Wikipedia

Arama sonuçları

22 Ocak 2013 Salı

MEVLİD KANDİLİ MESAJI

23 Ocak Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece tüm insanlığı onurlandırmak üzere dünyamızı teşrif eden Sevgili Peygamberimizin (sas) mevlid-i şeriflerinin 1442. yıldönümünü idrak edeceğiz. Mevlid-i Nebi’nin, ülkemiz, gönül coğrafyamız, bütün İslâm âlemi ve topyekûn insanlığın huzuruna vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Kendisi insanlığın onuru olan Sevgili Peygamberimizin (sas) insanlığa getirdiği varlık anlayışında insan, yaratılmışların en saygını (eşref-i mahlukât) ve varlığın özüdür (zübde-i âlem). İnsanın fıtrat ve yaratılış itibariyle onurlu bir varlık olması, İslâm’ın varlık, bilgi ve değer anlayışını şekillendiren en temel unsurlardan biri olmuştur.

Bununla birlikte insanoğlunun, son iki yüzyılda bilimsel ve teknolojik alanlarda gösterdiği olağanüstü ilerlemeyi, ne yazık ki insan onurunun korunması ve yüceltilmesi konusunda gösteremediği bir gerçektir. Geride bıraktığımız yüzyıl, daha şimdiden insanlık onurunun had safhada zedelendiği talihsiz bir zaman dilimi olarak anılmaktadır. Ayrımcılık, ötekileştirme, ırkçılık, şiddet, işkence, terör, savaş, gelir adaletsizliği, zulüm, sömürgecilik, eğitim eşitsizliği, emeğe saygısızlık, istismar, kürtaj, açlık ve kıtlık gibi onur kırıcı küresel sorunların kıskacındaki insanlık, tarihte görülmemiş bir sınavdan geçiyor. Göğün kapılarına sırt çeviren insanoğlu, kendi eliyle ürettiği yapay sorunların açılmak bilmeyen kapıları önünde yorgun ve bitkin bir hâlde bekliyor. Bilim ve tekniğin son imkânlarıyla ürettiği en modern anahtarlar, kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olmuyor. Kendi ürettiğinin esiri olan insanlık, kendini hapsettiği karanlık zindanlardan çıkış yolları arıyor. Bu yüzden de özlediği aydınlığı, peşinde koştuğu idealleri ‘nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğini yeniden düşünmesi gerekiyor. İşte bu noktada hem Mevlid Kandili hem de bu sene Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” temasının hem ülkemiz insanının hem de bütün insanlığın gündemine taşınması son derece önem arz ediyor.

İslâm’ın, insan onurunu merkeze alarak tesis ettiği insan anlayışının esaslarını Hz. Peygamberin (sas) çağlar üstü örnek hayatında, sünnet-i seniyyesinde, söz ve davranışlarında, en genel hatlarıyla da Veda Hutbesi’nde görmek mümkündür. Rahmet Peygamberi (sas), on binlerce insana hitaben yaptığı o tarihî konuşmasında insanların canlarının, mallarının ve ırzlarının yani kişilik değerlerinin ve insanlık onurlarının dokunulmaz olduğunu bildirmiştir. Böylece o, İslâm’ın, insanın yaşama ve mülkiyet hakkı ile manevî kişiliğine ilişkin bütün haklarını aynı ölçüde güvence altına aldığını ilan etmiştir. Sevgili Peygamberimizin (sas) tanımıyla iyi Müslüman, din kardeşinin canına ve malına olduğu gibi kişilik onuruna da saygı gösteren ve onun şahsiyetini dokunulmaz gören kimsedir.

Şurası iyi bilinmelidir ki insanı onurlu veya onursuz kılan temel ölçüt, davranışlarıdır. Davranışları kendisini onurlandırmayan kimseyi haricî hiçbir aidiyet onurlandıramaz. İnsan, ırk, renk, zenginlik, soy-sop gibi maddî, izafî ve geçici ölçülere göre değerlendirilmemelidir. “Nice kapılardan kovulmuş üstü başı perişan insan vardır ki, Allah’a yemin etse Allah onu yemininde haklı çıkarır” buyuran Sevgili Peygamberimiz (sas), insan onurunu maddî ölçütlerle değerlendirmenin yanıltıcı olabileceğine işaret etmiştir. İnsan bizatihi değerli ve onurlu bir varlıktır. Efendimizin (sas) nazarında onun siyahı da değerlidir beyazı da; fakiri de onurludur, hizmetçisi de.

İnsan onurunun beşerî ve ilahî yönü birbirinden ayrı tutulamaz. Bütünüyle insanı merkeze alarak aşkın hiçbir gerçekliği tanımayan bir bakış açısı, insanı bir bütün olarak kuşatmaktan uzak olacaktır. İnsan ve insan onuru, maddesi ve manasıyla, bedeni ve ruhuyla bir bütündür, parçalanamaz. Hiçbir insancıl düşünce ve ideoloji, İslâm’ın insan onuru konusundaki ayrıcalıklı konumuna alternatif oluşturamaz. Aşkın değerlerden soyutlanmış, metafizik ilkelere bağlı olmayan bir ‘insan onuru’ insana hak ettiği değeri veremediği gibi insanı daha da onursuz bir hale getirmektedir.

Sevgili Peygamberimizin (sas) kutlu doğumu vesilesiyle bugün bir kez daha hatırlatmak isterim ki insanın ucuzladığı, bir meta haline dönüştüğü, insan onurunun göz ardı edildiği, zedelendiği, ayaklar altına alındığı, insanlığın kaybolmaya yüz tuttuğu, insanı onursuzlaştırma, itibarsızlaştırma, değersizleştirme ve değerlerinden soyutlama gayretlerinin küresel ölçekte politikalar haline geldiği günümüzde bütün âlemleri onurlandırmak için gönderilen rahmet yüklü adalet, hikmet yüklü ahlâk peygamberinin onur mücadelesini ve insana bakışını yeniden keşfetmeye ve bu keşfimizi toplumun bütün katmanlarına açmaya her zamankinden daha fazla muhtacız.

Hiç kuşkusuz kutlu doğumunu idrak edeceğimiz Efendimizin (sas) örnekliği ve rehberliği, insanlığın bugün içine düştüğü her türlü badireyi atlatması, zedelenen insanlık onurunun tekrar yücelmesi ve özlenen aydınlığa kavuşması yolunda yegâne melcedir.

Bu duygu ve düşüncelerle aziz milletimizin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, gönül coğrafyamızdaki kardeşlerimizin ve tüm İslâm âleminin Mevlid-i Şeriflerini tebrik ediyor; Mevlid-i Nebi’nin, özellikle Suriye’de, Irak’ta, Myanmar’da, Arakan’da, Afrika’da, Somali’de, Mali’de, Filistin’de ve dünyanın muhtelif yerlerinde çiğnenen ve zedelenen insanlık onurunun yeniden yücelmesine ve korunmasına vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.


Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkanı

17 Ocak 2013 Perşembe

MÜMİN, ÜLFETİN MEKâNIDIR

Günahta yardımlaşanların lanetleşmesi
Allah-u Zülcelâl, kullarını ahirette perişan etmemek için Kur’an-ı azimüşşanla, peygamberimiz aracılığıyla, onlara menfaatli ve zararlı olan şeyleri daha bu dünyada iken bildirmiş, bütün kullarına, yollarını beyan etmiştir. Zararlı olan yolları ve menfaatli olan yollarının hepsini, açık açık beyan etmiştir bize Allah-u Zülcelâl.
Kullarının hidayete, Allah-u Zülcelal’in rızasına kavuşabilmeleri için bazı vesileler yaratmıştır. Neuzûbillah, O’nun gazabına sebep olacak şeyler de vardır ki onları da bize beyan etmiş, açıklamıştır.
Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Dostlar, o gün (kıyamet gününde) birbirine düşmandır. Takva sahipleri (Allah-u Zülcelal’e karşı muttaki olanlar) müstesna.” (Zuhruf; 67)
Onlar birbirlerine lanet getiriyorlar, lanet ediyorlar. Bir kişi, bir kişiyle oturup kalkıyor, rakı içiyor o kişi, o da onunla beraber rakı içiyor. Kıyamet gününde diyor ki “Allah sana lanet etsin, sen beni alıştırdın.”
Uyuşturucu veyahut kumar ne olursa olsun, Allah’ın razı olmadığı şeyleri beraber yapanlar, Allah’a karşı gelmekte birbirlerine yardımcı olanlar, birlikte hareket edenler, kıyamet gününde birbirlerine lanet ederler. Dünyada birbirlerine dostturlar, dünyada birbirlerini çok seviyorlar, beraber günah işliyor, birlikte isyan ediyorlar ama ahirette birbirlerine lanet edecekler.
Fakat Allah Azze ve celle beyan ediyor, “Muttaki olanlar, Allah-u Zülcelal’den hakkıyla korkanlar, Allah-u Zülcelal’in rızası için günahtan sakınanlar ve bunun için birbirlerine yardımcı olanlar var ya, işte onlar, kıyamete kadar, ahirette de birbirlerine dostturlar.”
Onlar birbirleriyle dünyada dostluk kurdukları gibi ahirette de dostturlar birbirlerine. Çünkü onlar, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı amelleri birbirlerinden öğreniyorlar, birbirlerini teşvik ediyorlar, birbirlerine öğretiyorlar, beraber yapıyorlar, birbirlerini sakındırıyorlardı dünyada. Allah-u Zülcelâl böyle açıklıyor bize.
Sana ne lazım olacaksa onu yap!
Anlatıyorlar ki Şah-ı Nakşibend rahmetullahi aleyhi şöyle söylemiş, bu sözüne iyi kulak verelim. Vefat ettikten sonra, rüyada görmüşler onu. Ona, “İnsan hangi ameli yaparsa kıyamette kendini kurtarabilir?” Diye sormuşlar. Onlara cevap vermiş: “Senin nefesin bittiğinde, sana ne lazım olacak ise şu anda onu yapmandır.”
Yani insanın nefesi bitip Azrail aleyhisselam ruhunu almaya geldiği zaman, ruhu kabzedilirken, insan için ahiretin kapısı açılmış oluyor.
Ondan sonra kabir, haşir, mizan bunlar hepsi geliyor ya… “İlk başta Azrail senin ruhunu aldığı zaman, senin onunla karşılaşmanda ne hoşuna gidecek, sana ne menfaat verecek, faydalı olacaksa şu an onu yapman sana fayda verecektir” diyor, Şah-ı Nakşibend rahmetullahi aleyh.
Yoksa iş işten geçmiş oluyor. Nefesin tükendikten sonra, pişman olacaksın, isteyeceksin ama yapamayacaksın. “Keşke şunu yapsaydım, keşke şunu da yapsaydım, keşke şunu yapmasaydım” diyeceksin ama iş işten geçmiş oluyor o zaman, pişman oluyorsun ve elde edeceğin hiçbir menfaat kalmıyor.
O halde diyor, “Nefesin tükendiği, bittiği zaman, sana ne menfaat verecekse şu an onu yap, o zamana bırakma!” diyor. Ne güzel söylemiş,
Cennet ona helal olsun…
O zaman bize ne fayda veriyor, ne istiyoruz? Amel defterimiz, hep sevaplarla dolu olsun istiyoruz. İçinde yazılmış, hiç günah olsun istemiyoruz. Çünkü eğer insanın amel defterinin içinde günahlar olduğu zaman, insan perişan oluyor. Hayâsından, utanmasından, mahcubiyetinden perişan oluyor. Çünkü günahlar, bütün insanlar, peygamberler, melekler, insanlar, cinler, evliyalar, senin tanıdığın tanımadığın bütün insanların önünde açıklanıyor. Defterin açılıyor ve sen hesaba çekiliyorsun. Allah setretmezse (örtmezse) herkes, sen ne yaptıysan öğreniyor.
Oluyor, insan günah işleyeceği zaman, ufak bir çocuktan bile gizli yapmak istiyor. Biliyor ki günah çirkindir, biçimsizdir, kimsenin görmesini istemiyor. İşte burada, insanın yaptığı o çirkin günahlar orada, Allah-u Zülcelal’in huzurunda, peygamberlerin, meleklerin huzurunda açığa çıkacaktır.
Allah ile dost olalım
Ama Elhamdulillah, bakın; Allah bize ne büyük bir fırsat vermiş, bize tevbe nasip etmiştir. Bunun kıymetini bilelim. Şimdi, zahiri olarak elimize bir şey geçmiyor ama o dehşetli kıyamet gününde, o yapmış olduğumuz günahları Allah affettiği zaman; ne melekler ne peygamberler bilmeyecek; günahlarımızdan haberdar olmayacaklardır. Tamamıyla bizimle Allah-u Zülcelâl arasında olan bir haldir bu. Allah setredecek, günahları örtecektir. Kiramen Kâtibin melekleri dahi senin işlediğin günahları yazdıkları halde, bilmeyecektir. Unutacaklar, Allah onlara unutturacaktır. Allah, işte böyle merhametlidir, Azze ve Celle…
Biz, Allah’a karşı samimi olarak tevbe edersek, günahsız olarak tertemiz onun huzuruna gideceğiz inşaallah. Allah bize böyle ikram etmiştir, sanki kıymetsiz bir şeymiş gibi görmeyelim. Çok kıymetli bir şeydir. İmandan sonra, insanlar için, insanların kurtuluşları için en büyük nimettir tevbe…
Kıyamet gününde muttaki olan dostlar birbirleriyle beraberdirler, günahkâr olan kimseler ise dünyada dost iken birbirlerinden kaçacaktır. Öyleyse daha dünyadayken kötü insanlardan kaçalım. Bahusus Allah ile beraber olalım. Allah ile meşgul olalım. Zikrini yaparak, emirlerini yerine getirerek, itaat ederek, Allah’a dost olalım.
Sonra Peygamberlerle, sonra evliyalarla, sonra mümin kardeşlerimizle dostluk kuralım, dost olalım birbirimize. Ve bu şekilde de hizmetimizi yapalım inşaallah.
Bazen nefsanî şeyler önümüze geliyor, şeytan insanı hükmü altına alarak kötü yola düşürmeye, kötü yolda kullanmaya çalışıyor; kulak vermeyelim, uymayalım şeytana…
“Allah vardır, gam yoktur!” diye bir söz var ya… Dünyada ne olursa olsun; sana eziyet de verseler, nefiste yapsalar, zulüm de etseler, kederlenme! Dert etme! “Allah vardır, gam yoktur!” diyerek, Allah-u Zülcelal’in rızasına kaçalım. O zaman Allah bize yardım edecektir inşaallah.
‘Çünkü sen, Allah ile dost olmamışsın!’
Allah’tan başka dünyada hiç bir şey yok ki bize menfaat versin. İnsana tek fayda verecek olan şey Allah ve Allah’ın rızası için yapılan şeylerdir.
Peygamberleri seveceksin Allah içindir, salihleri seveceksin Allah içindir, hizmet yapacaksın Allah içindir. Hep Allah için yapacaksın. İşte, Allah o zaman razı oluyor senden. Allah yardımcın oluyor.
İşte böyle olduğu zaman, bütün dünya senindir. Dünyadaki her şey de sana dost oluyor o zaman. Böyle olmadığı zaman, tam bunun tersi oluyor. Sen Allah’a dost olmadığın için bütün dünya sana düşman oluyor. İsterse bütün dünya senin olsun, bütün insanlar hizmetçin olsun yine de sen dünyanın en fakir insanı oluyorsun. Fakirsin, perişansın, muhtaçsın. Çünkü sen, Allah ile dost olamamışsın!…
Allah-u Zülcelâl, iman ehlinden iki kimseye bütün dünyayı temlik etmiş, onlara mülk olarak vermiştir. Onlardan birisi Süleyman aleyhisselam diğeri ise Zülkarneyn aleyhisselamdır.
Zülkarneyn aleyhisselam vefat edeceği zaman yakınlarına, ailesine ve dostlarına dünyanın nasıl olduğunu anlatmak için vasiyette bulunuyor. Diyor ki “Ben öldüğümde kefenleyeceğiniz zaman, ellerimi ve kollarımı kefenin içine koymayın, açıkta bırakın.”
Yani demek istiyor ki “Allah dünyayı bana temlik etmişti. Mülk olarak vermişti bana; insanları, cinleri, arazileri, malları hepsini benim emrim altına vermişti. Ama bakın görün ki ellerim boş olarak bu dünyadan ayrılıyorum.”
İnsan biliyor; dünya boştur fakat Zülkarneyn aleyhisselam onlar iyice anlasın, bilsinler diye bu şekilde vasiyette bulundu.
İyi miyiz, kötü müyüz nasıl bileceğiz?
Her insan istiyor ki Allah ondan razı olsun, cennet-i âlânın nimetleri kendisine nasip olsun, cehennemden muhafaza olsun. Fakat bu, insanın iyi olmasına ve kötü olmasına bağlı olan bir şeydir.
Peki, biz nasıl bileceğiz; iyi miyiz, kötü müyüz? 
Bir kişi böyle merak etmiş ve hazret-i Peygamber aleyhisselamın yanına gelmiş sormak için…
- Ben nasıl bileceğim, iyi bir kimse miyim, kötü bir kimse miyim? Ben nasıl bileceğim ya Rasulullah? Efendimiz ona şöyle cevap vermiş:
- Beraber olduğun kimselere (bir dairede çalışıyorlar yahut bir işyerinde veyahut da en yakın komşularına) sor. Eğer onlar derse ki “Sen iyisin” sen iyisin! Onlara sorarsan, onlar “Sen kötüsün” derlerse, sen kötüsün!
Peygamber aleyhisselam böyle cevap vermiş ona. İnsan kendi nefsini sevdiği için hatalarını görmez, tespit edemez kendi hatalarını. Daima “Ben iyi yapıyorum” zanneder. “Benim hiç kötülüğüm yoktur, hatam yoktur” diye düşünür. Fakat onun yanındaki insanlar, onun hatalarını görür ve daha iyi tespit edebilirler. Onun için insanın yakın çevresindekiler “Sen iyisin” derse o insan kötüdür. Kendine baksın ve hatalarını düzeltsin.
Demek ki bizim terazimiz, ölçümüz budur. Eğer arkadaşlarımız, komşularımız bizden razı ise inşaallah, Allah Azze ve Celle de razıdır ve biz İslam ahlakına göre yaşıyoruz demektir.
Kamil Müminlerden soracaksın, onlar senden razı iseler inşaallah, Allah da razıdır senden…
Hizmetteki kardeşinle sorun mu yaşadın?
Buna dikkat edelim. Hizmette de böyledir. Bazıları nefisleri için arkadaşlarının kalbini kırarak onları incitiyorlar. Bu yanlış bir şeydir.
Aranızda bir şey olduğu zaman, çağır onu: “Gel gardaşım! Şöyle şöyle bir sorun yaşıyoruz. Allah’ın kitabı var, peygamber aleyhisselamın sünneti var, hadisleri var. Bizim ölçümüz bunlardır. Bunlara müracaat ederek, bu sorunu çözelim. Allah ne buyurmuşsa onu yapalım. Bu iş biter.” Diyelim. Ama nefsimize uyarsak, şeytan seni yoldan çıkartmak için o taraftan gelir. Sen, arkadaşının kalbini kırarak kaybedersin.
Başka bir şey yok! 
Başta da belirttiğimiz gibi birbirini Allah yolundan çevirenler, (kıyamet günü) birbirlerine lanet ediyorlar.
Her bir azamız için şükretmeliyiz
Biz, daima Allah-u Zülcelal’e karşı sorumluyuz. İnsanın vücudunda 360 mafsal vardır. Bu her bir mafsalımız için Allah-u Zülcelal’e şükretmemiz, bir hayır yapmamız, bir sadaka vermemiz lazımdır ki Allah-u Zülcelal’in bu nimetleri bize vermesinin hakkını yerine getirmiş olalım.
“Ben bunu nasıl yapabilirim?” derseniz. “Subhanellah, Elhamdulillah, Lailahe illellah, Allah-u Ekber” diyeceksiniz. Böyle zikredersek işte, bu mafsalların sorumluluğunu yerine getirmiş, şükrünü eda etmiş oluruz. Bunlardan herhangi birisini bir defa söylemek bir sadakadır. Ne kadar kolay, bakın! …
Bize verilen bu 360 mafsalın hakkını, bunları söylemek suretiyle yerine getirmiş oluyoruz. Hatta kitaplarda geçiyor, iki rekât Duhâ sünneti, bunun hepsini kapatıyor. Sünnet olan iki rekâtlık Duhâ namazını kılmakla, bunların hakkını vermiş oluyorsunuz, yetiyor.
Ama -neuzubillah- insan, Allah’tan gafil olursa her gününü böyle namaz kılmadan, oruç tutmadan, Allah’ın emirlerini yerine getirmeden geçirirse bu hakları eda etmemiş olur. Bunlar, birike birike katlanır… Kul, bir de günahlar işlerse Allah muhafaza, kıyamet gününde insan nasıl perişan olur… Açıktır, hepimiz biliyoruz.
‘Mümin, ülfetin mekânıdır’
Subhanallah, İslam ahlakı bambaşkadır. Dünyayı da cennet yapıyor, ahireti de cennet yapıyor. Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet olunan bir hadis-i şerifte geçiyor. Hazret-i peygamber aleyhissalatu vesselam buyuruyor: “Mümin, ülfetin mekânıdır, yeridir.” “Allah’a iman eden her mümin ülfetin mahallidir, yeridir.”
Müminin, herkesin seveceği, muhabbet edeceği, görmek isteyeceği, yakınlık kurmak isteyeceği bir yer olmasıdır. Nasıl? Bilateşbih; güzellikleriyle, yeşilliğiyle herkesin içinde durmak istediği, bakıp ayrılmak istemediği, ülfet etmek istediği bir bahçe düşünün. Herkes oraya ülfet ediyor. Mümin de böyle ülfet yeridir. Müminin böyle ülfet yeri olması lazımdır. Öyle olmalıdır ki; herkesin ona bakmak, onunla oturmak, onunla konuşmak istemesi lazımdır, buyuruyor Efendimiz aleyhissalatu vesselam.
Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimiz devam ediyor: “Başka insana ülfet vermeyen kimsede hayır yoktur” diyor. Yani, bir mümin ile karşılaştın. “Sen, kendi yakınlığınla, ülfetinle ona meyletmediğin zaman, sende hayır yoktur” buyuruyor. “Müminin mümini sevmesi, yakınlık göstermesi lazımdır” diyor, yani.
Yine devamla: “Kendisini, insanların kendisine ülfet edeceği bir kimse haline getirmeyen kimsede de hayır yoktur” buyuruyor.
Demek ki mümin olan kimseye sen, ülfet edip yakınlık göstermediğinde sende hayır yoktur. Sen de böyle İslam ahlakını yaşamak suretiyle kendini, ülfet edilecek bir kimse haline getirmezsen, insanların seveceği bir kimse olmazsan sende de hayır yoktur, buyuruyor.
Hülasa, daima mümin kardeşimizi sevmek, ona ülfet edip yakınlık göstermek ve mümin kardeşlerimizin bizi seveceği, ülfet edeceği şekilde davranmamız gerekiyor.
Kardeşimizi sevmeye mecburuz
Biz ülfet etmeye, mümin kardeşimizi sevmeye mecburuz, yoksa bizde hayır yoktur. Ve mümin kardeşimizin bizi seveceği, bizimle ülfet etmek isteyeceği şekilde davranacağız, yoksa bizde yine hayır yoktur.
Bir mümin diğer mümine kötü davranırsa, her gün ona küfrederse, hakaret ederse, onu incitirse, kızarsa o kimse, o kimseyi sevmez ki! …
Ne yapacaksın ki seni sevsin? Güzel davranacaksın. Onu seveceksin. Ona yardımcı olacaksın. Sen bu şekilde İslam ahlakıyla davrandığın zaman, o da seni sevecektir.
İslam ahlakı böyledir. Müminlere şifa ve huzur kaynağıdır. Biz, kardeşimize ona göre davrandığımız zaman, hem o seni sever hem de sen o kardeşini seversin.
Böyle yaparsak hizmetlerde de başarılı oluruz. Tersini yapmak, hizmetlerimizi sekteye uğratır, baltalar ve İslam hizmetinde başarısız oluruz. Bunu böyle bilelim.
İnsan Allah’tan korkarsa İslam ahlakına göre davranır. Bilir ki insan acizdir. Hem ahireti hem dünyası Allah-u Zülcelal’in hükmü altındadır. O kudret ve azamet sahibidir. Dilerse bir anda, insanı yok edebilir. Bütün işlerini bozabilir. Bunun yanında bütün işlerini düzeltebilir. Yani, hem ahirette hem dünyada, insan Allah’a karşı kendisinin aciz, muhtaç, fakir olduğunu idrak ederse Allah’tan korkar.
“Allah’ın yasakladığı bir hata yapsam, Allah bir an bana gazap etse, dünyam da ahiretim de biter” diye, düşünürse kendisine çeki düzen verir. İslam ahlakıyla davranır ve Allah’ın rızasına müstahak olur böylece…
Allah-u Zülcelâl hepimize, razı olacağı şekilde, salih ameller nasip etsin. Bizi, kendi nefsimize teslim etmesin. Bizi, hizmette, o razı olacağı dininin hizmetlerinde, nefsimizi kullansın inşaallah. (Âmin)
SEYDA MUHAMMED KONYEVî

10 Ocak 2013 Perşembe

Hayırsever evlatlar yetiştirelim

Hayırsever evlatlar yetiştirelim

İçinde bulunduğumuz zaman, insanı hep bir mücadele ve rekabet ortamının içine itiyor. Bir çocuk daha okul yıllarından itibaren başkalarını geçip öne çıkmak üzere eğitiliyor hem öğretmenleri hem anne babası tarafından. İnsanın derslerinde, işinde, hizmetinde başarılı olmak için çalışması, gayret göstermesi kötü değildir. Hatta tavsiye edilir, olması gerekendir. Kötü olan, bunun yegane amaç haline getirilmesidir. Niyetlerin bozulması ve bu bozukluk neticesinde de insanın bencilleşerek çevresindekileri ezmesidir. Kendinden gayrisini düşünmemesidir.

ÇOCUĞUN AHLAKI DERSLERİNDEN ÖNEMLİDİR

Anne babaların bu açıdan kendi niyetlerini kontrol etmesi kadar çocuklarını da bu şuur üzere yetiştirmesi gerekir. Çocuklarını sadece amaçlar için koşturmaları, çocuk okuldan geldiğinde sadece derslerini sormaları, gün içinde iyi-kötü neler yaptığıyla ilgilenmemeleri yanlıştır. Çocuğun iyi bir , saygılı bir , hayırlı bir kul olduğu derslerinden çok daha mühimdir. Zira bu fani, ahiret bakidir.

ÇOCUKLARIMIZI İYİLİĞE TEŞVİK ETMELİYİZ

Allah Teala “…İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın” (Maide, 2) buyuruyor. Çocuklarımızı ayet-i kerimede emredildiği üzere iyilik yapmaya teşvik etmeliyiz. İyilik ve takvada ailemizle yardımlaşmalıyız. “Dersini iyi dinle” diye tembihlediğimiz çocuğumuza “Yemeğini arkadaşınla paylaş”, “Yardıma ihtiyacı olana yardım et” gibi nasihatler etmeyi unutmamalıyız. Sokakta arkadaşlarıyla oynayıp eve gelen çocuğa neler yaptığını sorup, yaptığı iyiliklerin, hayırların Allah’ın rızasını kazandıracağını; kötülüklerin Allah’ın sevgisinden mahrum bırakacağını söylemeliyiz.
Onlara iyiliğin ne olduğunu anlatmalıyız. Cömert olmanın, insanlara yumuşak ve saygılı davranmanın, yardıma ihtiyacı olana yardım etmenin insanı güzelleştireceğini belirtmeliyiz. Yolda duran bir çöpü alıp çöp kutusuna atmanın yahut hayvanlar yesin diye sokak aralarına bir kap yiyecek, su koymanın Allah’ın rızasını kazandıracak işler olduğunu söylemeliyiz. Allah’ın rızasının, sevgisinin bu kadar küçük şeylerle bile kazanılabileceği düşüncesi çocukların hoşuna gider. Nasıl gitmesin? Büyüklerin bile hoşuna gidiyor böyle şeyleri duymak. Zira bunlar Allah’ın rahmetinin büyüklüğünün göstergesidir ve ümitlerimizin tazelenmesine vesile olur.

BUGÜNÜN KÜÇÜK İYİLİĞİ YARINA KAT KAT BÜYÜR

Küçük yaşında bu tür iyilikler yapmaya alışan bir çocuk geleceğin hayırsever müminlerinden biri olur. Bugün kedi köpeğe bir kap yemek veren bir çocuk büyüdüğünde kimsesizlere aşevleri açabilir. Bugün arkadaşının ihtiyacını gideren bir çocuk yarın kimsesizlerin, düşkünlerin imdadına koşar. Hasılı iyilik yapmayı öğrenen, ahlak haline getiren çocuğun karakteri de düzgün olur. Hem topluma hem anne babasına hayrı dokunur. Yaptığı işlerde atacağı adımların birine zarar verip vermediğine dikkat eder. Kendi geçimini sağlarken başkalarının zayıf durumundan çıkar sağlamaz. Daha fazla kazanmak için hileye başvurmaz. İçinden çıkmadığı durumlarda yalandan medet ummaz. Doğru ve güzel olana alışık bir insan kötü bir işler yapmaya çekinir; bu tür hareketleri kendine yakıştırmaz.

ÇOCUĞUN İYİLİĞİNDE ANNE BABAYA DA PAY VAR

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi vardır” (Müslim) buyuruyor. Çocuklarımızı iyiliğe teşvik etmemiz bizim de o iyiliğin sevabından nasiplenmemize vesile olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün Ravha mevkiinde bir deve kervanına rastladı ve “Sizler kimlersiniz?” dedi. Onlar “Biz Müslümanlarız, sen kimsin?” diye sordular. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Ben Allah’ın Rasulüyüm” dedi. İçlerinden bir kadın, küçük bir çocuğu Peygamberimiz’e (s.a.v) doğru kaldırarak “Bu çocuğun haccı olur mu?” diye sordu. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) “Evet, ayrıca sana da vardır” buyurdu. (Müslim)
Ve son olarak, Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de Al-i İmran suresinin 104. ayetinde şöyle buyuruyor: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”

3 Ocak 2013 Perşembe

Aile ve Güzel Ahlak

Aile; saygı, sevgi üzerine kurulan ve yerine bir başka şey konamayan en küçük en temel birim. Öyle önemli ki değerlerini yitiren, bireyleri arasında sevgi, saygı ve beraberlik duyguları körelen ailelerden oluşan bir toplum, hızla manevi ve ahlakî dejenerasyona doğru yol alır.

İslam ahlâkına sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan, huzur ve güven içindeki ortamlardır. İslam barıştır, ışıl ışıl aydınlıktır; insana gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti, dostluğu tarif eder, sevmenin sanatını öğretir. O’nun sınırları içerisinde yaşayan insan da her zaman ve her ortamda samimidir, saygı ve sevgi doludur.

Din hayatın her anını kapsar ve insana Kur’an ekseninde güzel ahlâkı kazandırır. Üstün ahlak özelliklerinin de ibadet olduğu bilincine sahip insan Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için Kur’an ahlakını yaşama çabası içindedir.

İslam ahlâkının yaşandığı evlerde, Allah'ın buyruğu gereği anne babaya "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.

Yazık ki itaatsiz, saldırgan çocuklara ve onlara doğruyu yanlışı anlatmayan, onlarla ilgilenmeyen, birbiriyle geçimsiz, sürekli tartışan anne- babalara çok sık rastlıyoruz. Bu evlerde sevgi, saygı, anlayış ve şefkat yerine kavga, hakaret ve isyan yaşanıyor.

Aile bireylerinin birbirine saygı duyması ve değer vermesi etkileyicidir. Allah sevgisinin bulunmadığı evlerde saygı, sevgi ve karşılıklı değer verme yoktur. İnanan insan eşine çok değer verir, çok ciddiye alır, eşi onun için çok özeldir, gözünde çok büyüktür, kutsaldır, tertemizdir. Eşi emanetidir; onu korur, kollar ve en iyi şartlarda yaşatmaya çalışır.
Müminler Allah’ın verdiği o derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte güzel kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler.

Allah korkusunun ve sevgisinin yaşanmadığı bir evde insan nasıl mutlu olabilir? Böyle bir ev, adeta ahiretten önce dünyada cehenneme benzeyen bir ortamdır. Sürekli yalan söyleyen, birbirine oyun oynayan, taktik geliştiren insanların mutlu olması imkânsızdır.

İnsanın evinde aradığı şey samimiyet, dürüstlük ve güvendir. Güven duymak insanı çok rahatlatır. Güven de Allah korkusu ve Allah sevgisi ile olur. İnsan, eşinin Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a bağlı ve tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar.

İnanan insanların şiddetli bir muhabbet ve derin bir tutkuyla örülü hayatları vardır. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen; maddi ve nefsani çıkarıyla çatıştığında anında sırtını dönen eşlerin yaşadığının adı tutku değildir.

İman etmeyen kişi Allah aşkından kaynaklanan gerçek aşkı, hak dinlerden gelen tutku kavramını- duymuştur; onu arar, ancak bulamaz. Mümin ise bunu bilinçaltında bilir ve yaşar, Yüce Allah ona yaşatır. Çünkü bu özel duyguyu Allah mümin için yaratır. Bu duygu Allah’a duyulan derin aşktan meydana gelen bir nimettir.

Sevgi, saygı, dayanışma, fedakârlık, karşılıklı sabır ve sadakat gibi duyguları olmayan ya da bu duyguları körelen insanların evlerinin temelleri çürüktür. Tıpkı örümceğin evi gibi. O da yuvasını dostluk ve sevgi üzerine kurmaz; bu sebeple en dayanıksız ev onunkidir. Evler saf sevgi üzerine kurulmalı ki sağlam temeller üzerinde güçlü kalabilsin.

Allah'tan uzak yaşayan, kalbinde Allah sevgisi ve korkusu taşımayan anne-babalar, çocuklarına da Allah’ın emrettiği merhametli, adaletli, hoşgörülü, akılcı güzel ahlâkı öğretemezler. Onlar zalim nesiller yetiştirirler. Hz. Nuh'un Kur’an’daki duası, duamız olsun o halde:

Nuh "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma." dedi. "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facir'den) kafirden başkasını doğurmazlar." "Rabbim, beni, annemi, babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını artırma." (Nuh Suresi, 26-28)

Kalpleri etkileyecek ve hidayete ulaştıracak olan kuşkusuz Allah’tır. Ancak anne ve baba, ahlâkı, kişiliği ve karakter özellikleriyle iyi bir Müslüman modeli oluşturuyorsa iyi birer örnektir ve Allah’ın dilemesiyle çocuklarının güzel ahlâk özelliklerini kazanmasına vesile olurlar.

Rabb’inin huzurunda hesabını veremeyeceği işler yapmaktan, O’nun rızasını, rahmetini ve cennetini kaybetmekten içi titreyerek korku duyan insanlardan oluşan ailelerin çoğalması, toplumun geleceği için en önemli güvencelerden biridir. Kur’an birlik içinde ve güçlü olmanın sırrını şöyle haber verir:

Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

27 Aralık 2012 Perşembe

Kibir ve Belirtileri

Kibirli insan her haliyle belli olur. Giyim-kuşamında, yüz ifadesinde, bakışında, başını dikerek kimseye bakmamasında, oturmasında, gerilip yaslanmasında, yürüyüşünde, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesinde, ses tonunda…
Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir .
Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh .a . şu belirtilerle ölçüyor:
Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.
Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.
Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.
Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.
Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.
Söyleyene değil, söylenene bak
Başkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.
Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene ‘iyi gidiyorsun’ demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan ‘dikkat et, düşeceksin’ diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.
Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.
Hizmette tevazu ve kibir
Aynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah’ın dinine hizmet ederken Hakk’ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.
Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.
O yüzden enaniyet , benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.
Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve “Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder” diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab -ı Hakk’a el açıp: “Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma.” diye dua etmelidir.
Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.
Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.
Enaniyet tuzağı
Ulvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:
Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: “maşallah ne güzelsin, güzelleştin” dese, sen de: “hâşâ ben neyim, güzellik nerede” desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet “evet ben güzelim” desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, “evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir” dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun.
“Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti” benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ’nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.’in “küçük şirk” olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.
Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah’tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah’a sığınmak icap eder.

20 Aralık 2012 Perşembe

Azametine Layık Kulluk İçin…

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah’ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, mü’minlerle birliktedirler. Allah, mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146) Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Tevbedir. İnsan dünyada tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir. Kıyamet gününde insan terazisinin sevap kısmımın ağır gelmesi için salih amele ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde terazinin başına geldiği zaman kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insan o gün hacetinin yerine gelmesi için bu dünyada, elinde fırsat varken salih amel için gayret göstermesi lazımdır. Bütün zamanımız, nefes alıp verinceye kadar geçen zamanlarımız dahi, kıyamet gününde üzerimize arz olunacaktır. Allah-u Zülcelâl: “Ey kulum! Sen bu dakikalarını, saatlerini nasıl değerlendirdin?” diye bizi sorguya çekecektir. Öyle ise biraz derin olarak düşünürsek ne kadar büyük taksirat sahibi olduğumuzu meydana çıkarabiliriz. Peki o zaman: “Ya Rabbi! Ben hata sahibiyim. Senden özür dilerim. Çünkü layıkı ile Senin hakkını yerine getiremiyorum. Aldığım her nefesimden beni sorguya çekeceksin. Benim nefeslerim nerede, senin sorgun nerede? Ben bütün amellerimden dolayı pişmanım.” Diye Allah-u Zülcelal’e karşı yalvarmamız lazım değil midir? Daima bu şekilde Allah-u Zülcelal’e yalvararak, kulluk vazifemizi yerine getirmemiz lazımdır. Bu hal, Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gitmektedir. Anlatıldığına göre, bir Evliya Allah-u Zülcelal’e bir haceti için dua etti. Fakat Allah-u Zülcelâl onun duasını kabul etmedi. O zaman nefsine dönerek: “Ey Nefsim! Bak senin kıymetin bu kadardır. Ne kadar adi olduğunu iyice bildin mi?” dedi. Allah-u Zülcelâl ona bir melek göndererek şöyle buyurdu: “Şimdi dua et, Ben kabul edeyim. Çünkü sen nefsini bildin. Her şeyin Benim elimde olduğunu anladın, kendi nefsinin de ne kadar aciz olduğunu anladın.” Allah-u Zülcelal’in ne kadar kudret ve azamet sahibi olduğunu iyice idrak etmemiz lazımdır. Böyle idrak ettiğimiz zaman, Allah-u Zülcelal’in vahdaniyetini bilmiş oluruz. İnsan, Allah-u Zülcelal’e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman sadece O’nun rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, kabul de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman, kabul de onlardan ayrılır. Denilmiştir ki: “Herhangi bir insanı, bir sevap yaparken gördüğün zaman, bil ki o sevabın bir çok arkadaşı vardır. Herhangi bir insanı da bir günah yaparken gördüğün zaman, yine bil ki o günahın da birçok arkadaşı vardır.” Yani bir insanı namaz kılarken, zikir yaparken, sadaka verirken gördüğün zaman, bil ki o kişi Allah-u Zülcelal’in dostudur. Çünkü o namaz kılan, zikir yapan ya da sadaka veren kişinin, bunun gibi daha pek çok sevabı vardır ve bunlar onun arkadaşıdır. Bir kimseyi de kumar oynarken, içki içerken yani bir günahın üzerinde gördüğün zaman, bil ki onun daha pek çok günahları vardır. İşte bizim halimiz de aynen böyledir. Zaten mühim olan kendi halimizdir. Biz daima bir hayır yaptığımız zaman, o hayır başka hayırları da çeker. Bir günaha da düşersek iyi bilelim ki, o günah bizi başka günahlara sevk eder. Onun için elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı salih amellere sarılmamız lazımdır. Allah-u Zülcelâl öyle kudret ve azamet sahibidir ki, her ne ibadet yaparsak yapalım; nasıl bir kişiye bir hediye vereceğimiz zaman, o kişi şerefli ve yüksek bir makam sahibiyse, ona vereceğimiz hediyenin makbul bir hediye olmasına gayret ediyorsak, Allah-u Zülcelal’e yaptığımız ibadetlerin de O’nun zatına layık olmasına gayret göstermemiz lazımdır. Bilhassa namaz konusunda çok titiz davranmamız lazımdır. Abdest alırken besmele ile başlamalı, namazın içine girince de: “Ben Allah-u Zülcelal ile konuşuyorum, O’nun huzurundayım.” Diye düşünerek, rükûları, secdeleri tam manası ile yerine getirip, namazını sağlam olarak kılmak lazımdır. Bütün ibadetler de bu şekilde hareket etmek gerekir. Fudayl bin İyaz şöyle demiştir: “Bir kimse, Allah-u Zülcelal’e karşı ağladığı zaman, onun bu ağlaması Allah-u Zülcelal’in kudret parmağını onun kalbinin üzerine koymasından ve ancak fazlından dolayıdır.” Yine Fudayl bin İyaz şöyle demiştir: “Ben, dünyanın mecburen benden ayrılacağını gördüğüm için, kendi ihtiyarımla onu bıraktım.” Yani insan biraz derin olarak düşünürse, bir gün dünyanın mutlaka kendisinden ayrılacağını anlayabilir. Onun için dünya ondan ayrılmadan, o kendi ihtiyarı ile dünyanın muhabbetini kalbinden çıkarır ve sadece Allah-u Zülcelal’in muhabbetini kazanmak için çaba gösterirse, bu kendisi için çok büyük fırsat olmuş olur. Bir zat, İbrahim bin Ethem’in yanına geldi ve: “Ey Eba İshak, ben günahkâr bir kişiyim. Bana bir vasiyette bulun ki, o şekilde davranayım ve kendimi kurtarayım!” dedi. İbrahim bin Ethem ona şöyle dedi: “Ben sana bir kaç şey söyleyeceğim. Eğer bunları yerine getirirsen hem dünyada hem de ahirette zarar görmezsin. Birincisi: “Sen Allah-u Zülcelal’e karşı günah işleyeceğin zaman nefsine söyle ki, ben O’nun rızkını bir daha yemeyeceğim, çünkü ben O’na âsi oluyorum!” Bu sırada o adam: “Ey İbrahim, Şarkta, garb’da, havada, gökte, dağlarda, denizlerde Allah’ın rızkı var. O zaman ben nerede yaşayacağım?” deyince, İbrahim bin Ethem: “Ey adam, hem sen O’na asi geleceksin ve hem de O’nun rızkını yiyeceksin. Peki bu hak mıdır?” diye sordu. Adam: “Hayır!” deyince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Peki o zaman ya günah işleme ya da O’nun rızkını yeme! İkincisi: Günah işlemek istediğin zaman O’nun yarattığı şehirde yani kainatta durma!” dedi. Adam: “Bu birincisinden daha zordur.” deyince, İbrahim bin Ethem: “Ey Adam; sen O’na âsi geleceksin, sonra O’nun rızkını yiyip yarattığı mekânda duracaksın. Peki, bu uygun mudur?” diye sordu. Adam da: “Hayır!” cevabını verdi. İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Öyleyse ya günah işlemeyeceksin, ya da bu kâinatta durmayacaksın. Üçüncüsü: Günah işleyeceğin zaman, kendine O’nun görmediği bir yer seç ve orada günah işle!” dedi. Adam: “Ey İbrahim, O her yeri görüyor. İnsanın kalbinden geçeni dahi biliyor, O’ndan hiçbir şey gizli olmuyor.” deyince, İbrahim bin Ethem: “Öyleyse O’nun verdiği rızkı yemek, O’nun yarattığı kâinatta durmak ve O’nun göreceği şekilde günah işlemek senin hoşuna gidiyor mu?” diye sordu. Adam: “Hayır!” diye cevap verince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Öyleyse ya günah işleme, ya da O’nun göremeyeceği mekânda günah işle! Dördüncüsü: Azrail aleyhisselam ruhunu almak için yanına geldiği zaman ona de ki: “Bana tevbe edinceye kadar mühlet ver. Tevbe edeyim de sonra benim ruhumu al” Bu şekilde ona teklifte bulun!” dedi. Adam: “O beni dinlemez.” deyince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Madem ki senin teklifini dinlemiyor. Olabilir ki, sen tevbe etmeden önce gelip ruhunu alır. Onun için kendini hazırla! Beşincisi: Allah-u Zülcelâl seni hesap için önüne durdurup ve günahlarının çokluğundan dolayı cehenneme sevk edilirsen: “Ya Rabbi, ben gitmiyorum!” diyecek kuvvetin var mıdır?” dedi. Adam: “Ey İbrahim, bu söylediklerin bana kâfidir. Bunları yapmam için bana dua et!” dedi ve bu şekilde İbrahim bin Ethem’in yanından ayrıldı. İşte bizim de bunları çok iyi tefekkür etmemiz gerekir. Kudret ve azamet sahibi olan Allah-u Zülcelal’e karşı zayıf kuvvetimizle yanlış davranışlarda bulunmakla, kendi nefsimize haksızlık yapıyoruz demektir. Allah-u Zülcelâl hepimize hakikati göstersin. Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin…

13 Aralık 2012 Perşembe

Namaz ile ilgili Ayetler

Eğer bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın.Namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun. BAKARA SURESİ 3- Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar. 43- Hem namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin. 45- Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah’a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir. 110- Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. 152- O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin. 177- Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır. 238-Namazlara ve orta namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun. 239-Eğer bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın, (korkudan) emin olduğunuz zaman da böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı zikredin (namazlarınızı yine her zamanki gibi huşû ile kılın). 277- İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar. NISA SURESİ 55- Sizin asıl dostunuz Allah’tır, O’nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir. 58- Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır. 91 – Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi? ENAM SURESİ 72- Bize: “Namazı dosdoğru kılın, Allah’a karşı gelmekten sakının” (diye emredildi), toplanacağınız yer O’nun huzurudur. 92- Bu Kitap (Kur’ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab’a da iman ederler ve onlar namazlarına da devamlıdırlar. 162- De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. ARAF SURESİ 170- Kitaba sarılanlara ve namazı kılmaya devam edenlere gelince, biz o iyilerin ecrini hiçbir zaman yitirmeyiz. ENFAL SURESİ 3- Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar. TEVBE SURESİ 71- Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Al lah rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir. YUNUS SURESİ 87- Biz Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: “Kavminiz için Mısır’da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıbleye karşı yapın ve namazı kılın ve müminlere müjde verin.” RAD SURESİ 22. Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler ve namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açıkça Allah yolunda harcarlar ve çirkinlikleri güzelliklerle yok ederler. İşte bunlar, bu hayatın akibeti kendilerinin olacak olanlardır. IBRAHIM SURESİ 31- (Ey Muhammed!) İman eden kullarıma söyle: “Namazı dosdoğru kılsınlar, alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli (Allah için) harcasınlar.” 37- “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını namazı dosdoğru kılmaları için, senin Beyt-i Haram’ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmını onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler. 40- “Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! duamı kabul et! MERYEM SURESİ 31- “Beni, nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti.” 55- Ailesine ve çevresine namaz kılmayı ve zekat vermeyi emrederdi ve Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti. TA-HA SURESİ 14- Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl. 132- (Ey Muhammed!) Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel akibet takva sahiplerinindir. ENBIYA SURESİ 73- Onları buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir. MÜ’MİNUN SURESİ 2- Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. 9- Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler. HAC SURESİ 35- Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. 78- Artık namaz kılın, zekat verin, Allah’a sarılın. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır! NEML SURESİ 3- Ki o (müminler) namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler. NUR SURESİ 37- Birtakım insanlar (Allah’ı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. 56- Hem namazı kılın, zekatı verin ve peygambere itaat edin ki rahmete eresiniz. RUM SURESİ 31- Başkasından geçerek hep O’na gönül verin ve O’ndan sakının. Namaza devam edin ve müşriklerden olmayın. LOKMAN SURESİ 4- Onlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, âhirete de kesin olarak inanırlar. 17- “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir.” AHZAB SURESİ 33- Namazı kılın, zekatı verin. Allah ve Resulü’ne itaat edin. Ey ehli beyt! Al lah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor. FATIR SURESİ 18- Hem günah çeken bir kimse, başkasının günahını çekmeyecek; yükü ağır basan, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun. Fakat sen ancak o kimseleri sakındırısın ki, gaybda Rablerinin korkusunu duyarlar, namazı dürüst kılarlar. Temizlenen de sırf kendisi için temizlenir. Nihayet dönüş Allah’adır. 29- Allah’ın kitabını okuyan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak verenler, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticaret umarlar. MÜCADELE SURESİ 13. Gizli (özel) bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? Fakat Allah da sizi affetti. Şu halde namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Al lah, yaptıklarınızdan haberi olandır. MEARİC SURESİ 22- Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır. 23- Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar. 34- Namazlarına devam ederler. MÜZZEMMİL SURESİ 20-Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur’ân’dan size ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur’ân’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Al lah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, merhamet edendir. BEYYİNE SURESİ 5- Halbuki onlar, dini sadece Allah’a tahsis ederek, Allah’ı birleyerek, ancak Al lah’a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur. CUM’A SURESİ (cuma namazi) 9- Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. 10- Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz. NISA SURESİ (Munafiklarin Namazi) 142- Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı pek az anarlar. NAMAZIN FAYDASI Ankebut-45- Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir. Bir önceki yazımız olan Bazı Sure Ve Ayetlerin Faziletleri başlıklı makalemizde ayet, cibril ve Fatiha Suresi hakkında bilgiler verilmektedir.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM