Wikipedia

Arama sonuçları

15 Nisan 2019 Pazartesi

Helal Lokma Kalbi Nurlandırır

İslam alimleri dini şöyle tarif etmişlerdir: “Allah-u Zülcelâl tarafından vahiy yolu ile Peygamberlere indirilen, insanların dünyada ve ahirette kurtuluşuna vesile olan itikadî ve amelî nizama din denilir.” Dinin emir ve nehiylerinin bir kısmı, insanın Allah-u Zülcelâl’e karşı kulluk vazifelerini açıklar. Bunlara ibadet deriz. Bir kısım emir ve hükümler ise, kullar arasındaki muamelelerin Allah’ın rızasına uygun olması için gerekli kanunlardır. Bunlara da muamelat deriz. Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerimiz nasıl ki; Allah’ın bizim üzerimizdeki hakkı ise, insanlarla olan muamelelerimizin helal olması da Allah’ın hakkıdır. Mesela insanlar arasında cereyan eden ticaret, nikâh, borçlanma, miras ve benzeri hukuki muameleler de Allah’ın rızasına uygun olmalıdır. Rabbimiz insanlar arasındaki muamelelerin helal olması için bazı sınırlar çizmiştir. Bu sınırların aşılması haramdır, Allah’a isyandır. Mesela Mevla ve tekaddes hazretleri el-Bakara suresi, 229. Ayetinde talak yani boşama hakkındaki hükümleri açıkladıktan sonra; “…Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; onları bozmayın. Allah’ın yasalarını bozanlar, ancak zalimlerdir.” Buyurur. Kur’an-ı Kerim’de hududullah yani “Allah’ın sınırları” mefhumu muamelata dair hükümler açıklandıkça tekrar edilir. Müminlerin bu hükümlere riayet etmesinin ahirette kurtuluş için şart olduğu da birçok ayet-i kerimede bildirilir: “Bunlar, Allah’ın hudududur, sınırlarıdır. Allah’a ve Peygamberine kim itaat ederse, onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada temellidirler, büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine başkaldırır ve sınırlarını aşarsa, onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azap onadır.” (Nisa, 4/13-14) Dinimiz her müslümanın, kendisi için helal ve haram olan şeyleri bilmesini farz kılar. Mesela bir tüccar, ticaretinin helal olması için lüzumlu bilgileri bilmek zorundadır. Nitekim Hz. Ömer radıyallahu anh, hilafeti zamanında; “Bizim çarşımızda dini(-n ticaret kaidelerini) bilen kimseler satıcılık yapsın.” (Tirmizî, Vitr, 21/487) diye emretmişti. Dinin muamelata dair hükümleri her ne kadar kullar arası hukuk gibi görünse de, Allah hakkı olan bir yönü de vardır. Çünkü bu muameleler helal dairesinde yapılmazsa harama girilmiş olur. Haram sınırlarına girmek ise kulun Allah’a itaat etmemesi demektir. Mevla Tekaddes hazretleri bir ayet-i kerimede kazançlarına haram karıştıranları şöyle tehdit ediyor: “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar, insanlardan bir şey ölçüp aldıkları zaman ölçüyü tam yaparlar; kendileri onlara bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik yaparlar. Onlar, büyük bir gün için tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı? O gün insanlar âlemlerin Rabbi huzurunda duracaklardır.” (Mutaffifin, 1-6) Bu ayet-i kerimelerden anlayabileceğimiz gibi, hayatın İslam’a göre tanzim edilmesini sağlayan, helal ve haramı belirten hükümler, ahirette hesaba çekileceğimiz en mühim esaslardandır. Allah Tertemiz Kul İstiyor Helal lokma yemenin, dinin manevi yönü olan tasavvuf hayatımızda da mühim bir yeri vardır. Evvela, helal lokma yemek kişinin Allah’a ihsan üzere güzelce kulluk yapmasının ilk şartıdır. Çünkü yüce isimlerinden biri de el- Kuddüs olan Rabbimiz, her türlü pislikten, lekeden münezzehtir. Bu sebeple kulluğuna da ancak temiz kimseleri kabul eder. Allah ve tekaddes hazretleri, huzuruna duran kullarının vücudunun sadece helal lokma ile beslemesinden razı olmakta, ancak arınmış, tertemiz kullarının ibadet ve dualarını kabul etmektedir. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: ‘Allah Teâlâ temizdir; sadece temiz olanları kabul eder. Allah Teâlâ peygamberlerine neyi emrettiyse mü’minlere de onu emretmiştir. Cenâb–ı Hak Peygamberlere: “Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın!” buyurmuştur. Mü’minlere de: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin,” buyurmuştur.” Resûl–i Ekrem daha sonra şunları söyledi: “Bir kimse Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak: Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! diye dua eder. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!’ (Müslim, Zekat 65) Hacca gitmek, hayli meşakkatli bir ibadettir. Kişinin sırf Allah’ın beytini haccetmek için günlerce evinin rahatından, işinin başından ayrılması, yolculuk zahmetlerine katlanması büyük bir fedakârlıktır. Ama eğer kişinin yediği içtiği helal değilse onca zahmeti bile boşa gitmektedir. Bu gerçekten büyük bir ikazdır. Allah-u Zülcelâl namaza duran bir müslümanın, elbisesinde, seccadesinde bir necaset olmasını istemediği gibi; vücudunda da haram bir lokma olmasına razı olmaz. Hatta bazı rivayetlere göre, vücuda giren haram lokma, helal ile değişip vücuttan atılıncaya kadar kulun duasının kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Haram lokma yiyenin ameli kabul edilmediği gibi, zaten amel yapmak da kendisine zor gelir. Çünkü helal lokma kul için nur olurken haram lokma zulmet olur. Kalp haram lokma yemekle kararınca insan ibadetinde huşu duymaz, kendinde namaz kılma kuvveti bulamaz. Tasavvuf yolunun büyükleri, ibadet ve zikirde huşu duymak için helal lokma yemeye dikkat etmeyi emretmişlerdir. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurur: “Namazda huzuru elde etmek ancak helal yemekle mümkündür. Kişi helal rızık elde etmeye dikkat ederse, bu durum namazın dışında, abdest alırken ve hatta iftitah tekbirleri sırasında kişide kalp huzuru sağlar.” Sevenlerinin anlattığına göre, Şah-ı Nakşibend hazretleri helal lokma yemeğe çok dikkat ederdi. O tarlasını sürerken hayvanı fazla yormaz, karnını güzelce doyururdu. Yemek pişiren kişilerin gönüllü olmasına, hizmetini helal etmesine dikkat ederdi. Helal lokma temin etmeye böyle hassasiyet gösterdiği için, birçok kimseler onun helal yemeğini yemek için evine gelirlerdi. Hatta birçok hastaların onun helal yemeğini yemekle şifa bulduğu haber verilmiştir. Helal lokma yiyen, ibadette huşu hisseder, derecesi yükselir. İbadeti samimi olduğu için, kalbinin ahvali düzelir, selim bir kalp sahibi olur. Selim bir kalp de insanı ahlâksızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Böylece insan helal-haram gözetmeye daha da fazla dikkat eder, şüphelilerden de kaçınır. Helal harama dikkat etmeyen kimse, şüpheli ve karışık kazancından yedikçe ibadetten huşu duyamaz. Bu hâl üzere ibadetini zahiren yapsa da, bu namaz onu kötülükten alıkoymaya yetmez. Kişi yediği haram lokmanın tesiriyle başka günahlara ve ahlâksızlıklara da yönelir. Sehl bin Abdullah Tüsteri kuddise sirruhu hazretleri şöyle diyor: “Haram yiyenlerin yedi azası, istese de istemese de günah işler. Helal yiyenlerin azası ibadet eder, hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.” İşte bu sebeple kulun ibadet hayatını ve manevi halini düzeltebilmek için helal lokmaya çok hassasiyet göstermesi gerekir. Eğer insan rızkını sadece helalden kazanmak için gayretli olursa Allah-u Zülcelâl ona nasibini muhakkak helal yoldan gönderir. Bir hadisi şeriflerinde Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyururlar; “Ey insanlar Allah’a karşı muttaki olun ve (rızık) talebinizde güzel davranın! Zira hiç kimse (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkı eksiksiz olarak elde etmeden ölmez. Rızkı gecikse bile sonunda ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve (rızık) talebinizde güzel davranın, helal olanı alın, haram olanı terk edin!” (İbn-i Mâce, Ticârât, 2) Rabbimizin güzel isimlerinden biri er-Rezzak’tır. O dünyada bütün mahlukatın rızkını verir. Öyleyse rızık konusunda şeytanın vesveselerine uymayıp, helal yollar ile yetinmeye çalışmalıdır. Çünkü helal lokma bereket vesilesidir, ihtiyaçlara kafi gelir. Halbuki haramın bereketi yoktur. Haram Kazanç Felakettir Helal lokma yemenin ibadete bakan yönü olduğu gibi, bir de muamelata ve kul hakkına bakan yönü vardır. Dinimize göre bazı şeylerin haramlığı, bizzat kendisinde olduğu gibi, bazılarınınki ise kazanma biçimindedir. Mesela şarabın kendisi haramdır, kişi elinin emeğiyle kazanmış olsa da haramdır. Ekmek ise helaldir ama ekmeği kazanırken meşru olmayan bir yol ile kazanılmışsa o ekmek de helal olmaz. Allah azze ve celle bir ayet-i kerimede buyuruyor ki: “Ey İman edenler! Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin. Karşılıklı rızaya dayalı ticaretle yiyin. Haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder.” (Nisa; 29) Başkasının hakkını yiyen kimse, hem kendi nefsine yazık etmiş olur, hem de ahirette kul hakkı ile hesaba çekilip azaba uğratılır. Malum olduğu gibi, bir kişinin Allah’a karşı kulluk vazifelerinde kusuru olursa, tevbe eder ve Allah-u Zülcelâl dilerse affeder. Ama kul hakları ahiret gününe kalır. Hak sahibi hakkını helal etmedikçe kişi yerinden ayrılamaz. O gün herkesin azaptan kurtulmak için çok sevaba ihtiyacı olduğunu düşünecek olursak kul haklarından sakınmanın önemini anlayabiliriz. Onun için en güzeli, biraz zahmet çekerek de olsa mutlaka helal kazanmaya çalışmalıyız. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de şöyle buyuruyor: “Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselam da kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyû’ 15) Nebi aleyhisselatu vesselamın bilhassa Hz. Davud’u zikretmesinin sebebi, onun kendi kavminin başında komutan ve idareci olması sebebiyledir. Hz. Davud bu vazifesine rağmen demircilik sanatıyla zırh imal ederek helalden kazanırdı. Rabbimiz, helal ve haram olan kazanç yollarını açıklamıştır. Mesela kişinin ücretli çalışması, dürüstçe ticaret yapması, kira bedelleri gibi yollar meşrudur. Faiz, kumar, haram şeylerin ticareti, ticarete hile karıştırmak, ücretli kişinin iş sahibine haksızlık etmesi gibi yollardan elde edilen kazanç ise haram olur. Maalesef zamanımızda haram ve şüpheli kazançlar çoğalmıştır, bu sebeple hassasiyet göstermek icab eder. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de helak edilmiş milletlerin ahvalini anlatırken, Resullerinin onları ticarette haksızlık yapmaktan sakındırdığını ama dinlemediklerini bildirmektedir. (Hud, 84-86) Bugün gençlerimize piyango, kumar ve benzeri haram yoldan kolay para kazanma tuzakları kurulmaktadır. Onları bu gibi tuzaklara karşı şuurlandırmamız çok mühimdir. Ahir zaman fitnelerinden korunup helalden kazanmak için, Peygamber Efendimizin Hz. Ali’ye tavsiye ettiği duayı çok okuyalım: “Allahım! Bana helâl rızık nasib ederek haramlardan koru! Lütfunla beni senden başkasına muhtaç etme!” (Tirmizî, Daavât 111)

23 Ağustos 2018 Perşembe

Şeytan İnsanı Fakirlikle Korkutur

Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede buyuruyor ki; “Şeytan, sizi yoksullukla korkutup çirkin işlere teşvik ediyor. Allah ise, kendi katından bir bağışlama ve fazla bir kar vadediyor. Allah'ın gücü geniş, ilmi çoktur.”(Bakara; 268) İnsanoğlu fakir düşüp sıkıntı çekmekten korkar. Çünkü insan kendini çok muhtaç ve aciz görür. Şeytan da insandaki bu korkuyu dürter, daima dünya hayatına hırslandırır. İblis, Hz. Adem ve Havva aleyhisselamı da böyle kuruntuya düşürerek cennetten çıkardı. "Ey Âdem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve eskimeyen bir saltanatı göstereyim mi?" (Tâhâ, 120) diyerek Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedirdi. Bu dünyada da insan, şeytanın dürtüklemesiyle Allah'a karşı suizanna düşer. Sanki elindeki rızkı tükenince bir daha verilmeyecek diye kuruntuya kapılır. Eğer hırslanır, helal haram demeden kazanmaya bakarsa Allah'ın takdirinin önüne geçebileceğini zanneder. İnsanın bir kalbi vardır, onunla dünya işleri için tasalanırsa ahireti düşünmeye, Allah'ın huzurunda gibi ibadet yapmaya imkânı olmaz. Onun için kul geleceği düşünüp tasalanmayı bırakmalı, içinde bulunduğu günü Allah'a ibadetle değerlendirmeye bakmalıdır. Şakik-i Belhî demiştir ki, “Geçmişin pişmanlığı ve geleceğin endişesi, insanın içinde bulunduğu vaktin bereketini alır!” İnsan gelecekteki rızkının endişesini çekmek yerine bugün elindeki rızka razı olup, gelecek için Allah'a tevekkül etmelidir. İbn Ataullah kuddise sirruh buyurdu ki: “Rızâ Allahü Teâlâ'nın, kul için takdir ettiği şeyleri, kalbin sükûnetle karşılamasıdır. Çünkü Allah, onun için, en iyi olanı seçmiştir. Böylece kul, takdire rıza göstermiş ve hoşnutsuzluktan kurtulmuş olur.” Düşünecek olursak, hiçbir kul türlü türlü kuruntulara kapılmakla veya hırslanmakla nasibinden fazlasını elde etmez. Allah'ın takdir ettiğine razı olmakla da nasibinden hiçbir şey eksilmez. Aksine nasibi karşısına çıktığı zaman onu rıza ile karşıladığı için nasibini kaçırmamış olur. Nasibine şükrettiği için şükür nimeti artırır, bereketlendirir. Bir mümin, Allah'ın onun için seçtiği nasibi Allah için sever ve rıza gösterirse, o şey bereketlenir. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme süt getirdiklerinde şöyle buyururdu: “Allahım, bunu bize bereketli kıl ve arttır!” Bir seferinde de şöyle dedi: “…bundaki hayrı arttır!” (Tirmizî, Da’avât, 3451) Şeytan bizi fakirlikle korkutup dünya için yarışmaya hırslandırırsa kendi kendimize şöyle diyelim; “Bu yaşıma kadar Allah-u Zülcelal beni rızık vererek besledi; bundan sonra da rızkımı vermeye kadirdir. Kimseye muhtaç olmamak için çalışır, sebeplere sarılırım ondan sonrasını Rabbim tevekkül ederim.” Eğer böyle yaparsak dünyada da rahata kavuşuruz, ahireti de kazanırız. Sehl kuddise sirruh: “Rabbi ile kulu birbirlerinden râzı olunca, itminân hâli ve "Onlar ki inandılar ve iyi işler yaptılar, mutluluk onların, güzel gelecek onların" (Rad, 29) âyetinin mânâsı ortaya çıkar" buyurmuştur. Allah dostlarından birçokları dünyada helal rızık kazanmak için sebeplere müracat etmişlerdir. Ama kalplerinde dünyanın tasasını ve hırsını taşımamışlardır. Çünkü onlar, Allah'ın kendileri için takdir ettiği ister fakirlik olsun ister zenginlik olsun fark görmeden razı olmuşlardır. İşte bu hal en büyük zenginliktir. Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh Feth’ur-Rabbanî adlı eserinde talebelerine ve sevenlerine şöyle nasihat ediyor: “Ey oğul! Kadere rızâ göstermek, kavgalar, çekişmeler ve didişmeler sonunda dünyalığa nâil olmaktan daha güzeldir. Kadere rıza göstermenin siddîklerin kalplerinde husûle getirdiği tatlılık, nefsânî arzularla zevklere nâiliyetin verdiği tattan çok daha büyüktür. Allah dostlarının nazarında, kadere razı olmak, dünyadan ve bütün dünyadakilerden çok daha tatlıdır. Zira Allah'ın takdirine razı olmak, her hal ü kârda hayatı güzelleştirir, tatlılaştırır, huzurlu kılar..." Mal ve Evlat Sevgisi Fitnedir İnsanı bu dünyada oyalayan ve gaflete sürükleyen şeylerden biri de kişinin ehli, evlatları, malları ve onlar hakkındaki uzun emelleridir. Her insan çoluk çocuğunu kimseye muhtaç etmeden bakıp büyütmek ister. Bu da dünya hayatı için çalışmayı gerektirir. Fakat insanın evlatları hakkındaki hisleri aşırı olursa, onlara fazla gönül bağlarsa, onların dünyası için kendi ahiretini harap eder. Allah-u Zülcelal buyuruyor ki, “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer fitnedir (imtihandır); Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” (Teğâbun, 14-15) Bu ayet, bir kısım müminler için nazil oldu. Onlar iman etmişler ve Peygamberimizin yanına hicret etmeyi arzu etmişlerdi. Fakat hanımları ve çocukları onlara mani oldular, “Gidersen senin hasretine dayanamayız. Sana bir hal olursa artık biz yaşayamayız!” diyerek, Peygamberimizin yanına gitmesine, İslam hizmeti yapmasına engel çıkardılar. İşte bu ayet, kişinin ehline ve çocuklarına olan sevgisinde aşırıya gitmemesini bildiriyor. Zamanımızda da insanlar ekseriyetle “Çocuklarıma iyi bir istikbal hazırlayayım,” diye hep dünyaya çalışıyor. Hatta bu uğurda helal harama dikkat etmeyip, sadece bol bol dünyalık kazanmayı düşünüyor. Bu yüzden hem kendi ahiretini, hem çocuklarının ahiretini heba ediyor. Halbuki eğer Allah'a tevekkül etse, Allah-u Zülcelal kendisine nasıl rızık veriyorsa, çocuklarının rızkını da verir. Çocuklarının rızkı ezelde takdir edilmiştir, onlara muhakkak ulaşacaktır. Etrafınıza bir bakın, herkese babasından mı mal kalıyor? Yalnız babasından bol miras kalanlar mı zengin oluyor? Allah-u Zülcelâl kime zenginlik dilemişse ona dünya malı verir, onunla imtihan eder. Kimi de fakirlikle imtihan etmeyi dilemişse babası ona ne kadar bol miras bırakmış olsa da yine onu fakirleştirir. Hiç kimse çocuklarına çok miras bırakmakla onun başına gelecek imtihanlara mani olamaz. Allah dilerse bol dünyalık nimetler bırakmış olsa da onları elinden alabilir. Bilhassa anne babası, çocuklarını şımartmış ve nefsine uymaya alıştırmışsa, çocuğuna hazineler bıraksa bile hepsini saçar savurur, yine muhtaç duruma düşer. Hâlbuki çocuklarını kanaatkâr ve sabırlı yetiştirirse, Allah'ın takdir ettiği rızık onlara yeter. Bu sebeple uzun emeller besleyerek, “Çocuklarıma ev alayım, mal mülk toplayayım” diye ahiret hazırlığını geciktirmek çok yanlıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor: “Ölüyü (kabre kadar) üç şey takip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli. Bunlardan ikisi (onu kabirde yalnız bırakıp geri) döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı döner, ameli (kendisiyle) kalır.” (Buhârî, Rikāk, 42; Müslim, Zühd, 5) Akıllı insan, yanında ahirete götüreceği sevapları kazanmaya bakar, arkada bırakacağı mal ve çocukları için ahiretini ihmal etmez. Dünyayı Seven Ölümü ve Ahireti Hatırlamaz Nefis bu dünya hayatında imkan buldukça şımarıp azar, kendini başıboş zanneder. Hele bir de dünyadaki nimetlerle hoş bir hayat sürmekteyse ölümü ve ahireti hatırlamak istemez. Allah-u Zülcelal buyuruyor ki, “Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim.” (Kehf, 7) Allah-u Zülcelal dünya nimetlerini ziynet, yani süs diye vasfediyor. Ziynet, incik boncuk gibi, pek bir işe yaramayan, sadece görünüşte güzelliği olan, faydasız bir şeydir. Böyle faydasız incik boncuklara, süslere ancak aklı kıt olanlar değer verir. Dünyanın ziyneti olan bütün metalar da ahiretin yanında değersiz, işe yaramaz şeylerdir. İnsan ahirete vardığı zaman dünyada sahip olduğu şeylerin, velev ki hanlar, hamamlar, fabrikalar apartmanlar bile olsa ancak birer gösteriş ve süs olduğunu anlayacaktır. O zaman bu değersiz metalar için ahirete hazırlanmayı ihmal ettiğine yanacaktır. Müslümanlar mal ve dünya sevgisine daldıkça ölümü sevmez olur ve Allah yolunda çalışıp nefisleriyle ve dinlerini ortadan kaldırmak isteyenlerle mücahede etmeyi bırakırlar. O takdirde de zayıf bir hale düşer, zillete düçar olurlar. Peygamber Efendimiz bu tehlikeye şu rivayetle dikkat çekmektedir: “Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.” Bir sahabî, “Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” diye sorar. Rasûlallah, “Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.” cevabında bulunurlar. Bir başka sahabî, “Vehn nedir ya Rasûlallah?” diye sorunca da, “Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir.” buyururlar (Ebu Davud, Melahim 5) Ashab-ı kiram, Allah'ın rızasını kazanmak ve Resulün yardımına koşmak için dünyalık ne varsa bir yana koyuyorlardı. İşte onların bu samimi gayreti sayesinde Allah onlara yardım etti, İslam’ı muzaffer kıldı. Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle ikaz ediyor: “(Ey Habibim!) De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesâda, zarara uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden evler, konaklar, size Allah’tan ve O’nun Rasülünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe; 24) İşte bu ayette sayılan bütün şeyler, insanların ehli, akrabaları, evleri, malları, ticaretleri; bütün bunlara karşı hissettiği sevgi birer imtihandır. İnsanın kalbinde bunlara karşı duyduğu sevgi, Allah ve Resulünün sevgisinden daha ağır basmamalıdır. Bilmelidir ki bunların hepsini ona Allah verdi, bir gün de onlardan ayrı düşecek. O zaman bütün bunlara karşı hissettiği sevginin ne kadar aldatıcı olduğunu anlayacak. Bunları yalnız Allah için severse, Allah yolunda sarf ederse işte o zaman başka.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

KURAN’IN ÖZÜ; FâTİHA SûRESİ

Sûreyi Takdim

Bu mübarek sûre, yedi ayettir ve Mekke'de inmiştir. Kur'an-ı Kerîm'e bu sûre ile başlandığı için “el-Fatiha” (açan) diye isim verilmiştir. İniş itibariyle olmasa da tertib itibariyle Kur'an'ın ilk süresidir.

Fatiha, kısa ve veciz olmasına rağmen, Kur'an-ı Kerîm'in bütün mânâlarını ihtiva eder ve özet olarak onun esas maksatlarını kapsar. Dinin esaslarını ve teferruatını içine alır. İtikad, ibadet ve muamelatı, âhirete ve Allah'ın güzel sıfatlarına imanı, yalnız O'na ibadet etme, O'ndan yardım dileme ve O'na dua etmeyi; imânda ve sâlihlerin yolunu tutmada sabit kılması, gazaba uğramışların ve sapmışların yolundan sakındırması için O'na yalvarmayı ihtiva eder.

Ayrıca bu sûrede, geçmiş toplumlara dair haberler, bahtiyar kimselerin yükseleceği mevkiler, bedbaht kimselerin düşeceği kötü durumlar hakkında bilgi vardır. Yine bu sûrede, Allah'ın emrine uyma, nehyinden sakınmadan bahsedilir. Bunların dışında, bu sûrede daha birçok maksat, gaye ve hedefler vardır.

Fatiha sûresi diğer sûrelerin aslı durumundadır. Bundan dolayı buna “Ümmü'l Kitab” (Kitab'ın anası) denilir. Çünkü bu sûre, kitabın esas maksatlarını kendisinde toplamıştır. [1]

Surenin Meali

1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

3. O, Rahman ve Rahîm'dir.

4. Ceza gününün mâlikidir.

5. (Ey Allah'ım!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.

6. Bize doğru yolu göster.

7. Kendilerine ihsanda bulunduğun kimselerin yolunu… Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!

İstiâzenin (Eûzu'nun) Tefsiri:

“Kovulmuş olan Şeytan’dan, Allah'a sığınırım.”

İnatçı ve kibirli olan şeytanın, din ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından, Allah'a sığınır ve O'nun yardımıyla korunurum.

Şeytanın arkadan çekiştirmesi, yüze karşı alay etmesi ve vesvese vermesinden de yine her şeyi yaratan, işiten ve bilen Allah'a sığınırım. Çünkü onun insanlara zarar vermesini, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan başkası önleyemez. Hadiste rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (sav), gece namaz kılmaya kalktığında, tekbir ile namazına başlar, sonra şöyle derdi: “Kovulmuş Şeytan’dan, O'nun arkadan çekiştirmesinden ve vesvesesinden her şeyi işiten ve bilen Allah'a sığınırım.”[2]

Besmelenin Tefsiri:

“Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla.”

Bütün işlerimde, Allah'tan yardım dileyerek ve sadece O'ndan medet umarak, her şeyden önce O'nun adıyla ve zikriyle başlarım. Çünkü O Rab'tır, itaate layık olan yalnız O'dur. O, lütuf ve kerem sahibidir, rahmeti engin, lütuf ve ihsanı boldur, rahmeti her şeyi kuşatan ve lütfu bütün mahlûkatı kapsayandır. [3]

Taberî şöyle der: “Zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allah (cc), peygamberi Muhammed (sav)'i, bütün işlerinde, önce kendisinin güzel isimlerini zikretmeyi öğreterek yetiştirdi. Bunu, bütün mahlûkatı için uyacakları bir sünnet ve takip edecekleri bir yol kıldı. Bir kimsenin, bir sûreyi okumak istediğinde (besmeleyi) demesi, onun maksadının, “Allah'ın adiyle okuyorum” demek olduğunu gösterir. Diğer işlerde de durum aynıdır.[4]

Fatiha Suresi'nin Fazileti

Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'inde rivayet ettiğine göre, Übeyy b. Ka'b, Fatiha sûresini Rasulullah (sav)'a okumuş, bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a andolsun ki, bu okuduğunun bir benzeri ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da ve ne de Kuran’da indirilmiştir. O ‘seb'ul-mesânî’ (tekrarlanan yedi âyet) ve bana verilen yüce Kuran’dır.”





Sûrenin Tefsiri

Yüce Allah, lâyık olduğu şekilde kendisine nasıl hamd etmemiz, O'nu nasıl takdis etmemiz ve ne şekilde övmemiz gerektiğini, bize bu sûreyle öğretti ve şöyle buyurdu;

1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Yani, ey kullarım! Bana şükretmek ve beni övmek istediğinizde “elhamdulillah” deyin. Size olan lütuf ve ihsanımdan dolayı bana şükredin. Çünkü ben azamet, şeref ve şan sahibi olan Allah'ım. Yaratmak ve icat etmek bana mahsustur. Ben insanların, cinlerin, meleklerin, göklerin ve yerlerin Rabbiyim. O halde övgü ve şükür, (uydurulan ve vehmedilen) diğer tanrılara değil, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. [5]

3. “Rahman ve rahimdir.” O, rahmeti her şeyi kapsayan ve lütfu bütün mahlûkata şamil olandır. Zira O, kullarına, onları yaratmak, azıklarını vermek ve onlara dünya ve ahiret mutluluğuna götüren yolu göstermek lütfunda bulunmuştur. O, yüce rahmeti büyük ve ihsanı devamlı olan Rabb'dır. [6]

4. Ceza gününün mâlikidir “Yüce Allah, ceza ve hesabın mâlikidir. Ceza gününde, kendi mülkünde tasarrufta bulunan bir mülk sahibi gibi tasarrufta bulunacaktır. “O gün, hiç kimse başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün, herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [7]

5. “(Ey Allah'ım!) ancak sana kulluk eder ve yalnız senden medet umarız. Ey Allah'ım, sadece sana ibadet ederiz. Sadece senden yardım isteriz. Senden başka hiç kimseye kulluk etmeyiz. Sadece sana boyun eğer, itaat eder ve sadece sana karşı huşu ve tevazu gösteririz. Ey Rabbimiz! Sana itaat etmek ve senin rızanı elde etmek için yalnız senden yardım isteriz. Çünkü her türlü tazim ve hürmete sen layıksın. Bize yardım etme gücüne, senden başka kimse sahip değildir. [8]

6. Bize doğru yolu göster. “Yani Ey Rabbimiz! Bize doğru yolunu ve hak dinini göster ve bizi ona ilet. Bizi, Nebilerine, Rasullerine ve son peygamberine gönderdiğin İslâm dini üzere sabit kıl. Bizi, sana yakın olan kimselerin yoluna girenlerden eyle. [9]

7- Kendilerine ihsan ve ikramda bulunduğun yani, peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna girenlerden eyle. Onlar ne güzel arkadaştır. Ey Allah'ım! Bizi, doğru yoldan çıkan ve eğri yola giren düşmanlarının zümresine katma. Yani bizi, senin gazabına uğramış olan Yahudilerin veya hak yoldan sapmış olan Hıristiyanların zümresine katma. Çünkü onlar senin mukaddes şeriatından çıktılar ve böylece gazaba ve ebedî lanete mûstehak oldular. Allah'ım duamızı kabul et. [10]
Fatihâ-i Şerifenin Kudsî Sırları

İslâm şehidi Hasan el-Bennâ, “Tefsire Giriş” adlı değerli risalesinde şöyle der: “Şüphe yok ki, kim Fatihâ-i Şerife üzerinde düşünürse onda kişiyi hayrete düşüren ve kalbini aydınlatan engin mânâları, o mânâların güzelliklerini, parlak ve üstün bir uyum görür. Kişi, her şeyde rahmetinin yeni yeni eserlerini meydana çıkaran bir rahmet sıfatıyla vasıflanmış olan Allah'ın adını anarak ve ondan bereket umarak diye başlar.”

“Bu mânâyı hissedip onu ruhunda yücelttiği zaman, bu Yüce İlâh'a hamd gayesiyle dilinden lafızları dökülür. Bu lafızlar ona, Allah'ın nimetinin büyüklüğüne, lütuf ve keremine ve bütün âlemlerin beslenip büyütülmesinde görülen güzel nimetlerine karşılık hamdetmeyi hatırlatır da kişi, bu uçsuz bucaksız okyanus üzerinde tefekkür eder.”

“Sonra yeniden, bu bol bol nimetlerin ve bu yüce terbiyenin bir teşvik ve korkutma arzusundan değil de bir lütuf ve merhametten kaynaklandığını hatırlar. Böylece ikinci defa sıfatını adaletle birleştirmesi ve lütuftan sonranın hesabı hatırlatması, bu Yüce İlâh'ın kemâlini gösterir. O, sürekli yenilenen bol merhameti ile birlikte, din gününde kullarına yaptıklarının karşılığını verecek, mahlûkatını hesaba çekecektir. “O gün hiç kimse, başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [11]

O'nun mahlûkatını (Rab sıfatıyla) terbiye etmesi; rahmetiyle teşvik ve adalet ve hesaba çekmesiyle korkutma esasına dayanmaktadır. Bu sebeple “ceza günün sahibi” buyurulmuştur. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda kendisini doğru yola iletecek ve sırat-ı mustakimi gösterecek bir kılavuza şiddetle ihtiyacı vardır.

Bu kılavuzluğu yapmaya onun yaratıcısından ve Mevlasından daha uygunu yoktur. Öyleyse O'na sığınmalı, O'na dayanmalı ve “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” diyerek, O'na seslenmelidir. Lütfu ile kendisini doğru yola, yani hakkı hak bilerek ona tabi olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.

Daha önce lütfuna mazhar olup da kadrini bilmeyerek ve hidayete ermişken, tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların yoluna iletmemesini istemelidir. Çünkü bunlar, haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir. Allah'ım, duamızı kabul et.

“Şüphesiz ki” kelimesi, son derece güzel bir beraat-ı makta' yani bitiriştir. Böyle bir güzel sonucu ve dua etmek için Allah'a yönelmeye, Fatihâ-i Şerife’den daha uygun ne olabilir?

Sen, bu âyet-i kerimelerin manaları arasında gördüğünden daha ince bir uygunluk veya daha sağlam bir irtibat gördün mü? Sen, o güzellik vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşırken, Rasulullah (sav)’in Rabbinden rivayet ettiği şu kudsî hadisi hatırla: “Namazı, kulumla kendi aramda ikiye böldüm. Kuluma istediği verilecektir...”

Ve bu tefekkür ve Allah'ın bu ihsanını devam ettir. Namazda ve namaz dışında ağır ağır, huşu ve huzur içerisinde okumaya ve âyet sonlarında durmaya çalış. Zorlanmadan ve teganni yapmadan, mânâyı ihmal edecek şekilde lafızlarla meşgul olmadan, tecvid ve nağmelerle tilavetin hakkını ver. Çünkü bu şekilde okumak, manayı anlamaya yardımcı olur ve kurumuş olan gözyaşlarını harekete geçirir. Kalbe, tefekkür ve huşu içerisinde Kur'an okumaktan daha faydalı hiçbir şey yoktur. [12]


Dipnotlar: [1] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/29. [2] Tirmizi, Mevakit, 65; İbn Mace, İkame, 2. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [3] Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [4] et-Taberi, Câmiu'l-Beyan 1/37. Mısır, M.321. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [5] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [6] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [7] İnfitar sûresi, 82/19. Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [8] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [9] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [10] Safvetü’t-Tefasir, 1/36-37. [11] İnfitar sûresi, 82/19. [12] Mukaddime fi't-Tefsir, s. 59. Safvetü’t-Tefasir, 1/38-39.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Arınma ve Dirilme Vakti: Ramazan-ı Şerif

Efendimiz s.a.v. üç aylara girince “Allahım Receb ve Şaban’ı hakkımızda mübarek kıl ve bizleri Ramazan’a ulaştır.” diye dua edermiş. Bu duaya âlimlerden bir kısmı şöyle anlam vermişler: Cenab-ı Hak, Ramazan ayına o kadar büyük bir değer yüklemiş ve bu ayı o kadar faziletli kılmış ki, kendinden önce gelen Receb ve Şaban aylarını ona hazırlık olsun diye mübarek kılmıştır. Bu yüzden evliya-ı kiram hazerâtı, Ramazan gelmeden altı ay öncesinden ona ulaşmak için; Ramazan’dan sonraki altı ayda da kabulü için Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunurlarmış. Esasen gelmekte olan ay, her anıyla o kadar hayırlı ki, diğer aylarda kol gezen şeytanlar bu ayda bağlanır, rahmet melekleri ise vazife başındadır. Ayrıca bu ayda Cenab-ı Hakk kullarını bağışlamayı dilemektedir. O halde bütün günahkârlar bu ayın gelişiyle müjdelenmeli ve Mevlâ Tealâ’ya tövbeye çağrılmalıdır.

Allah’a Kulluktan Hemen Sonra

“Rabbin, sadece kendisine kulluk/ibadet etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa kendilerine ‘öf’ bile deme, onları azarlama, ikisine de güzel söz söyle.” (İsrâ, 23) Allah Tealâ, girişte mealini verdiğimiz ayetin öncesinde mealen buyurmuştu ki: “Allah ile birlikte bir ilah daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak kalırsın.”(İsrâ, 23). Böylece iman konusunda en önemli rükûn olan şirkten uzak durmayı bildirince, peşi sıra bu ayet-i kerimede de imanın alametlerinden olan son derece önemli bir hususu ve onun şartlarını zikretmiştir. Aile, toplumun en küçük fakat en önemli parçasıdır. Temeli de anne ve babadır. Anne babaya itaat etmek, hürmette bulunmak ve onların ihtiyaçlarını temin etmek, şartlar ne kadar ağır olursa olsun onları himaye edip gözetmek, bir evlat için dinî, fıtrî ve vicdanî bir görevdir.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Ramazan-ı Şerif’in Kıymeti

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki Kur’an onda (ki Kadir gecesinde levh-i mahfuzdan semâ-i dünyâye) indirilmişdir. (O Kur’an ki) insanlara (mahz-ı) hidâyetdir, doğru yolun ve Hak ile baatılı ayırd eden hükümlerin nice açık delilleridir. Öyleyse içinizden kim o aya erişirse (hazır olur, müsâfir olmazsa) onu (orucunu) tutsun …” (Bakara; 185) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ve ashab-ı kiram radıyallahu taala anhum, Ramazan-ı şerif ayı geldiğinde birbirlerini tebrik ediyorlardı. Bu ay öyle mübarek bir aydır ki, bildiğimiz gibi değil, çok büyük bir nimettir! Onun sevabı, diğer ayların sevabı gibi de değildir: Bu ayda yapılan ibadet, zikir, oruç diğer aylardakinden çok daha fazla sevap kazandırmaktadır. Bu yüzden olsa gerektir Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam ve ashab-ı kiram, bu ay yaklaşınca birbirlerine müjde veriyorlar; rastlaştıklarında, “Sana müjdeler olsun! Ramazan ayına giriyoruz” diyorlardı. Daha bu ay gelmeden, onu sevinçle karşılıyor ve birbirlerini tebrik ediyorlardı. Bir bakın hele! Onlar bizim için örnektirler bizimde onlar gibi Ramazan ayını aşk ve muhabbetle karşılamamız, gelişiyle sevinç ve surur duymamız lazımdır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.” (Taberani) İmam-ı Rabbani kuddise sirruhu şöyle demiştir: “Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.” Oruç tutmanın hikmeti Nefsin ne kadar yaramaz olduğunu biliyorsunuz. Allah-u Zülcelal, nefsi öyle yaratmıştır. O menfaatli olan hiç bir şey yapmak istemez. Oruç da tutmak istemez. O istemiyor diye, Allahu Zülcelal’in biz kullarına bir ikramı olan oruç emrinden ve ibadetinden mahrum kalmamalıyız. Nefis cahildir, bilmez ve sonrasını da düşünmez. Oysa Allah oruç tutması karşılığında ona neler verecektir keşke idrak edip bir bilse? İnsan için Dünya hayatı bir damla kadar az bir şeydir. Ahiret hayatı ise bir okyanus gibidir. Nefis, o Ramazan-ı şerifteki amellerine karşılık sonsuz olan ahiret hayatında, nice mükafatlar bulacaktır. Oruç tutmanın hikmeti; nefsi, Allah-u Zülcelal’in emrine itaat ettirip, meleklerin sıfatıyla sıfatlandırıp, terbiye etmektir. Bir rivayete göre ise, orucun bir hikmeti de şudur; “Haşr’ın müddeti otuz gündür. İnsanlar haşir meydanında otuz gün, otuz ay veya otuz yıl dururlar. İnsan, otuz gün olan Ramazan’ın her bir gününde oruç tutarsa, Allah-u Zülcelal kıyamet gününde, o oruçların hürmetine, onu gölgesi altına alacak ve o kişi yemek ve içmekle lezzetlenecektir. Çünkü kıyamet gününde, Peygamberler ve onların ehli ile oruç tutanlar hariç, diğer insanların hepsi açtır. İnsan, Ramazan orucunu tutarsa, bu azaptan kurtulmuş olur. Oruç tutmaktan maksat, düşman olan şeytanı kahra uğratmaktır. Şeytanın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle, içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmek yoluyla olacaktır. Bu da ancak oruçla olur. Bir saniyemizi bile boşa geçirmemeliyiz! Herhangi bir kimse, ramazan ayının gecelerinde uyanıp kalkmak için yatağında hareket ettiğinde, bir melek şöyle nida eder: “Kalk! Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun.” Kalktığı zaman yatağı: “Ya Rabbi! Ona cennette ipekten yataklar ver.” diye dua eder. Elbiselerini giydiği zaman elbiseleri: “Ya Rabbi! Cennet hurilerinden, cennet elbiselerinden ona ver.” diye dua eder. Ayakkabılarını giydiği zaman ayakkabıları: “Ya Rabbi! Onu sırat köprüsünden çabuk geçir, ayağı kaymasın, ateşin içine düşmesin.” diye dua eder. Abdest almak için suyun yanına gittiği zaman, su: “Ya Rabbi! Onun günahlarını af ve mağfiret et, onu günahlardan temizle.” diye dua eder. Abdest alıp namaz kılmak için seccadesinin üzerine geldiği zaman, ev: “Ya Rabbi! Onun kabrini genişlet, dar etme, ona kabirde azap verme.” diye dua eder. Namaz kıldıktan sonra veya namazın içindeyken, Allah-Zülcelal o kula şöyle nida eder: “Ey kulum! Dua senden, kabul benden. Sen iste, ne istersen vereceğim.” İşte, Allah-u Zülcelal, Ramazan ayının hürmetine, bu fırsatı bize veriyor. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, daha sonra kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse o istirahati de ibadettir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bir gün minbere çıktı. Birinci basamağa çıkınca “Amin” dedi. Sonra ikinci basamağa çıktı “Amin” dedi. Sonra üçüncü basamağa çıkınca, yine “Amin” dedi. Daha sonra şöyle dedi: “Bana Cebrail gelip: ‘Ya Muhammed! Kim Ramazan’a erişir de bağışlanmazsa, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra Cebrail: ‘Kim ana-babasına veya onlardan birine (yaşlılığında) yetişir de cehenneme girerse, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra yine Cebrail aleyhisselam: ‘Sen kimin yanında anılırsan da üzerine salavat getirmezse, Allah onu (ilahi rahmetten) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim.” (İbn Hıbban) Demek ki, Ramazan-ı şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur’an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza ediyorsa, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim. Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelal, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan ayının ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre (ra)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek, Ramazan Ayı’nda oruç tutarsa, Allah onun günahlarını affeder.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sanki kıyameti ve cehennemi görüyordu. Onun için buyurmuştur ki: “Eğer benim ümmetim, Ramazan ayında kendileri için neler olduğunu bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” (Zübdetü’l Vaizin) Ama insanın nefsi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, Ramazanın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Oruç tutmak istemeyen nefsimizi azarlayarak ona şöyle dememiz lazımdır: “Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!” Esasen geçmiş ümmetlerde oruç, yirmi dört saatte bir sefer yemek yemek suretiyle tutuluyordu. Allah-u Zülcelal, fazlıyla bize müsaade etmiştir ki, akşamdan sabaha kadar yemek yiyebiliyoruz. Ya onlar gibi yirmi dört saatte bir sefer yemek yeseydik halimiz ne olurdu? Bunun için kişi Ramazan ayında, vaktini ibadetle, tazarruyla, yalvarmakla geçirmelidir. Affına mazhar olmaya çalışalım Allah-u Zülcelal, her ramazan gecesi bir milyon kişiyi affediyor. Cuma gecesinde ise her gece affettiği bir milyon kişiyle beraber, bir milyon kişiyi daha affediyor. Ramazanın son gecesinde ise başından sonuna kadar kaç kişiyi affetmiş ise bir o kadar kişiyi daha affediyor. Allah-u Zülcelal bu kadar kişiyi affetmesine rağmen, bu sayı yine de yeryüzündeki insanların sayısına oranla, fazla değildir. Af olunan, o milyonlarca kul içerisinde olabilmek için gayret göstermeliyiz. Şöyle ki: “Bu gece daha fazla ibadet edeyim de belki affolunan o kullar içine girerim.” Ertesi gece, yine: “Belki bu gece o sınıfa girerim.” Aynı şekilde: “Cuma gecesi daha faziletlidir, belki Allah-u Zülcelal beni bu gece affeder.” düşüncesi ve gayreti üzere olmalıyız. Bütün merak ve gayemiz, kendimizi Allah-u Zülcelal’in affına layık hale getirmeye çalışmak olmalıdır. Ramazan ayı, malumunuz senede bir defa ele geçen bir fırsattır, bir de bakıyorsunuz hemen bitivermiş . Onun için bu fırsatı çok iyi değerlendirmeliyiz. Bilhassa teravih namazlarımızı kaçırmamalıyız. Teravih namazı çok önemlidir. Öyle ki, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) teravih namazlarını, cemaatle devamlı olarak kılmamıştır. Çünkü devamlı kıldığı taktirde, ümmetine farz kılınacağından ve bunun da onlara ağır geleceğinden korkmuştur. Buradan da anlıyoruz ki, teravih namazı çok sevaptır ve ne yapıp edip sürekli kılmamız gerekmektedir. Ashâbı Kiramlar, Kur’an okumadıkları bir günün geçmesini istemezler, sürekli Kuran okumakla vakitlerine kıymet kazandırırlardı. Ramazan geldiğinde ise çok daha fazla Kur’an okumuşlardır. Mesela, Abdullah bin Ömer radıyallahu anh ailesiyle ilglenmek dışında durmadan Kur’an okurdu. Kur’an’ı hep açıktı. Her vakit namaz için abdest alır, öğle ile ikindi arasını ilim, irfan, ibadetle ihya ederdi. Kur’an-ı Kerim’i hatmedeceği zaman, son sûreye geldiğinde eşini, çocuklarını ve ev halkını yanına çağırır, onların huzurunda hatmeder, onlara dua ederdi. Belki de ulaşamayız bir daha… İşte, ramazan ayı bu kadar mübarek bir aydır. Onun için fırsatı kaçırmamalı, vaktimizi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Yine, Ramazan ayı, kıyamet gününde çok güzel bir şekil ve surette Allah’ın huzuruna çıkacaktır. Allah-u Zülcelal ona: “Ya Ramazan! Ne istiyorsun?” diye soracak, o da şöyle diyecektir: “Ya Rabbi! Bana hürmet gösterenlere, benim vaktimde oruç tutanlara, ibadet ve zikir edenlere şefaat etmek istiyorum.” Bunun üzerine Allah-u Zülcelal ona: “Git, kimi tanıyorsan, kim sana hürmet göstermiş, kim senin hakkını yerine getirmişse, kimden razı olmuşsan, onun elinden tut, cennete götür!” diye müsaade edecektir. Demek ki, Ramazan ayına bir dost gibi hürmet ederek kendimizi ona sevdirmeliyiz. Nasıl iki dost sevgi ve muhabbetle, aşkla bir araya gelip oturup sohbet ediyorlar, birbirlerine sevgilerini gösteriyorlar. Biri diğerinin başına bir musibet gelmesini istemiyor ise biz de Ramazan-ı şerif ayına öyle dost olalım. Allah Zülcelal’in ibadet ve itaatiyle meşgul olmak suretiyle onunla dostluk kurarsak, şüphe yok ki, kıyamet günü bize de şefaat edecektir. Allah-u Zülcelal hepimizi, Ramazan-ı şerifin hakkını yerine getirenlerden eylesin…

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM