Wikipedia
Arama sonuçları
17 Aralık 2015 Perşembe
DÜNYA BİZİ ALDATMASIN!
Ahirette rezil olmamak için
Allahu Zülcelâl ayeti kerimede şöyle buyuruyor “Ve şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur. Ve elbette ki, çalışmasını yakında görecektir.” (Necm; 39-40)
İnsanlar ve cinler yeryüzünde ne yapacaklar ise, ister günah olsun ister sevap olsun; ne yaparlarsa o vardır onlar için. Bu dünyada insan ister hayır olsun ister günah her ne yapmışsa hepsini kıyamet gününde mizanda, terazide görecektir. Eğer mümin ise sevap kazanmışsa ferahlanacak, eğer kâfirse münafıksa ya da günah işlemiş tevbe etmemiş fasık olarak ahirete intikal etmişse yaptıklarıyla mahzun olacaktır.
Bahusus çok mühim bir olay vardır önümüzde. Mahşer günü bütün insanlar hazır; Peygamberler, evliyalar, tanıdığın, tanımadığın insanlar… Aralarından çağıracaklar seni! Diyecekler; “Filan kişinin falan oğlu mizana gelsin!”
İnsan, mizanın başına geldiğinde melekler onun amellerini okuyacaklar. Şimdi düşünün! Peygamberler, evliyalar, dost ahbap tanıdığın ve tanımadığın ne kadar insan varsa hepsi orda hazırlar ve melekler senin dünyada yaptığın iyi ve kötü ne kadar amelin varsa hiç noksan bırakmadan tamamını tek tek okuyacaklar böyle…
Deniliyor ki; “Amelleri tartılırken insan, hep salih ameller, hayırlar yapmıştır, ecir ve sevapları çoktur, hep Allahu Zülcelal’in razı olduğu şeyler kazanmıştır, o insan bunlarla karşılaştığı zaman, o kadar ferahlanır ki nimet olarak ona bu ferahlanması, sevinç ve mutluluğu cennete gitmeyecek olsaydı dahi yeterdi.”
Amma insan hep günah işlemişse… Mesela gayri meşru yollardan çocuğu olan kimseler, işledikleri cürümün çirkinliğinden; o kadar çirkin ve biçimsiz bir hata yapmışlar ki kendi çocuklarını dahi görmek istemiyorlar bu dünyada…
İşte mizanda ameller tartılırken, bütün peygamberlerin huzurunda, bütün kâinatın huzurunda yapılan günahlar okunacak bu sefer. İnsan o anda o kadar daralacak, öyle pişman olacak, öyle derin bir ızdırap yaşayacak ki onun içinde deniliyor, “Hiç cehenneme girmeyecek olsaydı dahi o anda yaşadığı meşakkat ve sıkıntı ona yeterdi. Öyle dehşetli bir gündür; öyle mahzun oluyor, pişman oluyor insan…
Peki, insanın amelleriyle karşılaşacağı o mahşer gününde kim istemez amel defterinde hep sevap yazılı olsun, Allah için yaptığı amellerle ve ecirlerle dolu olsun defteri... Kim istemez? Yaptığı salih amellerle ferahlansın orada... Herkes ister ama yalnız istemekle kalmak doğru değildir. Ahiret için hazırlık yapmak gerekir burada…
İnsanın kendi nefsini muhasebeye çekmesi, daima onunla hesap görmesi lazımdır. Çünkü insan günah yaptığı zaman zelildir, aziz değildir Allah katında. Taat yaptığı zaman ise azizdir, izzet sahibidir. Taat yaptığı zaman nurdur. Günah yaptığı zaman zulmettir. Bunu böyle bilelim. Kim izzet istiyorsa salih ameller yapsın, Allahu Zülcelal’in rızasına talip olsun…
Çabucak geçer ömür;
bir de bakmışsın ki bitmiş…
Şu dünya hayatındaki günlerimizin misali, bir idamlık mahkûmun hapishanedeki sayılı birkaç gününün misali gibidir. Suçu sabitleşmiş ve idam cezası almış; birkaç gün sonra infaz edilecektir. Şimdi düşünün! Bu mahkûmun önüne her gün envai çeşit güzel yemeklerle süslenmiş sofralar konulsa, “İstediğin gibi ye, iç” denilse keyif alır mı? Eğer tamamen aklını kaybetmiş değilse alamaz. Çünkü bilir ki kendisinin son günleridir, az bir zaman sonra ölecektir.
Bu dünyada ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım, o yaşadığımız süre ne kadar çok olursa olsun ahiretin yanında bir akşam vakti kadardır. Allah-u Zülcelâl dünya hayatının ahiret karşısındaki durumunu şöyle tarif ediyor: “Kıyamet gününü gördüklerinde, (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (Nâziât; 46)
Akşam vakti ne kadar kısadır, bilirsiniz. İnsan ancak üstünü başını değiştirir, namazını kılar, yemeğini yer ve hemen yatsı vakti girer. Kuşluk vakti de böyle, sabahın işleriyle, telaş içinde geçen az bir zamandır. İşte ahiretin bir günü yanında dünyada geçen seneler böyle kısacık bir zaman gibi olacaktır.
Dünyada insan ne kadar güçlü kuvvetli, sıhhatli, akıllı, maharetli olsa da ahiret âleminde bunların bir faydasını görmez. Ancak bunlarla salih ameller yapıp, ahiret nimetini kazandıysa başka. Eğer elindeki nimetlerle bu dünyada şımarıyor ve kulluk vazifelerini ihmal ediyorsa da bilsin ki onların hepsi ahirette elinden alınmış olarak, aç, çıplak ve perişan bir halde haşrolacaktır.
Dünya hayatı çok kısa bir zamandır. Onun rahatına bakmamamız lazımdır. Nefsimiz, bu dünya hayatını bize öyle uzun gösteriyor ki, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi bizi aldatıyor. Şimdi iki tane insan düşünelim. Biri dünyanın en iyi insanıdır, biri de dünyanın en kötü insanıdır. Ve bu kötü kişi tâ on beş yaşından yüz yaşına kadar her türlü günahı yapmış; diğeri de daima mağaralarda aç, susuz ve fakirlik içinde Allahu Zülcelal'e ibadet etmiş. Şu anda bu ikisini de buraya getirirsek ve onlara; “Sizin ömrünüz böyle geçti. Ondan ne anladınız” diye sorarsak, ikisi de diyeceklerdir ki: “Biz sanki hiçbir şey görmedik, geçti gitti!”
Peki, bizim durumumuzda böyle değil midir? Aynen böyledir. Siz ne derseniz deyin. Çünkü ben kendi ömrümü öyle görüyorum. Sizde benim gibi insansınız, siz de öyle görüyorsunuz. Zaman öyle hızlı geçiyor ki, insan sanki onu hiç görmüyor.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette Allah’tan korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır.” (En’am; 32)
Dikkat edelim, dünya hayatında bize verilen ömür, sıhhat, afiyet, mal ve nimetler, hep birer sermayedir. Bunları Allah yolunda kullanıp ahiret için hazırlık yapmamız lazımdır.
Dünya çığırtkanı simsarlara dikkat!
Dünya, gürültülü, şenlikli bir pazar yeri gibidir. Bu dünyada nefis, şeytan gibi birtakım hilekâr simsarlar vardır ki, elinde harçlığıyla pazara gelen acemileri kandırır, asıl alacağı şeyleri unutturup, kıymetsiz incik boncuklar satarak elindeki altın liraları kapıp alırlar. İşte böyle olmamak için, bize verilen nimetlerin hesabını hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü dünya hayatında hilekâr nefis ve şeytana aldananlar, ahiret hayatını görünce çok pişman olacaklardır.
Dünya imkânları elimizin altında olsun, onlardan ihtiyaç kadar istifade edelim ama daha çok ahiretimizi kazanmaya bakalım. Dünya sevgisini, endişesini, hırsını kalbimize koymayalım. Dünyaya muhabbet beslemek, insanın dünya kazancını artırmaz. Muhabbet, Allah-u Zülcelal’e layıktır. Dünyanın muhabbeti ise boştur, faydasızdır.
İnsanın çaresi, kendisini Allahu Zülcelal'e karşı sadık ve doğru yapmaktır. Allahu Zülcelal'e âşık olmaktır. İnsan, kalbinden dünyanın muhabbetini söküp attığı zaman, gece gündüz dünya ile meşgul olsa da, o dünya ona zarar vermez. Çünkü kalp Allahu Zülcelal'in zikri ile meşgul olacaktır. Ama kalp dünyaya bağlı olduğu zaman, dünya ile bir saniye dahi meşgul olsa, zarar görür. Kalp, Allah'ın nazargâhıdır. Onu Allahu Zülcelal'e bağlamak lazımdır.
Hakikatende insanın bu dünyada tattığı nimetler de, çektiği zahmetler de ahirete nazaran bir şey değildir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir gün buyurdular: “Cehennemliklerden olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme bir kere daldırılır. Sonra:
- Ey âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu? Denilir. O kişi:
- Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim, der. Cennetliklerden olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır. Ona da:
- Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi? Denilir. O kişi de:
- Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim, der.”(Müslim)
Eğer insan, günde birkaç dakika veya bir saat kadar oturup Allah-u Zülcelal’in cenneti, cehennemi ve ahireti niçin yarattığını tefekkür etse; dünyayı ve sonunun ne olacağını iyice bir düşünse, Allah’ın zikrinden gafil olarak ve ahiret için çalışmayarak ne büyük bir yanlışın içinde olduğunu açık bir şekilde anlayacaktır.
Dünyaya yaklaştıkça
ahiretten uzaklaşırsın
Malik bin Dinar rahmetullahi aleyh demiştir ki: “Bir insanın kalbinde dünya merakı ne kadar yer alırsa, ahiretin merakı da o derece onun kalbinden çıkar.”
Bu söze biraz dikkat etmemiz lazımdır. Dünya ile ahiret tamamen birbirine zıttırlar. Bunu zahiri olarak ta görebiliriz. Kalpte ahiretin merakı olduğu zaman insan namaz kılar, zikir yapar, Kur’an okur, cemaate gelir. Böyle olan bir kimsenin kalbinde Allahu Zülcelal'in rızasının merakı var demektir. Ama bu ibadetlerin üzerinde gevşek davranıyorsa, adi olan dünyanın muhabbeti, merakı kalbine girmiş, ahiretin merakı ise kalbinden çıkmış demektir.
Nasıl insan bir evi terk ettiği zaman, birkaç sene sonra o ev harabeye dönüyorsa; insanın kalbi de Allah'ın rızasının merakı ondan çıktığı yada ibadet yapmadığı zaman, zikir yapmadığı zaman, cemaati kaçırdığı zaman, gece namazına kalkmadığı zaman bir merak, bir hüzün onda peydah olmazsa; aynı boş kaldığı zaman bir süre sonra harap olan ev gibi kalpte harap olur öyle...
Bizim için ilaçtır. Üzerimize bir gevşeklik geldiği zaman: “Aman ben mahvoldum. Benim kalbim elden gidiyor. İmanım da gidebilir ve cehennem ateşine müstehak olabilirim” diye ateşten kaçar gibi bu halimizden kaçmamız lazımdır. Ve daima Allahu Zülcelal'e yalvarmak suretiyle O'nun rahmetine sığınmamız lazımdır. “Ya Rabbi! Ben nefsimden, vücudumdan, hatalarımdan ve amellerimden sıyrıldım. Kendimi Senin rahmetine teslim ediyorum” diye Allahu Zülcelal'e yalvarmamız lazımdır. O'nun rahmeti olmazsa, insanın ameli onu kurtaramaz.
Sehl İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: “Biz (Hac sırasında) Zülhuleyfe'de Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraberdik. Birden şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar (koyun yada keçi) ölüsüyle karşılaştık. Bunun üzerine: “Şu lâşenin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyen tek damla su içirmezdi" buyurdular." (Tirmizî, Zühd 13)
Kaab ibnu Malik Hz’lerinden nakledilen bir başka hadisi şerifte ise Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir." (Tirmizi)
İmamı Şafii
Hazretlerinin nasihati
Cüneyd Bağdâdî kuddise sirruhu anlatmıştır: “İmam Şâfii dünyada hakkı konuşan bir zat idi. Bir gün bir âlim kardeşine öğüt verirken şöyle nasihat etti: “Ey kardeşim, dünya hayatı kaygan bir yer gibidir. Orada ayak sâbit kalamaz. Dünya ne kadar imar edilse sonu harap olmaktır. Onda yaşayanların en son ziyaretgâhları kabirdir. Sonu sevdiklerinden ayrılmaktır. Dünya zenginliğinin sonu fakirliktir. Mal servet toplamak güçtür. Ey kardeşim Allah’tan kork. Onun helâlinden verdiği rızka razı ol. Gayrı meşru kazanç yollarına sapma. Yetişemeyeceğin, yetişeceğini bilmediğin günler için, önceden uzun emellere dalma. Çünkü senin ömrün geçici bir gölge gibidir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gibidir. Güzel amellerini çoğalt, uzun emellerini azalt.”
Bu nasihat hepimizedir. İmamı Şafi rahmetullahi aleyh bu nasihati hepimize yapmıştır. Dünyaya aldanıp ahiretten mahrum kalmayalım. Allah için olalım ve Allahu Zülcelal’in rızasını talep edelim.
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...
3 Aralık 2015 Perşembe
DÜNYA HAYATI RÜYAYA BENZER
Dünyanın hakikatini insan tefekkürle anlıyor
Allah-u Zülcelal Kur'an-ı Azimüşşan'ın birçok yerinde tefekkürü ve tefekkür ehlini övmüştür. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, akıl sahipleri için gerçekten örnekler vardır. Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzere yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler; “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi cehennemden koru.” (Âl-i İmrân; 190-191)
Hazreti Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde; “Bir saat tefekkür, altmış yıl ibadetten daha hayırlıdır.” (Deylemi) buyurmuşlardır.
Tefekkür, öyle bir aynadır ki insana bütün sevaplarını ve günahlarını gösterir. Onun için İbrahim bin Ethem kuddise sirruhu “Aklın özü, tefekkürdür” demiştir.
Tefekkür, kalbin amelidir ve insanı Allah-u Zülcelal'e ulaştırır. İnsanın Allahu Zülcelal’in muhabbettini kazanmak ve dünyanın gafletinden kendisini kurtarmak için hiç değilse iki üç güne bir oturup tefekkür etmesi, kendisini muhasebeye çekmesi lazımdır.
Lokman-ı Hekim, köle idi, uzun süre yalnız başına oturuyordu. Onun efendisi yanına gelerek; “Ey Lokman! Sen yalnız başına oturmayı uzatıyorsun. Eğer insanlarla oturursan, sana arkadaşlık edecek kimseler bulunurdu.” deyince, Lokman-ı Hekim şöyle cevap verdi; “Uzun zaman yalnız başına oturmak, devamlı tefekkür etmeyi sağlar. Uzun, uzun tefekkür etmekte, insanı cennete götüren bir rehberdir.”
Kişinin tefekkürü çoğaldıkça dünyanın hakikatinin farkına varıyor. Dünyanın hakikatinin farkına varan insan ise fani işlerden yüz çevirerek ebedül ebed baki olan ahiret hayatında faydası olacak salih amellere karşı iştiyak duyar. Bazı insanlar ahirete karşılık dünyayı tercih ediyorlar. Oysa ahiret nimetlerinin yanında, dünya nimetlerinin ne kıymeti ve değeri olabilir ki? Allah'u Zülcelal'in rızasını ve emirlerini düşünerek hareket edersek, Allah'u Zülcelal'de bizi yarın huzuru mahşerde nedamet içinde bırakmaz.
Dünyada amel-i salih yapmak için, ne kadar sıkıntı çekersek, ne kadar nefsimize sıkıntı ve eziyet çektirirsek, mahşer günü, Allahu Zülcelal karşılığını katbe kat verecektir. İnşaallah, hiç pişmanlık duymayacak insan. “Elhamdülillah, keşke daha fazla amel-i salih yapsaydım, keşke Allah yolunda daha da sıkıntı çekseydim” diyecektir.
Allah yolunda parçalansa da pişman olmaz
Bizden önceki Salihler, Allah'u Zülcelâl için daima fedakâr idiler, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Bizler de onların yaptığı gibi yapmaya çalışmalıyız. Onlar gibi Allah'u Zülcelâl'in rızasına meraklı ve istekli olmalıyız. “Şu salih ameli de yapayım belki bunun için Allah benden razı olur, bunu da yapayım belki bunun için Allah benden razı olur” diye hep bir merakla Allahu Zülcelâl’in rızasını kazanmak için gayret göstermeliyiz.
Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni kuddise sirruh diyordu ki: "Daima tövbeye koşun, tövbe edin. Belki, Allah'u Zülcelâl benim tövbemi kabul edecek, belki bu sefer kabul edecek diye, daima tövbeye koşun!"
Daima tövbe etmeli, hiç durmadan hayırlara koşmalı, her zaman günahlardan sakınmalı ve Allahu Zülcelâl’in rızasına karşı iştiyak duymalıdır. Böylece insan daima elinden geldiği kadar amel yapmalıdır. İnsanın vücudu, Allah'u Zülcelâl'in yolunda parça parça dahi olsa, insan hiç pişman olmaz.
Bin sene günah işlese tevbe ettiğinde affoluyor
Allah-u Zülcelal, tevbe kapısını açık tutmak suretiyle bizlere karşı ne kadar merhametli olduğunu beyan ediyor. Bir insan bin sene yaşasa ve ömrü boyunca isyan ve hata etse ama ölmeden önce tevbe etse af ediyor Allah-u Zülcelal...
İşte bu yüzden tevbe, çok büyük merhamet kapısıdır. Mümin insan için çok büyük bir nimettir. İnsan tevbeye karşı aşk ve muhabbet beslemelidir. İnsan tevbe etmez ve ölmeden önce günahlardan kurtulmazsa sırat köprüsünden geçerken, mizanda amelleri tartılırken yani kıyamet gününün tüm ahvallerinde sırtında taşıdığı günahlarıyla perişan olacaktır. Bu manzarayı ara sıra gözümüzün önüne getirelim. Eğer o manzarayı hakkıyla bir an göz önüne getirsek, hakkıyla tefekkür etsek o zaman boş işlerden yüz çevirir, gece gündüz ibadet yaparız.
Anamız Hazreti Aişe radiyallahu anha anlatıyor. Diyor ki: (Bir gün) cehennemi hatırlayıp ağladım. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem:
- Niye ağlıyorsun? Diye sordu.
- Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız? dedim. Buyurdu ki:
- Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: 1) Mîzan yanında; tartısı ağır mı geldi, hafif mi öğreninceye kadar, 2) Sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar. Sağına mı, soluna mı; yoksa arkasına mı? 3) Sıratın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca, bunu geçinceye kadar. (Ebû Dâvud, Kitâbüs-Sünne, 4755)
Önümüzde bizi muhakkak bekleyen dehşetli manzaralar vardır. İnceden inceye tüm yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Eğer elimizde daha fırsat varken mahşer gününün o hallerini gözümüzün önüne getirirsek çok ibadet yapacak ve günahlardan kendimizi muhafaza edeceğiz.
O günler çok zordur. Amma Allah-u Zülcelal’i razı ettik mi; her şey kolaydır, her şey! Kabir kolay olur, sırat köprüsü kolay olur, haşir meydanı kolay olur. Ne varsa karşımıza çıkacak olan hepsi bizim dostumuz olacaktır. Sen Allah’ın dostluğunu kazandın mı yeter!
İnsan, Allahu Zülcelâl’in rızasını kazanmak için emirlerine itaat etmeli, haram ve günahlardan yüz çevirmeli ve salih ameller yapmalıdır. Salih ameller yapın. Az olsa da Allah için olsun. Az olsa bile Allah için olduğu zaman o şey çok kıymetli oluyor.
Dünya hayatı rüyaya benzer;
Uyudun, uyandın bitti!
Dünya hayatının halleri bir rüya benzer. Uyursun rüya görürsün; Padişah olmuşsun, keyf u sefa içindesindir. Ama uyanırsın ne sarayın var, ne saltanatın! Böyledir işte. Dünya aldatıyor bizi, oynuyor bizimle; manzarasına baktığımız zaman bize tatlı geliyor ama rüya gibidir. Fanidir ve geçicidir işte…
Hakikatte ise bizim önümüzde çok mühim şeyler vardır. Bizim için çok mühim! Haşir vardır, mahşer vardır, hesap vardır, cennet cehennem vardır! Büyük bir imtihanın içindesin. Ya kazanacaksın ya kaybedeceksin! Bunu hiç aklımızdan çıkartmayalım.
Nasıl bir talebe bir sene çalışıyor imtihan zamanı son bir saati kalıyor sonrasında imtihana girecek. Başarılı olamamak, imtihanı kazanamamak korkusundan titriyor. Emeğimin hepsi boşa gidecek diye endişeleniyor öyle değil mi? İnsanın dünya imtihanı ondan daha önemlidir. Ama hiç değilse en azından bizimde o talebe gibi ahiretimiz için endişelenmemiz, korkudan titrememiz lazımdır. Allah-u Zülcelal’i razı etmeden O’na âşık olmadan, O’nu sevmeden bu dünyadan ayrılmayalım! Çok mühimdir bizim için bu! Ben böyle diyorum ama kalbimin içinde olanı dilimle size anlatamıyorum.
Allah içinsen hep kârdasın, zarar yok!
Allah-u Zülcelal’in muhabbeti kişi ile ateş arasında bir perdedir. Bir manidir. Allah’ı sevdiğin zaman, Allah’a dost oluyorsun. Allah dost olanı ise ateş yakmaz inşaallah. Bakın depremler oluyor başka felaketler oluyor, ne olursa olsun; Allah için olduğun zaman, sen her zaman kârdasın. İstersen öl, istersen yaşa, istersen parça parça ol… Ne olursa olsun sen kârlısın. Ama sen dünyada bir altın misali pamuk içinde sarılmış vaziyette de olsan, bütün dünya nimetleri senin önünde olsa, bütün erkekler kölen, bütün kadınlar hizmetçin olsa, Allah için değilsen sen ateşin içindesin. Bunu böyle bilelim.
Ateşin içindeyiz! Niçin? Çünkü günah işliyor ve tevbe etmiyoruz. Manevi olarak ateş üstümüzdedir. O günahlarla Allah’ın huzuruna giderse o günahlarla yanacak o kişi. Onun için bizden geldiği kadar Allah-u Zülcelal’e dostluk halini kazanmaya çalışalım. Allah’a dost olalım. Şimdi olamıyor isek yarın için niyet edelim. Yarına olmazsak diğer gün için hazırlık yapalım… Bu ay olmadı öbür ay ama daima Allahu Zülcelal’in rızasına dostluğuna müşteri olalım. Hiç aklımızdan, ruhumuzdan çıkarmayalım salih ameller yaparak daima O’na gidelim. Çünkü İbrahim aleyhisselam , ‘Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir.’ (Saffat; 99) diyor. Böyle yürüyerek değildi onunki. Rabbimin aşk ve muhabbetini kazanmak için daima, durmadan O’na doğru gidiyorum. Bizde onların mutaabatını yapmak, onlara uymak suretiyle daima Allah azze ve celleye gidelim!
‘Ahiretimizi dünya hayatına kurban etmeyelim’
Dünya işiyle meşgul oluyor, az bir kâr yapıyor; Namazını terk ediyor. Dünya işleriyle meşgul olurken; bunu da yapayım, bu da bitsin diyerek namazını kılmıyor. Basit bir şey için günlük ibadetini, zikrini dünya için terk etmek; bir torba toprağı bin ton altınla satın almak gibidir. Nasıl bir torba altın için bin ton altın vermek akılsızlık ise, dünya için ahiretine vermekte işte böyledir. Sevap, günah, ahiret manzarası burada bilinmiyor; ahirette çok iyi bilinecek ama iş işten geçiyor. Onun için ebed-ül ebed olan hayatımızı bu geçici dünya hayatına kurban etmeyelim. Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...
6 Kasım 2015 Cuma
Peygamberlerin Yoludur Tevbe
Allah-u Zülcelâl kullarını dünyada imtihan ediyor. İmtihanlara sabredip, kazananlara kıyamet gününde Allah-u Zülcelâl’in rızasını, cenneti âlâyı nasip ediyor. Kazanmayanlar da Allah’ın gazabına ve cehennem azabına müstahak olacaktır, neuzübillah.
Bir hata yaptığımız zaman tevbe edersek de inşaallah yine kazananlardan olacağız. Allah-u Zülcelâl, babamız Âdem aleyhisselatu vesselamın başından geçen hadiseleri de, esasen onun hatası bize ders olsun diye böyle takdir etmiştir. Ondan gelen zürriyeti de O’nun gibi böyle hata yaptığı zaman tevbe etsinler diye Allah’ın takdiri böyleydi.
Lâin şeytan hata yaptığı zaman hatanın üzerinde ısrar etti, devam etti, tevbe etmedi. Bu sebeple lanetlendi, kovuldu. İşte onların iki farklı hali, Allah-u Zülcelâl’in kullarına verdiği iki misaldir. Bu imtihan kıyamete kadar devam edecek.
Kim şeytana uyar, günah işlerse hatadan sonra tevbe etmeye çalışsın. Hatasında ısrar etmek hususunda da şeytana uymasın, neuzübillah. Kim kendi babasına, yani Hz. Âdem’in tevbe etme yoluna uyarsa, ondan varis kalan tevbeye sahip çıkarsa, hatasında ısrarlı olmazsa, babamız Hz. Adem gibi affedilecek, cennete girecek.
Allah-u Zülcelâl, bir ayet-i kerimede, Babamız Âdem aleyhissalatu vesselamın hata yaptığı zaman şöyle dua ettiğini bildiriyor: “Ya Rabbi biz ikimiz, nefsimize zulüm ettik. Eğer Sen bizi affetmezsen, mağfiret etmezsen, bize merhametiyle muamele etmezsen biz zararlı olan kimselerden olacağız” (Araf, 23)
Hz. Âdem babamız ile Havva anamız bu şekilde Allah-u Zülcelâl’e tevbe etti ve özür diledi Allah-u Zülcelâl’den. “Ya Rabbi hatalarımız ve unuttuğumuz olan şeylerle bizi muhasebe etme” diye, bu şekilde dua ettiler. Biz de kendimizi mahrum etmeyelim tevbeden ve mümin kardeşlerimize de anlatalım.
Biliyorsunuz ahir zamandayız insanlar uzaklaşıyor dinden. Çevre bozuk ve insanlar çevreden etkileniyorlar. Onlar da birbirlerini bozuyorlar, biliyorsunuz. Yine nefs onların yolunu istiyor ve nefs oraya kayıyor. Ama bizim yolumuz cennete ulaştıran yoldur ve etrafı meşakkatlerle çevrilmiş vaziyettedir. Bu bittikten sonra cennet-i âlânın nimetlerine ve Allah’ın rızasına kavuşacağız, inşallah. Onun için tevbeye sımsıkı sarılalım ve nereye gidersek mümin kardeşlerimize anlatalım.
Tevbe kurtuluştur. Babamız Âdem aleyhisselatu vesselam nasıl tevbe ile kurtuldu. Şeytan da, neuzübillah, Allah-u Zülcelâl’e asi olarak lanetli oldu. “Ben Âdem’den daha iyiyim, secdeye gitmiyorum,” diyerek Allah’a karşı asi geldi. Ve hatasında ısrar etti, “Ben yanlış yaptım özür diliyorum tevbe ediyorum” demedi. İşte bununla şeytan oldu.
En Büyük Kâr!
Dünyanın manzarası insanı aldatıyor. Hatta Sahabe-i kiramlar zamanında da, dünya manzarası onlara bile acayip gelmiştir. Peygamberimizin zamanında Hayber kalesi feth edilmişti. Hayber’de ki küffar kişiler çok zengin idiler. Müslümanlar orayı fethedince oralardan her birine ganimet olarak çok mal düştü. Bazılarına altın nasip oldu, bazılarına arazi nasip oldu. Birbirleriyle alışveriş yapmaya başladılar. Kime ne lazımsa o diğerinden satın alıyordu.
Sahabeden bir kişi Peygamber aleyhissalatu vesselamın yanına geldi. “Ya Rasulallah bu vadide ticaret yapıp benim kadar kar yapan yoktur” dedi. Çok ticaret yapmıştı, alıp satmıştı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ne kadar kar yaptın?” dedi. “Üç yüz dirhem kar yaptım Ya Rasulallah.”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki; “Doğrudur, senin kârın çok büyük görünüyor. Ama sana kârların en hayırlısını haber vereyim mi?" diye sordu. Adam:"O nedir, ey Allah'ın Resülü?" dedi. Efendimiz açıkladı: "(Farz) namazdan sonra, kılacağın iki rekattir." (Ebû Dâvud, Cihâd 180)
Peygamber aleyhisselatu vesselam farz namazdan sonra kılınan iki rekât sünnetin, onun o kadar kârından daha hayırlı olduğunu söyleyerek dünyanın manzarasına dalmaması için onu ikaz etti.
Allah-u Zülcelâl’e ibadet etmenin neticesini, ahirette gördüğümüz zaman ne kadar kıymetli olduğunu anlayacağız. Ama dünyadayken birinin cebine üç yüz dirhem girdiği vakit bu görünen bir şey olduğu için burada kârlı görünüyor. Bu dünya hayatında bizler namaz kılıyoruz, zikir yapıyoruz, ibadet yapıyoruz, İslam’ın fethini yapıyoruz, zahirî olarak bir şey cebimize girmiyor ama Allah’ın yanında o çok değerlidir.
Allah azze celle şöyle buyuruyor:
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun karşılığını görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onun karşılığını görür.” (Zilzal, 7-8)
Zerre kadar hayır yapan karşılığını görecektir. Zerre kadar hata yapan da, tevbe etmediği müddetçe o da onu görecektir. Onun için elimizden geldiği kadar ibadet eldim. Kıyamet gününde amel defterimiz önümüze geldiği zaman onunla ferahlayalım. Melekler bize müjde versinler, “Senin sevapların hatalarından daha fazladır.” Diye…
Allah-u Zülcelâl elhamdülillah bize iman nasip etmiş, ikincisi bu manzarayı, tevbe eden bir cemaat olmayı bize nasip etmiştir. Bazılarının on beş yaşından ölünceye kadar tevbe etmek aklına gelmiyor, bu kıymetli bir nasiptir.
“Ben tevbe ettim ben daha iyiyim” demeyelim, Allah nasip ettiği zaman ancak tevbe edebiliriz. Siz evlerinizdeyken kalplerinize “Gidin, tevbe edin, günahlarınızdan dolayı özür dileyin,” diye niyet verdiği için siz buraya geldiniz, tevbe ettiniz. Bunların hepsi Allah’ın vergisidir. Allah’ın vergisi olduğu için bunun kıymetini bilelim, Allah’a sena ve şükrede bulunalım.
Böyle şükredersek Allah bizlere daha fazla verecektir inşallah. “Benim şükrümü eda ederseniz, iman nimeti için, tevbe ve ibadet nimeti için şükrederseniz Ben de daha fazla sevap nasip edeceğim,” diyor, Allah-u Zülcelâl.
Namazı Kılmayanın Hali
Namaz kılmayan kişiler hakkında çok korkunç bir hadis size anlatacağım. Peygamber alehissalatu vesselam bir gün ashab-ı kiramla aralarında namazdan bahsetti. Ve dedi ki;
“Her kim şu beş vakit namazı muhafaza ederse, namazı onun için kıyamet günü nur olur, burhan (delil olur,) ve necat (azaptan kurtuluş) olur. Her kim de beş vakit namazı muhafaza etmezse, kıyamet günü onun için ne nur olur ne de burhan ve necat vardır. Kıyamet günü Karun’la, Haman’la, Firavun’la ve (azılı İslam düşmanı) Übey İbni Halef’le beraber (hesaba çekilir).” (Müsned, Darimi, İbni Hibban)
Kıyamet gününde namaz kılanlar için, namazını muhafaza edenler için farz namazlarını kılan ve ondan sonra müekked sünnetleri de terk etmeyenler için Peygamber aleyhissalatu vesselam böyle beyan etti. Dedi; “Onlar için bir burhan vardır, delil vardır, bir nur vardır, bir kurtuluş vardır.” Neuzübillah şimdi namazı üzerinde muhafaza olmayan, namazı hiçe sayanlar, namazı terk edenler için ise onun için nur yoktur, onun için delil yoktur, onun için kurtuluş yoktur.
Ondan daha ziyade o kişi için, kıyamet gününde Firavun’la birlikte hesaba çekilmek var, ne kadar korkunç. Ubey İbnu Halef, zamanında Peygamber aleyhisselatu vesselama çok eziyet etmişti. Bu namaz kılmayanlar, kıyamet gününde Firavun’la, onun veziriyle ve Ubey ibn-i Halef’le birlikte olacaklar. Kıyamet gününde en şiddetli azap, onların azabıdır.
Namaz kılmayanlar, namazın üzerinde dikkatli olmayanlar, namazını muhafaza etmeyenlerin durumu böyledir. Eğer şimdiye kadar namazımız geçmiş ise kazasını yapalım, bundan sonra dikkatli olalım. Allah-u Teâlâ bizleri affedecek ve tevbemizi kabul edecek, inşallah.
Bundan sonra Allah’a söz verirsek “Ya Rabbi, ben pişman oldum. Bir zamanlar ben namazımı terk ettim, bundan sonra bir daha namazımı terk etmeyeceğim,” dersek ve elimizden geldiğince o namazlarımızı kaza edersek, Allah-u Zülcelâl bizlere merhametiyle muamele edecek, inşallah.
Böyle, kendimizle Rabbimizin arasında niyetimizi sırf Allah için yaptığımız zaman, Allah'ın rızasını kazanacağız. Namazlarımızı kılarken ve önümüze hangi iş gelirse “Ya Rabbi ben bunu Senin rızan için yapıyorum.” Günah olduğu zaman da “Senin rızan için uzak duruyorum, yapmıyorum.” Diye kalbimizde daima Allah rızası olarak amel yaptığımız takdirde Allah-u Zülcelâl bize rahmetle nazar edecek. Çünkü amel de aynı altın gibidir. Eğer altının içine başka maden katılmışsa sarraf onu biliyor. Sarraf, “Bu altın on dört ayardır, bu yirmi dört ayardır,” diyor.
Nasıl altının halis olanı vardır, bir de düşük ayarlı olanı vardır, niyetimize göre amel de aynen öyledir. Küçük bir amelimiz, Allah için olursa çok değerli olur.
Allah-u Zülcelâl amellerin sarrafıdır. Amellerin ihlâslı olanını ve olmayanını, riya ile olanını Allah biliyor ve ayırıyor. Allah ihlâslı olan ameli kabul ediyor. Diğerlerini ise kabul etmiyor.
Eğer biz Allah-u Zülcelâl’i hakikiyle tanırsak dünya ve ahireti terk edeceğiz. Allah Azim’dir. Allah Cemal sahibidir, güzeldir. O’na o kadar çok âşık olmamız gerekir.
Günahtan Sakınmak Bir Nurdur
Ebu Hureyre radıyallahu anh’a şöyle demiştir: Peygamber aleyhisslatu vesselam bir gün “Amel etmek üzere benden kim şu kelimeleri alacak?” diye sordu. “Yâ Rasûlallah, ben!” diye cevap verdim.
Rasûlullah elimi tuttu ve şu beş şeyi saydı:“Allah’ın haramlarıdan sakın, insanların en abidi (ibadet edeni) olursun. Allah’ın taksimine razı ol, insanların en zengini olursun. Komşuna iyilik et (olgun) mü’min olursun. Kendin için sevdiğini insanlar için de sev (iyi) müslüman olursun. Fazla gülme, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” (Tirmizí, Zühd, 2)
Takvalı olursan en çok ibadet eden oluyorsun. Çünkü sen takva sahibiysen daima Allah için hayır yapmayı isteyeceksin ve Allah için günahlardan da kendini muhafaza edeceksin. Ne kadar böyle yaparsan Allah sana yardımcı olacak ve daha çok sevap nasip edecek.
Günah günahı getiriyor, hayır da hayrı getiriyor. Dikkat ederseniz bir kişinin önüne yabancı bir kadın geldiği, ona tekrar bakarsa bunun sonu gelmez. Ama Allah için gözünü çevirdiği zaman Allah’tan bir nur, bir muhabbet onun kalbinin içine akar. Bu nur bütün vücuduna akarak o kişiyi iman nuru ile muhabbeti ile süsleyecektir.
Yabancı bir kadın senin karşına geldiğinde bakışını çevirdiğin zaman hayırdır. İkinci sefer bakışın günahtır. Peygamber aleyhisselatu vesselam Ali radıyallahu anhuya şöyle demiştir: “Ya Ali birinci sefer senin içindir. İkinci sefer senin aleyhinedir, senin için günah olur.” Yani ilk defa senin gözün ona rast geldi o senin için bağışlanmıştır. Ama ikinci sefer baktığında o sana günah olur.
Bir de bu birinci hatadır, tekrar edince bu sende alışkanlık olacak bütün günah kapılarını açacak. Her günah böyledir. Sevaplar da böyledir. Sevaplar da sevapları getirecek. Onun için ahlaklı olmaya çalışalım, sevap işlemeye çalışalım, günahlardan kendimizi muhafaza etmeye çalışalım.
Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde hiçbir insanın özrünü kabul etmeyecektir. Yani o gün tevbe etmek mümkün değildir. Elimizden geldiği kadar şeytanı kahredelim Allah-u Zülcelâl’in hoşuna gidecek olan şeyleri yapmaya gayret edelim inşallah.
Ka’b’ul Ahbar şöyle diyor: “Bir gün yoldan geçiyordum on tane yaşlı eşkıya gördüm. Biraz ileride çocuklar vardı, o yaşlılara aldırış etmeyip edebe aykırı hareket ettiler. Onların yanından geçerken yaşlılara karşı edepli olmalarını söyledim. Onlar da bana şöyle cevap verdiler: ‘O yaşlılar takvalı ve edepli değiller ki!’ O adamlar Allah'a karşı edepli olmadığı için o çocuklar da onlara karşı edepli olmuyorlar. Biz Allah'a karşı kendimizi düzeltirsek bütün mahlukat da bize karşı edebli olur.
Şeytanın Ciğerini Yakan Kullar
Cüneyd-i Bağdadî şöyle anlatmıştır; “Rüyamda iblisi gördüm; çıplak bir vaziyette insanların arasında dolaşıyordu. “Ey Lâin, sen o kadar hayâsızsın ki, insanlarla çıplak olarak oynuyorsun,” dedim.
Şeytan: “Bunlar insan mıdır ki, ben onlardan hayâ edeyim. Bunların Allah ile hiç bir alakası yoktur. Onlar gerçekten insan olsalardı, çocukların toplarıyla oynadıkları gibi onlarla oynayamazdım. Ancak beni Bağdat mescitlerinde bulunan üç sûfi vardır ki, onlar beni eritti, ciğerimi yaktı.”
“Onlar seni ne ile yakıyorlar? diye sordum. Şeytan: “Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen ‘Allah’ diyerek zikrediyorlar, Allah’tan yardım istiyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar,” diye cevap verdi.
Bakın şeytan kendisinin kötü olduğunu biliyor, kendisine uyanların kötü olduğunu biliyor.
Cüneyd-i Bağdadi diyor ki, “O mescide gittiğim zaman o üç kişiyi gördüm. Başlarını örtünün altına almışlar, zikre dalmışlardı. İçlerinden biri beni görünce (ben bir şey söylemeden), “O pis şeytanın (bizim hakkımızda) söyledikleri seni aldatmasın” dedi. Bakın rüyadan da haberi vardır.
Onlar şeytanı nasıl kahrediyorlar, Allah'ı zikrederek. Çünkü şeytan Allah-u Zülcelâl’in adının anıldığı, zikredildiği yerde duramaz, hemen kaçar. İnsan Allah’la meşgul olduğu zaman şeytan ona vesvese veremez.
Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Hz. Ömer’e şöyle dedi: “Ya Ömer senin bulunduğun yerde şeytan bulunmaz. Senin gittiğin yoldan şeytan gitmez.” Yani Ömer’den kaçıyor. Niçin? Çünkü İslam dinini tatbik etmekte çok şiddetli idi, İslam için çok titizdi.
Emir’ül Müminin olduğu zamanda Hz. Ömer, bir gün koşarak bir yere gidiyordu. Onu gören Hz. Ali “Nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu. “Ey Ebu Hasan, zekâtın bir hayvanı kaybolmuş onu aramaya gidiyorum,” diyor. “Neden bu kadar koşarak gidiyorsun?”
“Beni bırak ya Ali, eğer Mısır nehri üzerinde bir hayvan kaybolsa ben burada kendimi ondan sorumlu hissediyorum.” Bu kadar İslam dini üzerinde titiz davrandığı için şeytan ondan kaçıyor. Kişi ne kadar Allah-u Zülcelâl’e bağlı ise şeytan o kişiden kaçıyor.
Allah-u Zülcelâl hepinizden razı olsun. Tevbenizi buradaki nasibinizi arkadaşlarınıza anlatın onların da tevbe etmelerine vesile olun inşallah. Sebep olduğunuz için o kadar sevap Allah size de yazacak inşallah.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı salih ameller yapmayı nasip etsin nefsimize bizi teslim etmesin inşallah.
29 Ekim 2015 Perşembe
Takvâsı Olmayanın Ameli Kabul Edilmez
Enes İbn-i Malik radıyallahu anhu buyuruyor ki; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kimin, yalnız kaldığında Allah’a isyan etmekten kendisini uzaklaştıracak bir verası yoksa Allah, onun amelinden bir şeye ne diye ehemmiyet versin!” (Deylemî, el-Firdevs, 4; 437)
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah katında bir amelin makbul olması için çok önemli bir şartı haber vermektedir. Bu şart, vera; yani takvadır. Ancak bu takva, yakin derecede bir imandan ve murakabe yani Allah'ın onu her yerde gördüğü şuurundan doğan, ileri derece bir takvadır.
Öyle samimi bir takva hali olmalı ki, yalnız insanların yanındayken değil, asıl yalnızken, kimse onu görmezken Allah’ın razı olmayacağı bir şey yapmaktan kendisini alıkoymalıdır. Bir mümin, insanların arasındayken zaten kötülük işleyemez. Ancak kimsenin şahit olmadığı bir yerde de günahtan uzak duruyorsa bu sırf kalbindeki imandan dolayıdır.
Hadis-i şerif, bu şekilde samimi bir iman ve takva hali olmadığı zaman, Allah'ın kulunun amellerinden hiçbirine değer vermeyeceğini bildiriyor. Demek ki insanların görmediği yerde günah işleyen kişinin amelleri kabul olmuyor. Çünkü Allah'ın onu gördüğüne tam olarak inansaydı murakabeli olur, o günahı işlemezdi.
Bu hadis-i şerif üzerinde düşündüğümüz zaman, küçük büyük, gizli aleni işlediğimiz birçok kabahatlerimiz için tevbe etmeye ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlayabiliyoruz.
22 Ekim 2015 Perşembe
Samimi Olursak Allah'ın Kudreti Bizimle Olur
Allah-u Zülcelâl daima kulların kalbine muttalidir, kalbindekileri bilir. Allah-u Zülcelâl insanın suretine, vücuduna bakmıyor; Allah-u Zülcelâl daima kalbinin içinde olan niyete ve kendi Rabbine karşı ne kadar samimi olduğuna bakıyor. Böyle olduğu için kalbimizi Allah'a karşı doğru yapmamız, samimi yapmamız lazımdır. Samimi niyetle, insan dünyada ne amel yaparsa, ister sevap olsun, ister günah olsun, hayır olsun, şer olsun, ne olursa olsun, kıyamet gününde bir zerre bile kaybolmadan önümüze gelecektir.
Allah-u Zülcelâl bu konuda ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Erkek olsun, kadın olsun her kim de, mü'min olarak doğru ve yararlı işler yaparsa, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa da uğramayacaklardır.” (Nisa; 124)
Demek ki her kim olursa olsun, mümin olarak amel-i salih yaptığı zaman cennete girecektir ve amellerinden zerre kadar bir şey kaybolmayacaktır. Allah-u Zülcelâl böyle davranacak bize karşı kıyamet gününde.
Bu aklı, Allah-u Zülcelâl çok kıymetli bir cevher olarak bize vermiştir ve bu şekilde gevşek davranışımızı akıl kabul etmiyor. Kıyamet gününde zerre kadar kaybolmamak suretiyle bütün amelimiz, dünyadaki davranışımız bizim önümüze geleceğine göre, böyle gafil bir şekilde davranmamızı akıl kabul etmiyor. Çünkü o zaman, insan öyle temenni edecek ki, isteyecek ki şark ve garbın arasındaki boşluk kadar salih ameli olsun. İsteyecek ki günahı hiç olmasın. İsteyeceğiz ama öyle davranmıyoruz işte.
Nice nefeslerimiz, nice saatlerimiz, nice aylar, seneler geçiyor, bunları hayırlarla değerlendirmiyoruz, önümüzdeki hayatımız için.
Aklım böyle kabul ediyor, sizinki de öyledir herhalde. Hiç akıl kabul etmez, önümüzdeki olaylara karşı, ebed’ül-ebed olan bir hayat için, Allah'ın verdiği bu fırsatı aklın gereğine göre değerlendirmiyoruz. Bakıyorum, insan ne kadar zarar yaparsa, ister amel-i salih yapmasın, isterse bir günah yapsın, isterse dünyaya meyilli olsun ahireti bıraksın, nereye bakarsan, altını kazdığımız zaman nefis çıkıyor altından. Allah-u Zülcelâl hepimizi ondan muhafaza etsin, onu hayırlarda kullansın. Âmin.
Onun için kim kendini idrak ederse, kendi nefsinin Allah-u Zülcelâl’in karşısında ihtiyaç sahibi olduğunu bilirse, o zaman o kişi, kendi kalbinin içinde ve ruhunda, ibadet için bir kuvvet hissedecektir. Çünkü o pişmanlıkla, o “Allah-u Zülcelâl’in hakkını yerine getirmiyorum, Allah benim yaptığım ibadetten daha güzel amellere, zikre, muhabbete, taate, aşka daha layıktır, ben bunu yapmıyorum,” diye düşündüğü zaman, inşallah yavaş yavaş amel-i salih yapmaya gayret edecek, günahlardan, gafletten de kendini muhafaza edecek. O kişinin kalbine, ruhuna o zaman her gün biraz kuvvet gelecektir, inşaallah.
Kendi Noksanlığını Bilen Ariftir
Kim kendi noksanlığını idrak ederse o ariflerden sayılacaktır inşallah. Arif Allah'ı tanıyan demektir. Arif Arapça olarak, bilmek demektir. Biliyor ki Allah-u Zülcelâl tam bir kudret ve azamet sahibidir. Kendi nefsinin de Allah'a karşı taksirat sahibi olduğunu, zayıf, zelil, fakir olarak bildiği zaman ariflerden sayılır o kişi.
İnsan bunu da ancak ilimle elde edebiliyor. İlmi sevelim. Elhamdülillah, diyelim. Çünkü bizim küçüklüğümüzde böyle tercüme kitaplar yoktu. Ancak bir kişi kendi evinden hicret eder de, gidip bir medresede ilim öğrenmek için orada yıllarca kalırsa o zaman ilim öğrenebiliyordu.
O zamanki medreseler de böyle şimdiki gibi zengin değildi. Talebeler çok fakirlik içinde okutarak bir ilim sahibi oluyordu. Şimdi herkesin evinde bir müderris vardır. İnsan dolabında duran kitapları okuduğu zaman âlim oluyor. Böyle bir fırsat elimizdeyken gene nefse uymak, okumamak çok yanlıştır. Çünkü ilim okursak o zaman Allah'ı da tanıyacağız, kendi nefsimizi de tanıyacağız, Allah'ın nazil ettiği hükümleri de bileceğiz.
Kendimizi de doğru yapacağız o zaman. Hem de bize bir soru sorulduğu zaman da doğru cevap verebileceğiz. Çünkü ilim, akıl, güzel bir idrak, Peygamber efendimizin mutabaatı yani onun sünnetine uyarak amel yapmak, bunları kim yaparsa hem dünyada kendisine hürmet edilir, hem de ahirette bunlar onu kurtaracaktır, inşaallah. Onun için arkadaşlarımıza anlatalım, tevbeyi, ilim okumayı, İslam dininin ahkâmlarını, İslam dininin ne kadar güzel bir din olduğunu, hem dünya hayatının hem ahiret hayatının onda olduğunu… Bunları bilmek lazımdır. Bazıları da maalesef dinden uzak olmuşlar, bunları anlatmak lazım.
Konuşmaktan daha ziyade davranışlarımızla insanlara örnek olalım. Öyle istiyorum. Arkadaşlarınıza güler yüzlü, güzel bir konuşmayla, onu rahat ettirecek şekilde davranmakla ikna edebiliyorsun. Niyetimiz Allah için olsun, Allah bize yardımcı olacak o zaman. Anlattığımız zaman, her ne amel yaparsak yapalım hepsi Allah için olsun.
Allah'ın Yardımı İhlaslı Olanla Beraberdir
Kalbimize şeytanın hatarası, dünyaya meyil geldiği zaman hemen çıkarmak, Allah için yapılan bir ameldir. Belki duymuşsunuz bunu, bir yerde insanlar bir ağaca ibadet etmeye başlamışlardı. Bir abid bunu duydu, hemen baltasını aldı, ağacı kesmek için yola çıktı.
Şeytan onun önünü kesti, “Nereye gidiyorsun?” dedi. Abid, “İnsanlar bir ağaca ibadet ediyorlar, onu kesmeye gidiyorum,” dedi. Şeytan “gidemezsin” deyince orada kavga ettiler.
O abid kişi, şeytanı tuttuğu gibi yere vurdu. Çünkü o Allah rızası için gitmek istiyordu. Allah ona öyle bir kuvvet vermişti ki, şeytanı öyle bir yere vurdu ki, sanki bir sinek gibi.
Şeytan dedi ki, “Bak sen fakir bir adamsın. Etrafındaki insanlar da fakirdir. Ben her gün senin yastığının altına birkaç altın getireceğim. Bunu hem kendin için harcarsın hem de arkadaşlarına dağıtırsın. Bu senin için daha faydalıdır.”
Abid kişi şeytanın bu sözüne kandı, “Doğru,” dedi. Eve döndü, baltasını bıraktı. Şeytan gerçekten de birkaç gün yastığının altına birkaç altın koydu. Sonra koymadı.
Adam baktı altın yok, “Bu şeytan beni aldattı” dedi. Yeniden baltasını aldı, ağacı kesmek için tekrar yola çıktı. Şeytan tekrar önüne geldi, yine “Gidemezsin” dedi. Adam şeytanı tutup yere vurmak istedi ama güç yetiremedi. Şeytan onu yakaladığı gibi yere çarptı.
Adam şaşırdı, “Sen nasıl böyle kuvvetli oldun?” dedi. Şeytan dedi ki, “Çünkü sen önceki sefer Allah için gidiyordun, Allah'ın kuvveti seninle beraberdi. Şimdi ise altınlar kesildiği için gidiyorsun. Onun için böyle zayıfsın, seni kolayca devirdim.”
Böyledir. Hep niyetimiz Allah için olacak. Allah için olunca irşadımız da kuvvetli olacak inşaallah. Biraz düşünürsek, Peygamber aleyhisselatu vesselam, tek bir insandı. Bütün dünya küfürdü. Peygamberimiz tek başına bütün dünyayı fethetti. Neyle? Allah'ın kuvveti onun arkasında olduğu için, hiç taviz vermedi, yolundan ayrılmadı. Ne kadar ona eziyet verseler o daha samimi oluyordu. Bu şekilde Allah'ın kuvveti onun arkasında olduğu için, o Allah için olduğu için, hiçbir şey düşünmüyor, endişe çekmiyordu.
Ne canını, ne malını, hiç bir şeyini; her şeyini Allah için feda ediyordu. Bu şekilde olunca Allah da ona yardım etti, bütün dünyayı fethetti.
İşte niyet böyle mühimdir. Niyet böyle samimi olunca Allah bize başka insanların hidayetini de nasip edecektir. Ama dediğim gibi güler yüzlü, yumuşak kalpli olacağız. Tıpkı ayet-i kerimede Allah-u Zülcelâl’in buyurduğu gibi. Allah azze ve celle buyuruyor ki;
“(Ey Resulüm) Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi…”(Al-i İmran; 159)
Allah-u Zülcelâl, Musa aleyhisselama İslam ahlakını öğretiyordu ve diyor ki, “Firavuna git, ona yumuşak lisanla konuşun. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Taha; 44)
İşte biz de, katı kalp, galiz kalple değil, böyle yumuşak bir kalple, yumuşak bir dille irşad yapacağız inşallah. Böyle yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelâl'in emrini yerine getirdiğimiz için o irşada bereket olacaktır. Allah'ın emir ve nehiylerinin aksinde hiçbir hayır yok. Sanki “Ben yapıyorum,” gibi olursa onda da hayır yok. Çünkü ekşi yüzlü kişiden dostu bile yüz çevirir.
Nefsin Önünü Kesmek Lazım
Nefsimize uymayalım, Allah rızası için nefsimizi karşımıza dikelim, onunla hesap görelim. Kim Allah'ın rızası için nefisini azarlarsa Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde onu mağfiret edecek, “Sen benim için nefsinle hesap görüyordun” diyecek, razı olacak ondan, inşaallah.
Ne kadar günah, hata varsa hepsinin altından nefis çıkıyor. İnsan içki içerse nefistir, virdini çekmezse nefistir, hangisi olursa olsun, hepsi nefsindendir. Kişi nefsinin isteklerine uymakla nefsini günah işlemekte pehlivan ediyor. Onun önüne ne gelirse nefsinin dediğini yapınca, nefis kuvvetlenir, sertleşir, artık kişi onunla başa çıkamaz, nefsinin dediğinden çıkamaz. Onun için ara sıra, hatta daha doğrusunu istersen devamlı olarak nefsin önünü kesmek lazım. Çünkü çok serseri bir at gibi hep günahlara doğru gidiyor, bir sopa elimizde olsun, onun burnuna vuralım biraz. O zaman inşaallah Allah bizden razı olacak, bizi günahlardan muhafaza edecek ve bize hayır, zikir, taat nasip edecek.
Akıl bize hep menfaatli şeyleri tavsiye ediyor ama bakmayın, nefis onu esir etmiş. Nefis ona baskın yapıyor, hep onu esir etmiş, düşünmesi için, neyin menfaatli neyin zararlı olduğunu tefekkür etmesi için bırakmıyor. Bunun için akıl sahiplerinin daima aklını kullanıp tefekkür etmesi lazım. Dünya ve ahireti, Allah'ın rızasını, bu hayatın sonu, hesabı düşünmesi lazım.
Bunu düşününce de meydana çıkacak ki kalbi Allah'a bağlamak lazım. Çünkü Allah'tan menfaatimiz var, O’ndan başka hepsi fanidir. Bizden önce gidenlere baktığımız zaman, firavun da gitti, Musa aleyhisselam da gitti. Ama o nasıl gitti, o nasıl gitti, bunları düşünmek lazım. İyi hal üzere gidenlere bakıp, bizim de mahrum olmamamız için onların yolundan gitmemiz lazım. Kötü şekilde gidenlerin de hallerinden ibret almamız ve onların yolundan uzak olmamız lazım.
Böyle düşününce kalbimizi Allah'a bağlamak lazım, çünkü her şey Rabbimin elinde. Dünya onun elinde, ahiret elinde. Eğer kalbini O’na bağlarsan, O seni severse, sen de Onu seversen neler verecek sana.
Musa aleyhisselam demişti ki “Ya Rabbi, Senin kimi sevdiğini, kimi sevmediğini nasıl bilebilirim?”
Allah-u Zülcelâl buyurdu ki, “Ben kimi seversem ona zikrimi, ibadetimi, salih amelleri, namazı, orucu, zekâtı, nasip ederim. Eğer bunları kime nasip etmişsem onu seviyorum demektir. Kimi buğz ediyorsam onu zikrimden ayırırım, taatimi nasip etmem ona, günahı nasip ederim.”
Şimdi de öyledir. Öyleyse biz de Allah kimi seviyor, kime gazap ediyor az çok anlayabiliyoruz.
Bizden öncekilerden bazı kişilere Allah öyle güzel haller nasip etmişti ama onlar da Allah'ın kuluydu, biz de Allah'ın kuluyuz, onlara lazım olan, bize de menfaatli olan şeydir. Mesela bizden önce Fethi Muslî isimli zat vardı. O zat çok ağlıyordu, Allah'a ibadet ve taat yapmak için çok kuvvet istiyordu, çok gayret ediyordu. Vefat ettikten sonra, bazı arkadaşları onu rüyalarında gördüler. Ona dediler ki:
“Allah-u Zülcelâl sana ne şekilde muamele etti?” Şöyle cevap verdi: “Allah-u Zülcelâl bana sordu, beni huzuruna çağırdı ve bana dedi ki: ‘Niçin o kadar çok ağlıyordun, ya Fethi?’ Şöyle cevap verdim: “Ya Rabbi! Benim üzerimdeki hakkını layıkıyla yerine getiremediğim için, senin karşında çok kusurlu olduğum için ağlıyordum. Sana ibadetimi, taatimi tam yapamıyordum, bu yüzden Sen’den korktuğum için ağlıyordum.”
Ama çok amel-i salih yapıyordu ama yine de layık olduğu gibi amel yapamadım diye ağlıyordu. Yapmıyordu da ondan ağlıyor değildi, çok yapıyordu ama yine de “Tam yapamıyorum,” diye ağlıyordu. Çünkü melekler, ne uyuyorlar, ne yiyorlar, hiç durmadan gece gündüz ibadet yapıyorlar, gene de kıyamet günü diyorlar ki, “Ya Rabbi tam Senin ibadet hakkını yerine getirmedik!” Çünkü, Allah'ın hakkı çok azimdir. İşte Fethi Muslî de “Ya Rabbi senin hakkını yerine getiremiyorum diyordu.
Allah-u Zülcelâl de dedi ki ona; “Ben de biliyordum o yüzden Meleklere, senin günahlarını yazmamalarını emretmiştim.” Buyurdu. O kadar seviyordu ki onu, o kadar razı olmuştu ki ondan, onun defterine hiçbir hata, kusur yazmamıştı.
İşte Allah-u Zülcelâl daima kulunun kendisi karşısındaki emeğine göre muamele ediyor ona. Biz görmüyoruz ama Allah bizim gayretimize göre bize karşı muamele ediyor. Fethi Muslî öldükten sonra bunu görmüş. Biz de dünyada ne yaparsak bunlar boşa değildir. Allah milim milim bizimle beraberdir. Böyle olduğu için bizim de daima bizim de onu razı etmek için gayret etmemiz lazımdır.
İnsanlara emr-i maruf yapalım, insanları Allah'a davet edelim, Allah-u Zülcelâl bununla bizden razı olacak. Hasan-ı Basrî rahmetullahi aleyh bir gün vaaz ederken şöyle dua etti: “Ya Rabbi! İçimizde günahı en çok olanı, gözleri en kuru ve kalbi en katı olanı affet!” Diye dua ettim. Bir genç ayağa kalktı ve ağlayarak: “Ne güzel dua ettin. İçinizde günahı en çok olan benim. Bu duayı bir daha yap!” Dedi. O da bir daha dua etti. O genç de, oradakiler de göz yazı döktüler, ağladılar, tevbe ettiler. O gece rüyasında Allah-u Zülcelâl ona şöyle ilham etti:
“Ben seni çok seviyorum, çünkü sen benimle bir kulumun arasını düzelttin. Onun için o genci, o mecliste bulunanları ve seni affettim.”
Affetmek Allah'ın yanında hiçbir şey değildir. Yeter ki kul biraz Allah'a karşı samimi olsun, biraz gayret etsin. Allah azze ve celle o kadar zengindir, o kadar şefkatlidir kullarına karşı, öyle ki bir kişi ömrü boyunca küfürde kalıyor sonra tevhide geliyor Allah-u Zülcelâl onu affediyor.
Musa aleyhisselam zamanında bir adam vardı, ateşe tapıyordu. Ama adam o kadar ihtiyar olmuştu ki, ölecek zamanı gelmişti. Ömrünün hepsini ateşe ibadet etmekle geçirmişti. Musa aleyhisselamın yanına gelince ona dedi ki Hz. Musa ona dedi ki;
“Yetmez mi, bu kadar zamandır ateşe ibadet ediyorsun. Ne fayda var ondan? Allah'a dönme zamanı gelmedi mi daha?”
Adam dedi ki, “Ben iman edersem bunca senedir yaptığım günahım affedilir mi?” Musa aleyhisselam:
“Evet, affedilir. Allah'ın yanında hiçbir şey değildir,” dedi. Adam “Lailahe illallah, Musa Rasulullah” dedi. O böyle derken öyle bir iman nuru onun kalbinden fışkırdı ki, birden cezbeye geldi ve oradan yuvarlandı ve vefat etti.
Nebi Musa aleyhisselam Allah ile konuşuyordu. Merak etti, “Ya Rabbi, bu adam bütün ömrünü ateşe ibadetle geçirdi. Şimdi bir kere ‘Lailahe illallah’ demekle böyle bir cezbeye geldi. Onun durumu ne oldu?”
Allah-u Zülcelâl buyurdu ki; “Bilmiyor musun ey Musa; ben kelime-i tevhitle insanı cennete koyuyorum.”
İman böyledir işte. Bu yüzden imanımızın kıymetini bilmemiz lazım. Nasıl ki altını pamuklara sarıyorlar, birbirine sürtünüp aşınmasın, gramı eksilmesin diye, böyle muhafaza ediyorlar, bizim de imanımızı muhafaza etmemiz lazım. Biz de günahlarla, yaramaz şeylerle imanımızı eskitmeyelim, zikirle ibadetle kuvvetlendirelim.
Nasıl ki bir ağacın kökü kuvvetli olursa rüzgâr estiği zaman bir şey olmaz ona ama zayıf olursa kuvvetli bir rüzgârda yıkılır; iman da aynen öyledir. İman ağacını da zikirle, ibadetle, salih amelle kuvvetlendirmek lazım.
Çünkü son nefeste şeytan-ı lâin insanın imanına musallat oluyor, o da aynen şiddetli rüzgâr gibidir. Allah-u Zülcelâl o anda seninle beraber olacak, senin yardımına meleklerini, evliyalarını gönderecek, onlar şeytanı senin yanından kovacaklar.
O zaman dünyadan imanla ayrılmana Allah yardımcı olacak. Ama biz ömrümüzü Allah'tan gafil olarak yaşarsak, Allah da bize yardımcı olmazsa sekerat zamanı çok tehlikelidir.
23 Temmuz 2015 Perşembe
Çare, Sahabe-i Kiram Gibi Müslüman Olmak
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde, yaklaşık yüz on bin sahabe yaşıyordu. Bunlardan sadece on bini Haremeyni’ş Şerifeynde vefat etti; yüz bini ise tebliğ, talim ve cihad için o mukaddes toprakları bırakıp dünyaya yayıldılar. Onlardan bazıları Kafkaslarda, kimi Rum diyarında, tâ İstanbul surlarının diplerinde, kimi İspanya’da, kimi Türkistan'da, kimi Afrika'nın o kızıl çöllerinde şehit oldu yâda vefat etti. Hâlbuki onlar Peygamberimizin şehrinde, onun hatıralarıyla yaşamayı ve o topraklarda ölmeyi isterlerdi. Fakat böyle düşünmediler. Neden?
Peygamberimizin terbiyesi altında yetişmiş bu mübarek zatlar gayet iyi biliyorlardı ki İslam’da “Ben kendimi kurtarayım da başkası ne olursa olsun!” düşüncesine yer yoktur. Cenneti kazanmak, sadece kendini düşünmekle mümkün değildir. Eğer ferdi anlamda sadece ibadetlerle ve dualarla kurtuluş olsaydı Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de sosyal sorumluluklarla alakalı neden bu kadar ayet gönderdi?
Bugün bizim Müslümanlığımız ile sahabe-i kiramın ve İslam’a hizmetle ömrü geçen ecdadımızın Müslümanlığını ayıran en önemli nokta da budur. Ne yazık ki günümüzde Müslümanlarının birçoğu, hiç bir sosyal sorumluluk hissetmeden, doğrudan rıza-i ilahiyeye ulaşma yöntemleri icat edildiğini sanıyor. İslam adına hiçbir hizmet üretmeden, başka Müslümanların derdiyle dertlenmek namına hiçbir fedakârlık yapmadan, bu yolda hiçbir imtihana uğramadan direk olarak cennete gitme formülü varmış gibi…
Bu anlayışa sahip olanlara göre, dünyanın bilmem hangi coğrafyasında yaşayan Müslümanların sorunları bizi ilgilendirmez. Hatırlamaya bile gerek yok. Onların sorunları, onlara aittir. Elbette artık bu düşüncenin yanlışlığı anlaşılıyor ve meydana gelen felaketlerin de etkisiyle ümmette bir uyanış görülüyor.
Öte yandan son zamanlarda İslam dünyasındaki uyanışı söndürmek isteyen küresel aktörler, bu sefer manevi eğitimi, kültürü, medeniyet birikimi ve görgüsü kıt bir kısım Müslüman grupları, Haricî mantığına dayalı çok kaba saba bir cihad anlayışına yönlendiriyor.
İslam Âlemine Saçılan Fitne Tohumları
Son zamanlarda IŞİD, eş-Şebab, Boko Haram ve benzeri isimlerle piyasaya sürülen bu eli kanlı gruplar, adeta karikatürize bir İslami terör manzarası sergiliyorlar. Ellerinde Arapça yazılı bayraklar, omuzlarında kocaman silahlar ve önlerine geleni kâfir ilan edip kanını helal sayıyorlar. Hemşirelik okuluna giden bir kız çocuğunu kaçırıp öldürmek, insanları kameralar karşısında boğazlamak gibi vahşice yöntemlerle islamofobiye malzeme sunuyor, Müslümanlara reva görülen zulümlere gerekçe sunuyorlar.
Halbuki onların sergilediği bu kaba saba vahşetin İslam tarihinde hiçbir örneği yoktur. Müslümanların fethettiği çoğu ülkeler, silah zoruyla değil Müslümanların engin şefkati ve adaleti neticesinde, kendiliğinden Müslüman olmuşlardır. Büyük İslam komutanı Alparslan, Anadolu'ya girdikten sonra kimseyi sürgüne göndermemiş ve katliam da yapmamıştır. Yani, Sultan Alparslan ile harp eden insanlar, o topraklarda yaşamaya devam ettiler. Zamanla İslam’a ısınıp kendiliğinden Müslüman oldular.
Öyleyse bu gruplar kimi örnek alıyorlar? Anlaşılan o ki, İslam’ın özünde olmayan bu tür ifrat ve tefrit yorumlar, İslam düşmanlarının uzun uğraşlar sonucunda içimize soktukları, bidat ve saplantılardan başka bir şey değil…
Çare, Ümmetin Birliği
İslam coğrafyaları kan, zulüm, esaret altında, her gün yüzlercesi katlediliyor! Hal böyleyken peki, ne olacak bizim bu halimiz? Hala birlik olmayacak mıyız?
Halbuki Allah-u Zülcelâl bizim birlik olmamızı emreder. Müminler ümmet oldukları için bir aradadırlar. Camide bir safta omuz omuza vermeleri, tüm dünyadaki Müslümanların namaz kılarken tek bir yöne Kâbe’ye yönelmeleri, zekâtlarını ihtiyaç sahibi müminlere takdim etmeleri, Kâbe’nin etrafında tavafa koşmaları, yılın aynı günlerinde oruç tutmaları, tüm dünyada aynı ezanı okumaları, aynı amentüye inanmaları, hep ümmet oldukları içindir.
Başka bir ifadeyle, tüm bunlar, İslâm bir arada yaşanması gereken din olduğundandır. Nitekim dünyanın herhangi bir bölgesinde inleyen müminlerin derdine derman olmak için seferber olmaları, onlar için gözyaşı dökmeleri ve her bir müminin derdini, kendi dertleri edinmeleri onlardaki ümmet bilincindendir. Çünkü Allah celle celaluhu onları kardeş kılmıştır. Kardeşliğin esası ise müminin diğer mümin kardeşine sahip çıkmasıdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Müminler bir vücudun organları gibidirler. Hangisi bir acı duysa diğer organlar da bunu hissederler…” buyuruyor.
Bunun için de önce Sahabe-i Kiram gibi iman etmeliyiz. Temel esaslarda birlik olmalıyız. Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellemin hayatta olmasına rağmen, Ashab-ı Kiramın da aralarında farklı anlayışlar olurdu. Ama bunlar tali meselelerdi ve uhuvvetlerine halel getirmezdi. Kıblesi bir, kitabı bir, peygamberi bir ve aynı Allah’a ibadet eden bir ümmettiler.
O halde madem sahabeler birer yıldızdırlar, o zaman uhuvvetimizin yeniden hayat bulması için Resulüllahın Ehl-i Beytini ve her biri birer yıldız gibi olan sahabelerinin yolunu takip etmeliyiz.
Biz Müslümanlar, ümmet şuuruyla hareket ettiğimiz dönemlerde, Allah celle celaluhu bizi yeryüzünde adaleti tesis eden, halkını asırlar boyu güven ve huzur içinde idare eden büyük devletleri kurmakla şereflendirdi. Bütün insanlık hala, bizim, tarihteki o adil yönetimimizden bahsetmektedir. Avrupa'nın asilzadeleri, o dönemlerde çocuklarını Endülüs okullarında okuturlardı ki sırf çocukları insanî erdemlere sahip olsunlar...
Kudüs, bizim topraklarımız içinde iken orada tüm inanç mensupları barış ve huzur içinde, yüzyıllar boyu yaşamışlar, kimse, kimsenin kanını dökmemiş, malını gasp etmemiş ve namusuna dokunmamıştır. Ne zamanki; Osmanlı, dünya siyaset sahnesinden çekildi ve o topraklar zalimlerin eline geçti, işte o zamandan beri sadece Filistin değil, bütün dünya yaşanmaz hale geldi.
Ümmet bilincinden yoksun olan toplumlar, düşmanlarına karşı zayıf ve savunmasız kalarak mağlup olmaktadır. Ama ümmet şuuruyla hareket eden Müslümanlar, sayıları az olsa bile Allah Teâlâ’nın izni ile galip gelmektedirler. İnşaallah, yine galip geleceklerdir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...