Wikipedia

Arama sonuçları

11 Nisan 2018 Çarşamba

Dünya’da Huzur Ve Adalet, Ancak İslam’la Tesis Edilebilir!

Üzerinde yaşadığımız bu gezegene şöyle bir göz attığımızda, çoğu şeyin berbat olduğu ve devam eden gidişatın da çok endişe verici olduğunu hemen anlarız. İnsanın yaratıcısıyla, insanın insanla ve doğa ile olan ilişkisi düzgün değildir. Maalesef dünyamız yaşanılmaz bir hâl aldı. Yaklaşık on beş yıl önce Ankara’da rahmetli Roger Garaudy dinlemiştim. Bir Ramazan günü bize hasta haliyle uzun bir konuşma yapmış, konuşmasında dünyanın genel adaletsiz durumunu anlatmıştı. Özetle şunları söylemişti: “Şuanda Amerika dediğiniz ülkede adalet ve insani erdem yok. O sadece güç ile ayakta duruyor. ABD’de gelirlerin % 96’sını, insanların % 4’ü yiyor. Bu %4’lük kesim ise eski İngiliz, Yanki ve Musevi aileler. Geri kalan halkın %96’sı ise gelirden geriye kalan, %4 ile geçinmeye çalışıyor. ABD’de halâ köprü altlarında yaşayanlar var. Nüfusta kayıtlı olmayan milyonlar var. Köprü altlarında doğan, orada yaşayıp orda ölen, devletin haberi bile olmadığı insanlar var.” İnsanoğlu yeryüzünde menfaate dayalı hiçbir insani değer taşımayan sistemler ile yönetiliyor. Bu yüzden her türlü insanî erdem kaybolmuş. Her yerde gözyaşı ve acılar hakim… Allahu Zülcelal, insanı ahseni takvim olarak yaratmıştır. Ve onun tüm yaşamını kapsayacak kaide ve kuralları da Peygamberleri aracılığıyla vahiy yoluyla bize bildirmiştir. Esasında Kur’an’ı Kerim, yeryüzünde insanların kendi aralarında ve doğayla olan tüm ilişkilerinde nasıl davranacağı ve nasıl onurluca yaşayacağını beyan etmiştir. Tabiri caiz ise Kuranı Kerim, dünyanın kulanım kılavuzudur. İnsan’ı Allah yarattı ve nasıl güzel yaşayacağını, nasıl mutlu olacağını da en güzel Allah bilir. İnsanlar vahiyden uzaklaştıkça ya birbirlerine köle oldular yada nefsi emmarelerinin boyunduruğunda mahvoldular. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Dünyanın acilen İslam’a ihtiyacı var. Bu sadece iman eden müslümanlar için değil, kafir ve gayrimüslimler için de geçerlidir. Tarihte nice gayri İslami toplumlar İslam’ın adaletine sığınmış ve Müslüman olmadıkları halde İslam’ın adalet sisteminde huzurla yaşamışlardır. Şuan İslam aleminde var olan kilise ve havraların çoğu, İslam uygarlığı döneminde inşa edilmiştir. İslam insanlara sadece ibadet ve güzel ahlak bahşetmedi aynı zamanda ekonomik, sosyal ve siyasal olarak da insanları donattı. Siz yeryüzündeki tüm insanları, ekonomik olarak en güzel seviyeye getirseniz ve tüm insanları akademik bir eğitim çarkından geçirseniz yine mutlu olamayacaklardır. Her insanın başına bir polis dikseniz yine asayişi sağlayamazsınız. İnsan, sadece maddi ihtiyaçlardan mürekkep bir varlık değildir. İnsanın ruhu, aklı ve duyguları vardır ve bunları en güzel şekilde ıslah edecek, ahlaklı kılacak ancak İslam’ın insanlara vaat etikleridir. Allahu Zülcelal hepimizi bu gaflet uykusundan uyandırsın ve İslam’a olan ihtiyacı tüm insanlığa idrak ettirsin. (Âmin)

Takva Elbisesi

Müminlerin vasıflarından biri de “takva”dır. Korumak, korunmak, sakınmak, saygı göstermek, dindar olmak, itaat etmek, korkmak, çekinmek anlamlarına gelen “vikâye” kelimesinden türetilmiş olup, fiil hali “ittika”dır. Takva sahibi olan, ittika eden kimse “müttakî” olarak adlandırılır. Kur’an-ı Kerim adeta baştan sona kadar takva ve türevi olan kelimelerle örülmüş, müminlerin en önemli vasfı olan bu kavram çeşitli kalıplarda 285 defa tekrar edilmiştir. Takva kelimesi için kaynaklarda zikredilen “Allah’tan korkmak” anlamı, bu kavram ile kastedilen manayı tam olarak yansıtmamaktadır. Takva kelimesi köken olarak korku anlamını içeriyorsa da bu, korkunç bir şeyden çekinmeyi değil, sevenin sevdiğini incitmekten çekinmesini, Yaratan’a karşı saygı ve sorumluluk hassasiyetini ifade eder. Bu minvalde takva kavramı için, “Allah bilinci, Allah’a karşı sorumluluk hassasiyeti” ifadeleri, kavramın içeriğine daha uygun düşmektedir. Aslında takva ve ittika kavramlarının içerdiği korku, Allah’a duyulan saygıdan kaynaklanmaktadır. İşte böyle bir hassasiyet, müminleri günahlardan vazgeçirir, iyiliğe ve hayra teşvik eder. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c. 39, s. 484)

22 Mart 2018 Perşembe

Regaip Kandili namazı nasıl kılınır? Hacet namazı kaç rekattır?

Sonsuz rahmeti ile kullarını ihya eden Allah'tan hayrın, bereketin, rızkın isteneceği ve bu sene 22 Mart Perşembe gününe denl gelen Regaip Kandili'ni nasıl idrak etmeliyiz? Ragaip Kandili'nde kılınan regaip namazı kaç rekattır? Regaip Kandili namazı saat kaçta ve nasıl kılınır? İşte, Regaip Kandili'nde yapılabilecek ibadetler... Mübarek üç ayların başlangıcı olan Recep ayında idrak edilen Regaip Kandili, Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan gelen bilgilere göre 22 Mart Perşembe gününe denk geliyor. Kelime anlamı olarak bir şeyi arzulamak, istemek, onu elde etmek için çabalamak manasına gelen regaip kelimesi, bu gece Rabbin huzurunda, ondan sonsuz rahmetini istemeyi temsil eder. Dua kapılarının ardına kadar açık olacağı bu gece eller semaya açılacak ve Regaip Gecesi layıkıyla idrak edilmeye çalışılacak. Peki, tövbe edenlerin arzularının yerine getirileceğine inanıldığı Regaip Gecesi hangi ibadetlerle geçirilmelidir? Regaip Kandili namazı nasıl kılınır? Regaip Kandili namazı kaç rekattır, ne zaman saat kaçta kılınmalıdır? İşte, Regaip Kandilini en bereketli şekilde geçirmek için yapılacak tüm ibadetler... REGAİP KANDİLİ NAMAZI NEDİR, NASIL KILINIR? Birçok hayırlı geceyi, 11 ayın sultanı Ramazan'ı, bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi'ni ihtiva eden mübarek üç aylara erişmiş bulunmaktayız. Üç ayların ilk kandili olan Regaip Kandili'ni feyizli ve bereketli bir şekilde geçirmek isteyen müslümanlar, bu gecede kılınacak namazları, tutulacak oruçları, zikirleri vb. ibadetleri araştırmaya devam ediyor. Peki, Regaip Kandili'nde kılınan Regaip Kandili namazı kaç rekattır, nasıl kılınır? REGAİP KANDİLİ NAMAZI KAÇ REKATTIR, NE ZAMAN KILINIR? "Pek çok ihsan" anlamına gelen regaip kelimesinden adını alan Regaip Gecesi 22 Mart Perşembe gecesini 23 Mart Cuma gününe bağlayan vakitte idrak edilecek. Recep ayının ilk Cuma gecesine denk gelen Regaip Kandili'nde 12 rekatlık bir namaz kılınır. Hacet namazı olarak adlandırılan bu namaz akşam ve yatsı vakti arasında bir zamanda kılınır. Bu vakte yetişemeyenler gecenin üçte biri vaktinde yani teheccüd vaktinde de hacet namazı kılabilirler. Regaip Kandili namazını cemaatle kılmak uygun bulunmamış ve bid'at olarak adlandırılmıştır. Genel hüküm gereği teravih namazı haricinde hiçbir namaz cemaat ile kılınmaz. 12 REKATLIK HACET NAMAZI KILINIŞI VE DUASI; Hacet namazı 12 rekat olarak kılınır. Bu namazda her 2 rekat sonrasında selam verilir. Öncelikle "Niyyet ettim Allâh rızâsı için bu geceki Regaib Gecesinde Nafile Namazı kılmaya” diyerek niyet edilir. 2018 Regaip Kandili mesajları! Anmalı ve özel resimli kandil mesajları.... Tekbir alınır ardından, Sübhaneke okunur. İlk rekatta Fatiha Suresinin ardından 3 defa Kadir Suresi okunur. İkinci rekatta tekrar Fatiha Suresi ve ardından 12 defa İhlas Suresi okunur. Her iki rekatın sonunda selam verilerek 6 kerede namaz tamamlanır. Namazın ardından 7 kere yahut imkan varsa 70 kere Salevât-i Ümmiyye okunur. Salevât-i Ümmiyye: “Allâhümme salli alâ seyyidina Muhammedin Nebiyyil-Ümmîyyi ve alâ Âlihî ve sahbihi ve sellim. Salevât-i Ümmiyye bittikten sonra secdeye kapanarak 70 kerre şu tesbih çekilir; "Subbûhun-kuddûsun, Rabbünâ ve Rabbüna ve Rabbülmelaiketi Ver-Ruh.” Ve secdeden “Allâhü Ekber” diyerek doğrulup oturulur. İki secde arasında otururken şu istiğfar “Rabbiğfır verhâm, ve tecâvez amma tâ'lemu, ,inneke entel"e"azzül-ekrem” 70 kere okunur. Bu duâ bitince tekrar tekbir ile ikinci secdeye kapanılır. 2.nci secdede yine 70 kere: “Subbûhun, kuddûsun, Rabbüna ve Rabbülmelâiketi ver-Rûh." okunur. TESBİH NAMAZI NASIL KILINIR? Tesbih namazı toplamda 4 rekattır. Her rekatta 75 adet, toplamda ise 300 kez tesbih duası okunur. Tesbih namazının içerisinde Kur'an-ı Kerim'den sure okumak efdaldir. Hatta bu konuyla ilgili İbn Abbas'ın (r.a.) "et-Tekâsür, el-Asr, el-Kâfirûn, ve el-İhlâs" surelerinin bu namaz için olduğu görüşü de önem taşımaktadır. Tesbih duası: "Sübhânellâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym." Her rekatta 75 kez tesbih duası okunurken şu sıralama dikkate alınır; - Sübhâneke'den sonra 15 kez okunur (Fâtiha ve zamm-ı sûreden önce), - Eûzü Besmele, Fâtiha ve zamm-ı sûreden sonra 10 kez okunur, - Rükûda 10 kez okunur, - Rükûdan kalkınca ayakta (kavmede) 10 kez okunur, - Birinci secdede 10 kez okunur, - İki secde arasındaki oturmada (celsede) 10 kez okunur, - İkinci secdede 10 kez okunur. RECEP AYINDA KILINAN NAMAZIN FAZİLETİ Selman-ı Farisi (ra) Peygamber Efendimiz'den rivayet ediyor; Receb-i Şerif'in hilali girdiğinde Efendimiz (sav) bana hitaben buyurdular ki: -''Ey selman! Her kim ki Receb ayında her rekatta BİR FATİHA, ÜÇ İHLAS ve ÜÇ de KAFİRUN SURESİ'ni okuyarak otuz rekat namaz kılarsa Allhü teala (cc) hazretleri o kimsenin günahlarını af ve mağfiret eder. Ona senenin tamamını oruç tutmuş sevabı verir. Gelecek seneye kadar namaz kılanlardan yazılır. Her gün onun için bedir şehitlerinden bir şehidin ameli kadar ameli yükselir.'' REGAİP KANDİLİ'NDE YAPILACAK İBADETLER - Kur’ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur’ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli. - Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli. - Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar, onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli. - Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı. - Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı. - Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı. - Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli. 8. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli. - Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli. - Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli. - Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli; - Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı. - Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı. - Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli. - Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

19 Mart 2018 Pazartesi

Halkın içinde Hak ile olanlar ve irşad yıldızları

Peygamber efendimiz sözleriyle ve yaşantısıyla kendisini halktan ayıracak hiçbir farkı yoktu. Halkı gibi giyinir, onlar gibi yalın ve sade konuşurdu. Onun sözlerini dağ başındaki bir çoban bile rahatlıkla anlardı. Hiçbir zaman halktan kopuk bir hayatı olmadı. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin bu özelliikleri aynı zaman da kendisinden sonra gelen İslam alimleri içinde bir örnekti. Asrı saadet döneminden sonra gelen İslam alimleri hep bu çizgiyi takip ettiler. İnsanlar istedikleri zaman onlara ulaşabiliyorlardı. Bu mürşidi kamiller, gayet sessiz sakin ve mütevazi bir şekilde İslam’ın toplumun derinliklerine nüfuz etmesi için çabalamışlardır. Konuşmaları gayet yalın güler yüzlü ve tevazuyla bu hizmetlerine devam etmişlerdir. Zamanımızda batı tarzı okuyan akademisyenlerin çoğu konuştukları dil ile ve yaşantılarıyla halktan kopukturlar. Halk da onların dilinden bir şey anlamaz. Ya mesleki terimlerle doldururlar kelamlarını yada felsefi veya edebi kurallar ile gerdirirler cümlelerini. Bu yüzden kimse anlamaz onları. Böylece söyledikleri sözler güzel olsa da halk nezdinde bir karşılık bulmaz. Anlaşılan o ki sadece bilgi sahibi olmak kifayet etmemektedir. O bilgiyi yaşamak lazım, o bilgiye inanmak lazım. Ve rızai ilahi için o bilgiyi sarfetmek lazım. Böyle olmayınca ilim dahi başlı başına bir sorun haline gelebiliyor. Nitekim o irfani edepten uzak olan ilim öğrenenlerin, insanlığın başına nasıl bela olduğu hepimizin malumudur. Ve özellikle son dönemlerde yaşadığımız coğrafya da bazı müneveri nakısalar halkın kafasını nasıl karıştırdıkları ve nasıl halkı anlamsız bir teşevvüşün içine sürüklediklerini hepimiz biliyoruz. Nurani silsilenin halkalarını oluşturan mürşidi kamillerin her biri, bu toprakların adeta isimsiz birer kahramanıdırlar. Onlar yaşadıkları bölgelerde açtıkları velayet şemsiyesinin altında, insanlara kardeşliği sevgiyi, ünsiyeti ve tesanüdü öğrettiler. Onlar hiçbir karşılık beklemeden gece gündüz toplumun ıslahına memleketin birliğine ve Allah’ın vahdaniyetine hizmet ettiler. Onlarla ilgili yazı yazsak ne sayfalar buna kifayet eder ne de imkanlarımız. Biz, Gülistan Dergisi olarak, bu mart sayımızda onların seçkin hal ve güzide ahlaklarından bir nebze olsun bahsetmeye çalıştık. İnşaallah, bu daha güzel araştırmaların vesilesi olur da okuyucularımız bu gerçek rehberleri fark eder ve onlar daha yakından tanımalarına sebep olacak zengin bilgi kaynaklarına ulaşırlar. Allahu Zülcelal bizlere, yakından tanıyarak onlardan istifade etmeyi nasip etsin ve ayırmasın. (Âmin)

5 Mart 2018 Pazartesi

Hakkı Olan Gelsin Alsın!

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin hastalığı şiddetlenmişti. Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Son Nebi, vazifesini tamamlamış, birkaç kere, fani dünyayı terk etme zamanının yaklaştığını işaret etmişti. Daha evvel bir gece vakti çıkıp Bâkî Kabristanı’nda medfun bulunan ashabını ziyaret ederek onlar için istiğfar etmişti. Yine bir gün Uhud dağında şehit düşen sahabelerini ziyaret edip uzun uzun dua etmişti. Ahirete göçmüş ashabıyla vedalaştığı gibi şimdi de ardında bırakacağı ashabıyla da vedalaşmak istiyordu. Hastalığının şiddetinden ayakta duramayacak halde olduğu halde, bir koluna Hz. Ali, diğer koluna Fadl b. Abbas radıyallahu anhuma girmiş olarak güçlükle ayağa kalkıp mescide geçti. Yanındaki onu minbere oturtunca Hz. Bilal radıyallahu anhuya: “Ya Bilal! Halka seslen de; mescide toplansınlar. Onlara vasiyet etmek isterim. Bu, benim son vasiyetim olacaktır!” dedi. Hz. Bilâl, söyleneni yapınca Müslümanlar hemen koşup mescidde toplandı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Allah’a hamdu senâ ederek sözlerine başladı. Sonra ashab-ı kirama şöyle hitap etti: “Ey insanlar! Aranızdan ayrılma vaktim iyice yaklaşmıştır! Sizden birine vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun! Birinizin malını almışsam, gelsin, hakkını alsın! Sakın hak sahibi, ‘Rasulullah bana gücenir mi?’ diye çekinmesin. Bilin ki benden hakkını isteyene gücenmek benim yaratılışımda yoktur. Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, ya gelip benden isteyen veya helâl edendir. Ben, Rabbimin huzuruna, üzerimde kul hakkı olmadan varmak istiyorum!” Sözlerini tamamladığı halde kimseden ses çıkmayınca Rasulullah aleyhisselatu vesselam sözlerini tekrarladı ve nihayet cemaatin içinden bir kişi ayağa kalktı: “Yâ Rasulallah! Sizden üç dirhem alacağım var!” dedi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Kimsenin iddiasını inkâr etmem ve ‘Yemin et’ diye teklif de etmem. Ancak bu üç dirhemin bana nasıl geçtiğini öğrenmek istiyorum!” dedi. Adam, “Yâ Rasulallah! Bir gün yanınıza bir fakir gelmişti. Bana, ‘Şu fakire üç dirhem ver, ben elime geçince sana veririm,’ diye emrettiniz. Ben de verdim.” dedi. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, “Doğru söylüyorsun!” deyip amcaoğluna seslendi, “Ey Fadl! Bu kişiye üç dirhem borcumu öde!” buyurdu. (İbn Kesir, Sîre, c. 4, s. 457) Biraz düşünecek olursak, Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin o kadar ağır vazifelerinin arasında birkaç kuruşluk bir kul hakkına bile bu kadar hassasiyet göstermesi gerçekten hayranlık vericidir. O insanlığın hidayeti için o kadar çile çekmiş, ümmetine selamet yolunu öğretmek için o kadar emek vermiştir. Rabbimizin rızasını kazanmamız ve böylece ölümden sonra başlayacak sonsuz hayatımızda selamete kavuşmamız hep Rasulullah efendimizin bu emekleri sayesindedir. Onun bizim üzerimizde ne kadar büyük hakkı var. O kadar büyük hakkın yanında birkaç dirhem nedir ki? Üstelik onu da başkasının ihtiyacını gidermek için istemişken. Ama o bize örnek olmak için bunu yapıyordu. Böylece, her haliyle bize örnek olan Şanlı Nebi bize “helalleşme” adabını da en güzel şekilde öğretiyordu. Böylece hayatı boyunca öğrettiği kula haklarına hassasiyetin önemini yaşayarak göstermiş oluyordu. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin kul hakkına riayette gösterdiği bu hassasiyet bize çok önemli bir ölçü vermektedir. Bir insan ne kadar çok ibadet yaparsa yapsın, İslam’a hizmet etmek için ne kadar gayret sarf ederse etsin, ne kadar hayır hasenatta bulunursa bulunsun bu ona bir kişinin kul hakkına girme imtiyazı tanımaz. Çünkü Allah-u Zülcelâl kul hakkına karışmıyor, kullar kendi aralarında helalleşmedikçe hakkına müdahale etmiyor. Bunun için bilhassa kamu malı, vakıf malı gibi, bütün hak sahipleriyle helalleşmenin mümkün olmadığı haklarda çok daha hassasiyet göstermek gerekiyor. Bizim ecdadımız da bu şuurla hareket ediyorlardı. Tarihimizde de nice hayranlık verici hadiseler vardır. Ecdadımızın tek başarısı, üç kıtada at koşturmak değildir; belki asıl başarısı bunu yaparken, bir askeri seferde koca ordu üzüm bağlarının arasından geçip gittiği halde hiçbirinin heybesinden üzüm çıkmamasıdır. Kanuni zamanında bir sefer esnasında, koca ordu üzüm bağlarına dokunmamış, sadece bir nefer, ücretini yerine bağlamak suretiyle bir üzüm salkımı koparmıştır. Ancak Kanuni buna da razı olmamış, o neferi ordudan uzaklaştırmıştır. İslam devletlerinin yükseldiği devirlerde idareciler daima kul hakkına karşı çok hassas olmuşlardır. Kadılar davalara bakarken bir gayrimüslim zımmî ile padişahı eşit seviyede tutarak aralarında adaletle hükmetmişlerdir. İşte onların bu adaleti ve kul hakkına riayeti sayesindedir ki, yüzyıllarca farklı dinlerden topluluklar İslam devletlerinin idaresi altında barış içinde yaşamışlardı. Hakkı Üstün Tutan Üstün Olur Dünyada her şey hızla değişmektedir. Teknoloji ilerlemekte, üretim usulleri, ulaşım ve iletişim imkânları çoğalmaktadır. Ancak değişmeyen bir şey vardır, o da doğruluğun ve hakka riayetin önemidir. Bugün birçok ünlü marka, kalite standartlarını korumaya ve müşteri haklarına riayete önem verdikleri için tercih edilmektedir. Yani dünyaya hükmeden çok uluslu şirketler, bizim dinimizin ve ecdadımızın iş ahlakını alıp, bugüne uygulamaları sayesinde dünyevi başarı elde etmektedirler. Peki ya bizim durumumuz nasıl? İşte bugünkü hale nasıl düştüğümüzü ve nasıl kurtulacağımızı bilmek istiyorsak bu gerçeği göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Dünyada da, ahirette de izzet ve şeref, ancak Allah'ın emirlerine uymakla mümkündür. Allah-u Zülcelâl her işimizde dürüst olup, haklara riayet etmemizi emrediyor. Ölçü ve tartıda haksızlık yapmamayı, kimsenin hakkını zimmetine geçirmemeyi emrediyor. Haksızlık yapanlara “zalim” adını veriyor. Kur'an-ı Kerim’de zulüm ve zalim kavramlarının çok yer tuttuğunu görüyoruz. Birçok ayette Allah-u Zülcelâl zulmedenleri tehdit etmekte ve lanet ederek rahmetinde uzak tutacağını bildirmektedir: “Biliniz ki, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Al-i İmran; 192) Zulüm, herhangi bir kula, herhangi bir hakkı hususunda haksızlık etmek demektir. Bu mal yönünden olabilir, gönlünü inciten bir söz söylemek suretiyle olabilir, arkasından konuşup hakkında suizanna sebep olmak suretiyle olabilir. Hangi şekilde olursa olsun, bu haklar unutulup yok olup gitmeyecek, mutlaka mahşer gününde, o büyük mahkemede inceden inceye hesabı sorulacaktır. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “Kimin üzerinde din kardeşinin haysiyeti, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sâhibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48) Bu gerçekten büyük bir tehdittir. Çünkü o gün insan en küçük bir sevaba dahi muhtaç olacak, en ufak bir günahı için bile büyük pişmanlık duyacaktır. Bir de sevaplarını başkalarına verip onların günahını yüklenirse hali ne olur? Zayıfların Hakkından Korkun! Belki birçoğumuz bilerek haksızlık yapmıyoruz ama farkında olmadan, alışkanlıkla kul hakkına girecek sözler, hareketler yapıveriyoruz. Belki yabancı, tanımadığımız kişilerin malını almıyor, kul hakkına girmemeye dikkat ediyoruz ama bazen yakınlarımıza karşı aynı hassasiyeti göstermiyoruz. Aslında en çok korkmamız gerekenler, elimizin altında olduğu için aldırış etmediğimiz kişilerin hakları. Mesela eşimiz, gelinimiz, dünürümüz, hizmetkârlar ve işçiler gibi kişiler… Bu geçici dünyada onlar bizden hakkını alamaz, bir hak iddia da edemez. Çünkü bir yönden bizim elimize mahkûmdurlar. Ama eğer onları haksız surette incitiyorsak, Rabbimizin ahirette onların hakkını bizden alacağını unutmamalıyız. Peygamber aleyhisselatu vesselam ashabına: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Onlar: “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.” şeklinde cevap verdiler. Resûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir: Kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zina isnâd edip iftirada bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevâbı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sâhiplerinin günahları kendisine yükletilir ve neticede cehenneme atılır.” (Müslim, Birr, 59; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, II, 303, 324, 372) Bu hadis-i şeriflerden anlıyoruz ki, eğer Allah'ın kullarına karşı zulmedersek, Allah için yaptığımız ibadetlerin sevabı elimizden gidiyor, bize fayda vermiyor. Öyleyse ibadetlerimizin sevabının bize fayda vermesi için, kul hakkına riayet etmemiz gerekiyor. Çünkü o gün Allah katında en yüce mertebeye ulaşmış olan şehitler dahi kul haklarını ödemeden hesap yerinden ayrılamıyor. Allah Rasûlu aleyhisselatu vesselam, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Şehidin, kul hakkı dışındaki bütün günahlarını Allah Teâlâ mağfiret eder.” (Müslim, İmâre, 119) Allah yolunda canını feda eden şehitler dahi kul hakkından hesaba çekiliyorsa bizim durumumuz ne olacak? Öyleyse kul hakkı konusunda tehlikeli durumlara düşüyorsak en azından bunların affına vesile olacak iyilikler yapmaya ve helâlleşerek gönül almaya çalışmalıyız. Çünkü iyilikler, kötülüklerin unutulmasına ve affedilmesine vesile olabilir. Mesela bir kardeşimizin gıybetini yaptıysak hemen onun hakkında bildiğimiz iyi yönleri de söylemeliyiz. Sonra da mümkün olduğu kadar helalleşmeye çalışıp, “Kusura bakma bir an boş bulundum, senin hakkında ağzımdan şu söz çıkıverdi, helal et,” demeliyiz. Bu davranış belki bu dünyada bize zor gelebilir ama aslında böyle samimi davranışlar kalplerdeki husumeti giderir. Hiçbirimiz kusursuz değiliz, zaman zaman zafiyet gösteriyoruz. Birbirimizi affetmeli, ufak tefek meselelerdeki haklarımızı helal etmeliyiz ki Allah-u Zülcelâl de bizi affetsin.

Ezan Okuyan Bir Gençlik

Medine’ye hicretle birlikte artık müslümanlar için bir medeniyet inşası başlamıştı. •Mescid bina edilecek, •Kardeşlik anlaşması ile muhâcirler ve ensar kaynaştırılacak, •Gayr-i Müslimleri de içine alan hukukî düzenlemeler yapılacak (Medine Vesikası), •Yahudilerin çarşısından ayrı bir müslüman pazarı kurularak, ticaret İslâmî kaidelerle yeniden hayat bulacaktı. Mescid inşa edilmişti. Şimdi sırada namaza nasıl davet edileceği vardı: Kıssayı bilirsiniz. Bazısı; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi. Yahûdî borusu çalınması teklif edildi, onu da tasvip etmedi: “–Bu, yahûdîlerin âletidir.” buyurdu. Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz: “–O da hıristiyanların işidir.” buyurdu. İslâm’ın namaza davet üslûbunun başka bir kavim ve ümmete benzemesine Peygamberimiz’in gönlü râzı olmadı. Daha sonra Abdullah bin Zeyd -radıyallâhu anh- rüyada görerek ezanı teklif etti. Efendimiz ezanı Hazret-i Bilâl’e okuttu. (Ebû Dâvud, Salât, 27-28) Bu kıssa ve ezan üzerine medeniyetimiz ve inşâ ettiği insan tipi üzerinden tefekkür edelim: Ezan, güzel sesli, iyi yetişmiş bir müezzin tarafından okunur. Çanı herhangi bir insan çalabilir ama ezan okuyabilmek için insan yetiştirmelisiniz. Dikkat ederseniz, bu ülkede din düşmanları en büyük düşmanlıklarını ezan üzerinden yürütmüşlerdir. Ezanın Türkçeye çevrilmesi, dini yasakların adeta simgesiydi. Tekrar Arapça aslına döndürülmesi de büyük bir sevinçle, ümitle karşılanmıştı. 28 Şubat’ta İslâmî olan ne varsa karşı çıkanlar, ezana da kafayı takmışlardı. Statükocu ihtiyar bir tarihçi, başarısız olup dürülmüş Türkçe ezan defterini yeniden açmaya çalışıyor, ekran ekran geziyordu. O sıralar fırsatı ele geçiren solcu, ilerici (!) gazeteciler, ezanın kısılması yahut merkezî sistemle okutulması üzerinde ısrar ediyordu. Bu baskılar neticesinde birçok şehirde, merkezî sistem ezana geçildi. Merkezde müftülüğe bir makine kuruluyor, camilerin ses sistemine bağlanan radyo alıcılarıyla bütün camilerde tek bir ezan işitiliyordu. Birçok ilde kalitesiz cihazların açılıp kapanması esnasında çan veya zil sesi gibi bir ses çıkıyordu. O sıralar İstanbul’da bu sisteme geçilmesine, telefon idaresindeki mü’min bir zâtın; “Teknik bir mâni var!” bahanesiyle engel olduğunu işitmiştim. Bu bilgi doğru mu bilmiyorum, fakat hakikaten İstanbul’da o yıllarda merkezî sisteme hemen hemen hiç geçilmedi. Aradan yıllar geçti. Şimdi bu zorlama yok. Fakat maalesef sistemin kolaylığına alışıldı. Kimileri; “Ne güzel işte, güzel ezan dinliyoruz!” dediler. Öyle ya, koca bir beldede tek bir ezan okunacak ise, o da elbette en güzel eğitimi almış kişilere okutuluyordu. Dağda bayırda köyde bucakta kaliteli bir ezan sesi dinleyebilmek kolay iş değil... Ezan ilk doğduğunda bayrak, çan ve boru gibi şeyleri kabul etmeyen iradenin altında elbette mü’min şahsiyetinin başkalığını, mührünü vurgulamak vardı. Evet. Fakat bir şey daha vardı: İnsan yetiştirmeyi mecbur kılan bir sistem gelmişti. Boru üretmeyi, çan üretmeyi, hoparlör veya radyo cihazı üretmeyi değil, insan üretmeyi!.. Güzel sesli, talim-tecvid bilir, makamlardan anlar ve en az minare sayısınca insan yetiştirmek!.. Bir çan üreticisi belki bütün ülkeye çan üretir. Fakat insan öyle dökümle, kalıpla, presle üretilemez!.. Hani meşhur bir deyimimiz var: Boyacı küpü değil ki batırıp çıkarasın?!... Bir frekans alıcılı hoparlör sistemi üreticisi de, bütün ülkeye ezan “duyurabiliyor.” Fakat bu sistem bir tek müezzin üretemez. Aksine böyle bir sistem, İslâm’ın geniş ve büyük olmasını murad ettiği bir ihtiyacı, daraltıyor, azaltıyor, birkaç kişi anlasa yetecek bir seviyeye düşürüyor. Zaten din düşmanlarının ezanla bu kadar uğraşmalarının da bir sebebi bu… Eskiden bir İmam-hatip hutbesini de kendisi hazırlardı. Sırf bunun için de olsa tefsirlere, hadis külliyatlarına müracaat ederdi. Kalemi gelişirdi, kelâmı inkişâf ederdi. Şimdi müftülük sitesine girip çıktı alıyor, katlayıp cebine koyuyor ve üzülerek söyleyelim ki, birçoğu ilk kez minberde o katlı kâğıdı açıyor. Aynı şekilde, idarenin bir baskısı olmadığı hâlde, İstanbul’da dahî merkezî sistem ezanı yaygın şekilde kullanılıyor. Çünkü müezzinlerimizin de idarecilerimizin de kolayına geliyor. Yazın sabahın dördünde beşinde, müezzin veya (müezzin yoksa) imam hatiplerin kalkıp vaktinde ezanı okuması ciddî bir idarî meseledir. Hoca gelememişse, halktan biri mikrofonu kapar ve ortaya şikâyet mevzuu olabilecek bir durum çıkar. Demek ki, çan veya boru yerine ezan sistemi, vazifesine şuurla sahip çıkan insan yetiştirmeyi de gerektiriyor. Bunun için dertlenen, organizeci, eğitime ehemmiyet veren idareciler gerektiriyor. Maksadım fetvâ verip vermemek değil, fakat çanı veya boruyu kabul etmeyen nebevî irade, çoğu zaman minarede ve camide bile değil, bir makine başında ezan okunup hoparlörler vasıtasıyla seslendirilmesine ve radyo frekansı ile yayılmasına razı olur muydu? Bulunduğum semtte ardı ardına mekanik bir şekilde dizilen merkezî ezan sesi, okuyucular ne kadar profesyonel olursa olsun, bir mahalle camisindeki genç bir talebenin belki de acemice okuduğu bir ezandan daha tatlı gelmiyor bana. Çünkü o genç ses, İslâm’ın istikbalinin sesidir. Yetişen bir delikanlının sesidir. O mahallede geleceğin müezzinlerinin, imamlarının, hocalarının, âlimlerinin yetiştiğinin müjdesidir. Ezan, Müslüman bir beldenin şiarıdır. Her bir beldede bir müezzin tarafından yeniden okunmasının manevi tesirleri vardır. Müezzinler okudukları her bir ezan ile, Allah’ın yüceliğini, Hz. Peygamber’in şanını tekrar tekrar ilan edip, ins ve cinni şeytanların rahatını kaçırır. Gerçek insan sesiyle okunan ezan yerine makineden gelen o zincirleme mekanik ses ise, Allah muhafaza, insana bir tehlike sinyali, bir ikaz sireni gibi geliyor. Bütün mahzurları yanında, merkezî ezan sistemi, vazifelilerin sıhhat ve benzeri mazeretlerinde devreye girecek bir yedek olarak elbette bulundurulabilir. Merkezî vaaz sistemi de, bilhassa vaiz vazifelendirilemeyen köy ve bucaklara sohbetlerin ulaştırılması bakımından elbette faydadan hâlî değildir. Merkezî hutbe de ülke çapında gündem oluşturucu bir kuvvet olarak güzel fakat, sürekli ülke ortalamasının gündemi ele alınınca taşranın hususî meseleleri hiçbir zaman gündeme gelemeyecek demektir. Hâlbuki her bir imam, muhitinde gördüğü meseleleri hutbede öne çıkarabilmelidir. “Bunun için vaaz var,” denilse de vaazın ulaşabildiği kesim çok daha dar. Derdimiz, ibâdet hayatının mekanikleşmemesi, insan eğitiminin ihmal edilmemesidir. İnsan Yetiştirmek Gerekiyor Dînimizin kurduğu medeniyette, insan yetiştirmeyi mecbur tutan bunun gibi birçok maddenin izi sürülebilir. Kıble tayini ve namaz vakitleri, her yerde muvakkit ve coğrafyacı gerektirecektir. Günümüzdeki kadar kolay değildi geçmişte. Bugün bile namaz vakitleri gösteren takvim ve telefonlarda namaz vakti ve kıble programlarına ve tabiî onları hazırlayanlara ihtiyacımız devam ediyor. Dînimizin ve medeniyetimizin temizlik ölçüleri; sürekli, daha fazla temiz su gerektirecek, medeniyetimizi bir su medeniyeti hâline getirecektir. Çeşmeler, şadırvanlar, hamamlar medeniyeti doğacaktır... Zekât ve ferâiz (mîras) matematik gerektirecektir. Zekât âmili dediğimiz kadro, en başta gelen ihtiyaç idi. Zekât ile alâkalı vesikalar, İslâm’daki ilk resmî yazılı evraklardır. Namaz ibâdeti de, kilisede koro dinlemek gibi basitçe gerçekleştirilemiyor. Bizzat eğitim istiyor. Okunacak duâlar ve sûreler var. İşin kapısından girince, tecvid gerekiyor, talim gerekiyor. Zaten güzel ezan okuma eğitiminin yolu da oradan açılıyor. Çünkü dînimiz zâhir ve bâtın, insan yetiştirmeye odaklanıyor. Peygamber âyetleri okuyup gitmiyor, tezkiye ediyor, kitap ve hikmeti öğretiyor. Bire bir eğitim. İnsan eğitimi, gençliğin, evlâtların, nesillerin eğitimi... Her camide bir suffe oluşuyor... Eğer boş vermezsek, bütün bu vasıfları kazanalım, bütün bu talepleri yerine getirelim dersek, İslâm’ın bizden istediği hususlar; nefsânî, şeytânî meşgalelere boşluk bırakmayacak kadar doldurur hayatımızı... O zaman camiler dolu olduğu gibi, cemaatimiz de vasıf vasıf dopdolu olur. O zaman müezzin hasta da olsa güzel bir ezan yayılır o minareden. Hadîs-i şerifte geçtiği gibi bir yarış olur hattâ: “İnsanlar ezan okumanın ve namazda birinci safta bulunmanın ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, sonra bunları yapabilmek için kur’a çekmek zorunda kalsalardı kur’a çekerlerdi.” (Buhârî, Ezân 9, 32)

Ailenin Reisi Erkektir

Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmiştir. Bir Müslümana lazım olan ilim, hayatımız boyunca yaptığımız işlerin hükmünü, yani Allah'ın rızasına uygun olmasının şartlarını bilmektir. Buna evlilik de dâhildir. Evlilik görünüşte dünya işi, hatta nefsani bir konu gibi görünse de aslında Müslümanlar için bir ameldir ve hayatımız boyunca yapacağımız birçok ameli ya kolaylaştıran veya zorlaştıran bir tercihtir. Çünkü insanlar, anne babaya iyilik, sıla-i rahim, evlat yetiştirme, ehil ve evladını ateşten koruma vazifesi gibi birçok ameli, evliliği sayesinde yapar veya yapamaz. Bu sebeple evlilik de ilimle yapılması gereken bir ameldir. Ne yazık ki evlilik hayatına adım atacak olanlarımızın çoğunluğu, İslam’da evlilik müessesesinin mahiyetini anlamadan, evlilikte geçim sanatının inceliklerini kavramadan işe başlamaktadır. Bundan dolayı da gerek eş seçiminde, gerekse eş ile geçimde birçok ciddi hata yapılmaktadır. Allah-u Zülcelâl Kur'an-ı Kerim’de yarattıklarının birçoğunu çiftler halinde yarattığına dikkat çekmektedir. İnsan da erkek ve kadın olmak üzere çift halinde yaratılmış olan mahlûkattandır. Erkekler kadınlarla evlenip sükûn bulmaya, kadınlar da fıtratlarında bulunan annelik hislerini güven içinde yaşamak için erkeklerin himayesine muhtaçtır. Evlilik de bu ihtiyaçların meşru olarak tatmin edilmesinin tek yoludur. Allah-u Zülcelâl eşler arasındaki ilişkinin niteliğini izah ederken, sükûnet, meveddet ve rahmet kelimelerini kullanmıştır: “Kendisiyle sükûnet bulmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun ayetlerinden(varlığının delillerinden)dir.” (Rum, 21) Her insan evliliğinde, eşiyle olan ilişkisinde mutlu olup sükûnet bulur. Bilhassa erkeklerin yaratılışına şehvani arzular daha güçlü bir ihtiyaç halinde konulmuştur. Bunda da bir rahmet vardır. Çünkü zayıf yaratılmış olan kadınlar ve çocuklar erkeklerin gücünden istifade etmeye muhtaçtırlar. Ailede karşılıklı ihtiyaç, sevgi ve mutluluk olması için Allah-u Zülcelâl erkeğin şehvani arzu ve zevkten yana hissesini daha fazla kılmıştır. Ailede iffet, sadakat ve itaat olduğu müddetçe evlilik bir saadet yuvası olacaktır. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki: “Ve Allah, sizin için evlerinizden sekînet (huzur) yeri kıldı.” (Nahl, 80) Bu ayet-i kerimeler, evliliğin, ev hayatının müminin biraz olsun huzur bulduğu, rahatladığı ve ihtiyaçlarını teskin ettiği yer olduğuna işaret etmektedir. Herkes Görevini Bilmeli Allah-u Zülcelâl’in fıtratlarına koyduğu farklı özellikler sebebiyle erkek ve kadının evlilikte farklı görevleri vardır. Uzun bir süre devam etmesi gereken bir beraberlikte herkesin kendi görevini bilmesi önem taşır. Ailedeki görev paylaşımını bildiren ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Erkekler, kadınlar üzerine kavvamdır, (onları koruyup kollar ve üzerlerinde hak sahibidir.) Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, kanitat (uyumlu, itaatkâr)dırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar…” (Nisâ, 34) Bu ayet-i kerimeden anlıyoruz ki, erkekler, ailede kavvamdır, yani devamında da açıklandığı gibi, ailenin geçimi gibi ağır yükleri yüklenerek adeta ailenin direği olmuştur. Buna mukabil evde söz hakkına sahiptir, kısaca ailenin reisidir. Erkeklerin kavvam olma görevine mukabil kadınların da “kanitat” olma görevi vardır. “Kanitat” uyum gösteren, yumuşak huylu, alçak gönüllü olmaktır. Bu da en başta namusu olmak üzere kocasının emanetlerini koruması ve kocasının ona muhtaç olduğu hususta isteklerine güzellikle itaat etmesi demektir. Rabbimiz esas olarak kadın olsun, erkek olsun her Müslümanın güzel ahlaklı olmasının büyük bir fazilet olduğunu bildirmiştir. Kadının kocasına karşı alçak gönüllü ve itaatli olması ise daha önceliklidir. Erkekler yüklendikleri çeşitli mesuliyetleri sebebiyle yorulup gerginleşebilir. Psikologlar da yaratılış olarak erkeklerin yapısının öfkelenmeye müsait olduğunu bildiriyor. İslam'da bilhassa aile huzuru açısından bir hanımın kocasının öfkesini kışkırtacak şekilde aksi hareketler yapmaması emredilmiştir. Bu ayet-i kerimenin devamında anlaşılıyor ki, erkekler hanımlarına Allah'ın emri olan ahlaki davranışları emrettiği veya kocanın hanımı üzerinde hakkı olan hususları talep ettiği zaman kadının mutlaka itaatli olması, kocasına karşı gelmemesi gerekir. Bu ayet-i kerimeden aile reisinin ailede kendini saydırma hakkı bulunduğu, hanımının da onun makamına saygı göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Elbette bu demek değildir ki, erkekler ailenin reisliği hakkını kötüye kullansın, mesela eşini ve çocuklarını çalıştırıp ellerinden maaşlarını alıp hovardalığa harcasın; vermedikleri zaman şiddet uygulasın… Ne yazık ki zamanımızda böyle manzaralar çoğalmıştır. Ancak bunların İslam’da asla yeri yoktur. İslam'a göre aile reisliği yetkisi, ancak Allah'ın rızasına uygun olacak şekilde kullanılabilir. Ayet-i kerime, erkeğin reislik hakkının bir fedakârlığın karşılığı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bunun yanında aile reisliği sadece maddi görevler yüklemez, aynı zamanda hane halkının korunması görevini de yükler. Aile Reisi, Ailesinin Çobanıdır Rabbimiz bir ayet-i kerimede buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (Tahrim, 6) Bundan da anlıyoruz ki aile reisleri, ailesindeki kişiler için bir eğitici ve idarecidir. Ailesindeki kişilere Allah'ın emirlerini öğretip, tatbik ettirmek ve yasaklarından sakındırmak gibi vazifeleri vardır. Ayrıca kocasının olmadığı zamanlarda hanımın da kendini ve evlatlarını koruma görevi vardır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde buyurdular ki: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes'ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mes'ûldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes'uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes'ûldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes'ûldür." (Buhârî, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâret 20,) Elbette gerek aile reisi beylerin, gerek onun yardımcısı ve vekili olan hanımların bu vazifelerini yerine getirebilmeleri için birbirlerine destek olmaları gerekir. Bu sebeple karı kocanın aynı dünya görüşüne sahip olması ve birbirine yardımcı olması icab eder. Bir evde kadın kocasını saymazsa evlatları da babaya saygı duymaz. Bu durumda erkeğin aile reisi olarak hanım ve çocuklarını muhafaza etme görevini yerine getirmesi mümkün olmaz. bunun için hem erkek kendisini saydıracak şekilde sorumluluklarını yerine getiren, kötü alışkanlıklardan uzak duran, olgun karakterli biri olmalıdır, hem de hanımı onun mevkiine saygı duymalıdır. Allah-u Zülcelal: “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisi (dost ve yardımcısı)dır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”(Tevbe, 71) buyurmaktadır. İtaat Sevgiye Mani Değildir Evlilikte karıkoca arasında belli bir mevki farkı olması, sevgiye mani değildir. İnsan, akıl sahibi bir varlıktır. Hayatının farklı sahalarında farklı davranabilme olgunluğuna sahiptir. Bir karıkocanın mahrem alanında birbirleriyle samimi olmaları, evlatların terbiyesi gibi mevzularda görev paylaşımı yapmalarına mani değildir. Her akıllı insan bu iki durumda takınacağı rolün farkını bilir. Ayrıca erkeğin aile reisi, kadının itaatli olması kadına hakaret de değildir. Aksine erkeği, evlatlarının terbiyesi işinde asıl vazife sahibi haline getirerek annenin işini kolaylaştırır. Çünkü anne küçüklüğünden beri çocuklarının bakımını üstlenmiştir ve devamlı çocuklarıyla bir aradadır. Üstelik annelik duyguları sebebiyle evlatlarına karşı biraz fazla hoşgörülü ve merhametli olabilir. Bu da çocukların annenin duygularını suiistimal etmesine yol açabilir. Bu sebeple hem fiziki yönden güçlü, hem maddi imkânları sağlayan babanın evde otorite olarak kabul edilmesi annenin işini kolaylaştırır. Yeter ki baba, bu mevkiini kötüye kullanmasın, hanımını hakir görmesin, kötü muamele etmesin. Bu zaten dinimizde yasaktır. Rabbimiz yalnız kadınlara değil, erkeklere de iyi geçinme, güzel davranma mesuliyeti yüklemiştir: “Hanımlarınızla güzel bir şekilde geçinin. Çünkü onlardan hoşlanmıyor olsanız bile olabilir ki hoşlanmadığınız bir şeyi Allah büyük bir hayra vesile kılabilir.” (Nisa,19) Unutulmamalıdır ki her insan bu dünyaya ya erkek olarak gelir veya kadın olarak gelir. Bunda insanın bir tercihi olmadığı gibi, bir hak edişi de yoktur. Erkek olmamız veya kadın olmamız sadece Allah'ın takdiriyledir. Kadınlar da erkekler gibi Allah'a ibadet etmekle mükellef tutulmuş kullarıdır. Eğer kadınlar Allah'ın onlara emrettiği salih amelleri işlerlerse onların sevaplarından hiçbir şey zayi edilmez. Tıpkı erkekler gibi kadınlar da iyiliklerinin mükâfatına kavuşurlar. “…Erkeklerin, kendi kazançlarından payları var, kadınların da kendi kazançlarından payları var. Allah'tan, lütfünü, inayetini dileyin, çünkü şüphe yok ki Allah her şeyi tamamıyla bilir.” (Nisa, 32) Kur'an ı Kerim’e baktığımız zaman görüyoruz ki Allah-u Zülcelâl, gelmiş geçmiş kadınlar arasında mümin ve saliha hanımların da kâfir ve fasıka kadınların da olduğu haber vermiştir. İslam tarihine baktığımız zaman sahabe devrinden itibaren, her devirde imanlı, saliha hanımlar gelip geçmiştir. Başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin muhtereme kızları, tertemiz zevceleri, akrabaları olmak üzere asr-ı saadette birçok hanımlar Peygamberimize iman etmiş, ona hizmet etmek için pervane olmuşlardır. Bir evde karı koca birbirine saygı duyarsa çocuklar da her ikisine saygı duyar. Osmanlı devrinden kalma mektuplarda görüyoruz ki o zamanın hanım ve beyleri birbirlerine karşı çok nazik ifadelerle hitap ediyorlardı. Ne yazık ki bu terbiye sistemimiz bozulduğundan beri ailelerde ne huzur kaldı, ne de mutluluk… Bunun zararı hepimizedir. En güzeli, evlilikte de Rabbimizin koyduğu hükümlere göre hareket etmektir. Huzur İslam'dadır. Bizler de İslam'ı yaşamaya evlerimizden başlamalıyız.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM