Wikipedia

Arama sonuçları

12 Temmuz 2013 Cuma

BÜTÜN CEMAATLERİ SEVELİM, TENKİT ETMEYELİM

“İstiyorum ki köy köy gezerek
Allah’ı anlatayım”
Bugün, bazı hizmet ehli kardeşleriniz yanıma geldiler onlara dedim ki: “Benim yaşım biraz ilerledi, ihtiyarladım ama ruhum, kalbim hala gençtir. Ben istiyorum ki, o gençliğimdeki kuvvetim şimdi olsaydı, şehir şehir değil, kasaba kasaba, köy köy dolaşarak (insanlara Allah’ı anlatarak) hizmet yapsaydım.”

“Bir kişi böyle gece gündüz çalışsa, ağlayarak ibadet etse, hizmet etse yine de Allah, ondan daha fazlasına layıktır. Onun için özellikle gençlere diyorum, ‘Böyle samimi olarak elinizden geldiği kadar Allah için çalışın. Çok memnun olacaksınız. Çok çok memnun olacaksınız. Mükâfatı görünce, kıyamet gününde, umduğunuzdan çok daha fazla memnun olacaksınız.”

Allah için birbirinizi sevin!

Nakşibendî yolu, muhabbet üzerine kurulmuştur. “Muhabbet, ihlâs, teslimiyet” deniliyor. Niçin Nakşibendî Sâdât’ı, bunu temel olarak koymuşlar?

İbn-i Mes'ud radıyallahu anhu yolu ile gelen rivayete göre, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah için birbirlerini sevenler, Allah için birbirlerini ziyaret edenler, kıyamet günü kırmızı yakuttan yapılı bir sütun üzerinde olacaklardır. Bu sütunun üzerinde yetmiş bin teras köşk vardır ki; dünyada güneş, nasıl dünyadakileri aydınlatır ise bu teras köşkler de cennet ehlini öyle aydınlatır. Orada cennet ehli şöyle diyecek: Bizi götürün de dünyada iken, Allah için birbirlerini sevenleri ziyaret edelim. Oraya gittikleri zaman, yüzlerine bir aydınlık vurur ki, tıpkı dünyadakilere güneş vurup aydınlattığı gibi... Onları şöyle görürler; üzerlerinde sündüs ipekten birer giysi vardır.

Alınlarında şu cümle yazılıdır: ‘Bunlar, Allah için birbirlerini sevenler, Allah için birbirlerini ziyaret edenlerdir.”

Çok kolay bir şey! Ne ibadet, ne oruç için, ne de çok namaz kıldığı, ibadet ettiği için değil; sadece “birbirlerini Allah için severlerse”.

Hâlbuki benim kulağıma geliyor, çok üzülüyorum, bakınız hiç biriniz, birinize böyle bir eziyet, bir sıkıntı vermekte istemiyor biliyorum. Öyle olduğu halde, biri birinin yanına gidiyor, “Ahmed şöyledir böyledir...” diyor. Allah razı olsun, bir düşün bakalım, sen nasılsın? O öyleyse sen de böylesin. Bu çok yanlış bir şeydir. O muhabbeti, o köşkleri bir tarafa bırakıyorsun, cehennem azabını, ateşi kendinize çekiyorsun. Buna çok dikkat edelim.

Sanki bir meyve yiyormuş gibi onun nefsine hoş geliyor gıybet etmek. Ki o nefis hakkında da Peygamber aleyhissalatu vesselam, “Sizin en büyük düşmanınızdır” demiş. Nefsine hoş geliyor, başka bir şey değil.

O zaman böyle içinden bir gıybet yapmak hissi, bir istek sana geldiği zaman, o Allah için sevenlere verilecek olan köşkleri hatırla. Gıybet yapma, kardeşine kin besleme. “Allah-u Zülcelal’in bana emrettiği o muhabbetin yerine, ben kin besliyorum ki o mümin kardeşimin gıybetini yapıyorum. Eğer ben onu seversem, onun methederim. Onun yaptığı güzel şeyleri anlatırım.” diye düşün!

O kardeşinin belki bir tane hatası var ama yüz tane de güzel ahlakı var. Yüz tane güzel ahlakını anlat, o bir tane hatasından daha iyidir.

İslam’a hizmet eden cemaatleri de sevelim. Hepinizin telefonunuzda olsun; herkes bunu bilsin, buna çok dikkat edelim: Bir cemaat, diğer bir cemaati sevmiyor. Bir Müslüman diğer Müslüman’ı sevmiyor. Bir de dediğim gibi, hem sevmiyor hem de onun aleyhinde konuşuyor. İki zarar… Çok yanlış bir şeydir bu! Hâlbuki hepsi de Allah için çalışıyorlar. Allah için çalışıyorsunuz…

“Benim cemaatimden değildir”

Şeyh Abdulkadir Geylani kaddesallahu sirruhul aliyye demiş: “Kim birisini severse veya birisine kızarsa, kendini kontrol etsin. Muhasebeye çeksin.”

Sen niye bunu seviyorsun? Senin nefsin diyecek “Bak namaz kılıyor, İslam hizmeti yapıyor, onun için seviyorum.” Allah razı olsun senden, çok iyi yapıyorsun. Allah da onu seviyor, sen de Allah’a uydun. Çok güzel yaptın. Ama bir kişiye de kızıyorsun. “Peki, buna niçin kızıyorsun?” “Bu benim cemaatimden değil ki, başka cemaattendir. Evet, namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, zekât veriyor, İslam hizmeti de yapıyor ama benim cemaatimden olmadığı için kızıyorum ona.”
 


Eyvahlar olsun! ...

Nefsimizi azarlayıp ona şöyle diyelim: “Ey nefsim, sen şimdi Allah’tan ayrıldın, şeytana uydun. Allah onu seviyor, bak namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, hizmet ediyor, Allah onu seviyor, senin de onu sevmen lazım!”

O zaman Allah-u Zülcelal ona demeyecek mi? “Sen diyorsun ki ‘Benim cemaatimden değildir.’ O zaman sen, kendi nefsin için çalışıyorsun, benim için değil!”

Bakınız, dikkat edersek, bu hatalarımızın hepsini meydana çıkarabiliyoruz. Fakat genellikle dikkat etmiyoruz, böyle üstten geçiyoruz. Sanki iyi bir şey yapıyormuşum gibi, ona kızıyorum, benim cemaatimden değildir diye. “Şöyledir, böyledir…” Diyerek, hatalarının üzerinden böyle gafletle geçiyor. Haberi yok bundan…

Sâdât-ı Kiram nasıldı? Hakikat, tasavvuf, Allah’ın rızası, onların davranışlarında idi, sadece sözlerinde değil. Bu zamanki sofi, daha namaz kılmasını, abdest almasını bilmiyor, (Cemaatler hakkında) “Şöyle olsun, böyle olsun” diye, kendi kendine bir şeyler üretiyor...

“İslami cemaatleri sevelim”

İstiyorum ki, benim tavrım ne ise sizin de tavrınız da öyle olsun. Tüm müminleri seviyorum ben. Başta; Fethullah Hocaefendinin cemaati, Süleyman Hocaefendi cemaati, Nakşibendî kolları, Kadiri kolları olmak üzere, bütün mümin kardeşlerimizi, Allah’a ve Resulüne iman eden kardeşlerimizi sevelim. Onların bir hatası olduğu zaman da hatalarıyla beraber sevelim onları… Çünkü sevapları var, Allah’ın rızasına muvafık olarak yaptıkları bazı şeyler var.

Peki, “Hata yapıyor? ...” Doğru, hata yapıyor, ama ben de yapıyorum. O halde ne diyeceğim, onun hakkında? Sağda solda konuşmak yerine, elini aç, “Ya Rabbi, bu mümin kardeşlerimi ıslah et, beni de ıslah et, onların hatalarını aff u mağfiret et.” Diye dua et. O zaman melekler senin için ne diyecekler? “Ya Rabbi ona da aynısını ver.”

Ben dua edince, melekler ne diyecek benim için? Diyecekler ki, “Sana da öyle olsun. Seni de Allah aff u mağfiret etsin. Seni de Allah ıslah etsin.” İşte, melekler böyle dua edecekler, meleklerin dualarına mazhar olacaksın.

Orada burada müslümanlar hakkında konuşuyorsun, ne fayda gördün bu konuşmalardan? Hiç… Günahtan başka bir şey yok! Ama o gıybetin yerine, o boş konuşmanın yerine, eğer dediğimiz gibi yaparsak meleklerin dualarına mazhar olacağız. Sen, o arkadaşından daha fazla sevap kazanmış oluyorsun. Daha kârlı oluyorsun, menfaatli oluyorsun. Çünkü sen ona dua ediyorsun, melekler de sana dua ediyorlar. Böyle güzel bir menfaat var.

Onun için diyorum, bu sözlerimizi arkadaşlarınıza iletiniz. Herkes bunu bilsin, böyle olacağız, böyle olmaya çalışacağız.

Bu konuşmamızı, herkes telefonuna kaydetsin ve bunu nerede oturursanız, sohbet yaparsanız, her gittiğiniz yerde birbirinize dinletin, anlatın. Kesinlikle hiçbir cemaatin aleyhinde konuşulmasın. Doğru değildir bu. Ben yapmıyorum, siz de yapmayın. Ben onlara dua ediyorum, siz de dua edin. Birbirimize dua edelim. Menfaatli olan şeyleri yapalım.

Birisi derse, “Acaba Allah katında benim yerim nasıl olacak kıyamet gününde?” Sen neyi önden gönderirsen, o amel üzere gideceksin. Namaz kılarsan, namazın üzere gideceksin. Hac yaparsan, İslam hizmeti yaparsan, ne yaparsan yap, o hal üzere gideceksin. Günah da yaparsan günahın üzere gideceksin. Bu böyledir.
 


İnsanların hidayetine vesile olmak

Hizmetimize böyle, güzelce Allah rızası için birbirimizi sevmekle devam edelim. Onun kıymetini bilelim. İnsanların tevbesine vesile olmak için gayret gösterelim.

Nasıl hiç bir şeye sahip olmayan bir kimse, çalışmadığında eline bir şey geçmiyorsa ahiret için de durum öyledir. Ben bu gün kaç kişiye sebep oldum? Sebep olmak da böyle kıymetsiz değildir. Müslim ve Buhari’nin sahihlerinde rivayet olunan bir hadis-i şerifte, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz İmam-ı Ali’ye şöyle buyurmuş: “Bir insanın hidayetine vesile olman, senin için dünyadan ve içindeki her şeyden hayırlıdır.”

Kim; dünya ve dünyanın içindeki maldan onun eline geçeceğine kanaat getirirse, bunun kıymetini bilirse, boş boş dolaşmayacak, bir kişinin tevbe etmesine vesile olayım, hidayetine vesile olayım demeyecek midir? Diyecek ve yapacak da. O zaman biz yapmadığımız zaman, demek ki bizde bir gevşeklik olduğunu bilelim. Kendimize, “Ben gevşek davranıyorum, daha fazla hizmet etmem lazım.” Dememiz gerekir. Bu şekilde, daima kendimizle hesap görmek suretiyle, hizmetimize devam edelim.

Allah-u Zülcelâl, bizi nefsimize teslim etmesin. Bizi, İslam hizmetinde kullansın. Razı olacağı şekilde amel-i salih nasip etsin, inşaallah teâlâ. (Âmin)

13 Haziran 2013 Perşembe

AKILLI İNSAN KİMDİR?

Ne mutlu, tevbe eden gençlere!
Birbirine merhameti tavsiye edenler


Allah-u Zülcelâl, kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli olduğu için kelamını, peygamberleri vasıtasıyla kullarına ulaştırıyor, Kur’an-ı Azimüşşan’da, ne şekilde kullarından razı olacak, onlar için ne zararlıdır, hepsini beyan ediyor bize…

Allah-u Zülcelal’in kullarına, nelerden razı olacağını bildirdiği ayet-i kerimelerden birisinde şöyle buyuruluyor: “Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar, ahiret mutluluğuna erenlerdir.” (Sure-i Beled; 17-18)

“Birbirlerine sabırla ve merhametle tavsiyede bulunlar var ya…” buyuruyor, onları methediyor, övüyor Allah-u Zülcelâl. Allah-u Zülcelâl, kullarından istiyor ki günah işlememeleri için, Allah’a itaat etmeleri için birbirlerine tavsiyede bulunsunlar, birbirlerine nasihat etsinler. Ve yine, birbirlerine karşı merhametle davransınlar, böyle istiyor Allah-u Zülcelâl…

Hadis-i şerifte, Peygamber aleyhissalatu vesselam buyuruyor: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler…” (Ebu Davud)

Allah Azze ve Celle, “Birbirine merhametle tavsiyede bulunanlar var ya…” buyuruyor. İşte, bu ayette övülen kullardan olmak için bizim; birbirimize merhametle, güzel ahlakla ve şefkatle muamele etmemiz lazımdır.

Allah’ın rahmeti olmasa kimse kendini kurtaramaz. Biz böyle olursak, Allah-u Zülcelal de son nefeste, kabirde, sırat köprüsünde, kıyamet gününde, mahşerde, mizanda ve bütün sıkıntılı yerlerde, bize merhametle muamele edecektir, inşaallahu teâlâ…

Arşın altında gölgelenen bir genç olmak elimizde

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ayet-i kerimede: “Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât; 56) Bunu hiç unutmayalım!

Müslim'in Sahih’inde geçen, Mikdâd bin Esved radıyallahu anhudan nakledilen bir hadis-i şerifte şöyle anlatılıyor: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: Kıyamet günü, Güneş halka yaklaştırılır da nihayet, insanlara yakınlığı bir mil kadar olur! Güneş onları âdeta eritecek ve amellerinin miktarına göre ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimi topuklarına kadar, kimi dizkapaklarına kadar, kimi beline kadar, kimi de gemlenene (ağzına) kadar tere batacaktır!”

Kıyamet günü, işte bu kadar dehşetli bir gündür. Fakat Allah-u Zülcelal, bazı kimseleri, o dehşetli günde mükâfatlandıracaktır.
Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah-u Teâla, yedi insanı, Arşının gölgesinde barındıracaktır:

- Adil devlet başkanı,
- Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç,
- Kalbi mescitlere bağlı Müslüman,
- Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan,
- Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine ‘Ben Allah'tan korkarım’ diye yaklaşmayan yiğit,
-Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse,
- Tenhada Allah'ı anıp gözyaşı döken kişi.” (Buhari, Müslim)

Biz, Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde gölgelenecek olan gençlerden olalım inşaallah. Kıyamet gününde Allah'ın kullarını gölgelendireceği gölgeden başka gölge yoktur. İşte gençler, başka gölgenin olmadığı o günde, Allah'ın kullarını gölgelendireceği Arş’ının gölgesinin altında olsunlar inşaallah.

Elbette temiz bir hayat için tevbe etmek lazımdır. Kim tevbe ederse inşaallah, o gençlerden olur. Bir hadis-i kudside de Allah-u Zülcelâl şöyle buyuruyor: “Tevbe edenleri severim. Ama genç olup da tevbe edenleri daha çok severim.”

Ayet-i kerimede de şöyle buyuruluyor Allah Azze ve Celle: “... Allah tevbe edenleri sever ve günahlardan kendilerini temizleyenleri sever.” (Bakara; 222) Yani, “Her kim tevbe ederse; genç olsun, ihtiyar olsun, kadın erkek, kim tevbe ederse seviyorum/severim onları. Amma genç olup da tevbe edenlere, benim muhabbetim daha fazla ve şiddetlidir, kuvvetlidir” buyuruyor...

Onun için bu gençliğimizin kıymetini bilelim, tevbekâr olarak vaktimizi geçirelim. Allah-u Zülcelal'in daha çok sevdiği kimselerden olalım, Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanalım inşaallah.
 


Zenginliğinin de kıymetini bil!

Zenginliğimizi fakirlik gelmeden değerlendirelim; elimizde fazladan bir şey olduğu zaman, sadaka vermekten geri kalmayalım.

Hep anlatılır… Bir zatın keçi ve koyunları varmış. Bir gün, bir tanesini sadaka olarak veriyor. Bir zaman geçtikten sonra, gece rüyasında, tüm keçilerinin ve koyunlarının ona hücum ederek saldırdığını görüyor. Yalnız, o sadaka olarak verdiği kuzu ya da koyun, o kimsenin etrafında dolaşıyor, onu koruyor; bırakmıyor ki öbürleri ona saldırıp zarar versin.

Bunu gören adam rüyasında diyor ki; “Vallahi, ben sadaka vermek ve Allah yolunda harcamak sureti ile senin gibisini daha da çoğaltacağım...”

Neden böyle söyledi? Hakikati gördü çünkü! Biz de öyle görsek kıymetini bileceğiz. Ama Allah bazılarına gösterir, bazılarına da göstermez, çünkü imtihandır dünya...

Onun için zengin olduğumuz zaman, gücümüz yettiği kadar ibadet yapalım, sadaka verelim. Çünkü bazı fakirler vardır, görüyoruz ancak kendi nafakasını toplayacak kadar vakti vardır. Çalışıyor, çalıştıktan sonra vakti kalmıyor, yorgun düşüyor, bir şey yapamıyor. Zengin olan, zengindir zaten, yapabiliyor. O'nun için o zenginliğini değerlendirsin.

Biri zengin, diğeri fakir, iki arkadaş vardı. Zengin olan, fakir olanın daima ihtiyaçlarını görür, ona yardımcı olurdu. Fakat bir zaman geçtikten sonra, fakir olan zengin oluyor, zengin olan fakir düşüyor bu sefer. Eskiden fakir iken sonradan zengin olan önceki adam, zengin iken fakir düşen o arkadaşına hiç yardım etmiyor. Bir gün, o fakir düşen adam, zengin olan arkadaşına gelerek, “Fakirlik ve zenginlik geçicidir kardeşim! Bak, ben sana yardım ediyordum, sen hiç yardım etmiyorsun. Ama senin bu zenginliğin de geçicidir, bir gün bitecek; ancak sen hayır yaparsan senin için menfaatli olacak” diye nasihatte bulunuyor. Çok doğru söylüyor…

Akıllı insan kimdir?

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ayet-i kerimede: “Ve her nefis, yarın (kıyamet günü) için ne takdim ettiğine (ne hazırladığına) baksın!” (Haşr; 18) Yani, yarın kıyamet günüdür. Kıyamet gününe insan, ne gönderiyor “Herkes baksın!” buyuruyor, emrediyor bize…

Bu hayatımızı, ölümden önce değerlendirmemiz lazımdır. Allah Azze ve Celle Peygamber aleyhisselama buyuruyor: “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer; 30)

Gelecek olan şey sanki gelmiştir. Çünkü kesindir. Yani, amel yapabilme mekânı olan dünyadan ayrılıyoruz, hesap mekânına dönüyoruz. Ölüm budur, başka bir şey yok…

Şimdi salih amel var, hesap yok. Ama öldükten sonra amel bitiyor hesap başlıyor bu sefer... Onun için buyuruyor Efendimiz aleyhissalatu vesselam hadisi şerifinde; “Akıllı insan, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.” (Tirmizi)

Akıllı insanı tarif ediyor Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam. Bakın, şimdiki zamanda bunun tersidir. Bir insan gece gündüz ibadet yapıyor, zikir yapıyor “Bu delidir” diyorlar. Allah indinde, Hazreti Peygamberin yanında akıllı olan insana “Deli” diyoruz.

Herkes ona, deli divane diyordu. Ama o onlara ne soruyor bakın, “Toprağın altında en çok ne vardır?” Cevap vermemişler ona, verememişler. Yine sorusuna kendisi cevap vermiş: “Ah, uh, keşke” vardır! “En çok bu vardır” diyor. “İnsan, keşke yapsaydım” diyecek, pişman olacaktır.

Başkaları onlara deli diyorlardı ama onlar ne düşünüyorlardı, dikkat edin! Peygamber aleyhissalatu vesselam akıllı insanı nasıl tarif etmişti. Ölmeden önce nefsi ile hesap görecek ve ölümden sonraki hayatı için Allah’ı razı edecek ameller ile çalışacak! Akıllı insan odur. Fakat bakın biz ne diyoruz, “En akıllı insan benim” diyoruz ama sonra bununla bizim alakamız yoktur. Hep dünya, hep meşguliyet, hep keyf ü sefa… Ondan sonra “En akıllı benim” diyoruz. İnsan kendi hatalarını güzel görüp bu şekilde kendini aldatarak gidiyor.

Önce kendi şahsıma söylüyorum. Misal; sabah kalktım, Allah’ın emir ve nehiylerine karşı gevşek davrandım, yapmadım. Ondan sonra da Allah’ın razı olmayacağı işlerle meşgul oldum. O zaman kendime demem lazım “Ben akılsızım!” Çünkü Rabbim öyle diyor, peygamberim öyle diyor!
 


O zaman akıllı olmak için Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine sımsıkı sarılalım.

İmam Osman radıyallahu anhu kabre baktığı zaman öyle oluyordu ki sararıp soluyordu, ona soruyorlardı:
- Sen kabir gördüğün zaman, sana kabirden bahsettiğimiz zaman ağlıyorsun, ama kıyamet gününden bahsettiğimiz zaman hiç etkilenmiyorsun. Bu hal nedir? O, onlara cevap veriyordu:
- Ben gördüm, duydum, hazreti Peygamber aleyhisselam diyordu ki “Hesap, sorgu kabirden başlayacaktır! Eğer insan kabirdeki hesabını başarı ile geçirirse sonrakilerde başarılı olacaktır.” Eğer orada kaybederse zaten kaybetmiş oluyor. O’nun için ondan korkuyorum.

Hülasa herkes, Seyda Muhammed Raşid kuddise sırruhu: “İnsan, mümin olarak, maneviyat bakımından ne şekilde olduğunu herkesten daha iyi biliyor” diyordu. Yani herkes, hepimiz, maneviyat bakımından, Allah’ın emirlerine karşı ne kadar samimi olduğumuzu, herkesten daha iyi biliyoruz.

O halde, herkes kendisine baksın! Kulun kendi nefsinde, kalbinde, eğer Allah-u Zülcelal’in rızasına, ecir ve sevaplara düşkünlüğü varsa, meyli varsa o zaman Allah-u Zülcelal’e şükretsin; iyi bir haldedir o kişi. Eğer hali bunun tersi ise tevbe etsin, istiğfarda bulunsun. Kötü bir haldir o. Allah-u Zülcelal’den, başka razı olacağı bir hal istesin inşaallah.

Allah kendisi ile olanı korur

Kim, Allah-u Zülcelâl ile kalbinde, içinde, nefsinde murakabeli olursa Allah-u Zülcelal de onun zahiri azalarını muhafaza edecektir. (Onu günahlardan koruyacak ve ibadet taatleri de ona nasib edecektir.) Allah-u Zülcelal’in muamelesi böyledir kullarına karşı.

Kişi kendi kalbini, Allah-u Zülcelâl için muhafaza ederse, manevi olarak Allah ile beraber olursa, Allah-u Zülcelal de zahiri azalarını muhafaza edecek hatalardan.

Peygamber aleyhisselam daima örnektir bize. Ne yapmışsa Rasulullah gibi yapmak doğrudur, ama ne yapmamışsa o da yanlıştır. Bazı insanlar diyor ya “Zaman değişmiştir, o zaman öyleydi, bu zaman böyledir. Sanki başka bir Kur’an nazil olması gerekir bu zamana göre!” gibi, böyle İslam akaidine uymayan düşüncelere ileri sürüyorlar. Bunlar yanlıştır. Kıyamete kadar Kur’an-ı Azimüşşan’ı, Allah muhafaza edecek ve O’nun hükmü de devam edecektir.

Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacak şekilde amel-i salih nasip etsin. Kendi nefsimize bizi teslim etmesin. Nefsimizi hayırlarda kullansın, inşaallahu teâlâ. (Âmin)

5 Haziran 2013 Çarşamba

BİZİM SAHİBİMİZ ALLAH’TIR



“Ol” der ve oluverir!

Elhamdulillâhi Rabbil âlemîn, vessalâtu vesselâmu a’lâ rasûlinâ muhammedin ve a’lâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Allah-u Zülcelal Kur’an-ı Azimüşşan’da, Kendisini bize tanıtıyor; bütün kâinatta, emrinin nasıl olduğunu, şu ayet-i kerimede bize beyan ediyor: “Bir şey'i(n olmasını) irade ettiğimiz zaman, sözümüz ancak ona ‘Ol’ dememizden ibarettir. (O da derhal oluverir.)” (Nahl; 40)

Bir şeyin olmasını irade ettiğimiz zaman, bizim sözümüz “kûn”dür (!) “Fe yekûn” (hemen oluverir)! Biz “ol” deriz, o da olur. Allah Azze ve Celle böyle buyuruyor. Allah için zor yok, her şey kolay…

O halde, mümin kimselerin; Allah’a iman eden, peygamberlere iman eden, kıyamet gününe iman eden, sırat köprüsüne, mizana, teraziye, haşir gününe iman eden kimselerin, bunlara iman ettikten sonra “Allah için hiçbir şeyin zor olmadığının farkına varıp idrak etmeleri çok mühimdir.

Ahiret hayatı ebedü’l ebed, bakî bir hayattır. Bu dünya hayatı da fani, geçici bir hayattır. İlk önce imanımızın selameti için ve bize haber verilen, muhakkak karşılaşacağımız, o iman ettiğimiz şeyleri, (zor ve sıkıntılı süreçleri) sağ ve salim bir şekilde geçirebilmemiz için Allah Azze ve Celleden yardım isteyelim…

Son nefeste imanı, kabirde ferahlığı, sırat köprüsünün üzerinden selametli bir şekilde geçmeyi, mizanda sevaplarımızın ağır gelmesini hep Allah’tan isteyelim. Allah-u Zülcelal için her şey çok kolaydır. “Ol” der ve oluverir.

Bize en çok lazım olacak şey nedir?

Allah azze ve celle başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyor! “Bana dua edin, size icabet edeyim. (Duanızı kabul edeyim.)” (Mü'min; 60) buyuruyor, Allah azze ve celle…

Peki, bize en mühim, en lazım çok olan şey nedir? Ne istemeliyiz? Kıyamette bahusus, ebedül ebed ahiret hayatında, bize en çok lazım olan şey, Allah’ın rızasıdır, Allah’ın aşkıdır, muhabbetidir. Bunları Allah’tan isteyelim ilk önce. Sonra, geçici olan dünyamız için lazım olan şeyleri de isteyebiliriz. Ama en mühim olan şeyler; Allah’ın rızasıdır, aşk ve muhabbetidir bizim için…

İnsanlar bir bina bile yapacak olsa en az bir sene sürüyor. Tuğla getiriyorlar, çimento getiriyorlar, şunu bunu getiriyorlar. Ustalar, işçiler çalışıyorlar da ancak o binayı bitirebiliyorlar. Ama Allah-u Zülcelâl, öyle kudret ve azamet sahibidir ki kâinatın baştan yaratılması için bile “kûn” demesi yeterlidir; yani “Ol!”

Allah’tan isteyelim. Kendimizi Allah-u Zülcelal’in huzurunda fakir ve muhtaç bir dilenci gibi görelim.

“Kelimullah” Musa aleyhissalatu vesselam, Tur-i Sina’da Allah’la konuşuyordu. Tuzunu dahi Allah’tan istiyordu. Nasıl ki bir dilencinin, muhtaç bir fakirin hiçbir şeyi yoktur. Tuzu da yok, suyu da yok, ekmeği de yok... Muhtaç, fakirdir. Nasıl, bir zenginin kapısına gidip istiyorsa ondan, Nebi Musa aleyhissalatu vesselam tuzu bittiği zaman dahi, Allah’tan tuzunu istiyordu. Musa aleyhisselam her şeyini Allah’tan isterdi. Biz de aynen böyleyiz; her şeyimizle Allah’a muhtacız, fakiriz.

Kıl gibi ince olan sırat köprüsünü, Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde cehennem ateşinin üzerine kuruyor. O sırat köprüsü, çok doğru olan bir köprüdür, dümdüz gidiyor böyle... Allah azze ve celle de dünyada insanlara doğru yolu göstermiştir. Kişi, dünya hayatında ne kadar Allah’ın doğru yolunun üzerinde doğru giderse, sırat köprüsünün üzerinde de o kadar doğru gidecektir. Ona o şekilde kolay olacak, müstakim olacaktır. Ne kadar doğru olursa, ona o kadar kolay oluyor sırat köprüsünün üzerinde doğru gitmek…

Az da olsa doğruluktan ayrılırsa sırat köprüsü de ona o kadar zor oluyor. Neuzûbillah, günahkâr olan kimseler için o sırat köprüsünün kenarında Allah kancalar icat ediyor. O kancalar da o kişinin günahına göre oluyor; (dünya hayatında) günahlara o kişi ne kadar meyilli ise onun kancaları da o şekilde ya büyük ya küçük oluyor, o kancalara meyilli gidiyor o kimse. Ve bu şekilde, günahı çok ise o kancalar sebebiyle nihayet cehennem ateşine düşüyor, neuzubillah.

Ne kadar da dünyada, Allah-u Zülcelal’e karşı doğru olursak kıyamet günü sırat köprüsünün üzerinden geçerken, o kadar da Allah-u Zülcelâl bize kolaylık veriyor.

İbadet, Allah-u Zülcelal’in kalesidir

Allah-u Zülcelâl’e itaat ve ibadet etmek mümin için Allah-u Zülcelal’in bir kalesidir. İnsan ibadet ettiği, yaptığı zaman Allah-u Zülcelal’in o kalesinin içine girmiş oluyor; dünyadan, nefisten, şeytandan muhafaza oluyor. Kim ona girerse emin oluyor. Kim de ondan, Allah-u Zülcelal’in kalesinden çıkarsa, ibadet yapmazsa, günahların içine girerse onun etrafı hep korkunç şeylerle kuşatılmıştır; karanlıktır ve her şey onun aleyhine gerçekleşmektedir.

Düşünün ki öyle bir ortamdasınız ki korkunç şeylerle karşılaşmışsınız; yılanlar, akrepler, aslanlar size hücum etmiş, ateşler geliyor üzerinize! Nasıl ki bunların hepsi korkunç şeylerdir, onlara maruz kaldığın zaman, senin vücudun helak olacak, parçalanacak, yanacaksa manevi olarak da günahlar karşısındaki insanın durumu aynen böyledir. Bunu böyle bilelim!

Şimdi gözümüzle görmüyoruz ama bir zaman gelecek (öldüğümüz zaman) gözümüzle göreceğiz bunları…

Elhamdulillah, demek Allah-u Zülcelâl bizi sevmiştir ki, bize bu sohbet meclisini, bu nezih ortamı, mescidini bize nasip etmiş; tevbe etmek için gelmişiz ve bize fırsat vermiştir, bunun kıymetini bilelim. Allah-u Zülcelal’in gazabına sebep olacak olan o günahlarımızdan tevbeye gelmişiz ve tevbe ettiğimiz takdirde, o günahların hepsi sevaba çevrilecek inşaallah.
 

Ma’ruf’i Kerhi rahmetullahi aleyhi diyor; “Allah-u Zülcelal, bir kuluna hayır dilediği zaman, ona ilk önce salih amel kapısını açacaktır.”
İlk önce tevbeyi nasip edecek, o kul günahlardan yüz çevirecek ve salih amel kapısı açılacaktır ilk önce, inşaallah. Eğer Allah-u Zülcelal bir kuluna da şer dilerse; kıyamet gününde hak ettiği için bir kuluna da azap etmek isterse o zaman da bunun tersidir; salih amel kapısını ona kapatıyor o zaman. Görüyoruz gözümüzle, Allah’ın birçok kulları vardır, Allah’a iman da ediyorlar ama imanları zayıftır; kumarhanelere, rakı içilen yerlere gidiyorlar. Salih amel ve hayır kapıları onlara kapatıldığı için olsa gerek, salih ameller yapamıyorlar (farzları bile eda edemiyorlar), hayır da bulunamıyorlar, neuzubillah.

Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyhi de diyor ki; “Kul, kalbinden bir hayır, bir iyilik, bir hasene yapmak için niyet ettiği zaman, Allah-u Zülcelal de ona yetmiş Tevfik (yardım) kapısı açar.” Niyet ettiği o işte başarılı olsun diye, o kuluna yetmiş başarı kapısı açar, diyor.

Hemen tevbe edelim

Yani, Allah Azze ve Celle insanın kalbine bakıyor. İnsanın kalbinde olan niyet ne ise Allah ona, o şekilde muamele ediyor. “Ben bu günahları yapıyorum ama Allah bunlardan razı değildir, ben rabbimin razı olmadığı işler yapıyorum, kendimi düzeltmem lazım. Yoksa kıyamet gününde Allah bana gazap eder! Neden böyle yapıyorum? Benim tevbe etmem lazım!” diye düşündüğünüz için, kalbinizde böyle düşünceler ve niyetler olduğu için, hayra niyet ettiğiniz için Allah sizi bu camiye getirdi. İnsan, ilk önce hayra böyle niyet ediyor; ondan sonra, Allah Azze ve Celle tevbeyi nasip ediyor, amel-i salihte başarı veriyor, devamlı sohbet meclislerine gitmeyi o kuluna nasip ediyor.

İşte, bu şekilde, Allah kulunun kalbine bakıyor. Dikkat ediniz! Kalp nazargâh-ı ilahidir. Orayı temiz tutmamız lazımdır. Hatta kalbimize kötü bir niyet geldiği zaman, hemen “Özür dilerim, beni affet ya Rabbi! Şeytan bana vesvese verdi, Estağfirullah.” diye hemen tevbe edip Allah’a yönelelim. Böyle olduğumuz zaman, Allah-u Zülcelal de daima bize razı olacağı halleri ve salih amelleri nasip edecektir.

Biz şöyle bilelim ki bütün kâinat, Allah-u Zülcelal’in hükmü altındadır, tasarrufat Allah’a aittir. “Allah daima tasarruf ediyor. Bütün insanlara, cinlere, bitkilere, bütün kâinata, Allah tasarrufta bulunuyor. Ya nefsim! Ven de onlardan birisiyim. Onun için Allah’ın nazargâhı olan kalbimi, her an Allah’ın razı olacağı bir biçimde temiz tutmalıyım.” Diyerek, kendi nefsimize itapta bulunalım. (Onu uyaralım, ikaz edelim.)

Allah sana yardım edecektir!

Allah-u Zülcelâl, bana ne emretmişse onu yapmam lazımdır! Neden de sakındırmışsa onu da yapmamam lazım.

Aklım kabul ediyor bunu. Çünkü herkesi görüyorum ölüyorlar. Ben de öleceğim. Eğer ben Allah-u Zülcelal’i razı edersem, son nefeste Azrail aleyhisselam ruhumu almaya geldiği zaman; öldükten sonra kabirde, münker ve nekir sorduğu zaman; haşirde ve nerede olursa olsun… Eğer Allah için bir şeyler yapmışsam Allah meleklerine emredecek, “Buna güzel davranın!” diye buyuracak. “Ya Azrail onu incitme! Ya Münker Nekir kabirde onu incitmeyin! Ya kabir, o kulumu incitme, onu sıkma!” diye emredecek ve bana yardım edecektir.

Rabbimizin biz kullarına karşı muamelesi böyledir. Onun için biz Rabbimize kurban olalım. Biz Allah’a muhtacız. Her şeyimizi Allah’a feda etmemiz, her şeyimizle Allah’a feda olmamız lazımdır.

Yine, Cüneyd i Bağdadi rahmetullahi aleyh devamla, “Bir kişi de kalbiyle bir kötülüğe niyet ettiği zaman, kötü bir niyet kalbine koyarsa neuzubillah ‘Mesela; ben gidip hırsızlık yapacağım’ dese, onun için de Allah’ın gazabına götüren yetmiş kapı açılır.” diyor.

Onun için elimizden geldiği, gücümüz yettiği kadar, kalbimizi temiz tutmamız ve Allah-u Zülcelal’in rızasına layık hale getirmemiz lazımdır.

Allah’a kaçın, sığının!

Eğer biz, amel-i salih yaparsak, günahlardan kendimizi muhafaza eder, tevbe edersek Allah-u Zülcelal’e karşı; Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “Allah’a kaçın, (O’na) sığının!”

Bakınız, yani nefisten, şeytandan, dünyadan, bunların fitnesinden kaçın, Allah’a doğru gidin. Allah’a iltica edin, sığının! Allah sizi muhafaza edecektir…

Evet, biz zahiri olarak bir şey görmüyoruz, bize sıkıntı olmuyor ama aynen öyledir. Bir ateşi, şiddetli bir rüzgâr sana doğru getiriyor; nasıl kaçacaksın ondan sen! Beni yakacak diye öyle bir kaçacaksın ki işte günahlar da aynen öyledir. Şeytan, nefis, dünya, bunların hepsi ateştir, onlardan kaçmamız lazımdır. “Fefirrû ilellâh” diyor Azze ve Celle… “Allah’a doğru kaçın, iltica edin, sığının Allah’a!” buyuruyor.

Kim, bütün kainâtın sahibine hizmetçi olursa Allah azze ve celle, hem dünyada hem de ahirette, ona yüksek dereceler nasip edecektir. Çünkü kâinatın sahibidir, yüksek dereceleri veren de O’dur. O’nun için kim, kâinatın sahibine hizmetçi olursa Allah, ona en yüksek dereceleri verecektir. Kim de -neuzubillah- ona asi olursa en alçak dereceleri verecektir. Cehennemde en alçak, en derin, dereceleri en şiddetli olan kötü yer Şeytan’ındır. Ona mutabaat yapan, onun peşinden giden kimseler de onunla orada olacaklardır, neuzûbillah! (Allah korusun!)

Elhamdulillah, Allah bize iman vermiştir. İmandan sonra amel-i salih de yaparsak, Allah Azze ve celle ayet-i kerimede buyuruyor: “Allah, müminlerin velisidir (sahibidir, koruyucusudur.)” (Âli İmrân; 68)

Nasıl bir ev sahibi, hane halkına, ev ahalisine sahip çıkıyor, onlara bakıyor, sıkıntı ve eziyetlere karşı onların emniyetini sağlıyor. Allah Azze ve Celle de müminlerin sahibidir ve müminleri öyle korur. Allah Azze ve Celle de bizim sahibimizdir.

Allah-u Zülcelal hepimize tevbe-i nasuh (kalıcı tevbe) nasip etsin, kendi nefsimize bizi teslim etmesin. O nefsimizi, hayırlarda kullansın inşaallah. (Âmin)

30 Mayıs 2013 Perşembe

Kul Hakkı

1) Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuruyor:
“Sonra şüphesiz, siz de kıyamet günü, Rabbinizin huzurunda hesaplaşacaksınız.”
Zümer 31
2) Ebu Katade (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün, sahabelerin arasında ayağa kalktı ve onlara hitaben:
‘Şüphesiz ki Allah yolunda cihad ve Allah’a iman amellerin en faziletlisidir’ buyurdu.
Bunun üzerine biri kalkıp:
−Ya Rasulallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem günahlarım benden silinir mi, bu hususta ki görüşün nedir? dedi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona:
−‘Eğer sabredici, ecrini sadece Allah’tan umarak savaşır, ileri atılıcı ve geri kaçıcı olmadan Allah yolunda öldürülürsen evet’ buyurdu.
Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o kimseye:
−‘Nasıl dedin’ buyurdu.
O kimse:
−Eğer Allah yolunda öldürülürsem günahlarım benden silinir mi, bu hususta ki görüşün nedir? dedi.
Rasulullah ona (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘Eğer sabredici, ecrini sadece Allah’tan umarak savaşır, ileri atılıcı ve geri kaçıcı olmadan Allah yolunda öldürülürsen evet. Ancak kul borcu (hakkı) müstesnadır. Bunu bana Cebrail söyledi’ buyurdu.”
Müslim 1885/117
Yani borçlu şehitte olsa, alacaklı alacağından vaz geçip borçluya hakkını helal etmedikçe, Allah’ın onu bağışlamayacağını ifade etmek istiyor.
3) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Kimin yanında kardeşinden haksız olarak alınmış bir şey varsa bundan dolayı hak sahibiyle helalleşsin! Ahirette hiç bir dinar ve dirhem yoktur! Kardeşinin hakkı için kendi sevaplarından alınmadan önce dünyada iken onunla helalleşsin! Ahirette zalimin (haksız yere aldığı şeyi) hakkı karşılayacak sevabı bulunmazsa kardeşinin kötülükleri (günahları) alınır ve o zalimin üzerine atılır’ buyurdu.”
Buhari 6447, Ahmed 9621, 10578, Begavi 3978
4) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘İflas eden kimdir biliyor musunuz?’ dedi.
Sahabeler:
−Ey Allah’ın Rasulü! Bize göre iflas eden, parası ve malı olmayan kimsedir dediler.
Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘Benim ümmetimden iflas eden kişi, kıyamet günü kıldığı namazıyla tuttuğu orucuyla ve verdiği zekâtıyla getirilir ve aynı zamanda işlediği günahlardan; sövdüğü, zina isnadında bulunduğu, haksız yere mal yediği, haksız yere kan akıttığı ve ona buna vurduğu şerlerde ortaya konacaktır. Böylece o kişi yaptıklarının hesabını vermeye başlar ve yaptığı kötülüklere karşılık iyilikleri verilir. İyilikleri bitince de hakkını aldığı kişinin günahlarını almaya başlar. Sonucunda da cezasını ateşle çekmek üzere cehenneme atılacaktır. İşte iflas eden bu kişidir’ buyurdu.”
Müslim, Tirmizi
Bazı bid’atçılar bu hadisin Allah (Azze ve Celle)’nin:
“Hiç bir günahkâr başkasının günahını yüklenmez...” ayeti muarızdır diye itirazda bulunmuşsa da bu itiraz, cehaletten ileri gelen bir hatadır. Çünkü iflas eden kişi kendi fiili ve zulmüyle hak ettiğinin cezasını çekecektir. Hiç bir kabahati yokken cezalandırılacak değildir. Ehl-i sünnetin görüşü budur.
5) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Kıyamet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas (hakkı) alınacaktır’ buyurdu.”
Müslim
6) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Sonra Allah-u Teâlâ yakındakilerin işittiği gibi uzakta bulunanların da işitebileceği gibi onlara şöyle seslenir:
−Deyyân, hesaba çekici benim, Melik benim. Kendisinde cennet ehlinden birinin hakkı olan cehennemlik kimse kısas olunmadan cehenneme giremez ve kendisinde cehennemliklerden birinin bir tokat ile de olsa hakkı bulunan cennetlik kimse de kısas olunmadan cennete giremez.”
Terğib ve Terhib 7/127, Ahmed 16138
7) Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Allah katında divanlar (amel defterleri) üç tanedir. Birinci divanı Allah yüklenip önem vermez. İkinci divandan Allah bir şeyi terk etmez (yani onda ne yazılı ise onu uygular). Üçüncü divan ise, Allah onu bağışlamaz. Allah’ın (içerisindekini) bağışlamayacağı divana gelince; Allah’a şirk koşmaktır. Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:
“Kim Allah’a şirk koşarsa Allah ona cenneti haram kılmıştır.” Allah’ın (içerisindekine) önem vermediği divana gelince; kulun Rabbisiyle kendi arasında bir gün orucu terk etmesi veya namazı terk etmesi (gibi) nefsine zulmetmesidir. Allah azze ve celle dilerse onu bağışlar ve ondan vazgeçer. Allah’ın içerisinden bir şeyi terk etmeyeceği divana gelince; kulların birbirlerine zulmetmeleridir. Kaçınılmaz onda kısas vardır’ buyurdu.”
Ahmed bin Hanbel, Hâkim el-Müstedrek 4/576
Hesaba çekilme herkes için söz konusu değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ bu ümmetten yetmiş bin kişiyi hesapsız ve azaba uğramaksızın cennete sokacağını Rasulü’ne bildirmiştir.
Buhari 6452, Müslim 220/374
Bunlar kendilerine rukye yapılmasını istemez, bedenlerini dağlamaz, uğursuzluk inancı taşımaz ve ancak Rablerine tevekkül ederler. Onların yüzleri dolunay parlaklığı gibi parlar halde olacaktır. Aynı zamanda bu yetmiş bin kişinin her bin kişisiyle beraber yetmişer bin kişi yani 70×70.000= 4.900.000 kişi ve Rabbimizin tutamlarından üç tutam avuç miktarı insan da hesapsızca cennete girdirilecektir.
Tirmizi 2554, İbni Mace 4286, Ahmed 22508, 22659
Allah-u Teâlâ kullarına karşı, annenin çocuğuna duyduğu merhametten daha fazla merhametlidir.
Buhari 5996, Müslim 2754/22
Yüce Mevla gökleri ve yeri yarattığı gün rahmeti yüz parçaya ayırdı. Bunlardan bir parçayı cinler, insanlar, hayvanlar ve haşerelerin arasına indirip yaydı. İşte o tek bir parça rahmet sebebiyle mahlûkat birbirine şefkat etmekte, vahşi hayvanlar bile yavrularına meyledip onları ihmal etmemektedir. Rahmeti gazabına galip gelen Rabbimiz rahmetinin kalan doksan dokuz kısmını geri bırakmıştır ve kıyamet gününde o kalan kısımla kullarına merhamet edecektir.
Buhari 5997, Müslim 2751-2753
Azabı da çetin olan, Rahman, Rahim, Raûf şefkatli, Latîf yumuşaklık ve lütuf sahibi, Halîm yumuşaklıkla muamele edici ve Gaffâr çokça bağışlayıcı olan Rabbimizden bizlere hesap gününde rahmetiyle muamele etmesini ve bizleri cennetine girdirmesini niyaz ediyoruz.

16 Mayıs 2013 Perşembe

GENÇLİĞE HİTABE

Vefaya davet: Vefatının sene-i devriyesinde, kabri Eyüp Sultan’da bulunup müslümanlardan Fatiha ve dualar bekleyen, Necip Fazıl Üstad’ı minnet ve şükranla hatırlıyor, hatırlatıyoruz. (Gülistan Dergisi)
 


Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre... Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hâkimiyet... İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet... Üçüncüsü bir asır... Allah’ın, Kur'ân'ında 'belhüm adal-hayvandan aşağı' dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü? .... Son yarım asır! ... İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet...

İşte, tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilâkı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün 'dikey'leri 'yatay' hale getirecek bir çığlık kopararak “Mukaddes emaneti ne yaptınız?” diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında 'Hâkimiyet Hakkındır' düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti, Hakka kölelikte bilen bir gençlik...


Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak ve O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...

İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum. Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerimden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım.

Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil! Allah’ın selâmı üzerine olsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es! ...
ÜSTAD NECİP FAZIL KISAKÜREK

14 Mayıs 2013 Salı

ÜÇ AYLAR VE REGAİB KANDİLİ

İçinde, senenin en kutlu geceleri olan Regaib, Miraç, Berat ve Kadir gecelerini barındıran mübarek Üç Aylara giriyoruz… Hayırların kat kat değer kazandığı Receb ve Şaban-ı Şerif aylarıyla birlikte, 11 Ayın Sultanı Ramazan ayını da barındıran Üç Aylar, 11 Mayıs Cumartesi günü başlamaktadır. Kıymetini bilip gereklerini yapmaktan geri kalmayalım. Kim bilir, belki de bu Üç Aylar, bazılarımız için son fırsat olacaktır. Gafil kalmamak temennisi ile…
 


Hayır ve hasenatı arttıralım

Üç Aylar, müminler için çok kıymetlidir. Çünkü Recep, Şaban ve en kıymetli ay olan 1000 ayın (yaklaşık 84 yıllık ömrün) meyvesini, sevabını ve faziletini içinde barındıran Kadir Gecesi’nin bulunduğu Ramazan-ı Şerif, Üç Aylar dediğimiz, bu mübarek zaman diliminin içerisinde gerçekleşmektedir.

Bu ayların, müminlerin kalplerinde önemli bir yere sahip olmasının sebebi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bu ayları övmüş olması ve bunun kıymetinin bilinerek değerlendirilmesinin; af, rahmet ve daha pek çok manevi nimete vesile olacağını ümmetine haber vermesidir.

Regaib Kandili

Bu ay içerisinde idrak edeceğimiz Regâib Kandili; Receb-i Şerif ayının ilk Cuma gecesi olup Miladi takvime göre, bu sene 16 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan geceye rast gelmektedir.

Bu gece, bir rivayete göre; Yüce Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hazretleri'nin dünyaya teşriflerine vesile olan ve Peygamberlik nurunun Hz. Âmine'ye intikal ettiği bir gecedir. Regâib Kandili, Yüce Allah'ın af ve mağfiretinin istendiği, umut, huzur ve ilâhî müjdelerle dolu bir gecedir.

Allah-u Zülcelâl Regaib gecesinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme, çok büyük ihsan ve manevi ikramlarda bulunmuştur. İslam âlimleri, Hz. Peygamber (sav) bu gecede çok büyük ikramlara eriştiği için bu gecede çokça ibadet etmiş, geceyi namaz kılarak, hamd ve şükürle geçirmişlerdir. Regaip gecesi bizim de Rabbimiz'in rahmetine ve ilahi ikramlarına ulaşabileceğimiz bir gecedir. Bu mübarek gecede, halimizi Âlemlerin Rabbi'ne arz ettikten sonra, geceyi ibadet, zikir ve hamd ile geçirmeliyiz.

Umuyoruz ki Cenab-ı Hakk, bu gecelerin şerefine, rahmetin sağanak sağanak yağdığı bu bereketli anlarda, bizi ilahî hayırlardan mahrum bırakmaz.

Bu mübarek gecelerde kılınması dinen gerekli, özel bir namaz yoktur. Özellikle kaza namazı kılma, teheccüd namazını artırma, Kur’an-ı Kerim okuma, tevbe-istiğfarda bulunma, tesbih, zikir ve dua ile bu geceleri ihya etmeye çalışılmalıdır.

2 Mayıs 2013 Perşembe

Kuran'da Ahiret Hayatı

İslam itikad nizamında temel iman esaslarından biri de “Ahiret Günü”ne inanmaktır. İnançlarımız ve amellerimize göre, mutluluk dolu, ya da belirli bir süresi veya bütünü azaplarla çevrili ebedî bir hayat yaşamak için, ölümden sonra tekrar dirileceğimize iman etmektir.
İnsan, bu yüceler yücesi güne inanmadıkça, bu mukaddes günü yakınlardan yakın bilmedikçe, bu günün korkusuyla ürpermedikçe, bu günün saadetine arzu duymadıkça dünya hayatını mânâlandıramaz, yaşama aşkı ve emelleriyle dolu canlı ve gayeli bir hayat süremez, iradesi ve imkanlarını faziletlere yönelterek özlemi duyulan bir “İslam insanı” olamaz.
Bunun içindir ki, ahiret gününe iman konusu Kur’an-ı Kerim’de pek çok kere işlenmekte, bu azim gücün varlığı ve oluş şekli şuurlara yerleştirilmektedir. Bu mutlak adalet günündeki ilahi muhakeme bütün dehşeti ve ayrıntılarıyla birleştirilmekte, cennet ve nimetleri, cehennem ve azabı gayet açık bir şekilde tasvir olunmaktadır.
Bu gerçek ve yüce günün sahibi Rabbimiz şöyle buyurur: “İnkarcılar, öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini zannedip iddia ettiler. (Ey Peygamber! (Onlara) de ki; hayır (zannettiğiniz gibi değil.) Rabbim hakk için muhakkak yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu ise Allah’a göre kolaydır.” (Tegabün/7)
“Gökler ve yeri yaratan (Allah’ın), Onlar gibisini yaşatmaya gücü yetmez mi? Elbette buna gücü yeter. O, herşeyi yaratandır, herşeyi bilendir.” (Yasin/81)
İnsanların inanmaya çağrıldıkları ahiret gününün kainat nizamının çünkü ile başlayacak ilk safhasını ve insanların büyük bir korku ve dehşet içerisinde kabirlerinden diriltilerek çıkarılacaklarını Kur’an’ımız şöyle açıklamaktadır:
“Gök, yarıldığı zaman.”
“Güneş dürüldüğü (ve ziyası söndürüldüğü zaman.” “Yıldızlar dökülüp saçıldığı zaman, dağlar yürütüldüğü (toz duman olduğu) zaman, denizler fışkırtıldığı, kabirler (in toprağı) alt-üst edildiği zaman, insan -kaçış nereye-? diyecek. Hayır hiçbir sığınak yok.” O gün kişi, (Hak iddia ederler korkusuyla) kardeşinden,  anasından ve babasından, zevcesinden ve oğullarından kaçacaktır. O gün herkesin (varıp) duracağı yer ancak Rabbin (in huzurudur.)” (Tekvir, İnfitar, Abese, Kıyame Sureleri)
Kur’an ayetlerinde oluş şekli açıklanan ahiret gününde insanların Allah’ın huzurunda nasıl muhakeme olunacaklarını da Kur’an’ımız şöyle belirtmektedir: “Herkesin boynuna işledikleri amelleri dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırır (ve şöyle deriz): (Amel) Kitabını oku. Bugün kendi hesabını kendin göreceksin.” (İsra/13-14)
“Amel kitabı ortaya konunca, suçluların onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün. -Vah bize, eyvah bize! Bu nasıl kitapmış küçük büyük birşey bırakmadan hepsini saymış- derler. Yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.” (Kehf/49)
“(İşte o gün ağızlarını mühürleriz.) Kendi dilleri, elleri ve ayakları yapmış olduklarına tanıklık ederler. O gün Allah onlara kesinleşmiş cezalarını verecektir. Allah’ın apaçık hak olduğunu bileceklerdir.” (Nur/24-25)
Mükafat ve ceza tevziinde Allah’ın adaleti tecelli etmeye başlayınca Allah’ı, elçisini ve kanunlarını tanımayan inkarcı ve isyancıların, yoksun kalacakları mutluluktan ve uğrayacakları azaptan ötürü pek büyük nedamet duyguları içerisinde vahlanacaklarını, ama bu sızlanışların bir faydası olmayacağını, zira hiçbir dost ve yardımcısının bulunmayacağını da Kur’an’ımız bütün tafsilatıyla açıklamaktadır:
“... O gün kişi elleri ile yapıp öne sürdüğü işlere bakar, inkarcı ve isyancı kişi de şöyle der: Ah! Ne olurdu ben bir toprak olaydım. (Keşke dirilmeyeydim.)” (Nebe/40)
Ne olaydı, ben Hak Peygamberle (ve O’nun izindekilerle) beraber bir kurtuluş yolu edineydim. Yazıklar olsun bana! Keşke beni sapıtan falanı dost edinmeyeydim. Vallahi beni, bana geldikten sonra Kur’an (düzeni)nden o sapıttı.” (Furkan/27-29)
“Artık onlara, şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.” (Müddesir/48)
“(Zaten Allah’ı elçisini ve kanunlarını tanımamakla öz nefislerine, hakları çiğnemekle ve fertlere ve topluma) zulmedenlerin ne dostu ne de dinlenir bir şefaatçisi olur.” (Mümin/18)
Kur’an ve sünnet açıklamalarına göre, iman etmedikçe ve tevbe ile arınarak İslam dinini yaşamadıkça, Allah’a, Peygamberlerine ve ahiret gününe inanmayanlar, rabbimizin ve peygamberlerimizin hayatımızı düzenleyen emir ve yasaklarına uymayanlar cehenneme atılacaklar. Evet inançsızlar, namaz kılmayanlar, cemiyetin fakir kesimini kalkındırmak istemeyenler, zekat vermeyenler, çeşitli entrikalarla fert ve toplum haklarına tecavüz edenler, zinacı, içkici ve çekiştiriciler, Hakk’a çağırdıkları halde Hakk’ı yaşamayanlar gibi inkarcılar ve günahkârlar inanmadıkları veya azabından koruyacak hayatı sürdürmedikleri için Cehennem atılacaklar ve Allahu Teala onlara şöyle buyuracaktır: “Bu (ahiret) günümüze kavuşmayı unutmanıza karşılık tadın azabı. Doğrusu (şimdi) biz de sizi unuttuk. (Sizi cehenneme bıraktık) Yaptıklarınıza karşılık, çekin o, ardı arkası kesilmeyen azabı!” (Secde/14)
İslam dinini hayat düzeni edinerek Allah’a ve Peygamberine itaat edenler de mutluluk yurdu cennetlere gönderilecekler ve onlara şöyle denilecek: “İşte, (söz, iş ve davranışlarınızla) İslam’ı yaşamamız sebebiyle mirasçısı olduğunuz cennet” (A’raf/43). “Her türlü elemden arınmışlık) selamet size. Artık mutlusunuz. Ebedi olarak kalmak üzere girin cennete.” (Zümer/73)
İbn-ü Ömer (r.a.) anlatıyor:
Allah’ın rasulü (s.a.v.) ile beraberdim. Ensar’dan bir sahabi (Allah’ın Rasulüne) geldi ve O’na selam verdi. Sonra da sordu:
- (Ya Rasulullah) Mü’minlerin en zekisi hangisidir?
- Onların ölümü en çok hatırlayanı, ölümden sonrası için en güzel bir şekilde (ahiret) hazırlığı yapanıdır. İşte onlar, (evet bu gibiler) en zeki mü’minlerdir. (Tac 5/212, İ. Mace 4259)
Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de cehennem ve cennet hayatını idraklerimize yaklaştırarak bütün ayrıntılarıyla bildirmektedir. Bu açıklamalar o kadar canlıdır ki, bazen de ruhun etkileneceği şekilde tablolaştırılır ve seslendirilir.
İslam’a inanmayanlar ve bu hak nizamı yaşamayanların, Hz. Peygambere iman edip, O’nun yolunu ve izini takip etmeyenlerin atılacakları Cehennem’in azabını ve bu azabın kalblere korku salıcı dehşetini Kur’an ayetlerinden izleyelim.
“Cehennem, (kendisine atılacaklara) uzak bir yerden gözükünce, onlar, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.” (Furkan/16)
İşitirler de tam bir nedamet ve hüsran içinde şöyle vahlarlar: “.......Keşke ölüm kat’î olaydı (da bir daha dirilmiyeydim) Malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı.” (Hakka/27)
İnkarcı ve isyancı kullar cehenneme atıldığında; azab onları kuşatacak. “... Azab, onları tepelerinden ve ayakları altından saracak.” (Ankebut/55) “.... Derilerinin her yanışında, azabı tadmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, hakimdir.” (Nisa/56)”Günahkarların (cehennemdeki) yemeği o zakkum ağacıdır. O, kaynar suyun fıkırdadığı gibi karınlar içinde kaynayacak erimiş madenler gibidir.” (Duhan/43-46) “İşte siz, ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu bu zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine (erimiş maden tortusu gibi) kaynar su içeceksiniz. Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.” (Vakıa/51-56) “... Bu içki, ne fena bir içki ve bu ateş de ne kötü konaklama yeridir.” (Kehf/29)
Pek tabidir ki, azablılar bu korkunç elemden kurtulmak, ızdırabı ölümden daha ağır olan cehennemden çıkmak isterler. Ana nafile. “... Oradan her çıkmak istediklerinde, yine o ateş içerisine döndürülürler ve onlara; -tadın bakalım yalanlayıp durduğunuz o ateşin azabını- denilir.” (Secde/20)
Kur’an-ı Kerim’de, cehennem ateşi ve cehennemliklerin azabı canlı tablolar halinde takdim olunduğu gibi, cennet nimetleri ve cennetliklerin mutlu hayatı da ruhları etkileyici bir şekilde sunulmaktadır.
“İnanan ve yararlı işler yapanlar için hoş bir hayat ve güzel bir istikbal vardır.” (Ra’d/29) “... Onları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedi olarak kalıcıdırlar.” (Nisa/57) “Gerçekten cennetlik olanlar o gün eğlenceyle meşguldürler.” (Yasin/55) “Onlar dal bastı kirazları, salkımları sarkmış muz ağaçları ve yayılmış tatlı gölgeler altında, çağlayarak akan sular kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında, yüksek döşeklerde...” (Vakıa/28/34) “... Cevherlerle örülmüş tahtlar üzerindedirler....” (Vakıa/15) “(Cennette onlar için) işlediklerine karşılık olarak sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır.” (Vakıa, 22-23) “Biz ceylan gözlüleri (cennetlikler için) yeniden yaratmışızdır. Onları, bakire, şuh, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” (Vakıa/35-37) “Ebedi gençliğe erdirilmiş genç hizmetçiler, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler ibrikler ve kaselerle (cennetliklerin) etrafında dolaşırlar.” ( Vakıa/17-19)
İmanlı ve güzel amelli mü’minler öyle nimetler içerisindedirler ki, Kur’anımızın ifadesiyle onları kimsecikler bilmez. “Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan mutlu kılıcı nimetleri hiçbir kimse bilmez.” (Secde/17)
Peygamber Efendimiz bir hadislerinde: “Cennet ehli, cennete girdiklerinde, bir ilgili (melek) şu açıklamayı yapar: Şüphe yok ki, siz cennette ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve daima sıhhatte bulunacak, ihtiyarlamayacak, ebedi genç kalacaksınız. Sonsuz nimetlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz.” (R. Salihin Ter. 3/406)

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM