Wikipedia
Arama sonuçları
29 Ekim 2015 Perşembe
Takvâsı Olmayanın Ameli Kabul Edilmez
Enes İbn-i Malik radıyallahu anhu buyuruyor ki; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kimin, yalnız kaldığında Allah’a isyan etmekten kendisini uzaklaştıracak bir verası yoksa Allah, onun amelinden bir şeye ne diye ehemmiyet versin!” (Deylemî, el-Firdevs, 4; 437)
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah katında bir amelin makbul olması için çok önemli bir şartı haber vermektedir. Bu şart, vera; yani takvadır. Ancak bu takva, yakin derecede bir imandan ve murakabe yani Allah'ın onu her yerde gördüğü şuurundan doğan, ileri derece bir takvadır.
Öyle samimi bir takva hali olmalı ki, yalnız insanların yanındayken değil, asıl yalnızken, kimse onu görmezken Allah’ın razı olmayacağı bir şey yapmaktan kendisini alıkoymalıdır. Bir mümin, insanların arasındayken zaten kötülük işleyemez. Ancak kimsenin şahit olmadığı bir yerde de günahtan uzak duruyorsa bu sırf kalbindeki imandan dolayıdır.
Hadis-i şerif, bu şekilde samimi bir iman ve takva hali olmadığı zaman, Allah'ın kulunun amellerinden hiçbirine değer vermeyeceğini bildiriyor. Demek ki insanların görmediği yerde günah işleyen kişinin amelleri kabul olmuyor. Çünkü Allah'ın onu gördüğüne tam olarak inansaydı murakabeli olur, o günahı işlemezdi.
Bu hadis-i şerif üzerinde düşündüğümüz zaman, küçük büyük, gizli aleni işlediğimiz birçok kabahatlerimiz için tevbe etmeye ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlayabiliyoruz.
22 Ekim 2015 Perşembe
Samimi Olursak Allah'ın Kudreti Bizimle Olur
Allah-u Zülcelâl daima kulların kalbine muttalidir, kalbindekileri bilir. Allah-u Zülcelâl insanın suretine, vücuduna bakmıyor; Allah-u Zülcelâl daima kalbinin içinde olan niyete ve kendi Rabbine karşı ne kadar samimi olduğuna bakıyor. Böyle olduğu için kalbimizi Allah'a karşı doğru yapmamız, samimi yapmamız lazımdır. Samimi niyetle, insan dünyada ne amel yaparsa, ister sevap olsun, ister günah olsun, hayır olsun, şer olsun, ne olursa olsun, kıyamet gününde bir zerre bile kaybolmadan önümüze gelecektir.
Allah-u Zülcelâl bu konuda ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Erkek olsun, kadın olsun her kim de, mü'min olarak doğru ve yararlı işler yaparsa, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa da uğramayacaklardır.” (Nisa; 124)
Demek ki her kim olursa olsun, mümin olarak amel-i salih yaptığı zaman cennete girecektir ve amellerinden zerre kadar bir şey kaybolmayacaktır. Allah-u Zülcelâl böyle davranacak bize karşı kıyamet gününde.
Bu aklı, Allah-u Zülcelâl çok kıymetli bir cevher olarak bize vermiştir ve bu şekilde gevşek davranışımızı akıl kabul etmiyor. Kıyamet gününde zerre kadar kaybolmamak suretiyle bütün amelimiz, dünyadaki davranışımız bizim önümüze geleceğine göre, böyle gafil bir şekilde davranmamızı akıl kabul etmiyor. Çünkü o zaman, insan öyle temenni edecek ki, isteyecek ki şark ve garbın arasındaki boşluk kadar salih ameli olsun. İsteyecek ki günahı hiç olmasın. İsteyeceğiz ama öyle davranmıyoruz işte.
Nice nefeslerimiz, nice saatlerimiz, nice aylar, seneler geçiyor, bunları hayırlarla değerlendirmiyoruz, önümüzdeki hayatımız için.
Aklım böyle kabul ediyor, sizinki de öyledir herhalde. Hiç akıl kabul etmez, önümüzdeki olaylara karşı, ebed’ül-ebed olan bir hayat için, Allah'ın verdiği bu fırsatı aklın gereğine göre değerlendirmiyoruz. Bakıyorum, insan ne kadar zarar yaparsa, ister amel-i salih yapmasın, isterse bir günah yapsın, isterse dünyaya meyilli olsun ahireti bıraksın, nereye bakarsan, altını kazdığımız zaman nefis çıkıyor altından. Allah-u Zülcelâl hepimizi ondan muhafaza etsin, onu hayırlarda kullansın. Âmin.
Onun için kim kendini idrak ederse, kendi nefsinin Allah-u Zülcelâl’in karşısında ihtiyaç sahibi olduğunu bilirse, o zaman o kişi, kendi kalbinin içinde ve ruhunda, ibadet için bir kuvvet hissedecektir. Çünkü o pişmanlıkla, o “Allah-u Zülcelâl’in hakkını yerine getirmiyorum, Allah benim yaptığım ibadetten daha güzel amellere, zikre, muhabbete, taate, aşka daha layıktır, ben bunu yapmıyorum,” diye düşündüğü zaman, inşallah yavaş yavaş amel-i salih yapmaya gayret edecek, günahlardan, gafletten de kendini muhafaza edecek. O kişinin kalbine, ruhuna o zaman her gün biraz kuvvet gelecektir, inşaallah.
Kendi Noksanlığını Bilen Ariftir
Kim kendi noksanlığını idrak ederse o ariflerden sayılacaktır inşallah. Arif Allah'ı tanıyan demektir. Arif Arapça olarak, bilmek demektir. Biliyor ki Allah-u Zülcelâl tam bir kudret ve azamet sahibidir. Kendi nefsinin de Allah'a karşı taksirat sahibi olduğunu, zayıf, zelil, fakir olarak bildiği zaman ariflerden sayılır o kişi.
İnsan bunu da ancak ilimle elde edebiliyor. İlmi sevelim. Elhamdülillah, diyelim. Çünkü bizim küçüklüğümüzde böyle tercüme kitaplar yoktu. Ancak bir kişi kendi evinden hicret eder de, gidip bir medresede ilim öğrenmek için orada yıllarca kalırsa o zaman ilim öğrenebiliyordu.
O zamanki medreseler de böyle şimdiki gibi zengin değildi. Talebeler çok fakirlik içinde okutarak bir ilim sahibi oluyordu. Şimdi herkesin evinde bir müderris vardır. İnsan dolabında duran kitapları okuduğu zaman âlim oluyor. Böyle bir fırsat elimizdeyken gene nefse uymak, okumamak çok yanlıştır. Çünkü ilim okursak o zaman Allah'ı da tanıyacağız, kendi nefsimizi de tanıyacağız, Allah'ın nazil ettiği hükümleri de bileceğiz.
Kendimizi de doğru yapacağız o zaman. Hem de bize bir soru sorulduğu zaman da doğru cevap verebileceğiz. Çünkü ilim, akıl, güzel bir idrak, Peygamber efendimizin mutabaatı yani onun sünnetine uyarak amel yapmak, bunları kim yaparsa hem dünyada kendisine hürmet edilir, hem de ahirette bunlar onu kurtaracaktır, inşaallah. Onun için arkadaşlarımıza anlatalım, tevbeyi, ilim okumayı, İslam dininin ahkâmlarını, İslam dininin ne kadar güzel bir din olduğunu, hem dünya hayatının hem ahiret hayatının onda olduğunu… Bunları bilmek lazımdır. Bazıları da maalesef dinden uzak olmuşlar, bunları anlatmak lazım.
Konuşmaktan daha ziyade davranışlarımızla insanlara örnek olalım. Öyle istiyorum. Arkadaşlarınıza güler yüzlü, güzel bir konuşmayla, onu rahat ettirecek şekilde davranmakla ikna edebiliyorsun. Niyetimiz Allah için olsun, Allah bize yardımcı olacak o zaman. Anlattığımız zaman, her ne amel yaparsak yapalım hepsi Allah için olsun.
Allah'ın Yardımı İhlaslı Olanla Beraberdir
Kalbimize şeytanın hatarası, dünyaya meyil geldiği zaman hemen çıkarmak, Allah için yapılan bir ameldir. Belki duymuşsunuz bunu, bir yerde insanlar bir ağaca ibadet etmeye başlamışlardı. Bir abid bunu duydu, hemen baltasını aldı, ağacı kesmek için yola çıktı.
Şeytan onun önünü kesti, “Nereye gidiyorsun?” dedi. Abid, “İnsanlar bir ağaca ibadet ediyorlar, onu kesmeye gidiyorum,” dedi. Şeytan “gidemezsin” deyince orada kavga ettiler.
O abid kişi, şeytanı tuttuğu gibi yere vurdu. Çünkü o Allah rızası için gitmek istiyordu. Allah ona öyle bir kuvvet vermişti ki, şeytanı öyle bir yere vurdu ki, sanki bir sinek gibi.
Şeytan dedi ki, “Bak sen fakir bir adamsın. Etrafındaki insanlar da fakirdir. Ben her gün senin yastığının altına birkaç altın getireceğim. Bunu hem kendin için harcarsın hem de arkadaşlarına dağıtırsın. Bu senin için daha faydalıdır.”
Abid kişi şeytanın bu sözüne kandı, “Doğru,” dedi. Eve döndü, baltasını bıraktı. Şeytan gerçekten de birkaç gün yastığının altına birkaç altın koydu. Sonra koymadı.
Adam baktı altın yok, “Bu şeytan beni aldattı” dedi. Yeniden baltasını aldı, ağacı kesmek için tekrar yola çıktı. Şeytan tekrar önüne geldi, yine “Gidemezsin” dedi. Adam şeytanı tutup yere vurmak istedi ama güç yetiremedi. Şeytan onu yakaladığı gibi yere çarptı.
Adam şaşırdı, “Sen nasıl böyle kuvvetli oldun?” dedi. Şeytan dedi ki, “Çünkü sen önceki sefer Allah için gidiyordun, Allah'ın kuvveti seninle beraberdi. Şimdi ise altınlar kesildiği için gidiyorsun. Onun için böyle zayıfsın, seni kolayca devirdim.”
Böyledir. Hep niyetimiz Allah için olacak. Allah için olunca irşadımız da kuvvetli olacak inşaallah. Biraz düşünürsek, Peygamber aleyhisselatu vesselam, tek bir insandı. Bütün dünya küfürdü. Peygamberimiz tek başına bütün dünyayı fethetti. Neyle? Allah'ın kuvveti onun arkasında olduğu için, hiç taviz vermedi, yolundan ayrılmadı. Ne kadar ona eziyet verseler o daha samimi oluyordu. Bu şekilde Allah'ın kuvveti onun arkasında olduğu için, o Allah için olduğu için, hiçbir şey düşünmüyor, endişe çekmiyordu.
Ne canını, ne malını, hiç bir şeyini; her şeyini Allah için feda ediyordu. Bu şekilde olunca Allah da ona yardım etti, bütün dünyayı fethetti.
İşte niyet böyle mühimdir. Niyet böyle samimi olunca Allah bize başka insanların hidayetini de nasip edecektir. Ama dediğim gibi güler yüzlü, yumuşak kalpli olacağız. Tıpkı ayet-i kerimede Allah-u Zülcelâl’in buyurduğu gibi. Allah azze ve celle buyuruyor ki;
“(Ey Resulüm) Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi…”(Al-i İmran; 159)
Allah-u Zülcelâl, Musa aleyhisselama İslam ahlakını öğretiyordu ve diyor ki, “Firavuna git, ona yumuşak lisanla konuşun. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Taha; 44)
İşte biz de, katı kalp, galiz kalple değil, böyle yumuşak bir kalple, yumuşak bir dille irşad yapacağız inşallah. Böyle yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelâl'in emrini yerine getirdiğimiz için o irşada bereket olacaktır. Allah'ın emir ve nehiylerinin aksinde hiçbir hayır yok. Sanki “Ben yapıyorum,” gibi olursa onda da hayır yok. Çünkü ekşi yüzlü kişiden dostu bile yüz çevirir.
Nefsin Önünü Kesmek Lazım
Nefsimize uymayalım, Allah rızası için nefsimizi karşımıza dikelim, onunla hesap görelim. Kim Allah'ın rızası için nefisini azarlarsa Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde onu mağfiret edecek, “Sen benim için nefsinle hesap görüyordun” diyecek, razı olacak ondan, inşaallah.
Ne kadar günah, hata varsa hepsinin altından nefis çıkıyor. İnsan içki içerse nefistir, virdini çekmezse nefistir, hangisi olursa olsun, hepsi nefsindendir. Kişi nefsinin isteklerine uymakla nefsini günah işlemekte pehlivan ediyor. Onun önüne ne gelirse nefsinin dediğini yapınca, nefis kuvvetlenir, sertleşir, artık kişi onunla başa çıkamaz, nefsinin dediğinden çıkamaz. Onun için ara sıra, hatta daha doğrusunu istersen devamlı olarak nefsin önünü kesmek lazım. Çünkü çok serseri bir at gibi hep günahlara doğru gidiyor, bir sopa elimizde olsun, onun burnuna vuralım biraz. O zaman inşaallah Allah bizden razı olacak, bizi günahlardan muhafaza edecek ve bize hayır, zikir, taat nasip edecek.
Akıl bize hep menfaatli şeyleri tavsiye ediyor ama bakmayın, nefis onu esir etmiş. Nefis ona baskın yapıyor, hep onu esir etmiş, düşünmesi için, neyin menfaatli neyin zararlı olduğunu tefekkür etmesi için bırakmıyor. Bunun için akıl sahiplerinin daima aklını kullanıp tefekkür etmesi lazım. Dünya ve ahireti, Allah'ın rızasını, bu hayatın sonu, hesabı düşünmesi lazım.
Bunu düşününce de meydana çıkacak ki kalbi Allah'a bağlamak lazım. Çünkü Allah'tan menfaatimiz var, O’ndan başka hepsi fanidir. Bizden önce gidenlere baktığımız zaman, firavun da gitti, Musa aleyhisselam da gitti. Ama o nasıl gitti, o nasıl gitti, bunları düşünmek lazım. İyi hal üzere gidenlere bakıp, bizim de mahrum olmamamız için onların yolundan gitmemiz lazım. Kötü şekilde gidenlerin de hallerinden ibret almamız ve onların yolundan uzak olmamız lazım.
Böyle düşününce kalbimizi Allah'a bağlamak lazım, çünkü her şey Rabbimin elinde. Dünya onun elinde, ahiret elinde. Eğer kalbini O’na bağlarsan, O seni severse, sen de Onu seversen neler verecek sana.
Musa aleyhisselam demişti ki “Ya Rabbi, Senin kimi sevdiğini, kimi sevmediğini nasıl bilebilirim?”
Allah-u Zülcelâl buyurdu ki, “Ben kimi seversem ona zikrimi, ibadetimi, salih amelleri, namazı, orucu, zekâtı, nasip ederim. Eğer bunları kime nasip etmişsem onu seviyorum demektir. Kimi buğz ediyorsam onu zikrimden ayırırım, taatimi nasip etmem ona, günahı nasip ederim.”
Şimdi de öyledir. Öyleyse biz de Allah kimi seviyor, kime gazap ediyor az çok anlayabiliyoruz.
Bizden öncekilerden bazı kişilere Allah öyle güzel haller nasip etmişti ama onlar da Allah'ın kuluydu, biz de Allah'ın kuluyuz, onlara lazım olan, bize de menfaatli olan şeydir. Mesela bizden önce Fethi Muslî isimli zat vardı. O zat çok ağlıyordu, Allah'a ibadet ve taat yapmak için çok kuvvet istiyordu, çok gayret ediyordu. Vefat ettikten sonra, bazı arkadaşları onu rüyalarında gördüler. Ona dediler ki:
“Allah-u Zülcelâl sana ne şekilde muamele etti?” Şöyle cevap verdi: “Allah-u Zülcelâl bana sordu, beni huzuruna çağırdı ve bana dedi ki: ‘Niçin o kadar çok ağlıyordun, ya Fethi?’ Şöyle cevap verdim: “Ya Rabbi! Benim üzerimdeki hakkını layıkıyla yerine getiremediğim için, senin karşında çok kusurlu olduğum için ağlıyordum. Sana ibadetimi, taatimi tam yapamıyordum, bu yüzden Sen’den korktuğum için ağlıyordum.”
Ama çok amel-i salih yapıyordu ama yine de layık olduğu gibi amel yapamadım diye ağlıyordu. Yapmıyordu da ondan ağlıyor değildi, çok yapıyordu ama yine de “Tam yapamıyorum,” diye ağlıyordu. Çünkü melekler, ne uyuyorlar, ne yiyorlar, hiç durmadan gece gündüz ibadet yapıyorlar, gene de kıyamet günü diyorlar ki, “Ya Rabbi tam Senin ibadet hakkını yerine getirmedik!” Çünkü, Allah'ın hakkı çok azimdir. İşte Fethi Muslî de “Ya Rabbi senin hakkını yerine getiremiyorum diyordu.
Allah-u Zülcelâl de dedi ki ona; “Ben de biliyordum o yüzden Meleklere, senin günahlarını yazmamalarını emretmiştim.” Buyurdu. O kadar seviyordu ki onu, o kadar razı olmuştu ki ondan, onun defterine hiçbir hata, kusur yazmamıştı.
İşte Allah-u Zülcelâl daima kulunun kendisi karşısındaki emeğine göre muamele ediyor ona. Biz görmüyoruz ama Allah bizim gayretimize göre bize karşı muamele ediyor. Fethi Muslî öldükten sonra bunu görmüş. Biz de dünyada ne yaparsak bunlar boşa değildir. Allah milim milim bizimle beraberdir. Böyle olduğu için bizim de daima bizim de onu razı etmek için gayret etmemiz lazımdır.
İnsanlara emr-i maruf yapalım, insanları Allah'a davet edelim, Allah-u Zülcelâl bununla bizden razı olacak. Hasan-ı Basrî rahmetullahi aleyh bir gün vaaz ederken şöyle dua etti: “Ya Rabbi! İçimizde günahı en çok olanı, gözleri en kuru ve kalbi en katı olanı affet!” Diye dua ettim. Bir genç ayağa kalktı ve ağlayarak: “Ne güzel dua ettin. İçinizde günahı en çok olan benim. Bu duayı bir daha yap!” Dedi. O da bir daha dua etti. O genç de, oradakiler de göz yazı döktüler, ağladılar, tevbe ettiler. O gece rüyasında Allah-u Zülcelâl ona şöyle ilham etti:
“Ben seni çok seviyorum, çünkü sen benimle bir kulumun arasını düzelttin. Onun için o genci, o mecliste bulunanları ve seni affettim.”
Affetmek Allah'ın yanında hiçbir şey değildir. Yeter ki kul biraz Allah'a karşı samimi olsun, biraz gayret etsin. Allah azze ve celle o kadar zengindir, o kadar şefkatlidir kullarına karşı, öyle ki bir kişi ömrü boyunca küfürde kalıyor sonra tevhide geliyor Allah-u Zülcelâl onu affediyor.
Musa aleyhisselam zamanında bir adam vardı, ateşe tapıyordu. Ama adam o kadar ihtiyar olmuştu ki, ölecek zamanı gelmişti. Ömrünün hepsini ateşe ibadet etmekle geçirmişti. Musa aleyhisselamın yanına gelince ona dedi ki Hz. Musa ona dedi ki;
“Yetmez mi, bu kadar zamandır ateşe ibadet ediyorsun. Ne fayda var ondan? Allah'a dönme zamanı gelmedi mi daha?”
Adam dedi ki, “Ben iman edersem bunca senedir yaptığım günahım affedilir mi?” Musa aleyhisselam:
“Evet, affedilir. Allah'ın yanında hiçbir şey değildir,” dedi. Adam “Lailahe illallah, Musa Rasulullah” dedi. O böyle derken öyle bir iman nuru onun kalbinden fışkırdı ki, birden cezbeye geldi ve oradan yuvarlandı ve vefat etti.
Nebi Musa aleyhisselam Allah ile konuşuyordu. Merak etti, “Ya Rabbi, bu adam bütün ömrünü ateşe ibadetle geçirdi. Şimdi bir kere ‘Lailahe illallah’ demekle böyle bir cezbeye geldi. Onun durumu ne oldu?”
Allah-u Zülcelâl buyurdu ki; “Bilmiyor musun ey Musa; ben kelime-i tevhitle insanı cennete koyuyorum.”
İman böyledir işte. Bu yüzden imanımızın kıymetini bilmemiz lazım. Nasıl ki altını pamuklara sarıyorlar, birbirine sürtünüp aşınmasın, gramı eksilmesin diye, böyle muhafaza ediyorlar, bizim de imanımızı muhafaza etmemiz lazım. Biz de günahlarla, yaramaz şeylerle imanımızı eskitmeyelim, zikirle ibadetle kuvvetlendirelim.
Nasıl ki bir ağacın kökü kuvvetli olursa rüzgâr estiği zaman bir şey olmaz ona ama zayıf olursa kuvvetli bir rüzgârda yıkılır; iman da aynen öyledir. İman ağacını da zikirle, ibadetle, salih amelle kuvvetlendirmek lazım.
Çünkü son nefeste şeytan-ı lâin insanın imanına musallat oluyor, o da aynen şiddetli rüzgâr gibidir. Allah-u Zülcelâl o anda seninle beraber olacak, senin yardımına meleklerini, evliyalarını gönderecek, onlar şeytanı senin yanından kovacaklar.
O zaman dünyadan imanla ayrılmana Allah yardımcı olacak. Ama biz ömrümüzü Allah'tan gafil olarak yaşarsak, Allah da bize yardımcı olmazsa sekerat zamanı çok tehlikelidir.
23 Temmuz 2015 Perşembe
Çare, Sahabe-i Kiram Gibi Müslüman Olmak
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde, yaklaşık yüz on bin sahabe yaşıyordu. Bunlardan sadece on bini Haremeyni’ş Şerifeynde vefat etti; yüz bini ise tebliğ, talim ve cihad için o mukaddes toprakları bırakıp dünyaya yayıldılar. Onlardan bazıları Kafkaslarda, kimi Rum diyarında, tâ İstanbul surlarının diplerinde, kimi İspanya’da, kimi Türkistan'da, kimi Afrika'nın o kızıl çöllerinde şehit oldu yâda vefat etti. Hâlbuki onlar Peygamberimizin şehrinde, onun hatıralarıyla yaşamayı ve o topraklarda ölmeyi isterlerdi. Fakat böyle düşünmediler. Neden?
Peygamberimizin terbiyesi altında yetişmiş bu mübarek zatlar gayet iyi biliyorlardı ki İslam’da “Ben kendimi kurtarayım da başkası ne olursa olsun!” düşüncesine yer yoktur. Cenneti kazanmak, sadece kendini düşünmekle mümkün değildir. Eğer ferdi anlamda sadece ibadetlerle ve dualarla kurtuluş olsaydı Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de sosyal sorumluluklarla alakalı neden bu kadar ayet gönderdi?
Bugün bizim Müslümanlığımız ile sahabe-i kiramın ve İslam’a hizmetle ömrü geçen ecdadımızın Müslümanlığını ayıran en önemli nokta da budur. Ne yazık ki günümüzde Müslümanlarının birçoğu, hiç bir sosyal sorumluluk hissetmeden, doğrudan rıza-i ilahiyeye ulaşma yöntemleri icat edildiğini sanıyor. İslam adına hiçbir hizmet üretmeden, başka Müslümanların derdiyle dertlenmek namına hiçbir fedakârlık yapmadan, bu yolda hiçbir imtihana uğramadan direk olarak cennete gitme formülü varmış gibi…
Bu anlayışa sahip olanlara göre, dünyanın bilmem hangi coğrafyasında yaşayan Müslümanların sorunları bizi ilgilendirmez. Hatırlamaya bile gerek yok. Onların sorunları, onlara aittir. Elbette artık bu düşüncenin yanlışlığı anlaşılıyor ve meydana gelen felaketlerin de etkisiyle ümmette bir uyanış görülüyor.
Öte yandan son zamanlarda İslam dünyasındaki uyanışı söndürmek isteyen küresel aktörler, bu sefer manevi eğitimi, kültürü, medeniyet birikimi ve görgüsü kıt bir kısım Müslüman grupları, Haricî mantığına dayalı çok kaba saba bir cihad anlayışına yönlendiriyor.
İslam Âlemine Saçılan Fitne Tohumları
Son zamanlarda IŞİD, eş-Şebab, Boko Haram ve benzeri isimlerle piyasaya sürülen bu eli kanlı gruplar, adeta karikatürize bir İslami terör manzarası sergiliyorlar. Ellerinde Arapça yazılı bayraklar, omuzlarında kocaman silahlar ve önlerine geleni kâfir ilan edip kanını helal sayıyorlar. Hemşirelik okuluna giden bir kız çocuğunu kaçırıp öldürmek, insanları kameralar karşısında boğazlamak gibi vahşice yöntemlerle islamofobiye malzeme sunuyor, Müslümanlara reva görülen zulümlere gerekçe sunuyorlar.
Halbuki onların sergilediği bu kaba saba vahşetin İslam tarihinde hiçbir örneği yoktur. Müslümanların fethettiği çoğu ülkeler, silah zoruyla değil Müslümanların engin şefkati ve adaleti neticesinde, kendiliğinden Müslüman olmuşlardır. Büyük İslam komutanı Alparslan, Anadolu'ya girdikten sonra kimseyi sürgüne göndermemiş ve katliam da yapmamıştır. Yani, Sultan Alparslan ile harp eden insanlar, o topraklarda yaşamaya devam ettiler. Zamanla İslam’a ısınıp kendiliğinden Müslüman oldular.
Öyleyse bu gruplar kimi örnek alıyorlar? Anlaşılan o ki, İslam’ın özünde olmayan bu tür ifrat ve tefrit yorumlar, İslam düşmanlarının uzun uğraşlar sonucunda içimize soktukları, bidat ve saplantılardan başka bir şey değil…
Çare, Ümmetin Birliği
İslam coğrafyaları kan, zulüm, esaret altında, her gün yüzlercesi katlediliyor! Hal böyleyken peki, ne olacak bizim bu halimiz? Hala birlik olmayacak mıyız?
Halbuki Allah-u Zülcelâl bizim birlik olmamızı emreder. Müminler ümmet oldukları için bir aradadırlar. Camide bir safta omuz omuza vermeleri, tüm dünyadaki Müslümanların namaz kılarken tek bir yöne Kâbe’ye yönelmeleri, zekâtlarını ihtiyaç sahibi müminlere takdim etmeleri, Kâbe’nin etrafında tavafa koşmaları, yılın aynı günlerinde oruç tutmaları, tüm dünyada aynı ezanı okumaları, aynı amentüye inanmaları, hep ümmet oldukları içindir.
Başka bir ifadeyle, tüm bunlar, İslâm bir arada yaşanması gereken din olduğundandır. Nitekim dünyanın herhangi bir bölgesinde inleyen müminlerin derdine derman olmak için seferber olmaları, onlar için gözyaşı dökmeleri ve her bir müminin derdini, kendi dertleri edinmeleri onlardaki ümmet bilincindendir. Çünkü Allah celle celaluhu onları kardeş kılmıştır. Kardeşliğin esası ise müminin diğer mümin kardeşine sahip çıkmasıdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Müminler bir vücudun organları gibidirler. Hangisi bir acı duysa diğer organlar da bunu hissederler…” buyuruyor.
Bunun için de önce Sahabe-i Kiram gibi iman etmeliyiz. Temel esaslarda birlik olmalıyız. Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellemin hayatta olmasına rağmen, Ashab-ı Kiramın da aralarında farklı anlayışlar olurdu. Ama bunlar tali meselelerdi ve uhuvvetlerine halel getirmezdi. Kıblesi bir, kitabı bir, peygamberi bir ve aynı Allah’a ibadet eden bir ümmettiler.
O halde madem sahabeler birer yıldızdırlar, o zaman uhuvvetimizin yeniden hayat bulması için Resulüllahın Ehl-i Beytini ve her biri birer yıldız gibi olan sahabelerinin yolunu takip etmeliyiz.
Biz Müslümanlar, ümmet şuuruyla hareket ettiğimiz dönemlerde, Allah celle celaluhu bizi yeryüzünde adaleti tesis eden, halkını asırlar boyu güven ve huzur içinde idare eden büyük devletleri kurmakla şereflendirdi. Bütün insanlık hala, bizim, tarihteki o adil yönetimimizden bahsetmektedir. Avrupa'nın asilzadeleri, o dönemlerde çocuklarını Endülüs okullarında okuturlardı ki sırf çocukları insanî erdemlere sahip olsunlar...
Kudüs, bizim topraklarımız içinde iken orada tüm inanç mensupları barış ve huzur içinde, yüzyıllar boyu yaşamışlar, kimse, kimsenin kanını dökmemiş, malını gasp etmemiş ve namusuna dokunmamıştır. Ne zamanki; Osmanlı, dünya siyaset sahnesinden çekildi ve o topraklar zalimlerin eline geçti, işte o zamandan beri sadece Filistin değil, bütün dünya yaşanmaz hale geldi.
Ümmet bilincinden yoksun olan toplumlar, düşmanlarına karşı zayıf ve savunmasız kalarak mağlup olmaktadır. Ama ümmet şuuruyla hareket eden Müslümanlar, sayıları az olsa bile Allah Teâlâ’nın izni ile galip gelmektedirler. İnşaallah, yine galip geleceklerdir.
12 Temmuz 2015 Pazar
25 Haziran 2015 Perşembe
Oruç Tutun ki Sakınasınız…
Allah Azimüşşan ayet-i kerime ile Ramazan orucunu farz kıldığını beyan ediyor:
“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı ki, Allah'a karşı takvalı olun. Oruç size sayılı günlerde farz kılındı. (Bu günlerde) İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayan (iyileşme umudu olmayan hastalar ve çok yaşlı kimseler), bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır.
O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur'ân onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta, yahut yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.” (Bakara, 183-185)
Allah-u Zülcelâl ayette, “Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, ” buyurmasından anlaşılıyor ki oruç ibadeti, daha önceki ümmetlere de emredilmiştir. Oruç tutmak İslam’dan önce, evvelki Peygamberlerin; Hz. Musa ve Hz. İsa’nın getirdiği şeriatlarda da vardı.
Allah-u Zülcelâl’in “Bugün size dininizi kemale erdirdim; üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim…” buyurduğu İslam dininde de Ramazan orucu tutmak farz kılınmıştır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, İslam’ın beş şartını bildirdiği hadis-i şerifinde Ramazan orucunu da zikretmiştir:
“İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah”tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, Ramazan orucu tutmak." (Tirmizi, İman, 3)
Ramazan ayı dışındaki günlerde oruç tutmak sevaptır ama tutulmadığı zaman günahı yoktur. Farz olan Ramazan orucunu tutmanın sevabı çok büyüktür; mazeretsiz tutmamanın da cezası çok büyüktür. Geçerli özrü olmadığı halde Ramazan ayında oruç tutmayan bir kişi bunu daha sonra kaza etse de zamanında tutmamanın günahı üzerinden kalkmaz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
“Mazereti olmadan, Ramazan’da bir gün oruç tutmayan kimse, bir sene boyu oruç tutsa dahi (Ramazan Ayında tutulan orucun) yerini tutamaz.”(İbni Mâce, Sıyam: 14)
Bu sebeple Ramazanda oruç tutmamış kişiler borcunu kaza etmenin dışında çok tevbe etmeli ve bu günahını affettirecek salih ameller işlemelidir.
Rabbimizin, Ayet-i kerimenin devamındaki “Oruç size de farz kılındı ki, Allah'a karşı takvalı olun,” buyurması ise orucun takvalı olmaya yardımcı olduğunu haber vermektedir. Takva, kalpte Allah'a karşı büyük bir haşyet, tazim ve saygı olması demektir. Kişinin kalbinde böyle bir ürperiş, Allah'ın büyüklüğünü idrak ve Ona karşı hürmet hissi olursa o kişinin azaları günah işlemekten çekinir.
Oruç tutmanın takvalı olmaya çok faydası vardır. Çünkü oruç, kişinin Allah'ın nimetlerine ne kadar muhtaç olduğunu hissetmesini sağlar. Allah'ın nimetlerini yiyip içerek tok gezen bir insan, bu rahat halini Allah'a borçlu olduğunu unutur; Allah'ın hakkı olan kulluğu yerine getirmeye üşenir. Bu sebeple nefsin muhtaçlığını kabul etmesi ve Allah'a boyun eğmesi için biraz açlığı tatması lazımdır. Oruç nefsin ve şeytanın dolaştığı kan damarlarını büzüştürür. Bu sayede nefsin şehvet, öfke ve gurur gibi kuvvetleri kırılır. Oruçla aç ve susuz kalan, gücü ve gururu kırılan nefis kolay boyun eğer. Çünkü şımaracak ve baş kaldıracak gücü kalmamıştır.
Ramazanda oruç tutumuz zaman ibadet etmek ve Kuran-ı Kerim okumak bize daha kolay gelir. Çünkü tokluk insanı gaflete sürükler; açlık ise Allah'ın huzurunda olduğumuzu düşünmemizi kolaylaştırır.
Orucun manevi hayatımıza çok faydası olduğu gibi, Allah-u Zülcelal oruca çok büyük mükafatlar vaad etmiştir. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem Kudsi hadiste haber veriyor:
“Âdemoğlunun işlemiş olduğu her iyilik ve ibadet, sevap bakımından on katından yedi yüz katına, Allah’ın dilediği sayıya kadar artar. “Allah buyuruyor ki: ‘Ancak oruç böyle değildir. Çünkü oruç sırf Benim rızam için tutulmuştur, Bana aittir. O zevkleri ve yemesini Benim için bırakır.’” (İbni Mâce, Sıyam: 1)
Uzun günlerde oruç tutmak nefse zor gelen bir ibadettir. Fakat bu zorluğa sabredenlerin mükafatı çok büyük olacaktır. Mahşer günü aç, susuz ve bitkin bir haldeyken, cehennemin homurtuları duyulurken ve herkes kendi günahı için korkarken bu sevaplara ne kadar ihtiyacımız olduğunu düşünelim.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan boyunca orucunu tamamlayan bir müminin geçmiş günahları affedileceğini müjdeliyor:
“Kim fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, İman: 28, Savm: 6)
İftar saatleri dua etmek için büyük bir fırsattır. Peygamberimiz, “Allah’a yemin ederim ki, oruç tutanın ağzının kokusu, Allah katında misk kokusundan daha hoştur.” (İbni Mâce, Sıyam: 1) buyurmuştur. Yani oruçtan dolayı ciğerlerimizin yandığı o zavallı halimizle ne kadar dua edebilirsek edelim. Bütün geçmiş günahlarımıza af dileyelim, tevbe edelim. Eğer bu zamanı değerlendirirsek orucun hakikatine nail olur ve Allah'ı görür gibi ibadet etme sırrına erişmiş oluruz.
Peygamberimiz buyuruyor ki;
“Oruçlunun iki sevinç zamanı vardır; Birincisi iftar ettiği an diğeri Cennet’te Rabbiyle karşılaştığı andır.” (Müslim, Sıyam: 1)
11 Haziran 2015 Perşembe
RAMAZAN'IN FAZİLETLERİ
Ramazan ayının hakkını gözetelim!
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak kendisinde Kur'an'ın indirildiği aydır. Sizden her kim bu ayda bulunursa oruç tutsun." (Bakara, 185)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve ashab-ı kiram, Ramazan-ı şerifin gelmesiyle, birbirlerini tebrik ediyorlardı. Evet, bu ay çok büyük bir nimettir. Öyle mübarek bir aydır ki, bildiğimiz gibi değil! Onun sevabı, diğer ayların sevabı gibi değildir. Bu ayda yapılan ibadet, zikir, oruç diğer aylardakinden çok daha faziletlidir. Onun için, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ve ashab-ı kiram, bu ay yaklaşınca birbirlerine müjde veriyorlardı.
Birbirlerini gördüklerinde: "Sana müjdeler olsun! Ramazan ayına giriyoruz." diyorlardı. Daha bu ay gelmeden, onu sevinçle karşılıyorlar ve birbirlerini tebrik ediyorlardı.
Burada, bizim almamız gereken çok mühim ölçüler vardır ki, biz de Ramazan ayını aşk ve muhabbetle karşılamalıyız. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır." (Taberani)
Buna göre, biz öyle bir aya giriyoruz ki; onun hakkını, ancak Allah-u Zülcelâl’in kuvvetiyle yerine getirebiliriz. O’nun kuvveti olmasa, O tevfik vermese, kalbimize hayır tohumu ekmese, bu Mübarek Ramazan Ayı’nda biz, hiç bir şey yapamayız.
Mecma’ul Umus adlı hadis-i şerif kitabında, Ebu Hureyre radıyallahu anhden rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Ramazan Ayı hakkında şöyle buyuruyor: “Şehr-i Ramazan size geliyor. O, çok bereketli, hayırlı bir aydır. Onun içinde öyle hayırlar vardır ki, bir insan, nasıl bir elbiseyi giydiği zaman, o elbise, onun bütün bedenini örtüyor kaplıyor ise Allah da o hayırlarla kullarını örtüyor. Allah, o ayda size rahmet indiriyor. Onda, duaları kabul ediyor. Ve Allah-u Zülcelâl, hataları da affediyor. Allah, sizin aranızda kim hayırda önde giderse, daima onlara bakıyor.”
Demek ki Allah-u Zülcelâl, daima kullarına bakıyor. Hayır, yönünden kim kimin önüne geçerse; Allah-u Zülcelâl, kendi rahmetiyle, affıyla ve merhametiyle daima onlara bakıyor.
Onda öyle hayırlar var ki...
Allah-u Zülcelâl, nefsi öyle yaratmıştır ki, oruç tutmak, zahmet görmek istemez. Ama o bilmiyor ki; Allah oruç karşılığında ona neler verecek? Dünya hayatı bir damla kadar az bir şeydir. Ahiret hayatı ise bir okyanus gibidir. Nefis, o Ramazan-ı şerifteki amelleri için sonsuz olan hayatında, nice mükafatlar bulacaktır fakat bilmiyor işte.
İnsan, Allahu Zülcelâl'in rızasına uygun bir şekilde oruç tutmakla nefsini, Allah-u Zülcelal'in razı olduğu salih kimselerin ve meleklerin sıfatıyla sıfatlandırıp, terbiye edebilir.
Bir rivayete göre, orucun hikmeti şudur; Haşr’ın müddeti otuz gündür. İnsanlar haşir meydanında otuz gün, otuz ay veya otuz yıl dururlar. İnsan, otuz gün olan Ramazan’ın her bir gününde oruç tutarsa, Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde, o oruçların hürmetine, onu gölgesi altına alacak ve o kişi yemek ve içmekle lezzetlenecektir. Çünkü kıyamet gününde, Peygamberler ve onların ehli ile oruç tutanlar hariç, diğer insanların hepsi açtır. İnsan Ramazan orucunu tutarsa, bu azaptan kurtulmuş olur.
Oruç tutmaktan maksat, Allah'ın düşmanı olan şeytanı kahra uğratmaktır; Şeytanın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle, içmekle şahlanır. Allah'ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmek yoluyla olacaktır. Bunun yolu da oruçtur.
Her anımızı değerlendirelim
İmam-ı Rabbani şöyle demiştir: "Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz."
Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, daha sonra kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse, o istirahati de ibadettir. Bu ayda vaktimizi gafletle geçirmemeliyiz. Çünkü çok kıymetlidir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bir gün minbere çıktı. Birinci basamağa çıkınca "Âmin" dedi. Sonra ikinci basamağa çıktı "Amin" dedi. Sonra üçüncü basamağa çıkınca, yine "Âmin" dedi. Daha sonra şöyle dedi: “Bana Cebrail gelip: ‘Ya Muhammed! Kim Ramazan’a erişir de bağışlanmazsa, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra Cebrail: ‘Kim ana-babasına veya onlardan birine (yaşlılığında) yetişir de cehenneme girerse, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra yine Cebrail aleyhisselam: ‘Sen kimin yanında anılırsan da üzerine salâvat getirmezse, Allah onu (ilahi rahmetten) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim.” (İbn Hıbban)
Kur'an okuyalım,
zikirsiz vakit geçirmeyelim
Demek ki, Ramazan-ı şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur'an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza ediyorsa, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim.
Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelal, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan ayının ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre (ra)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek, Ramazan Ayı'nda oruç tutarsa, Allah onun günahlarını affeder." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai)
Nefsimize nasihat edelim
Ama insanın nefsi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, ramazanın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Nefsimizi azarlayarak ona şöyle dememiz lazımdır:
"Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!"
Esasen geçmiş ümmetlerde oruç, yirmi dört saatte bir sefer yemek yemek suretiyle tutuluyordu. Allah-u Zülcelâl, fazlıyla bize müsaade etmiştir ki, akşamdan sabaha kadar yemek yiyebiliyoruz. Ya onlar gibi yirmi dört saatte bir sefer yemek yeseydik halimiz ne olurdu? Bunun için kişi Ramazan ayında, vaktini ibadetle, tazarruyla, yalvarmakla geçirmelidir.
Karşılığı hesapsız olarak verilecektir
Bize kalacak olan, sadece Allah-u Zülcelal’in yanındaki ecir ve sevaplarımızdır. Allah’ın rızasıdır. Bu dünyadaki mal-mülk, hiç birisi insana ait değildir. Hepsi dünyadadır. Varisleredir, varislerden de öteki varisleredir. Hiç kimse dünyadan bir şey elde edememiştir.
Allah-u Zülcelâl, Ayet-i Kerimede şöyle buyuruyor: “Ancak sabredenlerdir ki ecirlerine hesapsız erdirilir.” (Zümer, 10)
Allah-u Zülcelal, bu Ayet-i Kerime ile, sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan Ayı’nda oruç tutanlardır” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelal, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor.
Allah-u Zülcelal, orucun sevabını hesapsız olarak verdiğinden, bu sene de Ramazan Ayı’na yetişmemiz bizim için çok büyük bir fırsat, büyük bir hazine ve ganimettir. Fakat bunları sadece bilmenin faydası yoktur, önemli olan onu değerlendirmektir. Evet, bu mübarek ay, bu kadar kıymetlidir, amellerin sevabı bu kadar çoktur demek, bunları sadece bilmek, kâfi gelmez bize. Bilmenin yanında, bildiğimiz şeyleri tatbik de edeceğiz.
Ramazana hürmet göstermeli
Bağdat’da yaşayan bir Mecusi’nin (ateşe tapan kimse) oğlu, Ramazan Ayı’nda çarşıda, sokakta yemek yedi. Oğlunun, Müslümanların karşısında öyle aşikâr olarak yemek yemesi babasının, çok zoruna gitti ve oğlunu çok fena bir şekilde dövdü. Ona şöyle dedi: “Oğlum, İslam’a hürmet göstermemiz, dinimizde bizim üzerimize bir vecibe olmasa da, Ramazan Ayı’na karşı, hürmetkâr olmamız gerekir.”
Bu Mecusi vefat ettikten sonra, salih kimselerden birisi, rüyasında onun cennette olduğunu gördü. Mecusi’ye:
- Allah Allah! Sen Mecusi değil miydin? diye sordu. Mecusi:
- Evet Mecusi’ydim ama yaptığım bir hareket, Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gittiğinden, daha dünyadan ayrılmadan, bana İslâm dinini ve imanı nasip etti, dedi. Salih Kişi:
- Allah-u Zülcelal’in hoşuna giden o şey ne idi? Diye sordu. Mecusi:
- Benim oğlum, Ramazan Ayı’nda, çarşıda yemek yedi. Ramazan Ayı’na olan hürmetimden dolayı, bu olay benim çok zoruma gitti ve onu dövdüm. Yaptığım bu hareket de Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gitti. Ben ölmeden önce, bana gaipten “İman et, müslüman ol!" diye bir ses geldi. Ben de iman ettim ve müslüman oldum. Allah-u Zülcelâl de benim bütün günahlarımı af etti ve imanlı olarak da dünyadan ayrıldım, diye cevap verdi.
Bu kıssaya bakarak insan iyice düşünecek olursa; Allah-u Zülcelâl için takdire şayan olan bir amel, insana neler kazandırıyor neler! Mecusi olduğu halde, sırf Ramazan Ayı’nın hürmetini bildiği ve ona hürmet gösterdiği için Allah-u Zülcelâl, o Mecusi’ye dünyadan ayrılmadan önce imanı nasıp etti. Biz imanlı olarak, o Mecusi’nin yaptığını yapsak, dinin emirlerine saygılı olsak, Allah-u Zülcelâl kim bilir bize ne kadar verecektir! Yok, eğer yapmazsak, bu da ne büyük bir akılsızlıktır!
Ramazan Ayı’nı öteki aylar gibi veya öteki aylardan daha bayağı, daha sıradan bir şekilde geçirmemiz, bizim için çok zararlıdır ve akılsızlıktan başka bir şey değildir.
21 Mayıs 2015 Perşembe
Ayağımıza Serilen Servet: Toprak
Allah'ın istifademize sunduğu nimetlerin çoğu üzerinde pek düşünmüyoruz. Bilhassa ayağımızın altına serilen toprak, kıymetini en az takdir ettiğimiz nimetlerden biridir. Çünkü toprağın çok basit, sıradan bir madde yığını olduğunu düşünüyoruz. Dünyamızda bolca toprak bulunduğu için kıymetini fark edemiyoruz.
Halbuki toprak, dünya dışındaki gezegenlerde bol bulunan bir madde değildir. Dünyamızı saran toprak tabakasının özellikleri, yeryüzünde hayatın var olabilmesi için verilmiş büyük bir nimet ve adeta Allah'ın bir mucizesidir.
Toprak, canlıların hayatını sağlayan ekosistemin temelidir. Çünkü toprak, ya canlıları doğrudan besleyen veya canlıların beslendiği bitki ve organizmaların yetiştiği kaynaktır.
Toprak, yer kabuğunu oluşturan kayaların yüzyıllar boyunca ufalanması, su ve hava hareketlerinin etkisiyle çözünüp taşınmasıyla ortaya çıkmıştır. Toprak bir karışımdır. Toprağın katı kısmını; çakıl, kum, kil, mil ve tuzlar oluşturur. Bu katı maddelerin arasında kalan boşluklara da su ve hava yerleşir.
Toprağın tanecikli ve aralarında hava ve boşlukları bulunduran bir yapıda olması, canlıların hayatı için çok önemlidir. Çünkü yeryüzündeki hayat, yeşil yapraklı bitkilerin sağladığı enerji sayesinde ortaya çıkmaktadır.
Dünyada doğrudan insanların gıdasını oluşturan üç bin bitki türünün tarımı yapılmaktadır. Dünya nüfusunun gıda ihtiyaçlarının yüzde doksanı tahıl, bakliyat, sebze, meyve gibi bitki kaynaklarından sağlanmaktadır. Et, süt, yumurta, yağ gibi hayvani besin maddelerinin elde edilebilmesi için ise yem bitkilerine ihtiyaç vardır. Bu sebeple insanların gıda ihtiyaçlarının başlıca kaynağı topraktır.
Renk Renk Topraklar
Bitkilerin toprakta beslenebilmesi için ise suyun toprakta yayılıp, bitki için gerekli mineralleri çözerek bitki köklerine taşıyabilmesi çok önemlidir. Bunun için toprak alüvyonlardan yana zengin olması gerekir.
Alüvyonlu topraklar, ufalanan kayaların eğimli sahalardan akarsu, rüzgâr gibi kuvvetlerin etkisiyle taşınıp, eğimin azaldığı yerlerde birikmesiyle oluşur. Mineral bakımından zengin bu topraklar, geniş tabanlı vadilerde, deltalarda ve ova tabanlarında yaygın olarak bulunurlar. Bu ovalar insanoğlunun beslenmesi için Allah'ın ihsan ettiği hazineler yerindedir. Ziraata elverişli olan bu ovalar asla inşaat için heba edilmemelidir.
Topraklar suyu tutma bakımından birkaç türe ayrılır. Kumlu topraklar suyu hemen alt tabakaya geçirir. Killi topraklar sıkışıktır, suyu yüzeyde tutar. Kumlu, killi, kireçli ve humuslu toprakları renklerinden ayırt edebiliriz. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede toprağın bizim ihtiyaçlarımıza uygun olarak renk renk oluşuna dikkat çekiyor:
“Allah'ın gökten su indirdiğini görmüyor musun? O su aracılığı ile türlü türlü renkte meyveler yetiştirdik. Dağlarda beyaz, kırmızı, koyu siyah değişik renklerde yollar, patikalar açtık.” (Fatır, 27)
Toprağın verimliliğini sağlayan ve humusça zengin olan toprağın 10 cm'lik üst tabakasıdır. Kum ve kilin dengede olduğu, tanecikli yapıda ve bol humus içeren topraklar tarıma en elverişli topraklardır.
Kökler, mantarlar ve bakteriler, toprağı ekmek ufağı gibi küçücük parçalardan oluşan topaklara dönüştürürler. Toprak topaklardan oluşması, topraktaki organik maddeyi korur, toprak organizmaları için yaşam alanı sağlar, su ve hava için kanallar oluşturur.
Toprak canlılar için bir malzeme deposu gibidir. Canlıların atıkları toprakta çürütülüp, minerallere ayrılarak yeniden bitkiler için gıda haline getirilir. Toprağın içinde önemli miktarda canlı ve canlı artıkları da bulunur. Humus, çürümüş bitki kökleri ve canlı atıklarından meydana gelen organik kalıntıdır. Humsun topraktaki oranı yükseldikçe toprak bereketli ve tarıma elverişli hale gelir.
Toprağın Bağrındaki Hazineler
İnsanoğlunun gıda dışında da birçok ihtiyacı vardır. Barınaklar, eşyalar, araç gereçler gibi… Allah-u Zülcelal insanoğlunun ihtiyaç duyacağı her türlü maddeyi toprağın bağrında hazırlamıştır. Mesela madenler toprağın içinde "maden damarları" ve " maden yatakları" olarak bulunmayıp tamamen ufalanmış ve dağılmış olarak bulunsaydı onu elde etmemiz çok güç olurdu. Allah-u Zülcelal maden damar ve yatakları, toprağın içinde filizler ve damarlar halinde yaratarak bize büyük bir lütufta bulunmuştur.
Toprağın derinliklerinden sadece madenler çıkmaz; inşaatlar için kullandığımız kum ve kil gibi maddeler de yine kum ocakları halinde çıkarılıp işlenmesi kolay bir şekilde bulunur. Ayrıca kimyevi maddelerin terkibinde kullanılan bor minerali gibi birçok zenginli kaynağımız da yine toprakta gizlenmiştir.
Elbette yerkabuğundan çıkardığımız maddeler içinde petrol, kömür, doğalgaz gibi enerji kaynakları da önemli birer hazinedir. Fosil yakıtlar dediğimiz bu enerji kaynakları, hayvan ve bitki atıklarının yer katmanları arasında sıkışmasıyla milyonlarca yıllık bir sürede yaratılmıştır. Bunlar deniz veya karaların altındaki boşluklarda, maden yatakları gibi kaynaklar halinde bulunur.
Allah-u Zülcelâl yeryüzü halkı çoğaldıkça artan enerji ihtiyacı için yerin katmanları arasında bu fosil yakıtları milyonlarca yıl önce hazırlamıştır. Bugün bu enerjiler olmadan hayatımızı sürdürmemiz imkânsız hale gelmiştir.
Elbette Allah'ın emrimize musahhar kıldığı bu nimetleri sorumlulukla kullanmamız, israf etmememiz gerekir. Çünkü bu nimetleri israf ettikçe kaynaklar hızla tükenmekte ve çevre kirliliği meydana gelmektedir. Allah'ın verdiği bu nimetler bize emanettir. Onlarda gelecek nesillerin de hakkı vardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...