Wikipedia

Arama sonuçları

15 Ocak 2015 Perşembe

Alay etmek..Müslümanlarla alay edenlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Hindistan’daki İslam düşmanlarının azgınlarını görüyoruz. Müslümanlarla alay ediyorlar. Müslümanları kötülüyorlar. Ellerine fırsat geçerse, güçleri yeterse, Müslümanlara her işkenceyi yaparlar. Hatta hepsini öldürürler. Yahut onları dinden, imandan ayırırlar. İslam terbiyesini, ahlakını, hayasını, şerefini yok ederler. O halde, Müslümanların bu azgın kâfirlere uymamaları, bunlardan sakınmaları, bunlara aldanmamaları, bunun için Allahü teâlâdan haya etmeleri lazımdır. (Haya imandandır) buyuruldu. Müslüman olanın böyle çirkin işlerden sıkılması lazımdır. İslam düşmanlarını, Allah’ın emirleri ile alay edenleri, helale, harama aldırış etmeyenleri zararlı bilmelidir. Bunları aşağı tutmalıdır. Bunlara yardımı dokunan her hareketten sakınmalıdır. Bir kimsenin Müslüman olmasına alamet, İslam düşmanlarını tanıması, onlara aldanmaması, sözlerini dinlememesidir. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde, Tevbe suresi 28. âyetinde kâfirlere Necs yani pis dedi. 95. âyetinde de Rics buyurdu. Rics de pis demektir. Bunun için, Müslümanların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri lazımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, onları sevmezler, onlardan sakınırlar. Onlarla birlikte bulunmaktan nefret ederler. Böyle kâfirlerle meşveret etmek, işleri onlara danışıp onların sözü ile hareket etmek, bu din düşmanlarına kıymet vermek olur. Hem de, onları çok yükseltmek olur. Onlardan yardım, şifa beklemek ve hele onlar vasıtası ile dua ve ibadet etmek boşuna uğraşmaktır. Mümin suresinin 50. âyetinde ve Rad suresinin 14. âyetinde mealen, (Kâfirlerin duaları ancak dalalettir) buyuruldu. Yani, İslam düşmanlarının duaları kabul olmaz, hiç fayda vermez. Kâfirler, papazlar vasıtası ile yapılan duaları Allahü teâlâ hiçbir zaman kabul etmez. Böyle duaların Müslümanlara faydası olmaz. Yalnız bu suretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, dua ederken, putlarını, Allah’ın düşmanlarını araya korlar. Onlardan dua beklemenin kötülüğünün çirkinliğinin nereye kadar uzandığını, Müslümanlığın temelinden yıkılıp, kokusunun bile kalmayacağını buradan anlamalıdır. Büyüklerden biri buyuruyor ki: (Sizden biriniz divane olmadıkça, tam Müslüman olamazsınız). Burada (Divane olmak), İslamiyet’i yaymak için çalışmak, çabalamak ve bu arada kendi faydasını ve zararını hatırına bile getirmemek demektir. Müslümanlığa dokunmasın da, her ne olursa olsun, olmayan da olmasın! Yeter ki, Müslümanlığa bir zarar olmasın! Müslümanlık demek, Allahü teâlânın ve Onun Peygamberinin razı olduğu, beğendiği şeyler demektir. Allahü teâlânın razı olduğu şeyden daha kıymetli ne olabilir?) (C1, m.163) Küfrü gerektiren sözler Muteber kitaplarda buyuruluyor ki: Küfre sebep olan bir sözü, tehdit edilmeden söyleyenin imanı gider. Çünkü her müslümanın bilmesi gereken şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür olmaz, büyük günahtır. Küfre girenin önceki ibadetleri yok olur. Tevbe ederse, geri gelmez. Tevbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir, küfre sebep olan şeyden de tevbe etmesi gerekir. (Berika, Hadika) Burhaneddin-i Mergınani hazretleri, (Kur'an-ı kerimi teganni ile okuyan hâfıza, ne güzel okudun diyenin imanı gider. Tecdid-i iman ve tecdid-i nikah gerekir) buyurdu. (Dürr-ül-münteka) Ebu Nasr-ı Debbusi hazretleri, Kadi Zahireddin-i Harezmi hazretlerinden naklen buyuruyor ki: (Bir şarkıcıyı dinleyen veya herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmayarak, buna, ne güzel dese, o anda imanı gider. (Müjdeci Mek. 266) Kâfirlerin ibadet olarak yaptıkları ve kâfirlik alameti olan ve İslamiyet’i inkâr etmek ve inanmamak alameti olan ve tahkir etmemiz vacip olan şeyleri yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da, kâfir olur. (Birgivi vasıyyetnamesi) Zaruri olan ve tevatür ile bildirilmiş olan din bilgilerine inanmayan kâfir olur. İnanmamayı gösteren her söz, ister şaka olarak, isterse gönülden olmayarak olsun küfür olur. (Milel-nihal) Küfre sebep olan bir işi yapmak küfür olur. Mesela beline, zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve küfre mahsus şey giymek de böyledir. Bunları mizah için, başkalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre sebep olur. İtikadının doğru olması fayda vermez. (Berika) Miftah-ül-cenne’de diyor ki Filan müslüman benim gözümde yahudi gibidir demek küfürdür. Ahirette olacak şeylerle alay etmek küfürdür. Kabirdeki ve kıyametteki azaplara akla, fenne uygun değildir diyerek inanmamak, faiz helal olsaydı demek, İslam bilgilerini ve din âlimlerini aşağılamak da, küfürdür. Akıllı, bilgili, edebiyatçı olduğunu göstermek için veya yanındakileri güldürmek, sevindirmek veya alay etmek için söylenen sözlerde küfre düşmekten çok korkmalıdır. Bir kimse, küçük günah işlese, buna tevbe et denildiğinde, (tevbe edecek bir şey yapmadım ki..) dese, kâfir olur. (Filan şey, filan kimsede yoktur, varsa kâfir olayım) diye, yemin eylese, o şey, o kimsede olsun veya olmasın, o kimse, kâfir olayım dediği için küfre girmiştir. Kâfirlerin ibadetleri, İslamiyet’e uymayan işleri güzeldir demek de küfürdür. Bir kadın, beline bir kara ip bağlasa, (bu nedir) deseler, (zünnardır) dese, kâfir olur. Nasrani olmak, yahudi olmaktan, [amerikan kâfiri olmak, komünist olmaktan] hayırlıdır demek küfürdür. İlim meclisinde ne işim var veya din adamlarının sözü neye yarar demek küfür olur. Biri diğerine, gel fıkıh kitabını okuyalım dese, o da, (Ben ilmi ne yapayım) dese, ilmi hafife aldığı için kâfir olur. (Miftah-ül-cenne)

8 Ocak 2015 Perşembe

ASRIN BÜYÜK BELASI: SİGARA!

Sigaranın zararları Tüketimi, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde giderek artan, sigara illeti ile mücadele konusunda düzenlenen bir panelde konuşan Prof. Dr. Asaf Ataseven, bakın tütünü nasıl tarif ediyor: “Tütün, yapraklarında tanen, zamk, nişasta, reçine ve alkoloidler bulunan bir bitkidir.” “Bu alkoloidler içinde miktarı en fazla olan nikotin alkoloididir. Nikotin sulfat tuzları, tarımda böcek öldürücü olarak kullanılır. Nikotin zehirli bir madde olduğu için tıpta kullanılmamıştır ve bir ilaç değildir. 5-6 damla nikotin zerk edilen bir köpek derhal ölür. Gene bir paket sigaranın ihtiva ettiği nikotin bir insana zerk edilse, insanı öldürebilir. Günlük hayatta sigara aralıklarla içildiği ve zehirli maddelerin önemli bir kısmı ağızdan çıkan dumanla dışarı atıldığı için öldürmüyor.” Beyin tümörlerinin %99’u, Beyin kanamalarının %85’i, Akciğer kanserlerinin %’90’ı, Gırtlak kanserlerinin %’99’u sigara kaynaklıdır. Sigara içenlerde kırmızı küreciklerin oksijen taşıma kapasitesi 1/6 ilâ 1/3 oranında azalır. Sigara içenlerin vücuduna %15 ilâ %33 daha az oksijen girmektedir. Bu en önce beyin ve kalbin harabiyeti demektir. Tütün dumanında 4000 adet zararlı madde vardır. Sigara içen kadınlar, içmeyen kadınlardan 15 yaş fazla ihtiyarlamaktadır. Sigara içen annelerin çocukları, oksijen azlığı sebebiyle geri zekâlı olur. Tiryaki hanımların çocuklarında sakatlık ihtimali %’65 gibi ciddi bir çizgidedir. Sigara içen kadınlarda kısırlık 10 kat fazladır. Erken doğum ve düşüklerin %’80’inin sebebi sigaradır. Dünya ülkelerinde çıkan yangınların %70’inden sigara sorumludur. Sigaranın sebep olduğu ölümler, diğer uyuşturucularınkinden 13 kat fazladır. Sigara içenlerde ani ölüm, içmeyenlere oranla 10 kat fazladır. 45-50’nin altındaki erkeklerde koroner (kalp)’den ölenlerin %80’i sigara kaynaklıdır. Tütündeki radyoaktif, kurşun ve polonium, radyoaktif parçalar olarak hücreleri mahvetmektedir. Bacak damar tıkanıklıklarının %90’ı sigaradandır. Günde 1 paket sigara içenlerin vücudunda 20 yılda, 7 kg. is ve katran birikimi olmaktadır. Tütün dumanında binden fazla madde bulunmaktadır. Bunlar arasında insana zararlı olanların bir kısmı şunlardır: • Nikotin: Muhtemel alışkanlık oluşumuna yol açmaktadır. Sinir sistemini uyarıcı ve baskılayıcı etkileri, ayrıca kalp-damar sistemine zararlı tesirleri bulunmaktadır. • Kansorejen Maddeler: Tütün dumanındaki kimyasal maddelerin birçoğunun kanser yapıcı olduğu anlaşılmıştır. Bunlar arasında nitrozaminler, benziprenler, fenoller, hidrokarbonlar önemlidir. • İrritan (tahriş edici) Maddeler: Solunum yollarında daralmaya sebep olurlar. Solunum yollarının yabancı maddelerden, kirlerden, mikroplardan temizlenmesinde çok önemli rolü olan “titrek tüylü epitel tabakası”nın bozulmasına ve aşırı müküs ifrazatına sebep olurlar. • Karbonmonoksit: Tütün dumanında %1 ilâ %5 kadar bulunabilen bu madde, kanda karboksihemağlobin artışına yol açarak oksijenin taşınmasını aksatmaktadır. Buna bağlı olarak doku ve organların beslenmesi bozulur, kişinin iş kapasitesi azalır. Karbonmonoksit ayrıca, kandaki C vitamininin azalmasına yol açar. Salgın bir hastalık Tütün alışkanlığı dünyada görülen en yaygın alışkanlıktır. Dünya Sağlık Teşkilatı’nın yayınlarına göre, kişi başına en fazla tütün tüketen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Sigaranın zararları geç anlaşılmış ve ondan sonra aleyhine kampanyalar başlatılmıştır. Ancak ekonomik ve politik nedenlerle, uzun yıllar, hükümetler yeterince ilgilenmediğinden istenen neticeler alınmamıştır. (Ancak, son yıllarda çıkarılan kanunlar ve yapılan düzenlemelerle, sigarayla mücadelede ciddi bir mesafe kat edilmeye başlanmış ve geniş halk kitleleri de bu mücadeleye destek vermektedir.) Dünya Sağlık Teşkilatı sigara içmeyi salgın bir hastalık (epidemi) olarak nitelemektedir. Teşkilatın bu değerlendirmesi, 30 yıllık bir sürede gerçekleştirilen 8 büyük araştırmanın sonuçlarına dayanmaktadır. Bu projelerde 2 milyona yakın insan ve 290 bin kadar ölüm vakası tetkik edilmiştir. Sigara içmek bir alışkanlık olmasının ötesinde bir kitle zehiridir. Sadece kendi zararıyla kalmaz, aynı zamanda daha zararlı alışkanlıklara da sürükler. Esrar gibi bir takım zararlı maddeleri muhafaza eder. Sigara içenlerde, alkol ve uyuşturucu kullanma eğilimi daha fazladır. Eroin ve diğer uyuşturucu alışkanlıkları, genelde sigara ile başlamaktadır. Bir tür kölelik! Sigara; irade zayıflaması, tembellik ve rehavete alıştırır. Biraz keyif verir, fakat bu keyfi kısa zamanda çok fazlasıyla götürür. Rûhî gerginlik ve sıkıntıyı azaltmak için bir anlık içilen sigara, zamanla rûhî bir alışkanlık ve davranış biçimi olmaya başlar. Kesildiği zamanlar sıkıntı artar, zihnî faaliyetler zayıflar, yorgunluk, bitkinlik, iştahsızlık, uykusuzluk, baş ağrısı belirtileri kendini göstermeye başlar. Bunlar sigara eksikliği belirtileridir ve artık kişi sigaraya bağımlı haline gelmiştir. İrade dışı bir şeye bağımlı olma hali, sigaranın yol açtığı zararların başında gelmektedir. Sigara, erken ölüm ve hastalıkların önlenebilir en önemli sebebini oluşturmaktadır. Bu alışkanlık milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine ve çok daha fazlasının sakat kalmasına yol açmaktadır. Sigara, büyük ölçüde vücudu etkilemekte ve pek çok hastalığa sebep olmaktadır. Bu hastalıklar arasında sigarayla ilişkisi net olarak belirlenmiş olanları şöyle sıralayabiliriz: • Kanser • Kalp-Damar Sistemi hastalıkları • Solunum Sistemi hastalıkları • Sindirim Sistemi hastalıkları Başı dumanlı gençlik Çabuk ulaşılabilir olması sebebiyle, gençler arasında sigara içmek oldukça yaygındır. Gelişmiş ülkelerde 12-17 yaş arasındaki her beş ergenden birinin sigara tiryakisi olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde ise bu oran daha yüksektir. Sigara kullanımı başlı başına zarardır. Gençler için ise adeta mayınlı bir tarladır. Şu gerçeği de unutmayalım: Sigara içen gençler, aynı zamanda alkol ve uyuşturucu bağımlılığına yatkın kişiler haline gelmektedir. Çünkü sigara, kişinin öteki kötü alışkanlıklara karşı direncini de azaltmaktadır. Aslında, sigarayı ilk içen genelde haz almaz, ancak ısrarla kullandığında bir süre sonra zevk duyar. Bazıları sadece meraktan sigaraya başlar, içmekle büyüdüklerini ve havalı olduklarını zannederler. Derken, ardından bağımlılık gelir. Çocuğunun sigaraya başlamasını istemeyen anne-babanın başta kendisinin kullanmaması gerekir. Elindeki sigarayla, oğluna nasihat eden babanın etkisinin ne derece olacağına siz karar verin!... Çocuklara sigaranın zararlarından ve bağımlılıktan kurtulmanın zorluğundan bahsetmekte yarar vardır. Çocuğunuzun sigara içip içmediğini araştırmalı, bu konuda meraklı olmalı ve fakat, onu sıkboğaz da etmemelisiniz. Sigaraya gençlik döneminde alışmayan birinin tiryaki olması zordur. Çünkü sigara içenlerin % 95’i, sigaraya 21 yaşına kadar başlamışlardır. Çocuğumuzun sağlıklı, mutlu ve kendinden emin bir hayata adım atmasını sağlamanın en önemli yolu, ona kendini iyi hissettirecek şeylerden söz etmenizdir. Kendilerini sevmeye başlamaları onları sağlıklarına kavuşturacaktır. Bedenimizin de bir emanet olduğunu, kendimizi seviyorsak onu korumamız gerektiğini bilmelidir. Evde ve yanınızda sigara içmesine kesinlikle müsaade etmeyin. Aslında bu bir Anadolu geleneğidir ve çok makul sebeplere dayanır. Son olarak ona verdiğiniz cep harçlığı hakkında bir kez daha düşünün. Acaba harçlığı fazla mı gelmektedir? Öyle ise azaltılmasında fayda vardır. Ekonomik zararları Tütün ya da sigara içiminin sağlığa olan zararları yanında, ekonomiye olan zararları da azımsanmayacak boyuttadır. Bu alışkanlık sebebiyle oluşan ekonomik kayıpları iki grupta toplamak mümkündür: Doğrudan ve dolaylı kayıplar. Amerika’da yapılan hesaplara göre sigaranın sebep olduğu doğrudan kayıplar, yılda yaklaşık 15 milyar dolar, dolaylı kayıplar ise 35 milyar dolardır. Basit bir deyimle, üretilen her 15 paket sigara için Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde iki ağaç yakılarak yok edilmektedir. Ülkemizde şu anda 1 paket sigara ortalama 4 TL. Günde 1 paket içen için ayda 120 TL., yılda en az 1440 TL. 30 yılda yaklaşık 43.000 TL. masraf etmektedir. Sigaranın hikâyesi Bileşiminde nikotin ve 4 bine yakın zehirli madde bulunan tütün bitkisinin kıyılmış, kurutulmuş ve kullanılmaya hazır duruma getirilmiş yaprağından sigara yapılır. Tohumu son derece küçük olduğu için önce fideliğe ekilen tütün, sonra tarlaya aktarılır. Tütünün anayurdu Amerika’dır. Avrupa’ya Amerika’nın keşfi ile gelmiştir. Kuzey Amerika, Meksika ve Haiti’de yerliler mabetlerde yakarak dumanını çekerlerdi. Kolombos ve arkadaşları 1511’de Petrus (Tabaccos) ismiyle İspanya ve Portekiz’e soktular. 1560 senesinde Fransa Büyükelçisi Jean Nicot, Fransa Sarayı’na şifa verici bir bitki olarak tütün tohumlarını soktu. Tütün Fransa’dan Almanya’ya, daha sonra da bütün dünyaya yayılmıştır. Nicot’un ününe izafeten tütünün içindeki zehire ‘Nikotin’ adı verildi. Tütün tohumu, Osmanlı Devleti’ne (1605-1606) senesinde yabancı gemilerle getirilerek, ilk tütün ekimi Selanik vilayetinin Yenice-Vardar kasabasında yapıldı. 4. Murat zamanında tütün yasaklandı.1862’de tütün ithali serbest bırakıldı ve tekel altına alındı. Bilahare tekrar ithali yasaklandı. 1874’de yurt içinde istihsali serbest bırakıldı. Türkiye’de 600 bin civarında aile geçimini tütün ekimi sağlamaktadır. Dünya genelinde 1 milyar 360 milyon, ülkemizde ise 22 milyon insan (çoğunluğu gençler olmak üzere) sigara kullanmaktadır. Bunların büyük bölümü de bağımlı yani tiryakidir. Sigara nasıl bırakılmalı? Sigaranın sayısız zararlarını bilen akıllı kişinin ilk işi, şüphesiz bunu bırakma çabasına girmesidir. O halde yapılacak işleri şöylece sıralayabiliriz: • Kesin karar veriniz ve bu işte iradenizi sonuna kadar kullanmayı göze alınız. • Sigarayı birden bırakınız. Zîrâ deneyler, birden bırakanların ve birden bırakmanın daha başarılı olduğunu göstermiştir. • Bu halde, ilk iş olarak sigara içen arkadaş ve çevrelerden kesin olarak uzaklaşınız. • Size sigarayı hatırlatan her şeyi yaşamınızdan uzaklaştırınız. • Sizde sigara arzusu uyandıran yiyecek ve içeceklerden uzak durunuz. Bilhassa sigara arzusu şiddetlenince bir bardak su içiniz. • Plânlı, ölçülü ve faal bir yaşam çizgisini benimseyiniz. • Sizi strese sokacak konulardan ve tartışmalardan uzak durunuz. • Boş zamanlarınızda sportif faaliyetlere hiç olmazsa uygun yürüyüşlere iltifat ediniz. • Mümkünse birkaç arkadaşla grup halinde bırakınız ve bu savaşta manevi duygularınızı da devreye sokunuz. Sigarayı bıraktıktan sonra • 20 dk. sonra, tansiyon normale döner. • 1 gün sonra, kalp krizi riski azalmaya başlar. • 2 gün sonra, nikotin vücuttan atılmaya başlar. • 2 hafta sonra, spor yapmak kolaylaşır. • 1 ay sonra, ciğer kapasitesi % 30 artar. • 1 yıl sonra, kalp krizi riski % 50 azalır. • 3 yıl sonra, kalp krizi riski hiç sigara içmemiş insanlarla aynı olur.

25 Aralık 2014 Perşembe

İman Cennetin Anahtarıdır

Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde insanların halinin ne olacağını ve onlara ne lazım olacağını bildirip, cüz-i ihtiyarıyla o güzel halleri kazanması ve kötü hallerden muhafaza olması için bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Senin Rabbin(in heybeti) geldiği, melekler saf saf dizildiği ve Cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan hatırlar, anlar. Ama bu hatırlamanın ona ne faydası var? Der ki; Ah, n’olurdu ben daha önce dünyadayken hayattım için (salih ameller sunmuş, önden göndermiş) olsa idim” (Fecr 22- 24) Yani o kıyamet günü Rabbin öyle tecelli ediyor ki, öyle heybetli oluyor ki… Saf saf meleklerle beraber… Nasıl biz namaz kılarken ellerimizi bağlıyoruz, melekler de öyle saf bağlıyorlar. Allah ne şekilde onlara emrediyor ise o şekilde arka arkaya saf tutuyorlar. Daha korkunç olan “ve o zaman cehennem getirilecektir.” Öyle bir heybetli ses çıkarıyor ki, sanki hararetten patlayacak. Sanki bir bomba patlayınca nasıl bir hararet oluyor, nasıl bir korkunç ses oluyor, öyle bir ses geliyor ondan. İşte insan o zaman günahlarını, hatalarını hatırlayacak. “Eyvah” diyecek, “Bu vardı, günahlara karşı böyle ceza vardı değil mi? Şimdi ben cehennem ateşinde azap göreceğim” diye hatırlayacak. Ama artık hatırlamak ne menfaat verir ki? Ne diyor? “Keşke bu hayatım için bir şeyler takdim etseydim. Keşke buraya gelmeden önce, salih amellerin her çeşidinden yapmış, önceden göndermiş olsaydım. Allah’ın rahmetini kazanmak için salih ameller yapsaydım” diye temenni edecektir. Keşke diyecek ama keşke demekte bir menfaat yok ki… Şimdi, dünyadayken bunu düşünmenin menfaati var… Allah’ın Mahlûkatına Merhamet Edelim! Allah-u Zülcelal’in merhametini kazanmak için bu dünyada, onun mahlûkatına karşı merhametli olmamız lazımdır. İlk önce kendimize merhametli olmamız lazım, nefsimize merhamet etmemiz lazımdır. Ama bizim düşündüğümüz gibi merhamet değil… Nefsime uyku ile merhamet edeceğim, sokaklarda, denizlerde gezdireceğim değil. Çünkü bu geçici hayattır, bitecek. Ebed’ül ebed olan hayat için ona merhamet etmek lazımdır. Sonra mümin kardeşlerimize merhamet edelim. Yeryüzünde ne varsa bütün mahlûkata karşı, hatta bir böceğe bile merhametli olalım. Çünkü onları da Allah yarattı, tıpkı bizim gibi… Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler.” (Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16) Kuran’dan sonra en sahih kitaplarımız, Buharî ve Müslim Hadis kitaplarında şöyle anlatılıyor: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bir adam yolda yürürken susadı, derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yalamakta olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: “Bu köpek de benim gibi susamış” deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti.” Sahabe sordu: “Ey Allah’ın Resulü! Yani bize hayvanlara yaptığımız iyilikler için de ücret mi var?” dediler. Aleyhissalatu vesselam: “Evet! Her “yaş ciğer” sahibi için bir ücret vardır” buyurdu. (Buhari, Şirb 9; Müslim, Selam 153) Yine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi eve hapsetmiş, yiyecek vermemişti. Yeryüzünün haşeratından yemeye de salıvermemişti.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk 17, Şirb 9; Müslim, Birr 151) Allah-u Zülcelâl günahları affetmek için günah işledikten sonra müracaat edeceğimiz bazı sebepler yaratmıştır. İlkönce tevbeyi, istiğfarı sebep olarak yaratmıştır. Günahtan sonra onu silecek bir salih amel yapmayı sebep kılmıştır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin şefaatini, evliyaların şefaatini sebep kılmıştır. Ama bu sebeplere başvurmak lazımdır. Eğer bu kadar sebep varken biz bunlara başvurmazsak artık sadece kendimizi kınayalım. Çünkü Allah-u Zülcelâl kıyamet günü diyecek ki: “Ey Kullarım! Bunlar sizin beraberinizde getirdiğiniz günah defterleridir. Hiç fazla bir şey yazılmamıştır. Hepsini hesap ettim, şimdi size veriyorum. Kim onda bir salih amel görüyorsa Allah’a hamd etsin.” Çünkü o hayırları yapmak için ona Allah kuvvet verdi, nasip etti. Evet, doğrudur, buraya gelmenizde en büyük sebep, Allah’ın bize kuvvet vermesi, Allah’ın bizim kalbimize ilham etmesidir. Bunun için Allah’a hamd etmek lazım. “Kim de amel defterinde günah görüyorsa kimseye itab etmesin kendi nefsine itab etsin.” Cennete Tertemiz Girilir Allah-u Zülcelâl bize iman nasip etmiştir, bu cennetin anahtarıdır. Bu sende varsa cennetin kapısı açılacak önünde… Ama anahtarın kapıyı açması için de tam kilide uygun olması lazımdır. Anahtarın dişleri vardır, işte o dişler amel-i salihtir. Namazdır, zekâttır, hacdır, yaptığımız hizmetlerdir. Anahtarın kapıyı açması için bu amel-i salihlerin de olması lazımdır ki, kilide tam uysun. Bu da ancak Allah’ın yardımıyla olur. Bir anahtarın bir dişi eksik olursa, kilidi açamaz. Elimizden geldiği kadar namazlarımızı, zekâtlarımızı yerine getirmemiz, Allah’ın sevmediği günahlardan çekinmemiz lazımdır. Çünkü o günahlar, hatalar cennete girmeye manidir. Kişinin cennete tertemiz girmesi lazımdır. Bir kişi diyor ki “Ben bir gün caminin kapısına gittim. Elbisem temiz değildi. Bir kişi dedi ki, ‘Sen nasıl bu pis elbiseyle camiye gireceksin?’ O zaman kendi kendime düşündüm: ‘Sübhanallah! Bu kalbimi Allah’a karşı temizlemeden Allah’ın huzuruna nasıl gireceğim?’ Ondan sonra daima kalbimi temizlemek için gayret gösterdim. “Allah’ın dünyadaki evine, camiye kirli elbiseyle giremezsem, cennetine nasıl gireceğim?” Diye düşündüm. Devamlı kalbimi temizlemeye gayret gösterdim.” Akıllı, hayrı ve şerri bilen değil ki… Tamam, bildin ama devamlı şerri yapıyorsun, hayrı yapmıyorsun, ne faydası var? Akıllı, hayrı bildiği zaman yapan, şerri bildiği zaman yapmayandır. Çünkü hayrın akıbeti Allah’ın rızası ve ahirette hazırladığı nimetleridir. Şerri de tam tersidir. Onun için akıllılık bildiğini yapmaktır. Hasan Basri diyor: “Hiçbir kimse yoktur ki, kabre girdiği zaman bir melaike onunla birlikte olmasın. O der ki ‘Amelini yaz!’ İsterse dünyada yazı bilmesin, orada bilecek… Eğer o kişi dünyadayken salih amel yapıyorsa, ilk önce ‘Bismillahirrahmanirrahim’ yazıyor ve kabir azabından emin oluyor.” Besmele, çok kıymetli bir zikirdir, bilmiyoruz onu kıymetini. Bilâ teşbih, senin bir memlekette nüfus cüzdanın olduğu zaman rahat olursun. Nüfus cüzdanın olmadığı zaman orada soracaklar, burada soracaklar, rahat olamazsın. İşte besmele de öyledir. Hz. Ebubekir hicret ederken Sevr mağarasına geldiler. Kâfirler onların tam önünden geçiyorlardı, mağaranın tepesinde de çatlak yerler vardı, eğer eğilip baksalar göreceklerdi, onları. Hz. Ebubekir dedi ki “Ya Rasulallah, ayaklarının dibine baksalar bizi görecekler!” Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Üzülme, Allah bizimledir.” Allah’ın sizinle beraber olması ne kadar güzel bir şeydir! Bütün kâinat onun elindedir! Yeter ki o bizimle beraber olsun, bize hiçbir zarar dokunmaz! Çünkü hiçbir şey O’nun izni olmadan sana veremez. Öyleyse sadece “Allah’ın rızasını kazandım mı?” diye mahzun olalım. Ne kadar uğraşsak, pişman olmayacağız, bunu bilin. Eğer Allah’ın rızası için “Daha güzel amel yapmalıyım” diye nefsinle mücadele ediyorsan, böyle bir derdin varsa demek ki senin kalbin hayydır, diridir, sağlamdır. Eğer kalbde böyle bir dert yoksa o kalp, sahipsiz ev gibi, haraptır. Allah’a kendimizi teslim edelim, ihlâsla amel yapalım. O zaman Allah salih amel nasip edecektir. Niyet halis olması lazımdır. Allah-u Zülcelâl Davud aleyhisselama buyurdu: “Ya Davud! Sen de bir şey istiyorsun ben de istiyorum. Ama benim istediğim olacaktır! Eğer bana teslim olursan, ben senin istediğini de vereceğim.” Yani “Bana teslim olursan, ben Allah’a havale ettim, o verse de, vermese de, ben ona razıyım dersen, senin istediğini de veririm. Ama teslim olmazsan, o zaman seni faydasız işlerle meşgul ederim.” İlla ki Allah’ın dediği olacak! O zaman kulun görevi, Allah’ın azametine karşı teveccüh etmektir. Çünkü o zaman Allah’a halis bir kul olmuş oluyor. Kalbimizi daima Allah-u Zülcelâl’in nuruna çevirelim. Onun huzurunda hata yapmayalım çünkü kalp günahların zulümâtından hastalanıyor. Bunu salih amel yapmak isteyip de yapamadığımız zaman anlayabiliriz. Bazı sofiler diyor ki, “Virdime oturamıyorum.” Benim yanımda oturuyor ama başka zaman oturamıyor. Yemek için oturabiliyor, çay içmeye oturabiliyor ama virdine oturamıyor. Manevi hastalıktan başka bir şey yok. Eğer diyorsan ki, “Zoruma gidiyor” doğrudur. Ama nasıl ki doktora gidiyorsun sana acı şurup veriyor, iyileşmek için içiyorsun. İğne veriyor sana, canını acıtmıyor mu? Onun gibi nefsini biraz zorlamak lazım. “Hoşuna gitmese de oturacağım!”diyeceğiz, virdimizi çekeceğiz. Tedavi oluyorsun o zaman. O manevi hastalık gidecektir inşaallah. Her Geçen Gün Amelimize Şahittir Dünyayı biz böyle sakin görüyoruz hâlbuki her şey bizi çağırıyor, kabir bizi çağırıyor, o topraklar… Hatta içinde bulunduğumuz gün bizi çağırıyor. Sabah gün doğduğu zaman: “Ey Adem oğlu! Ben Allah’ın yeni bir mahlukuyum! Ben yeni bir günüm, senin ameline de şahidim!” Sübhanallah! Üzerimizden ne kadar gün geçmişse hepsi: “Filan kul bende şunu yaptı, şunu yapmadı…” diye şahitlik yapacaktır. O günün saatleri bittikten sonra, bize diyor ki: “Ben gidiyorum, kıyamete kadar dönmem!” Onlar böyle sesleniyorlar ama biz onlardan gafiliz! Allah-u Zülcelâl bir Kudsî hadiste buyuruyor ki: “Ben yeryüzü halkına azap etmeyi murat ettiğimde, mescitleri inşa ve tamir edenleri, benim rızam için birbirlerini sevenleri ve seher vakitlerinde istiğfar edenleri görünce, onlara azap etmekten vazgeçerim.” Bakmayın, biz Allah’ın dostlarının hürmetine dünyada yaşıyoruz. Bakmayın öyle denizlerde, sokaklarda dolaşıyorlar, Allah-u Zülcelâl evliyaların hürmetine müsaade ediyor. Onlardan bir tanesi de, Allah için birbirini sevenler ve istiğfarda bulunanlar. Müjdeler olsun, siz bu hadisin haber verdiği kişiler arasına giriyorsunuz. Bunlar Allah’ın rızasını kazanan işlerdir. Bazı evliyalar Allah’a münacatta bulunuyorlardı: “Ya Rabbi eğer benimle senin aranda ateş denizi olsaydı ben yine sana gelirdim, o ateş bana mani olmazdı.” Yani nefsini feda ediyor. Kişi Allah’a dost olduğu zaman ne olursa olsun ona… Bakın depremler oluyor, ne olursa olsun, kârdasın. İstersen parça parça olsan da sana bir şey olmaz… Ama sen pamuklara sarılmış olsan, dünya senin olsa, Allah’a teveccüh etmiş değilsen sana bir faydası yok! Uzun emel bizi aldatıyor. Genç bir kadın Ramazan ayında yemek yiyor. Yaşlı bir kadın da ona diyor ki: “Allah’tan korkmuyor musun?” O da diyor ki: “Ben de senin gibi ihtiyar olunca tutacağım!” Bu sözünden sonra on gün geçiyor, bir gün pencereden bakarken düşüyor ve ölüyor. Hani ihtiyar olacaktı!? Evliyalar diyor ki; “Dünya ehli dünyadan ayrıldığı zaman ona sorsalar, ‘Dünyadan hatırladığın en güzel şey nedir?’ Der ki: ‘Allah’ı tanımaktır!’ Başka bir şey hatırına gelmeyecektir.”Allah’ı tanımak dünyadaki en değerli şeydir. Başka hiçbir şeyin değeri yoktur. Tarikatın üç merhalesi vardır, burada olmayanlara da anlatın. Başlangıcı muhabbettir. İkinci merhale, bir iki sene sonra olabilir, on sene sonra olabilir, bazen muhabbet olur bazen kabz (tutukluk)hali verilir. Gavs diyordu ki, bakın Gavs olduğu halde “Bazen öyle oluyordum ki sanki ben tarikatten çıktım, sadatların feyzi üzerimde kalmadı, böyle bir duruma geliyordum.”diyor. Bu şunun içindir, “Yani bak sende bir şey yoktur, her şey Allah’tandır. Muhabbeti veren de Allah’tır. Verirsem veriyorum vermezsem de vermiyorum. Zannetme ki ben iyiyim, ondan bana veriliyor.” İşte sofinin bunu bilmesi için bazen ondan muhabbet alınır. Bu kötülüğümüz için değildir, bizim için mühim olan istikamettir. O tutukluk zamanında da namazını, virdini, her şeyini yap, Allah’ın daha çok hoşuna gidiyor. İçinden şevk ve muhabbet gelmediği halde yapmanın mükâfatı daha büyüktür. Çünkü nefsin bundan bir zevki yok, nefse muhalefet sevabı var. Bazıları bu tutukluk zamanında tasavvuftan vazgeçiyor, arkadaşlarının yanından ayrılıyor, sohbetlere, hatmeye gelmiyor. Bu şeytanın hilesidir. Onun için hiç moralimizi bozmadan amelimize devam etmek lazım. Üçüncü merhale, ise ne kadar amel yaparsan yap, “Ben ne yaptım ki,” diyorsun, kendini Allah’a karşı yok gibi görüyorsun. Bu üç merhalenin hangisinde olursan ol hiç mahzun olmayın, Allah sizi tedavi ediyor.

18 Aralık 2014 Perşembe

NAMAZ KILINMASI MEKRUH VAKİTLER

Kerâhet Vakitleri Kısaca namazın ehemmiyeti Namaz kılmanın ne kadar önemli bir emr-i ilahi olduğu her Müslümanın bilgisi dahilindedir. Fakat namazın önemini tekrar hatırlatmak gerekirse şu birkaç hadis-i şerif dahi yeterli olacaktır. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin, “İman ile küfür arasındaki fark, namazı kılıp kılmamaktır.”(Tirmizi) buyurmuş olması namazın önemini ortaya koymaktadır. (Bu hadis-i şerifi izah eden ehlisünnet alimleri farziyetini inkâr etmediği müddetçe namaz kılmayan birisi kâfir olmaz, demişlerdir.) Bir hadis-i şerifte ise namazı, vaktinde şartlarını tam yerine getirerek kılmanın kurtuluşunun vesilesi olduğu, namaz hususunda gereken ihtimamı göstermemesinin ise hüsrana uğramasına sebep olduğunu beyan sadedinde şöyle buyurulmuştur; “Kıyamet günü kulun ilk hesap konusu ve ilk gözden geçirilecek amel hanesi namazdır. Bu konudaki hesaplaşma iyi geçerse kul kurtulur, bozuk geçtiği takdirde ise aldanmış ve hüsrana uğramış olur.” (Taberani) Namazın önemini ortaya koymak açısından bu iki hadis-i şerif yeterli olacaktır. Mümin namazına ihtimam gösterir. Mümkün mertebe tam vaktinde eda etmeye çalışır. Fakat bazen gaflete düştüğü için ya da günümüz ulaşım şartları, ağır işlerde çalışmasının yoğunluğu/yorgunluğu yada başka sebeplerle namazını tam vaktinde kılamayabilir. Namazını vaktinde kılmayı kaçırmışsa kaza ederek, geciktirmişse de bir sonraki vaktin girmesine yani ezanının okunmasına kadar olan sürede eda edip, kılabilir. Malumdur ki bir namazın vakti (Sabah namazı hariç) diğer namazın vaktinin girişine kadardır. Mesela, öğle namazının vakti, ikindi namazına kadardır. Fakat bazı vakitlerde namaz kılmak mekruhtur ve bu vakitlerde (ikindi namazı hariç) namaz kılınmaz, kılınırsa iadesi gerekir. Bu yazımızdaki konumuzda budur işte; “Bu vakitler kaç tanedir? Hangi vakitlerdir? O vakitlere muhatab kalan müminler nasıl hareket etmelidir?” gibi soruların cevaplarını inceleyeceğiz. Mekruh vakitler Beş vakit vardır ki, onlara "mekruh vakitler" denir: Birincisi: Güneşin doğmasından bir mızrak boyu (beş derece) ki, memleketimize göre kırk ile elli dakika arasında bir zamanla yükselişine kadar olan zamandır. İkincisi: Güneşin yükselip de tam tepeye geldiği zeval anının bulunduğu vakittir. Bu da öğle namazından önceki kırk dakikalık bir zamandır. Üçüncüsü: Güneşin sararmasından ve gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden itibaren batışı zamanına kadar olan vakittir. Bu da güneşin batmasından yani akşam namazından kırk beş dk. öncedir. Buraya kadar saydığımız, üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz namazlar, ne vitir gibi vacip olan namazlar, ne de önceden hazırlanmış bir cenaze namazı kılınabilir, ne de evvelce okunmuş bir secde ayeti için tilavet secdesi yapılabilir. Bunlar yapılsa iadeleri gerekir. Daha açık yazmamız gerekirse kısaca güneş doğarken, tepedeyken ve batarken namaz kılınmaz. Kılınması tahrîmen (harama yakın) mekruhtur. Bu husustaki bir hadis-i şerif şu şekildedir: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, üç vakitte namaz kılmamızı ve cenazemizi defnetmemizi yasakladı. Bu vakitler: Güneş doğmaya başladığı andan yükselinceye kadar. Öğleyin güneş tepe noktasına gelince, batıya meyledinceye kadar. Güneş batmaya meylettiği andan batıncaya kadar. (1) Hadiste zikredilen üç vakit, gündüzün uzunluk ve kısalığına göre değişmekle birlikte, yaklaşık olarak kırk beşer dakikalık sürelerdir. Bu vakitlerde namaz kılınması, yer verdiğimiz hadis ve aynı anlamda olan daha başka hadisler dolayısıyla mekruh görülmüştür. Ölçü ve akılda tutulması gereken bir not olarak şunu da belirtmek isteriz; Bir kimsenin ikindi namazını kerahet vaktine bırakmaması esastır. Fakat her nasılsa kerahet vaktine kalmışsa, güneş batıncaya kadar ikindi namazını yine de mutlaka kılmalıdır. Çünkü namazı kerahet vaktine bırakmak mekruh, kazaya bırakmak ise haramdır. Dördüncüsü: Fecri Sadıkın doğmasından güneşin doğacağı zamana kadar olan vakittir. Beşincisi: İkindi namazı kılındıktan sonra güneşin batmasına kadar olan vakittir. Ayrıca, zikredilen ilk üç vakitte nafile namazda kılınmaz. Ancak kılınacak olsa kerahetle caiz olur ve iadesi gerekmez. Çünkü bu kerahet nafile namazların sıhhatli olmasına engel değildir. Bununla beraber bu vakitlerden birine rastlayan bir nafile namazı kerahet vaktinden sonra onu kaza etmek daha faziletlidir. Bu üç vakit ateşe tapanların ibadet zamanıdır. Onlara benzemekten kaçınmak, İslam için saygının gereğidir. Kerâhet vaktinde kılınan farz namaz geçerli değildir. Nâfileler sahih olsa da, usûlen mekruh olur. Bu üç vakitte başlanan nâfileleri bozmalı, ancak başka bir zamanda kazâ etmelidir. Akşam kerâhat vaktinde ikindi namazının farzı hariç, bir farz namaz kılınsa dahi sahih (doğru) olmaz. Bu yüzden kerâhat vaktinde kılınan farz namazın, kerâhat vakti çıktıktan sonra o namazın tekrar kılınması daha doğru olur. Tilavet secdesi vaciptir ve kerahat vakti kılınmaz. Kılınsa dahi sahih değildir. Kısacası kerâhat vakti hiçbir şekilde namaz ve secde yapılmaz. Yalnızca o günün ikindi namazının farzına izin vardır. Bilinmesi gerekenler Diğer iki (dördüncü ve beşinci)kerahet vakitlerinde ise nafile namaz kılmak mekruhtur. Farz ve vacip namaz mekruh değildir. Cenaze namazı ve tilavet secdesi de mekruh değildir. Bu iki vakitten birinde başlanmış olan bir nafile namazı, kerahetten kurtulması için bozulmuş olursa, sonradan onu kaza etmek gerekir. Güneşin batışı halinde yalnız o günün ikindi namazı kılınabilir. Fakat diğer bir günün kazaya kalmış olan ikindi namazı kılınmaz. Çünkü kâmil bir vakitte vacip olan bir ibadet, nakıs olan (keraheti bulunan) bir vakitte kaza edilemez. Kerahet vakti ise ibadetlerin noksanlığına sebeptir. Güneşin doğuşuna rastlayan her hangi bir namaz ise bozulmuş olur. Bunun için bir kimse daha ikindi namazını kılmakta iken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazını kılmakta iken güneş doğsa, namazı bozulur. Çünkü birinci halde, yeni bir namaz vakti girmiş olur. İkinci halde ise, namaz vakti çıkmış; fakat yeni bir namaz vakti girmemiş olur. Tam zeval anına rastlayan bir namaz farz veya vacip ise bozulur; eğer nafile ise mekruh olmuş olur. Yalnız İmam Ebu Yusuf’a göre Cuma günü zeval vaktinde nafile namaz kılınması caizdir ve keraheti yoktur. Zeval vakti son bulup da güneş batıya doğru yönelmeye başlayınca artık ittifakla kerahet vakti çıkmış olur. Kerahet vaktinde okunan bir secde ayetinden dolayı secde yapılabilir. Ancak kerahet vaktinden sonraya bırakmak daha faziletlidir. Yine kerahet vakitlerinden birinde hazırlanmış olan bir cenazenin namazı o vakitte kılınabilir. Öyle ki faziletli olan bu namazı geciktirmeyip hemen kılmaktır. Çünkü cenazelerde acele etmek menduptur. Güneşin batışından sonra, daha akşam namazının farzını kılmadan nafile namaz kılmak mekruhtur. Çünkü akşam namazı geciktirilmiş olur. Oysaki akşam namazında acele etmekte fazilet vardır. Cuma günü imam hutbeye çıktıktan sonra veya ikamet getirildikten sonra namaza başlamak mekruhtur. İki bayram namazından önce ve bayram hutbeleri arasında ve bu hutbelerden sonra bayram namazı kılınan yerde nafile namaz kılmak mekruh olduğu gibi, güneş tutulması, yağmur duası ve hac hutbeleri arasında da mekruhtur. Bu hutbeleri dinlemek lazımdır. Mekruh olmayan bir vakitte başlanmış olan nafile bir namaz bozulmuş olsa, (bunu kaza etmek vacip olduğundan) ikindi namazından sonra güneşin batışına kadar ve fecrin doğuşundan sonra güneşin bir mızrak boyu yükselmesine kadar kaza edilmez, mekruhtur. Bununla beraber kaza edilse sahih olur. Diğer kerahet vakitleri de böyledir. Ancak başta sıralanan ilk üç kerahet vakti böyle değildir. Onların birinde kaza edilmesi sahih olmaz; yeniden kaza edilmesi gerekir. Bir namaz kılınırken diğer namazın vakti girse, bu namaz tamamlanır ve eda edilmiş sayılır. Ancak sabah namazı kılarken vakti çıkmışsa, bunu yeniden kılmak gerekir. NOT: 1. Müslim, Müsâfirîn 293; Ebû Dâvud, Cenâiz 55; Tirmizî, Cenâiz 41, Nesâî, Mevâkît 31. Konuyla ilgili diğer hadisler ve açıklamalar için bk. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, c.7, s. 427-446.

11 Aralık 2014 Perşembe

ALLAH-U ZÜLCELAL’DEN İHSANINI İSTEYELİM

İnsanın işi rast gider Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediği kuluna nasip eder. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir." (Yunus; 107) Allah-u Zülcelal, bu ayet-i kerimede kullarına, kendi kudret ve azametini beyan etmektedir. Bu ayet-i kerimeden bize düşen ders; her şeyin Allah-u Zülcelal'den olduğuna inanmaktır. İster hayır olsun, ister musibet olsun, her şeyi veren Allah-u Zülcelal’dir ve bu verdiğini insanın üzerinden kaldıracak olan da yine Allah’tır. Peygamberler, Evliyalar ve melekler; Allah-u Zülcelal'e, yine Allah-u Zülcelal izin verirse şefaatçi olabilirler. Yalnızca rica ederler. Onların elinde de başka bir şey yoktur. Allah-u Zülcelal'in şefkat ve merhameti ne kadar çok ise, azabı da o kadar çoktur. Allah-u Zülcelal'in azametini, mümin olan her insanın bilmesi lazımdır. Bu dünyanın, göklerin ne kadar büyük olduğunu hepimiz görüyoruz. Bunlar, Allah-u Zülcelal'in yarattığı Kürsî'nin yanında ufacık bir halka gibidirler. O çok büyük olan Kürsi de Arş-ı Âlâ'nın yanında küçük bir halkası gibidir. Allah-u Zülcelal bir şeye 'ol!' dediği zaman o şey oluverir. Allah-u Zülcelal böyle Azim'dir, kudret ve güç sahibidir. Allah Teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş'ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş'a istiva etmiştir. O, Arş'ı da diğer mahlûkatı da korumaktadır. Daima bizim üzerimize nâzırdır, bizi daima kontrol etmektedir. Onun için Allah-u Zülcelal'in bu kudret ve azametinin farkına varmamız ve kendimizi ayarlamamız lazımdır. Günahlardan ancak bunu idrak ederek kurtulabiliriz. Allah-u Zülcelal'in dostları, O'nun emir ve nehiylerini inceden inceye yerine getirirler. Buna rağmen, Fudayl bin İyaz şöyle demiştir: “Ben Peygamberlere ve mukarrebun olan meleklere; bunlar Allah'ın Peygamberleridirler, Allah'a kavuştular, Allah-u Zülcelal onlara istedikleri her şeyi verecek diye gıbta etmiyorum. Ben Allah'ın yaratmadığı herhangi bir mahlûkata gıbta ediyorum. Çünkü Peygamberler de, mukarrebun olan melekler de kıyamet gününü görecekler. Ama yaratılmamış olan mahlûk, kıyameti onun dehşetini görmeyecek. Keşke ben o yaratılmayan mahlûkun yerinde olsaydım.” İşte bakın! Fudayl bin İyaz Allah-u Zülcelal'in çok büyük bir dostu olmasına rağmen, Kıyamet gününün dehşetinden, Allah-u Zülcelal'in azametinden öyle çok korkuyordu ki böyle söylüyordu. Biz Allah-u Zülcelal'e imanımızda ne kadar samimi olursak, O'nun ibadetini, dininin hizmetini ne kadar yaparsak, O'da bizi o derece hem dünyada hem de ahirette bütün tehlikelerden muhafaza edecektir. Demek ki insan, Allah-u Zülcelal'e tam manası ile ve samimi bir kalp ile bağlansa, Allah-u Zülcelal insanın her işini kolay eder. “Ya Rabbi! Kendimi Sana teslim ettim” Şöyle rivayet edilmiştir: "Bir Evliyaya ömrünün son vaktinde Allah-u Zülcelal bir kız çocuğu verdi. Kızın annesi öldü. Ve bir süre sonra da bu Evliya olan zat sekarata düştü. Bir kişi onun yanına gelerek: - Kızını bana teslim et. Ben onu senin istediğin biçimde büyütürüm, dedi. Evliya: - Hayır, ben onu Rabbime teslim ediyorum. Eğer beni seviyorsan, benim kızımı Kabe'ye götür ve İsmail aleyhisselam'ın hücresine koy, dedi. Adam onun vasiyetini yerine getirerek, kızı Kâbe'ye götürdü. Mekke emirinin annesi o esnada tavaf yapıyordu. Kızı görünce, aldı ve çok güzel bir şekilde büyüttü ve vezirin oğluyla evlendirdi. İşte bakın! O zat, Allah-u Zülcelal'e nasıl tevekkül etti, Allah-u Zülcelal'de ona nasıl karşılık verdi? Fakat böyle davranabilmek için kuvvetli bir iman ve Allah'ın kudret ve azametini iyice idrak etmek lazımdır. İşte o Evliya da kızını Allah'a teslim etti. Bir kızı koruyup, gözetmek Allah-u Zülcelal için nedir ki? Hiçbir zorluğu yoktur. Bir kimse, bir yolculuğa çıktı. Onun hanımı hamileydi. Yola çıkarken: “Ya Rabbi! Ben hanımımın karnındaki çocuğu sana teslim ediyorum, dedi ve oradan ayrıldı. Evine döndüğü zaman hanımını bulamayınca: - Benim hanımım nerede? Diye sordu. Ona dediler ki: - Senin hanımın hamile olarak vefat etti ve onu o şekilde gömdük! Kabristana gelince, yukarıdan kabristanın içine bir nur indiğini gördü. Hanımının kabrinin başına geldiğinde baktı ki o nur, hanımının kabrine iniyor. Kabri açtı ve kadının çocuğun annesinin göğsünden süt emdiğini gördü. Ve şöyle bir ses işitti: “Sen o çocuğun annesini de bize teslim etseydin, şimdi ikisini de sağ salim görürdün. Ama yalnızca çocuğu teslim ettin, işte senin çocuğun.” Allah-u Zülcelal, öyle kudret ve azamet sahibidir ki bunun farkına varırsak, “Ya Rabbi! Beni hayırlarda kullan. Kendimi sana teslim ettim." diyerek, samimi bir şekilde ıslah olmak için O'na teslim olursak, Allah-u Zülcelal hayırlı amelleri yapmayı bize nasip edeceği gibi, günahlardan da bizi muhafaza edecektir. Fakat daha sabahleyin yatağımızdan kalkar kalkmaz, sanki dünyanın sahibi bizmişiz gibi kibirle, ucubla: “Ben şöyle yapacağım, böyle yapacağım” diyoruz. Neyiz ki, ne yapacağız? Biz hiçbir şeyi kendi başımıza yapamayız. Her şeyi kudret ve azamet sahibi olan Allah-u Zülcelal yapmaktadır. Bunun iyice idrakine varıp, kendimizi O'na teslim edersek ve bize hayırları nasip etmesi için yardım ister, yalvarırsak, Allah-u Zülcelal çok cömerttir. Dolu olan hazinelerinden bize de verecektir. Allah’tan ihsanını isteyelim Kıyamet günü geldiğinde insan, sanki dünyada hiç yaşamamış gibi olacaktır. Cüneyd-i Bağdadi'nin amelini insan kitaplarda gördüğü zaman, onun kulluk gayreti karşısında şaşırıyor, hayretlere düşüyor. Muhammed el-Haremi isminde bir zat şöyle anlatmıştır: “Ben Cüneyd-i Bağdadi'nin yanına gittim. Sekarat halindeydi. Baktım ki, ruhu vücudundan çıkmak üzere olduğu halde Kur'an okuyordu. Ona dedim ki: - Allah razı olsun! Nefsine biraz şefkat et, can veriyorsun yine de Kur'an okuyorsun. Bana dedi ki: - Ya Ebu Muhammed! Bilmiyor musun ki buna benim şu anda herkesten çok daha fazla ihtiyacım vardır. Çünkü diğer insanların önlerinde daha ömürleri var. Kur'an okuyabilirler, namaz kılabilirler ve daha pek çok ibadet yapabilirler. Ama benim amel defterim kapanıyor. Onun için şu anda benim herkesten çok daha fazla bu sevaba ihtiyacım vardır.” Hele bakın! Ne kadar da ince düşünüyorlar. Sekarat esnasında (ölüm anında) dahi Allah-u Zülcelal'in ibadetini yapmak için çaba gösteriyorlardı. Ama biz, biraz rahatsızlansak: “Ben bu gün çok rahatsızım. Başım ağrıyor, şöyle hastayım, böyle hastayım!” diyoruz. Hele bir onların haline bakın, bir de bizim halimize bakın. Allah-u Zülcelal bize merhamet etsin; bizim amelimizle değil, kendi fazl-ı keremi ile bize muamele etsin. Acaib bir haldir. Eğer insan bu zamanda kendi kusurlarına bakarsa: “Ben Allah'ın azabına müstahakım” diyerek ümitsizliğe düşüyor. Fakat diğer taraftan da Allah-u Zülcelal'in şefkat ve merhametini işittiği, öğrendiği zaman dili çözülüyor, ferahlanıyor ve Allah'tan istemek için iştiyak duyuyor. Onun için şu şekilde dua etmemiz lazımdır: “Ya Rabbi! Rahmet ve merhatinle, ihsan ve kereminle, şefkatinle bize muamele et. Bizim ehil olduğumuz şeyle, amelimize göre bize muamele etme!” Allah-u Zülcelal'in dostları bu şekilde dua ediyorlardı. Çünkü Allah-u Zülcelal şefkat ve merhamet sahibidir, cömerttir, lütuf sahibidir. Eğer Allah-u Zülcelal bize ihsan ve keremiyle muamele ederse, şefkat ve merhametiyle muamele edecektir. Ama bizim amelimizle bize muamele ederse azap ile muamele edilmeye müstehak olacağız. Çünkü bizim amel defterimiz hep hata ve günahlarla doludur. Niçin? Çünkü zaten bizim ibadetlerimiz bile Allah-u Zülcelal'e karşı hatadır. Onun için de sadatlar, her ibadetin arkasından yirmibeş sefer, “Estağfirullah” demeyi adaba koymuşlardır. İnsan her ibadetinden sonra 25 kere Estağfirullah dediği zaman: “Ya Rabbi! Benim okuduğum Kur'an, yaptığım zikir, kıldığım namaz senin Zatına layık değildir. Bu ibadetleri huzurlu olarak değil, gaflet içerisinde yaptım. Benim kalbim başka yerdeydi. Bu ibadet benim için sanki hata gibidir. Senden özür diliyorum” demiş oluyor. Sadatlar bize bunu tavsiye etmişlerdir. Bizim salih amellerimiz dahi Allah-u Zülcelal'in kudret ve azametine karşı sanki hata gibidir. Salih amellerimizin durumu böyle iken, kim bilir günahlarımız nasıldır? Biz Allah-u Zülcelal'in ne kadar şefkat ve merhamet sahibi olduğunu unuttuğumuz için, bazı zamanlarda O'na karşı hata yapıyoruz. Yoksa bunu tam olarak idrak etmiş olsaydık, elimizi biraz vicdanımıza koyup, “Ben nasıl şefkat ve merhamet sahibi olan Rabbime karşı hata yapabilirim” diyecek ve günahlardan vazgeçecektik! Tevbe eden günah işlememiş gibidir Abdullah ibn-i Mes'ud radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Günahından tevbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir." (İbn Mace) Yani insan, anasından doğduğu zaman, nasıl günahsız ve tertemiz olarak dünyaya geliyorsa, günahından tevbe eden kimse de anasından yeni doğup, günahsız ve tertemiz dünyaya gelmiş gibi olur. Allah-u Zülcelal çok merhametlidir. Bizlere çok büyük bir nimet olarak tevbe kapısını açmıştır. Cüneyd-i Bağdadi şöyle anlatmıştır: “Bir gün rüya âleminde ya da hal esnasında gördüm ki, şeytan çıplak olarak insanlarla oynuyor. Ona dedim ki: - Ey Lain, sen o kadar hayâsızsın ki, insanlarla çıplak olarak oynuyorsun. Şeytan: - Bunlar insan mıdır? Bunlar insan değil ki, ben onlardan hayâ edeyim. Bunların Allah ile hiç bir alakası yoktur, diye karşılık verdi. Ona: - Peki, seni yakan insanlar kimdir? Diye sordum. Şeytan - Filan camiye git, orada bazı insanlar görürsün, işte onlar beni yakıp mahvettiler, diye cevap verdi. Şeytana: - Onlar seni ne ile yakıyorlar? diye sordum. Şeytan: - Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen “Allah” diyerek zikrediyorlar, Allah’tan yardım istiyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar, diye cevap verdi. Çünkü şeytan Allah-u Zülcelal’in adının anıldığı, zikredildiği yerde duramaz, hemen kaçar. Bu halden sonra uyandım baktım ki, gece yarısıdır. Hemen o camiye gittim. Oradakilere selam verdim ve birisi bana dönerek: “Sen o köpeğe inanma!” dedi. Anladım ki onlar Allah’ın izni ile benim bu halimden haberdardırlar. İşte onlar, daima Allah-u Zülcelal ile beraber bulunuyorlardı. İnsan Allah'la beraber olduğu zaman, Allah-u Zülcelal'in kudret ve azametinin karşısında kimsenin duramayacağını anlar. Allah-u Zülcelal, insana çok büyük bir nimet olarak aklı bağışlamıştır. İnsan bu akılla, hem dünyasını hem de ahiretini kazanmalıdır. Akıl öyle nurani bir cevherdir ki onun nuru, kalbin üzerine gelerek, bütün vücudu hareket ettirir. Ulema, dünya hayatının fani, ahiret hayatının ise baki olduğuna, nakil ve akıl ile ittifak etmişlerdir. İnsan için dünyanın nimetleri ne kadar çok olursa olsun, fani oldukları için hiçbir şeye yaramaz. Dikkat edersek; kendimiz de bunu aklederek anlayabiliriz. Şeytan bizim düşmanımızdır Allah-u Zülcelal, yine bizlere, Kur'an-ı Kerim'de şöyle bir uyarıda bulunuyor: “Şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (Bakara; 208) Şeytanın yeri, cehennemin dibidir. Şeytan, Allah'ın kullarıyla uğraşıp onların da kendisiyle birlikte cehenneme girmesini istiyor. Nitekim Allah-u Zülcelal, bu ayet-i kerimede şeytanın düşmanımız olduğunu bizlere beyan etmiştir. İşte bunun için insanın, daima düşmanıyla mücadele içerisinde olması gerekir. Şeytan, birinci olarak, insanın imansız olarak dünyadan ayrılmasına sebep olmak ister. Bunu yapamazsa, büyük günahları yaptırmak ister. Bunu da yaptıramazsa, küçük günahlara devam etmesini ister. Eğer bunu da yaptıramazsa, ibadetten geri bırakmak ve keyf-ü sefa yaptırmak ister. Sonsuza kadar cehennemde kalacağından, insanların da kendisiyle beraber yanması için çalışır. İnsan dünyada Müslüman olarak yaşasa dahi, yine şeytan son nefesinde onunla uğraşır. Fakat hakkı talep eden, Allah-u Zülcelal'in rızasına talip olan mümin, bunun şuurunda olur. Müminin kalbinde bir melek bir de şeytan bulunur. Bunlar, daima savaş halindedir. Eğer bu savaşta melek galip gelirse, kalp Allah-u Zülcelal'e açılır. O zaman şeytan da insandan uzaklaşır ve o insan, artık hep hayrı talep eder, hayırla meşgul olur ve hayırlı işler yapar. İşte biz de aklımızla bu meleğe yardımcı olalım. Nefsimiz, daima Allah-u Zülcelal'in ibadetinde, zikrinde ve hizmetinde bulunduğu zaman melek, şeytana galip gelecektir. Böyle olduğu zaman, kalbimiz Allah-u Zülcelal'in ibadetine, zikrine, hizmetine ve rızasına yönelecek ve şeytan, meleğe esir olacaktır inşaallah. Diğer türlü davranıp günahlara yönelir de ibadet ve zikir yapmazsak o zaman şeytan, meleğe galip gelecek ve onu esir alacaktır. Böyle olunca, şeytan, boğazımıza bir ip takmış gibi bizleri günahlara sevk edecektir.

27 Kasım 2014 Perşembe

Dost Kim Düşman Kim?

Müslümanın hayatı temelde düşmana ve düşmanlığa göre kurulmuş bir hayat değildir. Daha iman cümlesi olan kelime-i şahadet, insanın hem içinde hem dışında varoluşsal bir barışa davet eder. İç ve dış alemimizde her türlü çatışmaların kaynağı olan yöneliş ve adanmışlıkları reddedip, Mutlak Yaratıcı’ya tabi ve teslim olmayı öngörür. Diğer taraftan yaşadığımız dünya dostluk düşmanlık, savaş ve barış dünyası. Hem kendi iç dünyamız hem de dış dünyamız böyle. Bugün pek çok yerde kardeşlerimiz düşmanlığın en insanlık dışı şekilleriyle saldırılara maruz kalırken, bir dost düşman muhasebesi yapmamız ve bir tavır belirlememiz gerekiyor. Son üç asır, İslâm beldelerinin birer birer işgal edilip müslümanların kendi vatanında sürgüne mahkûm kaldığı asırlar oldu. Avrupa içlerinden Hindistan’a, Afrika’dan Sibirya’ya kadar İslâm beldeleri yıkıma ve kıyıma maruz kaldı. Nihayet İslâm hilafetini uhdesinde bulundaran ve bütün müslümanların hamisi, sesi, sığınağı olan Osmanlı Devleti de çöktü. Ardında anne babasını yitirmiş çocuklar gibi yetim beldeler, topluluklar bırakarak… Devir değişti, talih güneşi küffarın üzerinde parıldarken, karanlık müslümanların üzerine düştü. Cemil Meriç’in “Kıtaları atlas ipek gibi kesip biçerdik, bir biz vardık bir de küffar!” dediği asırlar geride kaldı. Gerçi İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren müslümanlar pek çok mezalim gördü, farklı coğrafyalarda defalarca kez işgale ve kıyıma uğradı, sürgünler yaşadı. Fakat iki önemli unsur daima ayaktaydı: Birincisi müslümanlar başsız kalmadı; ikincisi İslâmî şuur, kültür, hayat tarzı diriliğini bu kadar yitirmedi. Yani müslümanlar hiç bu kadar gönlü ve aklı karışık olmadı. 13’üncü ve 14’üncü asırlarda yedi iklimi kasıp kavuran Moğol ve Haçlı istilalarının ardından bile ikinci baharı yaşatan bir ruh vardı. Toplumbilimin babası sayılan İbn Haldun, medeniyetlerin de insanlar gibi doğup geliştiğini, sonra da zeval bulduğunu ve el değiştirdiğini anlatır. Hiç kuşkusuz derin tarihî gözlemlere dayanan bu tespiti İslâm tarihine baktığımızda da doğrulamak mümkün. Fakat gözardı edilmemesi gereken bir husus var: İslâm Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere ana kaynaklarıyla, çağlar içinde billurlaşmış prensip ve hükümleriyle dipdiri ayaktadır ve onu insanlığa bahşedenin koruması altındadır. Merhum Havva Mayetroviç’iç dediği gibi, bugün yeni hidayete ermiş ya da samimi bir kalple Rabbi’ne yönelmiş bir mümin, ilk müslümanların şevk, heyecan ve diriliği ile ortak bir öz taşır. Yani Din buradadır, içimizdedir, bütün çağlarda ve çağların üstündedir. O halde asıl mesele sahici bir dost-düşman muhasebesi yapmak, kendi yenilgilerimizi ve zaferlerimizi gözden geçirip, yeniden izzet ve üstünlüğü elde etmenin yolunu aramaktır. Bu arayışın temel zemini Hak ve Bâtıl kavramlarıdır. Temel ölçü: Hak ve Bâtıl Allah Tealâ ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Hak geldi, bâtıl zâil (iptal) oldu.” (İsra, 81) Peki “hak” nedir, “bâtıl” nedir? İslâm’ın en temel kavramlarından biri olan “hak”, “mutlak gerçek, sabit, tartışmasız doğru, varlığı kesin olan” anlamlarına gelir. Tam zıddı olan “bâtıl” ise “boş, faydasız, abes düşünce ve davranış, hata, zulüm, yokluk, hiçlik, temelsiz ve devamsız olmak, gerçek bilgiye dayanmayan sahte delil, hakkı örten perde” gibi anlamlara gelmektedir. Efendimiz s.a.v.’in şu duası hakkın sınırlarını da belirlemektedir: “Allahım! Hamdler sanadır. Sen yeri ve gökleri ayakta tutansın. Hamdler yalnızca senin içindir. Sen göklerin ve yerin nurusun; hamdler sana mahsustur. Sen Hak’sın, vaadin haktır, sana kavuşmak haktır, sözün haktır, cennet haktır, cehennem haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır, kıyamet haktır…” (Buharî) Hak, Allah ve Peygamberi ve onların bildirdikleri olduğuna göre, bâtıl da Cenab-ı Hakk’ın, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz vasıtasıyla bize ulaştırdığı hakikatlere aykırılık teşkil eden, onlarla çatışan her türlü inanç, söz, davranış, hüküm ve değer yargısıdır. Buna göre müminler ve inandıkları değerler hakkı, bunun dışındakiler ise bâtılı temsil eder. Ve bütün insanlık tarihi hak ve bâtıl mücadelesi olarak okunabilir. Bugün ise bu mücadele yeni ve geniş boyutlar kazanmış, hızlanmış ve şiddetlenmiştir. Barış medeniyeti Müslümanın hayatı temelde düşmana ve düşmanlığa göre kurulmuş bir hayat değildir. Daha iman cümlesi olan kelime-i şahadet, insanın hem içinde hem dışında varoluşsal bir barışa davet eder. İç ve dış alemimizde her türlü çatışmaların kaynağı olan yöneliş ve adanmışlıkları reddedip, Mutlak Yaratıcı’ya tabi ve teslim olmayı öngörür. Bu varoluşsal barışın ilginç yansımaları vardır. Mesela İslâm’da kişilere toplumlara yönelik mutlak ve daimi düşmanlık yoktur. Biraz önce canına kast etmiş bir düşman hidayet bulduğu anda kardeştir. En günahkâr kişi dahi ölmediği sürece cenneti hak edecek potansiyele sahip görülür. Renginden, etnik kimliğinden, milletinden ve kabilesinden dolayı hiç kimse değil düşman, “öteki” olarak dahi görülemez. Savaşta karşı tarafta olana dahi zulmedilemez, ancak hukukun gereği yapılır. Artık ne yazık ki içi boşalmış bir söz gibi görünse de İslâm hakikaten barış, huzur ve adalet dinidir. İslâm çatısı altında sadece müslümanlar değil, bütün insanlar huzur bulur. Cenab-ı Mevlâ ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Size dokunmazlar, barış önererek sizinle savaşmazlarsa, bilin ki Allah size onlar aleyhinde olumsuz bir tavır alma hakkı vermemiştir.” (Nisâ, 90) Asr-ı Saadet, bu ilahî emrin vücut bulduğu örneklerle doludur. Hicretten hemen sonra Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in önderliğinde Medine’deki uygulamayı hatırlayalım. Hicretten önce kabileler arasında sürüp gelen düşmanlık sık sık çatışmaya dönüşüyordu. Ayrıca Yahudi topluluklar da vardı. Hicretten sonra “Medine Sözleşmesi” imzalandı. Bu sözleşmede barışın devamı için karşılıklı güven, kanunlara riayet ve düşmana karşı ortak mücadele vurgusu vardı. Böylece farklı kesimler arasında barış ve huzur ortamı oluşturuldu. Bu anlaşma yahudilerin müşriklerle gizlice anlaşarak müslümanlar aleyhinde faaliyet yürütmeleri dolayısıyla geçerliliğini yitirdi. Netice olarak da Medine’den çıkartıldılar. Hulefa-yı Raşidîn dönemi ve sonrasında da müslümanlar temel ilke olarak kendilerinden eman dileyen topluluklara dokunmamışlar, tam aksine onların güvenlik ve huzurlarını kendi sorumlulukları altında görmüşlerdir. Bunun sayısız örneklerinden en bilineni Osmanlı dönemidir. Kısaca, müslüman kendisine düşmanlık etmediği sürece kendinden olmayanı doğrudan düşman olarak tanımlamaz, belli hukuk çerçevesinde münasetlerini yürütür. Mutlak düşman ve diğerleri Bütün bu söylediklerimizden doğrudan doğruya düşman olarak tanımlamamız gereken hiç kimse olmadığı çıkarılmamalıdır. En başta doğrudan Cenab-ı Hakk’ın düşmanımız olarak tanıttığı İblis, yani Şeytan gelir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman belleyin!” (Fâtır, 6) “Ey Ademoğulları! Ben size şeytana tapmayın, o size apaçık düşman­dır, diye emretmedim mi?” (Yâsin, 60) Şeytanın düşman olması Hakk’a muhalif olmasından ve insanları bâtıla doğru sevk etmesindendir. İlahî irade onu insanın doğruyu ya da yanlışı seçme özgürlüğünün bir unsuru olarak var etmiş, kıyamete kadar kendisine tabi olanları ayartmak üzere mühlet vermiştir. Diğer taraftan şeytanın hile ve tuzakları açıklanmış; Hakk’a tabi olan, Allah’a sığınan kimselere bu hile ve tuzakların işlemeyeceği belirtilmiştir. Ayrıca zaaflarına kanıp şeytanın ayartmalarına kalıpanlar için tövbe kapısı açık tutulmuştur. Atamız Adem Aleyhisselam’ın cennetten çıkarılışı ve sonra tövbesinin kabul edilişi bunun temel örneğidir. Aynı şekilde müslümanların Allah’ın mesajını yayma mücadelelerine, İslâm’ı tebliğ faaliyetlerine karşı çıkanlar da Hakk’a düşmalık etmektedir. Bu muannit Hak düşmanlarını Asr-ı Saadet’te Ebu Cehil, Ebu Leheb ve benzeri örneklerde görüyoruz. Fakat kendileri iman etmedikleri halde hidayet yoluna engel olmayan ehl-i küfür, bâtıl tarafta yer alsa da düşman olarak kodlanmaz. Tekrar hatırlatalım, tarih boyunca belli ahitleşmeler çerçevesinde müslümanlarla münasebetlerini yürütenler hakkında barış hükümleri uygulanmış, adaletle muamele edilmiştir. İslâm’ın yaşanmasına ve tebliğine engel olan, müslümanların haklarına ve vatanlarına tacizde bulunan kişiler, gruplar, ideolojiler düşmandır ve bunlarla mücadele edilir. Bu mücadele sadece savaşarak yapılmaz. Basın yayın başta olmak üzere her türlü kültürel, politik, ekonomik araç, İslâmî ilkeler doğrultusunda kullanılır. Ayrıca muhtemel taciz ve tehlikeler hesap edilerek karşı önlem alınmalıdır. Bu hususta müminlerin itimadına mazhar olmuş kişi ve kurumlar teyakkuz halinde olmalıdır. Böyle kişi ve kurumlar yoksa müminler bunları oluşturmalıdır. İdarenin müslümanların maslahatı için tedbirli olmasına bir örnek olarak, Hz. Ömer r.a.’ın Şam’ın fethinden sonraki uygulaması dikkat çekicidir. Fetihten sonra müslümanların, sayıca az oldukları için Şam’da gayri müslimlerle karışık yaşamalarına izin vermemiştir. Böylece müslüman nüfusun zayıflayıp çözülmesini, asimile olmasını engellemiştir. Mutlak manada düşman sınıfında olmasalar da, neticeleri dolayısıyla halkın huzur ve menfaatine aykırı tavır aldıkları için isyancılar, bozguncular, fitne çıkartanlar da düşman sınıfına dahil edilmiştir. Bu noktada, uğradıkları zulme karşı baş kaldıranları ayrı tutmak lazımdır. Bâğîler yani asiler huzuru bozup zulme sebebiyet verirken, zulme karşı çıkanlarda ise durum tam tersinedir. Zulme karşı çıkıyoruz diye yola çıkıp zulüm işleyenler de bâğîler gibidir. Dost ve düşman profilleri Allah ve Rasulü’ne dost olanlar bütün müslümanların dostları, düşman olanlar da bütün müslümanların düşmanıdır. Öncelikle Allah Rasulü s.a.v.’in dostları ilk müslümanlardır. Yani Muhacirlerdir. Daha sonra da onlara kucak açan Ensar ve diğer sahabe-i kiram efendilerimizdir. Efendimiz s.a.v., hayatının son yıllarında her vesile ile bu dostlarını hatırlamış, onları hayırla yad etmiştir. Bunlardan biri, en zor günlerinde O’nu yalnız bırakmayan Hz. Hatice r.anha validemizdir. Bir diğeri Kur’an-ı Kerim’de “ikinin ikincisi” olarak tarif edilen Hz. Ebu Bekir’dir. Öldürmek için gidip sonra en yakın dostlarından olan Hz. Ömer’dir. Aynı zamanda damadı olan Hz. Osman’dır. Hicret esnasında canı pahasına Allah Rasulü s.a.v.’in yatağına yatan Hz. Ali’dir. Allah onların cümlesinden razı olsun. Allah Rasulü s.a.v.’e önce düşmanlık eden kimselerin birçoğu daha sonra müslüman olmuşlardır. Bunlar da müslümanların dostudur. Böylece sahabi sıfatını almış bulunan o altın neslin tamamı, sonra onların izinden giden Tabiîn nesli, onlara da tabi olan ve Selef-i Salihîn olarak adlandırılan zatlar, ümmetin ilim önderleri, müçtehitleri, alimleri, zahid ve sûfileri dostumuzdur. Nihayet bütün müminler birbirinin dostudur. Cenab-ı Hak ölçüyü böyle koymuştur. Dolayısıyla müslümanlar birbirini dost olarak görmeli, aralarında buna göre münasebetler kurmak için uğraşmalıdır. İçlerinden kabalık, cahillik ve hatta düşmanlık yapanların ıslahı için dua etmekle beraber hukuk çerçevesinde davranmaya özen göstermeli, asla zulme tevessül etmemelidir. Allah Rasulü’ne son nefesine kadar düşmanlık yapmış kimselerin düşmanlığı ise geçmiş zamanlarda kalmış tarihî bir durum değildir. İsimleri müminlerin ortak hafızasına kazınmış olan bu kişiler, kıyamete kadar Hak ve hakikate düşmanlığın sembol isimlerine dönüşmüşlerdir. Şair Arif Nihat’ın meşhur Na’t-ı Şerif’inde dediği gibi “Ebu Leheb ölmedi, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor.” Efendimiz s.a.v.’in öz amcası olan Ebu Leheb, canıyla malıyla, eşi ve evlatlarıyla, bütün mevki ve otoritesiyle Allah Rasulü’ne düşmanlık yapıyor, her yerde O’nun karşısına çıkıyordu. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, bu düşmanlığın kendi nefsimizdeki ve dış dünyamızdaki tezahürlerini daima akılda tutalım, akıbetini de bilelim diye Tebbet suresinde açık bir şekilde ifade etmiştir: “Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da… Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak karısı da… Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.” (Tebbet, 1-5) Diğer taraftan Ebu Cehil başka bir düşman tipidir. Hem Ebu Leheb gibi bizatihi düşmanlık yapmış hem de insanları Allah Rasulü s.a.v.’in aleyhine kışkırtmıştır. Etkili konuşabiliyor, insanları tesiri altına alabiliyordu. Asıl adı Amr bin Hişam’dı ama ebediyyen Ebu Cehil olarak kaldı. Yani zulmün, karanlığın ağababası… Aynı şekilde asıl adı Abdüluzza bin Muttalip olan Ebu Leheb’in bizzat Canab-ı Hak tarafından “alevli cehennem ateşinin babası” manasına gelen Ebu Leheb isminin verilmesi manidardır. Buradan, düşmana karşı mücadelede karşı propagandanın, kavramsallaştırmanın yani dilin tesirine önem vermemiz gerektiğini çıkartmamız mümkündür. Nitekim Medine yıllarında İslâm düşmanlarına karşı şiir de kullanılmıştır. Cahiliye Araplarına karşı en etkili silah Kur’an-ı Kerim’in tesirli üslubu olmuştur. Bir diğer düşman tipi ise İbn Übeyy’dir. O da yöntemi dolayısıyla diğer düşmanlardan ayrılmaktadır. Zahiren müslüman gibi görünse de aslında inkârcı olan bu kişi her fırsatta ortalığı karıştırmıştır. Başka münafıklar da onun peşinden gitmişlerdir. Mesela Uhud’a savaşmaya giden orduya katılıp daha sonra geri gönen üç yüz kişi bunlardandır. Münafıklar açıkça düşmanlık yapanlardan daha tehlikelidirler. Günümüzde de en etkili biçimde kullanılan düşmanlık bu yöntemdir. Pek çok kişi ve çevre, müslümanlardan yana görünerek ümmeti birbirine kırdırmayı hedefleyen, müslümanı İslâm’dan soğutan ya da İslâm’ın prestijini düşürmeyi amaçlayan faaliyetler yürütmektedir. Bâtılın temsilcisi Batı İslâm’ın ilk asırlarında müslümanları çöl insanlarından ibaret gören, o asrın süper güçleri olan hıristiyan ve mecusiler, yani Pers ve Roma İmparatorlukları doğrudan İslâm’la savaşmadı. Kendi gücünün sarhoşluğu ile müslümanları küçümsedi, tebliği ve anlaşma şartlarını reddetti. Neticede Pers saltanatı tamamen ortadan kaldırılırken, Roma İmparatorluğu Şam, Filistin ve Mısır’dan çekilmek zorunda kaldı. İlerleyen yüzyıllarda batıdan Endülüs’ün (bugünkü İspanya) ve doğudan ise Anadolu’nun İslâmlaşması, hıristiyan devletleri iki taraftan sıkıştırmış oldu. Kendi içlerinde birbirine düşmüş Avrupalı hristiyan devletler müslümanlara karşı birleşmiş ve Haçlı Seferleri denilen seferler düzenlenmiştir. Birliği sağlayabilmek için Kudüs’ü müslümanlardan geri alma söylemiyle yapılan bu seferler, aslında İslâm hakimiyetine son vermek için yapılmıştır. Hiçbir zaman nihaî hedefe ulaşamayan Haçlı projesi, bir hedef ve ülkü olarak varlığını daima korumuştur.Bugün de İslâm’a ve İslâm dünyasına yönelik kültürel, siyasî ve askerî saldırılar Haçlı ruhundan beslenir; saldırganlar tarafından dile getirilmekte bir sakınca da görülmez. Tekrar tarihe dönersek, topyekûn saldırı olarak en son 13. yüzyılda düzenlenen Haçlı seferleri, daha sonraki asırlarda Osmanlı’nın caydırıcı siyasî ve askerî gücü tarafından engellenmiştir. Fakat düşmanlık asla bitmemiş, propaganda olarak devam ettirilmiştir. Özellikle Vatikan’ın desteklediği kişiler tarafında “Turcica” adı altında müslümanları kötüleyen ve İslâm’ın Avrupa’da halk arasında yayılmasını engellemek için yazılan birçok eser kaleme alınmıştır. Bu ve benzeri yayınlarda yayınlarda müslümanlar son derece gaddar, kan dökücü ve ilkel topluluklar olarak tanıtılır. Mesela Avusturya Kralı Ferdinand tarafından Osmanlı sarayına elçi olarak gönderilen Busbecq şöyle yazar: “Bütün akıl ve dikkatlerini verdikleri askeriye haricinde ne kadar gaddarlar, ne kadar insanlıktan uzaklar ve ne kadar barbar ve cahiller!” Günümüzde son derece etkin ve ne yazık ki müslümanları da etkileyecek biçimde süregelen tarih yazıcılığı, medya ve sinema sektöründe İslâm karşıtlığı, Orta ve Yeniçağ Avrupasının bu ruh kökünden beslenir. Diğer taraftan İran, Türkistan, Hindistan ve Uzak Doğu gibi coğrafyalar, müslümanlarla karşılaştıklarında büyük kitleler halinde İslâm’ı kabul etmişlerdir. Hatta miladi on beşinci yüzyıldan sonra kitleler halinde İslâm’la tanışan Endonezya ve Malezya bugün birer müslüman devlettir. Avrupa’nın aksine Uzak Doğu’da kitleler İslâm’ı yakından tanıdıkça müslüman olmaktadırlar. Avrupa’nın İslâm düşmanlığı Batı’da on asırdan fazla devam eden mutlak İslâm düşmanlığı, Osmanlı’nın yıkılmasıyla daha farklı bir boyut kazanmış ve Batılı güçleri daha cüretkâr ve acımasız hale getirmiştir. Nihayet çeşitli sebep ve şekillerde müslüman ve hristiyan toplulukların karışmasıyla bugün İslâm karşıtlığı farklı bir kılığa bürünmüştür. İslâm korkusu olarak özetleyebileceğimiz “İslamofobi”, eğitim sisteminden medyaya, sokaktan devlet organlarına kadar her yerde kendisini göstermekte, müslümanları mağdur etmektedir. İslâm korkusunun müslümanlara yansıması genellikle kamu kuruluşlarında görev alamama, saygı görmeme, şüpheli gibi görülme, komşuluk ilişkilerinin dışında tutulma, basın yayın yoluyla hakarete uğrama, istediği şekilde eğitim alamama, serbest dolaşım hakkından mahrum bırakılma, sözlü ve fiziksel saldırıya uğrama, bazı bölgelerde baskı ve şiddet, sosyal hayattan dışlanma, sınırlı da olsa cinayete maruz kalma şeklinde gerçekleşmektedir. Bütün bu saydıklarımız Batılı kaynakların raporları tarafından da doğrulanmaktadır. Demokrasiyi, çoğulculuğu, kültürel çeşitliliği, her türlü ayrımcılığın reddini temel değerler olarak kabul ettiğini her fırsatta tekrarlayan Batı’nın, İslâm’ı yeniden “mutlak düşman” olarak tanımlamasının bir sebebi daha var: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra “tek kutuplu” hale gelen dünyada Batı’nın yeni bir “ötekiye” yani düşmana ihtiyacı doğdu. Böylece hem kendi kültürel kimliğini belirgin kılabilsin hem bünyesindeki farklı unsurları ortak bir hedef etrafında toparlayabilsin, hem de sömürü faaliyetlerine meşruiyet kazandırabilsin… İşte İslâm’ın ve müslümanların düşman olarak belirlenmesinin onlar açısından böyle faydaları var. İslâmofobi bu açıdan onlara son derece kullanışlı geliyor ve destekleniyor. Kendi tarihini ve insanlığa karşı suçlarını halinın altına süpüren Batı, müslümanlar arasında çıkardığı fitne ve çatışmalarla İslâm’ın prestijini düşürmeye çalışıyor. Ne yazık müslümanların içinden bu kirli emellere kolayca alet olan toplulukları da kolayca bulabiliyor. Bu insanlık dışı “imaj çalışmasına” göre güya herkes bilecek ki İslâm çatışmacı bir dindir, müslümanlar ise birbirinin boğazını kesen barbar bir topluluktur! Düşmanlığın modern kılıfları ve gaflet Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı’dan kalan o boşlukta müslüman toplumu uluslar halinde parçalayan ve haritaları her türlü fitneye gebe bir şekilde çizen Batılı devletler, hayli zamandır bu zekâlarının meyvelerini devşiriyorlar. Bugün İslâm dünyası kan gölü. Diğer taraftan üstün propaganda gücüyle kendilerini barış, adalet, insan hakları ve daha nice kulağa hoş gelen kavramların yegane havarisi olarak takdim ediyorlar. Oluşturdukları Birleşmiş Milletler ve benzeri kuruluşlar ancak kendi çıkarlarına hizmet ediyor. Birleşmiş Milletler’e neredeyse bütün devletler üye olsa da beş daimî üyenin onayı olmadan hiçbir kararın çıkmasına imkan yok. Dolayısıyla bu kurumda bugüne kadar müslümanların lehine bir tek dişe dokunur karar alınmadı. Kendi menfaatleri söz konusu uygun olduğunda en kısa sürede toplanıp karar alan bu yapı, söz konusu müslümanlar olduğunda sadece oyalayıcıdır. Küresel çapta tepki oluşturan müslümanlara yönelik katliamlar bile sadece kınanarak geçiştirilmektedir. Böyle olmaya da devam edecektir. Çünkü temelinde on asırlık düşmanlık ve öteki algısı vardır. Avrupa Birliği de müslüman karşıtı bir ittifak olarak faaliyetine devam etmektedir. Kuruluş amacı Sovyetler’e karşı birlik olan ve ülkemizin de üyesi olduğu NATO, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla kendisine yeni düşman olarak İslâm’ı seçmiştir. Belki bu noktada Türkiye’nin üyeliği NATO’yu bu konuda faaliyetten engellemekteyse de, hakim bakış aksi yöndedir. Yani resmi söylemde dost olarak tanımlanan yapılar, kurumlar, kuruluşlar bizim için tutunacak dal değil. Öğrencilik yıllarından birçoğumuz hatırlayacaktır. Tarih ve vatandaşlık derslerinde ülkemiz “dört bir yanı düşmanlarla çevrili yalnız bir ülke” olarak öğretilmiştir. İman, tarih ve kültür bağlarımız saklanmış, hatta karanlık devirler olarak ele alınmıştır. Eğitim sistemimiz düşmana düşman diyemediği gibi dostlarımızı da unutturdu. Fakat ne İngiliz’i ne Amerikalı’sı ne de Alman’ı böyle yapıyor. Kendi kimliğini dost ve müttefikleri ile tanımladığı gibi, düşman algısı üzerinden de inşa ediyor. Artık bizim de şuurlu ve donanımlı nesiller yetiştirmeye odaklanmamız gerekiyor. Çocuklarımızı mümin kimliğine yaraşır sarsılmaz bir itikat, ilmihal ve tarih bilinciyle yetiştirmeliyiz. İyi ile kötüyü ayırt edebilen, iman kardeşliği ruhuna sahip, her türlü tehlikeye karşı inandığı değerleri sabırla savunabilecek nesiller gerekiyor. Elbette kin ve nefretle yetişmiş nesillerden söz etmiyoruz. Tam aksine Allah Rasulü s.a.v.’in tavsiye ettiği ve örnekleyerek gösterdiği üzere affetmeyi, yardım etmeyi temel ahlâkî derler olarak benimsemiş, zulmü aklının ucundan bile geçirmeyen nesiller… Fakat yine Efendimiz s.a.v.’in emir ve tavsiye buyurduğu tarzda feraset sahibi, yaklaşan tehlikeyi gören ve önlem alan, uyanık nesiller… Kara haber de gelmese… Bir süredir müslüman coğrafyaları maalesef zulüm ve katliam haberlerinden öğreniyoruz. İsrail vahşeti Filistin’le tarihî bağlarımızı ve oradaki kardeşlerimizi hatırlamamıza vesile oluyor. Doksanlı yıllardaki Bosna ve Kosova katilamı, Somali’deki açlık, Arakan’daki sürgün, Afganistan’ın işgali, Irak halklarının kıyıma uğrayışı ve habersiz yaşadığımız sınır kardeşlerimiz Suriyelileri iç savaşla tanıyoruz. Şerrin içinde saklı bir hayır olarak bu süreçler kardeşliğimizi hatırlamamıza, uzak coğrafyalara yardım eli uzatmamıza, en önemlisi de insanlığın büyük yürüyüşü içindeki yerimizi anlamaya vesile oluyor. Başımızı kaldırıp kan revan içinde de olsa yeniden ufuklara bakmamız, kimliğimizi tekrar kuşanmamız için bir umut doğuyor. İslâm’ın izzeti için Düşmandan ve maruz kaldığımız düşmanlıklardan söz ederken tablo iç karartıcı görünüyor. Kendi yağımızla kavrulsak, etliye sütlüye karışmasak denilebilir. Fakat buna imkan yok. Koca imparatorluğun ardından bir avuç kalmış bu ülkeyi bile çok görenler olduğunu biliyoruz. Siyonistin vaat edilmiş toprakları, Yunan’ın Megalo İdea’sı, yüz yılı aşkın süredir uygulanan fitne politikaları neticesinde içimizde ayrıştırılmışların muhayyel sınırları buralardan geçiyor. Enerji yolları, Boğazlar, jeo-stratejik imkanlar burada. En önemlisi de tarih boyunca Hakk’ın kılıcı olmuşuz, müslümanız. Hakkımızda tarihî kinler birikmiş. Başarılarımız, birliğimiz, dirliğimiz bâtılın uykularını kaçırıyor. Söylemek istediğimiz şu ki, müslümanlar olarak dostumuzu düşmanımızı anlamalı, tehlikenin farkında olmalı ve bu tehlikeye karşı tek silahın, birlik olup ekonomik, siyasî, askerî alanlarda caydırıcı bir güç haline gelmekten geçtiğini idrak etmeliyiz. Bugün ilahî kader böyle bir fırsatı önümüze koymuş görünüyor. Düne kadar önünde titrediklerimiz bugün bizden korkuyorlar. Saldırganlıkları, vahşileşmeleri bundan. Belli ki tarihin dönüm noktalarından birini yaşıyoruz. Bir taraftan şeytan ve nefs başta olmak üzere kendi enfüsî düşmanlarımızla mücadele ederken, diğer taraftan dinimizin, kimliğimizin, tarih ve medeniyetimizin zahirî düşmanlarını tanımak zorundayız. Bu düşmanlarla mücadelede Allah’ı, Rasulü’nü, onların yolunda giden salih zatları ve nihayet birbirimizi dost olarak seçmek, zâhir ve bâtındaki zaferlerimiz için en temel unsurdur. *** ASIRLAR BOYU AYNI DÜŞMANA KARŞI SAVAŞTIK Müslümanlar olarak günümüzde farklı bayraklar altında, yabancı ellerin çizdiği sınırlarla biribirinden uzaklaşmış olarak yaşasak da, dedelerimiz asırlar boyu aynı düşmana karşı mücadele etmişti. Müslümanlar kardeştir şiarıyla dünyevî hiçbir menfaat peşine düşmeden kardeşlerinin yardımına koşmuş, hep birlikte imanlarını ve vatanlarını müdafaadan geri kalmamışlardı. Bu kardeşliğin günümüzde de yansımaları devam ediyor. Ne zaman bir Cezayirli, Tunuslu ile karşılaşsanız, biraz muhabbet etseniz kahraman ecdadından ve kendisinin de Osmanlı olduğundan bahsedecektir. Kahire sokaklarında hâlâ ecdadımızın kelimeleri dolaşmaktadır. Filistin, ecdadın bıraktığı yerden direnişe devam etmektedir. Mazlum Gazze’nin bugün harabeye dönmüş Şücaiyye (Kahramanlar) mahallesinin ismi İngilizlerle çarpışan kahraman ordumuzdan hatıradır. Şam-ı Şerif’i bırakıp geldik diye kardeşlerimiz peşimizden geliyor. Irak bizi geri çağırıyor. Arakan bir selamımızı gözyaşlarıyla karşılıyor. Bosna, Kosova kendini bizden, bizi kendinden biliyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. O halde, kendi iman ufuklarına gözünü kapatarak, ümmet olduğunu unutup gündelik oyalanmalara gömülmek gaflet değil de nedir? *** OSMANLI’YI AYAKTA TUTAN RUH Osmanlı’yı kuran kitap olarak da tanımlayabileceğimiz Garipname’de, Âşık Paşa on dosttan bahseder. Bu on dost, kişinin manevi ve maddi hayatını mamur eden rehberlerdir. Bunlar sırayla Allah Tealâ, Peygamber Efendimiz s.a.v., dört mezhep imamı, veliler, alimler, mürşid, arkadaş, anne baba, usta ve devlet başkanıdır. Âşık Paşa, her bir dostu ayrıntısıyla açıklar ve her birinin niçin gerekli olduğunu anlatır. Kısaca özetleyelim: • Allah Tealâ ve Peygamber Efendimiz s.a.v. imanımızın ve dinimizin esası olan dostlardır. • İstikamet üzere dinimizi derleyip bir araya getirenler, koruyanlar da dört mezhep imamımızdır. • Veliler ve alimler de istikametimizi güçlendiren, her daim besleyen kandillerdir. • Mürşid, anne baba ve usta da kişinin yaşadığı dönemdeki öğreticileri, rehberleridir. • Devlet yöneticisi de birliği ve dirliği temsil eder.

20 Kasım 2014 Perşembe

İhlâslı Amel Ömrün Bereketidir

Allah-u Zülcelâl kullarına karşı çok şefkatli olduğu için bize selametli, güzel yolu gösteriyor. Nasıl ki baba ve anne, kendi çocuklarına karşı şefkatli olduğu için ona menfaatli ve doğru yolu gösteriyorsa Allah-u Zülcelâl de bize dünya ve ahirette selamete kavuşmamız için doğru ve güzel yolu gösteriyor. Kim selametli yolu istemez, kim kendini tehlikeli yollardan muhafaza etmiyor? Şimdi deseler ki Ankara yolu üzerinde yol kesiciler var, tehlike vardır, kimse gitmez. İnsanlar böyle dese gitmiyoruz, hâlbuki Allah’ın dediği insanların dediği gibi değildir; Allah’ın dediği yüzde yüz doğrudur. Allah-u Zülcelâl bize bir yolu kesin olarak selametli, bir yolu da tehlikeli ve sıkıntılı olarak gösteriyor. Allah Azze ve Celle bir ayet-i kerimede iyi yolu seçenleri şöyle methediyor ve Allah’ın yanında onlar için ne vardır, bunu şöyle haber veriyor: “Onlar ki, sözü dinler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerine hidayet verdiği, doğru yolu gösterdiği kimselerdir, işte aklı erenler onlardır.” (Zümer, 18) Allah-u Zülcelâl diyor ki, “onlar akıllı kimselerdir.” Tabi bir insana “oraya gitme, orada ateş var” denirse, o dinlemez gider kendini ateşe atarsa ne diyeceğiz ona? “Herhalde psikolojisi bozuktur, delidir,” diyoruz, değil mi? Artık onun hakkında her şey söylenir. Çünkü açık açık kendini tehlikeye atıyor, azaba atıyor. Öbür tarafta ise, “Allah-u Zülcelâl’in cenneti şu tarafta” deyince o yola gidenler hakkında da “Bunlar ne kadar akıllı” derler ona değil mi? Bunlar aynı dünyada da böyledir. Allah-u Zülcelâl’in dediğine uyanlar, tabi olanlar, Allah onları hidayet etmiş ve onlar akıllı kimselerdir. İnsanın aklı daima iyiliği seçiyor. Bazen insan kötülüğe gidiyor ya, işte o zaman oraya nefis gidiyor, akıl istemiyor onu. Hatta içki içen, kumar oynayan, günah işleyen insanlara da sorsanız itiraf ederler, “Bu yaptığım iyi bir şey değildir, akıllı işi değildir” diye. Akıl iyiyi kötüyü ayırt edebiliyor. Allah aklı böyle makbul kılmış, bize akıl gibi hidayeti anlayıp uyan bir cevher nasip etmiştir, onunla doğru yolu anlayabiliyoruz. Ama o yaramaz nefis insanı yoldan çıkarıyor. Şeytan neyle şeytan oldu? Nefisle, kibirle, kendini beğenmekle… Allah bütün meleklere emretti, “Âdem’e secde edin” diye, o karşı geldi, “Ben ona secde etmem, ben ondan daha iyiyim” dedi. Nefsine uydu orada mahvoldu gitti. Allah hepimizi nefsin belasından, hatasından, kibrinden muhafaza etsin. Ben kendime ve size tavsiyede bulunuyorum; hiç kimse nefsine uymasın. Nefsin oyununa gelmesin. Nefsi Beğenmek Bütün Kötülüklerin Başı Bakın Yusuf Peygamber aleyhisselam, Allah’ın Habîbi, onun babası Allah’ın Habibi, bütün sülalesi Peygamber, o diyor ki “Ben nefsimi temize çıkarmam, (aklamam, hata yapmam diye savunmaya geçmem.) Çünkü nefis kötülüğü çok emredicidir.” (Yusuf, 53) O dahi kendi nefsinden razı değildir bak. Çünkü kişi biraz zeki olduğu için, biraz ibadet ve hizmet yaptığı için, nefis başka arkadaşlara karşı üstünlük iddiasıyla gelebilir ona… Dikkatimi çekiyor, hem İslam tarihine bakıyorum hem zamanımızdaki insanlara bakıyorum, nefsine uyan şahıs, önce iyiyken sonra kötü oluyor. Nefsi beğenmemek lazım; nefsi beğenmek bütün günahların başıdır; nefsinden razı olmamak da bütün hayrın başıdır. İnsana kibir gelmesi ne kadar haksızdır, senin ilmin varsa, senin güzelliğin varsa neyin olursa olsun hepsi senin değil Allah’ındır. Allah istese bir saniye içinde aklını alır, deli olursun, sağlığını alır, hasta olursun. Hepsi Allah’ın malıdır. Böyleyken kibirlenmek, kendini beğenmek ne kadar haksızdır.Ben eski sofiyim, bu sofiler acemidir diye kibirlenmek ne kadar yanlıştır… Bir gün nebi İsa aleyhisselam, havarileriyle beraber bir yolda gidiyorlar. Onları gören fasık, zahiri günahlar işlemiş bir kişi; “Bunlar mübarek kişilerdir. Biri Allah’ın nebisi diğerleri de onun ashabı… ben onların yanına yaklaşayım, gölgeleri üzerime gelsin, belki Allah bana merhamet eder, affeder,” diye, alçak gönüllülükle, kendini Allah’a karşı mahkum görerek gitmiş onların arkasında yürümeye başlamış. Onu gören, İsa aleyhisselamın maiyetindekilerden bir kişi, “ Biz nerede bu fasık kişi nerede,” diye kalbinden geçirip kibirlenmiş. Allah-u Zülcelâl o sırada İsa aleyhisselama vahyetti; “O, alçak gönüllü fasık, o kibirli âbidin yerine geçti, o da öbürünün yerine geçti. Yani o kibirlenmekle fasık oldu, o da Hz. İsa aleyhisselama ashab oldu.” O yüzden dikkat edelim hiçbir zaman kendimizi kimsenin üstünde görmeyelim. Sadâtlardan bir zat kendi mürşidine bir mektup gönderiyor, diyor ki: “Efendim, ben şöyle bir rüya gördüm” Mürşidi ona cevaben diyor ki: “Senin rüyanda bir alamet vardır, sen insanlara çok menfaatli olacaksın, insanlar senden çok istifade edecek, yalnız kendini Moskof kâfirlerden iyi görme!” Niçin, çünkü belki o Müslüman olabilir, sen ise kendi akıbetini bilmediğin için kendini onlardan üstün görme. İşte insanın Allah-u Zülcelâl’e karşı durumu böyledir. Nefis seni hayra götürürken bile kendine bir pay çıkarmak ister. Zamanında bir zat nafile hacca gitmek için yol masrafını hazırlamıştı. Nefsine sordu, “Hacca mı gideyim yoksa bu parayı gizlice fakirlere mi dağıtayım?” Nefsi dedi ki: “Hacca git! Orada seni herkes görecek, hacı diyecek” Hemen o zat o parayı fakirlere dağıttı. Çünkü gördü ki nefsi riya yapmak istiyor. İşte nefis böyle hain bir ortaktır, onunla daima hesaplaşalım. Kendi Kusurunla Meşgul Ol Nefsin oyunları çoktur. Mesela kendi nefsinin hatalarını görmemen için seni daima başkalarının hatalarını araştırmaya sevk eder. Mümin kardeşlerinin hatalarıyla meşgul olup kendi hatalarının görmemek, Allah’ın en çok gazaplandığı, en tehlikeli haldir. Çünkü sen kendinle meşgul olmuyorsun daima başkalarıyla meşgul oluyorsun. İbrahim bin Edhem bir arkadaşıyla yolculuk yapmıştı. Yolun sonunda arkadaşı ona dedi ki: “Sen büyük bir evliyasın Allah dostusun. Bu yolculukta bende ne hata gördüysen bana söyle ki, ben de onları terk edeyim.” İbrahim bin Edhem diyor ki: “Kusura bakma, ben hiç senin kusurlarını görmedim, çünkü ben hep kendimle meşgul oldum.” Bakın işte onlar böyle evliya oluyorlardı. Kendi kusurlarını görmekten başkasını görmeye vakitleri yoktur. Rivayet edilen bir haberde gelmiştir ki, bazı ömürler fazla olur, yani kişinin yaptığı iyilikler sebebiyle, anne babasına yaptığı iyiliklerle ömrü ziyadeleşir. Ya o kişinin ömrü kırk seneyse elli sene olur yahut bereketlenir. Birbirimize söylediğimiz meşhur dua vardır ya, “Allah senin ömrüne bereket versin” diyoruz. İşte bereket şudur: kısa bir zamanda öyle ihlâslı kulluk yapıyorsun, öyle İslam ahlakı üzerinde devam ediyorsun ki, ömrü uzun olduğu halde böyle güzel amel yapmamış insanları geçiyorsun. Çünkü sırf Allah için amel yaptığın, güzel ahlak sahibi olduğun için Allah sana böyle amel yapmamış olanlardan daha yüksek makam veriyor, cennet-i ala nasip ediyor. Ömrü uzun olduğu halde böyle ihlâslı amel yapmayan kişinin ömrü boşa geçmişken senin ömrün kısa olduğu halde ihlaslı amelle bereketli oluyor. İmam Ali radıyallahu anhu diyor ki “Asıl bayram, kişinin hiçbir günah işlemeden geçirdiği gündür.” Niçin? Çünkü insanlar nasıl ki bayramda ferahlanıyorsa, günah işlemediği gün için de mümin kişi ahiret gününde öyle ferahlanacak. Günah işlemek, Allah atkında öyle gazap sebebidir ve kâinattaki her şey günahkâra karşı öyle lanet eder ki, toprak, kendisi üstünde günah işleyen kişi hakkında Allah’tan izin istiyor: “Ya Rabbi izin ver onu yutayım!” Üstündeki gök onun hakkında Allah’tan izin istiyor: “ Ya Rabbi bana izin ver onun üzerine yıkılayım!” Ama Allah-u Zülcelâl öyle merhametli ki; “Bırakın onu, siz onu yaratmadınız, onu Ben yarattım. Eğer onu yaratan siz olsaydınız belki ona siz de merhamet ederdiniz. Ben ona merhamet edeceğim, mühlet vereceğim. Eğer tevbe ederse affederim, etmezse cehennemi yaratmışım, ona dolduracağım!” diyor. Müminleri Sevmek En Kolay İbadet Allah-u Zülcelâl günah işleyenleri görünce gazab ediyor, ama sonra bakıyor camileri yaptıran müminleri, birbirini seven müminleri azap etmekten vazgeçiyor. Kudsî hadiste buyuruyor ki: “Ben yeryüzü halkına azap etmeyi murat ettiğimde, mescitleri inşa ve tamir edenleri, benim rızam için birbirlerini sevenleri ve seher vakitlerinde istiğfar edenleri görünce, onlara azap etmekten vazgeçerim.” Demek ki, aramızda akrabalık bağı olmadığı halde birbirimizi sevmemiz, Allah’ın camilerini yapmamız Allah’ın gazabını söndürüyor. Öyleyse Allah için birbirimizi sevelim, kin gütmeyelim. Herkesin hatası olabilir, birbirimizi affedelim. Biz bütün amellerimizi Allah’ın rızasını kazanmak için yapıyoruz, öyle değil mi? Namaz kılıyoruz, zekât veriyoruz, hacca gidiyoruz. Bir de “Bu mümin kardeşimi seveyim, ne güzel bir kul” dediğimiz zaman kolayca Allah’ın rızasını kazanıyoruz. Öyleyse kalbimizdeki yaramazlıkları kaldıralım, Allah’a karşı tertemiz edelim inşaallah. O zaman az bir ibadetle bile Allah bizi kurtaracaktır. Selef âlimleri demişler ki; “Allah-u Zülcelâl bize iki emanet bırakmış ki biz onlarla Allah’ın azabından emin oluruz, onlardan biri gitti, biri kaldı.” Bunun hakkında ayette buyruluyor ki: “(Ey Resulüm,) Sen onların aralarında bulundukça, Allah onları azab etmez. Bir de istiğfar ettikleri sürece Allah onları azaba çarptırmaz.” (Enfal, 33) Bunlardan biri gitti, yani Allah’ın Resulü ahirete göçtü, artık bizim aramızda değil, bize tevbe istiğfar kaldı. Tevbe etmek, bize Allah’ın azab etmemesi için bir emniyettir, muhafazadır. Öyleyse tevbenin kıymetini bilelim. Hem kendimiz için kıymetini bilelim hem de mümin arkadaşlarımız için… Buraya gelen herkes bir kişinin tevbe etmesine, namaza başlamasına vesile olmaya gayret etsin. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Allah’ın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete eriştirmesi, senin en kıymetli dünya malı olan kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhari, Fezailu’l-Ashab, 9) Eğer derin düşünürsek ahiret için ne kadar gevşek olduğumuzu görebiliyoruz. Birisi dünya işi için çağırsa ve yüksek bir ücret vaad etse, hasta olanlar bile kalkıp gider çalışmaya, mükafat çok diye… Öyleyse Allah yoluna niye çalışmayalım? Elhamdulillah, ne mutlu bize, Peygamberin ümmetinden bizi yaratmış, Allah’ın evine gelmişiz. Bu manzara bize Allah’ın nimetidir. Biz burada Allah’ın misafiriyiz. Bir kişinin evine misafir olduğumuz zaman bize “Hoş geldiniz” diyor, yemek, çay ikram ediyor. Allah, herhangi bir kişi gibi midir? Allah-u Zülcelâl, evine misafir gelen kuluna, rahmetini mağfiretini ikram ediyor. Bunun için Allah’ın evine ziyaretimizi çoğaltalım, başka insanların da gelmesine vesile olalım. Allah-u Zülcelâl Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme buyuruyor ki: “Allah sana öyle verecek ki sen razı olacaksın.” (Duha, 5) Yani Allah sana istediğini verecek, sen razı oluncaya kadar. Peygamberimiz de buyuruyor ki: “Benim ümmetimden bir kişi cehennemde kalsa ben razı olmam.” Bakın herhangi bir insanın vaad ettiğini söylemiyorum size, Allah-u Zülcelâl’in vaadini haber veriyorum. Allah Herkesten Daha Merhametlidir Allah buyuruyor ki; “De ki: Ey kendilerine haksızlık edip ölçüyü aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah elbette bütün günahları bağışlar ve gerçekten O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer, 53) Tevbe etmekle “Ya Rabbi senin kulluğunu yerine getiremedim” demiş oluyorsun. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “Allah’ın kadrini gereği gibi takdir edemediler, Allah, yegâne kaviy, yegâne azîzdir.” (Hacc, 74) Allah’ın azametine layık kulluğu yerine tam getirmiyoruz. Getirmediğimiz zaman bu nedir, hatadır. Öyleyse bu hatadan, gafletten tevbe edelim. Geçmiş zamanlarımızdaki gafletten özür dilersek, “Ya Rabbi keşke benim bütün zamanım senin huzurunda murakabe ile geçseydi” dersek Allah bizi affedecektir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter” derler.” (Tahrim, 8) Bakın Allah buyuruyor ki, “O gün Allah Peygamberi ve ona iman edenleri utandırmaz, hakir eylemez.” Allah öyle merhametlidir ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme Allah dedi ki, “Ya Muhammed, ister misin, senin ümmetinin hesabını görmeyi sana nasip edeyim.” Peygamberimiz buyuruyor: “Hayır Ya Rabbi! Çünkü sen onlara karşı benden daha merhametlisin. Belki ben onları günahını görünce ‘azaba müstahaktır’ diyebilirim ama sen Erhamü’r Rahiminsin, merhametlilerin en merhametlisisin. Onları ancak Sen bağışlarsın” Süfyan-ı Sevri diyor ki, “Eğer kıyamet gününde deseler ki, ‘Senin hesabını annenle baban mı görsün yoksa Rabbin mi görsün,’ ben Allah’ın hesabını seçerim. Çünkü o bana anne babamdan daha merhametlidir.” Öyle merhametlidir Allah azze ve celle. Ama siz de biliyorsunuz mesela senin beş altı çocuğun vardır. İçlerinden biri kendisini devamlı kucağına atıyor, “Baba bana şöyle al, böyle yap” diyor, diğerleri kendi halinde duruyor. Siz ona karşı daha merhametli olursunuz. Allah’ın kulları da böyledir. Biz de böyle Allah’a karşı yalvaralım. “Allahım senin şanına göre bana muamele et, benim durumuma göre bana muamele etme ya Rabbi” diyelim. Allah-u Zülcelal kendi nefsimize teslim etmesin, bizi hayırlarda kullansın inşallah.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM