Wikipedia

Arama sonuçları

6 Mart 2014 Perşembe

OKU, ÖĞREN, ANLAT…

Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa…’ Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın şu hadis-i şerifi hiç aklımızdan çıkmasın ve onunla amel edelim inşaallah: “Medine ehlinden bir adam, Şam’da bulunan, (sahabeden) Ebu Derda radıyallahu anhuya uğrar…” Tabii şimdi biz bir yere giderken uçakla, arabayla kolayca gidip geliyoruz. Ama o zaman eğer bir devesi yoksa yayan yolculuk ediyorlardı. O şahıs, ta Medine’den Şam’a geliyor. Belki yayan belki devesiyle… Ebu Derda adama sorar: - Ey kardeşim, seni buraya getiren şey nedir? Adam: - Senin, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden bir hadis rivayet ettiğinin haberi bana ulaştı, o hadis için buraya geldim, der. Ebu Derda: - Yani, sen ticaret için gelmemiş misin? Adam: - Hayır, der. Ebu Derda: - Başka herhangi bir ihtiyaç içinde mi gelmedin? Adam: - Hayır, der. Ebu Derda: - Yani, bendeki hadisi öğrenmek için mi buraya geldin? Adam: - Evet, der. Bunun üzerine Ebu Derda dedi ki: - Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu işittim: “Kim, ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah da onu, cennete götürecek yola koyar. Melekler de ilim tahsil eden kimselerden razı oldukları halde, onlar için kanatlarını sererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta sudaki balıklar dâhil, âlimler için (Allah’tan) mağfiret dilerler. Âlimlerin abidlere olan üstünlüğü, Ay’ın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Peygamberler, dinar ve dirhemi miras bırakmazlar. Onlar, sadece miras olarak ilim bırakırlar. Kim (miras olarak) ilim alırsa büyük bir paya/hisseye sahip olmuş olur.” (Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace) Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle anlatılıyor: “Kubeyse radıyallahu anhu isminde bir sahabe, Peygamber aleyhissalâtu vesselam Efendimizin yanına geliyor. - Ya Resûlellah! Allah’tan sana gelen vahiyden bana bir şey söyle, ben onunla amel edeyim, diyor. Efendimiz aleyhissalâtu vesselam: - Sen buraya bunun için mi geldin Ey Kubeyse? - Evet, Ya Resûlellah, diyor. Bunun üzerine Efendimiz aleyhissalâtu vesselam: - Sen vahyi talep ettiğin için, ilmi talep ettiğin için buraya geldin. Sen gelirken, ne kadar ağaç varsa, ne kadar toprak kum, ne kadar taş varsa senin yolunda, hepsi senin için Allah’tan istiğfarda bulundular, buyurdu. Halis niyetle ilim öğren Eskiden insanlar Arapça öğrenip ancak okuyarak ilim sahibi olabiliyorlardı. Amma şimdi elhamdülillah, Tefsir, Fıkıh, Hadis, Tasavvuf, ne varsa ilim olarak, hepsi Türkçeye çevrilmiştir. Okuyarak öğrenebilir, ilim sahibi olabilirsiniz. Sen halis niyetle bir hadis kitabı alırsan, ilim öğrenmek, Allah’ın emir ve yasaklarını öğrenmek için bir kitabı alır okursan, sanki sen de -inşaallah- o kimse gibi Medine’den Şam’a geliyorsun. Kitabı eline al, halis niyetle oku! “Allah ne buyuruyor, Hazreti Peygamber aleyhisselam ne buyuruyor, bunları öğreneyim, öğrendiklerimle amel yapayım ve mümin kardeşlerime de anlatayım” der, bu niyetle okursan o sahabe efendimiz için istiğfar edildiği gibi senin için de istiğfar edilir ve sen de onun gibi sevap alırsın, inşaallahu teâlâ… Elimizden geldiği kadar, dinimiz ilmi ne şekilde bize emrediyorsa onu okuyalım, öğrenelim. Kitap okuyun! Âlimler, o kadar ilim öğenmişler, sonra o ilimleri ile amel etmişler ve o kitapları yazmışlar. Siz de onların kitaplarını okur, amel ederseniz inşaallah siz de bir âlim gibi olabilirsiniz. Onun için okuyalım, amel edelim ve birbirimize de emri’l bi’l ma’ruf yapalım inşaallah... Hani Karun, nerede altınları? İlim okur ve onunla amel ederse insan, gökler ve yerler, öldüğü zaman onun için ağlıyorlar! “O insan secde ediyordu, Allah’ın emir ve yasaklarını anlatıyordu” diye, yerler ve gökler ağlıyorlar. İlim sahibi, Allah-u Zülcelal’in katında o kadar kıymetlidir işte… Toprak, gökler bize bakıyorlar, sen ibadet ettiğin, amel yaptığın zaman onlar seviniyorlar ve sen öldüğün zaman da bir daha sen onun üzerinde ibadet yapmayacaksın diye üzülüyorlar… Karun’a, Allah öyle bir mal, öyle bir mülk vermişti ki bazı insanlar onu gördüklerinde hayret ediyorlar, “Keşke Allah bize de verseydi” diyorlardı. Ama Allah dostları, onlara, “Hayır, Hayır! Allah katında olan ecir ve sevaplar, bu Karun’un yanında olanlardan daha hayırlıdır” diyorlardı. İnsan hakikate bakarsa, dünyanın manzarasına, altınına, parasına gıpta değil de Allah katındaki ecir ve sevaplara, mükâfata gıpta etmesi lazımdır. Birisi bakıyorsun, aşkla muhabbetle ibadet yapıyor, zikir yapıyor, İslam hizmeti yapıyor, aşkla muhabbetle Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini anlatıyor; insanın, “Ne güzel hizmet yapıyor, ne güzel anlatıyor, nereye gitse hep Allah’tan bahsediyor. Keşke ben de onun gibi olsaydım” diyerek, işte o kimseye gıpta etmesi lazımdır. Hani Karun nerede? Onun altınları nerede? Kimdir o? Kim Karun gibi olursa o da toprak olacak, altınları da toprak olacak, malı mülkü de ona fayda vermeyecek, Karun gibi o da ölecektir. Lokman Hekimin nasihati Günah günahı getiriyor biz daima hayırlara niyet edelim… Lokman Hekim oğluna diyor: “Sen daima günahtan uzak ol, günah da senden uzak olacaktır.” “Günaha yaklaşma, sen ona yaklaşırsan o da sana yaklaşacaktır, günah günah getirecektir” diyor ona… Hikmet sahibi ya, ne güzel söylüyor öyle değil mi? Bir kimse düşünün. Namazını hiç terk etmemiş! Bütün kâinat onun üstüne yıkılırsa da terk etmeyecektir o! Ama bir gün terk etti mi bitiyor, arkası da gelecektir. Bir sofi zikrini terk etti bir gün; öbür gün de terk edecek! Öbür gün de terk edecek, arkası gelecektir. İşte, günaha da yol açtığın zaman, arkası sıra başka günahlar da gelecektir. Çünkü sen, kapıyı açtın! ... Günah kapısını açmayalım, hayır kapısını açalım biz! Hayır hayırı getiriyor, günah günahı getiriyor. Bir hata yaptığımız zaman hemen tevbeye kaçalım. “Ya Rabbi! Ben pişmanım…” diyelim. Allah-u Zülcelâl senin samimi olduğunu, kalben o günahı yapmak istemediğini ama kaza gibi olduğunu gördüğü için senin o günahı affedecek, tertemiz olacaksın inşaallah… Allah ile aramız nasıl? Bir insanı gördüğünüzde, eğer o kimse ibadetini yapıyor, amel-i sâlih yapıyor, başkalarıyla değil kendi hataları ile meşgul oluyorsa sen bil ki o insan, Allah-u Zülcelal’in sahip çıktığı bir insandır. Rabiatü'l Adeviyye tasavvuf ehli, Allah’a âşık bir kadındı. O şöyle diyor: “Bir kimsenin kalbi, Allah-u Zülcelal’in muhabbetinin, aşkının, ibadetinin tadını alır, Allah Zülcelâl o insanın kalbinde kendi sevgisini muhabbetini görürse işte o zaman, o kimsenin hata ve kusurlarını Allah o kimseye gösterecektir.” Yani, o kişinin hata ve kusurlarını, Allah-u Zülcelâl o kimseye gösterecek o da kendisini düzeltecektir. “Daha sonra Allah-u Zülcelâl neden razı ise amel-i sâlih olarak o kimseye nasip edecektir” diyor… Bunu böyle bilelim. Demek ki bir insan da yoldan çıkmışsa, hep kötü şeyler yapıyor, hep ahlaksız şeyler yapıyor, günah işliyor ve de tevbe etmiyorsa o insanın kalbinde hayır yoktur. Kalbinde Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için bir güç, bir talep yoktur, bir istek yoktur. Allah-u Zülcelâl, o insandan yardımını kesiyor ve nefsine, şeytana o insanı teslim ediyor. İşte, bu da Allah-u Zülcelal’in o insana gazaba geldiğinin alametidir, neuzûbillah. Baktın bir kimse, hep İslam hizmeti yapıyor, zikir yapıyor, ibadet ediyor, bir hata yaptığı zaman da hemen tevbeye gidiyor ve kendini düzeltmeye çalışıyorsa sen bil ki o insanın kalbinde Allah-u Zülcelal’in aşkı, muhabbeti vardır. Onun için de Allah-u Zülcelâl o insana sahip çıkmıştır… Allah-u Zülcelâl daima kulunun kalbine bakıyor. Eğer kulun kalbinde hep hayır varsa, muhabbeti varsa Allah da ona sahip çıkıyor, bütün hayırları da o kuluna nasip ediyor. İşte, bunun için elimizden geldiği kadar, kalbimizi Allah-u Zülcelal’e samimiyet ve ihlâs ile açalım ve diyelim; “Ya Rabbi! Hem maddi hem manevi olarak, razı olacağın şeyleri bana nasip et. Kalbimi de ya Rabbi, nasıl razı oluyorsan o şekilde düzelt. Razı olduğun şeyleri, hayırları isteme arzusunu benim kalbime koy” diye, Allah’a yalvarır, Allah’tan istersek, Allah-u Zülcelâl buyuruyor: “Dua edin, ben kabul edeyim sizden.” (Mümin; 60) Talip olalım yeter… Biz, Allah-u Zülcelal’in kalbimizdeki muhabbetini çoğaltacak şeyler yapalım, Allah-u Zülcelal de bize bu şekilde sahip çıkacak ve hayırları bize nasip edecektir inşaallah. Her insanın bir şeytanı vardır Her insanın bir görevli şeytanı vardır. Keşif keramet sahibi bir evliya, kendi şeytanını gördü. Baktı ki o kadar zayıf, o kadar biçimsiz, sanki ölecek gibi... Aradan biraz zaman geçtikten sonra, tekrar şeytanını gördü ki biraz daha kuvvetli olmuş. O evliya şeytanına sordu: - Ne oldu ki sen bu kadar güçlendin ve değiştin. Oysa sen, daha önce ölecekmişsin gibi hasta ve kötü bir durumdaydın? Şeytanı ona cevap verdi: - Sen ne zaman değiştin, senin ibadetlerin ne zaman değiştiyse ben de o zaman değiştim! - Nasıl? Dedi… - Sen eskiden çok ibadet sahibiydin, sâlih ameller yapıyordun, zikirle meşguldün; ben o zaman üzüntümden, kederimden zayıf düşüyordum. Sana karşı bir gücüm kalmıyordu. Sen ne zaman ibadetini eksik yapmaya başladın, ben de o zaman kuvvetlendim, diye şeytanı ona cevap verdi. Biz görmüyoruz ama aynen bizimkisi de öyledir. Ne kadar ibadet yaparsak, ne kadar Allah-u Zülcelal’e karşı samimiyetimizi artırırsak o da o kadar eriyor ve zayıf düşüyor. İbadetten düştüğümüz zaman da o kadar kuvvetli oluyor. Hatta kitaplarda deniliyor; “Bir insan evine girdiği zaman, selam verirse, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ derse, yemek pişirirken besmele çekerse o da dışarıda kalıyor, o yemekten faydalanamıyor.” Bir kimse de ne selam veriyor, ne eve girerken ne de yemek yerken Besmele çekiyor, yemekten sonra da “Elhamdulillah” demiyorsa şeytan onunla beraber eve giriyor, onunla yemek yiyor ve o ne yaparsa ondan faydalanarak güçleniyor… Anlatılıyor; “İki müminin şeytanı yan yana gelmişler. Birisi çok zayıf, birisi de kuvvetliymiş. Kuvvetli olan diğerine sormuş: - Sen niye bu kadar zayıfsın? Öteki cevap vermiş: - Ben öyle bir kişinin yanındayım ki o, her şeye 'Bismillahirrahmanirrahim' ile başlıyor. Ben de ne yemek yiyebiliyorum, ne eve girebiliyorum ne de başka bir şey yapabiliyorum. Böyle zayıf düşüyorum, demiş… Kuvvetli olan diyor. - Benimki öyle değildir. Ben onunla yerim, onunla içerim, onunla evine girer, onunla uyurum. Ne besmele çeker, ne de hamd eder, diyor… Birisi öyle birisi böyle işte… Biz uyanık olalım. Gaflete düşmeyelim. Az bir zamanımızı değerlendirsek baki olan ahiret hayatımızı düzelteceğiz inşaallah-u teâlâ… İmam-ı Ali radıyallahu anhu diyor: “Bela, insanın başına ancak bir günah ile nazil olur!” Bir kavim, bir millet günah yaptığı zaman, bela iniyor onların üzerine. “Bir bela da bir insanın üzerinden kalkarsa ancak tevbe ile kalkar” diyor. İnsanlara dini anlatmanın fazileti Elimizden geldiği kadar, Allah rızası için İslam’a hizmet edelim. Bilelim ki bu kısa zaman bitecek!.. Ahiret hususunda gayretsiz olduğumuz için böyle tam samimi olarak, insanların tevbesine vesile olmak için çalışmıyoruz biz. Ne kadar anlatırsak anlatalım, emri’l bi’l maruf nehyi ani’l münkerin; ilim okumak sonra da bunu başkalarına anlatmanın faziletini anlatamıyor, aciz kalıyorum. Fazileti hakkında o kadar çok hadis-i şerif ve ayet var, ancak ben yalnızca bir tane hadis-i şerif ile iktifa ettim. Ben baktım, kitapta tam 40 sayfa, ilim okumak ve insanlara anlatmanın fazileti anlatılıyor. Fakat ben sadece en başta naklettiğim hadis-i şerifi sizlere anlattım. O kadar menfaatli ve Allah-u Zülcelal’in katında makbuldür ilim okumak ve başkalarına anlatmak… Kitap okuyalım, ilim öğrenelim ve başkalarına anlatalım inşaallah… Onun için çocuk, çocuk arkadaşına; kadın, kadın arkadaşına; genç, genç arkadaşına; ihtiyar, ihtiyar arkadaşına anlatsın ve bu sevaba nail olsun inşaallah. Herkese, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini, tevbeyi anlatalım inşaallah…

20 Şubat 2014 Perşembe

Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler

sözünü edeceğimiz kişiler Kur’ân’a iman eden ancak tuttukları yol ile İslâm’ın yaşanmasına, hayata mal olmasına bilmeden de olsa zarar veren bir kesim. Her menfi hareketin arkasında bir ecnebi parmağı aramak herkesin hemen aklına gelen öncelikli şık. Ama, sözünü edeceğimiz kimseler ecnebilere alet olmaktan çok, onları bilmeyerek sevindiren cinsten. Şöyle ki, ülkemizde Kur’ân hakikatlerine gönülden bağlı, İslâm ahlâkını benimsemiş, ibadetlerini aksatmadan yerine getiren büyük bir gençlik kesimi var. Bunların sayılarının her geçen gün biraz daha artması, bütün düşmanlarımızı derinden düşündürüyor. Bu yıkıcı güçler, gençliğin İslâm’la tanışmasına engel olmak için özellikle içkiyi, uyuşturucuyu, sefahati, her türlü ahlâk dışı yayınları sürekli teşvik ediyorlar. Hedefleri, akıl ve kalplerini şehvet odaklı işleten hayvanî bir gençlik ortaya çıkarmak. Bu vadide hayli yol aldıklarını da teslim etmek durumundayız. Ancak, yıkımın kolay, yapmanın zor olduğu dikkate alındığında onları her geçen gün biraz daha ümitsiz eden bir tablonun büyüdüğü ve yükseldiği de bir gerçek. İşte yıllar önce, bu düşmanları sevindirecek ve onlara sönük de olsa ümit ışığı olabilecek bir tuhaf akım çıkmıştı ortaya. Bunlar bugünlerde yeniden boy gösterme hevesine kapıldıkları için konu üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Bu kişiler diyorlar ki, Kur’ânda her şey vardır, başka bir kaynak aramaya gerek yoktur. Bunlar, İslâm’ın temeli olan kelime-i şahadetin her iki kanadına da iman ettiklerini ifade etmekle birlikte, ikinci kanadı, amel konusunda hiç nazara almama gibi tuhaf bir yola girmiş bulunuyorlar. Bunun için de, hadis-i şerifleri İslâm’ın ikinci kaynağı olarak kabul etmiyor, her şeyin zaten Kur’ânda bulunduğunu, bunlara gerek olmadığını söylüyorlar. Kendilerine diyorsunuz ki, “Kur’ânda namaz emredilmekle birlikte nasıl kılınacağı tafsilatıyla anlatılmamış; hadis-i şerifler ve Allah Resulünün (asm.) uygulamaları olmaksızın nasıl namaz kılacağız?” Bu sorunuza, Kur’ânda anlatılandan ne anlıyorsak namazı öylece kılacağız diye cevap veriyorlar. Sorularınızı artırıyorsunuz, “Kur’ânda beş vakit namaz açık olarak geçmiyor, sadece sabah ve akşam namazından bahsediliyor, bir da orta namazdan. Bu ise ikindi namazı olarak anlaşılabiliyor.” dediğinizde, size hemen hak veriyor ve “Zaten namaz iki vakittir üçüncüsü bizim tercihimize bırakılmış.” diyorlar. “O halde,” diyorsunuz, “iki vakit de olsa bu iki namazı kaç rekât kılacağız, namazda neler okuyacağız. Zira bunlar da Kur’ânda açıklanmamış.” Bu sorunuza şu garip cevabı alıyorsunuz: Rekat diye bir şey yok, Kur’ânda sadece namaz emredilmiş, rükûdan, secdeden bahsedilmiş, kıble tayin edilmiş. Kişi gerisini kendisi belirleyecek, dilediği namazı yine dilediği kadar rekât kılabilir; bir rekât da kılar, on rekât da. Bu kesimin bütün yanılmalarını burada aktarmaya gerek yok. “Namaz dinin direğidir.” (Tirmizi, İman 8) hadis-i şerifinden hareketle açıklamalarımızı sadece namaz örneği üzerinde yapmakla yetineceğiz. Diğer ibadetlerdeki fikir sapmaları da bundan farksız. Önce, etrafımıza şöyle bir bakalım, bunların dediği şekilde namaz kılan kimse var mı? Yok. Kendilerinin de böyle bir namaz kıldıklarını hiç sanmıyoruz. Kılsalar, haklı bildikleri bu dava ile ortaya çıkar, namazı o şekilde kılan bir ekol teşkil eder ve sayılarının artması için de gayret gösterirlerdi. O halde, bu fikrin neticesi, güya Kur’âna uygun namaz kılma perdesi altında, namaz kılmayan bir nesil yetiştirmek. Kur’ânın ilk muhatapları ve Resulullahın (asm.) ilk arkadaşları ve talebeleri olan sahabelerin böyle bir namaz kıldıklarını bunlar da iddia edemiyorlar. Sahabeler Allah Resulünün (asm.) her hareketini, özellikle de ibadete dair uygulamalarını büyük bir titizlikle aynen tatbik ve taklit etmişler. Onları takip eden tabiin döneminde ve daha sonraki asırların Müslümanlarında da böyle bir ferdî ve keyfî uygulama görülmüyor. Bu hal, tâ bu asra kadar böylece devam ediyor. Hak mezhepler yanında, dalâlet fırkası dediğimiz İslâm’ın istikamet çizgisinden sapma gösteren kesimlerde de böyle indî bir ibadet şekli göremiyoruz. Bu asra kadar böyle bir uygulama görülmediğine göre, bu kesimin iddiaları esas alındığında bugüne kadar Kur’âna uygun ibadet hiç yapılmamış oluyor. Dolayısıyla, İslâm dini hayata mal olmamış, sadece inanç planında kalmış bir din oluyor. Yine bunların telakkisine göre, Peygamber Efendimiz de (asm.) namazın nasıl kılınacağını ümmetine öğretmeyen, onları bu noktada kendi görüşleriyle baş başa bırakan birisi olarak görülüyor. “O halde, peygambere ne gerek vardı?” diye bir soru akla gelebiliyor. Eğer peygamberin tek görevi insanlara Kur’ânı tebliğ etmek ise Kur’ânın nasıl yaşanacağı konusunda örnek olmak gibi bir görevi yoksa, o zaman Kur’ânın nazil olması, peygamber olmaksızın bir melekle de gerçekleştirilebilirdi. Melekler, diledikleri şekillere girebilen nuranî varlıklardır. Nitekim Cebrail Aleyhisselam Allah Resulünün (asm.) huzuruna, sahabeden Dıhye’nin suretiyle çıkabildiğine göre, Cenab-ı Hak, Kur’ânı da Cebrail vasıtasıyla ve Tevrat’ta olduğu gibi bir defasında toplu olarak inzal eder, uygulamasını insanların şahsî görüşlerine ve tercihlerine bırakabilirdi. Bu kişilerin takıldıkları nokta, namaz ve diğer ibadetleri Cenab-ı Hakk’ın niçin bütün tafsilatıyla Kur’ânda anlatmadığı meselesi. Onlar, bunu şöyle yorumluyorlar: Demek ki, buna gerek yok ve kulların bu konuda serbest bırakmaları onlar için bir rahmet. Böyle bir anlayışa göre, beşerî kanunlarda da bu kadar tafsilata gerek yok. Bütün suçları tek tek sıralamak, bunların cezalarını bütün teferruatıyla ortaya koymak yersiz ve mânasız. Herkes anayasayı incelesin, nasıl anlıyorsa öyle uygulasın. Yine bu anlayışa göre, kâinat kitabındaki ince mânaları da araştırmak yersiz. Allah açıkça neyi göstermişse onunla amel etmek kâfi. Yani, güneşle yolunu göreceksin, havayı teneffüs edeceksin, toprağı ekip biçeceksin, suyu içecek ve ekinlerini sulayacaksın o kadar. Ne yer altı kaynaklarını, ne iç organların görevlerini, ne genlerin, ne atomların, ne ışınların keyfiyetini araştırmak gerekmez. Zira, gerekseydi Allah onları da güneş gibi, su gibi gözümüze gösterirdi. Böyle bir düşünce nasıl insanı ilimden ve medeniyet nimetlerinden mahrum bırakırsa, sadece Kur’ân ayetlerinde açıkça beyan edilen mânalara bakmak da Kur’ânın çok geniş mâna ikliminden, çok derin feyiz kaynaklarından insanı mahrum eder. Böyle bir kişi, sadece anladığı kadarıyla yetinir, anlamadıklarını yahut açıklanmayan hükümleri yaşama ihtiyacı duymaz. Zaten nefsin de istediği, böyle şükürsüz bir hayat, ibadetsiz bir dindir. İçtihada karşı çıkan, mezhepleri tanımayan, ilm-i hali gereksiz bulan bu kişilerin yaptığı da, aslında, çok yanlış bir içtihattır. Yani, “Sadece Kur’ân ayetleri yeterlidir, hadislere bile ihtiyaç yoktur.” demek, başlı başına ve sorumsuzca yapılmış cüretkâr bir içtihattır. Zira, Kur’ân-ı Kerimde, “Sadece ayetlerle iktifa edin, Peygamberin sünnetine uymanız gerekmez.” mânasında bir ayet yoktur. Aksine, o Hak elçisine her hususta uymamız gerektiğini emreden ayetler mevcuttur. Bunlardan bir kaçını ileride arz edeceğiz. O halde böyle bir anlayış, tamamen his ve hevesten kaynaklanan yanlış bir içtihattır. Bakınız, içtihat kapısını açan ve ayetlerden hüküm çıkarmaya imkân veren ayet-i kerimede ne buyruluyor: “Eğer o meseleyi peygambere ve müminlerden ihtisas sahibi kimselere havale etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.” (Nisâ, 4/ 83) Ayette geçen “istinbat” yani hüküm çıkarma imkânı, yine ayetteki ifadesiyle ulu’l-emr olan yetkili kişilere tanınmıştır. Nitekim, bu ayetin verdiği müsaade ile Allah Resulü (asm.) bizzat içtihat yaptıkları gibi, sahabenin yetkili âlimleri de içtihatta bulunmuşlardır. “Sadece Kur’ânla amel ederiz.” diyen kişiler Kur’ânın bu ayetiyle de amel etmek gerektiğini, bunun ise yetkili kişilerce yapılan içtihatlara uymak manasına geldiğini de bilmelidirler. Fıkıh konusunda zamanın ihtiyacına ve ortaya çıkan yeni durumların halline dair yapılan içtihatlar, Üstat Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, yüzde on kadardır; şeriatın yüzde doksanlık kısmı ise muhkemattır, yani kati hükümlerdir. Kur’ânın açıkça bildirdiği meselelerde ve Allah Resulünün (asm.) kati beyanlarında içtihat yapılamaz ve bunlar şeriatın yüzde doksanını teşkil ederler. Allah Resulü (asm.) namazla ilgili ayetleri nasıl uygulamışsa bunlara aynen uymak, her Müslüman üzerine bir borçtur. Peygamber Efendimiz (asm.) sabah namazını iki rekât kılmışsa, bunu ne bire indirmeye, ne de üçe çıkarmaya kimsenin yetkisi yoktur. O Hak Elçisi (asm.) bütün ömrü boyunca sabah namazını iki rekât kılmışken, bütün ashab-ı kiram da O’na aynen uymuşlarken, bugüne kadar gelen bütün alimler ve onlara uyan bütün müminler de bu konuda ittifak etmişlerken, artık “Kur’ânda sabah namazının iki rekât olduğuna dair bir ayet.” yok gibi bir gerekçe ile, başta Peygamberimiz (asm.) olmak üzere bütün Müslümanlara ters bir uygulamaya gitmek, dini tahrife yönelik değilse çok büyük bir gaflettir. “Her kim de, hidâyet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra, Resulullaha muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat âhirette kendisini cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!” (Nisa, 4/115) Yine bu kişiler Kur’ânı okuduklarına göre şu ayet-i kerimeleri de görmüşlerdir: “Peygamber size her ne getirirse onu alın, sizi neden menederse ondan da sakının.” (Haşr, 59/7) “Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) “De ki, Allah’a ve resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, elbette Allah küfre girenleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/ 32) “De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin; tâ ki Allah da sizi sevsin. …” (Âl-i İmran, 3/ 31) “Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!” (Enfâl, 8/20) “Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!” ( Nisâ, 4/69) “Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab,33/36) “Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65) Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimelerde Resulünü hiç nazara vermeden, doğrudan, “Benim emirlerime uyun, yasaklarımdan sakının. Bana itaat edin. … ” diyebilirdi. Bunun yerine, bu gibi ifadelerin ihtiyar edilmesi, Allah’a itaatin peygambere uymaksızın mümkün olamayacağı içindir. Hele bazı hükümler vardır ki, en âlim insanlar da bu konuda bir karar veremezler. Konumuza sadık kalarak örneğimizi de yine namazdan verelim. Yetkili âlimlerimiz namazın vakitleriyle ilgili ayet-i kerimelere bazı izahlar getirebilseler bile, namazın rekâtlarına, rüku ve secdelerin sayılarına, bunların yapılış sıralarına, rükuda ve secdede okunacak tespihlere kadar çok meselede bir hüküm veremezler. Zira, bu gibi meseleler peygamber talimi olmaksızın mücerret akılla ve ilimle halledilemez. Biz bu gibi iddia sahiplerinin bazı yazılarını okuduk. Dikkatimizi çeken bir noktayı yazmak isteriz: Bu yazıların çoğunda Peygamber Efendimiz (asm.) için sadece peygamber denilmekle yetinilmiş, ne hazret denilmeye, ne de aleyhissalatü vesselam diyerek ona salat ve selama gerek duyulmamıştır. Bunun o kişiler için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyoruz. Sadece bir kısmına kısaca değinmekle yetindiğimiz bu yanlış anlayış ve hatalı davranışların, bir kasıt eseri olmayıp gafletten kaynaklandığına inanmak istiyor ve kendilerinin bu yoldan kısa zamanda dönmelerini temenni ediyoruz. Aksi halde, bazı kişilerin namazsız ve ibadetsiz bir hayat geçirmelerine sebep olacaklar ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce onların bütün ihmallerinin ve günahlarının bir katı da kendilerine yazılmakla büyük bir zarara uğrayacaklardır.

13 Şubat 2014 Perşembe

Sırlarla Dolu Garip Haller

Allah’ın [celle celâluhû] âlemlere ışık veren nuru on iki yaşında iken ticaret maksadıyla Ebû Tâlib’in büyük Şam şehrine gitmek üzere olduğunu duydu. Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem], “Ey benim şefkatli amcam, bilirsin ki annem de babam da yoldaşım da sırdaşım da yoktur. Acaba beni kimin koruyucu kanatları altına bırakıp gideceksin?” şeklindeki ince sözlerini Ebû Tâlib işitince, karanlık cihanı aydınlatan o peygamberlik dolunayını sefer yoldaşı etti. Güneş gibi pek çok konak aşarak günlerden bir gün Kefer adında bir köye vardılar. Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] ayağı tozunu görmek ümidiyle o köyde bulunan harap bir kilisede yaşamayı seçmiş kâmil Bahîrâ ile sohbet ettiler. Bahîrâ’nın ismi Circis olup Peygamberimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] ayağının tozunu toprağını öpmek ümidiyle ömrünü o dar ve sıkıcı yerde geçirmiş ve insanlığın en hayırlısının oraya ayak basması şerefi ile müşerref olma arzusu içinde hep yol gözlemişti. Birden Kureyş kervanının geldiğini duymuş, kafile üzerinde bir bulutun gölgelik ettiğini odasının penceresinden görmüş ve bu kafilede kutlu bir kişinin varlığına kanaat getirerek işin sonunu görmeye dikkatini vermişti. Kafiledekiler köyün etrafına inince Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem], amcası Ebû Tâlib ile yapraksız ve meyvesiz bir ağacın altına yaygılarını serip oturdu. Bu sırada Bahîrâ’nın uyanık bakışlarıyla daha önce müşahede ettiği merhamet bulutu, ağacın üzerinde durarak kendisine verilen vazifeyi yerine getirmeye başladı. Zikredilen ağaç pek çok seneden beri meyve vermek ve yeşillik göstermek nimetinden mahrum bir şekilde gayet kuru ve kederli bir haldeydi. Âlemlerin efendisinin hayat bağışlayan feyzi ile tazelik bulmuş ve hemen yeşillere bürünmüş bir güzel kimse gibi dal budak salmıştı. Bu harikalığı ârif Bahîrâ görünce gelişi müjdelenen ahir zaman peygamberinin o kervanda bulunduğunu anlayıp, Beyit: Ey ciğer müjde ki dildâr geldi Nahl-i ümmîd-i dîle yâr geldi [Ey kalbim, müjdeler olsun, sevgili geldi. Gönlümüzdeki ümit fidanına yâr geldi.] müjdesiyle mihmandarlık malzemelerini tedarik etti ve daha sonra kervandakilerin hepsini kendi derviş ziyafethanesine davet etti. Ebû Tâlib, “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir” düsturunca insanlığın önderi Resûlullah Efendimiz’i kafilenin eşyasını korumakla görevlendirdi. Bütün kafile ahalisini yanına alıp Bahîrâ’nın davetine bizzat icabet etti. Ancak bulut parçası ağacın üzerinden ayrılmadı. Bahîrâ, insanları aydınlatan o kandilin parlaklığını gelen bu topluluk arasında göremeyince, Kureyş’in yıldızının aralarına katılarak ziyafeti aydınlatmasını Ebû Tâlib’den istedi. Dileği kabul gördü, dünyaya ışık saçan o dolunay, meclis halkasına dahil oldu. Beyit: Ne câyî kim kadem bastın yüzüm ol yerde ferş olsun Ne yer kim sâye saldın hâk olam ol rehgüzâr üzre [Her nereye ayak bastıysan yüzüm o yerin sergisi olsun. Ve her nereye gölge saldıysan da ben o yol üstünde toprak olayım.] Bahîrâ, Peygamber Efendimiz’i [sallallahu aleyhi vesellem] baştan ayağa süzdü ve semavî kitaplarda geçen peygamberlik alametlerini görünce onun müjdelenen nebî olduğunu anladı. Davetliler ziyafet için yerlerine geçtikten sonra Ebû Tâlib’e, “Ey saygıdeğer ihtiyar, isminiz nedir ve bu ikbali açık taze fidan hangi yüce meyveli ağacın aslına aittir?” diye sordu. Soruya verilen, “Namım Ebû Tâlib’dir, o yeni açmış gonca da benim kalbimin çiçeğidir” cevabını kabul etmedi. “Bu şerefli şemâil, semavî kitapların söylediklerine benzemektedir. Yüce bir sedefin incisi olan o muhterem zatın yetim olması gerekir” diyerek hakikati ortaya koyunca “O kutlu güneş, eşsiz inci gibi babasız ve anasızdır, idaresi de benim sorumluluğuma verilmiş yeğenimdir, gerçekte benim neslimden evladım değildir” şeklinde verilen cevaptan dolayı mesrur olmuş ve görüşündeki isabetine memnun olmuş, sevinmiştir. Ara söz Asîlüddin Herâtî anlatıyor: Mekke’de doğup Medine beşiğinde yaşamış Resûlullah Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] Basra ve Şam sahrasına şeref vereceği, gökteki yıldızların hareketlerinden Rum rasatçıları tarafından ortaya çıkarılıp öğrenilmiştir. Hıristiyanların tahrik etmesiyle yedi Rum, Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] kutlu varlığına el uzatmak zannıyla Şam bölgesine doğru yola çıktılar. Tesadüf eseri, Mesîh yürüyüşlü Resûl-i Ekrem’in [sallallahu aleyhi vesellem] Bahîrâ’nın kilisesine gölge bıraktığı gece gökten gelen bir bela gibi köyün yakınlarına geldiler. Hayvanlarını mâbedin kapısındaki halkalara bağlayıp Bahîrâ ile görüşmek için mâbedin içine girdiler. Ancak Bahîrâ, Hz. İsa’nın [aleyhisselâm] ümmetinin önde gelenlerin-den biriydi. Kapısına gelen melânetli bu adamların içlerinde gizledikleri sırları farketti. Gerçekleşmesi kimsenin aklına gelmeyen kötülüğü menetmek için aşağıda zikredilecek konuşmayı yaptı ve o cehennemlikleri köyden kovup uzaklaştırdı. Konuşmanın Metni: Allah’ın [celle celâluhû] muradı, bir şeyin olmasını dilediği takdirde yaratılmışlardan hiçbir varlık, buna engel olacak perdeyi çekemez. Bunun için eğer mübarek varlığını ortadan kaldırmak düşüncesinde olduğunuz yüce zat, geleceği vaat edilen peygamber ise dünyanın bütün yaratıkları bir araya gelseler de saçının bir telini incitemezler. Eğer o peygamber değilse boş yere kan dökeceğinizden bu da dinen çok büyük bir vebaldir. Bu yüzden meşru olmayan bu durumdan yüz çevirmeli ve geri dönmelisiniz.

12 Şubat 2014 Çarşamba

Eden Bulur!

Buhara kentinde geçimini evlere su taşımakla sağlayan bir sucu vardı. Bu adam otuz senedir bir kuyumcunun evine su taşımaktaydı. Bu kuyumcunun iffetli, örtünmeye çok dikkat eden, dindar, zarafet sahibi ve güzel bir hanımı vardı. Bu sucu yine âdeti üzerine kuyumcunun evine geldi. Su kuyusu hemen evin kapısındaydı. Kuyumcunun karısı da evde öğle uykusu için uzanmakta idi. Sucu eve girip kadına yaklaştı, elinden tutup okşadı ve biraz sıktıktan sonra bırakıp gitti. Kadın akşam olunca çarşıdan gelen kocasına: — Bana doğruyu söyle, bugün çarşıda Allah’ın (c.c) hoşlanmayacağı hangi şeyi yaptın? diye sordu; kocası: — Ben hiçbir şey yapmadım, dedi. Karısı: — Eğer bana doğruyu söylemezsen bu evde kalmam; bir daha ne sen beni görürsün, ne de ben seni, dedi. O zaman kocası: — Tamam, o zaman dinle! Bugün dükkânıma bir kadın geldi. Ben ona altından bir bilezik yaptım. O bana elini uzattı, ben de bileziği koluna taktım. Teninin beyazlığı ve bileğinin inceliği çok hoşuma gitti; elini tuttum, sıktım ve okşadım, dedi. Karısı: —Niçin böyle bir şey yaptın? Otuz senedir bizim evimize su taşıyan o adamdan bu güne kadar hiçbir hıyanet görmemiştik. Bugün benim elimi tuttu, sıktı ve okşadı, dedi. Kocası: — Ey kadın! Yaptığımdan pişmanım; beni affet, hakkını helal et! dedi, Karısı: — Efendi! Allah (c.c) sonumuzu hayra ulaştırsın, dedi. Ertesi gün olunca sucu geldi ve kendisini kadının önüne atarak topraklar içinde dövünmeye başladı; kadına: — Ey hanım efendi! Bana hakkınızı helal edin; şeytan beni aldattı ve saptırdı, dedi. Kadın: — Sen işine bak, yoluna git! Zira bu hata senden değil, kuyumcu olan kocamdan kaynaklandı. Allah (c.c) dünyada iken kısas yaparak ona cezasını verdi; dedi.

6 Şubat 2014 Perşembe

RAHMET KAPISI SANA AÇILINCAYA KADAR SABRET…

Salih amel yapanı Allah korur! İnsanları hareket ettiren, onlara güç veren, rızık veren, bütün kâinatın mutlak hükümdarı olan Allah-u Zülcelaldir ve daima kullarına muttalidir. Böyle olduğu için daima Allah'tan yardım istememiz ve Allah’ın bize vermiş olduğu cüz-i ihtiyariyle güç ve kuvvet ile daima salih ameller yapmamız lazımdır. Böyle yaptığımız zaman Allah, bize sahip çıkacaktır inşaallah. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki benim velîm (dost ve yardımcım), Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren Allah’tır ve O, bütün salih kimselere velilik eder (salih kullarına sahip çıkar).” (A’râf; 196) Demek ki ibadet yapmayan, salih olmayan, salih amel yapmayan kimselere Allah-u Zülcelâl sahip çıkmıyor, günahların içine dalıyorlar onlar. Ama insan ne kadar Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine riayet ederse o kadar Allah-u Zülcelâl, ona sahip çıkıyor ve günahlardan da o kulunu muhafaza ediyor. Hiçbir zaman salih amellerden geri kalmayalım. Peygamber aleyhissalatu vesselam hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Düşünmek, acele hareket etmemek, teenni ile hareket etmek her işte hayırdır, yalnız amel-i salihte durmak, ağır davranmak, onu geciktirmek (hayır) değil!” Amel-i salih ile karşılaşır karşılaşmaz, hemen onu yapmamız lazımdır. Onda hayır vardır. Bütün insanlar öldükleri zaman pişman olacaklardır. Yapanlar, “Biz keşke daha çok yapsaydık” diye pişman olacaklardır. Kaabu'l Ahbar, Hazret-i Ömer radıyallahu anhuya, “Ya Emire'l Müminin! İnsan, 70 peygamberin amelini de yapsa kıyamet gününde 'Ben niye az yaptım?' diyecektir” demiş. Kabirde melekler kime ikram eder? Allah-u Zülcelâl kimi seviyor, kimi sevmiyor dünyada belli oluyor. Allah Azze ve Celle, bir kulunu sevdiği zaman ona amel-i salih nasip ediyor, ameli salih yapması için başarı veriyor ona, kendi ailesi, arkadaşları, komşuları içinde ona amel-i salih için başarı veriyor, güzel ahlak nasip ediyor, hilm verir, onun dilini tatlı yapar bütün insanlara karşı. Böyle olduğu zaman herkes ondan razı olur. Ebu Amr Osman İbni Affân radıyallahu anh rivayet ediyor: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir ölü defnedildikten sonra kabri başında durdu ve şöyle buyurdu: “Kardeşinizin bağışlanmasını isteyiniz ve Allah’tan ona (Münker ve Nekir’in sorularına güzel cevap verebilmesi için) başarılar dileyiniz. Çünkü o şu anda sorgulanmaktadır.” (Ebu Davud) Yani, bir insan vefat edip defni bittikten sonra, o mümin kardeşimizin cenazesine katılan kimseler daha ayrılmadan önce, mutlaka melekler iniyorlar onun başına ve sorguya çekiyorlar o kimseyi. Onun için Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam, “Durun ve arkadaşınızın Münker-Nekir meleklerine doğru cevap verebilmesi için dua edin, başarı dileyin ona! Onun günahlarının affedilmesi için istiğfar edin” demiş. Bunu unutmamamız lazımdır. Bir gün bunu hepimiz göreceğiz, mümin kardeşlerimizin duasına muhtaç olacağız. Yaptığımız ameller bizim karşımıza çıkartılacak... Eğer sen, Allah-u Zülcelal’i razı etmiş isen o melekler sana öyle hürmet edecekler, öyle ikramda bulunacaklar ki senin ne anan, ne baban, ne arkadaşın, ne dostun ahbabın, hiç kimse onların ikramı gibi sana ikram etmeyecekler. Öyle ikramda bulunulacaksın onlar tarafından… Ama neuzûbillah, eğer Allah-u Zülcelal’i razı etmemişsek o zaman onlar, nasıl bir düşman bir düşmanına azab ediyor ise öyle azab edecekler, nasıl işkence ediyor düşman düşmanına öyle işkence edecekler bize… Bunu unutmamız lazımdır. Ama unutuyoruz… Bu bizi mahvediyor zaten. Bu gaflet uykusuna dalınca, ahireti unutuyoruz. Başta kabir, kabirden sonra ta haşir meydanına kadar; sırat köprüsü, mizan, insanların amel defterlerinin ellerine verilmesi gibi yaşayacağımız olaylardan gafil kalıyoruz. Sanki daima dünyada kalacağız zannediyoruz. İşte, bu bizi mahvediyor. Yoksa ara sıra o manzaraları gözümüzün önüne getirir hatırlarsak mutlaka amel-i salih yapacağız. Allah'ın yeryüzündeki şahitleri Şöyle bilelim: Eğer bir insanın etrafında bulunan insanlar, komşuları, birlikte çalıştığı arkadaşları, ailesi gibi ona yakın olan insanlar, ondan razı ve hoşnut oluyorlar ise siz bunu bilin, inşaallah-u Teâlâ, o salih bir kimsedir ve Allah da ondan razıdır. Eğer onlar, o kimse öldüğü zaman, “Allah onu kahretsin, kurtardık biz ondan” diyorlarsa o zaman da Allah ona gazaba gelecektir neuzûbillah… Enes bin Malik radıyallahu anhu şöyle anlatmıştır: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin yanından bir cenaze geçirdiler. Sahabeler bu cenazeyi (Ne güzel bir insandı, ondan hayırdan başka bir şey görmedik, hep iyi şeyler yapıyordu diye) hayırla anıp övdüler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem: ‘Vacip oldu’ buyurdu. Sonra başka bir cenaze daha geçirildi. Sahabeler bu cenazeyi de (Hiç bir hayır yapmadı, insanlar hep ondan rahatsız oluyordu diye) şer ile anıp kötülediler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem yine: ‘Vacip oldu’ buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ömer radiyallahu anhu, “Ne vacip oldu?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem: “Önce geçen cenazeyi hayır ile anıp övdünüz. İşte ona, cennet vacip oldu. Sonra geçen cenazeyi şer ile anıp kötülediniz. Ona da cehennem vacip oldu. Çünkü sizler, yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz’ buyurdu.” (Buhari, Ebu Davud, Müslim, Tirmizi) Demek ki biz, Allah'ın yeryüzündeki şahitleriyiz. Eğer müminler, hayırla bir kimse hakkında şahitlik ederlerse o kimse cennetliktir. Bir kimse için de kötülüğüne şahitlik ederlerse o da cehennemliktir. Ebu Hureyre radıyallahu anhu anlatıyor; Resulullah sallallahu aleyhi vesellem (Rabbinden aktararak) şöyle buyurdu: “Her hangi bir Müslüman kul ölür de yakın komşularından üç ev halkı kendisinin iyiliğine şahadet ederse, Allah da şöyle buyurur: ‘Ben bu kullarımın (kendi bildikleriyle alakalı olarak) yaptıkları şahitliği kabul ettim ve (onların bilmeyip de) benim bildiğim şeyleri (kulumun kusurlarını da) affettim.” (Ahmed b. Hanbel) Annemiz Aişe radıyallahu anhaya: “Bir kimse, iyi ya da kötü olduğunu nasıl bilecek?” diye sormuşlar. Anamız şöyle cevap vermiş: “Sen, kendin 'Ben Allah'ın hakkını yerine getiremiyorum, ben iyi değilim' dediğin zaman, aslında sen iyisin. Ve sen 'Ben iyiyim' dediğin zaman, kendini iyi gördüğün zaman da aslında sen kötüsün” demiştir. Çünkü insan ne kadar iyi olursa, ne kadar iyilik yaparsa ne kadar ibadet yaparsa yapsın, Allah-u Zülcelal'e layıkıyla ibadet etmiş olamaz, eksik olur. Diyemezsin 'Ben iyiyim.' Ancak, Allah rahmetiyle sana muamele edecek olursa iyi olabilirsin. Yoksa insanın kendi bünyesiyle, kendi nefsiyle 'Ben Allah-u Zülcelal'in hakkını yerine getirebiliyorum, layıkıyla ibadet ediyorum' demesi yanlıştır. O'nun için daima Allah'ın rahmetine, ihsanına, fazlına ve keremine müşteri olalım ve daima o şekilde Allah'tan isteyelim. Nasıl tedavi olacağız? Bazı kimseler, bazı kimseler için diyorlar; “Filan kişinin gözü keskindir!” Yani, küçük şeyleri, uzakta olan şeyleri çok net görüyor. Oysa önceki büyüklerimiz “İnsanlardan gözü en keskin olan kimse, kendi günahlarını gören, kendi kusurları ile meşgul olan ve işlemiş olduğu günahlarından pişman olan kimsedir” demişlerdir. Seyda Muhammed Raşid Hazretleri kaddesallahu sırruhul aliyye diyordu: “Kişiyi, kendisi kadar kimse bilmez.” Bazı müminler, ferasetle bir insanı gördükleri zaman, nasıldır, biraz fark edebilir. Fakat o kimsenin iyi ya da kötü olduğunu onun kadar kimse bilmez. En iyi o bilir halini, ahvalini... Biz kendimizi biliyoruz. Kendimizi bildiğimiz için, “Ben geriye gidiyorum. Benim muhabbetim azalıyor. Amel-i salih yapmıyorum. Oysa ameli salih yaptığım zaman tedavi oluyorum. Manevi güç kazanıyor, kuvvetli oluyorum. O şekilde, ben kendimi günahlardan muhafaza edebiliyorum. Hatalardan o güçle kaçınabiliyorum. İbadetleri yapmak için güçlü oluyorum. Öyleyse ben neden salih amel yapmıyor, gayret göstermiyorum?” diye, kendimizi hesaba çekmemiz lazımdır. Böyle, kendimizin ne şekilde olduğumuzu meydana çıkardıktan sonra, her gün biraz ibadet yapmak suretiyle, Allah-u Zülcelal'den kuvvet istersek feyz, nispet ve Allah'ın merhameti bizim üzerimize gelecek ve biz onunla tedavi olacağız. İnsan, ahiretten gafil kalıyor. O ahiretin manzaralarından gafil kaldığı için sanki daima dünyada kalacak, sanki dünyada yaşayacakmış gibi düşünmeye başlıyor. Ve böylece çok fazla günahlara düşüyor ve sevaplardan da geri kalıyor. Bir kişi Mekke-i Mükerreme’ye gidiyor, Hacc’a gidiyor. Ayrılmasına iki üç saat, bir gün kadar az bir zaman kaldığı zaman, “Eyvah! Zamanım tükenmiş gitme vaktim gelmiş, az bir süre sonra buradan ayrılacağım. Son fırsatımdır! Bari bir tavaf yapayım, iki rekâtta olsa namaz kılayım” diyor. Çünkü ayrılmasının yakın olduğunun farkına varıyor. İşte, dünya da aynen böyledir. Dünyadan biz, hangi dakikada, hangi saniyede, hangi toprağın üzerinde ayrılacağız bilmiyoruz. “Her an ölüm gelebilir ve bu dünyadan ayrılmak zorunda kalabilirim! Öyleyse hemen kaza namazlarımı bitireyim, şu zikirleri de yapayım, Kur'an okumaktan geri kalmayayım, insanlara hakkı tavsiye edeyim” diyerekten, daima amel-i salih yapmamız lazımdır. İnsan, halis niyetle padişah olur! Bazı kimseler, “Zikirden geri kaldım, ibadetimden geri kaldım, yerimde sayıyorum, sanki önümdeki her kapı benim için kapanmış gibi” diyor, böyle bir umutsuzluğun içine giriyorlar. Böyle düşünmek çok yanlıştır. Eğer böyle bir hal senin başına gelirse hemen ne yapacaksın? “El-Fettah” olan Allah-u Zülcelal’in kapısında duracaksın! Kapıda dur ve o kapı sana açılıncaya kadar o kapıyı çal… Kapıyı çaldığın zaman, Allah mutlaka sana o merhamet kapısını açacaktır, inşaallah. O’nun katında istediğin her şey vardır; cennet var, cehennemden muhafaza olmak var, ne istersen iste, hepsi vardır. O yüzden, o kapının açılması için gayret edelim. Peki, o kapı nasıl çalınır? Namaz kıldığımız, zikir yaptığımız, Kur’an okuduğumuz, hayır yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelal’in kapısını çalmış oluyoruz. Günahla karşılaştığımızda o günahı, Allah için terk etmemiz dahi öyledir! Allah-u Zülcelâl, mutlaka halis niyetle kapısını çalana, o kapıyı açacak ve merhametiyle muamele edecektir, inşaallahu teâlâ… Hülasa salih amelle, halis niyetle köleler padişah olmuşlar, sultanlar derecesine yükselmişlerdir. Misal; Peygamberlerimizden hazreti Yusuf aleyhisselam… Daha küçük bir çocuk iken, Mısır'ın pazarında onu köle olarak sattılar. Ama ne oldu? Mısır'a padişah oldu. Ama nasıl bir padişah! Yedi sene kıtlık oldu; insanlarda gıda namına hiçbir şey kalmadı, yalnız Yusuf aleyhisselamın yanında vardı. Dünyanın bütün insanları, ona muhtaç oldu. Her taraftan, herkes onun kapısına geliyordu. Nefse uymak ile de padişahsan köle oluyorsun! Züleyha da Mısır Sultanın hanımıydı, kendi nefsine uydu ve o köle oldu bu sefer... Yusuf Peygamber padişah oldu, Züleyha ise köle oldu. Selman-ı Farisi radıyallahu anhu, ateşperest bir Mecusi’nin oğluydu. Babası ateşe tapıyordu. Fakat Selman-ı Farisi radıyallahu anhu bir halis niyetle babasından kaçtı Şam'a gitti. Onun kölesi oldu, bunun hizmetine girdi, tek derdi hakikati öğrenmekti. O rahibe hizmet ediyor, o öleceği zaman “Kime tabi olayım?” diyordu. Böyle böyle, birçok rahibe hizmet etti. Ta ki hizmetine girdiği bir rahip öleceği zaman “Tabii olabileceğin bir kimseyi tanımıyorum” diyerek, ona peygamberimizin geleceğini haber verinceye kadar bu böyle devam etti. Kendisine haber verildiği üzere, Efendimiz aleyhissalatu vesselamı bulmak için yollara düştü. Esir olarak Mekke'de bir Yahudi'ye köle olarak satıldı. Yaşananların tamamını anlatamıyoruz burada, uzundur. Nihayet Peygamber aleyhisselatu vesselam efendimizin yanına geldi, iman etti ve Peygamber aleyhissalatu vesselam “Selman Ehl-i Beyt’tendir” diyerek, onu methetti. Babası ateşe tapıyordu fakat o öyle ihlâslıydı, öyle halis bir niyete sahipti ki Peygamberimiz onu Ehl-i Beyt’ten saydı. Nuh aleyhisselam, ulu’lazm peygamberlerdendir. Bütün peygamberler büyüktür, yalnız içlerinden beş tanesi daha büyüktür, ulu’lazm peygamberlerdir. Öyle olduğu halde, onun oğlu Kenan, kâfirlere meyletti babasına uymadı, kâfir oldu neuzûbillah. Yani, bakın nasıl çark oluyor, devrediyor dünya... Sen, Allah Azze ve Celleye köle olduğun zaman, halis niyetle amel-i salih yaptığın zaman; köle olsan bile Allah seni padişah yapar. Padişah olursan da günah yaptığın zaman Allah seni rezil eder, köle olursun. Onun için bize lazım olan şey, ahiret illa ahiret! Ahiret bizim için çok mühimdir. Ona sımsıkı sarılalım, bize yarayacak olan odur. Başka bir şey değil! Allah-u Zülcelâl, bizi kendi nefsimize teslim etmesin. (Âmin)

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM