Wikipedia

Arama sonuçları

24 Nisan 2014 Perşembe

ÜÇ AYLAR ŞUURU

Sizlere, 30 Nisan Çarşamba günü itibariyle mübarek Üç Ayların başladığını müjdeliyoruz. “Müjdeliyoruz” dememiz boşuna değil elbette! Allah-u Zülcelal’in rızasına meraklı olan, ölüm gerçeğinin farkında, bir gün her fani gibi öleceğini bilerek ahireti için çalışan ve dünya hayatı için inceden inceye kâr zarar hesabı yaptığı gibi ahiret hayatı için de kâr zârar hesabı yapan akl-ı selim müminler için, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlı bir zaman dilimidir üç aylar! O kadar mühim o kadar büyük fırsatlar barındırır içinde. Elbette gafil gönüller bilmezler, sıradan günlerdir bu aylar onlar için. Ama sadece şimdilik… Bir gün mutlaka “Keşke” diyecekler, “Keşke bir defa dahi olsaydı da üç ayların kıymetini bilerek değerlendirseydim, ne büyük fırsatlar kaçırmışım fani hayatımda” diyecekler. 50 Sene yaşamışsa, 50 sefer üç ayları kaçırdıkları için pişman olacaklar belki de… Üç ayları 70 sene boyunca değerlendirmiş 80’nini geçkin bir ihtiyar olarak bu fani dünyadan ayrılmışsa yine pişman olacak ama hepten kaçıran gibi değil yine de… O da mazhar oldukları karşısında belki binlerce gözyaşı dökerek “Keşke daha çok ibadet etseydim, daha fazla zikr-i Rahman ile meşgul olsaydım, hiç durmadan Kur’an okusaydım da bir dakika dahi olsa boş durmasaydım” diyecek… “O kadar mı?” diyeceksiniz belki ama bundan da fazlası olduğunu görürdünüz, şayet Asr-ı saadete baksaydınız ya da Selef-i Salihin dediğimiz Ehlullah’ın hayatlarını okusaydınız. Üç aylar dediğimiz; Recep, Şaban, Ramazan aylarının faziletleri bir yana, sadece bu ayların içlerinde barındırdıkları öyle kutsi geceler var ki, Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir geceleri mesela, bu gecelerin faziletleri ve kazandırdıkları bile görülse hakikat penceresinden, ciltler dolusu kitaplarla anlatılır belki de… Faziletlerine dair hadis-i şerifleri ve kaynaklarda geçen haberleri, takdir edersiniz ki bu kısacık bir yazıda zikretmemiz mümkün değil. Ama takvim yapraklarını okuyan bir insanın dahi az çok bilgisi vardır bu mesele hakkında. Fakat bilmek değil esas olan idrak etmek gerekir. İdrakten de öte; ölmüş de elindeki tüm fırsatları kaçırmış, pişmanlığın derinliğinde boğulup inlerken kendisine tekrar fırsat verilmiş ve dünyaya gelmiş bir insanın şuuru ve yürek yangınıyla bu zamanları değerlendirmek gerekir ki fırsatları tüketen ölüm geldiğinde yanmayalım, diyoruz. Faziletli Üç Aylar hepimize mübarek olsun ve Allah kıymetini bilenlerden ve hakkıyla amel edenlerden bizleri…

DERTLİLERİN DERMANI: HZ. RESûLULLAH (S.A.V)

Ashabının arasına katılırdı Server-i Kâinat Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem tam da Allah Teâla’nın “İçinizden biri…” buyurarak tanıttığı gibi halkla bütünleşen bir peygamberdi. Halktan uzak, kendi dünyasında değil onların içinde yaşar, gününün çoğunu aralarında geçirirdi. Camide, sokakta, çarşı, pazarda onlarla birlikte olur; hastalarını ziyaret eder, cenazelerine katılırdı. Sahabelerine zaman ayırır, meclislerine gider, içlerinde özel bir yerde değil onlardan herhangi biri gibi oturur, sohbetlerini dinler, konuşmalarına iştirak ederdi. O kutlu havayı teneffüs edenlerden biri olan Zeyd b. Sâbit yaşadıklarını şöyle anlatır: “Efendimiz ile birlikte iken ahiret hakkında konuştuğumuzda, bize katılıp konuşurdu. Dünyevi bir meseleden bahis açıldığında, yine bize katırdı. Yeme içme hakkında konuşulduğu zaman da bizimle birlikte konuşurdu.” (Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 4) O bahtiyarlardan biri olan Câbir b. Semure’ye: - Hiç Allah Resulü aleyhissalâtu vesselam ile bir mecliste oturdun mu? Diye sorulunca: - Evet, pek çok kere oturdum, dedi. - Ne yapardı? Denince: - Allah Resulü aleyhissalatu vesselam ile yüz defadan daha fazla oturdum. O, uzun suskunluğu olan biriydi. Sabah namazını kıldıktan sonra kalkıp evine gitmez güneş doğuncaya kadar mescitte sahabeleri ile birlikte otururdu. Sahabeler huzurunda şiir söyler, cahiliye döneminde yaşanan olayları anlatır, konu hakkında değerlendirmeler yaparlardı. Allah Resulü onları dinler, sahabeler güldüğünde o tebessüm ederdi. Güneş doğunca oradan ayrılıp eve giderdi. (Müslim, Tirmizî, Nesâî, Müsned) Düğünlere iştirak ederdi Kutlu Nebi kadın erkek, yaşlı çocuk, zengin fakir demeden herkesle yakından ilgilenir, hal hatırlarını sorar, sevinç ve kederlerini paylaşırdı. Rübeyyi binti Muavviz radıyallâhu anha, Uhud şehitlerinden Muvviz b. Afra’nın kızıydı. Yetim kalınca Efendimizin özel ilgisine mazhar oldu. Gençlik çağına gelince İyas b. Bükeyr ile evlendi. Düğünden anında haberdar olan Efendimiz, hediyesini hazırlanıp Rübeyyi’a’nın düğününe gitti. Sevinçten eli ayağına dolaşan Rübeyyi’a Hatun, o günleri bir dostuna şöyle anlatır: “Düğün sabahı Allah Resulü aleyhissalatu vesselam evimize geldi. Hemen içeri buyur ettik. İçeri girince tıpkı senin oturduğun o sedirin üzerine oturdu. O sırada düğün başlamış, cariyeler def çalıp Bedir’de şehit olan babalarımıza ağıt yakıyorlardı. Allah Resulü’nün geldiğini görünce ağıt yakmayı bırakıp Efendimizi öven şiirler söylediler: - İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var, diye başlayıp def eşliğinde söylediler. Onları duyan Allah Resulü aleyhissalatu vesselam rahatsız oldu. - Bu tür şeyler söylemeyi bırakın, çünkü yarın ne olacağını ancak Allah bilir. Daha önce söylediğiniz sözlere devam edin, buyurarak onları ikaz etti.” (Buhârî, Tirmizî, Taberânî) “Amcam Muaz b. Afra bir süre önce örtü içinde bir miktar taze hurma ile biraz salatalık göndermişti. Allah Resulü’nün salata sevdiğini bildiğim için evimize teşrif edince gelen hediyeyi ona ikram ettim. Onun ardından, üzüm ikram ettim. Onları yedikten sonra Rabbine hamd etti. Evden ayrılacağı zaman, bana Bahreyn’den gönderilen çok güzel altın bir takı hediye etti ve: ‘Bunu takarsın’ buyurarak, tebrik ve dualarla evimizden ayrıldı.” (Heysemî, Taberânî) Herkese kıymet verirdi İnsanların makam mevkiine, varlıklı olup olmamasına bakmaz, köleye bile değer verirdi. Bunu hayatının her anında görmek mümkündü. O anlardan birini Ebu Hureyre anlatır: “Mescid’i Nebevi’yi süpürüp temizleyen siyahî (köle veya azatlı köle) bir adam veya hanım vardı. Efendimizin sağlığında vefat etti. Efendimizi rahatsız etmek istemeyen sahabiler, kendisine bildirmeden cenazeyi yıkayıp kefenlediler. Cenaze namazını kılıp Baki Kabristan’a defnettiler. Çevresi ile yakından ilgilenen Allah Resulü aleyhissalatu vesselam hizmetlinin yokluğunu kısa sürede fark etti. Sahabelere nerede olduğunu sordu. Öldüğünü öğrenince üzüldü. Haber verilmediği için de rahatsız oldu. - Bana haber vermeli değil miydiniz? Buyurarak, rahatsızlığını ifade etti. Sonra: - Lütfen bana kabrinin yerini gösterin, buyurdu. Kabre giderek hizmetlinin cenaze namazı kıldı.” (Buharî, Müslim) Başkalarını kendisine tercih etti Mekkeli sahabeleri ile birlikte Medine’ye hicret edince halk, en küçük bir tereddüt göstermeden onlara kucak açtı. Evlerini, mallarını, mülklerini ve işlerini onlarla paylaştılar. Gelenler tüm mal varlıklarını geride bıraktığı için barınacakları evleri, yiyecek bir lokma ekmekleri dahi yoktu. Tüm varlıklarını onlarla bölüşen Medinelilerin ekonomik durumu haliyle zayıfladı. Devlet başkanlığı, imam, öğretmen, kadı, müftü gibi pek çok görevi aynı anda ifa eden Efendimiz, istese krallar gibi yaşardı. Sahabiler tüm varlıklarını seve seve ayaklarının altına sererlerdi. Lakin O, her hali ile sahabilerin yanında olmayı, onların yokluk ve yoksulluklarını paylaşmayı, onların en fakiri gibi yarı aç yarı tok yaşamayı tercih etti. “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir” sözünü önce kendi uyguladı. Evine geleni onlara verdi, kendi aç yattı. Ölmek üzere olduğunda dahi acılarını unuturcasına onları düşündü. Buna şahit olanların başında gelen Hz. Âişe radıyallahu anha bir anısını şöyle anlatır: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat ettiği gün, benim yanımda altı yedi dinar vardı. Allah Resulü’nün hastalığı ile meşgul olduğum için onları dağıtmaya imkân bulamadım. Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam): - Sendeki dinarları ne yaptın, dağıttın mı? Diye sorunca; - Hayır, vallahi senin hastalığınla meşgul olduğum için dağıtamadım, dedim. Hemen dağıtmamı emretti. Kendisi ile ilgilendiğim için emrini bir sure erteledim. (Sürekli bayılıyor, ayıldığı zaman sorusunu tekrarlıyordu.) Emrini bir kaç kez tekrarladı. Bir sure kendisi ile ilgilenmeyi bırakıp altınları, Ensar’ın fakir ailelerine göndermek durumunda kaldım. Dağıttığımı bildirince sevindi. - Şimdi rahatladım, buyurdu.” (İbn Sa’d, Tabakât) Yaşantısına yakından şahit olan Ebû Hureyre, Ebû Hazm ve daha başkaları: “Nefsim kudreti elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat edinceye kadar, ailesi üç gün üst üste arpa ekmeği yemedi” derdi. (Buhârî, Müslim) Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) misafiri olduğu günler haricinde, hiç bir zaman, aynı günün sabah ve akşam yemeğinde et ve ekmeği bir arada yemedi, derdi.” (Tirmizi)

17 Nisan 2014 Perşembe

Sevgilerin En Güzeli Anne Sevgisi

Anne hakkı ödenmez, diye bir söz vardır ve haktır. İnsan ne yapsa annesinin hakkını ödeyemez. Hatta “Anneni sırtında hacca da götürsen hakkını ödeyemezsin” sözü bir kıssaya istinat etmektedir. Şöyle ki: Hasan-ı Basri Hazretleri (k.s) bir gün, Kabe’yi tavaf ederken, sırtında küfe olan bir delikanlıyı fark eder ve ona sırtında ne taşıdığını sorar. Genç, “Küfede annem var. Biz fakiriz, senelerdir annem Kabe’yi ziyaret etmek isterdi. Fakat maddi durumumuz müsait olmadığı için gelemedik. Kendisi ihtiyarladı, gelmesine hiç imkan kalmadı. Ama iştiyakı hiç azalmadı. Kabe aklına geldikçe gözyaşlarını tutamazdı. Annemin bu haline tahammülüm kalmadı. İşte bu küfeyle onu ta memleketimiz Şam’dan buraya kadar getirdim. Şimdi de Kabe’yi tavaf ettiriyorum” der ve ardından, “Acaba, anamın hakkını, bu yaptığımla ödeyebildim mi?” diye de sorar. Hasan-ı Basri Hazretleri (k.s) “Hayır, ödeyemezsin” buyurdular. Anne sevgisi, sevgilerin en güzelidir. Anneler, ömür boyu sevgiye, saygıya, hizmete ve hürmete layık olan en yüce varlıklardır. Anne; bağlılığın, fedakarlığın, cömertliğin, karşılık beklemeden vermenin ve sevmenin sembolüdür. Anne ilahi rahmete benzer. Hep verir, fakat karşılık beklemez. Ne mutlu annelerini layıkıyla sevenlere, onları her zaman hatırlayanlara, annelerine en güzel şekilde hizmet edenlere, annelerinin hayır dualarını alıp dünya ve ahiret mutluluğuna erebilenlere.

Anne Hakkı

İnsanın, Allah’a kulluk ve ibadetten sonra ikinci olarak, Allah’ın yaratıklarına karşı olan görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerekir. Yaratılanlar içinde insana en yakın olan ve insan üzerinde en çok hakkı bulunan kimseler ise önce anne sonra babadır. Cenab-ı Allah, onları insanın var olması için sebep kılmıştır. Bunun içindir ki Allah Teala, kendisine kulluk edilmesini emrettikten hemen sonra anne baba hakkının önemini zikretmiştir: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.” (İsra, 23-24) İnsan Gözünün İlk Gördüğü: “Anne” Peygamber Efendimiz (s.a.v) henüz dünyaya gelmeden babasını; küçük yaşta da annesini kaybettiği için öksüz ve yetim olarak büyümüştür. Efendimiz (s.a.v) yaptığı umrelerin birinde Ebva köyüne de uğramış, annesinin kabrini ziyaret etmiş ve kabrini elleriyle düzelterek ağlamıştır. Niçin ağladığını soranlara, “Merhamet duygusundan ağladım” buyurmuştur. (İsmail Hakkı, Ruhu’l-Beyan 3/ 394) O’nun (s.a.v) bu ziyareti, anne hasreti ile dolu ve vefalı bir evlat olduğunu göstermektedir. Efendimiz (s.a.v) sütannesi Halime Hatun’u gördükçe, “O benim annem, annemden sonraki annemdir” demiş ve ona en içten duygularla saygı ve sevgi göstermiştir. (Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, 4/72) İnsan dünyaya geldiği ve gözünü açtığı zaman karşısında ilk gördüğü annesidir. Yavrusunun kokusunu hissetmediği, onu kollarına almadığı zaman uyuyamayan anne… Gülüşünü hiç eksik etmeyen, cennetin ayaklarının altına serildiği varlık anne… Ağladığımızda ağlayan, güldüğümüzde gülen, hastalığımızda geceleri hiç uyumadan başımızda bekleyen hatta “Rabbim, yavrumun hastalığını bana ver” diyecek kadar yavrusuna şefkat gösteren… Her daim iyiliğimizi isteyen, ayağımıza bir diken parçasının bile batmasına razı olmayan annelerimiz… Bizler belki şimdi uzaklardayız. Belki büyüdük ve bizler de anne veya baba olduk. Ama şayet hayatta ise hala bizim için tasalanan, “Acaba ne yapıyor, nasıl?” diye düşünen bir annemiz var. Bizler büyüsek de annemizin gözünde hala o ufak çocuğuz. ANNE BABAYA HİZMET EN BÜYÜK NİMET Daha sayamadığımız pek çok hasletten ötürüdür ki yüce dinimiz anneye hizmeti, babaya hizmetin önünde tutmuştur. Ashab-ı Kiram’dan biri Peygamberimiz’e (s.a.v) gelerek, “Ya Rasulullah! İnsanlar arasında iyi davranmama en çok layık olan kimdir?” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) “Annendir” buyurdu. Adam, “Sonra kimdir?” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) “Yine annendir” dedi. Adam yine sordu. Peygamberimiz (s.a.v) “Yine annendir” dedi. Adam, “Sonra kimdir?” deyince, Nebi (s.a.v) “Bu defa babandır” (Buhari, Edeb, 2) buyurdu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) cihada gitmek için izin isteyen bir sahabiye ana veya babasının sağ olup olmadığını sormuş, hayatta olduklarını öğrenince, “Öyleyse sen onların bakımıyla ilgilen” (Buhari, Cihad, 138) diyerek ana babaya hizmeti cihattan da üstün tutmuştur. Zikrettiğimiz bu sebeplerden ötürü dinimiz, evladın anne ve babasına karşı yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları ve ahlaki davranışları belirlemiştir. Bu minvalde evlat anne ve babaya karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmalıdır; asık surat ve sert sözler onları incitir. Çağırdıklarında bekletmeden hemen koşmalıdır. Söz konusu talepleri Allah’a itaatsizlik olmadıkça isteklerini yerine getirmelidir. Yanlarında yüksek sesle konuşmamalı, örf ve adetlerimize göre saygısızlık ifade eden davranışlardan sakınmalıdır. Geçim sıkıntısı içerisinde iseler, yardım etmeli ve ihtiyaçlarını gidermelidir. Hastalık veya yaşlılık sebebiyle hizmete ihtiyaç duyuyorlarsa seve seve hizmet etmelidir. Öldükten sonra da onlar için yapılması gereken bazı hizmetler vardır. Zira annenin vefatıyla evladın ona karşı olan vazifeleri bitmez. Onu rahmetle anmak, bağışlanması için dua etmek, onun adına hayırlar yapmak, varsa vasiyetlerini yerine getirmek, evladın bazı görevleri arasındadır.

10 Nisan 2014 Perşembe

ALLAH’TAN KORKMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Kendimizi Düzeltelim Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “… Melekler de her kapıdan yanlarına girip şöyle diyecekler: ‘Sabrettiğiniz için size selam olsun. Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!” (Ra'd; 23-24) Ne mutlu o insanlara ki, kıyamet gününde melekler onlara bu ayet-i kerimedeki gibi “Sabrettiğiniz için size selam olsun” diye hitap edeceklerdir. Dünyada Allah’ın ibadetinin ve itaatinin üzerinde ve günahlardan kendini muhafaza etmede sabredenlere, bu ayet-i kerime bir müjdedir. Bu kimselerin akıbeti ne güzeldir. Henüz daha elimizde fırsat varken, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmek suretiyle kulluk yaparsak ve takatimizin yettiği kadar, kendimizi günahlardan muhafaza edersek inşaallah, Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde meleklerine emir verecek ve onlar da bize bu şekilde hitapta bulunacaklardır. Örnek olarak diyelim ki, bir işveren var. Kim gidip onun iş yerinde bir gün çalışırsa ona bir milyon maaş verecek. Şimdi kendi nefsimize soralım. Eğer yarın gidip bu kimsenin yanında çalışırsak bize, bir milyon maaş verecek. Bunu istemez miyiz? Tabi ki bunu her kime söylersek hemen kendisi, çocukları ve akrabalarıyla hasta dahi olsa sürünerek gider ve o işte çalışır. Çünkü karşılığında bir milyon vardır. Oysa Allah-u Zülcelal'in bizim için hazırlamış olduğu nimetlerin değeri milyonlarla ölçülemez. Fakat maalesef bunun idrakine varamıyoruz. Bu şuur bizde yoktur. Eğer bu şuur bizde olsaydı, halimiz nasıl olursa olsun, hiçbir fırsatı kaçırmamak için sonuna kadar mücadele ederdik. Kastımız Allah-u Zülcelal’in rızası olsun… Allah-u Zülcelâl, her insanı ayrı meşreplerde ve ayrı gayretlerde yaratmıştır. Demek ki bu bir kaidedir. Bazı insanların gayretleri daha fazla, bazılarının ki ise daha azdır. Fakat insan, Allah-u Zülcelal'den samimi olarak istediği zaman, Allah-u Zülcelâl onun gayretini arttıracaktır. Eğer daima ibadet yapmak istediğimiz halde elimizden gelmiyorsa da buna niyetli olalım. Samimi bir şekilde: “Keşke benim yüz tane vücudum olsaydı, çok kuvvetli olsaydım da gece gündüz Allah-u Zülcelal’in dinine hizmet etseydim” diye, hararetli olarak Allah-u Zülcelal'den isteyelim. Herkesin bir görevi vardır. Bizim bazı zahiri ve manevi görevlerimiz vardır. Bu görevleri yerine getirdiğimiz zaman, Allah-u Zülcelâl bunların karşılığını mutlaka fazlası ile verir. İnsan Allah-u Zülcelal'e âşık ise, O'nun yanındaki ecir ve sevaplara karşı düşkün ise ve onları talep etmede samimi ise Allah-u Zülcelal de hem ona nimetlerini nasip eder hem de onun halini bu makamına göre tutar. Onun için insanın, “Benim halim Allah-u Zülcelal'in katında acaba nasıldır?” diye düşünmesi lazımdır. Kendisini bu şekilde tartarak kendi halini bilebilir. Peki, insan, Allah-u Zülcelal'in yanındaki makamının ta arş-ı âlâ'ya kadar olmasını istemez mi? Muhakkak ister ama sadece istemek yeterli değildir. Elinden geldiği kadar gayret göstermelidir. Bazı hikmet ehli kimseler, Allah-u Zülcelal'in ibadetini tatlılıkla yapmak için, “İnsan ibadet yaptığı zaman, onu sağlam bir kalbi niyetle yapmalıdır” derler. Her ne yaparsak yapalım kastımız niyetimiz, Allah-u Zülcelal’in rızası olmalıdır. Namaz kıldığımız zaman, oruç tuttuğumuz zaman sadaka verdiğimiz zaman, bir insana yardım ettiğimiz zaman, yani her ne yaparsak yapalım Allah'ın rızasına niyet ederek olmalıdır. İnsanlara güzel ahlakla davrandığımız zaman, “Allah-u Zülcelâl güzel ahlaklı olmayı emretmiştir” diye, o niyetle konuşmamız, ne yaparsak, “Allah-u Zülcelâl emrettiği için ben yapıyorum” dememiz lazımdır. Komşumuza bir iyilikte bulunduğumuz zaman: “Allah-u Zülcelâl, komşuya güzel davranmayı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla emrettiği için bunu yapıyorum” diyerek yapmamız lazımdır. Böylece yeryüzünde her ne yaparsak, hepsini Allah-u Zülcelal'in rızası niyetiyle yaptığımız zaman, ibadetin tatlılığı ruhumuza yerleşir. İnsan bu şekilde davrandığı zaman, Allah-u Zülcelal'e karşı insanda bir minnet hissi doğacaktır. Çünkü o niyeti bize veren de Allah-u Zülcelal'dir. O verdiği için ona karşı minnettar olduk. O zaman bu nimete karşı da şükretmemiz lazımdır. Şükrettiğimiz zaman da Allah-u Zülcelâl, üzerimizdeki o nimeti daha da artıracaktır. Sıkıntı ve darlıklardan kurtuluş Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Zünnun'u (balık sahibi Yunus'u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben gerçekten zalimlerden oldum’ diye seslendi. Bunun üzerine duasını kabul ederek, kendisini içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık. İşte, müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87-88) Allah-u Zülcelâl, ezelden, bu ayet-i kerime ile Yunus aleyhisselamdan örnek vererek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetinden olan bütün kullarına yol göstermiştir. Bu kıssa, Yunus aleyhisselama ait olduğu halde, Kur'an-ı Kerim de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme nazil olmuştur. Bu ayet-i kerime bizim için bir rehberdir. Nasıl, Yunus aleyhisselam balığın karnında, dar bir zamanda Allah-u Zülcelal'e yalvarıp müracaatta bulununca, Allah-u Zülcelâl onu kurtardı ise daha sonra gelen insanlar da darda kaldıklarında Allah-u Zülcelal'e dua edip Yunus aleyhisselam gibi yalvarırlarsa Allah-u Zülcelâl onları da kurtarır ve sıkıntılarını giderir. Yunus aleyhisselamın balığın karnında yapmış olduğu bu dua yani, “Lâilahe illa ente subhaneke inni kûntu minezzalimin” duası için İsm-i Azam denilmiştir. İsmi Azam demek, bu duayı insan ne niyetle okursa okusun, Allah-u Zülcelâl o kimsenin duasını kabul eder demektir. Yunus aleyhisselam, Allah-u Zülcelal'in izni olmadan bulunduğu beldeyi terk etmişti. O yüzden de Allah-u Zülcelâl O'nun başına musibet vermiş ve Yunus aleyhisselam kırk gün balığın karnında kalmıştır. Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme, Miraca çıktığı zaman, kudret ve azametine delalet eden birçok alametler gösterdiği gibi, Yunus aleyhisselama da denizin dibinde balığın karnında iken, kudret ve azametine delil olarak birçok alametler göstermiştir. Yunus aleyhisselam bunları görünce: “Ya Rabbi! Senden başka ilah yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye yalvarıp Allah-u Zülcelal'e karşı hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: “Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87) Yunus aleyhisselam bütün müminlere bir örnektir. Yani, insan aynen Yunus aleyhisselam gibi dara düştüğü zaman eğer hatasını itiraf ederek, tevbe edip Allah-u Zülcelal'e yalvarırsa, muhakkak Allah-u Zülcelâl o kişiye de merhamet edip sıkıntısından kurtarır. Buna bakarak daima Allah-u Zülcelal'e karşı olan hatalarımızı itiraf edip yalvarmamız lazımdır. Ancak böyle olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl bize karşı merhametli ve affedici olarak davranacaktır. Allah-u Zülcelal’in keremi İnsan, Allah-u Zülcelâl ile arasındaki durumdan ne kadar çok korkar, ne derece bu duruma dikkat ederse, Allah-u Zülcelal'in katında o kadar çok makbul olur. Âta isminde bir zat vardı. O kıyamet gününde hesap vermekten o kadar çok korkuyor, öyle endişeleniyordu ki şöyle diyordu: “Eğer bir ateş yakılsa ve denilse ki, ‘Kim kendini bu ateşe atarak yok ederse, o kişi kıyamet gününde hesap vermeyecek.’ Ben kendimi o ateşe atmak için giderdim ve daha ateşin yanına varmadan sevinçten ölmekten de korkardım.” Bir haberde şöyle geçmektedir: “Bir kul, dünyada ‘Ya Kerim!’ dediği zaman, Allah-u Zülcelâl ona: ‘Ey kulum! Sen benim keremimi daha görmedin. Şu anda sen dünya hapsindesin. Ahirete geldiğin zaman cennette asıl keremimi göreceksin’ diye hitap eder.” İşte, Allah-u Zülcelâl, öyle kerem sahibidir. Ve kıyamet gününde kullarına karşı keremi ile muamele edecektir inşaallah! Ama biz de kendimize biraz çekidüzen verip ibadet yapmalıyız. Nefsimizi ibadetlere zorlamalıyız. Üveys el-Havlani rahmetullahi aleyhi: “Allah-u Zülcelâl kuluna karşı öyle merhamet sahibidir ki, kulunun hatalarını dünyada kimseye göstermez. Ve onun kalbinde zerre kadar bir hayır varsa, kıyamet gününde onu mahrum etmez.” demiştir. Onun için pişmanlığın fayda verdiği şu zamanımız varken, pişman olalım. Yoksa pişman olmanın hiçbir menfaat vermediği zamana bırakırsak, hiçbir fayda elde edemeyiz. Üveysi el-Havlani ibadethanesinde, camide devamlı bir sopa bulunduruyordu. Bunun sebebini sordukları zaman: “İnsanlar hayvanlara sopa ile vuruyorlar ben onlardan daha layığım. Çünkü hayvanlar günahsız ve masumdurlar. Akılları yoktur. Onlara teklifat yoktur. Esasen ben bu sopaya daha layığım. Çünkü Allah-u Zülcelâl bana akıl verdiği halde ben O'na karşı asi oluyorum.” diye cevap veriyordu. Bakın! Onlar nasıl düşünüyorlardı. Allah-u Zülcelâl bize akıl verdiği halde, O'na asi gelmemiz sopaya asıl bizim layık olduğumuzu gösterir. Allah’tan korkmanın zamanı gelmedi mi? Biz kendi halimizden ne kadar gafil olursak olalım, Allah-u Zülcelâl bizden asla gafil değildir. O'nun bizden hiç ayrılmayan melekleri vardır. Her insanın biri sağında diğeri de solunda olmak üzere, üstünde iki melek vardır. Bir kimse vefat ettiği zaman, o melekler Allah-u Zülcelal'in huzuruna giderler ve: “Ya Rabbi! Kulun dünyadan ayrıldı, biz nereye gidelim?” diye sorarlar. Allah-u Zülcelâl buyurur ki: “Göklerim meleklerle doludur. Yer de meleklerle ve insanlarla doludur. Hep Bana ibadet ediyorlar. Siz, Benim kulumun kabrinin üzerine gidin. Zikir, tespih ve tehlil yapın ve bunların sevabını da kıyamete kadar kuluma yazın.” Bakın! Allah-u Zülcelâl kullarına karşı böyle şefkat ve merhamet sahibidir. Allah-u Zülcelâl bizlere, kendini zikretmemizi ve kalplerimizi O'na yönelterek, ahiret gününe gittiğimizde tüm gerçekleri gördüğümüzde değil, daha bu dünyada iken, o günleri düşünerek korkmamızı emretmektedir. Peki, biz Allah-u Zülcelal'den ölünce mi korkacağız? O'ndan korkmamızın zamanı gelmedi mi? Daha vakit varken, ölümle burun buruna gelmeden O'ndan korkmamız lazımdır. Umutsuzluğa düşmeyin, tevbe edin! İnsanın hatalarından dolayı daima Allah-u Zülcelal'e karşı tevbe etmek lazımdır. İster günah olsun, ister gaflet olsun hepsinden dolayı daima, “Ya Rabbi, ben pişmanım, tevbe ediyorum” diye, insanın ağzında “Estağfirullah” bulunmalıdır. İnsan bir hata yaptığı zaman, bu hata onu Allah-u Zülcelal'den uzaklaştırmamalıdır. Denildiği gibi, insan bir hata yaptığı zaman, tevbe ederse o hata onun için sevap olur. Allah-u Zülcelal'e daha da yaklaştırır. Fakat bazı insanlar vardır ki, hata yaptıkları zaman umutsuzluğa düşüyorlar. Bu çok yanlıştır. İnsan, arabası biraz yolun dışına çıktığı zaman, eğer arabayı hemen çevirmezse nasıl ki sonunda şarampole yuvarlanırsa; günah da böyledir. İnsan günah işleyerek biraz yolun dışına çıkınca hemen tevbe ederek, yolun üzerine dönmelidir. Ama günah yapa yapa yoldan tam olarak çıkarsa sonunda insanın helak olması kaçınılmazdır. Tevbe... Tevbe... Tevbe… İnsanın çaresi tevbedir. Yalnız kendimiz için değil, bütün müslüman kardeşlerimize, ailemize tevbeyi anlatıp onların da bundan mahrum olmaması için çaba göstermemiz lazımdır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin hidayetine vesile olursanız bu dünya ve dünyanın içindeki maldan sizin için daha hayırlıdır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud) Eğer dünyada böyle bir ticaret imkânı karşımıza çıksaydı kim bilir onun üzerine nasıl gidecektik. Hatta hiç uyumadan o işi yapacaktık. Ama ahiretin mükâfatı göz önünde olmadığı için gevşek davranıyoruz. Ancak onu öldükten sonra göreceğiz… Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)

8 Nisan 2014 Salı

2014 Kutlu Doğum Haftası 14-20 NİSAN KUTLAMA

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hıristiyan bir din bilgini iken hicretin dokuzuncu senesinde Medine’ye gelerek İslam’la şereflenen Temîmu’d-Dârî’nin rivayet ettiğine göre bir gün Allah Resulü (sas.), ashabına hitap ederken, üç kez tekrar ederek şöyle seslendi: “ الدِّينُ النَّصِيحَةُ (Din samimi olmaktır. Din samimi olmaktır. Din samimi olmaktır.)” Sahabeden bazıları, “Din kime karşı samimi olmaktır ya Rasulallah?” diye sordular. Sevgili Peygamberimiz de (sas.), “Allah’a karşı, Kitabına karşı, Peygamberine karşı, Müslümanların meşru idarecilerine karşı ve bütün Müslümanlara karşı samimi olmaktır.” diye cevap verdi.1 Dinin doğru ya da yanlış anlaşılmaya müsait bir zemini vardır. Din eğer doğru anlaşılırsa insan hayatında su ve hava kadar önemli ve tabiidir. Ancak yanlış anlaşıldığında bu tabiilik bozulur. Bu yanlış anlamanın vereceği zarar da dinsizliğin vereceği zararla eşdeğerdir. Dinin doğru anlaşılma sorunu bazen bir hadisin tümünde bazen de –buradaki gibi– bir kelimede ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu hadisteki “nasîhat” kelimesi Arapçadan Türkçeye geçerken anlam kaymasına uğramış; bu yolla hem bu güzel söz yanlış anlaşılmış hem de Hz. Peygamber’in (sas.) yaptığı bu güzel din tanımı gözlerden kaybolmuştur. Görüldüğü gibi burada anahtar kavram “nasihat” kelimesidir. “Nasihat” kelimesi doğru anlaşılmadan yahut Hz. Peygamber’in (sas.) bu kavramdan ne kastettiği tespit edilmeden İslam’ın dörtte birine denk kabul edilen bu hadisin doğru anlaşılması mümkün değildir. Bilindiği gibi Türkçemizde ‘nasihat’ kelimesi ‘iyiye ve güzele sevk etmek için yapılan güzel konuşma, vaaz ve öğüt vermek’ manalarına kullanılmaktadır. Oysa Arapçada ‘nasihat’ kelimesi ‘samimiyet’, ‘içtenlik’ ve ‘gönülden bağlılık’ demektir. Bu sebeple Kur’an dilinde ‘tevbe-i nasûh’ ibaresi kullanılmıştır. Çünkü ‘nasûh’ ve ‘nasîhat’ aynı kökten gelmektedir. Buhârî’nin, iman ile ilgili hadislerin başında, “Ameller niyetlere göredir.”2 hadisine yer verip sonunda ise bab başlığı olarak da olsa “Din nasihattir.” hadisini zikretmesi oldukça manidardır. Zira bununla imanın amelleriyle birlikte niyete, niyetin ise ihlas ve samimiyete dayanması gerektiğini ima etmiştir.3 Bütün bunlara rağmen gerek ülkemizde gerekse İslam âleminin muhtelif bölgelerinde “nasihat” kelimesini “aldatılmak, kandırılmak, ihanet, adavet ve iki yüzlü davranma”nın zıddı olarak “ihlas, samimiyet, içten davranmak ve gönülden bağlanmak” anlamı değil de “öğüt, vaaz ve tavsiye” anlamı verilmiş; bu hadis de “Din samimiyettir.” yerine “Din vaaz ve irşaddır.” şeklinde anlaşılmıştır. Vaizler yaptıkları işin, üstlendikleri görevin dinin özüne taalluk ettiğini ifade etmek için söze hep bu hadisle başlamış ve hadise de bu yanlış anlamı yüklemişlerdir.4 Bu kutlu ifadeye göre; Din-i Mübin-i İslam’ı kabul eden her insan Allah’a iman ve kulluk, Kur’an’a tabi olma, Hz. Peygamber’i (sas.) örnek alma, yöneticilere karşı hakkı söyleme ve toplumsal görevlerini yerine getirme, sınıf ve statü farkı gözetmeksizin bütün Müslümanların ve hatta bütün insanların haklarına riayet etme gibi konularda ciddi bir samimiyet sınavına tabi tutulmuş demektir. Buna göre ihlas ve samimiyet, dinin özü, dindarlığın hülasasıdır. İhlas ve samimiyet, inancın, kulluğun ve itaatin sadece ve sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’a özgü kılınmasıdır. İhlas ve samimiyet, bütün ibadetlerin, her türlü riya, gösteriş ve çıkar kaygılarından arındırılıp sadece Allah rızası için yapılmasıdır. İhlas, yaratıcısına gizli-açık hiçbir şeyi ortak koşmadan yapılan samimi imandır. İhlas, dünyevi bir çıkar beklemeden sırf Allah rızası için yapılan kulluktur. İhlas, Allah’a karşı olduğu gibi insanlara, canlı-cansız bütün varlıklara karşı gösterilen samimiyettir. İhlas, nifak ve ikiyüzlülükten uzak bir kalp safiyetidir. İhlas, Allah rızasına göre hareket eden akıl ve kalbin karşılıksız, garazsız amelidir. İhlas, Hz. Mevlânâ’nın ifadesiyle, olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktır. İhlas olmazsa, ruhumuzun miracına sebep olması gereken namazlarımız bizleri kötülüklerden alıkoyamaz. İhlas olmazsa oruçlarımız, artık bizim için bir kalkan değil, sadece açlık ve susuzluktan ibaret kalır. İhlas olmazsa kurbanlarımız Rabbimize kurbiyete vesile olamaz, elimizde kalan sadece onların etleri ve kanları olur. İhlasın yerini gösteriş, samimiyetin yerini riya almışsa, sağ elimizin verdiğini sol elimizin bilmemesi gereken fedakârlıklarımızı herkes biliyorsa, o vakit sadakalarımız Rabbimize sadakatimizi ifade etmekten çok uzakta demektir. Gösteriş malzemesi yapılan sadakalar ömrümüze bereket getirmekten ziyade bizi çoraklaştırır. Riya ile safiyetini kaybeden ameller, Rabbimizin katında, üzerinde az bir toprak bulunan ve şiddetli yağmura maruz kalınca çıplak hâle gelen kayaya benzer.5 İhlas ve samimiyet, sadece inanç ve ibadetlerimizde değil, insanlarla ilişkilerimizde de son derece önemlidir. Müslüman’ın Müslüman’a karşı samimi, içten ve gönülden davranması da dinin önemli bir ilkesidir. Zira müminin en önemli vasfı olan güvenilirlik ancak içten ve samimi davranışlarla sağlanabilir. Aile ve akraba ortamında, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde, iş ve ticaret hayatında, kısacası hayatın her alanında insanlara karşı içten ve samimi davranmak en büyük ahlaki erdemlerdendir. Bu erdemi kazanmanın en kısa yolu da her işimizde Allah rızasını ön planda tutmak ve O’nun her an bizi görüp gözettiğini aklımızdan çıkarmamaktır. İnsanları değerlendirmemizde ve eşyaya bakışımızda bu yaklaşım esas olursa dünyevi çıkar ve hırsların körüklediği pek çok olumsuzluk kolayca bertaraf edilebilir. Halis ameller, riya ile, gösteriş arzusu ile, “desinler diye” yapılarak kirletildiğinde anlamını kaybeder. Samimiyet olmadan değerler, değerini yitirir. “Cömert” desinler diye infakta bulunan, “âlim” desinler diye ilim tahsil eden, “kahraman” desinler diye savaşan kimsenin çabasının Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Hatta bu kimseler, sahte niyetlerle yapılan sahte amellerinden ötürü ahirette hüsrana uğrayacaklardır.6 Çünkü ihlası, samimiyeti bilmeyene insanlar “âlim” dese de hakiki cahil odur. Gönlünü Rabbinin rızasıyla zenginleştirmeyenin adı “zengin” olsa da hakikatte o, insanların en yoksuludur. Samimiyetsiz secdelerle abid, dünyaya gönül bağlayarak zahid, dünyalık için hicret ederek muhacir olunmaz. Gerçek muhacir her şeyden önce dünyaya ve dünyalıklara dair her şeyi terk ederek “ihlas”a hicret edendir. Uzaklarda bir yerlerde boynu bükük bir hâlde ihlas bizi bekliyor. Riyadan, kibirden, ikiyüzlülükten uzaklaşıp samimiyetin kapısını ne zaman çalacağız? Kulluk gösterilerinden, gösteriş bağımlılığından, iyilikleri pazarlarda satmaktan uzaklaşıp ihlas, samimiyet ve takvanın gönlünü ne zaman alacağız? Sahi yolculuğumuz nereye? Bizler kimin muhaciriyiz? Ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi Allah’ın azabından sadece O’nun ihlaslı kulları kurtulacaktır.7 Hz. Peygamber bir hadislerinde (sas.), “Ey yücelik ve ikram sahibi! Beni ve ailemi dünya ve ahirette her an sana ihlas ve samimiyetle bağlı kıl.”8 şeklinde dua etmiştir. Netice olarak Hz. Peygamber’in (sas.) din tanımı şöyledir: “Din samimiyettir; içten ve gönülden bağlılıktır. Din samimiyettir; içten ve gönülden bağlılıktır. Din samimiyettir; içten ve gönülden bağlılıktır.” Bu duygu ve düşüncelerle aziz milletimizin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, gönül coğrafyamızdaki kardeşlerimizin ve tüm İslâm âleminin Kutlu Doğum Haftasını tebrik ediyor; mana dünyamızda ve düşünce ufkumuzda yeni pencereler açmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum. Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ Diyanet İşleri Başkanı

3 Nisan 2014 Perşembe

Önce Nefsini Düzelt

Allahu Tealâ’nın en büyük nimetlerinden ilki iman ve İslâm’dır. İmanı olan kimse cihana meydan okuyacak güçtedir ama hiçbir sebepten dolayı kendi nefsine pay çıkartmayacak ahlâka da sahiptir. İmanı olan insan Allahu Tealâ’nın emirlerine ram olur ve böylece hakiki insan (insan-ı kâmil) olur. İmandan sonraki en büyük nimet, günahları idrak edip, tevbe kapısını açmak ve tevbe-i nasuhu ele geçirmektir. Allahu Tealâ, “Hep birden Allah’a tevbe edin. Ey mü’minler, bu yoldan kurtuluşa ermeniz umulur.” buyurmakta ve bu ayet-i kerime ile insanları tevbeye çağırıyor. İnsan önce kendi tevbe edip, kendisini ıslah etmeli. Aksi takdirde ne kendisine, ne de başkasına faydası olur. Hocaların yanıldığı nokta budur. Hoca bildiğiyle amel ederse arif olur, şifa kaynağı olur. Kendi halimiz güzel olmadıkça, kalpleri sözle fethedemeyiz. Onun için önce kendimiz azad olmalıyız. Allah tevbede samimiyet ve sadakat ister. Sen kendini kurtarmadıkça başkasına fayda veremezsin. Ama kalp temizlenip nefis nurlanınca, insanın başkalarına tesiri olur. Sahabenin ulularından yedi tane Abdullah var. Bunlardan birisi Abdullah b. Mes’ud. Abdullah b. Mes’ud Hazretleri bir gün Küfe nahiyelerinden birinden geçiyordu. Yolunun üzerindeki bir evde birtakım insanlar toplanmış, şarap içip şarkı söylüyorlardı. İçlerinde sesi çok güzel bir çalgıcı da vardı. İsmi Zazan idi. Abdullah b. Mes’ud, evin önünden geçerken Zazan’ın hem udunu hem de şarkı söyleyen sesini duydu. Kalbi merhametle dolup şöyle dedi: “Bu ses Allah’ın kitabını okusaydı ne güzel olurdu!” Ve yürüdü. Allah bir adamın kalbine hidayet verirse ona idrak de verir. Zazan, Abdullah b. Mes’ud’un oradan geçerken bir şey söylediğini fark etti. Yanındakilere o zatın kim olduğunu ve ne söylediğini sordu. “O, Abdullah b. Mes’ud’dur. ‘Bu ses, Allah’ın Kitabını okusaydı ne güzel olurdu’ dedi” dediler. Zazan’ın kalbi ürperdi, ilâhî bir coşkuya kapıldı. Udunu yere çarpıp, koşarak Abdullah b. Mes’ud’a yetişti. Ona yetişince ağlamaya başladı. İkisi de birbirlerine sarılarak ağlaştılar. Zazan tevbe etti. Abdullah b. Mes’ud’un sevdiği, ilim sahibi bir imam oldu. Nasıl ki Abdullah ibni Mes’ud’un tek bir sözünden Zazan’a iyi hal geçtiyse, tövbesinde samimi ve sadık olan da başkalarına tesir eder. Hiçbir bozuk kimse, senin elinde yararlı hale gelemez; ta ki sen kendi özünde yararlı olmadıkça… Yalnız kaldığın zaman Allah’dan korkmazsın; ta ki halk arasında Halık için yaşamadıkça…

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM