Wikipedia
Arama sonuçları
10 Temmuz 2014 Perşembe
ZEKâT SORULARI
Zekât ne demektir? Zekâtın hükmü nedir?
Zekâtın sözlük anlamı, artmak, çoğalmak, arınmak ve bereketlenmek demektir.
Dini anlamda zekât; ‘Nisab’ adı verilen, asgari zenginlik ölçüsündeki bir malın belirli bir miktarını, belirli bir zamandan sonra, Allah rızası için ihtiyaç sahibi kimselere karşılıksız olarak teslim etmektir.
Zekât verebilecek niteliklere sahip olan bir insanın zekât vermesi, farzdır. Bu; kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Bunun için zekâtı inkâr etmek küfürdür. Farz olduğu halde onu yerine getirmemek, diğer farzları işlememek gibi günah ve haramdır.
Zekât vermemenin cezası nedir?
Zekât vermemenin hem dünyada hem de ahirette azabı vardır. Ahiretteki azabı, yakıcı, şiddetli bir azaptır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Altın ve gümüşleri biriktirip Allah yolunda harcamayanları, büyük bir azabın beklediğini müjdele. Kıyamet günü, altın ve gümüşleri ateşte kızartılarak, bunlarla sağları, solları, yanları ve sırtları dağlanır. ‘İşte bunlar biriktirdiğinizdir. Biriktirdiğinizin tadına bakın.” (Tevbe; 4-5)
Allah için zekat vermek, dünya nimetlerinden uzaklaşarak, ahiret için yapılan karlı bir ticarettir. Onun için insan, elindeki bu varlığı ve zenginliği, Allah-u Zülcelal’in verdiğine ve yine O’nun bir gün alabileceğine inanıyorsa, emretmiş olduğu zekâtı verirken de cimrilik yapmamalıdır.
Dün Karun’u malları ile beraber toprağa yutturan Allah-u Zülcelâl, bugün senin malını da elinden alabilir. Dünyada verilen cezanın bir çeşidi de budur. Bunu akıldan hiç çıkarmamak lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur: “O mallarda, dilencilerin ve mahrum kalanların hakkı vardır.” (Mearic; 24-25)
Nisab ne demektir? Altının nisabı 20 miskal, gümüşün nisabı ise 200 dirhemdir denilmektedir. Bunlar, bugünkü ölçülere göre ne kadardır?
Nisab; zekâtın farz olabilmesi için, zaruri ve aslî ihtiyaçların dışında, sahip olunan malın en az sınırıdır. Hanefi mezhebine göre; bu günkü ölçülerle altının nisabı yaklaşık 85 gramdır. Gümüşün nisabı ise yaklaşık 700 gr.dır. Şafii mezhebine göre; bugünkü ölçülerle altının nisabı yaklaşık 85 gr.dır. Gümüşün nisabı ise 504 gr.dır.
Zekât Ramazan ayında mı ödenir? Vakti girmeden önce zekât ödenir mi?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, şartlar tamamlandıktan sonra, zekâtın hemen verilmesi gerekir. Bir kimseye zekât vermek farz olur da bu zekâtını ödeme gücüne sahip olursa onu geciktirmesi caiz değildir.
Zekâtın farz olmasının şartlarından birisi de üzerinden bir yıl geçmiş olmasıdır. Zekâtın Ramazanla hiçbir münasebeti yoktur. Mal sahibi, hangi tarihte nisaba malik olmuşsa, o andan itibaren üzerinden bir yıl geçtiği vakit, onun zekâtını vermeye mecburdur. Zekât vermekle yükümlü olan kişi, özürsüz olarak zekâtını tehir ederse günahkâr olur.
Bir kimse, ödeme gücüne sahip olduğu halde zekâtını tehir ederse, bunu tazmim etmesi gerekir. Bu mesele, bir kişinin yanında bulunan emanet mala benzer. Sahibi bu emaneti istediği zaman onu nasıl ödemek gerekirse, zekât vakti gelince onu da hemen ödemek gerekir. (Durrü’l-Muhtar; 2/16)
Nisaba malik olan bir kimsenin zekâtını, yılı dolmadan önce kendi isteği ile vermesi caizdir. (Fethü’l-Kadir, 1/516; el-Mühezzeb, 1/166; el-Muğni, 2/629) Vakti gelmeden önce yıl içerisinde verilen zekâtlar, hesap edilerek, yılsonunda, yani vakti girince verilmesi gerekli olan zekât miktarından düşürülür.
Zekât verilirken ticaret malları alış fiyatıyla mı yoksa satış fiyatıyla mı değerlendirilmelidir?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, satım için bulundurulmayan sabit eşyalar (demirbaşlar) düşüldükten sonra, üzerinden bir yıl geçmiş olan ve zekâtın kendisine farz olduğu ticaret mallarının değerlerinin tespit edilmesi gerekir.
Meşhur olan görüşe göre, zekâtın farz olduğu anda, pazarda malın satıldığı günün fiyatı üzerinden değerlendirme yapılır. Bu fukaha çoğunluğunun görüşüdür.
Bundan dolayı tercihe uygun olan, üzerinden bir yıl geçince malın zekâtının, ödeneceği gündeki çarşıdaki fiyatı esas alınarak değerlendirilmesi gerektiği şeklindeki cumhurun görüşüdür. Satış fiyatından maksat ‘toptan satış’ fiyatıdır. Çünkü bu, ihtiyaç halinde kolaylıkla satılabilecek fiyattır.
Ticari malların zekâtları kendilerinden mi verilir yoksa kıymeti mi verilir?
Hanefi mezhebine göre; tacir zekâtını, malın kendisinden vermekle, kıymetini vermek arasında serbesttir. Yani, bir yıl tamamlandığı zaman, mal sahibi, ticaret malının kıymetinin 1/40’ını vermekle, ticaret mallarının kendinden 1/40’ını vermek arasında serbesttir.
Zengin bir kimse, fakir olan damadına zekât verebilir mi?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, damat hakiki evlat sayılmadığı için muhtaç olduğu takdirde kayınpederiyle kayınvalidesinin zekâtlarını alabildiği gibi, zengin bir damat muhtaç kayınpederiyle kayınvalidesine de zekât verebilir.
Bir kimse ticaret yapmak için değil de paranın değerini muhafaza etmek için bir arsa alıp muhafaza etse, iyi bir müşteri çıkınca da satma ihtimali olsa, arsa üzerinden bir yıl geçince zekâtının verilmesi gerekir mi?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, bir kimse ticaret maksadı ile değil de elindeki paranın bugünkü değerini muhafaza etmek için bir arsa satın alır ve üzerinden bir yıl geçerse zekâtının verilmesi gerekmez. Çünkü gayesi ticaretle meşgul olup devamlı alış veriş yapmak değildir. Ancak emlak alım satımı yapan kimse, bu işin ticaretini yaptığı için zekât vermesi lazımdır.
Sabit mallarda (demirbaş) zekât var mıdır?
Zekât verilmesi gereken ticaret malında dikkate alınan şey, malın dönüp dolaşan (mütedavil) bir özelliğe sahip olmasıdır. Ticari mahallerde bulunan, alınıp satılmayan binalar ve sabit eşyalar, değerlendirme anında hesaba katılmaz ve bunların zekâtı verilmez.
Ticaret yapan bir kimsenin elindeki ticaret malı yıllarca kalsa yine her sene zekâtını verecek midir?
Hanefi ve Şafii mezhebine göre, ticaret yapan bir kimsenin elinde ticaret malı yıllarca kalsa bile nisaba ulaştığı takdirde, mutlaka her sene hesaplanıp zekâtı verilir. (Fetava el-Kübra, 2/43)
Ziynet eşyasına zekât düşer mi?
Hanefi mezhebine göre, altından ve gümüşten yapılmış olan; nişan yüzüğü, küpe, bilezik gibi ziynet eşyaları nisab miktarına ulaştığında, üzerinden bir sene geçtiği zaman zekât vermek gerekir. (Fethu’l-Kadir, 1/574; Durrü’l-Muhtar, 2/41)
Şafii mezhebine göre, kadının sahip olduğu altın ve gümüşten olan ziynet eşyasının üzerinden bir sene geçmiş olsa bile, zekâta tabi olmaz. Çünkü bu mezhebe göre, kadının ziynet eşyası, insanın normal olarak kullandığı elbise gibidir.
Fıtır sadakasını (fitre) kimler ve ne zaman verirler?
Fıtır sadakası, Ramazan ayının sonuna yetişen ve asli ihtiyaçlarının dışında en az nisab miktarı bir mala sahip olan her hür Müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Buna kısaca “fitre” de denir.
Bu sadaka; orucun kabulüne, ölüm sırasında sıkıntılardan ve kabir azabından kurtuluşa bir vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye ve onların da bayram sevincine katılmalarına bir yardımdır.
Hanefi mezhebine göre, fitre, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olur. Ancak bu vakitten önce veya sonra da verilebilir. Önceden verilmesi ile fakirler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar. Bu nedenle, Ramazan ayı içinde verilmesi daha iyidir. Şafii mezhebine göre, fitre sadakası Ramazan ayının son akşamında güneşin batmasından itibaren vacip olur.
Bayramdan sonraya bırakılması ile sadaka düşmez, kaza edilmesi gerekir.
3 Temmuz 2014 Perşembe
HAKİKİ DOSTUN MÜKâFATI
Bir dostun en hakiki yoldaşı, hiç şüphesiz üzerinde hiçbir münafıklık alameti bulunmayan, hakiki samimiyeti özünde taşıyan kimsedir. Ne emanete hıyanet eder, ne yalan söyler ne de söz verdiğinde sözünden döner. Velhasıl, kişinin milyonlarca arkadaşı olsa da dostları, bir elin beş parmağını geçemeyecek kadar azdır. İnsan yarenini daha özenli seçer ya da hayatındaki tecrübelerle tek tek elenirler.
Dostluktan muhabbet açılınca aklımıza ilk gelen, sahabelerden hep Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu oluyor. Hz. Resulullah’a dostluğu yanında, elbette Rabbine olan teslimiyeti ve muhabbeti de dikkat çekiyor. Hatta üzerine ayetler indiriliyor…
“Ümmetine en şefkatli muamelede bulunan hak Peygamber 124.000 sahabesinin her birinin ayrı ayrı takipçisi ve destekçisiydi. Öyle ki; her biri bu samimiyetten ötürü, en çok kendisinin sevildiğini iddia edebilirdi. Çünkü hangisi onunla bir dem beraber olsa oradan Muhammedi kokular ve nurlarla gönlü doymuş bir halde kalkıyordu.
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, her vakit namazından sonra sahabelerin halini hatırını sorar. İhtiyacı olanın Mescid-i Nebevi’den çıkmadan ihtiyacı giderilir; suali olan cevabını almadan ayrılmazdı oradan. Eğer mescide iki ya da üç vakit üst üste gelemeyen olursa bizzat kendisi ziyaretinde bulunur; hasta ise şifası için dua eder, bir ihtiyacı var ise giderilmesi için yardımcı olurdu.
Bir gün, yareni Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu da mescide gelemedi. Bu hal, iki veya üç vakti bulduğunda, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem hüzünle onu ziyaret için yola koyulur. Bir yandan da eğer bir hastalığı varsa şifa bulması için, yok borcu ya da dünyalık bir meşgalesi varsa Rabbi’sinden onu gidermesi için yardım ister…
Yolda Cebrail aleyhisselam ile karşılaşırlar. Fakat Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şaşkınlaşır, bir türlü anlam veremez Cebrail aleyhisselâmın haline ve sorar:
- Nedir bu halin Ya Cebrail? Niçin hasır içerisindesin? Hz. Cebrail:
- Ya Resulellah, arkamdaki binlerce melekle beraber Ebu Bekir şerefine arza gönderildik. Ebu Bekir (radıyallahu anhu) öyle bir fedakârlık yaptı ki bizler de kendisini örnek almak istedik. Bu gün içerisinde; son bir kıyafeti üzerindeyken, sahabelerden ihtiyaç sahiplerinden biri kapısını çaldı. İhtiyacının bir kıyafet olduğunu belirtti. Ve Allah rızası için Ebu Bekir’den yardım istedi. O da o sahabenin ihtiyacını giderdi fakat kendisi hasıra sarılmak zorunda kaldı ve namazını da hem utanarak hem ağlayarak, bu şekilde eda etti. Elbisesi olmadığından, cemaatle namaza da iştirak edemedi. Biz de Allah’dan ona bir haber getirdik, dedi.
O ki Kureyş’in ve Mekke’nin en tanınmış, en varlıklı ailelerinden idi. Çıkıp sokaklara seslense ihtiyacı giderilebilecek bir dost. Sadece Rabbi’sinden ihtiyacının giderilmesini istedi belki de.
Sıkıntısını Rabbi’sine ısmarlamış ve sabırla beklemişti. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, gözlerinde mübarek yaşlarıyla Hz. Cebrail’e yoldaş oldu. Ve Hz. Ebu Bekir’in evine geldiler. Kapıyı çaldılar. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu kapıdan başını uzattı. Nurlu yüzünde, edepten ötürü bir kızıllık vardı. Belki sevgilisini, gönlünün huzurunu karşısında görmek onu utandırmıştı. Cebrail aleyhisselam:
- Ey Ebu Bekir, Rabbim beni sana gönderdi ve buyurdu ki; “Ya Cebrail, ben Ebu Bekir kulumdan razıyım. Sor bakalım kulum da benden razı mıdır?”
Hz. Ebu Bekir’in dizlerinin bağı çözüldü. Gönlünün bağları şenlendi. Rabbi’si, kudret ve şanı yüce olan Rahman ve Rahim olan biricik Rabbi’si, zerre gönlüne hitapta bulunmuş ve ona lütufta bulunmuştu. İnci inci ağlamaya başladı. O ki Kuran’ı okurken (veya Allah’ı zikrederken) yanan ciğerinin kokusu, tüm Mekke sokaklarını doldurmuştu da aç olanlar, bir lokma tadabilmek için onu ziyaret ettiğinde, yanan Ebu Bekir’i bulmuştu. O ki teslimiyetin zirvesinde yaşayan ferman… O ki hüzün yolunda üçten biri olmuştu… O ki her asırda, her demde, her lahzada aşk hazinesinin rayihası…
- Ey Cebrail, ben kimim ki, ben kimim ki Rabbimden razı gelmeyeyim. Razıyım elbette ondan gelene… Razıyım elbette ondan iletilene…
Razıyım elbette Rabbimden her demde… Diyerek, olduğu yerde aşkın küllerini savururcasına dönmeye başladı.”
Bir aşk hikâyesi… Bir rızalık hatırası…
Bakınız, dostluk adına nice kıssalar, mucizeler, hatıralar anlatılır. Ama Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhunun teslimiyeti ve sevdası bambaşkadır.
Ölümün dahi bölemediği kusursuz vuslatlar ve sayısız hasretler vardır. Zamanlar farklı, diyarlar farklı, mesafeler zorlu, kişiler iştiyaklı olsa da kusursuz hediyeler taşıyan yürekler vardır.
26 Haziran 2014 Perşembe
Ramazan, Kur'an ayıdır
Ramazan ayını değerli kılan nedenlerden birisi, Kutsal kitabımız olan Kur'an'ın bu ayda indirilmiş olmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da " Ramazan ayı insanları kurtuluş yolan götüren, doğruyu yanlıştan ayıran Kur'an'ın indiği aydır. "(Bakara suresi, ayet 185) buyurmuştur.
Kur'an', Allah tarafından insanlara öğüt vermek ve yol göstermek için gönderilmiştir. Bu nedenle Kur'an insan için hayati değer taşır. Kur'an okumak bir ibadettir. Peygamberimiz Allah'ın bildirdiği görev ve sorumluluklarımızı sıkça hatırlamamız için Kur'an'ı çok okumayı teşvik etmiştir.
Müslümanlar, ramazan ayında Kur'an okumaya her zamankinden daha çok özen gösterirler. Bunun için evlerde veya camilerde bir araya gelerek, her gün Kur'an'dan yirmi sayfa okurlar. Ramazan ayının sonuna gelindiğin de ise Kur'an'ı baştan sona bir kez okumuş olurlar. Buna hatim denir. Daha sonra hatim duası yapılır. Müslümanlar yüzyıllar boyu bu geleneği devam ettirmişlerdir.
Kur'an, Ramazan ayında inmeye başlamıştır
Kur'anıkerim, ramazan ayının Kadir Gecesi'nde indirilmeye başlanmıştır. Kadir gecesi ramazan ayının 27. gecesi olarak bilinir. Yüce Allah Kadir Gecesi'nin "Bin aydan daha hayırlı" olduğunu haber vermiştir. Peygamberimiz de "Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Kadir Gecesi'ni değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhari) buyurarak, bu gecenin önemini belirtmiştir.
Ramazan, oruç ve sabır ayıdır
Ramazan ayını önemli kılan etkenlerden biri de, dinimizin temel ibadetlerinden olan orucun bu ay içinde tutulmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da "…Kim Ramazan ayına ulaşırsa oruç tutsun" (Bakara suresi, 185. ayet) buyurarak, ramazan ayında oruç tutulmasını emretmektedir. Bu nedenle Müslümanlar ramazan ayı boyunca oruç tutarlar.
Ramazan ayı oruç, ibadet ve sabır ayıdır. Allah'ın rahmet ve bağış kapılarının açıldığı aydır. Sevgili Peygamberimiz, ramazan ayında içtenlikle yapılan dua, ibadet ve iyiliklerin Allah katında daha değerli olacağını bildirmiştir.
Ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ne gibi etkileri vardır?
Gerçekten ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ayrı bir etkisi vardır. Bu ayın yaklaşması ile birlikte hazırlıklara başlanır. Ramazan boyunca yiyeceğimiz özel yemeklerin malzemelerini önceden alırız. Evlerimizde genel temizlik yapılır. Çevremizde bazı camilerin minarelerine mahya denilen "Hoş geldin ya şehrü ramazan" gibi yazılar görürüz. Radyolar, televizyonlar özel ramazan programı yaparlar.
Ramazanda oruç açma vaktinin ayrı bin neşesi vardır. Bütün aile bireyleri hep birlikte sofraya oturur, oruç açma vaktini gelmesini bekleriz. Ezan veya top sesinin duyulmasıyla birlikte orucumuzu dua ile açarız. Yemeğimizi yedikten sonra dua ederek Allah'a şükrederiz. Sonra akşam namazını kılar ve teravih namazı için hazırlıklara başlarız. Bu ayda camiler dolar taşar.
Ramazan ayı gerçekten bir ibadet ayı olarak yaşanır. Namaz ve orucun yanında aynı zamanda bir yardımlaşma ayıdır. Bu ayda yoksullar, düşkünler daha çok hatırlanır. Geleneğimizde yakınlar, komşular, yoksullar iftara çağrılır. Maddi durumu iyi olmayanlar için iftar sofraları düzenlenir.
19 Haziran 2014 Perşembe
GÜNAHLARDAN TAKVA İLE KORUNALIM
Günahlar karşısında
titrememiz lazımdır
Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O'dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O'nun katındadır. Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.” (En'âm; 2)
Allah'ın emir ve nehiylerini yerine getirirsek, kıyamet gününde O'nun huzuruna başarıyla, yüzümüz ak, açık bir alınla çıkarız. Cenneti kazandıracak sebeplere başvurmadan, cenneti istememiz doğru değildir. Cennete talip olmamız lazımdır. Eğer biz talip olursak, Allah-u Zülcelâl de verecektir.
Nasıl, dünya işi; yatarak, boş durarak yapılamıyor, dünya malı böyle elde edilemiyor, kişinin ille de çalışması gerekiyorsa; cenneti elde etmek için de böyle davranılmalıdır. Allah'ın katındaki ecir ve sevaplara, Allah'ın rızasına âşık olmalıyız. Bazı zatlar vardır ki, el ve ayakları hiç durmadan dünya ile meşgul olduğu halde Allah'a âşıktırlar, Allah'ı zikretmektedirler. Biz de böyle olmalıyız. Bize yarayacak olan şey budur.
Herhangi bir cenaze gördüğümüz zaman, kendimizin de bir gün hiç şüphesiz, yüzde yüz onun gibi olacağımızı düşünmeliyiz. Mademki bir gün öyle olacağız, o zaman daha bu dünyadayken ahiretimize hazırlanmalıyız.
Rabbimizin var olduğunu, kerem sahibi ve azap sahibi olduğunu biliyoruz ama meseleyi hafife alıyoruz. Onu bir saat düşünüyoruz, fakat yirmi saat gafiliz. Bu, Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanımak, bilmek değildir! Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanıyabilmemiz için bir saniye dahi Allah’tan gafil olmamamız lazımdır. Karşımıza bir günah geldiği zaman, titrememiz lazımdır.
Melekler şahitlik yapacaklar
Allah-u Zülcelâl, başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “O gün herkes, kendisiyle beraber bir sevk memuru ve bir şahid bulunduğu halde (mahşer meydanına) gelir.” (Kaf; 21)
Kıyamet gününde, her bir kişi, yeryüzünde nerede ne yapmış ise bir melek ona şahit olacaktır. Nasıl, dünyada birisi suç işlediğinde, iki kişiyi onun başına dikiyorlar ve onu elleri bağlı olarak götürüyorlarsa, kıyamet gününde de her bir insanın yanında bir melek olacak ve Allah-u Zülcelâl, o kişinin nereye götürülmesini istiyorsa oraya götürecek, onunla beraber gidecektir.
Allah-u Zülcelâl, diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfâl; 33) İnsanlar Allah'ın istediği gibi olurlarsa, hatta günah işleseler dahi, tevbe ve istiğfar ettikleri takdirde, Allah-u Zülcelâl onlara azap etmez. Çok gariptir ki, Allah-u Zülcelâl bize işaret vermekte, doğruyu göstermekte, bizler ise bundan gafil kalmaktayız!
Allah-u Zülcelâl çok adalet sahibidir. Kullarına bakıyor; kulun fikri, niyeti, ne şekilde ise Allah'a karşı samimiyet derecesi ne ise ona o şekilde muamele ediyor.
İnsan Allah-u Zülcelal'e, O'nun rızasına düşkün olduğu ve samimi olduğun zaman, Allah-u Zülcelal ona yardım etmekte, günahlardan kaçınması için güç ve kuvvet vermektedir.
Gece gündüz ibadet etmeliyiz
İnsan dünyada ne şekilde davranırsa kıyamet gününde o şekilde ameli önüne gelir. Arkamızda cehennem ateşi varken uyumayıp kalkmamız, yani gece gündüz ibadet etmemiz lazımdır.
Görüyoruz ki bu ahir zamanda, günahlar çok fazla olduğu için insanlar manevi olarak hasta olmakta ve kolay kolay da tevbe etmemektedirler. Kalpleri katılaştığı için manevi olarak hasta olmaktadırlar.
Allah’ın yardım ve inayetiyle bir kişinin tevbe etmesine vesile olunduğu zaman, o kişi bir müddet sonra, iyi bir hale geliyor. Fakat başkaları tarafından, ona kötü muamele yapılınca, bakıyorsun tevbesini bozabiliyor, yine eski kötü haline dönebiliyor. Bu, vebali ağır bir iştir. Onun için daima mümin kardeşlerimize karşı güler yüzlü olmalı, onlara şefkat ve merhametle davranmalıyız. Buna çok dikkat etmeliyiz!
Cennete en son girene…
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e: “Ya Rabbi! Cennete girecek en son kula ne kadar cennet vereceksin?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: ‘Kıyamet gününde cennete en son girecek olan şahıs cennetin kapısına gelir, Ben ona cennete gir ya kulum!’ derim. O: “Ya Rabbi! Herkes yerini aldı, cennet doldu, bana yer kalmadı” der. Ben: ‘Ya Kulum! Dünyadaki bir padişahın mülkü kadar sana versem yetmez mi?’ diye sorarım. Kul: “Yeter Ya Rabbi!” der. Bunun üzerine: ‘Bunun üç katı, hatta on katını sana verdim’ buyurur.
Bu kadar cennet verilen kul, o kadar sevinir, o kadar sevinir ki sanki cennetin hepsi ona verilmiştir. Musa aleyhisselam: “Ya Rabbi! Bu en adi, kendisine en az cennet verilen kuldur. Peki, kendisine en çok cennet verilen kula ne kadar vereceksin?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl: ‘Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.’ (Secde; 17) buyurdu.” (Müslim, Tirmizi)
Yani, onlara ne kadar cennet verileceğini, ancak Allah-u Zülcelâl bilir. En çok cennet verilecek kişiye, ne kadar cennet verileceği gizlidir. İnsanlar bunu ancak kıyamet gününde görecek, o zaman ne kadar olduğunu bileceklerdir. İşte Allah-u Zülcelâl, onlara böyle bir mükâfat hazırlamıştır.
Tevbeden kaçan kimse cennetten, Allah'ın rızasından kaçmış olur. İnsan bundan kaçar mı? Ne kadar yanlış bir şeydir. Kişi niçin kaçmaktadır? Nefis ve şeytan onu oyuna getirmekte, onun: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan pişman oldum, keşke yapmasaydım” demesini istememektedir. Tevbe etmek çok kolay olup mükâfatı çok büyüktür. Demek ki tevbe etmek de Allah'ın nasip etmesiyledir. Allah nasip etmediği zaman, kişi tevbe edemiyor.
Günahtan takva ile perdelenelim
Ne zaman, tam hakiki olarak Allah'a yönelirsek bize yarayacak odur. Bu dünyanın keyf ü sefası, dünya malı bize bir menfaat vermez.
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” (Bakara; 186)
Bu ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre, Rabbimiz daima bizimle beraberdir. Ve bizimle beraber olduğu için hem dünya hem de ahiret onun elinde olduğu için, her hayrı O'ndan istememiz lazımdır.
Bakın! Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyor: “Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.” (Bakara; 194)
Allah-u Zülcelâl ne güzel bizi irşad ediyor. Allah-u Zülcelâl, yardımı ile bir kimseyle beraber olursa o kişi daha ne isteyebilir?
Allah-u Zülcelal'in korkusu, nefisle günahın arasında daima bir perdedir. O korku, sahibinin günaha girmesine engeldir. Yani takva, Allah korkusudur. Korkmadığımız zaman, yine Allah-u Zülcelal'e yalvaralım. Çünkü Allah-u Zülcelâl, hem dünyada hem de ahirette selamete kavuşmamız için bize yol göstermiştir. Onun için Allah-u Zülcelal'e yalvarıp dua etmemiz lazımdır.
Günahtan ikrah etmeli insan…
Bir kişi, Allah-u Zülcelal'in gazabına sebep olacak hangi günah olursa olsun; bu günahlara karşı kalbinde, ruhunda, sırrında, daima acizliğini görüp o günahlardan kaçınmayı, uzak durmayı istemelidir. Allah-u Zülcelal'in üzerine farz kılmış olduğu ibadetlerin dışında fazla bir ibadet yapmayan fakat günah yapmayı da istemeyen, günahlardan ikrah eden kişi; Allah-u Zülcelal'in katında, çok fazla ibadet yaptığı halde günahlara meyleden kişiden daha hayırlıdır.
İnsan daima hayırlara meyilli olmalı, günahlardan da ikrah etmelidir. Bu hali kalbinde daima bulundurmalıdır. Eğer nefsine ve şeytana mağlup olup bir günah işlese bile, yine bu günahı yapmaktan ikrah etmelidir. Günah işlemese dahi günahtan ikrah etmediği takdirde, günahlara meyilli olup yine zarar görür.
Allah-u Zülcelal insanın kalbine muttalidir. Kulunun kalbinde, gazabına sebep olacak günahlardan kaçma, ikrah etme var mı, yok mu diye kontrol etmektedir. Onun için daima kalbimizde günahlara karşı bir ikrah, buğz etme hali bulunmalıdır.
Hülasa olarak, insanların içinde görünürde Evliya; manevi olarak da Allah-u Zülcelal'e düşman olmayalım. Allah-u Zülcelal, hem zahiri hem de manevi olarak kendisine dost olmamızı istemektedir. Yani, zahiri olarak bütün davranışlarımız, insanlara karşı düzgün olur ama kalbimiz, ruhumuz, sırrımız Allah-u Zülcelal'e karşı samimi olmazsa bu hal fâsıklıktır.
Onun için zahiri âzâlarımızdan daha fazla kalbimizle Allah-u Zülcelal'e dost olmamız lazımdır. Allah-u Zülcelal'e meylimizin güçlü olması lazımdır. Eğer biz şeytanın tarafına gidersek, Allah bize buğzeder ama kendisine yönelirsek hoşuna gidecektir.
İnsanların bir grubu, Allah-u Zülcelal'in yanında, bir grubu da şeytanın yanındadır. Biz de kalbimizle, ruhumuzla ve sırrımızla, Allah-u Zülcelal'in yanında olmamız lazımdır.
İnsan sadece zahiri olarak Allah-u Zülcelal'e yöneldiği zaman, onun ameli devamlı olmaz. Mutlaka manevi olarak da Allah-u Zülcelal'e yönelmesi lazımdır. İman, hem zahiri hem de manevidir. Zahiri olarak dil ile kelime-i tevhid getirdiğimiz zaman, eğer bunu kalp ile de tasdik etmezsek iman etmiş sayılmayız. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin zamanında, üç yüz kişi, bu kelime-i tevhidi dil ile söylemişlerdi ama kalben bunu tasdik etmedikleri için münafık idiler. O yüzden, maneviyat insan için çok önemlidir.
Allah’ın yardımına muhtacız
İnsan, Allah-u Zülcelal'in tevfikine (yardımına) muhtaç olduğuna inanır ve şiddetli olarak bunu Allah'tan isterse; Allah-u Zülcelâl de ona iman kuvveti verir ve güzel olan sebeplerle onu süsler. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı ona çirkin göstererek bunlardan muhafaza eder.
Öyle ise daima Allah-u Zülcelal'den tevfik istememiz lazımdır. Çünkü O'nun tevfikine çok muhtacız.
Tevfik; Allah-u Zülcelal'in, kendi rızasına sebep olacak amelleri insana nasip etmesi, insana yardım etmesidir. Allah-u Zülcelal hangi amellerden razı oluyorsa bu amelleri bir kişiye nasip etmesi, ona tevfik vermesinin bir alametidir. Bunun tam tersine, razı olmadığı ve gazaba geldiği amelleri de bir kişiye nasip ederse bu da o kişiye gazaba geldiğinin bir alametidir. Onun içindir ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah-u Zülcelal'e daima şöyle dua ediyordu:
“Ey kalpleri evirip çeviren Allah! Benim kalbimi, dininin üzerinde sabit kıl. Ey kalplere tasarruf eden Allah! Benim kalbimi, senin ibadetin üzerinde sabit kıl.” (Tirmizi)
Tabi dinimizde gevşek olmamızın sebebi de şudur: Hep dünyanın zahirine bakıyoruz ve ona çok kıymet veriyoruz. Anlatıldığına göre, bir Evliyaya: “Senin tevbe etmenin sebebi nedir?” diye sormuşlar, o da şöyle cevap vermiştir: “Ben çok büyük bir tüccardım. Aklım, fikrim, daima ticaretimde kâr yapmaktı, aklıma başka bir şey gelmiyordu. Bir sebepten dolayı zarar ettim ve malımın hepsini kaybettim. Bu durumdan aklımı kaybedecek duruma geldim ve nereye gittiğimi bilmeden sahraya çıktım. Sahrada kulağıma bir ses geldi, fakat baktım kimseyi göremedim. Bana şöyle diyordu:
“Bir kimse malı telef olduğu için mahzun oluyor ama ömrü faydasız bir şekilde boşu boşuna geçiyor, hiç mahzun olmuyor. Dünya, daima insanlara sırtını dönüp gidiyor. Ahiret de yüzünü dönmüş insanlara doğru geliyor. Sırtını dönüp kaçanın peşine düşmek ve yüzünü dönüp insana doğru gelenden kaçmak ne kadar garip!” Bu sesi duyunca kendi kendime dedim ki:
‘Ben ne kadar yanlış yapmışım. Hakikaten de bütün dünyanın ticaretini yapsaydım ve çok büyük kâr elde etseydim yine de bir gün ondan ayrılacaktım. Bu kadar üzüntü nedendir? Benim ömrüm hep boşuna geçiyor ama buna hiç üzülmüyorum! Hâlbuki ömür, benim elimde büyük bir sermayedir, onunla neler yapabilirdim… Kabir, her gün biraz daha bana yaklaşıyor, ben de ona doğru gidiyorum. Ben bunu bırakıp dünyanın peşine düşüyorum! Bu ne kadar yanlış…’ Böyle diyerek o hatalarımdan, dünyaya olan muhabbetimden pişman olup tevbe ettim ve kendimi tamamıyla Allah-u Zülcelal'e ve O'nun ibadetine verdim.”
Bu, hepimiz için bir ders değil midir? O Evliyanın davranışı doğru değil midir? Onun bu davranışı doğrudur. O sesi, sanki hepimize geliyormuş gibi düşünmemiz lazımdır.
İnsan daima Allah-u Zülcelal'e karşı samimi olmalıdır ve Allah-u Zülcelal'in razı olacağı amellere, nefsinin arzularından daha fazla gayretli olması lazımdır. Allah-u Zülcelal'e karşı kendimizi bir hiç olarak görmemiz gerekir. Daima O'nun kapısında durup konuşmalarımızda, hareketlerimizde, niyetlerimizde:
“Allah daima beni görüyor. Bunu yapmamdan razıdır, bunu yapmamdan razı değildir.” diye düşünüp daima Allah-u Zülcelal'in razı olacağı amelleri yapmamız lazımdır.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin...
12 Haziran 2014 Perşembe
TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAAT KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ. SELAM VE DUAYLA..... .Sabri KÖNTEK..
Perşembeyi Cumaya bağlayan gece idrak edilecek Berat Kandili dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bir mesaj yayımladı.
Mesajında, Berat gecesinin insanoğlu için her yıl bir hesaplaşma durağı olduğunu ifade eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez, “İnsanoğlu için adeta her yıl hesaplaşma durakları olarak oluşturulan bu rahmet gecelerinde, Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirme, zaman zaman ihmal ettiğimiz kulluğumuzun farkına varma, kendimize çeki düzen verme fırsatı buluyoruz” dedi.
Berat’ın yegâne sahibinin Allah olduğunu ancak her insanın beratının kendi elinde olduğunu kaydeden Başkan Görmez’in mesajında şu ifadelere yer verildi;
“Berat gecesi Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirmek için bir fırsat…”
12 Haziran Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Cenab-ı Hakk’ın lütfu ve inayetiyle yeni bir Berat Kandilini daha idrak edeceğiz. Hızla akıp giden ömür içerisinde böylesine bir geceye bir kez daha eriştirip bizlere güzel bir fırsat bahşettiği için Cenab-ı Hakk’a ne kadar hamd ü sena etsek ve ne kadar şükretsek azdır. Her yıl gelişiyle pek çok güzelliğin yaşandığı rahmet, mağfiret ve arınma mevsimi Ramazan-ı şerife yaklaştığımızın habercisi, kurtuluş, af ve arınma gecesi olan Berat Kandili, bizlere manevi bir nefes aldırma, kendimize dönme, tefekkür etme, kendimizi sorgulama, geçici olanla kalıcı olanı fark etme, kalp gözümüzü açma ve gönül dünyamızı temizleme fırsatı sunar. İnsanoğlu için adeta her yıl hesaplaşma durakları olarak oluşturulan bu rahmet gecelerinde, Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirme, zaman zaman ihmal ettiğimiz kulluğumuzun farkına varma, kendimize çeki düzen verme fırsatı buluyoruz.
“Berat Kandilinin bize öğrettiği en önemli hususlardan biri sadece Allah’ın affına mazhar olmak değil, affedici olmaktır…”
Berat Kandili, bizlere her türlü kötülük, çirkinlik, haksızlık ve adaletsizlikten beri olmayı, arzularımızın, tutkularımızın, heva ve heveslerimizin, bencilliklerimizin egemenliğinden, nefsimizin esaretinden kurtularak gerçek özgürlük olan beratımıza nasıl kavuşacağımızı öğretir. Nefis ve şeytanın hile ve tuzaklarından uzak kalmayı öğretir. Müslümanlar bu gecede kendilerini, hayatlarını, hayal ve beklentilerini planlayarak, onları Kur’an ve sünnet ölçüleri içinde bir kere daha gözden geçirerek aslında gerçek mü’min olma ve rıza-yı Bâri’yi kazanma yolunda kayda değer mesafe kat etme imkânına sahip olurlar. Bu mübarek gecenin bize sunduğu manevi iklimde beratımızı almamızın Yüce Rabbimiz’in ilahi mesajına kulak vermekle, Sevgili Peygamberimiz (sas)’in bizlere miras bırakmış olduğu sünnetini ve ahlakî erdemleri hayatımıza yansıtmakla mümkün olacağını bir kez daha anlarız.
Her yıl mübarek Ramazan ayına on beş gün kala idrak ettiğimiz Berat Kandilinin bize öğrettiği en önemli hususlardan biri sadece Allah’ın affına mazhar olmak değil, affedici olmaktır. Zira Allah’tan af bekleyen affedici olur. Allah’tan bağışlanma dileyen bağışlayıcı olur. Allah’ın hoşnutluğunu isteyen, hiç kimseyi hor ve hakir görmez. Allah’ın sevgisine ulaşmak isteyen, daima yüreğinde sevgi ve merhamet taşır.
“Berat’ın yegâne sahibi elbette Yüce Rabbimizdir. Ancak her insanın beratı kendi elindedir…”
Zira biz O’na bir adım yaklaşırsak O bize bin adım yaklaşır. Her türlü kötü amellerimizden tövbe ile uzaklaşır, salih amel ile O’na yönelirsek Allah’ın mağfireti şüphesiz bize erişir.
Yeryüzünü nimetleriyle donatan Rabbimizin verdikleri karşısında şükran duygusunu ifa ederek mülke ve eşyaya bakışımızı değiştirmeye vesile yapacağımız bu gecelerde elde ettiklerimizin, hayatımızın bütün gün ve gecelerine ahlak olarak yansımasını dua ve niyazlarımızda istemeliyiz. Biz müminlerin hırsları, tutkuları ve arzuları sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Allah’ın rızası sadece Rabbimize yaptığımız ibadetlerimizle sınırlı olmayıp tüm beşeri ilişkilerdeki ahlaki tutum ve davranışlarımızda da Rabbimizin rızasını kazanma arzu ve iştiyakını içimizde barındırmalıyız. Rabbimizin rızasına muvafık olmayan her türlü dünyevi çıkar ve isteklerden bizi beri kılması için beraat gecesini bir fırsat gecesi olarak görmeliyiz.
“Berat Kandili, kendimize, ailemize, din kardeşlerimize ve tüm kâinata karşı affedici, onarıcı ve bağışlayıcı olmayı öğretir…”
Berat Kandili, Yüce Rabbimiz nezdinde beratımıza vesile olduğu, Rabbimizin affediciliğine ve bağışlayıcılığına sığınmayı öğrettiği gibi, kendimize, ailemize, din kardeşlerimize ve tüm kâinata karşı affedici, onarıcı ve bağışlayıcı olmayı öğretir. Berat, kırılan kalpleri onarma, dargınlık duvarlarını yıkma, kin, nefret ve intikam duygularını aşma günüdür. Yüce Yaradan’ın affına erebilmek için yaratılanı affetme günüdür.
“Günahlarımızın beraatı ahdimize uygun olmayan davranışlarımızdan vazgeçerek Rabbimizin mağfiretiyle gerçekleşir…”
Bu gece vesilesiyle her türlü fitne ve fesattan kendimizi beri kılmalıyız. Günahlarımızın beraatı ancak misakımızı hatırlayarak ahdimize uygun olamayan davranışlarımızdan vazgeçerek Rabbimizin mağfiretiyle gerçekleşir. Bu gece mağfiret gecesi, bugün rahmetin tecelli edeceği gündür.
Gündelik hayatın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere, bir kandil olması dileğiyle aziz milletimizin ve yurt dışında yaşayan millet varlığımızla birlikte bütün İslâm âleminin Berat Kandili’ni kutluyorum. Yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların bizleri istikamet sahibi yapmasını temenni ediyor, bu gecenin, ülkemizin, İslâm âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, insanlığın hidayet, barış ve huzuruna, bütün müminlerin tövbe ve dualarının kabulü ile arınma ve affına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
5 Haziran 2014 Perşembe
Cuma günü
1- Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allah katında günlerin efendisi Cuma’dır. O kurban ve Ramazan bayramı günlerinden de faziletlidir. Cuma gününde şu beş özellik vardır: 1- Hazret-i Âdem o gün yaratıldı. 2- O gün yeryüzüne indirildi. 3- O gün vefat etti. 4- O günde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir. 5- Kıyamet o gün kopacaktır. Allah’a yakın hiç bir melek, hiçbir gök, hiçbir yer yoktur, hiçbir rüzgar, hiçbir dağ ve taş yoktur ki, Kıyametin kopmasına sahne olacağı için Cuma gününün heybetinden korkmasın.) [Buhari, İ. Ahmed] Cuma, müminlerin bayramıdır. Bugün yapılan ibadetlere en az, iki kat sevap verilir. Bugün işlenen günahlar da, iki kat yazılır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de, Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha kötüsü yoktur.) [Ramuz] (Cuma günü günah işlemeden geçerse, diğer günler de selametle geçer.) [İ.Gazali] (Cuma günü, kuşlar, vahşi hayvanlar birbirine, “Selam size, bugün Cumadır” derler.) [Deylemi] (Cuma diğer Cumaya kadar ve fazladan üç gün içinde işlenen günahlara kefaret olur. Çünkü iyi bir amel işleyene on kat sevap verilir.) [Taberani] (Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.) [Deylemi] (Cuma günü gusleden kimsenin günahları affolur.) [Taberani] (Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni] [Böyle büyük mükafat verilebilmesi için, o kişinin, düzgün itikada sahip olması, kul hakkını, kazaya kalan farzlarını ödemesi ve haramlardan vazgeçmesi şarttır.] (Cuma günü veya gecesi ölen mümin, şehid olur, kabir azabından kurtulur.) [Ebu Nuaym] (Ana-babanın kabrini, Cuma günleri ziyaret eden kimsenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.) [Tirmizi] (Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni] (Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehani] (Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk verilir.) [Taberani] 2- Kendisine Cuma namazı farz olan her müslümanın alışverişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Özürsüz Cumaya gitmemek haramdır. Ezan okunurken de, alışveriş yapmak mekruhtur. Halbuki alışverişin kendisi helaldir. Yani alınan mal mekruh değil, helaldir. Fakat ezan okunurken alışveriş yapılması mekruhtur. (Dürer) Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cuma namazını farz kıldı. Adil veya zalim bir imam [başkan] zamanında küçümseyerek veya inkâr ederek Cuma namazını terk edenin iki yakası bir araya gelmesin! Böyle bir kimse tevbe etmezse, onun namazı, zekatı, haccı, orucu ve hiçbir ibadeti kabul olmaz.) [İbni Mace] (Allah’a ve ahirete inanan, Cuma namazına gitsin!) [Taberani] (Cuma namazını kılmayan kimsenin kalbi mühürlenir [iyilik yapamaz olur], gafil olur.) [Müslim] (Cuma namazına giderken ayakları tozlanan kimseye Cehennem ateşi haramdır.) [Tirmizi] (Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn [yani iki Kul euzüyü] okuyan kimseyi, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İbni Sünni] (Büyük günah işlenmediği müddetçe, beş vakit namaz ile Cuma namazı, öteki Cumaya kadar aralarda işlenen günahlara kefarettir.) [Müslim] Seferi olana Cuma kılmak farz değildir, kılarsa farz sevabını alır. (Hindiyye) Cuma namazı kılınmayan çok küçük köylerde ve kâfir ülkelerinde, cemaatle öğle namazı kılınır ve ikamet okunur. Cumanın sahih olduğu yerlerde, öğleyi cemaatle kılmak ve ikamet okumak mekruh olur. (Redd-ül Muhtar, Fetava-i Abdurrahim) Mahkumlara Cuma namazı farz değildir. Öğle namazını cemaatle kılabilirler. Cuma namazı yalnız erkeklere farzdır. Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi şöyle: (Cuma namazı kılmak, köle, kadın, çocuk, hasta hariç, her müslümana farzdır.) [Hakim] (Cumaya gelmeyen erkeklerin evlerini yıksam diye düşündüm.) [Buhari] Kadınların Cuma günü, öğle namazını evlerinde kılmak için cemaatin camiden çıkmasını beklemeleri şart değildir. (Hidaye) 3- Cuma günü oruç tutmak müstehaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cuma günü oruç tutana, on ahiret günü oruç sevabı verilir.) [Beyheki] Bazı âlimlere göre de yalnız Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yalnız Cuma günü oruç tutmayın! Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutun.) [Buhari] (Sünnet ve mekruh olduğu bildirilen bir işi yapmamalıdır! Bunun için Cuma günü orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmalıdır!) (Redd-ül Muhtar)
29 Mayıs 2014 Perşembe
Nur-u Muhammedi’ye Köprü: Altın Nesil
Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler, hiç kendilerinden ayrılır mıydı?
Sevmenin adını “Muhabbet” koymuş Allahu Tealâ… Ve bunu şöyle dile getirmiş Allah’ın sevgili Rasulü (A.S.): “Benim rızam için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine (para, vakit) harcayanlara, muhabbetim vacip olmuştur.” (Muvatta)
Sevmek… Kimle?.. Neyi?.. Nasıl?.. İşte sevdiğimizi söylediğimiz Sevgili Rasül’ün bize söylediği esas: “Kişi müslüman kardeşini severse, onu sevdiğini kendisine söylesin.” (Ebu Davud, Tirmizî) Ve… Alemi yaratan Yüce Sevgili yarattığı kullarından sevmeyi ve sevilmeyi istiyor. İnsanların arasına gönderdiği peygamberine: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için, sana sevgimi lutfettim.” (Taha/ 39) buyuruyor.
Peygamberler… İnsanların arasından seçilmiş, kendilerine vahyolunmuş, terbiye edilmiş, Allah’ın sevgili kulları… Ve Allah Tealâ, sevginin yani muhabbetin, Peygamberin şahsında ve onun sıfatlarında, gören gözle ve anlayan gönülle teneffüs edilmesini istiyor. Bunu en çok kimlerden istiyor? Elbetteki sevmenin ne demek olduğunu bilen ve “ben seviyorum” sözünün ne anlama geldiğini bilen kullarından. Yani müminlerden… Ve… Müminlerden istenen şu: Ey Sevgiyle gönderdiğim ve nurumdan var ettiğim Rasül!… “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (A. İmran/31)
Sevgi Yolu
Sevmenin yolu Allah’tan, Allah’ı sevmenin yolu da Rasul-ü Ekrem’den geçiyor. Kim Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsa, önce O’nun sevdiğini sevecek demektir bu. Hem böylece insan sevilecek. Sevilince de kusurları görülmeyecek, görülse bile affedilecek demek… İşte Hz. Ömer (R.A.) inanmıştı ve sevmişti bir kere Rasulullah (A.S.)’ı. Zira cahiliye döneminden kalma ızdırapları vardı. Kusurlarını göstermişti ona en sevdiği… Zira dost acı söylerdi. Ve böylesi bir dosta canlar kurbandı… Sevdiği dostu, Rasulü Ekrem (A.S.), kendisine (Hz. Ömer’in) içindeki gerçek dostu göstermişti. İçindeki, dostu sandığı şeytanı bile, terketmişti O’nu. Görmek istemiyordu Şeytan Hz. Ömer’i.
Mescid-i Nebi’ye vardığında beyninden vurulmuşa döndü Hz. Ömer (R.A.). Muğire b. Şu’be: “Rasulullah (A.S.) vefat etti” diyordu. Hz. Ömer: “Hayır! Yalan söylüyorsun!.. O vefat etmedi. Münafıklar yok olmadıkça O vefat etmez.” (İbn-i Sa’d) diyordu. Kaybetmek istemi yordu O’nu. Daha soracakları vardı. O sevgili, kendisine sevmenin ne demek olduğunu öğretiyordu. Hayır! O yok olmamalı, ölmemeliydi!… Böyle diyordu, Hz. Ömer (R.A.): “Kim öldü derse, boynunu vururum!” Hz. Ömer bu… Dediğini yapar mı yapardı…
Sıddık-ı Ekber (R.A.)
İbn-i Ümmi Mektum âmâydı. Mescidin son cemaat mahallinde “Muhammed ancak peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle geriye dönerse, Allah’a zarar vermiş olmayacaktır.” (A.İmran/144) ayetlerini okuyordu. O esnada Hz. Ebu Bekir mescide girdi. Hz. Ömer ayakta, hiç oturacak halde değil!… Ebu Bekir (R.A.): “Otur artık, ey Ömer!” dedi. Cemaati de susturdu ve: “Ey insanlar! Sizden kim Muhammed’e tapıyorsa iyi bilsin, Muhammed ölmüştür! Sizden kim de Allah’a ibadet ediyorsa hiç şüphesiz O diridir ve ölmez!…” (Buhari) Halk ve Hz. Ömer gözyaşları içinde “Anam-babam sana feda olsun Ya Rasulallah!…” diyordu. (İbn-i Sa’d)
Evet, gerçek sevgili, en Yüce Sevgili Allahu Tealâ’ydı. O’na ulaşmak önemliydi. O’na giden yolda olmak ve severek ölmek önemliydi.
Sevmenin Zamanı
Ve… Şimdi O’nun gibi yaşamanın tam zamanıydı. Zaten yaşıyorlardı. En sevdiklerinin yolunu her an takip ediyorlardı. Ama şimdi, sorumluluk duygusu içerisinde O’nu anlatmalıydılar. O Sevgili Rasulü görmeyenler vardı. Sevgi onlara anlatılmalıydı. Rasulü Ekrem (A.S.)’i görememiş olanlara, aynen O’nu görüyorlarmışcasına anlatılmalıydı. İnsanlar her an O’nu (A.S.) görebilmeliydi. Böylece O sevgili Rasül hep gönüllerde yaşamalıydı. Zira, O yaşarsa Allah sevilecek, insanlar Allah’ı sevdikçe itaat edecekler, isyan etmeyeceklerdi. Ve… “Ben seviyorum” diyen; her an ve her zaman ilahi nuru seyredip duracak; mahvolmak, yok olmak ve geri durmak onun tanımadığı kavramlar olacaktı.
Sevenin Adı: Bilal-i Habeşi
İşte… Bilal-i Habeşi (R.A.)… Sevdim dediği, Rasulü Ekrem (A.S.)’i toprağa verdikten sonra, bütün Medine ona dar gelmişti. Bağrına taş basmış, sevgilinin hasretini çekiyordu. Halife Hz. Ebubekir’in (R.A.) huzuruna geldi. Müsaade istedi Medine’den ayrılmak için. Acılarını her gün katmerleştirmek istemiyordu belki de. Hz. Ebubekir (R.A.) müsaade etmedi. Zira Bilal-i Habeşi, en çok sevdiği insan, Rasul-ü Ekrem (A.S.)’in yadigarıydı. Onun okuduğu ezanlar hep devam etmeliydi. Ama Bilal-i Habeşi (R.A.) mahzundu… Sevgi, muhabbet ve ayrılık nedir bunu o anlardı. Mekke fethedilince Kabe-i Muazzama’da, En Yüce Sevgili Allah’ın huzurunda, en sevgili Rasul Muhammed (A.S.)’in önünde Ezan-ı Muhammediyi okumanın hazzını o bilirdi. Bu anlatılmaz, ancak yaşanırdı. Ama şimdi o muhabbete, sevgiliyi görmeden, o anı yaşamadan nasıl seslenip çağırmalıydı insanları… Ve O… “Ben Rasulullah’sız Medine’yi istemem, ben buna tahammül edemem.” (Tecrid) diyordu. Hz. Ebubekir: “Ey Bilal! Benim hatırım yok mu? Benim için Medine’de kal…” diyordu. Kıramadı Sıddık-ı Ekber (R.A.)’i. Medine’de kaldı. Sonra bir fırsatını bulup Hz. Ömer (R.A.)’in hilafeti zamanında izin isteyerek, cihad için Şam’a gitti ve oraya yerleşti.
Sevginin Muştusudur Rüya
Gün geçmiyordu ki Şam’da Rasulullah (A.S.)’ı hatırlamasın!.. Bir gece rüyasında, Efendimiz (A.S.)’i gördü. Evet… İşte… En sevdiği karşısındaydı ve ondan bir tek isteği vardı: “Ey Bilal! Beni ziyarete gelmeyecek misin?” Artık sevgiliden muştuyu almıştı bir kere… Duramazdı. Gözyaşları içinde Medine-i Münevvere’ye atını sürdü. Hiç kimseyi görmüyordu gözü. Doğruca Mescid-i Nebi’ye vardı. Saadetli yılları düşündü. Nebi (A.S.)’nin namaza duruşunu, saf tutuşunu, tekbir alışını… hep hatırladı. Sonra Ravza-i Mutahhara’ya yüzünü sürdü. Buralar, hep sevgiliyi hatırlatan yerlerdi. O, eski günlerini yad ederken evlad-ı rasul Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.) efendilerimiz O’na bakıyorlardı. Bilal-i Habeşi (R.A.) Nuru Muhammediyi bütün ruhuna tenefüs edercesine, onların ellerine sarıldı. Öpüp kokladı Asr-ı Saadet güllerini… Ve şöyle dediler Bilal’e (R.A.): “ Bizim hatırımıza, sabah ezanını okur musun?!…” Adeta bu istek, O sevgili Rasül’den (A.S.) gelmişti. Kıramazdı ve kıramadı da… Mahzun Bilal (R.A.): “Olur!..” dedi.
Ezan-ı Muhammedî
Bambaşkaydı o sabah, Medine… Mescid-i Nebi hareketlendi. Bilal-i Habeşi Mescidin üzerine ezan okumak için çıkınca…
“- Allahu Ekber!… Allahu Ekber!…” nidaları, Medine’de seher vakti duyulunca, istisnasız bütün müminler İsrafil (A.S.) suru üflüyormuşcasına korkarak yataklarından fırladılar. “- Eşhedü enlâ ilahe illallah!…” derken Bilal-i Habe-şi, Medine insanları adeta Peygamber (A.S.) yeniden dünyaya teşrif etmişcesine sokaklara döküldüler. “Eşhedü enne Muhammed’er-Rasulullah!…” sözlerini halk işitince, kadınıyla erkeğiyle Mescid-i Nebi’yi doldurdular. Herkes birbirine bakıyor, gözyaşlarını dökmedik kimseye rastlanmıyordu… (İbnü’l-Esir)
O gün… Yeniden canlanmıştı ümmet. Sevgi ve Muhabbet bir kez daha kendini göstermişti. Bir olmuştu sevenler, sevgiliyle buluşunca… İnsanların gözlerinin içi gülüyordu. Seven ağlardı, bu üzülmek değildi. Bu onların ilk hali değildi. Onlar her an seven, sevdiklerini söyleyen, kimi sevdiğini bilen, nasıl sevilmesi gerektiğini yaşayarak anlatanlardı.
Yine… Onlardan biriydi Abdullah b. Mesud… “Rasulullah’tan bize bahset” denilince: “Rasulullah (A.S.) şöyle buyurdu: ….” der, gözleri yaşla dolar, başını aşağıya eğer, derin bir soluk alır, göğsü genişler ve Rasulullah (A.S.)’dan bahsetmeye başlardı. Sözlerini aynısıyla aktaramamış olma ihtimalini de gözönüne alarak, O’nun (A.S.) adına yalan bir söz sarfetmekten tir tir titrer; “… İşte!… Rasulullah (A.S.) bunun gibi veya buna yakın ya da buna benzer buyurdu…” derdi. (İbn-i Mace)
Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler, hiç kendilerinden ayrılır mıydı?. Hangi zaman ve zeminde olursa olsun böylesi sevgiyi anlatanlardan ayrılır mıydı hiç insan?!… İşte, ayrılmadı… İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, Ahmed b. Hanbeller… Şah-ı Geylani, Muhyiddin-i Arabiler… Habib-i Acemi, Hasan-ı Basri-ler… Beyazıd-ı Bestami, İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadiler… Yaşadılar… Yaşattılar… Sevgiyi, sevdiklerini gösterdiler, örnek oldular… (R.Anhüm)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...