Wikipedia

Arama sonuçları

2 Ocak 2014 Perşembe

İyilik Yap İyilik Bul

Hikmet sahipleri, “Herkes ektiğini biçer, işlediğinin karşılığını görür” demişler. İyilik eden iyilik, kötülük eden de kötülük bulur. Adaletin ölçüsü budur. Artık iyilik isteyen iyilik yapsın, kötülük isteyen kötülük… Cenab-ı Hak adildir, kullarına zulmetmez. Kim bu dünyada iyilik adına bir şey yaparsa faydası kendisine olur. Kim de bu dünyada bir kötülük yaparsa zararı, vebali yine kendisine olur. “Her kim iyi bir iş yaparsa, kendi lehine yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Rabbin kullara zulmedecek değildir.” (Fussilet, 46) Rasul-i Ekrem s.a.v. de bu hususta şöyle buyurmuştur: “İyilik kaybolmaz, günahlar da unutulmaz. Hakim olan Allah ölmez. O halde dilediğini yap. Nasıl davranırsan öyle muamele görürsün.” (Ahmed b. Hanbel; Ali el-Muttakî) Kalbe zulüm Kötülüğün ilk zararı onu yapanadır. Kötülük yapan kimse aslında kendisine haksızlık ve zulüm yapmaktadır. İlk zararı da, dünya ve ahiret cezası bir yana, her şeyden önce kalbinedir. Yapılan her kötülük kalbi öldüren zehir gibidir. Kalbin ölmesi, günah kirleriyle iyice kararıp sonunda kapanması ve üzerine mühür vurulup kendi haline terk edilmesidir. Böyle bir kalp insana yüktür. Kötülük, kalbi Allah sevgisinden mahrum eder. İnsan kalbine hayat ve tat veren ilahi feyzin, nurun, ilmin, şuurun, desteğin yolunu tıkar. İnsanın temiz fıtratını bozar. Bunlar insanın kendisine yaptığı zulümdür ve tövbe edip temizlenmedikçe bir hesap ve ceza ile karşılaşır. Hz. Ali r.a. bir defasında: – Ben hiç kimseye iyilik ve kötülük etmedim, dedi. Orada bulunanlar bu söze hayret ettiler ve: – Ey müminlerin emiri, sizden hiç kimseye karşı bir kötülük meydana gelmiş değil ama iyilik etmemiş olmanız nasıl mümkün olur, diye sordular. Hz. Ali r.a. şöyle dedi: – Allah Tealâ, ‘İyilik eden kendine, kötülük eden de kendine etmiş olur’ (Casiye, 15) buyurmuştur. Yani benden meydana gelen her iyilik ve kötülük, aslında banadır, başkasına değil.. Şeyh Sadi Şirazî k.s anlatıyor: Bazı büyüklerle bir gemiye binmiştim. Bindiğimiz geminin arkasında bir kayık battı ve iki kardeş bir girdaba düştü. Birlikte bulunduğum büyüklerden biri gemiciye: – Bu iki kardeşi kurtar, sana yüz dinar vereyim, dedi. Gemici yalnız birisini kurtarabildi, öteki boğulup öldü. Ben bu durumu görünce: – Demek ömrü bu kadarmış, eceli gelmiş ki onu kurtarmakta geciktin, dedim. Gemici güldü ve şöyle dedi: – Dediğin doğrudur. Fakat ben ilk önce bunu kurtarmak istedim. Çünkü bir vakitler çölde kalmıştım, o beni deveye bindirdi. Diğeri ise bana kamçıyla vurmuştu. Sonra ben dedim ki: – Cenab-ı Hak ne kadar doğru buyuruyor: “İyilik eden kendisine iyilik etmiş olur. Kötülük eden de kendisine kötülük yapmış olur.” (Fussilet, 46)

26 Aralık 2013 Perşembe

“Zan” veya “Önyargı” Nasıl Olmalı? Nelere Dikkat Etmelidir?

Zan, zıt anlamlı bir kelime olup sanmak, sezmek ve itham etmek anlamına geldiği gibi, bilmek ve itaat etmek anlamına da gelir. Bu itibarla zannın bazısı günah sayılmıştır: “Ey müminler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bazısı günahtır.” (Hucûrât, 49/12) âyeti bunun delilidir. Bu anlamda zan, iyice bilmeden tahmine göre konuşmak, fikir yürütmek ve bilgi vermektir ki tahlil ettiğimiz âyet, bu tür zandan müminleri men etmektedir. Çünkü bu tür zanda yalan ve iftira vardır. Zan, ihtimal üzere bir hüküm olduğundan bir kısmı hakka hiç isabet etmez, etmeyince de başkasının hakkına ait hususta o şekilde aleyhine hüküm bühtan ve iftirâ ve bundan dolayı bir vebal olur. Özellikle zannın kaynağı yalnız nefsi işler olduğu zaman hata daha büyük olur. Zannın bazısı günah ve vebal olunca da böyle bir vebal ve zarara düşmemek için tedbirli davranmak ve hangi çeşit zandan olduğunu düşünebilmek üzere onun bir çoğundan sakınmak gerekir. Yasaklanan çirkinliklerden bir çoğu da böyle zanlardan ortaya çıkar. Gerçi zannın hepsi günah ve vebal değildir. Allah’a ve müminlere güzel zan gibi vacip olan zan da vardır. Nitekim Nur Sûresi’nde: “Erkek ve kadın müminlerin bu iftirayı işittiklerinde kendi vicdanları ile iyi zanda bulunup da…” (Nur, 24/12) buyurulmuş ve Kudsi Hadis’te “Ben kulumun bana zannı yanındayımdır.” diye rivayet olunmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Her biriniz ancak Allah’a iyi zanda bulunarak ölsün.” “İyi ve güzel zan imandandır.” Uygulamada kati olmayan hususlarda zanni delil ile amelin vacip olduğu yerler de vardır. Sonra geçime ait hususlarda olduğu gibi mübah olan zanlar da vardır. Lâkin zannın bir kısmı da haramdır. Yakîn vacip olan ilâhî hususlarda ve peygamberlik konusunda zan haram olduğu gibi Allah’a ve iyi kimselere karşı kötü zan da haramdır. Sakınılması vacip olan zannı diğerinden ayıracak olan ayırıcı özelliğe gelince: Açıkta bir sebebi ve doğru bir işareti bulunmayan zan haramdır, kaçınmak gerekir. Bundan dolayı bilinmeyen bir adama iyi zan vacip olmasa bile kötü zan da caiz olmaz. Fakat fısk ve fücur ile tanınan kimselere kötü zan haram olmaz. Bununla beraber: Tecessüs de etmeyin, yani müminlerin eksikliklerini bulacağız, açık delil ve işaretler elde ederek zan ve yakîn meydana getireceğiz diye casus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın da açık olanı tutun, Allah’ın örttüğünü örtün. Bir Hadis-i Şerif’te şöyle rivayet edilmiştir: “Müslümanların eksiklerini ayıplarını araştırmayın. Zirâ her kim Müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ da onun ayıbını takip eder, nihayet onu evinin içinde de olsa rezil ve rüsvay eder.“ Rivayet edilir ki: Hz. Ömer (r.a.) Medine’de geceleyin karakol gezerdi, bir gece bir evde şarkı söyleyen bir adamın sesini işitti, duvardan aştı içeri girdi, baktı ki yanında bir kadın, bir de şarap var. “Ey Allah’ın düşmanı; sen günah işleyeceksin de Allah seni muhakkak örtecek mi sandın?” dedi. Adam, “Sen de acele etme ey müminlerin emiri! Ben bir günah işledim ise sen üç konuda günah işledin: Allah Teâlâ “Eksikleri araştırmayın.” buyurdu, sen gizliliği araştırdın, Allah Teâlâ “Evlere ön kapılarından giriniz.” (Bakara, 2/189) buyurdu sen duvardan aştın, Allah Teâlâ “Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin.” (Nûr, 24/27) buyurdu. Sen benim üzerime izinsiz girdin.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), “Nasıl şimdi sizi affedersem, sizde hayır var mı? Yani sen de beni affeder, tövbe eder misin?” dedi, o da “Evet!..” dedi, bu şekilde bıraktı, çıktı. Selam ve dua ile…

19 Aralık 2013 Perşembe

Hani bunun ilk sahibi?

Büyük nimetlerden biri de zenginliktir. Bu nimet Allah Tealâ’nın ihsanı olup onu dilediğine verir. O, bir kimseye zenginlik vermişse, bu o kişinin seçkinliğini göstermez. Çünkü Cenab-ı Hak ne sevdiğini zengin, ne de sevmediğini fakir eder. Eğer öyle olsaydı bugün müslümanların inkârcılardan daha zengin, maddi bakımdan daha ileri olmaları gerekirdi. Ancak hiç de öyle değildir. Aslında zenginlik bir yönüyle insanın olumlu ve olumsuz taraflarını ortaya çıkarmaya dönük imtihanlardan biri olarak da karşımıza çıkıyor. Çünkü yardımseverlik, cömertlik, hizmet, tevazu, şükür gibi faziletlerle cimrilik, nankörlük, kibir gibi olumsuz özellikler zengin insanda daha belirgin şekilde ortaya çıkar. Ayrıca “Biz, insanların hangisinin daha güzel işler yaptığını deneyelim diye şüphesiz yeryüzündeki her şeyi bir ziynet yaptık.” (Kehf, 7) ayetine baktığımızda, zenginliğin de bu manada bir imtihan aracı olduğunu net olarak görürüz. O yüzden bizim zenginlik kavramına dünyevî refahın vazgeçilmez unsuru olarak değil de, dünya denilen imtihan diyarında iyilik vesilesi olarak bakmamız gerekir. Gayemiz elimizdeki dünyalığı nefse hizmetkâr kılmak değil, onu vesile yaparak ahireti kazanmaktır. Çünkü dünya fanilik yurdudur. Önemli olan, bu fani hayatı ebedi aleme yükseliş için merdiven kılmak, onun basamaklarından çıkarak beka yurdunun huzur dolu kucağına adım atmaktır. Bu manada hadis-i şerifin de ifadesiyle dünya ahiretin tarlasıdır. (Keşfu’l-Hafâ) Kul, Allah Tealâ tarafından dünyadayken avucuna konulan nimetleri iyi değerlendirecek ki hasat vakti olan ahirette iyi verim alabilsin. Hasat döneminde iyi verim almak isteyen çiftçinin, nasıl ki elindeki tohumun ekimini ve bakımını, işin ilmine uygun olarak yapması gerekiyorsa, kulun da ahireti için, kendisine bahşedilen nimetleri yerli yerinde değerlendirmesi gerekmektedir. Zenginlik bunlardan sadece biridir. Mühim olan, geçici dünya varını ahiret azıgına çevirebilmektir.

8 Aralık 2013 Pazar

Namaz hakkında Hadis-i Şerifler

Şimdi, gönüllerin sultanı olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in namaz hakkındaki bir kısım hadis-i şeriflerini nakledeceğiz. Bu hadis-i şeriflerde, namaz kılmamanın dünyevi ve uhrevi cezalarından bahsedilmektedir. Ancak ilk önce şunu belirtelim ki, amacımız korkutmak değil, sevdirmektir; uzaklaştırmak değil, yakınlaştırmaktır; zorlaştırmak değil, kolaylaştırmaktır. Ama Müslüman bir toplumda yaşamasına, her vakit ezanların sesini işitmesine ve namazın kıymeti hakkında onlarca sözü duymasına rağmen kişi hala namazını terk edebiliyorsa, herhalde bu kişiye işlediği günahın büyüklüğü anlatılmalıdır; anlatılmalıdır ki, belki bu korkutma onun hidayetine bir vesile olur. Hem bizim yaptığımız şey, sadece hakikatleri nakletmektir. Hakikatleri tebliğ eden ise Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Söz O’na aittir, kelam O’nundur, haber veren O’dur; biz sadece tebliğcileriz. Bu sebeple, bu makamda nakledeceğimiz hadis-i şeriflere bu göz ile bakmalı; hakikatleri naklettiğimiz için bizlere kızılmamalıdır. İnşallah bu hadis-i şerifler gafil kafaya bir tokmak olur ve kişinin namaza başlamasına bir vesile olur. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu; “Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.” (Mecmâü’l-Evsat, 3:154, (2313.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir) Ebu’d-Derda (r.a) şöyle dedi: “Dostum Muhammed (s.a.v) bana şöyle tavsiyede bulundu. Parça parça kesilsende, yakılsanda Allah ‘a ortak koşma ve farz olan namazı bilerek terk etme. Kim ki farz olan namazı bilerek terk ederse Allah ‘ın koruması ondan uzaklaşmıştır.” (Müsned:5/238, El-Bani Sahihi ibn Mace:3529, Beyhaki) Abdullah bin Kurt radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu; “Kıyamet günü kul, ilk önce namazdan hesaba çeki­lecektir. Namaz düzgün ise diğer ameller de düzgün olacaktır. Eğer namaz bo­zuk ise diğer ameller de bozuk olacaktır.” Taberâni, Terğib Hz. Nevfel bin Muaviye radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Kim, bir namazı kazaya bırakırsa, sanki onun çoluk çocuğu ve malı mülkü elinden alınmış gibidir.” İbni Hibban Evet dünyada kaybettiği en ufak şeylere üzülen insan namazı terk etmekle neleri kaybettiğini bir bilsen. Abdul­lah b. Ömer (r.a.)’dan nakledilen bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “İkindi namazını kaçıran kimse sanki ailesi ve malı helak edilmiş kimse gibidir.” (Camiu’l Ehadis) Ey namaz kılmayan kişi! Sadece ikindi namazını kılmamakla nasıl bir zarar ettiğini anladın mı? Ailen ve malın helak edilmiş kadar!.. Hz. Ebû Ûmâme radıyallahu anh’dan rivayet edilen başka bir hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu; “Allahu Teâlâ’nın bir kula iki rek’at namaz kılması için tevfik vermesinden daha üstün bir şey yoktur. Kul namazla meşgul olduğu sürece başı üzerine iyilikler ve hayırlar saçılır.” (Müsned) Cabir ibni Abdullah (r.a)dan rivayet edilmiştir Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kişiyle küfür arasında namazın terki vardır.” (müslim,ebu davud, tirmizi,ibni mace,müsned) Sevban radıyallahu anh dan rivayet edilmiştir Resulullah s.a.v. den şöyle buyurdular: “Müslüman kul ile kâfirlik ve iman arasında sadece namaz vardır, Müslüman bir kişi namazı terk ettiği zaman kesinlikle Allaha şirk koşmuş olur.” Bu hadisi hibetullah taberi sahih bir isnatla rivayet etmiştir. Cabir İbn-i Abdullah (r.a.)’dan nakledilmiştir, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Cennetin anahtarı namazdır, namazın anahtarı da abdesttir.” (Müsned) O halde kim cennetin anahtarını almak isterse namazını kılsın ve o anahtar ile cennetin kapısını açsın. Ve namaz kılmayan kişi de namazı terk ederek neyi kaybettiğine dikkat etsin!.. Abdullah ibn-i Amr ibn As (ra)’den rivayet edilmiştir: Bir gün Rasulullah (sav) ‘namaz’dan konuştu. Buyurdu ki: “Her kim şu beş vakit namazı eksiksiz kılarsa namazı, kıyamet gününde ona bir aydınlık, hakkında delil ve kurtuluş olur. Her kim de bu beş vakit namazı gereği gibi kılmazsa kıyamet gününde Karun’la, Haman’la, Firavun’la ve Ubeyy ibn-i Halefle birliktedir.” (Müsned: 2/169, Darimi: 2/301, İbn-i Hibban: 1448) Bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle denilmiştir: Namaz kılmayanın bu dört kişiden biriyle bulunmasının sebebi şudur: Kişi malı ile oyalanırken namazını kılmamışsa, servet sahibi Kârun’a benzemiştir, onunla haşredilir. Eğer saltanatı onu alı koymuşsa Firavun’a benzemiştir, onunla haşredilir. Eğer vezirliği veya idareciliği namaz kılmasına engel olmuşsa, vezir Hâman’a benzemiştir, onunla haşrolunur. Eğer namaza ticareti mani olduysa, Mekkeli tacir Übey b. Halef’e benzemiştir, onunla bir arada bulunur. Ey namazın kıymetini anlamayan nefsim! Acaba öğlenin sıcağına dayanamayan sen, yakıtı insanlarla taşlar olan ateşe nasıl sabredeceksin!? Kârun, Firavun, Hâman ve Übey b. Haleflerin de içinde bulunduğu kat kat artan azaba nasıl tahammül edeceksin!? Cenab-ı Hak Mâun suresinde şöyle buyurmuştur: “Veyl o namaz kılanlara ki, onlar namazlarında gafildirler.” Bu ayet-i kerimede geçen “Veyl” lafzı hakkında Ata b. Yesar hazretleri şöyle der: “Veyl, cehennemde bir vadidir ki, oraya dağlar konsa hararetinin şiddetinden eriyiverirler.” İbn-i Abbas hazretleri de şöyle der: “Veyl, cehennemde bir vadinin adıdır. Cehennem onun yüksek hararetinden Allah’a sığınır. Burası namazı vaktinde kılmayanların meskenidir.” Yine Cenab-ı Mevla Meryem suresinde şöyle buyurmuştur: “Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular; onlar yakında Gayya’ya gireceklerdir.” Ayet-i kerimede geçen “Gayya” hakkında bazı müfessirler şöyle demişlerdir: “Gayya” cehennemdekilerin irin ve yaralarının aktığı bir takım kuyulardır.” İbn-i Mesud hazretleri bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle der: “Bu cezaya çarptırılacak kimseler, namazlarını tamamen terk edenler değillerdir. Onlar namazlarını vaktinden sonra kılanlardır.” Tabiînin büyüklerinden Said b. El-Müseyyeb hazretleri de şöyle demektedir: “Bu cezaya çarptırılacak olanlar, namazlarını vakitlerinde kılmayanlardır. Bu halinde ısrar eden kimse tövbe etmeden ölürse Allah-u Teâlâ onu ‘Gayya’ ile cezalandırır. Gayya, cehennemde dibi çok derin ve harareti pek şiddetli olan bir vadidir.” Ebu Hüreyre hazretlerinden nakledilen İsra hadisesinin bir yerinde ise namaza karşı ağır davrananlar hakkında şöyle bir bahis geçmektedir: “…sonra Nebi (s.a.v.) başları taşla ezilip kırılan bir topluluğun yanına uğrar. Bunların başları taşlarla ezilir, akabinde başları yeniden eski durumlarına getirilir ve işkence böyle sürer. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sorar: ‘Ey Cibril! Bunlar kimdir?’ Cebrail (a.s.) cevap verir: ‘Bunlar farz namazlarına karşı ağır davrananlardır.’” (Münzirî hadisin Hasen olduğunu kaydetmiştir. Ayrıca bu hadis Buharidede geçmektedir.) Ey namazını kılmayan kişi! Bir düşün… Namazı vakti çıktıktan sonra kılan kişinin cezası böyle ise, acaba namazı hiç kılmayanın cezası nasıldır? Bu cezalar seni korkutmuyor mu? Yoksa ahiretin varlığından şüphen mi var? Ya da namazın İslam’ın bir farzı olduğundan mı habersizsin? Eğer namaz kılmamaya hemen tövbe edip namaza başlamazsan seni ahirette ne kurtarır? Bu azaplara nasıl dayanırsın? Gözünü aç ve seni bekleyen azabı gör; gör ve aklın varsa titre!.. Hz. Ömer radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Namaz dinin direğidir.” Hilyetûl Evliya, Cami’ûs Sağir Ey namazını terkeden kişi! Namazı terk etmekle dinini yıktığının farkında mısın? İbni Abbas (r.a.)’dan nakledilmiştir, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Resulullah (s.a.v) bir gün ashabına: “İlâhî! Aramızdan kimseyi şaki ve mahrum eyleme.” diye dua ediniz dedi ve sonra: “Şaki ve mahrum kimdir bilir misiniz?” diye sordu. Sahabeler: “Kimdir ya Resulallah?” dediler. Efendimiz (s.a.v.): “Namaz kılmayan!” buyurdu. (İbni Hacer “Ezzevacir” / Ebu’l-Leys Semerkandi “Kurretü’l Uyun”) Hz. Ebû Katâde radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bir hadisi kudside Allahu Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu naklediyor; “Ben ümmetine beş vakit namazı farz kıldım. Ve kendi kendime söz verdim ki, kim (benim yanıma) beş vakit namazı vaktinde kılmaya özen göstererek gelirse, onu Cennet’e koyacağım. Kim de namazlara dikkat göstermezse Benim onun için bir sözüm yoktur” ( Ebû Dâvûd) Ey namazını kılmayan kişi Allah’ın bu vaadini duyduktan sonra namazı kılmamak onu vaadinde ittiham etmek ve bu vaadi küçük görmek değilmi dir. Gel bu vaade kulak ver yoksa yarın çok geç olabilir. Hz. İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Kim namazı terkederse, Allah kendisine gazab etmiş olduğu halde O’na kavuşur.” Bezzar, Taberâni, Mecma’uz Zevâid Ebû Hûreyre radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bir kabrin yanından geçerken, “Bu kimin kabridir?” buyurdu. Sahâbe-i Kiram radıyallahu anhum, “Falancanın kabridir” dediler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Bu kabirdeki kimseye göre iki rek’at namaz kılmak, sizin diğer bütün dünyalıklarınızdan daha sevimlidir.” Taberâni, Mecma’uz zevâid Evet iki rek’at namaz kılmak, dünyanın bütün mal ve mülkünden daha kıymetlidir. Bu, kabre girince daha iyi anlaşılacaktır. Marifet ise bunu dünyada iken anlamaktır. Hz. Ebû Zerr radıyallahu anh diyor ki: Bir defasında Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kış mevsiminde dışarı çıktı. Ağaçlardan yapraklar dökülüyordu. Bir ağacın dalından tutunca ağacın yaprakları daha çok dökülmeye başladı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, “Ey Ebû Zerr” dedi. Ben, “Buyur yâ Rasûlallah!” dedim. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Müslüman bir kul, Allah’ı razı etmek için namaz kılarsa, onun günahları şu yaprakların, bu ağaçtan döküldüğü gibi dökülür.” Müsned’i Ahmed Hz. Aişe radıyallahu anhadan rivayet edilmiştir: Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sabah namazının iki rek’at sünneti hakkında şöyle buyurdu; “Şüphesiz iki rek’at bana bütün dünyadan daha sevgilidir.” Müslim Ebu Hureyre (ra)’den rivayet edilmiştir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Adem oğlu secde ayetini okuyup secde ettiği zaman şeytan ağlayarak uzaklaşır ve şöyle der: Helak oldum. Adem oğlu secde etmekle emrolundu da secde etti ve cennet onun oldu. Halbuki ben de secde ile emrolunmuştum fakat ben secde etmekten yüz çevirdim. Artık ateş benim içindir.” (Sahih-i Müslim: 81 rivayet edilmiştir) Ey günde beş defa namaz ile emrolunan kişi unutma ki iblis bir defa secdeden yüz çevirmekle lanetlendi ve cenneten kovuldu. Peki biz beş vakit namazı terk edersek acaba sonumuz ne olur? Hz. Ebû Fâtıma radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Diyor ki; Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem bana, “Ey Ebû Fâtıma! Sen eğer (ahirette) benimle bu­luşmak istiyorsan secdeleri çoğalt (yani bol bol namaz kıl.)” Müsned’i Ahmed Ey namazını kılmayan kişi peygamberin kızına yaptığı bu nasihate kulak ver. Peygamberin kızı bile ahirette onunla beraber olmak için secdeleri çoğaltmak yani çok namaz kılmak zorunda iken, namazı terk etmekle nasıl bir akıbetin bizleri beklediğini bil ve ayıl.

5 Aralık 2013 Perşembe

ALLAH’A, DİLENCİ GİBİ YALVARALIM

Mekân, zemin şahitlik edecek… Dünyaya, böyle sanki hiçbir şey yokmuş gibi bakıyoruz. Fakat Allah-u Zülcelal, bütün kâinatı; toprak, ağaç, taş gibi her ne varsa kıyamet gününde bizim üzerimize şahit olarak getirecektir. İster sevap yapalım, istersek günah yapalım; nerede ne yapmışsak kıyamet gününde Allah Azze ve Celle o taşı, o ağacı, o yeri dile getirecek ve üzerimize şahitlik yapacaklardır. Ayet-i kerimede şöyle buyuruyor Allah Azze ve Celle; “Yer, (o şiddetli) zilzâl’iyle (sarsıntısıyla) sarsıldığı; yeryüzü, ağırlıklarını (dışarıya) çıkardığı ve insan: 'Buna ne oluyor?' dediği zaman! O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbin, (bunu) ona vahyetmiştir (emretmiştir).” (Zilzal; 1-5) Kıyamet gününde toprak; yükünü, yer altında kabirdeki insanları, hazineleri yeryüzüne çıkaracaktır. Ve insan diyecek “Buna ne oluyor?” “Bütün hazineler, insanlar toprağın altından çıktı, bunlara ne oldu? O zaman yeryüzü, bütün üzerinde yapılmış olan amellere karşı şahitlik edecektir. “Bu kul, benim üzerimde namaz kıldı, zikir yaptı! Bu kul da benim üzerimde günah yaptı!” Biz nerede ne yapmışsak o yerlerin hepsi, kıyamet gününde bize şahitlik edeceklerdir. Buna inanmak lazım. Zaten inanmazsa kâfir olur, bunlar ayet-i kerimelerle sabittir, Allah buyuruyor Azze ve Celle. Kelamını nazil etmiş kullarına, biz de elhamdulillah iman etmişiz. Bunlar kendi kendine mi yapıyorlar? Allah, o toprağa, o yere vahyediyor “Konuş!” diye emrediyor. Onlar da; o ağaçlar, o taşlar, o halı, insan nerede ne yapmış ise o cansız olan şeylerin hepsi insanına şahitlik edeceklerdir. Bu yetmez mi bize! Biz böyle sakin görüyoruz dünyayı ama öyle değil! … Bir ufak çocuktan dahi hayâ ediyor insan, bazı kötü şeyleri gizli yapmak istiyor ama onun Rabbi ona muttalidir. Yer, gök, kâinat ona şahitlik ediyor. Kıyamet gününde kim istemez, her gün, her saat, her dakika onun sevabına şahitlik etsin. Herkes istiyor ama sadece istemek de doğru değildir. Biraz çaba göstermemiz lazım… Hem müjde vardır hem de korkmalıdır insan. Müjdedir; sevap yapanlara, zikir yapanlara, İslam hizmeti yapanlara, nerede oturursa orada Allah’tan bahsedenlere. Ne mutlu onlara!… Bir de -neuzubillah- nerede oturursa Allah’ın gazabına sebep olan şeyler konuşmak… Onunla meşgul olmak! Neuzubillah... Akıllı kimsenin yapması gereken üç şey Yahya bin Muaz-i Razi rahmetullahi aleyhi şöyle buyuruyor, ne güzel söylemiş: “Akıllı olan kimselerin, üç şeyi yapmaları lazımdır. Bir tanesi dünyanın muhabbetini kalpten çıkarmak ve onun yerine Allah-u Zülcelal’in muhabbetini yerleştirmek. Şimdi bazı insanlar öyle anlıyorlar; dünyayı seversen, dünya malını seversen sanki malı fazla olacak(!) Böyle değil! Peygamber Süleyman aleyhisselatu vesselam, hiç dünyayı sevmemişti ama bütün dünya onundu. Ashab-ı Kiram’dan çokları vardı ki, hiç dünyayı sevmiyorlardı ama Allah-u Zülcelal mal vermişti onlara. Sevgiyle mal çoğalmıyor! Muhabbet yalnız Allah'a olmalıdır. Hak, o kalbi yaratan Allah Azze ve Celle, onun yaratıcısıdır, onun sevgisinin orada olması lazımdır. Yahya bin Muaz-i Razi, “Akıllı olan insan” diyerek devam ediyor, “Dünya onu terk etmeden önce, dünya muhabbetini kalbinden çıkarmalı.” diyor. İkincisi, “Kabre girmeden önce insan, kabrini güzel yapmalı.” diyor. Ne güzel söylemişler. Kabre girdikten sonra, dünyadaymış gibi, “Benim evim yoktur, bir ev yapayım…” Yok öyle! … Kabre girdikten sonra, ne şekildeyse öyle kalacak. Kabre girmeden önce, şu dünyada yeryüzündeyken “Ed-dünya mezraatül-ahireti…” Dünya, ahiretin tohumunun atılacağı ekim yeridir.” Burada kabrin tohumunu atıyoruz, haşrin tohumunu atıyoruz. Sırat köprüsünün üzerinden geçmek için tohum atıyoruz. Burada, kabre girmeden önce kabrimizi düzeltmemiz lazımdır. Kabre girdikten sonra düzeltmeye imkân yoktur. Üçüncüsü, “Rabbinin huzuruna varmadan; yani ölmeden önce, Allah’ın huzuruna varmadan önce insanın, Allah-u Zülcelal’i kendinden razı etmesi lazımdır.” “Oraya gideyim, namaz kılarım” diye bir şey yok. İbadet, zikir, taat, Allah-u Zülcelal’in rızasına sebep olacak ameller bu dünyadadır. Bu dünyada yaparsak Allah’ın huzuruna vardığımız o zaman, Allah da bizden razı olacak, cennet nimetlerini bize nasip edecektir. Bu üçünü böyle yaptığımız zaman, hem dünya hem ahiret huzuru ile zafer kazanacağız, inşaallah… Bazılarına Allah ne kadar çok vermiştir; ne güzel düşünüyorlar, her şeyden bir ibret alıyorlar. Anlatırlar, bir evliyanın evine hırsız girmiş, evinden kıymetli eşyalarını çalmış gitmiş. Sabahleyin kalkınca bakıyor, eşyaları çalmışlar gitmişler. “Elhamdulillah şeytan kalbime girmedi, Allah’ın muhabbetini, benim imanımı çalmadı (asıl önemli olan bu).” diyor. Allah rızası dünya saltanatından kıymetlidir Yani, Allah-u Zülcelal’in rızasından başka hiçbir şeyin değeri yoktur, geriye kalan ne varsa geçicidir hepsi. Süleyman aleyhissalatu vesselamdan bahsettik, bütün dünya onundu. Onun tahtını rüzgâr, böyle uçak gibi her yere götürüyordu. Cinler, insanlar, merasim şeklinde ardından gidiyorlardı. Bir abid, “Ya Süleyman, bu ne saltanattır?” diye sordu. Süleyman aleyhisselam dedi: “Hiç merak etme! Sen sadece bir sefer “Subhanallah” dersen bu, Süleyman'ın saltanatından daha hayırlıdır, daha iyidir. Bu saltanat geçicidir, yok olacak, ben de yok olacağım! Amma ‘Subhanallah'ın sevabı Allah'ın katında bakidir. O fani değildir, senin karşına çıkacak ve onunla sevineceksin. Bir ‘Subhanallah’ kelimesi hakkında, bakınız, Allah’ın peygamberi, “Bu benim saltanatımdan daha hayırlıdır” buyurmuş. Az nice anlattığımız evliya da demiş: “Elhamdülillah, şeytan benim kalbime girmedi, benim imanımı, bendeki Allah’ın muhabbetini çalmadı. Bu dünya malı geçicidir; gider gelir, bir şey değildir.” demiştir. Kendimizi, daima Allah-u Zülcelal’in huzurunda fakir, muhtaç olarak görelim. Bahusus, Allah’ın rızasını kazanmayı, imanın bizim kalbimizde daima bulunmasını, imanla dünyadan ayrılmayı, bir dilenci gibi fakir ve muhtaç olarak Allah’tan istememiz lazımdır. Eğer bir kimse, böyle kendisini Allah'a karşı zelil, fakir, muhtaç görürse; bu şekilde Allah'a yalvarırsa, Allah Azze ve Celle meleklerine diyor ki, “Eğer benim kulumun benimle konuşmaya, cevap vermeme takati olsaydı ‘Lebbeyk! Lebbeyk!’ diyecektim.” Biz Allah'ı tanımıyoruz, Allah öyle şefkatlidir, öyle çok kerem sahibidir. Bu hali, bu fakirliğimizi, muhtaçlığımızı daima sürdürelim, ölünceye kadar, daima bu şekilde bu hal üzere olalım inşaallah. Hikmet sahibinin öğüdü Hikmet ehlinden bazıları ne güzel yol göstermişler, Allah'ın kullarına. Onlardan bir zat, bir kula demiş ki “Allah'tan utanın! Sen Allah'a ne kadar yakın olursan o kadar Allah'tan utanır hayâ edersin." Allah ne buyurmuş ayet-i kerimede: “... Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf; 16) Allah bize, şah damarımızdan daha yakın olduğu için, ona karşı çok hayâlı, edepli olmamız lazımdır. Ve “Ondan korkun!” demişler. Allah'ın kudretinin senin üzerinde ne kadar büyük olduğunu bilerek idrak et ve O'ndan o şekilde kork. Fakat biz, Allah-u Zülcelal'i tanımadığımız için korkmuyoruz. Göz ile görülmeyen ufacık pire gibi böcekler var. Biz, Allah nezdinde, o böcekler kadar bile değiliz. Bir anda eritebilir bizi, bir anda yok edebilir. O kadar zayıfız. O şekilde korkmamız lazım. O'nun emri “Kûn fe yekun”dur. “Ol” der, derhal oluverir. Bu kadar. “Ve dünyada ne kadar kalacaksan o kadar süre, sana yetecek kadar geçimini temin et, maişetini bul ve sen, Allah katındaki hazinelere ne kadar muhtaç isen o kadar Allah'a itaat et!" Dünyada zaten her an, her şeyimizle Allah'a muhtacız! Bunu biliyoruz... Ama iş ahirete gelince orası ebedidir. Asıl o zaman daha iyi bileceğiz. Bir; Haşir Meydanı’nı, o mizanı gördüğümüz zaman; sevaplar, günahlar terazinin kefesine konulduğu zaman, hangi uçları ağır gelecek, hangisi hafif gelecek diye, insan gözünü ondan ayıramayacak! O zaman, Allah'a ne kadar muhtacız, şuan tam bilemiyoruz ama o zaman tam bileceğiz. O'nun için Peygamber sallallahu aleyhi vesellem annemiz, Aişe'ye buyurmuşlar; “Kıyamet gününde üç yerde, kimse kimseyi hatırlamıyor: Bir; sırat köprüsünde... İki; insanın amel defterleri yukarıdan kar taneleri gibi insanlara gelirken, “Acaba bana sağ elimden mi gelecek yoksa sol elimden mi?” diye beklerken; Allah'ın rahmetine bakıyor o zaman da... Üç; günah ve sevaplar tartılırken, terazinin kefesine konulduğunda, hangisi ağır gelecek diye beklerken... İnsan ona bakıyor, o an kimseyi hatırlamıyor. Gece-gündüz sevap kazanayım, hizmet edeyim, zikir yapayım, namaz kılayım ki bu sevaplar ağır gelsin kıyamet günü, demiyor insan. İşte bundan gafil kalıyoruz. O'nun için hep gafletle, hep -neuzubillah- günahla geçiriyoruz günlerimizi. Günahtan sonra, tevbeye kaçalım hemen. Bu şekilde olursa inşaallah, kolay olur o zaman. Hiç bir şey yapmazsak şimdi elimizde fırsat varken, kendimizi perişan edeceğiz. Kaybetmemenin çaresi şükürdür “Ve Allah-u Zülcelal'in sizin üzerinizdeki nimetleri miktarı kadar, Allah'a şükredin!” En büyük nimet imandır. Allah bize iman vermiş elhamdülillah. İmanla insan, ebedü'l-ebed cehennem ateşinden muhafaza oluyor. Şayet günah yapar tevbe etmezse Allah dilerse affeder, dilerse azap eder. Azap ederse günahı kadar cezasını çektikten sonra, yine cennete girecek. Ama iman yoksa -neuzûbillah- ebedü'l-ebed oradadır. Bu yüzden iman en büyük nimettir. Allah'a şükredelim, hamd edelim. Sadece dille değil, ibadetle, zikirle, İslam hizmetiyle, nerede olursak tevbeyi başka insanlara anlatmak suretiyle... Bu iman nimetine karşı Allah-u Zülcelal'e hamd ve şükürde bulunuyoruz ki Allah-u Zülcelal görsün bizi. Böyle şükürde bulunursak imanımızı muhafaza etmiş oluyoruz. Allah-u Zülcelal, inşaallah, hem dünyada hem ahirette imanlı olmayı nasip edecektir o zaman... Şeytan hiç 'Elhamdulillah' dememiştir. O kadar ibadet yapmış göklerde ama hiç 'Elhamdulillah' dememiş, şükretmemiştir. Allah'a nankörlük yapmıştır. Allah da nimetlerini almıştır ondan. Onun için daima “İman nasip ettiğin için, İslam'ı bana nasip ettiğin için elhamdulillah Ya Rabbi” diyelim, Allah'a şükredelim ve bunu fiilen gösterelim. Ne varsa bende Allah vermiştir onu bana ama benim bir şeyim yoktur, bir istihkakım, hakkım yoktur. Allah beni seçti, bana iman nasip etti. İmandan sonra, Hz. Peygamberin ümmetinden yarattı, camiye getirdi, tevbe nasip etti günahtan sonra... Çünkü eğer insan, o günahla tevbe etmeden ölürse Allah onu affetmezse günahının cezasını çekecek. Fakat insan tevbe ettiği zaman, hadis-i şerifte buyruluyor, “Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd, 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 10/150) Tevbe öyle kıymetlidir ki… Daima tevbenin kıymetini bilmemiz ve tevbenin bizimle beraber tâ kabre kadar gitmesi lazımdır. Biz tevbenin kıymetini bilirsek, daima Allah'ın nimetinden bahsedersek, namaz kılarsak, zikir yaparsak, Allah-u Zülcelal’de “Benim kulum bana karşı samimi” diyecek ve bizi muhafaza edecektir, inşaallah. Elimizden geldiği kadar kalbimizi Allah'a karşı düzeltelim. Kalbimiz Allah'a karşı mahzun olsun. Talepli olalım, haris olalım, Allah katındaki ecir ve sevaplara müşteri olalım. Böyle olursak Allah-u Zülcelal de bize verecektir inşaallah. Seher vakti tevbe edelim. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdu: “Allah, her gece dünya semasına, gecenin son üçte biri kaldığında rahmetiyle tecelli eder ve şöyle buyurur: ‘Bir isteyen yok mu ki onun istediğini vereyim? Bir dua eden yok mu ki ona icabet edeyim? Bir mağfiret dileyen yok mu ki kendisini bağışlayayım?” (Kurtubî, c. 2/4, 39) Bu şekilde tevbeye çağırıyor bizi Allah azze ve celle... Onun için bizim kendimizi, biraz göstermemiz lazım. Hatta dua ve tevbe ettiğimiz zaman, ısrarla tekrar ederek yapalım. “Ya Rabbi! Beni affet! Ya Rabbi beni affet! Ya Rabbi beni affet!” diye, böyle tekrar tekrar söylersek Allah daha çok seviyor. Böyle olursak inşaallah, Allah bizi muhafaza edecek, affedecek, bize sahip çıkacaktır. Allah-u Zülcelal hepimize, razı olacağı şekilde amel-i salih nasip etsin. Bu nefis çok yaramaz, o kadar bize zarar veriyor ki Allah-u Zülcelal, bizi kendi nefsimize teslim etmesin, nefsimizi hayırlarda kullandırsın inşaallah.

1 Ağustos 2013 Perşembe

HER RAMAZAN BİR KULLUK COŞKUSU…

Ramazan, temizlik ayıdır. Gönülleri temizler, temiz gönülleri heyecanla dalgalandırır. Hep hayra, iyiliğe, güzelliğe kanatlandırır… Ramazan, Arapça “ramda” kelimesinden doğmuştur. Bu kelime, sonbaharın başında yağarak, yeryüzünü yaz tozlarından temizleyen yağmur manasına gelir. Ramazan ayı da mü’min gönülleri günah kirlerinden temizlediği için aynı kökten isimlenmiştir. Ramazan’ın Arapça “ramad” kelimesinden geldiğini söyleyenler de vardır. Ramad, güneşin şiddetli sıcaklığından dolayı taşların yanıp kızması manasınadır. Mü’minlerin günahlarını yakıp yok eden bu mübarek ay da bu özelliği sebebiyle Ramazan adını almıştır. Ramazan adı hangi kökten doğmuş olursa olsun, manası, temizlik demektir. On bir ayın kiri, pisi, pası Ramazan’da tertemiz olur, ruh arınır, özüne döner. Ramazan’a evlerimiz, sokaklarımız, camilerimiz de tertemiz girer. Demek oluyor ki, Ramazan hem maddi, hem manevi, hem iç, hem de dış temizliğin simgesi olan tertemiz bir aydır. Ramazan su gibidir; tertemiz gelir ve tertemiz eder mü’minleri… Sevgi Ayı Ramazan Bizi seven Rabbimiz, Ramazan’da, bizi sevilecek hale getirir. Oruçla, Kur’an’la, namazla, hayırlı işlerle, fakirleri sevindirip dualarını almakla, melekleşir mü’minler. Bu sebeple Ramazan, Sevgi Ayı’dır. Ramazan’da, ruhunun sesini dinleyen insanlar, barışa daha yatkın olurlar. Kendi özlerine dönmüş, kendileriyle barışmış olanlar, başkalarıyla olan küskünlüklerini de bitirirler. Ramazan, kavganın, kanın, kinin en aza indiği bir zaman dilimidir. Güzeller Güzeli , “Ramazan’da, biri sana gelip sataştığında, ‘ben oruçluyum’ de” buyurur. Yani, “Şu an yapmakta olduğum oruç ibadeti, kabalık, katılık, kırıcılık ve saldırganlıkla bağdaşmaz; zedelenir, sakatlanır, değersizleşir. Bu yüzden, senin seviyene düşemem, sana senin tarzında karşılık veremem” demek ister. Böyle bir davranış, Ramazan’ın sadece takvime değil, kalbimize de geldiğini göstermiş olur. Biz oruç tutarken, oruç da bizi tutar; bizi özümüze, gönlümüze, Rabbimiz’e döndürür. Dünyevileşmekten, bencilleşmekten ve cimrilikten kurtarır bizi. Evet, Ramazan, sadece takvimimize değil, kalbimize de gelmeli. Ramazan, bir eğitim ayıdır. Doğrultur, düzeltir ahlakımızı ve insanlığımızı çoğaltır. Ramazan Vatanımızın Tapusu Ünlü şairimiz Yahya Kemal, İstanbul’u gezdirdiği yabancı arkadaşlarını anlatırken, bize Ramazan’la ilgili çok önemli ipuçları verir. Bir defasında, “İstanbul Bizans’tır, dolayısıyla da Yunanlılara aittir” propagandasını Ramazan-ı Şerif’in bir anda nasıl iflas ettirdiğini anlatır. Yüksek rütbeli bir İngiliz asker olan arkadaşı, akşamüzeri bir anda yanan kandilleri, mahyaları gösterip bu etkileyici şehrayinin sebebini sorar. O da, “Demek ki Ramazan hilali göründü ve mübarek ay başladı” der. Bu açıklama, İngiliz’i şöyle konuşturur: “İşte şu an, Yunanlıların yaptığı propagandaların hepsi, gösteriler ve mavi beyaza boyadıkları duvarlar, bütün tesirini yitirdi. İstanbul şu anki haliyle kime ait olduğunu apaçık gösteriverdi. Hem de hiçbir sun’i çaba, hiçbir hükümet ve teşkilat işi olmaksızın, baharda çiçeklerin açması kadar tabii bir şekilde, İstanbul’un gerçek kimliği ortaya çıkıverdi. Evet, İstanbul Müslüman olduğunu öyle bir gösterdi ki, bunun aksini hiç kimse, hiçbir şekilde ispatlayamaz.” Böylece, Ramazan-ı Şerif getirdiği güzelliklere bir tanesini daha eklemiş ve İstanbul’un Müslüman kimliğini kendiliğinden ispatlayarak, kendisine göz dikenlerin iştihalarını kursaklarında bırakmış… Yani, pekiyi bildiğimiz üzere, Ramazan, sadece ruh ve beden sağlığımızı koruyarak bizi kurtarmıyor, dış dünyaya yansıttığı geleneksel güzellikleriyle, vatanımızın da tapusu oluyor ve onu göz dikenlerden kurtarıyor. Ramazan ihtişamına ülkemizde şahit olan bazı yabancılar, yaşanan güzellikler karşısında hayranlıklarını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Onlardan biri olan Prof. Piyer Mulin, Papa’ya başvurarak, Hıristiyanlık’ta da böyle bir ay ihdas edilmesini teklif etmiştir. Ramazan’da Neler Yapılmalı? Ramazan ayında neler yapmamız gerektiğini, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem birçok hadis-i şerifinde açıklamıştır. Mesela, Ramazan’ın henüz girdiği bir gün, bu ayın, hayır yarışmalarıyla yaşanmasını şöyle istemiştir: “Size bereket ayı olan Ramazan geldi. Bu ayda Allah sizi kuşatıp, rahmetini indirir. Günahları bağışlayıp, duaları kabul eder. Allah bu ayda, sizin hayır hususunda yarışmanıza bakar ve sizinle meleklerine karşı iftihar eder. Allah’a hayırlı ameller takdim ediniz. İsyankârlar ve günahtan vazgeçmeyenler, bu ayda Allah’ın rahmetinden mahrum kalacak kimselerdir.” (Et-Terğib, ll. 99) Bir başka hadiste de şöyle buyurulur: “Ramazan’da bir hayır işleyen kimse, diğer aylarda bir farz işlemiş gibi olur. O ayda bir farz işleyen ise diğer aylarda 70 farz işleyen gibidir. O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise Cennet’tir. O, yardımlaşma ayıdır. O ayda, mü’minin rızkı bollaştırılır. O ayda, kim bir oruçluya iftar ettirirse bu, günahlarının bağışlanmasına ve Cehennem’den kurtulmasına sebep olur. Aynı zamanda oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Oruçlunun sevabından da bir şey eksilmez.” Ashap’tan bazıları, “Ey Allah’ın Resulü! Hepimizin, bir oruçluyu iftar ettirecek imkânı yoktur” deyince de sözlerine şöyle devam etti: “Allah bu sevabı, oruçluyu kuru bir hurma ile veya bir yudum su ile ya da bir yudum süt ile iftar ettirene de verir. Ramazan’da hizmetçilerinin yükünü hafifleten kimseyi, Allah bağışlar ve Cehennem ateşinden kurtarır.” (Et-Terğib, ll. 94-95) Güzeller Güzeli, yine buyurur ki: “Eğer Ramazan’ın size neler kazandırdığını bilseydiniz, diğer ayların da Ramazan olması için Rabbinize yalvarırdınız.” Kuran’la donanmalı Ramazan’da, Kur’an’la donanmalı. Kutsal Kitabımız, lafzı ve manasıyla, Ramazan’ın süsü, sesi ve neşesi olmalı… Camiler dolmalı; teravihler ailecek kılınmalı… Çocuklar, lütufkâr davetiyelerle Allah’ın evlerine cezbedilmeli… Müminler, camiyi ve cemaati çocuklarına sevdirmek için maddi ve manevi ikram yarışına girmeli… Mabetlerin mü’minlerle ruhlandığı bir mevsime dönüşmeli Ramazan… Oruçlar, çocuk cıvıltılı sahurlarla ve iftarlarla bereketlenmeli… Ramazan’ın geceleri ve gündüzleri, mü’minlere yaptığımız dualara şahitlik etmeli… Atalarımızın zor zamanlarda yaşadığı Ramazan’lar unutulmamalı, unutturulmamalı… Mesela, Çanakkale cephesinde Ramazan’ı yaşayan kahramanlar ibretle anılmalı, ruhlarına Fatihalarla ziyafetler çekilmeli… Kısacası, öyle bir yaşanmalı ki Ramazan, daha bayramı gelmeden, her anı, coşkun bayram sevinçlerini gönüllere taşımalı… Ramazan’dan kalanlar, iç dünyamızı kavrayıp kuşatmalı, hayatımıza damgasını vurmalı, gelecek aylara da güzellikleriyle ulaşmalı… Çocuksuz Ramazan Eksiktir Küçücük çocuklar da masum ve tertemiz gönülleriyle Ramazan’da coşarlar. Oruç tutmak isterler. Teravih namazına sevinçle koşarlar. Sahura kaldırılmadıkları zaman üzülürler, büyüklerinden bir dahaki sahura kaldırılmaları için söz alırlar. Çocuklar, küçücük yaşlarından itibaren ‘tekne orucu’ tutarlar. Bu oruç, günün belli vakitlerinde yiyerek, içerek desteklenen, çocuklara mahsus bir oruçtur. Bir kaç yerinden bölünmüş ve takviye almış bu ilk özel çocuk oruçları çok kıymetlidir. Zira, küçükleri oruçla tanıştırır, bu önemli ibadete alıştırır ve sevdirir. Bu çok kıymetli özel oruçlar, büyükler tarafından satın alınır. Birçok çocuğun hayatında kazandığı ilk helal para, herhalde oruçtan kazandıklarıdır. Ben de hayatımdaki ilk parayı oruç satarak kazanmışımdır. İftar anlarının sevinci, başka hangi sofrada bulunabilir ki! Hele de, çocuk iftarları gönendirir çocukları, unutulmaz hatıralarla süsler hafızalarını... Küçüklerin oturduğu, büyüklerin hizmet ettiği ve sonuçta da diş kiralarının alındığı bu sofralar, unutturulmamalı... Hele de bayrama doğru, çocukların keyfi iyice artar. Çünkü çocuk için bayram, yeni elbise, çok harçlık, şeker, çikolata, tatil, oyun ve eğlence demektir. Çocuksuz Ramazan eksiktir. Çocukluğundan Ramazan hatırası getirmeyen de çocukluğunu eksik yaşamış demektir. Oruç, büyük küçük, fakir zengin herkesi sevindirir. Ramazan, yardımlaşma duygularını da coşturur. Oruçla melekleşen mü’minler, açları doyurmaktan, çıplakları giydirmekten, hastalara ilaç koşturmaktan çok mutlu olurlar. Zekat, sadaka, daha çok Ramazan’da verilir. Ramazana veda ederken… Veda ederken Ramazan, bizden memnun gitmeli ve gözü arkada kalmamalı. Sonraki aylarımızı da, Ramazanlaştıracağımıza inanmalı… Getirdiklerini geri götürmemeli... Ramazanlaşmış yürekler, Ramazan’ın güzelliklerini taşımalı öteki aylara... Çünkü Ramazan, bir aylığına giyilen emanet bir gömlek değil, varlığımızdan bir parça olmalı... İçimize işlemeli, yönümüzü göstermeli, hatta bizi yönetmeli, yönlendirmeli… Biz de onun kılavuzluğunda yürümeliyiz Yüceler Yücesi Cenab-ı Hakk’a… Ramazan, ancak böyle erer hedefine, ancak böyle memnun olur bizden... Bizden memnun olarak giden her Ramazan, İlahi Mahkeme’de şefaatçimiz olur. Hazreti Mevlana, hepimize şu çok ilginç soruyu sorar: “Ramazan’da Allah’ın helallerini bile, belli bir süre için terk eden Müslümanlar, Ramazan’dan sonra Allah’ın haram kıldığı şeyleri nasıl yaparlar?” Öyle ya, Ramazan’ın gündüzlerinde, “Şimdi yasaktır” diye, suya elini uzatmayan bir Müslüman, Ramazan’dan sonra, nasıl haram olan içkileri içebilecektir?

12 Temmuz 2013 Cuma

BÜTÜN CEMAATLERİ SEVELİM, TENKİT ETMEYELİM

“İstiyorum ki köy köy gezerek
Allah’ı anlatayım”
Bugün, bazı hizmet ehli kardeşleriniz yanıma geldiler onlara dedim ki: “Benim yaşım biraz ilerledi, ihtiyarladım ama ruhum, kalbim hala gençtir. Ben istiyorum ki, o gençliğimdeki kuvvetim şimdi olsaydı, şehir şehir değil, kasaba kasaba, köy köy dolaşarak (insanlara Allah’ı anlatarak) hizmet yapsaydım.”

“Bir kişi böyle gece gündüz çalışsa, ağlayarak ibadet etse, hizmet etse yine de Allah, ondan daha fazlasına layıktır. Onun için özellikle gençlere diyorum, ‘Böyle samimi olarak elinizden geldiği kadar Allah için çalışın. Çok memnun olacaksınız. Çok çok memnun olacaksınız. Mükâfatı görünce, kıyamet gününde, umduğunuzdan çok daha fazla memnun olacaksınız.”

Allah için birbirinizi sevin!

Nakşibendî yolu, muhabbet üzerine kurulmuştur. “Muhabbet, ihlâs, teslimiyet” deniliyor. Niçin Nakşibendî Sâdât’ı, bunu temel olarak koymuşlar?

İbn-i Mes'ud radıyallahu anhu yolu ile gelen rivayete göre, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah için birbirlerini sevenler, Allah için birbirlerini ziyaret edenler, kıyamet günü kırmızı yakuttan yapılı bir sütun üzerinde olacaklardır. Bu sütunun üzerinde yetmiş bin teras köşk vardır ki; dünyada güneş, nasıl dünyadakileri aydınlatır ise bu teras köşkler de cennet ehlini öyle aydınlatır. Orada cennet ehli şöyle diyecek: Bizi götürün de dünyada iken, Allah için birbirlerini sevenleri ziyaret edelim. Oraya gittikleri zaman, yüzlerine bir aydınlık vurur ki, tıpkı dünyadakilere güneş vurup aydınlattığı gibi... Onları şöyle görürler; üzerlerinde sündüs ipekten birer giysi vardır.

Alınlarında şu cümle yazılıdır: ‘Bunlar, Allah için birbirlerini sevenler, Allah için birbirlerini ziyaret edenlerdir.”

Çok kolay bir şey! Ne ibadet, ne oruç için, ne de çok namaz kıldığı, ibadet ettiği için değil; sadece “birbirlerini Allah için severlerse”.

Hâlbuki benim kulağıma geliyor, çok üzülüyorum, bakınız hiç biriniz, birinize böyle bir eziyet, bir sıkıntı vermekte istemiyor biliyorum. Öyle olduğu halde, biri birinin yanına gidiyor, “Ahmed şöyledir böyledir...” diyor. Allah razı olsun, bir düşün bakalım, sen nasılsın? O öyleyse sen de böylesin. Bu çok yanlış bir şeydir. O muhabbeti, o köşkleri bir tarafa bırakıyorsun, cehennem azabını, ateşi kendinize çekiyorsun. Buna çok dikkat edelim.

Sanki bir meyve yiyormuş gibi onun nefsine hoş geliyor gıybet etmek. Ki o nefis hakkında da Peygamber aleyhissalatu vesselam, “Sizin en büyük düşmanınızdır” demiş. Nefsine hoş geliyor, başka bir şey değil.

O zaman böyle içinden bir gıybet yapmak hissi, bir istek sana geldiği zaman, o Allah için sevenlere verilecek olan köşkleri hatırla. Gıybet yapma, kardeşine kin besleme. “Allah-u Zülcelal’in bana emrettiği o muhabbetin yerine, ben kin besliyorum ki o mümin kardeşimin gıybetini yapıyorum. Eğer ben onu seversem, onun methederim. Onun yaptığı güzel şeyleri anlatırım.” diye düşün!

O kardeşinin belki bir tane hatası var ama yüz tane de güzel ahlakı var. Yüz tane güzel ahlakını anlat, o bir tane hatasından daha iyidir.

İslam’a hizmet eden cemaatleri de sevelim. Hepinizin telefonunuzda olsun; herkes bunu bilsin, buna çok dikkat edelim: Bir cemaat, diğer bir cemaati sevmiyor. Bir Müslüman diğer Müslüman’ı sevmiyor. Bir de dediğim gibi, hem sevmiyor hem de onun aleyhinde konuşuyor. İki zarar… Çok yanlış bir şeydir bu! Hâlbuki hepsi de Allah için çalışıyorlar. Allah için çalışıyorsunuz…

“Benim cemaatimden değildir”

Şeyh Abdulkadir Geylani kaddesallahu sirruhul aliyye demiş: “Kim birisini severse veya birisine kızarsa, kendini kontrol etsin. Muhasebeye çeksin.”

Sen niye bunu seviyorsun? Senin nefsin diyecek “Bak namaz kılıyor, İslam hizmeti yapıyor, onun için seviyorum.” Allah razı olsun senden, çok iyi yapıyorsun. Allah da onu seviyor, sen de Allah’a uydun. Çok güzel yaptın. Ama bir kişiye de kızıyorsun. “Peki, buna niçin kızıyorsun?” “Bu benim cemaatimden değil ki, başka cemaattendir. Evet, namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, zekât veriyor, İslam hizmeti de yapıyor ama benim cemaatimden olmadığı için kızıyorum ona.”
 


Eyvahlar olsun! ...

Nefsimizi azarlayıp ona şöyle diyelim: “Ey nefsim, sen şimdi Allah’tan ayrıldın, şeytana uydun. Allah onu seviyor, bak namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, hizmet ediyor, Allah onu seviyor, senin de onu sevmen lazım!”

O zaman Allah-u Zülcelal ona demeyecek mi? “Sen diyorsun ki ‘Benim cemaatimden değildir.’ O zaman sen, kendi nefsin için çalışıyorsun, benim için değil!”

Bakınız, dikkat edersek, bu hatalarımızın hepsini meydana çıkarabiliyoruz. Fakat genellikle dikkat etmiyoruz, böyle üstten geçiyoruz. Sanki iyi bir şey yapıyormuşum gibi, ona kızıyorum, benim cemaatimden değildir diye. “Şöyledir, böyledir…” Diyerek, hatalarının üzerinden böyle gafletle geçiyor. Haberi yok bundan…

Sâdât-ı Kiram nasıldı? Hakikat, tasavvuf, Allah’ın rızası, onların davranışlarında idi, sadece sözlerinde değil. Bu zamanki sofi, daha namaz kılmasını, abdest almasını bilmiyor, (Cemaatler hakkında) “Şöyle olsun, böyle olsun” diye, kendi kendine bir şeyler üretiyor...

“İslami cemaatleri sevelim”

İstiyorum ki, benim tavrım ne ise sizin de tavrınız da öyle olsun. Tüm müminleri seviyorum ben. Başta; Fethullah Hocaefendinin cemaati, Süleyman Hocaefendi cemaati, Nakşibendî kolları, Kadiri kolları olmak üzere, bütün mümin kardeşlerimizi, Allah’a ve Resulüne iman eden kardeşlerimizi sevelim. Onların bir hatası olduğu zaman da hatalarıyla beraber sevelim onları… Çünkü sevapları var, Allah’ın rızasına muvafık olarak yaptıkları bazı şeyler var.

Peki, “Hata yapıyor? ...” Doğru, hata yapıyor, ama ben de yapıyorum. O halde ne diyeceğim, onun hakkında? Sağda solda konuşmak yerine, elini aç, “Ya Rabbi, bu mümin kardeşlerimi ıslah et, beni de ıslah et, onların hatalarını aff u mağfiret et.” Diye dua et. O zaman melekler senin için ne diyecekler? “Ya Rabbi ona da aynısını ver.”

Ben dua edince, melekler ne diyecek benim için? Diyecekler ki, “Sana da öyle olsun. Seni de Allah aff u mağfiret etsin. Seni de Allah ıslah etsin.” İşte, melekler böyle dua edecekler, meleklerin dualarına mazhar olacaksın.

Orada burada müslümanlar hakkında konuşuyorsun, ne fayda gördün bu konuşmalardan? Hiç… Günahtan başka bir şey yok! Ama o gıybetin yerine, o boş konuşmanın yerine, eğer dediğimiz gibi yaparsak meleklerin dualarına mazhar olacağız. Sen, o arkadaşından daha fazla sevap kazanmış oluyorsun. Daha kârlı oluyorsun, menfaatli oluyorsun. Çünkü sen ona dua ediyorsun, melekler de sana dua ediyorlar. Böyle güzel bir menfaat var.

Onun için diyorum, bu sözlerimizi arkadaşlarınıza iletiniz. Herkes bunu bilsin, böyle olacağız, böyle olmaya çalışacağız.

Bu konuşmamızı, herkes telefonuna kaydetsin ve bunu nerede oturursanız, sohbet yaparsanız, her gittiğiniz yerde birbirinize dinletin, anlatın. Kesinlikle hiçbir cemaatin aleyhinde konuşulmasın. Doğru değildir bu. Ben yapmıyorum, siz de yapmayın. Ben onlara dua ediyorum, siz de dua edin. Birbirimize dua edelim. Menfaatli olan şeyleri yapalım.

Birisi derse, “Acaba Allah katında benim yerim nasıl olacak kıyamet gününde?” Sen neyi önden gönderirsen, o amel üzere gideceksin. Namaz kılarsan, namazın üzere gideceksin. Hac yaparsan, İslam hizmeti yaparsan, ne yaparsan yap, o hal üzere gideceksin. Günah da yaparsan günahın üzere gideceksin. Bu böyledir.
 


İnsanların hidayetine vesile olmak

Hizmetimize böyle, güzelce Allah rızası için birbirimizi sevmekle devam edelim. Onun kıymetini bilelim. İnsanların tevbesine vesile olmak için gayret gösterelim.

Nasıl hiç bir şeye sahip olmayan bir kimse, çalışmadığında eline bir şey geçmiyorsa ahiret için de durum öyledir. Ben bu gün kaç kişiye sebep oldum? Sebep olmak da böyle kıymetsiz değildir. Müslim ve Buhari’nin sahihlerinde rivayet olunan bir hadis-i şerifte, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz İmam-ı Ali’ye şöyle buyurmuş: “Bir insanın hidayetine vesile olman, senin için dünyadan ve içindeki her şeyden hayırlıdır.”

Kim; dünya ve dünyanın içindeki maldan onun eline geçeceğine kanaat getirirse, bunun kıymetini bilirse, boş boş dolaşmayacak, bir kişinin tevbe etmesine vesile olayım, hidayetine vesile olayım demeyecek midir? Diyecek ve yapacak da. O zaman biz yapmadığımız zaman, demek ki bizde bir gevşeklik olduğunu bilelim. Kendimize, “Ben gevşek davranıyorum, daha fazla hizmet etmem lazım.” Dememiz gerekir. Bu şekilde, daima kendimizle hesap görmek suretiyle, hizmetimize devam edelim.

Allah-u Zülcelâl, bizi nefsimize teslim etmesin. Bizi, İslam hizmetinde kullansın. Razı olacağı şekilde amel-i salih nasip etsin, inşaallah teâlâ. (Âmin)

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM