Wikipedia
Arama sonuçları
20 Kasım 2014 Perşembe
İhlâslı Amel Ömrün Bereketidir
Allah-u Zülcelâl kullarına karşı çok şefkatli olduğu için bize selametli, güzel yolu gösteriyor. Nasıl ki baba ve anne, kendi çocuklarına karşı şefkatli olduğu için ona menfaatli ve doğru yolu gösteriyorsa Allah-u Zülcelâl de bize dünya ve ahirette selamete kavuşmamız için doğru ve güzel yolu gösteriyor.
Kim selametli yolu istemez, kim kendini tehlikeli yollardan muhafaza etmiyor? Şimdi deseler ki Ankara yolu üzerinde yol kesiciler var, tehlike vardır, kimse gitmez. İnsanlar böyle dese gitmiyoruz, hâlbuki Allah’ın dediği insanların dediği gibi değildir; Allah’ın dediği yüzde yüz doğrudur. Allah-u Zülcelâl bize bir yolu kesin olarak selametli, bir yolu da tehlikeli ve sıkıntılı olarak gösteriyor. Allah Azze ve Celle bir ayet-i kerimede iyi yolu seçenleri şöyle methediyor ve Allah’ın yanında onlar için ne vardır, bunu şöyle haber veriyor:
“Onlar ki, sözü dinler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerine hidayet verdiği, doğru yolu gösterdiği kimselerdir, işte aklı erenler onlardır.” (Zümer, 18)
Allah-u Zülcelâl diyor ki, “onlar akıllı kimselerdir.” Tabi bir insana “oraya gitme, orada ateş var” denirse, o dinlemez gider kendini ateşe atarsa ne diyeceğiz ona? “Herhalde psikolojisi bozuktur, delidir,” diyoruz, değil mi? Artık onun hakkında her şey söylenir.
Çünkü açık açık kendini tehlikeye atıyor, azaba atıyor. Öbür tarafta ise, “Allah-u Zülcelâl’in cenneti şu tarafta” deyince o yola gidenler hakkında da “Bunlar ne kadar akıllı” derler ona değil mi? Bunlar aynı dünyada da böyledir. Allah-u Zülcelâl’in dediğine uyanlar, tabi olanlar, Allah onları hidayet etmiş ve onlar akıllı kimselerdir.
İnsanın aklı daima iyiliği seçiyor. Bazen insan kötülüğe gidiyor ya, işte o zaman oraya nefis gidiyor, akıl istemiyor onu. Hatta içki içen, kumar oynayan, günah işleyen insanlara da sorsanız itiraf ederler, “Bu yaptığım iyi bir şey değildir, akıllı işi değildir” diye. Akıl iyiyi kötüyü ayırt edebiliyor. Allah aklı böyle makbul kılmış, bize akıl gibi hidayeti anlayıp uyan bir cevher nasip etmiştir, onunla doğru yolu anlayabiliyoruz. Ama o yaramaz nefis insanı yoldan çıkarıyor.
Şeytan neyle şeytan oldu? Nefisle, kibirle, kendini beğenmekle… Allah bütün meleklere emretti, “Âdem’e secde edin” diye, o karşı geldi, “Ben ona secde etmem, ben ondan daha iyiyim” dedi. Nefsine uydu orada mahvoldu gitti.
Allah hepimizi nefsin belasından, hatasından, kibrinden muhafaza etsin. Ben kendime ve size tavsiyede bulunuyorum; hiç kimse nefsine uymasın. Nefsin oyununa gelmesin.
Nefsi Beğenmek Bütün Kötülüklerin Başı
Bakın Yusuf Peygamber aleyhisselam, Allah’ın Habîbi, onun babası Allah’ın Habibi, bütün sülalesi Peygamber, o diyor ki “Ben nefsimi temize çıkarmam, (aklamam, hata yapmam diye savunmaya geçmem.) Çünkü nefis kötülüğü çok emredicidir.” (Yusuf, 53) O dahi kendi nefsinden razı değildir bak. Çünkü kişi biraz zeki olduğu için, biraz ibadet ve hizmet yaptığı için, nefis başka arkadaşlara karşı üstünlük iddiasıyla gelebilir ona…
Dikkatimi çekiyor, hem İslam tarihine bakıyorum hem zamanımızdaki insanlara bakıyorum, nefsine uyan şahıs, önce iyiyken sonra kötü oluyor. Nefsi beğenmemek lazım; nefsi beğenmek bütün günahların başıdır; nefsinden razı olmamak da bütün hayrın başıdır.
İnsana kibir gelmesi ne kadar haksızdır, senin ilmin varsa, senin güzelliğin varsa neyin olursa olsun hepsi senin değil Allah’ındır. Allah istese bir saniye içinde aklını alır, deli olursun, sağlığını alır, hasta olursun. Hepsi Allah’ın malıdır. Böyleyken kibirlenmek, kendini beğenmek ne kadar haksızdır.Ben eski sofiyim, bu sofiler acemidir diye kibirlenmek ne kadar yanlıştır…
Bir gün nebi İsa aleyhisselam, havarileriyle beraber bir yolda gidiyorlar. Onları gören fasık, zahiri günahlar işlemiş bir kişi; “Bunlar mübarek kişilerdir. Biri Allah’ın nebisi diğerleri de onun ashabı… ben onların yanına yaklaşayım, gölgeleri üzerime gelsin, belki Allah bana merhamet eder, affeder,” diye, alçak gönüllülükle, kendini Allah’a karşı mahkum görerek gitmiş onların arkasında yürümeye başlamış. Onu gören, İsa aleyhisselamın maiyetindekilerden bir kişi, “ Biz nerede bu fasık kişi nerede,” diye kalbinden geçirip kibirlenmiş.
Allah-u Zülcelâl o sırada İsa aleyhisselama vahyetti; “O, alçak gönüllü fasık, o kibirli âbidin yerine geçti, o da öbürünün yerine geçti. Yani o kibirlenmekle fasık oldu, o da Hz. İsa aleyhisselama ashab oldu.”
O yüzden dikkat edelim hiçbir zaman kendimizi kimsenin üstünde görmeyelim. Sadâtlardan bir zat kendi mürşidine bir mektup gönderiyor, diyor ki: “Efendim, ben şöyle bir rüya gördüm” Mürşidi ona cevaben diyor ki: “Senin rüyanda bir alamet vardır, sen insanlara çok menfaatli olacaksın, insanlar senden çok istifade edecek, yalnız kendini Moskof kâfirlerden iyi görme!” Niçin, çünkü belki o Müslüman olabilir, sen ise kendi akıbetini bilmediğin için kendini onlardan üstün görme. İşte insanın Allah-u Zülcelâl’e karşı durumu böyledir.
Nefis seni hayra götürürken bile kendine bir pay çıkarmak ister. Zamanında bir zat nafile hacca gitmek için yol masrafını hazırlamıştı. Nefsine sordu, “Hacca mı gideyim yoksa bu parayı gizlice fakirlere mi dağıtayım?” Nefsi dedi ki: “Hacca git! Orada seni herkes görecek, hacı diyecek” Hemen o zat o parayı fakirlere dağıttı. Çünkü gördü ki nefsi riya yapmak istiyor. İşte nefis böyle hain bir ortaktır, onunla daima hesaplaşalım.
Kendi Kusurunla Meşgul Ol
Nefsin oyunları çoktur. Mesela kendi nefsinin hatalarını görmemen için seni daima başkalarının hatalarını araştırmaya sevk eder. Mümin kardeşlerinin hatalarıyla meşgul olup kendi hatalarının görmemek, Allah’ın en çok gazaplandığı, en tehlikeli haldir. Çünkü sen kendinle meşgul olmuyorsun daima başkalarıyla meşgul oluyorsun.
İbrahim bin Edhem bir arkadaşıyla yolculuk yapmıştı. Yolun sonunda arkadaşı ona dedi ki:
“Sen büyük bir evliyasın Allah dostusun. Bu yolculukta bende ne hata gördüysen bana söyle ki, ben de onları terk edeyim.”
İbrahim bin Edhem diyor ki:
“Kusura bakma, ben hiç senin kusurlarını görmedim, çünkü ben hep kendimle meşgul oldum.”
Bakın işte onlar böyle evliya oluyorlardı. Kendi kusurlarını görmekten başkasını görmeye vakitleri yoktur.
Rivayet edilen bir haberde gelmiştir ki, bazı ömürler fazla olur, yani kişinin yaptığı iyilikler sebebiyle, anne babasına yaptığı iyiliklerle ömrü ziyadeleşir. Ya o kişinin ömrü kırk seneyse elli sene olur yahut bereketlenir. Birbirimize söylediğimiz meşhur dua vardır ya, “Allah senin ömrüne bereket versin” diyoruz. İşte bereket şudur: kısa bir zamanda öyle ihlâslı kulluk yapıyorsun, öyle İslam ahlakı üzerinde devam ediyorsun ki, ömrü uzun olduğu halde böyle güzel amel yapmamış insanları geçiyorsun. Çünkü sırf Allah için amel yaptığın, güzel ahlak sahibi olduğun için Allah sana böyle amel yapmamış olanlardan daha yüksek makam veriyor, cennet-i ala nasip ediyor. Ömrü uzun olduğu halde böyle ihlâslı amel yapmayan kişinin ömrü boşa geçmişken senin ömrün kısa olduğu halde ihlaslı amelle bereketli oluyor.
İmam Ali radıyallahu anhu diyor ki “Asıl bayram, kişinin hiçbir günah işlemeden geçirdiği gündür.”
Niçin? Çünkü insanlar nasıl ki bayramda ferahlanıyorsa, günah işlemediği gün için de mümin kişi ahiret gününde öyle ferahlanacak.
Günah işlemek, Allah atkında öyle gazap sebebidir ve kâinattaki her şey günahkâra karşı öyle lanet eder ki, toprak, kendisi üstünde günah işleyen kişi hakkında Allah’tan izin istiyor: “Ya Rabbi izin ver onu yutayım!” Üstündeki gök onun hakkında Allah’tan izin istiyor: “ Ya Rabbi bana izin ver onun üzerine yıkılayım!”
Ama Allah-u Zülcelâl öyle merhametli ki; “Bırakın onu, siz onu yaratmadınız, onu Ben yarattım. Eğer onu yaratan siz olsaydınız belki ona siz de merhamet ederdiniz. Ben ona merhamet edeceğim, mühlet vereceğim. Eğer tevbe ederse affederim, etmezse cehennemi yaratmışım, ona dolduracağım!” diyor.
Müminleri Sevmek En Kolay İbadet
Allah-u Zülcelâl günah işleyenleri görünce gazab ediyor, ama sonra bakıyor camileri yaptıran müminleri, birbirini seven müminleri azap etmekten vazgeçiyor. Kudsî hadiste buyuruyor ki:
“Ben yeryüzü halkına azap etmeyi murat ettiğimde, mescitleri inşa ve tamir edenleri, benim rızam için birbirlerini sevenleri ve seher vakitlerinde istiğfar edenleri görünce, onlara azap etmekten vazgeçerim.”
Demek ki, aramızda akrabalık bağı olmadığı halde birbirimizi sevmemiz, Allah’ın camilerini yapmamız Allah’ın gazabını söndürüyor. Öyleyse Allah için birbirimizi sevelim, kin gütmeyelim. Herkesin hatası olabilir, birbirimizi affedelim.
Biz bütün amellerimizi Allah’ın rızasını kazanmak için yapıyoruz, öyle değil mi? Namaz kılıyoruz, zekât veriyoruz, hacca gidiyoruz. Bir de “Bu mümin kardeşimi seveyim, ne güzel bir kul” dediğimiz zaman kolayca Allah’ın rızasını kazanıyoruz. Öyleyse kalbimizdeki yaramazlıkları kaldıralım, Allah’a karşı tertemiz edelim inşaallah. O zaman az bir ibadetle bile Allah bizi kurtaracaktır.
Selef âlimleri demişler ki;
“Allah-u Zülcelâl bize iki emanet bırakmış ki biz onlarla Allah’ın azabından emin oluruz, onlardan biri gitti, biri kaldı.” Bunun hakkında ayette buyruluyor ki:
“(Ey Resulüm,) Sen onların aralarında bulundukça, Allah onları azab etmez. Bir de istiğfar ettikleri sürece Allah onları azaba çarptırmaz.” (Enfal, 33)
Bunlardan biri gitti, yani Allah’ın Resulü ahirete göçtü, artık bizim aramızda değil, bize tevbe istiğfar kaldı. Tevbe etmek, bize Allah’ın azab etmemesi için bir emniyettir, muhafazadır. Öyleyse tevbenin kıymetini bilelim. Hem kendimiz için kıymetini bilelim hem de mümin arkadaşlarımız için…
Buraya gelen herkes bir kişinin tevbe etmesine, namaza başlamasına vesile olmaya gayret etsin. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
“Allah’ın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete eriştirmesi, senin en kıymetli dünya malı olan kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhari, Fezailu’l-Ashab, 9)
Eğer derin düşünürsek ahiret için ne kadar gevşek olduğumuzu görebiliyoruz. Birisi dünya işi için çağırsa ve yüksek bir ücret vaad etse, hasta olanlar bile kalkıp gider çalışmaya, mükafat çok diye… Öyleyse Allah yoluna niye çalışmayalım?
Elhamdulillah, ne mutlu bize, Peygamberin ümmetinden bizi yaratmış, Allah’ın evine gelmişiz. Bu manzara bize Allah’ın nimetidir. Biz burada Allah’ın misafiriyiz. Bir kişinin evine misafir olduğumuz zaman bize “Hoş geldiniz” diyor, yemek, çay ikram ediyor.
Allah, herhangi bir kişi gibi midir? Allah-u Zülcelâl, evine misafir gelen kuluna, rahmetini mağfiretini ikram ediyor. Bunun için Allah’ın evine ziyaretimizi çoğaltalım, başka insanların da gelmesine vesile olalım.
Allah-u Zülcelâl Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme buyuruyor ki:
“Allah sana öyle verecek ki sen razı olacaksın.” (Duha, 5)
Yani Allah sana istediğini verecek, sen razı oluncaya kadar. Peygamberimiz de buyuruyor ki:
“Benim ümmetimden bir kişi cehennemde kalsa ben razı olmam.”
Bakın herhangi bir insanın vaad ettiğini söylemiyorum size, Allah-u Zülcelâl’in vaadini haber veriyorum.
Allah Herkesten Daha Merhametlidir
Allah buyuruyor ki;
“De ki: Ey kendilerine haksızlık edip ölçüyü aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah elbette bütün günahları bağışlar ve gerçekten O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer, 53)
Tevbe etmekle “Ya Rabbi senin kulluğunu yerine getiremedim” demiş oluyorsun. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor:
“Allah’ın kadrini gereği gibi takdir edemediler, Allah, yegâne kaviy, yegâne azîzdir.” (Hacc, 74)
Allah’ın azametine layık kulluğu yerine tam getirmiyoruz. Getirmediğimiz zaman bu nedir, hatadır. Öyleyse bu hatadan, gafletten tevbe edelim. Geçmiş zamanlarımızdaki gafletten özür dilersek, “Ya Rabbi keşke benim bütün zamanım senin huzurunda murakabe ile geçseydi” dersek Allah bizi affedecektir.
Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:
“Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter” derler.” (Tahrim, 8)
Bakın Allah buyuruyor ki, “O gün Allah Peygamberi ve ona iman edenleri utandırmaz, hakir eylemez.”
Allah öyle merhametlidir ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme Allah dedi ki, “Ya Muhammed, ister misin, senin ümmetinin hesabını görmeyi sana nasip edeyim.”
Peygamberimiz buyuruyor: “Hayır Ya Rabbi! Çünkü sen onlara karşı benden daha merhametlisin. Belki ben onları günahını görünce ‘azaba müstahaktır’ diyebilirim ama sen Erhamü’r Rahiminsin, merhametlilerin en merhametlisisin. Onları ancak Sen bağışlarsın”
Süfyan-ı Sevri diyor ki,
“Eğer kıyamet gününde deseler ki, ‘Senin hesabını annenle baban mı görsün yoksa Rabbin mi görsün,’ ben Allah’ın hesabını seçerim. Çünkü o bana anne babamdan daha merhametlidir.”
Öyle merhametlidir Allah azze ve celle. Ama siz de biliyorsunuz mesela senin beş altı çocuğun vardır. İçlerinden biri kendisini devamlı kucağına atıyor, “Baba bana şöyle al, böyle yap” diyor, diğerleri kendi halinde duruyor. Siz ona karşı daha merhametli olursunuz. Allah’ın kulları da böyledir.
Biz de böyle Allah’a karşı yalvaralım. “Allahım senin şanına göre bana muamele et, benim durumuma göre bana muamele etme ya Rabbi” diyelim.
Allah-u Zülcelal kendi nefsimize teslim etmesin, bizi hayırlarda kullansın inşallah.
13 Kasım 2014 Perşembe
Namazı terk etmenin fıkhi hükmü
Namaz kılmamanın fıkhî hükmünü nakletmeden önce şunu tekrar hatırlatmak isteriz ki: “Amacımız korkutmak değil, sevdirmektir; uzaklaştırmak değil, yakınlaştırmaktır; zorlaştırmak değil, kolaylaştırmaktır.”
Ancak bizlerin sevdirme, yakınlaştırma ve kolaylaştırma niyeti, bir hakikati gizlemeye ve saklamaya sebep olmamalıdır. Yoksa Allah katında mesul oluruz ve “bildiklerini saklayanlar” zümresine dâhil oluruz ki, bizler bu zümreye dâhil olmaktan Allah’a sığınırız.
Belki de gizlenen ve saklanan bu fıkhi hükümler insanlara tebliğ edilseydi, namaz kılmayanlar işledikleri günahın ne kadar büyük bir günah olduğunu öğrenirler ve namazı terk etme günahına tövbe ederlerdi. Bizler bu büyük günahın fıkhî hükmünü naklederek uhrevi mesuliyetten kurtulmak istiyoruz. Bu sayede ahirette bizden davacı olunamayacak ve bizler Rabbimize karşı bir mazeret sunabileceğiz.
Bu kısa beyandan sonra şimdi geldik namaz kılmamanın fıkhi hükmüne:
Namazı küçümsediği ve namaza ehemmiyet vermediği için kılmayan kimse ittifakla İslam dininden çıkmış ve küfre girmiş olur. Namazı küçümsediği için kılmayan kimsenin kâfir olacağı hususunda hiçbir ihtilaf yoktur.
Bu arada “küfre girme”nin ne demek olduğunu da beyan edelim: Küfre girmek demek, İslam dininden çıkmak ve Müslüman olma sıfatını kaybetmek demektir. Yani artık o kişi bir Müslüman ile evlenemez, kestiği yenilemez, öldüğünde yıkanmaz ve kendisine cenaze namazı kılınmaz, ebedi cehenneme girer ve asla cennete giremez. Yani o kişi şeriat nazarında artık kâfirdir. “Ben de Müslümanım.” demesi ona hiçbir fayda vermez.
Demek, namazı küçümsediği için kılmayan kişi kâfirdir. Bu kişinin tekrar İslam’a girebilmesi için günahına tövbe etmesi ve tekrar kelime-i şehadet getirmesi gerekir.
Nefsi emmarenin damarına dokunan bu fetvayı ve fıkhî hükmü naklediyoruz ki, namazı küçümsediği ve ehemmiyet vermediği için kılmayan kişinin aklı başına gelsin ve hemen günahına tövbe ederek iman dairesine girsin!..
Namazı küçümsediği ve namaza ehemmiyet vermediği için kılmamanın hükmünü böylece öğrendik. Şimdi, namazı tembellikten dolayı kılmamanın fıkhî hükmüne bakalım:
Namazı, kıymetine ve önemine inandığı halde tembellikten dolayı kılmama hususunda iki farklı görüş mevcuttur. Birinci görüş Hanefilerin, Malikilerin ve Şafilerin görüşüdür ki, bu üç mezhebe göre, namaz kılmayan kişi, çok büyük bir günah işlemekle birlikte yine de Müslümandır. Namazı terk etmesi onu dinden çıkarmamaktadır. Bu kişi, günahkâr bir Müslüman olmakta ve namazı terk etmesi sebebiyle küfre girmemektedir.
Hanbelî mezhebine göre ise namaz kılmayan kişi kâfirdir. Hanbelî mezhebine göre, mazereti olmaksızın tek bir vakit namazını kılmayan kişi kâfir olur. Bu kişiye, dinden dönenlere tatbik edilen hükümler tatbik edilir. Ölünce yıkanmaz, kefenlenmez ve cenaze namazı kılınmaz. Bir çukur kazılarak cenazesi içine bırakılır ve üzeri toprakla örtülür.
Hanbelî mezhebinin görüşü olan, namaz kılmayanın dinden çıkması ve küfre düşmesi, aynı zamanda birçok sahabenin de görüşüdür. Hz. Ömer, Abdurrahman bin. Avf, Muaz bin. Cebel, Ebu Hüreyre, İbn-i Mes’ud, İbni Abbas, Cabir İbni Abdullah, Ebu’d Derda gibi sahabelerin büyükleri; ayrıca İshak b. Râhuye, Abdullah bin. El-Mübarek, İbrahim en-Nehai, Hakem bin. Uteybe gibi adlarını saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok İslam âlimi de, Ahmed İbni Hanbel gibi, namaz kılmayanın dinden çıkıp kâfir olduğuna hükmetmişlerdir.
Demek namazı terk etmenin hükmü şöyledir: Namazı küçümseyerek ve ehemmiyet vermeyerek terk eden ittifakla kâfir olur. Ebedi olarak cehennemde kalır ve cennet kendisine haram olur. Küçümseme olmaksızın, tembellik gibi bir sebeple namazı terk edenler hakkında ise ihtilaf vardır. Üç mezhebe göre, iman dairesinden çıkmamakla beraber büyük bir günah işlemektedir. Hanbelî Mezhebine göre ise, bu kişi dinden çıkmakta ve kafir olmaktadır ki, isimlerini saydığımız birçok sahabe ve âlim de Ahmed İbn-i Hanbel hazretlerinin görüşündedir.
Şimdi ey namazını kılmayan kişi! Bütün bunları duyduktan sonra hala namaz kılmamaya devam mı edeceksin? Yoksa hemen tövbe edip namaza mı başlayacaksın? Gel, ikinci yolu seç ve Allah’a tövbe ederek namaza başla. Yoksa ölüm gelip çattığında pişmanlığın öyle büyük olur ki, akıl ve hayal tasavvurundan aciz kalırlar.
Hem sakın deme: “Ben de herkes gibiyim. Namaz kılmayan tek ben değilim ki. Eğer ceza varsa hepimize var.”
Sakın böyle deme, çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Hiçbiri kabirde yardımına gelemez. Hem herkesle musibette beraber olmakla oluşan teselli, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Yani sana kabirde veya cehennemde azap edilirken, kendisine azap edilen başkalarına bakarak teselli bulamazsın. Hem kendini sakın başıboş zannetme. Zira şu dünya misafirhanesine, hikmet nazarıyla baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin; sen nasıl nizamsız ve gayesiz olabilirsin?
6 Kasım 2014 Perşembe
KURTULUŞ İÇİN ZİKİR ŞART
Kalb onunla tedavi oluyor…
Zikir şart, tefekkür lazım…
Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Eğer (Yunus aleyhisselam) çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun (balığın) karnında kalırdı.” (Saffat; 143-144)
Burada, insanlar için ne kadar da açık bir işaret vardır. Allah-u Zülcelal'in ibadeti, zikri, insan için çok büyük bir kurtarıcıdır, dertlere, kederlere, sıkıntılara çaredir. Demek ki Yunus aleyhisselamın ihlasla zikri, ibadeti ve samimiyeti hürmetine, Allah-u Zülcelal onu kırk gün sonra balığın karnından kurtarmıştır.
İnsan, bu ayet-i kerimenin ve daha başka ayet-i kerimelerin üzerinde biraz derin olarak düşünecek olursa, tek çarenin Allah-u Zülcelal'in zikri ve ibadeti olduğunu açıkça görebilir. İnsana hem dünyada hem de ahirette yarayacak olan Allah-u Zülcelal'in zikri, ibadeti, Allah-u Zülcelal için gösterilen samimiyet, ihlas ve takvadır. Ama bu adi olan nefis, Allah-u Zülcelal'in zikrini, ibadetini, hizmetini yapmak istemiyor. Allah-u Zülcelal onu da öyle yaratmıştır.
Yapmış olduğumuz zikir, ibadet ve hizmetler Allah-u Zülcelal’in rızası için olursa, herhangi bir musibetle karşı karşıya kaldığımız zaman, bu salih ameller, bizim selamete çıkmamıza vesile olacaktır. Eğer insan, günde birkaç dakika veya bir saat kadar oturup Allah-u Zülcelal'in cenneti, cehennemi ve ahireti niçin yarattığını tefekkür etse; dünyayı, altını, gümüşü ve bunların sonunun ne olacağını iyice bir düşünse, Allah’ın zikrinden gafil olarak ve ahiret için çalışmayarak ne büyük bir yanlışın içinde olduğunu açık bir şekilde anlayacaktır.
Nasıl gözlerimizi kapattığımız zaman dünyayı göremiyorsak, düşünmediğimiz zaman da kendimize faydalı ve zararlı olan şeyi göremeyiz. Kör gibi olup bunları birbirinden ayıramayız. Allah'tan korkan, Allah-u Zülcelal'in daima kendileriyle beraber olduğunu bilen kimseler şeytan kendileriyle uğraşmak istediği zaman, Allah'ın azametini, büyüklüğünü, kıyamet gününü, cennet ve cehennemi hatırlarlar da bu sayede, iman nuru kalplerinin üzerine inerek; nasıl gözümüzü açtığımız zaman dünyayı görüyorsak, onlar da bu şekilde hakikati görürler, hakiki bir insan olurlar.
İnsan daima, iyi ve kötüyü birbirinden ayırmak suretiyle düşündüğü zaman, kalbinde iman nuru parlayacak ve imanın feyziyle kalp, ruh ve nefis tedavi olacaktır. O kişiye günahlardan muhafaza olmak için bir istek, daima ibadet etmek için bir gayret ve Allah'ın muhabbeti gelecektir. Yani o kişi İslam'ın, insandan istediği bütün davranışlar içinde olacaktır. Bunun için daima iman nuru sayesinde, kalbin üzerine iman, feyiz ve rahmet gelmesi çalışması lazımdır.
Bunun tersine de insan kendisini bıraktığı, aklıyla düşünmediği zaman, nefis kalbi daima kötü yola sevk edecek, hatta gitgide küfre kadar da götürecektir. İnsan hakiki olarak tefekkür ettiğinde, Allah'ı çok sevmesi gerektiğini anlar.
Ölecek ve hesaba çekileceğiz
Bu dünyada insanın, ahireti ve Allah-u Zülcelal’in rızası için mahzun olması lazımdır. “Ben dünyada niye zengin olamıyorum, niye benim dünyalığım yok?” diye değil, ahiret için mahzun olmalıdır. Kabristanların sessizliğine bakıp aldanmayalım. Orada büyük şeyler oluyor.
Sanki kendimizi hiç ölmeyecekmiş gibi görüyoruz. Oysa hepimiz öleceğiz. Şimdi ne soru vardır, ne de cevap vardır. Fakat öldüğümüz zaman bize soracaklar, bizi hesaba çekecekler. Dünyada sanki ebedi kalacakmışız gibi aldanmayalım. Bizim, o sorulara cevap vermek için hazırlık yapmamız lazımdır. Her ne kadar biz duymuyorsak da kabirlerde sorgu ve sual melekleri ölüleri sorguya çekiyorlar.
Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: “Ölü kabre konulur. Salih kişi, kabrinde korkusuz ve endişesiz oturtulur. Sonra kendisine: “Hangi dinde idin?” denilir. “İslâm dinindeydim” der. “Şu adam nedir?” denilir. “O, Allah'ın Resulü Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)dir, bize Allah indinden açık deliller getirdi, biz de onu tasdik ettik” der. Ona: “Allah'ı gördün mü?” denilir. O: “Allah'ı görmek hiç kimseye mümkün ve muvafık değildir” der. Bu safhadan sonra cehenneme doğru bir delik açılır. Oraya bakar, ateş alevlerinin birbirini kırıp yok etmeye çalıştığını görür.
Kendisine: “Allah'ın seni koruduğu ateşe bak!” denilir. Sonra ona cennet cihetinden bir delik açılır ve onun güzelliklerine ve içinde bulunan (nimet)lere bakar. Kendisine: “İşte senin makamın!” denilir ve yine ona: “Sen bunlar hususunda yakîn (kesin iman) sahibi idin. Bu iman üzere öldün, bu iman üzere yeniden diriltileceksin inşaallah!” denilir.
Kötü adam da kabrinde korku ve endişe ile oturtulur. Kendisine: “Hangi dinde idin?” diye sorulur. “Bilmiyorum” diye cevap verir. Kendisine: “Bu adam kimdir?” denilir. Halkı dinledim, bir şeyler söylüyorlardı, onu ben de söyledim” der. Ona cennet cihetinden bir delik açılır. Cennetin güzelliklerine, içinde bulunan nimetlerine bakar. Ona: “Allah'ın senden uzaklaştırdığı şu cennete bak!” denilir. Sonra ona cehenneme doğru bir delik açılır. Oraya bakar. Alevlerin birbirini yiyip yok etmekte olduğunu görür. Ona: “İşte makamın burasıdır. Sen cehennemin varlığı hususunda şekk (şüphe ve inkâr) içerisinde idin, bu şekk üzere öldün ve bu şekk üzere diriltileceksin inşaallah!” denilir.” (Kütüb-i Sitte; Hadis No:7277)
İşte bu hadis-i şerifte anlatılanlarla hiç şüphe yoktur, aynen karşılaşacağız. Birbirimizi gördüğümüz gibi sorgu ve sual meleklerini göreceğiz ve onlar bizi sorguya çekecekler. O yüzden daha elimizde fırsat varken, geç olmadan tevbe ile Allah-u Zülcelal’e yönelelim ve bize sorulacak olan kabirdeki o sorulara cevap hazırlayalım. Bahusus zikir, hep Allah’ın zikriyle meşgul olalım ve gafletten kaçınalım.
Kurtuluşumuz için seherlerde Allah’a yalvaralım
Sırrı-i Sakati bir gün baktı ki Sadil Mecnun, avucunun içine 'Allah' kelimesini yazmış. “Ya Sadil bu nedir? Allah kelimesini niçin avucunun içine yazdın?” dedi. Dedi ki: “Ya Sırrı! Ben kalbimin üzerine Allah'ın adını yazdım. Oraya Allah'ın zikrinden, Allah-u Zülcelal’in muhabbetinden başkasını koymuyorum. Dilimin üzerine de Allah'ın adını yazdım. Ondan başkasını zikretmiyorum. Avcumun içine de yazdım ki daima Rabbimin ismine bakayım.”
Mecnun Arapça deli demektir. Bakınız, ona Deli Sadil diye isim takmışlardı. Hâlbuki o akıllıdır, biz deliyiz. Çünkü o muhabbet ve aşkla, saadet-i ebediyyesini, baki hayatını temin ediyordu. Biz ise daha önce de denildiği gibi birkaç günlük keyf-u sefa için ebedi hayatımızı tehlikeye atıyoruz. Bu durumda biz mi deliyiz, yoksa o mu delidir?
Bu ahirzamanda insanın çaresi, daima Allah'a yalvarmaktır. Seher vakti duaların makbul olduğu bir zamandır. İmsâktan yarım saat, bir saat önce, Allah-u Zülcelal'e yalvarmalı; günahlarımızı affetmesi, bizi doğru yola iletmesi, bizi günahlardan muhafaza etmesi, bize ibadetini nasip etmesi; nihayet rahmetiyle, keremiyle, fazlıyla bizi rızasına müstahak etmesi için yalvarmalıyız. Böyle yaptığımız zaman, kalbimiz tedavi olacaktır.
Zikir ve ihlasla dua yapmak hali insanın kalbini tedavi eder. İnsanın, Allah-u Zülcelal'in emirlerine ne kadar merakı varsa, Allah-u Zülcelal onu, yeryüzünde o kadar aziz kılar. Çünkü Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Üstünlük (izzet, şeref), ancak Allah'a, O'nun elçisine ve müminlere mahsustur.” (Münafikun; 8)
Kalp zikirle tedavi oluyor
Zikrin manası, kalben Allah'la beraber olmaktır. Kalbimizle Allah’a yönelmek suretiyle huzurlu olduğumuz zaman, Rahmet-i ilahi kalbimize doğru gelecek ve günahlardan dolayı kararan kalbimiz tedavi olacaktır.
Saadat-ı kiram şöyle demiştir: “Bir saniye huzur ile Allah'ı zikretmek, bin sene gafletle ibadet yapmaktan daha hayırlıdır.”
Yine saadat-ı kiramdan bir zat şöyle demiştir: “Ben zaten gaflet içinde zikrediyorum. Böyle zikir yapacağıma hiç yapmayayım' diye, şeytan kişiye vesvese vererek onun kalbiyle oynayabilir. Bu düşünce çok yanlıştır. İnsan, gafletle zikir yapa yapa, huzurlu bir şekilde zikir yapmayı öğrenecektir ve o gaflet halinden kurtulacaktır.”
Tabi ki, insan ilk defa zikrettiğinde, gafletle olabilir yahut da zamanla 'Ben hala gafletteyim, benim kalbim çalışmıyor' diye düşünebilir. Bunlara aldırmamak, devam etmek lazımdır. Bir gün, iki gün, üç gün, dört ay, bir sene, onu aramak ve yapmak lazımdır. Bir gün bulacaktır, inşaallah.
İnsan, manevi hastalıklarını tedavi edip kâmil olmazsa; Allah-u Zülcelal'in ibadetinden, zikrinden gafil olursa, kendisine yapılan eziyetlere dayanamayacağı gibi, şeytan ve nefse mağlup olup karşısındakilere zararda verir kendisi de buguz ettiği ve kin duyduğu zarar görür.
İnsanın vücudunun herhangi bir yerinde bir çıban çıktığı zaman, çıbanın içindeki cerahat çıkarılmadığı sürece, yarası iyileşmez. Çıbanın içindeki pisliği çıkarıp, üzerine merhem sürülürse bir kaç gün içinde nasıl iyileşirse insanın kalbi de zikrullah ile tedavi olur ve kin, kibir, riya, ucb, hased, salih amellerde gevşeklik göstermek gibi manevi hastalıklarından kurtulur. İnsanın kalbinde bu hastalıklar olduğu zaman insan, kendisinde ne ibadet yapmaya güç bulabilir, ne yaptığı ibadetlerden lezzet alabilir ne de akl-ı selim ile düşünebilir. Kalbimizdeki bu habis hastalıkları zikrullah ile temizlediğimiz zaman, yaptığımız ibadetlerin lezzeti, çok başka olur. Bunu, herkes üzerimizde göreceği gibi kendimiz de hissederiz.
Dünya hayatının faniliği
İnsanın, daha bu dünyadan ayrılmadan önce dünya sevgisini kalbinden çıkartması lazımdır ki ölürken pişman olmasın. Dünya sevgisini, muhabbetini, kalbimizden çıkartmak içinse eşyanın özüne ve hakikatine bakmalı, fani ve geçici olduklarını kalbimizle ve ruhumuzla temaşa etmeliyiz. Onların fani olduğunu, geçici bir süre sonra hiçbir kıymetlerinin kalmayacağını anlayıp bildiğimiz zaman, dünyanın nasıl olduğunu görerek kalbimize, sadece Allah-u Zülcelal'in ve ahiret gününün muhabbetini yerleştiririz.
Fabrikadan yeni çıkan bir otomobile bakın mesela! Sahibi onu aldığı zaman gözü gibi bakıp, bakımını aksatmadan yapar. Herhangi bir yerine bir şey olmaması için azami gayret sarfeder. Ancak, bazen de hurdalıklarda her tarafı çürümüş, kullanılamayacak duruma gelmiş arabalar görürüz. Hâlbuki o araba da bir zamanlar yeniydi. Sahibi onu seviyor, ona itina gösteriyordu. Arabanın muhabbetiyle kalbi doluydu. Peki, ne oldu? O yepyeni araba, yavaş yavaş eskidi, çürüdü ve topraktan bir farkı kalmadı. Böyle olduğu için de sahibinin ona duyduğu sevgi de kayboldu.
Bir kişi yeni bir elbise aldığında itina ile giyer. Ama bir süre giydikten sonra, eskidiği için kaldırıp çöpe atar. Hani sahibi o elbiseyi aldığında, yeniyken özen gösteriyordu. Ne oldu ona? Eskidi ve sahibinin ona olan beğenisi, sevgisi de zail oldu, geçti gitti.
Hepimiz, yediğimiz yemeğin ne olduğunu biliyoruz. İşte, eşyanın aslı, hakikati böyledir. Dünya da sevgisi de böyledir. İnsan bunlara meylederse Allah-u Zülcelal'den, ebedi olan ahiret gününden gafil kalır. Fakat dünyanın ne olacağını tefekkür ettiği zaman, kendisini ibadetten, zikirden alıkoyan şeyler, bütün cazibesini kaybeder.
Hakikaten de şuurlu bir şekilde düşünecek olursak; padişah olsak biz şimdi, bütün dünya da bizim olsa ve bütün insanlar da bize hizmet etseler, hiç bir kıymeti yoktur, hepsi; o padişahlık makamı da sahip olduğumuz saltanatta, hizmet eden insanlarda zail olacaklardır. Çünkü faniyiz ve bir gün mutlak herkes gibi ölüp toprağa karışacağız.
Onun için kendime ve sizlere daima şunu tavsiye ediyorum; gaflete daldığımız zaman, kendimizi hemen uyandıralım. Çaremiz, Allah-u Zülcelal'i zikretmektir. Zira bu ahirzamanın gafletinden, günahların zilletinden Allah’ın zikri ile korunabiliriz.
Ölü kalpler, bir de diri olan kalpler vardır. İnsanın vücudundaki kalp, gafil olursa, ölür. Onun içinde insan namaz kılamaz, oruç tutamaz, zikir yapamaz ve günahlardan korunamaz hale gelir. Ama diri olan, gafletten uzak olan kalpte, Allah-u Zülcelal'in feyzi, rahmeti ve affı vardır.
Zaten insan kalbiyle, “Allah, Allah” derse, Allah-u Zülcelal'in rahmetine, affına talip olmuş, Allah-u Zülcelal'i zikrederek, Allah’tan yardım talebinde bulunmuş demektir. Allah-u Zülcelal'in yardımı olmazsa insanın hali ne olur? İşte onun için çaremiz, Allah-u Zülcelal'in zikridir. Kendimizi bundan mahrum edersek, Allah muhafaza kalbimiz ölü bir kalp haline gelir.
İslam dininde, manevi olarak zikir yapmak, Allah-u Zülcelal’e karşı olan durumu düzeltmek kadar kıymetli bir şey yoktur. İşte henüz geç kalmamışken, elimizdeki fırsatlar kaçmamışken, ancak kıyamet gününde ferahlanacağımız şeylerle şimdi ferahlanmamız lazımdır. Bu dünyada önümüze gelen fani olan güzel şeylerle ferahlanmak ve dünya zevkleri geçicidir.
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...
30 Ekim 2014 Perşembe
ANA-BABA HAKKI
Cennet annelerin ayakları altındadır
Anne, çocuğu aylarca karnında taşıyan, sonrada dünyaya getiren ve her türlü fedakârlığı göze alarak çocuğu maddİ ve manevi açıdan yetiştiren kadındır.
İslam Dini, ananın çocuk üzerindeki hakkının daha büyük olması nedeniyle özellikle analara daha sonra da babalara çok iyilik yapılmasını emretmiştir.
Ananın emeğini hiçbir teşekkür karşılayamaz. Bu emeğin karşılığı hiç bir mükâfatla takdir edilemez. Babanın da hakkı büyüktür.
Anne, hamile kaldığı andan, itibaren evlad sebebiyle meşakkatler çekmeye başlar. Doğum kolay bir hadise değildir. Hayati tehlikeleri beraberinde getirir.
Doğum sırasında ölen, şifasız dertlere giriftar olan anneler çoktur. Doğum normal cereyan etse bile, doğum sonu ve acılar başlı başına ciddi ve tahammülü zor fevkalade bir imtihandır.
Annenin esas hizmeti doğumdan sonra başlar. Çocuğun emzirilmesi, giydirilmesi temizliğinin yapılması, terbiye edilmesi, tedavisi gibi ardı arkası kesilmeyen vasati on beş yıl sürecek hasbi bir hizmet dönemi doğumla başlar. Eğer çocuk özürlü ise belki ölünceye kadar o çocuğuna en güzel şekilde bakmaya devam eder bıkmadan, usanmadan.
Cenab-ı Hakk'ın annelere koyduğu şefkat duygusu, -sefihleşerek fıtratını bozmamış- anneleri istirahatını, sıhhatini, yeme içme ve giyinmesini düşünmeden bütün imkânlarıyla çocuğuna hizmete sevk eder.
Evladın bu hizmeti maddi bir karşılıkla ödemesi mümkün değildir? Yapabilecek tek şey annenin kendine sunduğu anneliğin idrakinde olması, minnettarlığının şuurundan olduğuna annesine hissettirmesidir.
Anneye daha çok iyilik etmek gerektiğini şu hadisi şerif bize haber vermektedir: “Adamın biri Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme gelip sordu:
- Ey Allah'ın Resulü, insanlar içinde iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en ziyade kim hak sabidir? Diye sordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
- Annen" diye cevap verdi. Adam:
- Sonra kim? Dedi. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, yine:
- Annen, diye cevap verdi. Adam tekrar:
- Sonra kim? Diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem yine:
- Annen, diye cevap verdi. Adam tekrar sordu:
- Sonra kim? Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bu dördüncüyü:
- Baban! Diye cevapladı.” (Buhari, Müslim)
İslam Dini evladın annesine ve babasına karşı olan saygı ve hizmet borcu hususunda ısrar eder, annenin evlat üzerindeki hukukunun babanınkine nisbetle en az üç misli olduğunu söyler.
Âlimler annenin babaya rağmen üç misli zahmet çektiğine Kur'an-ı Kerimin şu ayette işaret buyurduğunu söylemişlerdir: (Mealen) “Biz insana, anne babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Zira annesi, onu karnında, zorluğa uğrayarak taşımış onu güçlükle doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.” (Ahkâf; 15)
Âlimler der ki; “Hadiste anneye tanınan üç misli hak, ayette zikredilen üç şeye karşılıktır; hamilelik zahmeti, doğurma meşakkati ve emzirme sıkıntısı.”
Anne ve babalara kim bakacak?
Ana ve babanın çocukları üzerinde bir takım dini ve hukuki hak ve yetkileri sahip kabul edilmiştir. Analık ve babalık ilişkisine dair bazı özel hükümler konulmuştur.
Kur'an-ı Kerim'de gerekse hadislerde çoğunlukla Allah'a kulluk görevinin hemen ardından ana babaya karşı saygılı olma ve iyi davranmanın bir görev olduğuna dikkat çekilir. Nitekim Bakara suresinin 83. ayetinde İsrailoğullarına yüklenen ve uyacaklarına dair söz (misak) alınan sekiz konudaki görevler sıralanırken en başta yalnızca Allah'a kulluk, ikinci olarak da ana babaya iyilik etme vazifesi gösterilmiştir.
Mesela şu ayetler anne ve babaya iyiliğe emretmektedir: “Allah'a kulluk edin. O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya iyilik edin.” (Nisa; 36)
“Rabbin, ancak kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa sakın onlara öf bile deme, onları azarlama; her zaman onlara güzel değerli sözler söyle, acıyarak onlara daima kucak aç ve yumuşak davran ve Ya Rab beni küçükken bakıp büyüttükleri gibi sen de şimdi onlara acı, diyerek dua et!” (İsrâ; 24)
Bu ayetlerde anne-baba hakkının, Allah'a kulluktan sonra gelmesi, tüm diğer insani haller karşısında önceliği olduğunun açık kanıtıdır.
Mikdad b. Ma'kerib 'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah size analarınıza iyi davranmanızı tavsiye ediyor. (Bu cümleyi üç kez tekrarladı). Allah size babalarınıza iyi davranmanızı emrediyor. Allah size en yakın akrabanıza ve sonra yakınlık derecesine göre diğer akrabalarınıza iyi davranmanızı ve haklarını gözetmenizi tavsiye ediyor.” (Ahmet Bin Hanbel, İbni Mace)
Hatta bu Kütüb-i Sitte (17/471) de bu hadisin bir rivayette de şöyle bir ilave vardır. Hatta anne ve babası kendisine eza vermiş olsa bile iyilik yapılmasını Peygamberimiz tavsiye etmektedir.
16 Ekim 2014 Perşembe
BİZE ‘DELİ’ DESİNLER
Yeterince hizmet etmiyoruz
Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.” (Zariyat; 56) Allah-u Zülcelal, insanları başıboş hareket etsinler, nefislerinin istediği gibi yaşasınlar diye yaratmamıştır.
Efendimiz aleyhissalâtu vesselâmla birlikte, Bedir Harbi’nde üç yüz mümin vardı, üç yüz küsür mümin...
Harpten bir önceki gece, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kendisi için hazırlanan yerde durmadan ibadet yapıyor, ardından da Allah-u Zülcelal'e “Allah’ım! Bana yaptığın vaadini yerine getir. Sen, şu bir avuç topluluğu helak edersen, (kâfirler onlara galip olurlarsa) artık sana yeryüzünde ibadet edecek hiç kimse kalmaz!” diyerek, öyle yalvarıyordu ki Efendimizin cübbesi mübarek sırtından düşmüş, bu hali gören sahabe efendilerimiz, Hazreti Ebubekir radıyallahu anhu Efendimiz, dayanamayıp üzüntüden ağlıyorlardı.
Kardeşlerim, bizim de bu zamandaki halimiz aynen öyledir. Biz çok geriye gidiyoruz. Müminler olarak, Müslümanlar olarak çok geriye gidiyoruz. İslam için yeterince çalışmıyor, İslam hizmetinde gayretli olmuyoruz. Ya dünyayla, ya hep keyf ü sefayla; çayla, boş konuşmakla, malayani işlerle meşgul oluyoruz. Bu şekilde ömrümüzü bitiriyoruz. Biz bu haldeyken, mümin kardeşlerimiz de günahlara, şeytana, dünyaya, küfre meylediyorlar ve bu şekilde dinimizi kaybediyoruz!
Git gide Allaha ibadet edecek, hakiki olarak bir toplum, bir cemaat kalmayacak. Çalışmıyoruz, İslam için, Müslümanlar için, dinin yaşanması için yeterince gayret göstermiyoruz. Bu konuda çok üzgünüm.
Çalışalım! Her nerede oturursak Allah'tan bahsedelim. Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerinden, Allah-u Zülcelal ve Hazreti Resûlullah Efendimize itaatten bahsedelim. Allah-u Zülcelal’in rızası bundadır. Daima söylüyorum; Allah'a âşık olalım. O bize kalacak, o bize yarayacak, bize menfaat verecek olan odur. Kabirde onu öyle bir güzel göreceksiniz, onunla öyle ferahlanacaksınız ki ancak karşılaştığınızda bunun güzelliğini anlayabilirsiniz.
Herkese tevbeyi anlatalım…
Her bir insanın eline, kıyamet gününde bir kitap verilecek. Sabahtan akşama kadar ne yapmış isek kıyamet gününde, o kitapta bir sayfa olarak karşımıza çıkacak. Eğer Allah'ın zikriyle, ibadetiyle, İslam hizmetiyle meşgul olmuş; tevbeyi, namazı anlatmakla ömrümüzü geçirmiş isek o sayfa, şarkla garbı aydınlatacaktır. O kadar bir ışık, o kadar bir nur, aydınlık meydana çıkacak... ‘Cehennem ehli dahi o sayfayı gördüğü, o nura baktığı zaman azabı hafifleyecek’ diye söylenmiştir. O kadar ferah, o kadar güzel ve muazzam bir şeydir!
Eğer bir kul da bunun aksine ömrünü, günlerini hep gafletle, hep malayani ile hep günahlarla geçirmişse onun kitabının sayfaları da kıyamet gününde açıldığı zaman, bir karanlık, zulmet, pis bir koku ortaya çıkacaktır. Eğer diyor kitap, “Cennet ehli onu görürlerse cennet nimetlerinden lezzet almaları azalırdı.” O kadar biçimsiz, o kadar kabih bir şeydir, yani o kadar sıkıntılıdır.
Günlerimiz bu şekilde öyle ya da böyle geçiyor. Boşa harcamayalım onları. Elimizden geldiği kadar arkadaşlarımıza anlatalım, çalışalım. Onların imanına bak, bomba gibiydiler! Ashab-ı Kiram’dan bir kişi, bir yere gitseydi, kimi görse, kiminle karşılaşsa, rastladığı bütün insanları imana davet ediyordu. Çünkü onlar, Allah’a âşık idiler, imanları kuvvetliydi.
Bizde elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar onlar gibi yapalım. Onlar ne şekilde yapmışlarsa biz de o şekilde; nerede oturursak hep Allah'tan bahsedelim, Allah’ın rızasını kazandıracak amellerden bahsedelim. Bahusus tevbeden bahsedelim. Çünkü bir insan tevbe etmezse Allah-u Zülcelal’in rızası yolunda başarılı olamaz, o yola giremez. Tevbe etmeyen insan, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandıran amellerle arasını düzeltemez. O kimse Allah-u Zülcelal’e dua da ederse olmuyor.
Şimdi bakın! Dünya hayatına baktığımız zaman, nasıl bir kişi bir yere gitmek için oraya götüren bir yola giriyorsa tevbe de öyle Allah-u Zülcelal’in rızasına götüren bir yoldur. Sen o yola girmezsen o yere gidemezsin.
Tevbe, böyledir işte. Bakmayın, din garip olmuş, şimdi insanlar kıymetini bilmiyorlar. Tevbe, kişiyle Allah arasında öyle bir vesiledir ki, sayılamayacak kadar kıymetlidir. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Eğer siz, büyük günahlardan kendinizi muhafaza ederseniz, Allah azze ve celle sizin küçük günahlarınızı affeder ve çok güzel bir yere sizi nasip edecektir.”
9 Ekim 2014 Perşembe
Namaz hakkında Ayet-i Kerimeler
“Her nefis kendi kazandığından dolayı rehindir. Ancak amel defterleri sağından verilenler müstesna. Onlar cennettedirler. Günahkârlara sorarlar: ‘Nedir sizi cehenneme sokan?’ Onlar der ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik. Ceza gününü de yalanlardık. Nihayet bize ölüm gelip çattı.” (Müddessir 38-47)
“Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” (Taha 14)
“Birtakım insanlar ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur 37)
“Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 45)
“Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular; onlar cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır.” (Meryem 59)
Kur’an, bu ve benzeri onlarca ayetiyle namazı emrediyor ve namaz kılmamanın acı neticesini insanlara ders veriyor.
2 Ekim 2014 Perşembe
Kurban kesmenin fazileti
Kurban nisabına malik olanın, kurban kesmesi vacib iken, kurban kesilmeyen ev inleyerek, sahibine beddua eder, (Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara düçar kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Kurban kesmeyi bir nimet bilmeli! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye]
(Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hâkim]
(Kurbanın postunun her kılına ve her parçasına bir sevab vardır.) [Hakim]
(Kurbanlarınız semiz olsun. Onlar Sıratta bineklerinizdir.) [Zâd-ül mukvin]
(Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevab vardır. Kanının her damlası kadar mükâfat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun!) [İbni Mace]
(Kurbanlarınızı gönül hoşluğuyla kesin! Çünkü hiçbir Müslüman yoktur ki, kurbanını kıbleye döndürüp kessin de, bunun kanı, boynuzu, yünü, her şeyi kıyamette kendi mizanına konan sevabı olmasın!) [Deylemi]
(Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani]
(Kurban bayramında yapılan amellerden Allahü teâlâ katında kurban kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden Allahü teâlâ, onu muhafaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin!) [Tirmizi]
(Kurbanların en hayırlısı boynuzlu koçtur.) [İbni Mace]
(Ya Fatıma, kurbanının yanına git! Kesilirken orada bulun! Kurbanının yere akacak ilk kan damlasıyla, geçmiş günahların affedilir.) [İ. Hibban]
(Kesilen kurban, Kıyamette, etiyle, kanıyla 70 kat büyüyerek mizana konur.) [İsfehani]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : “Size Emredildiği Gibi” : “Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15) Dosdoğru olmak, hiç...
-
“Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15) Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak... Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukt...