Wikipedia

Arama sonuçları

19 Mart 2015 Perşembe

Allah’a En Sevgili Şey, O’nu Tanımaktır

Allah-u Zülcelâl, Peygamberimize emrediyor: “Ey Resulüm, sabah akşam Rablerine rızasını dileyerek dua eden kimselerle beraber sabret! Sen dünya hayatının süsünü arzu ederek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, Bizi anmaktan gafil kıldığımız, keyfinin ardına düşmüş ve işi aşırılık olmuş kimseye uyma!” (Kehf, 28) Yani iyi kişilerle beraber olmayı Allah Azimüşşan Peygamber aleyhisselatü vesselama emrediyor. Hatta bu ayet nazil olduktan sonra Peygamber aleyhisselatü vesselam diyor ki: “Elhamdülillah Allah ümmetimden öyle kişiler yaratmış ki, bana ‘nefsini onlarla beraber hapset, onlarla beraber ol,’ diye emrediyor.” Diye hamdü senada bulunuyor. İşte bu ayette Allah-u Zülcelâl bize, iyilerle oturup kalkmanın ne kadar menfaatli olduğunu ve Allah’ın yanında ne kadar mühim olduğunu beyan ediyor. Peygamber Efendimiz de hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “İyi kişilerle ve kötü kişilerle oturup kalkmanın misali, misk kokusu satan kimse ve körük çeken demircilerin misali gibidir. Bir kimse misk satan birisi ile beraber olduğu zaman, misk satan kişi cömertlik yaparak miskinden bir miktar arkadaşına verecektir, ya da arkadaşı bir miktar satın alacaktır. Almasa dahi o miskin kokusu üstüne siner. Demircilik yapanla arkadaş olduğu zamansa ya elbisesi onun ateşinden yanacak veya üstü kirlenecek ya da onun pis kokusu üzerine sinecektir.”(Müslim, Birr, 146) İşte, iyi kişilerle oturmak, misk satan kimsenin yanında oturmak gibidir. İyi kişilerle oturduğun zaman, güzel koku satan kişiden üzerine güzel koku sindiği gibi, onlardan daha ilim, güzel ahlak, salih amellerin menfaati siner. Çünkü iyi kişiler ya sana nasihat eder ya da sen ondan sorup öğrenirsin. Yahut onlarla beraber olduğun için Allah-u Zülcelâl’in rahmeti, senin üzerine de gelir ve muhakkak menfaat sağlarsın. Kötü kişilerle beraber olmak ise kaynak yapan demircilerin yanına gitmek gibidir. Ya senin üzerine bir ateş sıçrar, sıçramasa bile üzerine onun pis kokusu gelir. Yani sana kötü bir amel yaptırır ya ondan kötü bir ahlak kaparsın. Yahut Allah-u Zülcelâl’in gazabı onların üzerine geldiği için sana da gazap ilişir ve dünya ve ahiretine zarar verir. Benim yanıma çok insanlar geldiği için onlardan duyuyorum, “Benim çocuğum bozuldu,” diyorlar. Çünkü iyi insanlar ilaçtır, kötü insanlar hastalıktır, zararlıdır. Bu yüzden eğer kendimizi seviyorsak, hidayetimizi istiyorsak iyi kişilerle oturup kalkalım. Biz çok şanslıyız, beraber olacağımız iyi kişiler Allah nasip etmiş bize… Şah-ı Nakşibend rahmetullahi aleyh: “Her ne kadar biz bir şey değilsek de Allah bizi iyi arkadaşların payına düşürmüş.” Diyerek Allah’a hamdüsena ediyordu. Bizim de böyle şükretmemiz lazımdır. İyi kişilerle oturduğumuz zaman kalbimiz münevver olacak, tedavi olacak, ibadet için güç kazanacaktır. Bunun tersi kötülerle bir arada bulunduğumuz zaman da insan manevi olarak hastalanacak, hiçbir şey yapamaz olur, virdinde de geri kalır, günahlara meyli olur… bunu herkes tecrübe edebiliyor. Allah azze ve celle çok kıymetli bir cevher olarak bize aklı verdiği için, Şeytan-ı lâin diyor ki: “Ben aklın karşısında duramam. Hiçbir şey beni yenmez akıldan başka.” Dikkat edersek, aklımızı kullanıp, inceden inceye düşündüğümüz zaman kendimize güzel yolu seçebiliyoruz. Akıl yanlış olan yolu kabul etmiyor zaten “Ben bu günahı yapacağım cehenneme gireceğim, dediğin zaman,” bunu akıl kabul eder mi? Ama yaramaz olan nefs, çocuk gibi ufak bir zevke aldanıyor. Kabrin kapısına gidinceye kadar böyle yapa yapa aldanmaya devam ediyor. İnsanların günah işlemesi, Allah-u Zülcelâl’in istediği gibi davranmaması hep nefistendir. Akıl böyle aldanmayı kabul etmez. Onun için şeytan-ı lain diyor ki, “Ben akıl karşısında duramam. Akıl gibi korktuğum bir mahlûk yoktur şu yeryüzünde.” Bu yüzden aklımızı çalıştıralım, akla göre davranalım, nefse uymayalım. Allah’ı Unutan Nefsini Unutuyor Hiçbir zaman şu ayetteki gibi olmayalım: Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor: “(O inkârcılar) Allah’ı unuttular, Allah da kendi nefislerini unutturdu. Böyle kimseler gibi olmayın onlar, yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr 19) İnsan Allah’ı unuttuğu zaman, kendi nefsini de unutuyor. Bu ne demek? Allah’ı unuttuğu zaman nefsinin emrettiği gibi davranacak, o zaman kendi nefsini korumayı unutacak. Allah’ı unutmadığı zaman, Allah’ın emir ve nehiyleri onun nefsini düzeltecek, cehennemden kurtaracak. Ama o Allah’ı unutunca, kendi nefsini de cehennemden kurtarmayı unutuyor. İşte nefsini unuttu, ateşe attı, ateşin içinde kışır kışır yanıyor… Allah’ı unutmadığı zaman kendi nefsini de unutmuyor, onun Allah’a nasıl muhtaç olduğunu unutmuyor. Ama Allah’ı tanımayınca, kendi nefsini tanımıyor bu sefer. Ne kadar zayıf olduğunu, ne kadar Allah’a muhtaç olduğunu, unutuyor. O zaman nefsin ıslahı için bir şey yapmıyor, nefse menfaatli olan bir şey yapmıyor. Bilmemiz lazım ki şu yeryüzünde Allah-u Zülcelâl’i tam tanımaktan daha sevgili hiçbir şey yoktur! Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanımak, ne şekilde bir azamet ve kudret sahibi olduğunu bilmek, bizim de onun karşısında ne kadar aciz olduğumuzu, ne kadar muhtaç olduğumuzu bilmek, gibi Allah-u Zülcelal’e sevgili bir şey yoktur. Böyle buyuruyor Allah azze ve celle… Çünkü onu tanımamız için, Hâlık’ımızı tanımamız için vahiy nazil olmuş, Peygamberler göndermiştir Allah azze ve celle. Bunun için cennet yaratılmıştır, bunun için cehennem yaratılmış, gökler ve yerler yaratılmıştır, hep Allah-u Zülcelal’i tanımamız için… İşte Allah’ı tanımamız Allah’ın yanında bu kadar makbuldür ve sevgilidir. İnsan bunu hakkıyla anlayabilse mutlaka Allah-u Zülcelal’i sever. Çünkü düşünür, “Ben Allah’a ne kadar muhtacım ve o bana her şeyi veriyor. Bana iman veriyor onunla cehennem ateşinden muhafaza olmuş oluyorum. Cennet nimetlerini hak etmiş oluyorum. Ruh, can, ne dersen hepsini bana Allah vermiş bulunuyor.” Bunları anlayınca Allah’ı sevmesi gerektiğini anlar. Ne mutlu ona, sadece ve sadece Allah’ın rızasını, Allah’ın muhabbetini istiyor, Allah bize de nasip etsin, çok kıymetlidir o… Bir kişi düşünelim, sıcak yaz mevsiminde tuzlu yemek yese ne kadar susuzluk çeker, hararetli olur, su gördüğü zaman nasıl o tarafa koşar, işte bir kişi de Allah’ın rızasını kazanmak için böyle istekli, böyle gayretli olursa o kişi evliya olur. Maalesef öyle olamıyoruz. Nasıl ki susuz şahıs susuzluğu ne kadar fazla olursa o kadar suyu talep ediyor, suyu almak için o kadar istekli bir müşteri oluyor, suyu öyle bir hasretle istiyor, işte biz de aynen böyle olmamız lazım. Biz Allah-u Zülcelâl’in yanındaki ecir ve sevaplara ne kadar düşkün olursak, ne kadar istekli bir müşteri olursak, Allah-u Zülcelâl de bize o kadar muhabbet verecek, amel-i salih nasip edecek. Çünkü Allah-u Zülcelâl bizim kalbimize bakıyor o şekilde veriyor. Allah-u Zülcelâl dünyaya bakmaz, bizim suretimize bakmaz, elbiselerimize bakmaz, Allah kalbimize bakıyor, azze ve celle… Kişi kendini şu şekilde düzeltebiliyor, ben şu hal üzere ölürsem iyi miyim, kötü müyüm? İyi bir amel üzere miyim, kötü bir amel üzere miyim? Şimdi, namazın içindeyim, sohbetin içindeyim, zikrin içindeyim, Allah’ın evindeyim, böyle ölürsem iyi bir haldeyim. İşte evliyalar diyorlar ki; böyle halleri kendinize çekin, yani hangi hal üzere ölmek istiyorsanız o haller üzere olmaya çalışın, hangi hal üzere ölmeyi istemiyorsanız o halden kendinizi muhafaza edin. Günah işlerken, günah işlenen yerlerde bulunurken düşünün, ya bu hal üzereyken ölüm gelirse diye… Güzel İsimle İsimlenelim Bir evladınız olduğu zaman ona “manası güzel bir isim takalım da salih olsun, iyi insan olsun” diyerek güzel isimler takıyoruz. Peki niye kendi ismimizi düşünmüyoruz? Biz mümin iken bize münafık demesinler, salih diye ismimiz var iken bize fâsık demesinler. Sen namaz kılmadığın zaman, oruç tutmadığın zaman, günah işlediğin zaman, sâlih olan ismini fasık ile değiştirmiş oluyorsun. Ama tevbe ettiğin zaman, namaz kıldığın zaman, o fâsık isminden çevirip sâlih ismini takıyorsun kendine… Bunun için daima kendimize Allah’ın mağdup (gazap edilen) ismini değil, mardı (razı olunan) isimlerini almak için, ameli salih yapmak suretiyle ismimizi değiştirelim, güzel isimler alalım kendimize, inşaallah… İnsan şu zahiri dünya hayatı için kendine menfaatli şeyleri toplar, ama çok acayip bir şey ki, ahiret hayatı için zararlı şeyler toplar. Nasıl ki insan, kış mevsiminde perişan olmamak için yaz mevsiminde, harman vaktinde erzakını toplar; bunun gibi dünyada da ahiret için erzakını topluyor ama kendisine azap olacak şeyleri toplar. Hiç akıl kabul eder mi ki, insan bu dünyada günah işlesin, o günahlarla ebedül ebed ahiret hayatında kendisine azap edilsin? Cehennemde her bir insan kendi günahının ateşi içinde yanıyor. Ne kadar günahı çok olursa onun ateşi de o kadar çok olur. Onun için bize zararlı olan şeyleri toplayıp götürmeyelim ahirete, menfaatli olan şeylerle beraber gidelim. Tevbeyle, amel-i salihlerle gidelim… İnsana kabir azabı olan yılanları biz bu dünyadan götürüyoruz. Biz o yılanları günahlarla besliyoruz, bunu akıl kabul etmez. Bakın şeytanın dediği gibi, “İnsan aklını çalıştırdığı zaman ben yok oluyorum, onun karşısında duramıyorum. Ama nefsi ben kılıç gibi elime alıyorum, onunla gidiyorum üstüne…” Şeytan bize hep nefisle geliyor, “Hava soğuktur, sen bu havada abdest alamazsın, namaz kılamazsın” diyor. Hiç akılla geliyor mu? Eğer “Namaz kılmazsan sonunda azap göreceksin,” diyor mu? Demez… Nefsini Bırak da Gel Bayezid-i Bestamî Hazretleri diyor ki: “Rabbimi rüyada gördüm. Dedim ki: “Sana ulaşmanın yolu nedir, Ya Rabbi?” Buyurdu: “Nefsini bırak, gel.” Bunun üzerine ben de, tıpkı yılanın kılıflarından sıyrılması gibi, nefsimden sıyrıldım. Nefis bizi hep geri bırakıyor. İyi arkadaşlarla birlikte olmamanın sebebi, beraber Allah yolunda çalışmamanın sebebi nefistir, geçimsizlik, haset, hep nefisten kaynaklanıyor. Ona boyun eğdirirsek, “Kim üzerine basıp geçerse geçsin” dersek işte o zaman Allah bizi tâ Arş-ı Âlâ’ya kadar çıkaracak. Kim Allah için tevazu gösterirse Allah onu yükseltir. Böyle buyuruyor Peygamber aleyhisselatu vesselam.(Müslim, Birr, 69) Bakın, yeryüzünde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kadar tevazu sahibi kimse yoktu, onun tevazuu kimsede yoktu. O kadar merhametliydi, o kadar şefkatliydi, o kâfirlere bile şefkat gösteriyordu. Bir sefer esnasında Müslümanlar istirahat ederken müşriklerden birisi, Rasulüllah efendimizin başucuna gelip kılıcını çekmiş: “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” diyordu. Peygamberimiz: “Allah kurtaracak,” buyurdu. Adam kılıcı elinden düşürünce Peygamberimiz bu sefer kılıcı eline alarak: “Seni benim elimden kim kurtaracak?” demiştir. Adam: “Ya Muhammed, sen bana iyilik ve afv ile muamele eyle!” diye yalvarıyor. Peygamber efendimiz de adamı serbest bırakıyordu. (Buhârî, Cihad, 84) Ashab-ı kiram hayret ediyorlar, adam Peygamberimizi öldürmeye kalktı, o ise onu serbest bıraktı. İşte o böyle güzel ahlaklıydı. Öyleyse biz de nefsimize uymayalım ki böyle güzel ahlaklı olabilelim. Nefsi hesaba çeker, akla uyarsak o zaman ölümden sonrasını düşünür, şeytana uymayız. Çünkü bütün kitaplarda yazıyor, insan ölünce muhakkak pişman oluyor. Daha önce de anlatmıştım, rüyamda bir adamı gördüm ki başını yere vurup duruyordu. Sonra duydum ki o gün o adam ölmüş. Anladım ki ölünce, öbür dünyayı görünce pişman olmuş, başını yere vuruyor. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de, nefsini hevesine (duygularına) tabi kılan ve Allah’tan temennilerde bulunup durandır.” (Tirmizi, Kıyamet 25) Nefsine Zulmetme! Nefsimiz bizim yanımızda emanettir. Onu koruyalım, zulmetmeyelim. Ona zulmetmek başka insanlara zulmetmekten daha şiddetli günahtır. Ona zulmetmek nedir? Eğer sen onunla günah işlersen ona zulmetmiş oluyoruz. Nasıl ki birisini ateşe atarsak ona zulmetmiş oluyoruz. İşte günah işletmek de öyledir. Biz şanslıyız ki Allah tevbe nasip etmiş bize. Allah buyuruyor ki: “Muhakkak ki Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.” Onun için tevbe edelim, o zaman Allah-u Zülcelâl günahlarımızı silecek, hatta bizim omzumuzdaki meleklere bile unutturacak, yalnız kendisi bilecek. Öyleyse tevbemize sımsıkı sarılalım inşaallah. Hizmet eli, beraber hizmet edenler bilsin ki, eğer arkadaşlarının onu sevmesini istiyorsa alçak gönüllü olsun. Çünkü insan alçak gönüllü olursa ona kibir gelmez, gurur gelmez, ucub gelmez. O zaman bütün arkadaşların seni sevecektir. Ashab-ı kiram bir yere oturup sohbet ettikleri zaman hepsi diyorlardı ki: “Allah Rasulü aleyhisselatu vesselam en çok beni seviyor.” Niçin böyle diyorlardı? Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem herkese karşı alçak gönüllüydü. Herkese karşı güler yüzlüydü. Herkes istiyordu ki onunla konuşsun. İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem herkese böyle kendini sevdiriyordu. Biz de ona mutabaat etmek için, ona uymak için öyle yapalım. Çünkü Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki: “(Ey Resulüm) de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Al-i İmran 31) Allah bizi sevsin istiyorsak biz de Peygamberimizin ahlakını almamız lazım. Allah bizi sevdiği zaman bize hiçbir şey zarar vermeyecektir. Bu bir terazidir, eğer bir insanı iyi midir, kötü müdür, bilmek istiyorsan bak, tevazu sahibi ise iyidir, kibirliyse iyi sayılmaz Allah’ın yanında… Öyleyse biz şu ahir zamanda Allah’ın dinine hizmet etmek için, onu yükseltmek için tevazu ile hizmet edelim. Bu din bize emanettir, ashab-ı kiram nasıl şehit olmuşlar, biliyorsunuz. Biz de bu dini ayakta tutmak için gayret gösterelim. Allah bizi nefsimize bırakmasın, hayırlı işlerde kullansın. Âmin.

12 Mart 2015 Perşembe

DOĞRU YOLDA KALABİLMENİN ESASLARI

Hayatı tayyibelerinde, Seyda Muhammed Emin Er kuddise sirruhuya, “Zamanımızda kafa karıştırmak için ortaya atılan fikirlerden bunaldık, bize en doğru yolun ne olduğunu anlatır mısınız?” diye sorulduğunda 24 temel esastan haber vermiş ve bunlara sahip olmakla ve hâllenmekle insanın doğru yol üzere istikamette kalabileceğini ve fitnelerden etkilenmemeyeceğini ifade buyurmuşlardır. Seyda, Allah-u Zülcelal’e hakkıyla kul olabilmenin 24 esasını beyan ettiği cevabıyla bizlere sırat-ı müstakim üzere olmanın nasıl olacağını göstermiştir. Bu yazı vesilesiyle Üstad Muhammed Emin Er hocaefendiyi bir kez daha muhabbetle hatırlıyor, Allah-u Zülcelal’den kendilerine, rahmet ve âli makamlar ihsan etmesini diliyoruz. (Hazret, 28 Haziran 2013 tarihinde vefat etmiştir.) Kula lazım olan 24 esas Doğru yolun esası, Allah-u Teâlâ'nın emirlerini tutmak, yasaklarından sakınmak, imtihanlara sabır etmek, takâta göre (güç yettiğince) nafile ibadetler yapmak ve kişinin kuvvet ve mertebesine göre usûl çerçevesinde herkesi Allah’a davet ederek, Allah-u Teâlâ’ya kulluk etmektir. Kulluk görevini hakkıyla yapabilmek için önem sırasına göre aşağıda zikredeceğim 24 temel esası bilmek ve tatbik etmek gerekir. İlim 1. Ehli sünnet itikadını öğrenmek, 2. İşlenmesi ve terki farz ve müstehap olan şeyleri öğrenmek: Bunların en önemlileri İslam’ın, imanın, abdestin, guslün, teyemmümüm, namazın şartlarını, erkânlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmektir. 3. Zekât farz olunca zekatın, Ramazan orucu farz olunca Ramazan’ın ve orucun, Hac farz olunca Hacc’ın şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmek, 4. Herhangi bir muameleyi, akdi veya görevi yapmak istediğinde onların mahiyetlerini, şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmek. Tevbe Tevbe, günahları terketmek demektir. Bir takım şartları vardır. Bunlar: 1. Bütün günahlardan pişman olmak, 2. Yapmakta olduğu günahları hemen terk etmek, 3. Bir daha yapmamaya azim ve kesin niyet etmek, 4. Üzerinde kul hakkı varsa ödeyerek hak sahibini razı etmek, 5. Namaz, zekât, oruç borçları varsa kaza etmek. Her ay en az bir aylık namazı, üç günlük orucu kaza etmek. Zühd Allah’tan insanı alıkoyan her şeyi terk etmek, endişe dahi etmemek anlamına gelir. Uzlet Zaruret yoksa şerir ve ehli gaflet olan kimselerden uzak kalmak. Bunlarla bir arada bulunmak istikametten ayrılmaya ve gaflete düşerek halin bozulmasına sebeptir. Mücadele Nefsi, takva zoruyla heva ve hevesinden men etmektir. Yani nefsin hakkı verilir ancak hazzından men edilir. Nefsin hakkı zaruret ve ihtiyaç miktarıdır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve kalabalıklara az katılmak yoluyla nefsin hakkı verilmiş olur. Nefsin hazzı ise heves, lezzet, şehevâni ve fûzuli şeylerdir. Muhalefet Şeytanın vesveselerine aldırmamak, şerrinden Allah-u Teâlâ’ya sığınmak ve şeytanın vesveselerine, nefsin desiselerine muhalefet edip tersini yapmaktır. Tevekkül Tüm işlerde yalnız Allah-u Teâlâ’ya güvenmek ve ona itimat etmektir. Ancak meşru sebeplere başvurulur, fakat sebeplere değil sebeplerin Rabbine güvenilir. Tavfiz (Tevfiz) Herhangi bir şeyin hayır veya şer olduğu kesinlikle bilinmediği takdirde onu ısrarla istememek; Allah-u Teâlâ’ya havale etmek; “Ya Rabbi hayırlıysa olsun, değilse olmasın” deyip kalbini çeşitli endişelerden kurtararak rahat etmektir. Rıza İmtihan, bela ve musibetlerde kadere teslim olmak, “Belki bu bize daha hayırlıdır, biz hikmetini bilmiyoruz” deyip nefsini teselli edip kalbini rahat ettirmektir. Başa gelen şeylere rıza göstermek insanı başta rızık endişesi olmak üzere şeytanın vesveselerinden kurtarır. Sabır Tüm eziyet ve meşakkatlere tahammül etmek ve şikâyetçi olmamaktır. Havf (Korku hali) Allah Azze ve Celle’nin gazabından, azabından ve mekrinden korkmak, günah işlememektir. Recâ (Ümit hali) Allah Azze ve Celle’nin rahmetini, cennetini ve keremini ümid etmek ve ona göre amel etmektir. Tenbih: Havfın çok ziyade olması ümitsizliğe, recânın çok ziyade olması emin olmaya götürdüğü gibi, havfın çok azı emin olmaya, recânın çok azı da ümitsizliğe götürür. Her dördü de büyük günahlardandır ve –mazaallah- amelin terkine sebeptirler. Emeli kısa tutmak Her dakika aniden ölüm ihtimalini düşünmek ve uzun arzularını kısaltmaktır. Böylece insan sürekli salih ameller yapmaya çalışarak günbegün terakki edecektir. İhlas Tüm hayır ve amellerin yalnız Allah için olması, gösteriş ya da maddi menfaat için olmamasıdır. İhtiyaçlar kullarından değil, Allah-u Zülcelal’den istenmelidir. Allah Azze ve Celle isterse onu kullarından birinin eli üzerinde gönderir. Ümid ve gönül sadece Allah-u Teâlâ’ya bağlı olmalıdır. Minnet İnsanın, tüm başarılarını kendi nefsine değil, Allah-u Teâlâ’nın lütfuna isnat etmek, Allah’ın nimet ve tevfikine (kulunu başarılı kılmasına) şükür ederek, taksiratlarından (hata ve kusurlarından) istiğfar (tevbe ) etmek. Tefakkud (Soruşturma, muhasebe) En az her yirmi dört saatte bir kere, amelini ve kendisinden sadır olan bütün fiil ve sözlerini gözden geçirmek. Hayır ise şükür etmek, taksiratlardan istiğfar etmek, şer ise kadere teslim olmak ve istiğfar etmek. Tahliye Kalbine, tüm kötülüklerin başı olan, başka insanlardan korkmak, rızık endişesi, dünya muhabbeti ve nefsini beğenmek gibi rezîlelerin (tümünden kurtarıp), kötü huyların yerine, kuldan korkmamak, rızık için endişe etmemek, dünyayı sevmemek ve nefsini beğenmemek gibi faziletleri yerleştirmektir. Evet, dünyaya girilir amma dünya insanın içine girmemelidir. Dünya kalpte değil, elde olmalıdır. İ’fâf Suâl (sözlü olarak istemek), işraf (sözüyle değil haliyle istemek), israf ve nifak gibi mürüvveti (izzet-i nefsi) zedeleyen şeyleri yapmamaktır. İhsan (ehli olmak) Tüm mahlukata şefkatli olmak, onları kendisine yaptıkları kötülükleri iyiliklerin en iyisi ile karşılamak, vermeyene vermek, zulmedeni affetmek, ilişkiyi kesen dost ve akraba ile ilişkiyi kesmemek, kötülüğü kötülükle karışlamamaktır. (Pisliği, temiz su temiz eder, pis su temiz edemez). Ancak, şeytana lanet okumalıdır. Tesebbüt Delile dayanmayan hiç bir söze kulak vermemek, gerekirse tahkik etmektir. (‘İşitilen, öğrenilen şeyleri Kur’an ve sünnette var mı, kitaba ve sünnete uygun mu değil mi, âlimler bu hususta ne demiş, yapmışlar mı yoksa kaçınmışlar mı?’ diye araştırmak ve bunlarda varsa uygulamak yoksa kaçınmak…) Muhabbet Müminleri sevmek ve bunun neticesi olarak onların hayrını ve iyiliğini düşünmektir. Hiçbir Müslüman kardeşinin kötü duruma düşmesini istemeyip daima hayrını istemek, nefsi için istediği bir şeyi tüm Müslüman kardeşleri için de istemek. Nefsi için istemediği bir şeyi onlar için de istememek. Kanaat Dünya malı bakımından daima kendisinden aşağıdakilere bakmak ve onlara karşı merhametli olmak, kendi haline razı olup şükretmektir. Teessi Ahiret bakımından daima kendisinden yukarıdakilere bakmak ve onlara, iktida etmek (uymaktır). Kanaat ve teessi yokluğu insanı günahlara götürür. Evvelki hasede, ikincisi de ucube götürür. Hâlbuki her ikisi de büyük günahtır. Tevazu Akibeti (hatimeyi veya son nefesi) düşünerek nefsini hiçbir mahluktan (yaratılmış olan tüm canlı ve cansızlardan) üstün görmemek, herkese karşı alçak gönüllü olmak ve gerçeği kimin söylediğine bakmaksızın kabul etmektir. Üstad Seyda Muhammed Emin Er Hocaefendi, yukarıda beyan ettiği hasletlere yapışmakla insanın, fitne zamanlarında kafa karışıklığına düşmekten korunacağını, düşmüşse bunlara yapışmakla düştüğü yerden kalkacağını anlatmıştır. Hiç şüphesiz bunlardan en önemlisi en başta belirtilen ehl-i sünnet itikadı üzere inancı tashih etmek ve ehl-i sünnet üzere amel ve itikad etmektir. Bunun önemine binaen Ubeydullah Ahrar kuddise sirruhu şöyle demiştir: “Bütün hâlleri ve keşifleri bize verseler, fakat Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harâb, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harâplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdıyla süsleseler hiç üzülmem.”

5 Mart 2015 Perşembe

KALP NASIL İSTİKAMET BULUR?

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah’ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, mü’minlerle birliktedirler. Allah, mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146) Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Tevbedir. İnsan dünyada tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir. İnsanın kıyamet gününde, terazisinin sevap kısmının ağır gelmesi için salih amellere ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde amelleri tartıldığı zaman kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insanın, o gün kurtuluşu ve isteğinin yerine gelmesi için bu dünyada, elinde fırsat varken salih ameller yapmak için gayret göstermesi lazımdır. Bütün zamanımız, nefes alıp verinceye kadar geçen zamanlarımız dahi, kıyamet gününde üzerimize arz olunacaktır. Allah-u Zülcelâl: “Ey kulum! Sen bu dakikalarını, saatlerini nasıl değerlendirdin?” diye bizi sorguya çekecektir. Öyle ise biraz derin olarak düşünürsek, ne kadar büyük gaflet içinde, taksirat sahibi olduğumuzun farkına varabiliriz. Peki, o zaman: “Ya Rabbi! Ben hata sahibiyim. Senden özür dilerim. Çünkü layıkıyla Senin hakkını yerine getiremiyor, emirlerine riayet edemiyorum. Aldığım her nefesimden beni sorguya çekeceksin. Benim nefeslerim nerede, senin sorgun nerede? Ben, bütün amellerimden dolayı pişmanım” diye Allah-u Zülcelal’e yalvarmamız lazım değil midir? Daima bu şekilde Allah-u Zülcelal’e yalvararak, kulluk vazifemizi yerine getirmemiz lazımdır. Bu hal, bizi Allah-u Zülcelal'in rızasına götürecek bir haldir; Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gitmektedir. Günah günaha sürükler... İnsan, Allah-u Zülcelal’e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman sadece O’nun rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, kabul de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman kabulde onlardan ayrılır. Denilmiştir ki: “Herhangi bir insanı, bir sevap yaparken gördüğün zaman, bil ki o sevabın birçok arkadaşı vardır. Herhangi bir insanı da bir günah yaparken gördüğün zaman yine bil ki o günahında birçok arkadaşı vardır.” Yani bir insanı namaz kılarken, zikir yaparken, sadaka verirken gördüğün zaman, bil ki o kişi salih ve makbul bir kimsedir. Çünkü o namaz kılan, zikir yapan ya da sadaka veren kişinin, bunun gibi daha pek çok sevabı vardır ve bunlar onun arkadaşıdır. Bir kimseyi de kumar oynarken, içki içerken yani bir günahın üzerinde gördüğün zaman, bil ki onun bunlar gibi daha pek çok günahları vardır. İşte bizim halimiz de aynen böyledir. Zaten mühim olan kendi halimizdir. Biz daima bir hayır yaptığımız zaman, o hayır başka hayırları da çeker. Bir günaha da düşersek iyi bilelim ki, o günah bizi başka günahlara sevk eder. Onun için elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı salih amellere sarılmamız lazımdır. Nasıl bir kişiye bir hediye vereceğimiz zaman, o kişi şerefli ve yüksek bir makam sahibiyse, ona vereceğimiz hediyenin makbul bir hediye olmasına gayret ediyorsak, Allah-u Zülcelal’e yaptığımız ibadetlerin de O’nun zatına layık olmasına gayret göstermemiz lazımdır. Bilhassa namaz konusunda çok titiz davranmamız lazımdır. Abdest alırken besmeleyle başlamalı, namazın içine girince de: “Allah-u Zülcelal beni görüyor, O’nun huzurundayım” diye düşünerek, rükûları, secdeleri tam manası ile yerine getirip, namazı ihlasla kılmak lazımdır. Bütün ibadetler de bu şekilde hareket etmek gerekir. Fudayl bin İyaz, “Ben, dünyanın mecburen benden ayrılacağını gördüğüm için, kendi ihtiyarımla onu bıraktım” demiştir. Yani insan biraz derin olarak düşünürse, bir gün dünyanın mutlaka kendisinden ayrılacağını anlayabilir. Onun için dünya ondan ayrılmadan, o kendi ihtiyarı ile dünyanın muhabbetini kalbinden çıkarır ve sadece Allah-u Zülcelal’in muhabbetini kazanmak için çaba gösterirse, bu kendisi için çok büyük fırsat olmuş olur. Kalbin istikameti dilin doğru olmasına bağlıdır İnsanı verilen nimetlerden olan dil, aslına uygun günahlardan uzak bir şekilde kullanılırsa büyük bir nimetttir. Fakat her nimet gibi dil nimeti de bir imtihan kaynağıdır. Dil, görünüş itibarı ile bir et parçasıdır. Fakat vücuttaki bütün azalar aslında dilin tasarrufu altındadır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Kulun imanı, kalbi istikamet bulmayıncaya kadar doğru olmaz. Dili dosdoğru olmayıncaya kadar da kalbi istikamet bulamaz.” (İbn Ebi'd-Dünya) Başka bir hadisi şerifte ise şöyle buyurmuştur: “Hayır, için konuşmanın dışında dilini tut. Çünkü şeytanı (ancak) bununla yenebilirsin.” (Buhari) Allah-u Zülcelâl dili serbest olarak yaratmıştır. Onu hayır ve şer olmak üzere, iki yöne de kullanmak mümkündür. Hayır olan yön, Allah-u Zülcelal’in rızasına doğru bir rehber gibi yol göstermesidir. Şer yönü ise bu yolda yürümek isteyen kimselere sürekli engel olmasıdır. Dilin birçok afeti vardır. Başkaları ile alay etmek de dilin afetlerindendir. Alay etmek, bir kişinin ayıplarını ortaya çıkarmak, gülünç duruma düşürmek suretiyle o kişiyi aşağılamaktır. Alay etmek, sözlerle olduğu gibi taklid etmek kastıyla işaret ve ima yoluyla da olabilir. İnsanlarla alay etmek, büyük günahlardandır. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlarla alay edenlerin her birine cennetten bir kapı açılır ve ‘Buyrun, buyurun!’ Denilir. Üzüntü ve sıkıntı ile gelir. Geldiğinde kapı hemen yüzüne kapanır. Bu durum devam edip durur. Nihayet ümidi kesildiği için gelmez.” (Ahmed bin Hanbel) İnsanlarla alay etmek münakaşaya, münakaşa ise kin ve buğuza yol açar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem başka bir hadis-i şeriflerinde, “Kardeşinle münakaşa etme. Onu alaya alma. Yerine getiremeyeceğin bir vaatte bulunma.” (Tirmizi) diye buyurmuşlardır. İnsanların yüzüne karşı kötü konuşmak günah olduğu gibi gizlice aleyhlerinde bulunmak da büyük günahtır. İnsanların çoğu bunun günahından gafildir. Allah-u Zülcelâl, bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Onların fısıldaşmalarının birçoğunda fayda yoktur. Ancak bir sadaka veya bir iyilik veyahut insanların arasını düzeltmeye çalışanlarınki müstesna. Kim Allah'ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisa; 114) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yine bir başka hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “İlmi ile amel eden, malının fazlasını (hayra) harcayan, fazla ve boş sözden de kendini tutan kişiye ne mutlu!” (Beyhakî, Şu’abu’l-İmân) Maalesef günümüzde bu durum tam tersine dönmüştür. İnsanlar mallarını ellerinde tutuyorlar, hiç yorulmadan gereksiz yere konuşuyorlar. Çünkü insanların çoğu dillerinden sadır olan günahlar hususunda gaflettedir. Sözlere dikkat etmeli! Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “Gerçekten bir adam, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı bir kelime konuşur. O kelimenin Allah’ın rızasına ulaşacağını düşünmez. Allah-u Zülcelâl ise onun sebebiyle kıyamete kadar o adam için rızasını yazar. Bir adam da Allah-u Zülcelal’in gazap edeceği bir kelime konuşur. O kelimenin Allah-u Zülcelal’in gazabına ulaşacağını düşünmez. Allah-u Zülcelal de onun sebebiyle kıyamete kadar o adam için gazabını yazar.” (Ahmed bin Hanbel, İbn Mace, Tirmizi) Alkame radıyallahu anh, bu hadisi şerif hakkında: “Bu hadis, çoğu kelimeleri konuşmaktan beni alıkoydu” demiştir. Muhammed bin Sirin rahmetullahi aleyh şöyle anlatmıştır: “Ensar’dan bir sahabe, insanların toplandığı bir meclisin yanından geçiyordu. Onların batıl şeyler konuştuklarını işitince şöyle dedi: ‘Kalkın abdestinizi yenileyin. Çünkü söylediğiniz bazı sözler, bedenden çıkan pislikten daha kötüdür.” Günümüzde ise durum çok daha beterdir. Bugün insanlar sanki denizin içine girmiş gibi günahların içindedirler. Bu da Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerini bilmedikleri, şeytanın ve nefsin oyunlarına mağlup oldukları içindir. Dil nimetinin şükrü; mü’min kardeşlerimizin, içinde bulundukları gaflet ve günah denizinden kurtulup, tevbe etmelerine vesile olmaktır. Bunun için ise Allah-u Zülcelal'in yoluna dönmelerini hatırlatacak sohbetler yapmaları onlara nasihat etmeliyiz. Eğer o kimseler, bu günahları terk ederek tevbe ederlerse Allah-u Zülcelâl hem onları hem de bizi affedebilir. Nitekim Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Ben bir gün, bir mecliste sohbet ediyordum. Sohbetin sonunda: ‘Ya Rabbi! İçimizde günahı en çok olanı, gözleri en kuru ve kalbi en katı olanı affet!’ diye dua ettim. Bir genç ayağa kalktı ve: - Ya Şeyh! İçinizde gözleri en kuru, kalbi en katı ve günahı en çok olan benim. Bu duayı bir daha yap! Dedi. Ben de bir daha dua ettim. O gece rüyamda bana şöyle ilham olundu: - Ya Hasan! Sen benimle bir kulumun arasını düzelttin. Onun için o genci, o mecliste bulunanları ve seni affettim. İşte, insanların günahlardan uzaklaşıp Allah-u Zülcelal'e dönmeleri böyle kıymetlidir. Günahı konuşmakta ısrarcı olanlara gelince, onların bulundukları yeri terk etmemiz daha iyidir. Dili faydasız sözlerle meşgul etmektense sükut etmek daha iyidir. Sükut dilin iffetidir. İnsanlara nasihat fayda vermiyorsa Cenab-ı Hakk'a sığınmak, yönelip yardımını istememiz lazımdır. Harama bakınca kalp zehirleniyor Bir iğnenin başı kadar zehir, insanın vücuduna girse, bütün vücuda dağılır. Vücut helak olur. Maneviyat bakımından da, insan böyle şehvetle yabancı kadına baktığı zaman, onun maneviyatı o şekilde helak olur. Akıllı olanın düşünmesi lazımdır. Sabahtan akşama kadar insan harama baksa, eline ne geçiyor? Herkes şöyle bir tecrübelerini hatırlasın, bir şey kazanıyor mu? Hiçbir şey kazanmadığı gibi, manevi olarak da hastalanıyor. Çünkü nazar anında, şeytan zehirli oklarını insanın kalbine saplıyor. Nasıl, zahiri olarak, insana zehirli iğne yapıldığında, vücudu zehirleniyorsa, manevi olarak da şeytanın zehirli okları, insanın kalbini ve aklını zehirliyor. Velhasıl, harama bakmakla; insan, hem Allah-u Zülcelal’in nurundan mahrum kalıyor hem de şeytana kendini zehirletmiş oluyor. İnsan, böyle küçük gibi görünen şeylerle, kendini mahvediyor, hem dünyada hem de ahirette huzursuz olacağı şeyleri yapmış oluyor. Şeytan bazı haramları ve günahları bizim gözümüzde küçük göstererek, "Bir şey olmaz, bu küçük bir şeydir" diye bizi kandırmaya çalışırken, bazı ibadet ve amelleri de bize çok zor gibi göstererek o amelden bizleri alıkoymaya çalışıyor. Bizim de aklımızı başımıza alarak düşünmemiz lazımdır! Eğer bu işe nefis ve şeytan iyi diyorsa, demek ki Allah-u Zülcelâl katında bu işin kıymeti yok, demek ki o iş Allah-u Zülcelal'in razı olmadığı bir iştir. Allah'tan hayâ edelim Bizler, her ne kadar Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerinden gafil olsak da, Allah-u Zülcelâl bizleri daima cennetine çağırıyor. Bizleri, cehennemden muhafaza etmek için ikaz ediyor, uyarıyor. Dikkat edersek, küçük bir çocuğun yanında dahi, biçimsiz olan hareketlerden kaçınıyoruz. Karşımızdaki çocuk olduğu halde, bizim hareketimiz biçimsizdir deyip, hayâ ediyoruz, utanıyoruz. Peki, kuvvet ve kudret sahibi olan Allah-u Zülcelâl'e karşı, üstelik bunları yapmayın dediği ve bizleri uyardığı halde, O'nun huzurunda, çirkin işleri yapmamız, günah işlememiz ne kadar hayâsızlıktır. Günahlarımız ve hatalarımız nedeni ile Allah-u Zülcelal'den utanmamız ve haya etmemiz lazımdır. Hz. Ebubekir Sıddık radıyallahu anh Efendimiz, "Allah-u Zülcelal'in huzurunda günah işlememek, amelden (iyi işler yapmaktan) daha eftaldir (üstündür)." demiş. Mü'min şuurlu olmalıdır. Maneviyatına dikkat etmeli ve sürekli Allah-u Zülcelal'e karşı durumunu kontrol altında tutmalıdır. Eğer namazlarında bir gevşeklik, bir isteksizlik varsa, günlük zikrini (vird) yapmıyorsa, diğer ibadetlerini huşu ile yapamıyorsa, o insan manevi olarak hastadır, manevi mikroplar ona bulaşmıştır. İnsan, bunun zararını düşünmeli ve çaresini aramalıdır. İnsanın aklı bunun doğru olduğunu görüyor, anlıyor, fakat insan yapamıyor. Demek ki insanın ruhu hastadır. İradesiyle istediği halde, onu gerçekleştiremiyor. Peki, ruh ne ile hasta oluyor? Hekimlerin dediği gibi, zahiri vücudu mikroplar hasta ediyor, maneviyatımızı da, manevi mikroplar; günahlar hasta ediyor... Bizden öncekiler; babalarımız, dedelerimiz hepsi gittiler, kimse kalmadı bu dünyada. Bize de sıra geliyor ve biz de gideceğiz. Bu yol hepimizin yoludur. Bu yoldan gideceğiz, kurtuluş yok! O yüzden elimizde fırsat varken Allah-u Zülcelal'in rızasını tercih edelim ve günahlarımızdan tevbe edelim. Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...

26 Şubat 2015 Perşembe

Köle Bir Gün Kral Olunca

Eğri bina ne içinde oturana güven verir, ne yanından yöresinden geçene. Bir millet ki sözüm ona imanı başkalarını katletmeyi emreder. İnanç böyle eğrilince, kendilerine zulmedeni yakalayan adaleti görmelerine rağmen kendileri de zalim olur. Halbuki ilâhi adalet her zalimi yakalayacaktır. Ortadoğu’yu ateşlere salan Siyonist projeyi bir de böyle değerlendirmek gerekir. 19. yüzyıl Avrupası’ndaki yeni şartlar bu kıtada bir yahudi olarak var olabilme imkanını hem olumlu hem olumsuz yönlerde etkilemiştir. 1789’da Fransa’da yaşanan devrim, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganlarıyla ortaya çıkmıştı. Bu ilkelerin getirdiği heyecan zamanla Avrupa’yı sarmaya ve devletleri de etkilemeye başladı. Din ve etnik kimlik farklılığı teoride de olsa önemini kaybetmeye başlıyor, bir ülkenin toprakları üzerinde beraberce yaşayan herkes eşit vatandaşlar olarak tanımlanıyordu. Böyle bir vatandaşlık tanımı yahudileri de oldukça rahatlatmış, sosyal hayatta daha serbest hareket etme imkanı bulmuşlardı. İki bin yıla yakın bir süredir hıristiyanlar tarafından “İsa’nın katilleri” sıfatıyla sürekli hırpalanan yahudiler yeni ortamdan faydalanarak kısa sürede yaşadıkları ülkelerde her sahada sivrilmeye başladılar. Ne var ki Darwin’in görüşlerinden yola çıkılarak geliştirilen ırkçı kuramların etkisiyle toprağa bağlı vatandaşlık tanımı, yerini soy birliğini esas alan bir milliyetçilik anlayışına terk etmeye başlıyordu. Bu durum yahudiler için oldukça tedirginlik vericiydi ve yeniden bütün olumsuzlukların kaynağı olarak gösterilmeye başlanıyorlardı. Yahudilerin arayışı ve Siyonizm Peki yahudiler hangi davranış tarzını kendi durumlarına uygun görüyorlardı? Almanya, Doğu Avrupa ve Rusya’da oldukça fazla sayıda yahudi, sol hareketlerin içerisindeydi. Bunlar görünürde Yahudilikle bağlarını kopartmışlardı. Bütün dinleri ortadan kaldıran, insanlar arasında milliyet esasına göre ayrım yapmayan enternasyonalist bir sistemin yerleşmesi için en ön saflarda mücadele veriyorlardı. Komünist bir dünyada Yahudilik, gerek dinsel gerek ırksal açıdan tarihsel anlamını yitirecek ve yahudiler nihayet tedirginlik içerisinde yaşamaktan kurtulacaklardı. İkinci kısım yahudiler asimilasyondan yanaydı. Yaşadıkları ülkelerin kültürünü benimsemeli ve bu ülkelerin çıkarları için çalışmalıydılar. Yahudi kimlikleri yaşadıkları ülkelere sadakatleri açısından bir problem teşkil etmemeliydi. Ne var ki artık pek çok yahudi ne yaparlarsa yapsınlar azınlık durumunda oldukları ülkelerde asla kabul görmeyecekleri ve normalleşemeyeceklerini düşünüyorlardı. Bazılarına göre bütün yahudiler vaftiz olup Hıristiyanlığa geçse bile yahudi olarak görülmeye devam edeceklerdi. İşte tam bu noktada yahudiler arasında bir üçüncü fikir, siyonizm fikri gelişmeye başladı. İsmini Kudüs yakınlarındaki Siyon tepesinden alan hareket, yahudilerin vaat edilmiş topraklara dönüşünü öngörüyordu. Gerçi dindar yahudiler Siyon’a geri dönme inancını hep muhafaza ve bunun için dua etmişlerdi ama bu dönüş beklenen kurtarıcı öncülüğünde olmalıydı. Bu yeni hareket ise hedefe ulaşabilmek için çağın maddi araçlarını ve geçerli yöntemlerini kullanmayı benimsiyordu. Yine de bir yahudi hareketi olarak dinsel kavram ve sembollerle örülmüştü. Zaten böyle bir hareketi meşru göstermenin tek yolu da yahudilerin Filistin’deki tarihsel ve dinsel haklarından bahsetmekti. Teodor Herzl, kendi tecrübelerinden yola çıkarak yahudiler için tek çözümün kendilerine ait bir toprak parçası üzerinde ve bir yahudi devletinin çatısı altında yaşamaları olduğu sonucuna varmıştı. Yahudiler ancak kendi inanç, gelenek ve kültürlerini rahatça yaşayabilecekleri böyle bir yurtta psikolojik olarak normalleşebilecekler, diğer milletlerle siyasi ve ekonomik münasebetlere girerek dünya toplumu içinde yerlerini alacaklardı. Filistin’i satın almak Ama yahudilerin ne bir karış toprağı vardı ve ne de dönüş fikrine sıcak bakanların sayısı yeterliydi. Pek çok yahudi, düzenlerini bozup Filistin’e doğru sonu belirsiz bir maceraya yelken açmaktan çekiniyordu. Bir yandan yahudiler Siyon’a dönüş fikrine inandırılmalı, diğer yandan da bazı devletler nezdinde girişimlerde bulunulmalıydı. Herzl elindekileri gözden geçirdiğinde iki önemli araca sahip olduğunu gördü: Para ve ikna kabiliyeti… Yahudi sermayesini siyonizm idealine inandırabilir ve devletlerin yöneticileri ile temasa geçip onları ikna edebilirse işi kısa yoldan halledebileceğini düşünüyordu. Filistin bir Osmanlı toprağı idi ve Osmanlı devleti de borç içerisindeydi. Yani yahudilerde olmayan toprak Osmanlılar’da bol miktarda mevcutken, Osmanlı’da olmayan para da yahudilerde mevcuttu. Böylece bu işi bir alışveriş anlayışı içerisinde halledebileceğini düşünerek bir aracı vasıtasıyla II. Abdülhamid Han’a önerisini sundu. Ama bildiğimiz gibi Sultan bir araziyi değil, İslâm vatanını yönettiğinin bilincindeydi. Herzl’e iletilmesi için şunları söyledi: “Bay Herzl’e söyleyin bu meselede ikinci bir adım atmasın! Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk devleti bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, museviler milyonlarını saklasınlar, benim devletim parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Bizim ancak cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir bedenin taksim edilmesine müsaade edemem.” Köle kral olursa Her şeye rağmen siyonistler ünlü Rothschild ailesinin sağladığı finansmanla Doğu Avrupa’dan bazı yahudi ailelerini Filistin’e sızdırmaya başlamıştı. Burada hatırı sayılır bir yahudi yerleşimi oluşturmakla Osmanlı devleti yıkıldığı anda bölge üzerinde hak iddia etmeyi planlıyorlardı. Bu yerleşimcilerin çoğu kanun dışı yollardan gelip Avrupa devletlerinin himayesinde bölgede barınıyorlardı. Siyonistlerin propagandalarında kullandıkları sloganlardan biri şuydu: “Yurtsuz bir halk için halksız bir yurt.” Filistin’deki Arap varlığını yok sayan Siyonistler, bölgeyi zorbalıkla da olsa ele geçirmeye kararlıydı. Yahudi yerleşimcilerin Filistin’e gelmesiyle bölgeyi nasıl bir geleceğin beklediğine dair işaretler de ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir Yahudi olan Achad Haam Filistin izlenimlerini 1891 yılında şöyle anlatıyordu: “Yahudiler sürgünde iken köleydiler, şimdi ise kendilerini sonsuz bir özgürlük içerisinde buldular. Bu büyük değişiklik onların bir kölenin kral olması örneğinde de görüleceği gibi baskı ve zorbalığa meyletmelerine neden oldu. Araplara büyük bir gaddarlık ve düşmanlıkla davranıyorlar, haksızlıkla topraklarına tecavüz ediyor, onları hiçbir neden olmaksızın hem de hayasızca dövüyorlar.” Şüphesiz ki bu sözler Filistin sorununun kökenine dair aydınlatıcı işaretlerle dolu. Görülüyor ki yahudiler azmak ve aşağılanmak arasında bir üçüncü yol bulamıyorlar. İsrail’e giden yol 1908 İttihatçı ihtilali ve meşrutiyetin ikinci kez ilanı siyonistler için yeni bir fırsattı. İttihatçı liderlerin yahudilerle ilişkileri ve masonik bağlantıları düşünüldüğünde, ikna edilmeleri kolay gibi gözüküyordu. Gerçekten de ilk günlerde birtakım sözler alındı. Ama zaman ilerledikçe ittihatçılar Abdülhamid Han’ın politikalarına dönme zarureti hissettiler. I. Dünya Savaşı boyunca yahudilerin vereceği mali ve politik desteğe duyulan ihtiyaca rağmen siyonistlere geçit verilmedi. Savaşın giderek İtilaf Cephesi lehine dönmesi siyonistleri de İngiltere’ye yaklaştırıyordu. Filistin’in İngilizlerce işgali ve bölgede bir yahudi yurdunun oluşturulmasının İngiltere tarafından resmen destekleneceğine dair Balfour bildirisi ile yahudi yerleşimi hızlanmaya başladı. İngiltere, Filistin’de kendi himayesinde bir yahudi yerleşimini resmi politikası haline getirmişti. Almanya’da nazilerin iktidara gelmesi ile yahudiler de bu ülkeyi terk etmeye başlıyordu. Ne var ki ABD, İngiltere gibi ülkeler yahudi göçmenler için kota koymuştu. Bu yüzden Filistin’e yönlenen yahudi sayısında bir artış oldu. Daha da fazlası gidebilirdi ama bu göç olayını organize eden siyonist kuruluş da kendi soydaşlarına kota uyguluyor ve kalifiye yahudileri seçiyordu. Böylece pek çok yahudi, ABD, İngiltere ve siyonistler tarafından Nazilere terk edildi. II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan yahudi katliamları da Filistin’deki yahudi varlığını meşrulaştırmak için kullanıldı. Savaştan sonra siyonistler Filistin’de artık İngilizlerin işinin sona erdiğine inanıyorlardı. İngilizler’i bölgeden çıkarmak için örgütlü terör ve sabotaj faaliyetlerine başladılar. Halbuki bağımsızlık talep etmediklerini defalarca deklare etmişlerdi. Sonunda İngilizler bölgeden çekildi. 1948’de İsrail devleti bağımsızlığını ilan ettiğinde ABD bu yeni devleti 10 dakika içinde tanıyıverdi. Siyonistler yeni dünya düzenini çoktan kavramış ve Beyaz Saray’ı ablukaya almışlardı bile. Böylece Araplara karşı mücadelelerinde süper bir desteğe sahip oluyorlardı. Başından beri gerçek hedeflerini gizlemiş, 1948’de bağımsız bir devlet olduklarını ilan ettikleri güne kadar böyle bir niyete sahip olduklarını sürekli olarak inkâr etmişlerdi. Yahudilerin uzun, İsrail’in kısa tarihi gösteriyor ki, gün gelip de Arap komşularıyla umulmadık şekillerde barış yapsalar bile İsrail siyonist hedeflerinden vazgeçmeyecek. İsrail içindeki liberal ve sol kanadın yayılmacı politikalara karşı tavrı ne olursa olsun, devletin politikalarını tayin etme hususunda son sözü hep radikaller söylemiştir. Vaat edilmiş hakimiyete sahip olana kadar uğraşacaklardır. Bu hayalin alanı, Lübnan’ı da içine alan ve Nil’den Fırat’a kadar ve hatta Teodor Herzl’in de açıkça ifade ettiği gibi kuzeyde Kapadokya’ya değin uzanan geniş bir coğrafyadır.1948 yılında İsrail’in ilk başbakanı olan David Ben Gurion da bunu açıkça söylemiştir. Bütün dünya bilmektedir ki barışın şartı, İsrail ve onu destekleyenlerin buna niyet etmesidir. Ama tarih göstermiştir ki, zalimin niyeti zulümdür. Bundan vazgeçmez, hem insanlara hem kendine zulmeder.

12 Şubat 2015 Perşembe

Niyet İnsanın Vücudundaki Ruh Gibidir

Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde kime rahmetiyle, kime gazabıyla muamele edeceğini ayet-i kerimesinde bizlere şöyle beyan ediyor: “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah Teâlâ’nın rızasına nail olmak için nefsini satar. Allah-ü Azîmüşşan ise kullarına çok Rauf ve Rahimdir.” (Bakara, 207) Allah-u Zülcelâl kendi kullarına karşı niye Rauf ve Rahimdir? Çünkü insanın nefsi, Allah-u Zülcelal’in hakiki malıdır. Bizleri Allah yarattığı için hepimiz onun mülküyüz. Öyle olduğu halde kendi mülkünü kendi rızasına karşı satın alıyor. “Nefsini bana sat ben de cennetin nimetlerini ve rızamı sana vereyim!” Bu şekilde Allah cenneti ve rızasını nefsimize karşı bizden satın alıyor. Yalnız nefsimizden vazgeçmemizi ve Allah’a satmamızı istiyor. Bir insan, malını birine bir ücret karşılığında satarken o malın üzerinde başka hakkı kalır mı? Hayır. O zaman biz mümin olarak, nefsimizi Allah’ın rızasına ve cennet nimetlerine karşı, Allah-u Zülcelal’e sattıysak, bizim onda, daha hakkımız kalmamıştır. O zaman ne yapmamız lazım? Nefsimiz bize diyecek ki, “Sabahleyin, uykusuzsun, yat.” Sen de ona diyeceksin ki, “Sen benim malım değilsin ki. Sen Rabbimin malısın. Sen kalkacaksın, çünkü o sana emretmiş, ‘Sabah kalk namaz kıl,’ diye. Kalkacaksın, kılacaksın. Seninle benim bir alakam kalmamış, sen Allah’ın malısın!” Eğer böyle diyebiliyorsak o zaman nefsimizi Allah’a satmışız ama eğer ona hala sahip çıkıyorsak demek ki, bizim malımız diye bakıyoruz, kalben daha Allah’a satmamışız. O zaman rızasını ve cennetini daha satın almamışız. Öyleyse elimizden geldiği kadar Allah-u Zülcelâl’in malını ona geri verelim ve Allah’ın rızasını nefsimiz karşılığında satın alalım inşallah. Niyet Halis Olursa Niyetimiz daima Allah’ın rızasını gözetmek olmalı. Yolda insanlara eza verecek bir dikeni Allah rızası için yerden kaldırmak bile, niyetimiz sırf Allah rızası olduğu takdirde, çok sevaptır. İki adamın biri yola kazık çakarak, diğeri aynı kazığı yerden çıkararak cennete girmişler. Birinci adam buraya kervanlar geliyor, insanlar burada konaklıyorlar, onların hayvanları vardır. “Ben buraya bu kazığı çakayım, hayvanlarını bağlasınlar, bana dua etsinler. Allah benden razı olsun,” deyip yere bir kazık çaktı ve bu ameliyle cenneti kazandı. Ufak bir şey gibi görünüyor ama Allah rızası için Allah’ın kullarının menfaati için, Allah’ın merhamet ettiği kullarına o da merhamet ettiği için bu ameli ona cenneti kazandırıyor. İkinci adam da o kazığı orada gördü, gözleri görmeyen birinin bu kazığı görmeyip o kazığa takılıp düşebileceğini düşünüp kazığı oradan kaldırdı, o da bu ameliyle cennete girdi. Çünkü ikisi de bunu Allah rızası için yaptı. Birisi kazığı çakmakla biri de kazığı çıkarmakla cenneti kazandı. Niyet çok mühimdir. Enes b. Mâlik radıyallahu anhu’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Tebük seferi sırasında söyle buyurmuştur: “Medine’de bir topluluk kalmıştır ki, biz bir dağ yolunda, bir vadide her yürüyüşümüzde, onlar da bizimle birliktedirler.” Ashab-ı kiram: “Yâ Resulullah, onlar nasıl bizimle birlikte olur?” diye sorunca da; “Onları burada bulunmaktan (hastalık, gücü yetmemek gibi) meşru özürleri alıkoymuştur.” (Buhârî, Cihâd, 14I, Temennî, 9, Menâkibu’l-Ensâr, 1, 3, Megâzî, 56) Niyet, Allah’ın yanında bu kadar kıymetlidir. Onları hastalık ya da bir özür geri bıraktı ama imkânları olsa niyetleri cihada iştirak etmekti. Niyet insanın vücudundaki ruh gibidir. İnsanın vücudunda ruh varken her şeyi yapabiliyor. Ruh çıktıktan sonra ölüyor, bir odun gibi yerde kalıyor. Niyet de amel-i salih için böyledir. Amel-i salih, niyet Allah rızası olduğu zaman Allah’ın yanında makbuldür. O hayattaki bir insan gibidir. Niyet samimi olmadığı zaman, diyelim ki, hayırlı bir iş yapıyor ama niyeti Allah rızası değil, “Adettendir” diyerek yapıyor, o zaman, o amel, ruhu olmayan insan bedeni gibi ölüdür. Ashab-ı kiramdan bazıları dedi ki, “Filanca kişi, Allah ve Resulü için değil, şu kadınla evlenmek için Medine’ye göçtü. Bu kişiye hicret sevabı var mı?” Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Rasulüne ise, onun hicreti Allah ve Rasulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlayacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1, Eyman, 23) Amellerin sevabı, niyetin halis olması ölçüsündedir. Niyeti zayıfsa amelin sevabı da zayıftır, ortaysa orta, kuvvetliyse kuvvetli… İnşallah-u Teâlâ sizin buraya gelmeniz Allah rızası içindir. Evinizden masraf yaparak, uykusuz kalarak buraya geliyorsunuz ve bunda Allah rızasından başka menfaatiniz yok. Hakkınızda “Bu adam filan yere gitti, tevbe aldı,” diye konuşulacağını ummuyorsunuz, riyaya girmez, İnşallah-u Teala bu ameliniz Allah içindir. Bu gibi şeyleri çoğaltalım. Allah rızasını kazanmak için elimizden ne geliyorsa yapalım. İnsan ne kadar amel-i salih yaparsa kendine zarar verecek şeylerden, sıkıntılardan Allah onu muhafaza eder. Çünkü her şey Allah’ın elindedir. Allah-u Zülcelâl bizi muhafaza etmese biz ne yapabiliriz? Allah-u Zülcelal’in hıfzı bizi kaplamıştır. Onun muhafazasından hariç bir iğne deliği kadar yer olsa biz helak olurduk. Her bir müminin üzerinde elli tane melaike vardır ve onu muhafaza ediyor. Allah-ı Zülcelal’in hıfzı bizi ihata etmiş, yoksa şeytanlar, cinler insanı mahvederdi. Allah’ın zatının kıymetini bilelim, O’na âşık olalım. Bu hak bir vazifedir bizim üzerimize. İlim Cennet Yolunun Rehberidir Bu ahir zamanda görüyoruz dünyada deniz gibi günah vardır. Böyle olduğu için bir de günahların kefaretleri vardır, günahları silip yok edecek şeyler vardır. O sebeplere el uzatalım ki üzerimizde günah kalmasın. İslami kitaplara bakın, o zaman dediklerimi anlayacaksınız. İnsan okumadığı zaman sanıyor ki, İslam böyledir, böyle devam edeceğiz. Hâlbuki kabrin kapısından girerken böyle olmadığını görüp pişman olacağız, “Ben yanlış yaptım,” diyeceğiz. İlim cennet yolunun rehberidir. Diyelim ki ben İstanbul’a gitmek istiyorum ama yolunu bilmiyorum. Adana yoluna girdim gidiyorum, İstanbul’a varabilecek miyim? Yolunu bilmiyorum ki, gidebileyim. Allah’ın rızasının bir yolu vardır, cennetin bir yolu vardır. O yolu bilmek ve o yolda yürümek lazımdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurmuşlardır ki: “Nerede olursan, Allah’tan kork, bir günah işlediğinde, peşinden onun zararını yok edecek bir iyilik yap ki, yaptığın kötülüğü silsin. İnsanlara iyilik ve güzel huyla muamele et.” (Tirmizî, Bir, 55) Sadaka vermek bir günahın kefaretidir, zikrullah günahın bir telafisidir, Efendimize salavat getirmek günahlara kefarettir. Hatta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, “Kim yemekten sonra, şöyle dua ederse, geçmiş günahları affolunur buyuruyor: Okunuşu: “Elhamdülillahillezî et’amenî haze’t-taâme ve razakanîhi min gayri havlin minnî velâ kuvve,” Meali: “Bana bu yiyeceği yediren ve tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet olmadan bunu bana rızık kılan Allah’a hamdolsun” (Ebû Dâvud, Libâs 1; Tirmizî, Da’avât 75; İbnu Mâce, Et’ime 16) Bakın bu dua ile geçmiş günahlar ve gelecekteki günahlar affoluyor. “Sübhanallahivelhamdulillah vesübhanerabbiyelaziym” dediğin zaman günahların affoluyor. Bunların hakkında çok hadis-i şerifler vardır. İnşallah bunları yaparsak yeryüzünde günahsız yürüyeceğiz. Arkadaşlarınıza söyleyin tevbe etsinler, gelsinler sadatların kitaplarını görsünler okusunlar, sohbetleri dinlesinler. Günahları olmasın öldükleri zaman. Günahlarla Allah’ın huzuruna gitmesinler. Çünkü günahlar ateştir. Allah Tevbe Edenleri Sever Allah-u Zülcelal buyuruyor ki: “Muhakkak ki Allah, tevvabin olanları (tövbe edenleri) sever ve temizlenenleri sever.” (Bakara, 222) Tevbeyle hem günahlar affolunuyor hem Allah’a dost oluyoruz. Bunun için tevbeyle Allah’ın dostluğunu kazanmış oluyoruz. Dost dostunu yakmaz, dostuna sıkıntı vermez. Günahından tevbe eden kişi o günahı işlememiş gibidir. Günahtan tevbe eden şahıs anasından doğduğu gibi temizdir. Arkadaşlarınıza anlatın birbirimize yardımcı olalım. Birbirimize yardımcı olduğumuz zaman yardımcı olduğumuz kişi de biz de sevap kazanmış olacağız. Onların sevabı bizim kabrimize de gelecek inşallah. Eğer insan daima Allah ile murakabe halinde olursa niyeti de daima Allah rızası olur. Allah-u Zülcelâl onun aklındadır, niyetindedir. Bir şey onun önüne geldiği zaman “Allah bundan razı mıdır, acaba razı değil midir?” diye düşünecek. Salih ameller yaptığı zaman “Ben bunu kitapta okudum, Allah bundan razıdır, bunu yaparsam Allah’ın rızasını kazanırım.” Diye, sadece Allah’ın rızasını kazanmaya niyetli olacak. Bir başka iş karşısına çıkınca “Ben sohbette dinledim, Allah bundan razı değil, bunu Allah rızası için yapmayacağım.” Diye kendisini alıkoyacak. Bu şekilde ölünceye kadar böyle Allah’ın rızasını gözetirse Allah-u Zülcelal’ın yanında çok makbul olur. İnşallah Allah’ı razı edersek her şey çok kolay oluyor. Davud aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e münacaat etmiş; “Ya Rabbi bana mizanı göster!” demiş. “Kıyamette insanların günah ve sevaplarını tartan teraziyi bana göster ya Rabbi, onu merak ediyorum,” buyurmuş. Allah-u Zülcelal ona mizanı göstermiş. Görmüş ki her bir kefe şark ve garba kadar büyüktür, yani dünyanın bir ucundan diğer ucuna kadar. Bu manzara karşısında bayılmış. Bir müddet geçip ayıldıktan sonra: “Ya Rabbi kim bunu sevaplarla doldurabilir ki? Bu kadar büyük mizanı kim doldurabilir?” demiş. Allah-u Zülcelal, Davud aleyhisselama “Eğer ben kulumdan razı olursam bir hurmayla doldururum şark ve garbın arasını, kulumun mizandaki sevap kefesini.” buyurmuş. Allah diyor ki “Ben Kulumdan razı olursam mizanı, sırat köprüsünü, mahşer yerini, kabri, neresi olursa olsun, Ben kuluma işini kolaylaştırırım.” Bunda ders vardır. Öyleyse bizim görevimiz her amelimizde Allah’ı razı etmektir. Elimizden geldiğince, “Aciz olsam da, karınca adımlarıyla bu yolda yürümeliyim, Allah’ın rızasının yolunda,” demeliyiz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurmuş: “iki cümle vardır ki dilde hafif, mîzanda ağırdır ve Rahmân olan Allah’a çok sevgilidir. Bunlar: “Sübhânallahi ve bi-hamdihî sübhânallahi’l-azîm”dir. (Buhârî, Daavât 65) Bu kelimeler, Allah’a karşı çok sevgilidir, çok kıymetlidir, Allah seviyor böyle dediğimiz zaman. Ne yapmışsa bu dünya manzarası bizleri mahvetmiş. Dünya gözümüzün önündedir, biz ahireti görmüyoruz, onu unutmuşuz hep dünyayla meşgulüz. Onunla aldanıyoruz, ta ki kabrin kapısına gelene kadar. Oraya girdiğimizde aklımız başımıza gelecek ama artık çok geç olacak. Daima ahiret manzarasını aklımıza getirelim, sırat köprüsü, kıldan ince bir köprü, ateş üzerinde, “Oradan nasıl geçeceğim” diye düşünelim. Efendimiz bile “sellim sellim” diyerek titreyecek “Ya Rabbi! Onları selamette kıl!” diye… Bu manzaraları düşünmeliyiz ahireti aklımıza daha sık getirirsek ibadetlerimizde daha gayretli olacağız inşallah. Bazı evliyalar demiştir ki, “İnsan, gece gündüz kıyamet hallerini göz önüne getirmedikçe kâmil insan olamaz.” Bunları gözünün önüne getirirse kendini o zamana hazırlayacak. Çaremiz tevbedir. Kıyamet gününde Melekler insanların günah defterlerini Allah’ın huzuruna götürüyorlar, bir de bakıyorlar ki o kişinin günahı sevap olarak yazılmış. Allah-u Zülcelâl’e karşı mahcup oluyorlar. “Ya Rabbi, senin bu kulun dünyadayken günah işledi ama biz burada onu sevap olarak görüyoruz, mahcup olduk. Ama Rabbimiz sen biliyorsun ki o ne yaptıysa biz onu yazdık.” Diyorlar. Rabbimiz buyuruyor ki: “Doğru söylüyorsunuz. O günahı işledi ve siz onun günahını yazdınız ama kulum günahını işledikten sonra pişman oldu, tevbe etti, istiğfarda bulundu. Ben de, Ekremu’l ekremîn erhamür’rahimin’im. Onun o günahını siz daha gelmeden önce sevaba çevirdim.” Ayet-i kerimede buyruluyor: “Ancak tevbe ve iman edip, iyi amel işleyenler başka; çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Furkan, 70) İşte elimizde böyle fırsatlar var. Biz cahiliz. Kendimize çok haksızlık yapıyoruz. Nasıl bir kişi ateşe düşüyor ya da denize düşüp boğuluyorken, nasıl, bir el onu kurtarmak için uzanıyorsa tevbe de, işte o bizi kurtaracak eldir. Sen o eli tutuyorsun, cehennem azabından, Allah’ın gazabından kendini muhafaza etmiş oluyorsun. Onun için tevbenin kıymetini bilelim. İnşallah Allah-u Zülcelâl de bize kıyamet gününde rahmetiyle muamele edecektir. Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı amel-i salihler işlemeyi nasip etsin bizi kendi nefsimize teslim etmesin, nefsimizi hayırlarda kullansın inşallah.

29 Ocak 2015 Perşembe

İman, İslâm, İhsan

Müslüman bir toplumda doğduk, büyüdük. Şükür ki İslâm’la her an yüz yüzeyiz, kimliğimizde İslâm yazıyor. Bu durumda ya müslümanlığımızı gelenek olarak ya da bilinçli bir tercih ve şuur halinde yaşayacağız. Hakiki müslümanlık imanla başlar, ibadetlerle olgunlaşır, “ihsan” mertebesiyle kemale erer. Bu üç temel esası, Efendimiz s.a.v.’in meşhur “Cibril Hadisi”nden öğreniyoruz. Cebrail a.s, Hz. Peygamber s.a.v.’in de aralarında bulunduğu bir sahabe topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, islâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasulü s.a.v.’e sorarak cevaplarını almıştır. Bu hadis-i şerif ekseninde kendimizi tanıyalım, müslüman kimliğimizi şuur ve hal hareket planında kuşanalım. Hz. Ömer r.a. anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber s.a.v.’le birlikte oturuyorduk. Hiçbirimizin tanımadığı, beyaz elbiseli, siyah saçlı, güzel kokulu, yoldan gelmiş gibi bir hâli olmayan birisi çıkageldi. Efendimiz’in huzuruna kadar geldi, edeple önüne oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve: – Ya Muhammed, bana İslâm’ın ne olduğunu anlat, dedi. Allah Rasulü s.a.v.: – İslâm, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna inanman, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa Allah’ın evini ziyaret edip hac yapmandır, diye cevap verdi. O kişi: – Doğru söyledin, dedi. Biz onun bu tutumuna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de Allah Rasulü’nü tasdik ediyordu. Gelen zat sonra: – Bana iman’dan haber ver, dedi. Allah Rasulü s.a.v.: – İman, Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerrin bir kaderle meydana geldiğine inanmandır, diye cevap verdi. O kişi: – Doğru söyledin, dedi ve sonra: – Bana ihsanı anlatır mısın? diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.: – İhsan, Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir, buyurdu. Gelen zat: – Bana kıyametin ne zaman kopacağını haber verir misin? diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.: – Bu konuda soru sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir, buyurdu. Gelen zat: – O halde onun belirtilerinden haber ver, dedi. Allah Rasulü s.a.v., kıyametin bazı alametlerinden haber verdikten sonra o kişi kalktı, cemaatin içine girdi ve bir anda gözden kayboldu. Bir müddet sonra Allah Rasulü s.a.v. bana dönerek: – Ömer, soru soranın kim olduğunu biliyor musun? diye sordu. Ben: – Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedim. O zaman buyurdu ki: – O Cebrail idi. Size dininizi öğretmeye gelmişti.. (Buharî; Müslim; Ebu Davud; Tirmizî; İbn Mâce) Bu hadisin farklı rivayetlerinde ilk olarak ‘iman’ın tarif edildiği zikredilir. Fakat kesin olan şu ki, vahiy meleği Cebrail a.s.’ın tasdikiyle Allah Rasulü s.a.v.’in dilinden dinin üç temel üzerine bina edildiğini öğreniyoruz. Bunlar iman, islâm ve ihsandır.

23 Ocak 2015 Cuma

Herkes ve Her şey İçin Adalet

Adalet kelimesini duyduğumuzda aklımıza ne gelir? Sadece mahkemeler, kanunlar ve hakimlerin tarafsızlığı gibi konular geliyorsa, adalet kavramına bakışımızı yeniden gözden geçirmeliyiz demektir. Adalet, hayatımızın tam merkezinde yer alır. Allah Tealâ’ya karşı adalet, insanlara karşı adalet, her şeye karşı adalet… Adalet kavramı sözlükte “doğruluk”, “düzen ve denge”, “her şeye ve herkese layık olduğu değeri vermek”, “hakkı hak sahibine ulaştırmak” gibi anlamlara geliyor. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde müminlere adaleti gözetmeleri buyrulmuş (Bakara, 282; Nisa, 3; Maide, 8 ), pek çok hadis-i şerifte de adaletin büyük bir fazilet olduğu ve elde edilmesi gerektiği bildirilmiştir. İlahî adalete atıf yapan “el-Adl” ism-i şerifi de Esma-i Hüsnâ’da, yani Allah’ın güzel isimleri arasında arasında yer alır. Peygamberlerin sıfatlarından biri de adil olmalarıdır. Allah’a karşı adalet İslâmî bir kavram olarak ‘adil olmak’tan söz ederken, Allah Tealâ’ya karşı adaletli olmak her şeyden önce gelir. Allah Tealâ cennet karşılığında müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. (Tevbe, 111). Dolayısıyla Allah Tealâ biz müminler üzerinde hak sahibidir. Hak sahibi olarak bizlerden istediği de gereği gibi kulluk etmemizdir. Adalet adına yapacağımız ilk şey Allah Tealâ’nın çizdiği sınırları aşmamak, O’na gereken kulluğu yapmaktır. Müminler olarak bizden istenen ibadet ve itaati yerine getirmemiz bizi adil birer müslüman haline getirmektedir. Aynı şekilde, ibadetlerin zamanında ve gereği gibi yapılması, adaletin zamanında ve gerektiği gibi tecellisi anlamına gelirken, gecikme ve kusur, adaletin gecikmesi ve eksikliği demektir. Nefse ve aileye adalet Allah Tealâ’ya adaletten sonra kendi nefsimize, ailemize ve çevremizdeki insanlara karşı adaletli olmamız gerekir. İnsanın kendi nefsine karşı adaleti, nefsini Allah Tealâ’nın emirlerine uymaya zorlamasıdır. Çünkü nefsten beklenen, onu yaratan Allah’a itaat etmesidir.Bu itaat ne zaman gerçekleşirse o zaman hak yerini bulmuş olur. Kişinin bu hakkın yerini bulmasını sağlamasının adı da adalettir. İnsanın ailesine karşı adaleti de üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Aile fertlerinden her birinin hakkı farklı olduğundan, adalet de farklı tecelli edecektir. Öncelikle ailenin küçük olsun büyük olsun tüm fertlerinin en temel hakkı, onların maddi ve manevi ihtiyaçlarının temin edilmesidir. Dolayısıyla, hane halkının karnını doyurmak adaletin bir gereği olduğu gibi, kalplerini doyurmak da adaletin bir gereğidir. Çocukların hakkı sevgi ve şefkattir. Aile büyüklerinin şefkat ve merhametini çocuklardan esirgememeleri onları adalet sahibi yapar. Çocukların iyi terbiye görmesi, maddi ve manevi eğitimleri de adaletin gereğidir. Eşlerin birbirleri üzerindeki hakkı, karşılıklı sevgi ve saygıdır. Eşlerin birbirlerine karşı sevgilerini yitirmelerine neden olacak davranışlardan sakınmaları, saygıyı elden bırakmamaları, adaletin varlığını gösterir. Anne babanın hakkı evlatlarından vefa görmektir. Evlat, anne babayla ilgilenmeli, ihtiyaçlarını görmeli, hastalık ve sağlıklarında onları arayıp sormalıdır. Gelin ve damadın hakkı, kayınvalide ve kayınpederlerinden öz evlat gibi muamele görmeleridir. O halde, kayınvalide ve kayınpederlerin gelin ve damatlarına karşı müşfik davranmaları, onları kendi öz evlatları gibi görmeleri onların adaletine işaret eder. Aileden vefat etmiş olanların hakkı da, varsa borçlarının ödenmesi, miraslarının gereği gibi taksim edilmesi, arkalarından hayır duada bulunulmasıdır. Yakınlara ve topluma adalet Akrabalarımız, dostlarımız ve komşularımızın da üzerimizde hakları vardır. Bu hakların da gözetilmesi gerekir. Akrabanın hakkı sıla-i rahimdir. Kişi akrabasıyla görüp görüşür, imkanı ölçüsünde onlardan yardımını esirgemez. Dostların hakkı da sadakattir. İyi günde de kötü günde de dostlarımızın yanında olursak o zaman adil davranmış oluruz. Komşuların hakkı ise neredeyse akraba hakkı gibidir. İhtiyaçları olduğunda yardım etmek, onların bizdeki hakkıdır. Nihayetinde adaletimiz bütün toplumadır. Toplumun hakkı, düzenin sağlanması ve devam etmesidir. Tanıdığımız tanımadığımız pek çok insanla günlerimizi paylaşıyoruz. Birbirimizi karşılıklı olarak gözetmemiz ve medeni ölçüler içerisinde davranmamız toplum düzeninin sağlanmasında en büyük etkendir. Burada akla gelen bir konu, biz iyi davranışlar sergilerken başkaları aynı şekilde karşılık vermezse ne yapacağız? Elbette adil olmaya devam edeceğiz. Asıl önemli olan bizim topluma karşı adaletimizdir. Bizim sorumluluğumuz budur. Başkalarının haklarımızı görmezden gelmesi, kuralları hiçe sayması bizim de adaleti terk edebileceğimiz anlamına asla gelmez. Zira müminler olarak adaletli olmakla ve bu güzel faziletin yayılmasına yardımcı olmakla yükümlüyüz. Manevi terbiyede adalet Birey ve toplum açısından son derece önemli olan adalet kavramını elbette tasavvuf da ele almış ve büyük bir önem vermiştir. İmam Gazalî ve İmam Sühreverdî hazretleri gibi tasavvuf yolunun büyükleri, kişinin dış görünüşünün yanında ahlâkı ve karakteriyle de insan olması, yani nefsinde bulunan hayvanî özelliklerden kurtulması için adaleti gerekli görmüşlerdir. İnsan kendisini ancak doğru bilgi ve adaletle düzeltebilecektir. Nefisteki kötülüklerden kurtulmanın yolunun, kendisinde adaletin yani dengenin bulunmasına bağlı olduğunu belirtmişlerdir. Gereksiz şeyleri terk etmek ve gerekli olana yönelmek adalettir. Bütün bu yazılanlarla birlikte söylemek gerekir ki, adalet tüm faziletleri kuşatır. Dolayısıyla gerçek anlamda adil sıfatını elde etmek için kişinin tüm faziletleri kendisinde bulundurması gerekir.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM