri çoğalmak mümkün. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir insanın, beşer nevinin en yücesi bir zatın latife/şakasında da rahmet olduğu muhakkaktır.
Veladet/doğum kandili dolayısıyla, O yüce peygamberin dünya hayatımızda; “alemlere rahmet” vasfından, ahirette de “şefaat–i uzma/en kapsamlı şefaat” vasfından doya doya yararlanmamızı dua ve niyaz ederek bütün Müslümanlarin Rabiül-evvel ayini dolayisi ile idrak edecegimiz veladet kandilini tebrik ederiz. ...08/03/2009 / PAZAR AKŞAMI RABİÜL EVVEL VELADET KANDİLİ TÜM İSLAM ALEMİNİN KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ..sabri köntek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...