Wikipedia

Arama sonuçları

22 Mayıs 2014 Perşembe

REGâİB VE Mİ’RâC FIRSATINI KAÇIRMAYALIM…25.MAYIS

2014 Senesinin Mayıs ayı içerisinde kaçırılmaması gereken iki kıymetli mühim gece var. Bunlardan ilki, 01-02 Mayıs, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Regâib kandili, ikincisi ise 25-26 Mayıs, Pazar’ı Pazartesiye bağlayan gece Mirâc kandilidir. Uyanık olalım! Kim bilir belki bize sunulan son fırsatımız bu geceler olacaktır. Ertesi gün öleceğini bilen bir insan, nasıl salih ameller yapmak ve günahların zülumâtından temizlenmek isterse öyle salih ameller yapalım. Gülistan Dergisi olarak tüm mümin kardeşlerimizin Regâib ve Mir’âc Gecesini tebrik eder, hepimiz için tevbe, Kur’an tilaveti, zikrullah ve ibadetle geçirilen, salih amellerin işlendiği geceler olması dileriz… Regâib Gecesi Regâib Gecesi, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin Allah’ın bazı çok özel lütuflarına mazhar olduğu, Rabbani ikramlara eriştiği bir gecedir. Hicrî takvime göre, yedinci ay olan Receb-i Şerif’in ilk Cuma gecesine rastlar. Yani, Perşembeyi Cumaya bağlayan gece, kandil gecesi olmaktadır. Her sene Müslümanlar tarafından değerlendirilmekte, ihya edilmekte olan bu gecenin hürmet, kıymet ve kutsiyeti ile alakalı birçok hadis-i şerif, pek çok işaret ve evliyaullahtan nakledilen hikmetler bulunmaktadır. Her kandil gibi bir arınma, yunup yıkanma fırsatıdır. İbadet, dua ve istiğfar zamanı, ahirete yatırım vakti, müminler için açılmış bir sofra… Susuzluktan çatlamış olan bir toprak için su ne ise zülumâttan kararmış kalpler için de bu gecenin ehemmiyeti odur. “Regaib” adını, bu nurlu geceye melekler vermişler! Enes b. Malik’ten naklen, Humeyd et-Tavil Rasulullah Efendimiz’in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “… Sizler sakın ola Receb ayının ilk Cumasının arefesini (yani Perşembe gününü ve akşamını, Reğâib gecesini) ihmal etmeyesiniz (gaflet içinde geçirmeyesiniz). O, öyle bir gecedir ki, melekler o geceyi Reğâib (rağbet edilen büyük armağan) adını vermişlerdir…” Regâib Gecesinin Fazileti Peygamberimizin mevlid-i şerif olan kutlu doğumuyla yeryüzü nasıl küfür ve cehaletin karanlıklarından kurtulup büyük bir mutluluğa boğulduysa, onun dünyayı teşriflerinin ilk basamağı sayılabilecek bu Reğâib gecesini de bütün kâinat alkışlamış, coşkun bir sevinçle ayakta karşılamıştır. Üç ayların ilki olan Receb-i Şerif girdiğinde “Allah’ım, hakkımızda Receb ve Şa’ban ayını mübarek kıl, bizleri Ramazan ayına ulaştır.” (Câmiu’s-Sağîr, Müsned, Beyhaki] diye dua eden Allah Rasûlü’nün bu hadis-i şeriflerinden istinbat edilen yoruma göre: Receb ayının, manen çok bereketli olan bu Regâib gecesinin bir özelliği de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi ve teşrifatçısı olmasıdır. Mi’râc Gecesi Bir kısım âlimlere göre, ikinci bir kadir gecesi olarak görülen Mi’râc, Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme ikram edilmiş çok kıymetli bir gecedir. Daha önce hiç kimseye nasip olmamıştır. Mi’râc, “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamına gelir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem göğe yükseltilerek, Allah-u Zülcelal’in huzuruna kabul edildiği geceye, Mi’râc Gecesi denmiştir. Allah-u Zülcelâl ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “Geceleyin kulunu, ayetlerimizden bir kısmını göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra; 1) Mi’râc Gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesidir. Mi’râc mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında vuku bulmuştur. İçinde bulunduğumuz sene itibariyle 25-26 Mayıs, Pazar’ı Pazartesiye bağlayan gece Mir’âc gecesidir. Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi Mi’râc’a çıkarıp kendisiyle Arşı Âlâ’da görüşme imkânı lütfettiği için hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme hem de O’nun ümmetine büyük bir şeref bahşetmiştir. Mir’âc Gecesinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme birçok ilahi ikramlar verilmiştir. Mesela; Allah’a ortak koşmayanların cennete gireceği müjdesi, beş vakit namaz ve ayrıca Bakara Suresi’nin son iki ayeti, bu gece Müslümanlara hediye olarak ikram edilmiştir. Böyle mübarek gün ve geceleri birer fırsat bilmeli, bu müstesna zaman dilimlerinde Allah-u Zülcelal’e daha da yakın olmaya çalışmalıyız. Bilelim ki, Allah’a yakınlık, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği şeylerden kaçınmakla mümkündür. Allah-u Zülcelâl biz günahkâr ve asi kullarına merhamet etmiş, muhatap kabul etmiş ve bizlere bu ikramları vermiştir. Bu ikram ve izzetler, Allah-u Zülcelal’in yolundan gittiğimiz müddetçe bizim içindir… Eğer, “Bu ikramlara layık olmak istiyorum” diyorsak, gecenin gündüzünden başlamak üzere sadaka verelim, tevbe edelim, zikir ve ibadetlerle Allah-u Zülcelal’in rahmet ve merhametine layık olmaya çalışalım. Unutmayalım; kurtuluş, Allah-u Zülcelal’in yolundadır ve bir gün O’na döneceğiz.

17 Mayıs 2014 Cumartesi

FİTNE ZAMANI NASIL DAVRANMALI?

Toplumsal fitneler imanı hedef alabilir! Dünya hayatının bir takım fitneleri, kişiyi günaha sürüklese belki ondan şefaat ile kurtulmak yahut cezasını çekip yine cennete girmek mümkün olabilir. Ama bir de Peygamberimizin bizi uyardığı imanı hedef alan fitneler vardır: “Karanlık gecelerin parçaları gibi fitneler vardır ki, kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar…” (Ebu Davud, Fiten, 2) Toplumsal fitneler, bazen o kadar akıl karıştırıcıdır ki hak ile batılı birbirinden ayırmak o kadar kolay olmaz. Hatta fitneleri yayanlar, bunu güya ıslahat namına yapar, kendilerine kurtarıcı süsü verirler: “Onlara; ‘Yeryüzünde fitne fesat çıkarmayın’ dendiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara, 11) Böyle kargaşalı zamanlar, asr-ı saadette, yani henüz Peygamber efendimiz insanların arasında yaşıyorken dahi çıkmıştır. İman edenlerin arasında bulunan bir kısım imanı zayıf kişiler, dıştan iman etmiş gibi görünen ama kalbi Müslümanlara karşı bulanık duygularla dolu olan münafıklarla, müşrikler ve Yahudilerle oturup kalkmaya devam etmiş, bu sebeple de onların karalama kampanyalarının etkisinde kalmışlardır. Bu, arada kalmış kişiler, bir fitne çıktığı zaman, hemen ona tabi oluverip müminleri zorda bırakmışlardır. Mesela, Uhud harbinde Müslümanların ordusundan üç yüz kişi, böyle telkinler sebebiyle ayrılıp moral bozmuştur. Ve bunun gibi başka birçok fitneler olmuştur. Kimi dinlediğimize dikkat edelim İnsanoğlunun kalbi, kaba benzer. O kap, kişinin kulağından giren sözlerle dolar ve renkten renge bürünür. Bu sebeple, Kuran-ı Kerim müminleri fitnelere karşı uyarırken evvela, kulak verip dinleyecekleri sözler hususunda ikaz eder: “O, size Kitapta: ‘Allah'ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz’ diye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacak olandır.” (Nisa, 140) Allah-u Teâlâ müminlere dostlarını, sohbet arkadaşlarını seçmekte son derece dikkatli olmalarını emretmiştir. “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resûlüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü’minlerdir.” (Maide, 55) “Allah'a, elçisine ve ahiret gününe inanmış bir topluluk göremezsin ki, Allah'a ve elçisine karşı gelenleri dost edinsin. Hatta onlar, kendilerinin anaları, babaları, çocukları, oğulları, kardeşleri ve akrabaları bile olsa...” (Mücadile, 22) “Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119) Hayat rehberimiz olan Kuran-ı Kerim, bu ayetlerle müminleri toplumsal fitnelere elverişli olmaktan sakındırır. Fitneye uymaya müsait kişilerin, genellikle, bu öğütlere kulak vermeyen, hem müminlerle hem de korku veya menfaat hisleri sebebiyle gayr-i müslim ve münafıklarla içli dışlı olan kişiler olduklarını haber verir: “Birtakım kimseler bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak ister (iki tarafa da dost görünürler) Fitne için her davet olunuşlarında onun içine baş aşağı dalarlar…” (Nisa, 91) Gerçekten de Kuran-ı Kerim’i dikkatle okuduğumuz zaman, bize insan tabiatına dair çok önemli ipuçları verdiğini ve kıyamete kadar gelecek bütün hadiselerde, bize çok güzel rehberlik yaptığını görürüz. Mesela, bütün asırlardaki Müslümanlara hidayet kaynağı olan şu ayet-i kerime, zamanımızdaki enformasyon kirliliği karşısında müminin takınması gereken tavrı ne kadar güzel ortaya koyar: “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek bir takım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 6) Gerçekten de zamanımızda medya, sosyal medya, fısıltı gazetesi hep birden el ele vermiş, Müslümanlar arasında fitne çıkarmaktadır. Teknolojinin de kötüye kullanımı ile görsel ve işitsel destekli, teknoloji harikası iftiralar, piyasaya sürülebilmektedir. Şu zamanda en fazla dikkat edeceğimiz husus, iç yüzünü iyice bilmediğimiz bir malumata hemen kapılmamak, bilhassa paylaştığımız ve aktardığımız bilgilere çok dikkat etmek olmalıdır. Allah-u Teâlâ bizleri duyduğumuz her şeye itibar etmememiz, rast geldiğimiz her akıntıya kapılmamamız için uyarmaktadır: “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi organların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsrâ, 36) Kime danışmalı? Peygamber efendimiz ve ashabı, bizim gibi ufak tefek meselelerle değil, toptan yok olma tehlikesi içeren çok zorlu savaşlarla, kuşatmalarla imtihan edildiler. Böyle zamanlarda, iman bakımından zayıf olan kişiler, yayılan dedikoduları kulaktan kulağa yayarak, toplumda endişeye ve güvensizliğe sebep oldular. Allah-u Teâlâ onların şahsında ümmete şöyle öğüt veriyor ve böyle durumlarda nasıl davranılması gerektiğini öğretiyor: “Kendilerine barış veya savaş ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu Peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları, onu anlayıp bilirlerdi. Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.” (Nisa, 83) Bu ayetten anlıyoruz ki mümin bir haber duyduğu zaman, alelacele hüküm vermemeli ve onu aktarmamalı, aksine onun aslını araştırmak ve gerekli tedbirler almak için ümmetin içindeki âkil ve basiretli kişilerle görüşüp onların hüküm vermesini beklemelidir. Çünkü böyle aceleyle yaymak, müminleri, anlık şayialarla dalgalanıveren, birliği dirliği kolayca bozuluveren bir toplum haline getirir. Bu durum ise son derece tehlikelidir. Oysa ilim irfan sahibi kişiler sakince düşünerek, “Bu şayia kimin menfaatine hizmet ediyor? Bu haberin neticesi Müslümanlar için nasıl olur?” diye basiretle bakarsa, istişare edip akıl birliği yaparak en doğru sonuca varabilir. Bu şekilde davranmaya dikkat edilirse toplum, böyle komplolara karşı dirençli, sağlam duruşu olan bir ümmet olur. Birliğin bozulmaması için Müslüman emire uymalı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahir zaman fitneleri hususunda ümmetini uyaran birçok hadis-i şerifleri vardır. Bunlarda ilk tavsiyesi: “Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!” (Buhari, Fiten 11, Müslim, İmaret, 51) olmuştur. Kuran-ı Kerime baktığımız zaman yine aynı tavsiyeyi görürüz: “Ey müminler! Allah'a uyun, elçisine uyun; ulul emre uyun (sizden görev başında olanlara mutabaat edin)…” (Nisa 59) İlk bakışta “görev başındaki kişilere itaat et” emri akla uygun gelmeyebilir. Ya iş başındakiler yanlış yoldaysa? Diye düşünülebilir. Oysa meseleye şöyle bakılırsa asıl maksat anlaşılır: “Herkes anlık şüphe ve kuruntularla yöneticiler aleyhine kışkırtılırsa o memlekette düzen kalır mı?” Peygamberimiz müminlerin birliğini bozmamaları hususuna çok önem vermiş, bunun için müminlerin kendilerinden olan idarecilerine, velev ki mükemmel olmasalar da birliği sağlamak için uymalarını emretmiştir. Fitne zamanı mümin nasıl davranmalı? Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem ümmetinin arasından ayrıldıktan az bir zaman sonra, yalancı peygamberlerin zuhuru ve ridde hadiseleri meydana gelmiş, daha sonra da Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp Kerbela faciasına kadar uzanan acılar yaşanmıştır. Bu meselelerin de ortaya çıkmasıyla, sahih hadislerin derlendiği kitapların fiten bölümlerinde toplumsal kargaşa zamanlarında yapılması gerekenlere dair geniş yer ayrılmıştır. Fitne, adı üstünde karmaşık bir durum demektir. Kelimenin kök anlamı, madeni eriterek karışıklardan arındırmak demektir. Müminler fitne zamanlarında, adeta erimiş maden potasındaki eriyik gibi zorlu bir durumdadırlar. Mesela, birbirleriyle sürtüşme yaşayan iki tarafın da Müslüman olduğu ve haklı olduğunu iddia ettiği durumlarda işler karışıktır. Böyle zamanlarda, eğer haklı olan taraf aşikâr ise Kuran-ı Kerim’in emri, haksız olan tarafa nasihat etmek, dinlemiyorsa haklı olan tarafın yanında durup haddini aşan tarafı bu hareketinden vazgeçirmektir: “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafla mücadele edin. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.” (Hucurat, 9) Elbette ayette geçen “mücadele edin” emri, kanunla düzenlenmiş yollar veya devletin silahlı kuvvetleri eliyle yapılır. Yoksa kişisel veya örgütsel faaliyetlerle kendi adaletini uygulamak şeklinde bir yöntem, toplumu terörize edeceği için yasaklanmıştır. Peygamberimizin fitne dönemlerine dair en çok tavsiye ettiği şey, sabır, teenni, çekingen olmak, şiddeti tırmandırmamaktır. Peygamberimiz hiçbir durumda isyan ve kargaşaya izin vermemiştir. Eğer ortada Müslümanların hiçbir cemaati ve rehberi, idarecisi kalmamışsa bu durumda da “… bütün batıl fırkaları ter ket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal.” buyurmuştur. (Buhari, Fiten, 11; Müslim, İmaret, 51) Yine, farklı tariklerden gelen hadislerde, gerekirse canını feda etmek pahasına da olsa, Hz. Âdemin hayırlı oğlu Habil gibi olmayı, yani “Sen beni öldürmek için elini kaldırsan da ben sana elimi kaldırmayacağım” demeyi, iç karışıklıklarda rol almamayı emretmiştir. Farklı hadis-i şeriflerde, fitne zamanlarında eve çekilmek, dağlara çekilmek, yakınlarını kurtarmakla meşgul olmak gibi tavsiyeler zikredilmiştir. “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki: - Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın? - Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah'ın Resulü! Dedim. Buyurdular ki: - Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terk edersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaati ile de (uğraşmayı) terk edersin. (Buhârî, Salat, 88, Fiten, 13; Ebu Davud, Melâhim 17, 4342; İbnu Mace, Fiten, 10, 3957) Resûlullah aaleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir.” (Müslim, Fiten, 130, 2948; Tirmizî, Fiten, 31, 2202) Bilhassa eğer mesele kolayca hüküm verilemeyecek kadar karmaşık ise veya mesela dünyalık menfaatleri, makamları paylaşamamak gibi dinle alakası olmayan şeylerse, fitneyi yalnız bırakmak emredilmiştir: “Yakında fitneler meydana gelecektir. O sıralarda oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen de koşandan hayırlıdır.” (Buhârî, Fiten, 9; Müslim, Fiten, 10, 12-13) Böyle zamanlarda, kazanacak tarafı tutup zayıf tarafa zulmetmesine yardım ederek dünyalık bir menfaat elde etmeye çalışmak, zulme ortak olmak demek olacaktır. Açıkça zulmettiği görülen tarafa nasihat edilir, vazgeçirmeye çalışılır. Müslümanların arasını bulmak esas olmalı, asla dedikodu ve laf taşıma gibi günahlara bulaşmamalıdır. Bugün daha iyi anlıyoruz ki hem bir ülke sınırları içindeki Müslüman grupların hem dünya Müslümanlarının, meselelerini görüşüp istişare edecekleri ortamlara ihtiyaç vardır.

15 Mayıs 2014 Perşembe

AHİRETE, DÜNYADAN DAHA FAZLA YÖNELELİM

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah'a ve Resul'e itaat edin ki, merhamet edilenlerden olasınız.” (Âl-i İmrân; 132) Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki Allah'a ibadet ve Allah-u Zülcelal'e itaat, O'nun rahmetine vesiledir. O'nun için insanın, elinden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal'in ibadetine sarılması gerekir. Allah-u Zülcelâl, Peygamberleri o kadar büyük ve mükerrem (yüce) yarattığı halde, onlar nasıl idiler? Zekeriya aleyhisselam, vaaz etmek için kürsüye oturduğu zaman, sağına ve soluna bakardı. Eğer oğlu Yahya'yı göremez ise azap ayetlerini okurdu, onu görünce azap ayetlerinden bir şey okumazdı. Oğluna şefkati vardı. Çünkü onun, cehennem ateşini dinlemeye tahammülü yoktu. Zekeriya aleyhisselam, yine bir gün vaaz etmek üzere kürsüye oturdu. O gün cemaat çok fazla idi. Topluluğu gözden geçirdi ve oğlunu göremedi. Yahya aleyhisselam başını gömleğinin içine sokmuş, cemaat arasına karışmıştı. Zekeriya aleyhisselam oğlunu göremeyince, cehennem ateşine dair ayetleri okumaya başladı ve ağlaya ağlaya şöyle anlattı: “Cebrail aleyhisselam bana dedi ki; cehennemde bir dağ var onun ismi Sekran'dır, bunun dibinde bir vadi vardır ki, onun ismi de Gadban'dır. Bu Gadban, Yüce Allah'ın gazabından yaratılmıştır. Bu vadide ateşten kuyular vardır ki, her birinin derinliği iki yüz senelik yoldur. Bu kuyuların içinde ateşten tabutlar vardır. Tabutların içinde ise ateşten zincirler, bukağılar vardır.” Bunları duyan Yahya aleyhisselam hemen kalktı ve dışarı çıktı. Dışarı çıkarken: “Vay Sekran'ın elinden başıma gelenlere! Vay Gadban'ın elinden başıma gelenlere!” diyordu. Bunu gören Zekeriya aleyhisselam hanımı ile onun peşinden koştular fakat onu bulamadılar. Giderken bir çobanı gördüler ve: - Sen, şu boyda, bir genci gördün mü? Diye sordular. Çoban ise: - Galiba siz, Yahya'yı arıyorsunuz? Dedi. Onlar: - Evet, O'nu arıyoruz, dediler. Çoban: - Ben onu bir yamaçta bıraktım. O: “Yerim cennet midir, cehennemde midir bilmedikçe, ne bir şey yiyeceğim, ne de bir şey içeceğim” diyordu, dedi. Gittiler, Yahya aleyhisselam'ı bağırırken buldular. Annesi: - Ey yavrucuğum, seni karnımda şu kadar ay taşımam hakkı için, seni göğsümde şu kadar ay emzirdiğim hakkı için, yanımıza gel de birlikte eve dönelim, dedi. Babası Zekeriya aleyhisselam da: - Senden bir dileğim var, üzerindeki bu gömleği çıkar, şu cübbeyi giy, dedi. Yahya aleyhisselam geldi ve birlikte eve döndüler. Anası, Yahya aleyhisselamın yemesi için bir şeyler hazırladı. Onları yedikten sonra, kendisini uyku bastırdı. Uyuyunca rüya gördü. Bu rüyasında: “Ey Yahya, evimden hayırlı bir ev, yakınlığımdan hayırlı bir yakınlık mı buldun?” diye ses geldi. Hemen irkilerek, ağlayarak uyandı ve: - Tez benim gömleğimi verin, cübbenizi alın. Anladım ki, siz benim helak olmamı istiyorsunuz, dedi. Bunu duyan Zekeriyya aleyhisselam: - Oğlumu bırakın, kendi nefsi için amel etsin, böylelikle cehennem ateşinden kurtulabilir, dedi. İşte, onlar öyle idiler. Allah-u Zülcelâl, onların makamlarını yücelttiği için, o derecede de onlara korku veriyordu. İşte sözü, bunun üzerine getirdim. Bu ahir zamanda, ortamın nasıl olduğu herkesçe malumdur. Günahlar sanki bir deniz gibidir. Bizler korkmaya, ağlamaya ve Allah'a yalvarmaya daha ziyade muhtacız. Kimin derdi sadece dünya olursa… Ebu Derda radıyallahu anhudan rivayetle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Elinizden geldikçe kendinizi dünya işlerine fazla kaptırmayınız. Biraz da ibadet için vakit ayırınız. Zira kimin gailesi (derdi, tasası) sırf dünya olursa, Allah işlerini dağıtır. Fakirliği iki gözünün arasına getirir. Hep fakir olduğunu sanır. Kimin de gailesi daha çok ahiret olursa, Allah işlerini toparlar, huzurunu arttırır. Zenginliği kalbine yerleştirir. Gönül zenginliğinde huzur bulur. Kim; kalbini Allah'a bağlarsa Allah müminlerin kalbinde ona sevgi ve merhamet yaratır, meydana getirir. Herkes onu sever. Hakkında hayırlı olan her şeyi ona hızla yaklaştırır.” (Taberani, Beyhaki) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz şöyle buyurur: Ey Âdemoğlu! (Kulum) Kendini ibadetime ver ki, kalbini kanaatle, elini malla doldurayım. Ey Âdemoğlu! Benden uzaklaşırsan (ibadeti terk edersen) kalbini fakirlikle (aç gözlülükle) doldurur, elini de faydasız şeylerle oyalarım.” (Hâkim) Bunun için bizler de devamlı olarak Allah-u Zülcelal'in zikri ile meşgul olmaya çalışırsak ve Allah-u Zülcelal'in istediği, emrettiği şekilde kulluk vazifelerimizi yapmaya gayret edersek, kabre girdiğimizde ve mahşer yerine vardığımızda Allah-u Zülcelâl de bize rahmeti ile muamele edecektir inşaallah. Unutmayalım, Allah-u Zülcelâl bizden hakiki ve samimi bir şekilde kulluk istemektedir. Bunun yolu da O'nun emrettiği, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği ve Peygamber varisi âlimlerin, Sâdât-ı Kiram’ın yaşadığı yoldan gitmekle mümkündür.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Müslümanın Sınırları

İslâm’a gönül vermiş insanların coğrafî sınırları nerede başlar, nerede biter? İslâm topraklarında başlar, İslâm topraklarında biter kanaatindeyseniz, yanılıyorsunuz demektir. Elbette vatan duygusu, toprak sevgisi, doğup büyüdüğü yerlerle gönül bağı her insanda fıtrî olarak mevcuttur. Dolayısıyla müslümanlar da böyle duygular yaşarlar. Nitekim Efendimiz s.a.v.’in hicret esnasında Mekke’den ayrılırken Hazvera tepeciğinden şehre baktığı ve şöyle buyurduğu bilinir: – Vallahi, sen Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın. Bana senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur! Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt yuva tutmazdım. (Tirmizî; İbn Mace; Ahmed b. Hanbel; Darimî) Efendimiz s.a.v.’in bu dokunaklı seslenişi yaptığı Hazvare tepeciği Mekkelilerin pazar yeri olarak kullandıkları, genişletmeler sonucunda bugün Mescid-i Haram’a dahil edilmiş bir yerdir. Fakat Allah Rasulü s.a.v. idealleri uğruna, mesajını daha öteye götürmek adına, Allah’ın ismini yüceltmek amacıyla (ilâ-yı kelimetullah) ve dahi nice hikmet ve gerekçelerle hicret etmiştir. Efendimiz s.a.v. rüyasında Mekke’den ayrılıp, içerisinde hurma ağaçları olan bir yere hicret ettiğini görmüştü. Bunun üzerine hicret yurdunun Yemame veya Hecer olabileceğini düşünmüştü. Fakat sonradan anladı ki orası Yesrib’di. Onun hicretiyle birlikte Yesrib, önce “Medinetü’n-Nebi: Peygamber Şehri” zamanla sadece ve yalnızca mutlak manada “şehir” anlamında Medine diye anılmaya başlandı. Dönüşümün büyük adımı “Hicret” Allah’ın Elçisi s.a.v. Yesrib’in sadece adını değiştirmekle kalmadı. Onun mübarek varlığı sayesinde Yesrib şehirleşti, sosyal doku değişti, hatta ve hatta ilk zamanlar Mekke’ye alışkın muhacirleri çarpan, hastalandıran iklimi O’nun duasıyla daha mutedil bir hal aldı. Ve O, Rabbinden şehir adına bir şey daha diledi. Atası Hz. İbrahim a.s.’a Mekke’nin “harem” kılınması gibi kendisine de Medine’nin harem kılınmasını… Allah Tealâ bu duayı kabul etti. O günden beridir müslümanların iki haremi vardır: Mekke ve Medine… Yani “Haremeyn-i Şerifeyn.” O’nun hicreti dönüşümü Medine’den başlamıştı. Dönüşüm durmadı. Bugün de devam ediyor ve kıyamete kadar da sürecek. İşte bu yüzden hicret, bir kaçış; yurdunu, yuvasını ve vatanını terk ediş değildir. Yeni bir başlangıç, kutlu bir doğuş, bir evrilmedir. Allah Rasulü s.a.v. daha sonra ayrıldığı şehri, Mekke’yi de fethedecektir. Fethin ardından gelişen olaylarda Efendimiz s.a.v.’in ganimetleri yeni müslümanlara, hemşehrilerine dağıttığını gören Medineli Ensar, O’nun Mekke’ye yerleşeceği endişesine kapılmıştır. Bunun üzerine yapılan toplantıda O, Ensar’a kendilerine yaptığı iyiliklerden söz etmiş, isterlerse Ensar’ın da kendisine olan bağlılık ve yararlarını hatırlatabileceklerine değinmiştir. Bunları söylerken göz yaşlarına engel olamamıştı. Ensar’a bütün insanların bir vadide toplanmaları, Ensar’ın da başka bir vadide toplanması halinde onları tercih edeceğini belirtmiş, Ensar da ağlamaya başlamıştı. Göz yaşları içinde Allah’ın Peygamberi’nin; – Ganimetler diğerlerinin olsun, siz Allah’ın Rasulü’nü alarak Medine’ye dönün. Bu yetmez mi size, teklifine cevapları, kesinlikle O’nunla birlikte şehre dönmek olmuştu. O, Medine’ye döndü, şehri bir defalığına Tebük Gazvesi, bir defalığına da Veda Haccı için terk etti. Fakat yine döndü ve orada kaldı. Kıyamete kadar da kalacak. Çünkü artık orası O’nun şehridir. Mekke’nin fethinden sonra hicretin anlamı ve uygulaması değişti. Fetihten sonra hicret “cihad ve niyet”e dönüştü. Yalnız bu, Mekke’nin İslâm Yurdu (Darü’l-İslâm) olmasına matuftu. Zira İslâm Yurdu halini alan bir beldeden başka bir yere hicrete gerek yoktur. Dini yaşamak, yaşatmak, can ve malını, ırz ve namusunu, haysiyet ve şerefini korumak amacıyla bir yerden bir yere göç ise hicret kapsamında kalsa gerektir. Hatta “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz!’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik..’ diye cevap verdiler. Melekler de ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir, orası ne kötü bir gidiş yeridir!” (Nisa, 97) ilahî fermanı bu uğurda hicrete işaret etmektedir denilebilir. Yeryüzü mescidi Yeryüzünün tamamının müslümanlara mescit kılındığını haber veren Peygamberimiz s.a.v. belki de bu hadisiyle müslümanlara dünya ölçeğinde bir hedef gösteriyordu. Yani dünyanın bütünüyle müslümanlara musahhar kılındığına işaret buyuruyordu. Müslümanlar dünya haritasını serip baktıklarında hâlâ mescit veya cami inşa edilmemiş yerler olduğunu görüyorlarsa, oturup bu hadisi yeniden düşünmek zorunda değiller midir? Elbette müslümanların meskûn olduğu bölgelerde de sorunlar var. Oraların İslâmlaşmasında, bir barış ve esenlik yurdu olmasında da bir takım eksiklik ve aksaklıklar bulunmaktadır. Ama İslâm’ın yayılmasında ve genişlemesinde bir durgunluğa tahammül edilemez. Bugünkü sınırlarla yetinilemez, yetinilmemelidir de… Peygamber s.a.v. Efendimiz’in Yesrib’den başlayarak gerçekleştirdiği büyük dönüşümü tamamlamak, dünyanın tamamını kapsayacak şekilde genişletmek ümmetine düşen bir sorumluluk olarak geçerliliğini hâlâ sürdürmektedir. Tarih içinde geçmiş nesillerin çoğu o zamanki imkanlarla bu sorumluluğu bihakkın yerine getirdiler. Sahabi efendilerimizden itibaren hemen hemen bütün müslüman idareler Allah’ın mesajını yeryüzüne yaymak için büyük çabalar gösterdiler, birçok hükümdar bu uğurda şehitlik mertebesine erişti. Fakat 19’uncu asırdan itibaren müslüman dünyanın içinde biri bitip diğeri başlayan büyük sorunlar, ayrılık ve ayrıştırmalar müslümanların gözünü uzak ufuklardan çevirmiş oldu.

30 Nisan 2014 Çarşamba

Regaib Kandili 1-5-2014- mayıs

"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. " (Tevbe Suresi, 128) Allah (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır. Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir. Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede bir araya gelince, bu gece dahada bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir. Allah Teala'nın kullarına lütfunun çokluğu, kereminin bolluğu ve pek çok günahkarı bağışlaması sebebiyle bu geceye Regaib Gecesi" adı verilmiştir. Bu gecenin bu değeri nereden kazandığı hususunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Hz.Amine validemizin böyle bir gecede Resulullah (s.a.v)'e hamile olduğunu anladığıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Regaib gecesinin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua eder, namaz kılar, oruç tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi. Resulullah (s.a.v)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür. İdrak ettiğimiz mübarek Regaib Kandili vesilesiyle, ruhumuzu karartan kötü duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. İbadetin zevkinden bizi mahrum eden nefsin kötü arzularını frenleyelim. Gönül dünyamızı bulandıran haset, kin, düşmanlık gibi kötü duygulardan temizleyelim. Bu geceyi nasıl karşılamak, nasıl ihya etmek gerekir? •Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır. •Bu gece, kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması, çok iyi olur. •Kur'an-ı Kerim okunmalıdır. •Bu gecenin ihyâsı, yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmakla olur. Bu, gecenin ihyâsıdır. Bütün günün ihyâsı bu... Yatsı namazı ile sabah namazını camide kılmak, o günün, o gecenin ihyâsı demektir. İnsan sabahlara kadar, akşamlara kadar ibadet etmiş gibi sevab kazanır. •Bir başka ihyâ şekli zikir ..... "Lâ ilâe illallah", "Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed", "Estağfirullah", "Sübhànallah", "Elhamdülillâh", "Allahu ekber", "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm", "Allah" gibi sözler mübarek kelimelerdir, cümleciklerdir. Bunları zikretmek çok sevabdır.. •Bazı namazlar vardır, ◦Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kılmıştır. Bunlardan birisi de Tesbih Namazı'dır. ◦Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında: 12 rek'at "Hacet Namazı" kılınır. Hacet Namazı •2 rek'atte bir selâm verilerek kılınır. •Fâtiha-i şerîfe'den sonra her rek'atte 3 Kadir Süresi 12 İhlâs-ı şerîf okunur. • Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır. Salât-ı Ümmiye: "Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim" • Secdede 70 defa: "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur. • Secdeden kalkıp 1 defa: "Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur. • Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur. • Secdeden kalkıp duâ yapılır. •Duâda Hz. Allâh'a c.c şu şekilde de ilticâ etmelidir: "Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân" Unutmayalım! •Regaib Gecesi, üç aylar içinde kendisinden sonra gelecek olan Miraç, Berat ve Kadir Gecesininde bir müjdecisidir. Onun için bu müjdeciye kulak verip bu geceyi ve üç ayları iyi değerlendirilmelidir. •Resulullah (sav) buyuruydular ki: "Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul olunur: Receb'in ilk gecesi, Şâban yarısı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi."

24 Nisan 2014 Perşembe

ÜÇ AYLAR ŞUURU

Sizlere, 30 Nisan Çarşamba günü itibariyle mübarek Üç Ayların başladığını müjdeliyoruz. “Müjdeliyoruz” dememiz boşuna değil elbette! Allah-u Zülcelal’in rızasına meraklı olan, ölüm gerçeğinin farkında, bir gün her fani gibi öleceğini bilerek ahireti için çalışan ve dünya hayatı için inceden inceye kâr zarar hesabı yaptığı gibi ahiret hayatı için de kâr zârar hesabı yapan akl-ı selim müminler için, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlı bir zaman dilimidir üç aylar! O kadar mühim o kadar büyük fırsatlar barındırır içinde. Elbette gafil gönüller bilmezler, sıradan günlerdir bu aylar onlar için. Ama sadece şimdilik… Bir gün mutlaka “Keşke” diyecekler, “Keşke bir defa dahi olsaydı da üç ayların kıymetini bilerek değerlendirseydim, ne büyük fırsatlar kaçırmışım fani hayatımda” diyecekler. 50 Sene yaşamışsa, 50 sefer üç ayları kaçırdıkları için pişman olacaklar belki de… Üç ayları 70 sene boyunca değerlendirmiş 80’nini geçkin bir ihtiyar olarak bu fani dünyadan ayrılmışsa yine pişman olacak ama hepten kaçıran gibi değil yine de… O da mazhar oldukları karşısında belki binlerce gözyaşı dökerek “Keşke daha çok ibadet etseydim, daha fazla zikr-i Rahman ile meşgul olsaydım, hiç durmadan Kur’an okusaydım da bir dakika dahi olsa boş durmasaydım” diyecek… “O kadar mı?” diyeceksiniz belki ama bundan da fazlası olduğunu görürdünüz, şayet Asr-ı saadete baksaydınız ya da Selef-i Salihin dediğimiz Ehlullah’ın hayatlarını okusaydınız. Üç aylar dediğimiz; Recep, Şaban, Ramazan aylarının faziletleri bir yana, sadece bu ayların içlerinde barındırdıkları öyle kutsi geceler var ki, Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir geceleri mesela, bu gecelerin faziletleri ve kazandırdıkları bile görülse hakikat penceresinden, ciltler dolusu kitaplarla anlatılır belki de… Faziletlerine dair hadis-i şerifleri ve kaynaklarda geçen haberleri, takdir edersiniz ki bu kısacık bir yazıda zikretmemiz mümkün değil. Ama takvim yapraklarını okuyan bir insanın dahi az çok bilgisi vardır bu mesele hakkında. Fakat bilmek değil esas olan idrak etmek gerekir. İdrakten de öte; ölmüş de elindeki tüm fırsatları kaçırmış, pişmanlığın derinliğinde boğulup inlerken kendisine tekrar fırsat verilmiş ve dünyaya gelmiş bir insanın şuuru ve yürek yangınıyla bu zamanları değerlendirmek gerekir ki fırsatları tüketen ölüm geldiğinde yanmayalım, diyoruz. Faziletli Üç Aylar hepimize mübarek olsun ve Allah kıymetini bilenlerden ve hakkıyla amel edenlerden bizleri…

DERTLİLERİN DERMANI: HZ. RESûLULLAH (S.A.V)

Ashabının arasına katılırdı Server-i Kâinat Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem tam da Allah Teâla’nın “İçinizden biri…” buyurarak tanıttığı gibi halkla bütünleşen bir peygamberdi. Halktan uzak, kendi dünyasında değil onların içinde yaşar, gününün çoğunu aralarında geçirirdi. Camide, sokakta, çarşı, pazarda onlarla birlikte olur; hastalarını ziyaret eder, cenazelerine katılırdı. Sahabelerine zaman ayırır, meclislerine gider, içlerinde özel bir yerde değil onlardan herhangi biri gibi oturur, sohbetlerini dinler, konuşmalarına iştirak ederdi. O kutlu havayı teneffüs edenlerden biri olan Zeyd b. Sâbit yaşadıklarını şöyle anlatır: “Efendimiz ile birlikte iken ahiret hakkında konuştuğumuzda, bize katılıp konuşurdu. Dünyevi bir meseleden bahis açıldığında, yine bize katırdı. Yeme içme hakkında konuşulduğu zaman da bizimle birlikte konuşurdu.” (Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 4) O bahtiyarlardan biri olan Câbir b. Semure’ye: - Hiç Allah Resulü aleyhissalâtu vesselam ile bir mecliste oturdun mu? Diye sorulunca: - Evet, pek çok kere oturdum, dedi. - Ne yapardı? Denince: - Allah Resulü aleyhissalatu vesselam ile yüz defadan daha fazla oturdum. O, uzun suskunluğu olan biriydi. Sabah namazını kıldıktan sonra kalkıp evine gitmez güneş doğuncaya kadar mescitte sahabeleri ile birlikte otururdu. Sahabeler huzurunda şiir söyler, cahiliye döneminde yaşanan olayları anlatır, konu hakkında değerlendirmeler yaparlardı. Allah Resulü onları dinler, sahabeler güldüğünde o tebessüm ederdi. Güneş doğunca oradan ayrılıp eve giderdi. (Müslim, Tirmizî, Nesâî, Müsned) Düğünlere iştirak ederdi Kutlu Nebi kadın erkek, yaşlı çocuk, zengin fakir demeden herkesle yakından ilgilenir, hal hatırlarını sorar, sevinç ve kederlerini paylaşırdı. Rübeyyi binti Muavviz radıyallâhu anha, Uhud şehitlerinden Muvviz b. Afra’nın kızıydı. Yetim kalınca Efendimizin özel ilgisine mazhar oldu. Gençlik çağına gelince İyas b. Bükeyr ile evlendi. Düğünden anında haberdar olan Efendimiz, hediyesini hazırlanıp Rübeyyi’a’nın düğününe gitti. Sevinçten eli ayağına dolaşan Rübeyyi’a Hatun, o günleri bir dostuna şöyle anlatır: “Düğün sabahı Allah Resulü aleyhissalatu vesselam evimize geldi. Hemen içeri buyur ettik. İçeri girince tıpkı senin oturduğun o sedirin üzerine oturdu. O sırada düğün başlamış, cariyeler def çalıp Bedir’de şehit olan babalarımıza ağıt yakıyorlardı. Allah Resulü’nün geldiğini görünce ağıt yakmayı bırakıp Efendimizi öven şiirler söylediler: - İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var, diye başlayıp def eşliğinde söylediler. Onları duyan Allah Resulü aleyhissalatu vesselam rahatsız oldu. - Bu tür şeyler söylemeyi bırakın, çünkü yarın ne olacağını ancak Allah bilir. Daha önce söylediğiniz sözlere devam edin, buyurarak onları ikaz etti.” (Buhârî, Tirmizî, Taberânî) “Amcam Muaz b. Afra bir süre önce örtü içinde bir miktar taze hurma ile biraz salatalık göndermişti. Allah Resulü’nün salata sevdiğini bildiğim için evimize teşrif edince gelen hediyeyi ona ikram ettim. Onun ardından, üzüm ikram ettim. Onları yedikten sonra Rabbine hamd etti. Evden ayrılacağı zaman, bana Bahreyn’den gönderilen çok güzel altın bir takı hediye etti ve: ‘Bunu takarsın’ buyurarak, tebrik ve dualarla evimizden ayrıldı.” (Heysemî, Taberânî) Herkese kıymet verirdi İnsanların makam mevkiine, varlıklı olup olmamasına bakmaz, köleye bile değer verirdi. Bunu hayatının her anında görmek mümkündü. O anlardan birini Ebu Hureyre anlatır: “Mescid’i Nebevi’yi süpürüp temizleyen siyahî (köle veya azatlı köle) bir adam veya hanım vardı. Efendimizin sağlığında vefat etti. Efendimizi rahatsız etmek istemeyen sahabiler, kendisine bildirmeden cenazeyi yıkayıp kefenlediler. Cenaze namazını kılıp Baki Kabristan’a defnettiler. Çevresi ile yakından ilgilenen Allah Resulü aleyhissalatu vesselam hizmetlinin yokluğunu kısa sürede fark etti. Sahabelere nerede olduğunu sordu. Öldüğünü öğrenince üzüldü. Haber verilmediği için de rahatsız oldu. - Bana haber vermeli değil miydiniz? Buyurarak, rahatsızlığını ifade etti. Sonra: - Lütfen bana kabrinin yerini gösterin, buyurdu. Kabre giderek hizmetlinin cenaze namazı kıldı.” (Buharî, Müslim) Başkalarını kendisine tercih etti Mekkeli sahabeleri ile birlikte Medine’ye hicret edince halk, en küçük bir tereddüt göstermeden onlara kucak açtı. Evlerini, mallarını, mülklerini ve işlerini onlarla paylaştılar. Gelenler tüm mal varlıklarını geride bıraktığı için barınacakları evleri, yiyecek bir lokma ekmekleri dahi yoktu. Tüm varlıklarını onlarla bölüşen Medinelilerin ekonomik durumu haliyle zayıfladı. Devlet başkanlığı, imam, öğretmen, kadı, müftü gibi pek çok görevi aynı anda ifa eden Efendimiz, istese krallar gibi yaşardı. Sahabiler tüm varlıklarını seve seve ayaklarının altına sererlerdi. Lakin O, her hali ile sahabilerin yanında olmayı, onların yokluk ve yoksulluklarını paylaşmayı, onların en fakiri gibi yarı aç yarı tok yaşamayı tercih etti. “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir” sözünü önce kendi uyguladı. Evine geleni onlara verdi, kendi aç yattı. Ölmek üzere olduğunda dahi acılarını unuturcasına onları düşündü. Buna şahit olanların başında gelen Hz. Âişe radıyallahu anha bir anısını şöyle anlatır: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat ettiği gün, benim yanımda altı yedi dinar vardı. Allah Resulü’nün hastalığı ile meşgul olduğum için onları dağıtmaya imkân bulamadım. Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam): - Sendeki dinarları ne yaptın, dağıttın mı? Diye sorunca; - Hayır, vallahi senin hastalığınla meşgul olduğum için dağıtamadım, dedim. Hemen dağıtmamı emretti. Kendisi ile ilgilendiğim için emrini bir sure erteledim. (Sürekli bayılıyor, ayıldığı zaman sorusunu tekrarlıyordu.) Emrini bir kaç kez tekrarladı. Bir sure kendisi ile ilgilenmeyi bırakıp altınları, Ensar’ın fakir ailelerine göndermek durumunda kaldım. Dağıttığımı bildirince sevindi. - Şimdi rahatladım, buyurdu.” (İbn Sa’d, Tabakât) Yaşantısına yakından şahit olan Ebû Hureyre, Ebû Hazm ve daha başkaları: “Nefsim kudreti elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat edinceye kadar, ailesi üç gün üst üste arpa ekmeği yemedi” derdi. (Buhârî, Müslim) Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) misafiri olduğu günler haricinde, hiç bir zaman, aynı günün sabah ve akşam yemeğinde et ve ekmeği bir arada yemedi, derdi.” (Tirmizi)

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM