Wikipedia

Arama sonuçları

10 Ocak 2013 Perşembe

Hayırsever evlatlar yetiştirelim

Hayırsever evlatlar yetiştirelim

İçinde bulunduğumuz zaman, insanı hep bir mücadele ve rekabet ortamının içine itiyor. Bir çocuk daha okul yıllarından itibaren başkalarını geçip öne çıkmak üzere eğitiliyor hem öğretmenleri hem anne babası tarafından. İnsanın derslerinde, işinde, hizmetinde başarılı olmak için çalışması, gayret göstermesi kötü değildir. Hatta tavsiye edilir, olması gerekendir. Kötü olan, bunun yegane amaç haline getirilmesidir. Niyetlerin bozulması ve bu bozukluk neticesinde de insanın bencilleşerek çevresindekileri ezmesidir. Kendinden gayrisini düşünmemesidir.

ÇOCUĞUN AHLAKI DERSLERİNDEN ÖNEMLİDİR

Anne babaların bu açıdan kendi niyetlerini kontrol etmesi kadar çocuklarını da bu şuur üzere yetiştirmesi gerekir. Çocuklarını sadece amaçlar için koşturmaları, çocuk okuldan geldiğinde sadece derslerini sormaları, gün içinde iyi-kötü neler yaptığıyla ilgilenmemeleri yanlıştır. Çocuğun iyi bir , saygılı bir , hayırlı bir kul olduğu derslerinden çok daha mühimdir. Zira bu fani, ahiret bakidir.

ÇOCUKLARIMIZI İYİLİĞE TEŞVİK ETMELİYİZ

Allah Teala “…İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın” (Maide, 2) buyuruyor. Çocuklarımızı ayet-i kerimede emredildiği üzere iyilik yapmaya teşvik etmeliyiz. İyilik ve takvada ailemizle yardımlaşmalıyız. “Dersini iyi dinle” diye tembihlediğimiz çocuğumuza “Yemeğini arkadaşınla paylaş”, “Yardıma ihtiyacı olana yardım et” gibi nasihatler etmeyi unutmamalıyız. Sokakta arkadaşlarıyla oynayıp eve gelen çocuğa neler yaptığını sorup, yaptığı iyiliklerin, hayırların Allah’ın rızasını kazandıracağını; kötülüklerin Allah’ın sevgisinden mahrum bırakacağını söylemeliyiz.
Onlara iyiliğin ne olduğunu anlatmalıyız. Cömert olmanın, insanlara yumuşak ve saygılı davranmanın, yardıma ihtiyacı olana yardım etmenin insanı güzelleştireceğini belirtmeliyiz. Yolda duran bir çöpü alıp çöp kutusuna atmanın yahut hayvanlar yesin diye sokak aralarına bir kap yiyecek, su koymanın Allah’ın rızasını kazandıracak işler olduğunu söylemeliyiz. Allah’ın rızasının, sevgisinin bu kadar küçük şeylerle bile kazanılabileceği düşüncesi çocukların hoşuna gider. Nasıl gitmesin? Büyüklerin bile hoşuna gidiyor böyle şeyleri duymak. Zira bunlar Allah’ın rahmetinin büyüklüğünün göstergesidir ve ümitlerimizin tazelenmesine vesile olur.

BUGÜNÜN KÜÇÜK İYİLİĞİ YARINA KAT KAT BÜYÜR

Küçük yaşında bu tür iyilikler yapmaya alışan bir çocuk geleceğin hayırsever müminlerinden biri olur. Bugün kedi köpeğe bir kap yemek veren bir çocuk büyüdüğünde kimsesizlere aşevleri açabilir. Bugün arkadaşının ihtiyacını gideren bir çocuk yarın kimsesizlerin, düşkünlerin imdadına koşar. Hasılı iyilik yapmayı öğrenen, ahlak haline getiren çocuğun karakteri de düzgün olur. Hem topluma hem anne babasına hayrı dokunur. Yaptığı işlerde atacağı adımların birine zarar verip vermediğine dikkat eder. Kendi geçimini sağlarken başkalarının zayıf durumundan çıkar sağlamaz. Daha fazla kazanmak için hileye başvurmaz. İçinden çıkmadığı durumlarda yalandan medet ummaz. Doğru ve güzel olana alışık bir insan kötü bir işler yapmaya çekinir; bu tür hareketleri kendine yakıştırmaz.

ÇOCUĞUN İYİLİĞİNDE ANNE BABAYA DA PAY VAR

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi vardır” (Müslim) buyuruyor. Çocuklarımızı iyiliğe teşvik etmemiz bizim de o iyiliğin sevabından nasiplenmemize vesile olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün Ravha mevkiinde bir deve kervanına rastladı ve “Sizler kimlersiniz?” dedi. Onlar “Biz Müslümanlarız, sen kimsin?” diye sordular. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Ben Allah’ın Rasulüyüm” dedi. İçlerinden bir kadın, küçük bir çocuğu Peygamberimiz’e (s.a.v) doğru kaldırarak “Bu çocuğun haccı olur mu?” diye sordu. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) “Evet, ayrıca sana da vardır” buyurdu. (Müslim)
Ve son olarak, Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de Al-i İmran suresinin 104. ayetinde şöyle buyuruyor: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”

3 Ocak 2013 Perşembe

Aile ve Güzel Ahlak

Aile; saygı, sevgi üzerine kurulan ve yerine bir başka şey konamayan en küçük en temel birim. Öyle önemli ki değerlerini yitiren, bireyleri arasında sevgi, saygı ve beraberlik duyguları körelen ailelerden oluşan bir toplum, hızla manevi ve ahlakî dejenerasyona doğru yol alır.

İslam ahlâkına sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan, huzur ve güven içindeki ortamlardır. İslam barıştır, ışıl ışıl aydınlıktır; insana gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti, dostluğu tarif eder, sevmenin sanatını öğretir. O’nun sınırları içerisinde yaşayan insan da her zaman ve her ortamda samimidir, saygı ve sevgi doludur.

Din hayatın her anını kapsar ve insana Kur’an ekseninde güzel ahlâkı kazandırır. Üstün ahlak özelliklerinin de ibadet olduğu bilincine sahip insan Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için Kur’an ahlakını yaşama çabası içindedir.

İslam ahlâkının yaşandığı evlerde, Allah'ın buyruğu gereği anne babaya "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.

Yazık ki itaatsiz, saldırgan çocuklara ve onlara doğruyu yanlışı anlatmayan, onlarla ilgilenmeyen, birbiriyle geçimsiz, sürekli tartışan anne- babalara çok sık rastlıyoruz. Bu evlerde sevgi, saygı, anlayış ve şefkat yerine kavga, hakaret ve isyan yaşanıyor.

Aile bireylerinin birbirine saygı duyması ve değer vermesi etkileyicidir. Allah sevgisinin bulunmadığı evlerde saygı, sevgi ve karşılıklı değer verme yoktur. İnanan insan eşine çok değer verir, çok ciddiye alır, eşi onun için çok özeldir, gözünde çok büyüktür, kutsaldır, tertemizdir. Eşi emanetidir; onu korur, kollar ve en iyi şartlarda yaşatmaya çalışır.
Müminler Allah’ın verdiği o derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte güzel kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler.

Allah korkusunun ve sevgisinin yaşanmadığı bir evde insan nasıl mutlu olabilir? Böyle bir ev, adeta ahiretten önce dünyada cehenneme benzeyen bir ortamdır. Sürekli yalan söyleyen, birbirine oyun oynayan, taktik geliştiren insanların mutlu olması imkânsızdır.

İnsanın evinde aradığı şey samimiyet, dürüstlük ve güvendir. Güven duymak insanı çok rahatlatır. Güven de Allah korkusu ve Allah sevgisi ile olur. İnsan, eşinin Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a bağlı ve tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar.

İnanan insanların şiddetli bir muhabbet ve derin bir tutkuyla örülü hayatları vardır. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen; maddi ve nefsani çıkarıyla çatıştığında anında sırtını dönen eşlerin yaşadığının adı tutku değildir.

İman etmeyen kişi Allah aşkından kaynaklanan gerçek aşkı, hak dinlerden gelen tutku kavramını- duymuştur; onu arar, ancak bulamaz. Mümin ise bunu bilinçaltında bilir ve yaşar, Yüce Allah ona yaşatır. Çünkü bu özel duyguyu Allah mümin için yaratır. Bu duygu Allah’a duyulan derin aşktan meydana gelen bir nimettir.

Sevgi, saygı, dayanışma, fedakârlık, karşılıklı sabır ve sadakat gibi duyguları olmayan ya da bu duyguları körelen insanların evlerinin temelleri çürüktür. Tıpkı örümceğin evi gibi. O da yuvasını dostluk ve sevgi üzerine kurmaz; bu sebeple en dayanıksız ev onunkidir. Evler saf sevgi üzerine kurulmalı ki sağlam temeller üzerinde güçlü kalabilsin.

Allah'tan uzak yaşayan, kalbinde Allah sevgisi ve korkusu taşımayan anne-babalar, çocuklarına da Allah’ın emrettiği merhametli, adaletli, hoşgörülü, akılcı güzel ahlâkı öğretemezler. Onlar zalim nesiller yetiştirirler. Hz. Nuh'un Kur’an’daki duası, duamız olsun o halde:

Nuh "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma." dedi. "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facir'den) kafirden başkasını doğurmazlar." "Rabbim, beni, annemi, babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını artırma." (Nuh Suresi, 26-28)

Kalpleri etkileyecek ve hidayete ulaştıracak olan kuşkusuz Allah’tır. Ancak anne ve baba, ahlâkı, kişiliği ve karakter özellikleriyle iyi bir Müslüman modeli oluşturuyorsa iyi birer örnektir ve Allah’ın dilemesiyle çocuklarının güzel ahlâk özelliklerini kazanmasına vesile olurlar.

Rabb’inin huzurunda hesabını veremeyeceği işler yapmaktan, O’nun rızasını, rahmetini ve cennetini kaybetmekten içi titreyerek korku duyan insanlardan oluşan ailelerin çoğalması, toplumun geleceği için en önemli güvencelerden biridir. Kur’an birlik içinde ve güçlü olmanın sırrını şöyle haber verir:

Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

27 Aralık 2012 Perşembe

Kibir ve Belirtileri

Kibirli insan her haliyle belli olur. Giyim-kuşamında, yüz ifadesinde, bakışında, başını dikerek kimseye bakmamasında, oturmasında, gerilip yaslanmasında, yürüyüşünde, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesinde, ses tonunda…
Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir .
Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh .a . şu belirtilerle ölçüyor:
Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.
Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.
Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.
Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.
Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.
Söyleyene değil, söylenene bak
Başkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.
Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene ‘iyi gidiyorsun’ demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan ‘dikkat et, düşeceksin’ diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.
Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.
Hizmette tevazu ve kibir
Aynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah’ın dinine hizmet ederken Hakk’ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.
Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.
O yüzden enaniyet , benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.
Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve “Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder” diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab -ı Hakk’a el açıp: “Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma.” diye dua etmelidir.
Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.
Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.
Enaniyet tuzağı
Ulvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:
Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: “maşallah ne güzelsin, güzelleştin” dese, sen de: “hâşâ ben neyim, güzellik nerede” desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet “evet ben güzelim” desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, “evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir” dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun.
“Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti” benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ’nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.’in “küçük şirk” olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.
Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah’tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah’a sığınmak icap eder.

20 Aralık 2012 Perşembe

Azametine Layık Kulluk İçin…

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah’ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, mü’minlerle birliktedirler. Allah, mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146) Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Tevbedir. İnsan dünyada tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir. Kıyamet gününde insan terazisinin sevap kısmımın ağır gelmesi için salih amele ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde terazinin başına geldiği zaman kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insan o gün hacetinin yerine gelmesi için bu dünyada, elinde fırsat varken salih amel için gayret göstermesi lazımdır. Bütün zamanımız, nefes alıp verinceye kadar geçen zamanlarımız dahi, kıyamet gününde üzerimize arz olunacaktır. Allah-u Zülcelâl: “Ey kulum! Sen bu dakikalarını, saatlerini nasıl değerlendirdin?” diye bizi sorguya çekecektir. Öyle ise biraz derin olarak düşünürsek ne kadar büyük taksirat sahibi olduğumuzu meydana çıkarabiliriz. Peki o zaman: “Ya Rabbi! Ben hata sahibiyim. Senden özür dilerim. Çünkü layıkı ile Senin hakkını yerine getiremiyorum. Aldığım her nefesimden beni sorguya çekeceksin. Benim nefeslerim nerede, senin sorgun nerede? Ben bütün amellerimden dolayı pişmanım.” Diye Allah-u Zülcelal’e karşı yalvarmamız lazım değil midir? Daima bu şekilde Allah-u Zülcelal’e yalvararak, kulluk vazifemizi yerine getirmemiz lazımdır. Bu hal, Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gitmektedir. Anlatıldığına göre, bir Evliya Allah-u Zülcelal’e bir haceti için dua etti. Fakat Allah-u Zülcelâl onun duasını kabul etmedi. O zaman nefsine dönerek: “Ey Nefsim! Bak senin kıymetin bu kadardır. Ne kadar adi olduğunu iyice bildin mi?” dedi. Allah-u Zülcelâl ona bir melek göndererek şöyle buyurdu: “Şimdi dua et, Ben kabul edeyim. Çünkü sen nefsini bildin. Her şeyin Benim elimde olduğunu anladın, kendi nefsinin de ne kadar aciz olduğunu anladın.” Allah-u Zülcelal’in ne kadar kudret ve azamet sahibi olduğunu iyice idrak etmemiz lazımdır. Böyle idrak ettiğimiz zaman, Allah-u Zülcelal’in vahdaniyetini bilmiş oluruz. İnsan, Allah-u Zülcelal’e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman sadece O’nun rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, kabul de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman, kabul de onlardan ayrılır. Denilmiştir ki: “Herhangi bir insanı, bir sevap yaparken gördüğün zaman, bil ki o sevabın bir çok arkadaşı vardır. Herhangi bir insanı da bir günah yaparken gördüğün zaman, yine bil ki o günahın da birçok arkadaşı vardır.” Yani bir insanı namaz kılarken, zikir yaparken, sadaka verirken gördüğün zaman, bil ki o kişi Allah-u Zülcelal’in dostudur. Çünkü o namaz kılan, zikir yapan ya da sadaka veren kişinin, bunun gibi daha pek çok sevabı vardır ve bunlar onun arkadaşıdır. Bir kimseyi de kumar oynarken, içki içerken yani bir günahın üzerinde gördüğün zaman, bil ki onun daha pek çok günahları vardır. İşte bizim halimiz de aynen böyledir. Zaten mühim olan kendi halimizdir. Biz daima bir hayır yaptığımız zaman, o hayır başka hayırları da çeker. Bir günaha da düşersek iyi bilelim ki, o günah bizi başka günahlara sevk eder. Onun için elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı salih amellere sarılmamız lazımdır. Allah-u Zülcelâl öyle kudret ve azamet sahibidir ki, her ne ibadet yaparsak yapalım; nasıl bir kişiye bir hediye vereceğimiz zaman, o kişi şerefli ve yüksek bir makam sahibiyse, ona vereceğimiz hediyenin makbul bir hediye olmasına gayret ediyorsak, Allah-u Zülcelal’e yaptığımız ibadetlerin de O’nun zatına layık olmasına gayret göstermemiz lazımdır. Bilhassa namaz konusunda çok titiz davranmamız lazımdır. Abdest alırken besmele ile başlamalı, namazın içine girince de: “Ben Allah-u Zülcelal ile konuşuyorum, O’nun huzurundayım.” Diye düşünerek, rükûları, secdeleri tam manası ile yerine getirip, namazını sağlam olarak kılmak lazımdır. Bütün ibadetler de bu şekilde hareket etmek gerekir. Fudayl bin İyaz şöyle demiştir: “Bir kimse, Allah-u Zülcelal’e karşı ağladığı zaman, onun bu ağlaması Allah-u Zülcelal’in kudret parmağını onun kalbinin üzerine koymasından ve ancak fazlından dolayıdır.” Yine Fudayl bin İyaz şöyle demiştir: “Ben, dünyanın mecburen benden ayrılacağını gördüğüm için, kendi ihtiyarımla onu bıraktım.” Yani insan biraz derin olarak düşünürse, bir gün dünyanın mutlaka kendisinden ayrılacağını anlayabilir. Onun için dünya ondan ayrılmadan, o kendi ihtiyarı ile dünyanın muhabbetini kalbinden çıkarır ve sadece Allah-u Zülcelal’in muhabbetini kazanmak için çaba gösterirse, bu kendisi için çok büyük fırsat olmuş olur. Bir zat, İbrahim bin Ethem’in yanına geldi ve: “Ey Eba İshak, ben günahkâr bir kişiyim. Bana bir vasiyette bulun ki, o şekilde davranayım ve kendimi kurtarayım!” dedi. İbrahim bin Ethem ona şöyle dedi: “Ben sana bir kaç şey söyleyeceğim. Eğer bunları yerine getirirsen hem dünyada hem de ahirette zarar görmezsin. Birincisi: “Sen Allah-u Zülcelal’e karşı günah işleyeceğin zaman nefsine söyle ki, ben O’nun rızkını bir daha yemeyeceğim, çünkü ben O’na âsi oluyorum!” Bu sırada o adam: “Ey İbrahim, Şarkta, garb’da, havada, gökte, dağlarda, denizlerde Allah’ın rızkı var. O zaman ben nerede yaşayacağım?” deyince, İbrahim bin Ethem: “Ey adam, hem sen O’na asi geleceksin ve hem de O’nun rızkını yiyeceksin. Peki bu hak mıdır?” diye sordu. Adam: “Hayır!” deyince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Peki o zaman ya günah işleme ya da O’nun rızkını yeme! İkincisi: Günah işlemek istediğin zaman O’nun yarattığı şehirde yani kainatta durma!” dedi. Adam: “Bu birincisinden daha zordur.” deyince, İbrahim bin Ethem: “Ey Adam; sen O’na âsi geleceksin, sonra O’nun rızkını yiyip yarattığı mekânda duracaksın. Peki, bu uygun mudur?” diye sordu. Adam da: “Hayır!” cevabını verdi. İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Öyleyse ya günah işlemeyeceksin, ya da bu kâinatta durmayacaksın. Üçüncüsü: Günah işleyeceğin zaman, kendine O’nun görmediği bir yer seç ve orada günah işle!” dedi. Adam: “Ey İbrahim, O her yeri görüyor. İnsanın kalbinden geçeni dahi biliyor, O’ndan hiçbir şey gizli olmuyor.” deyince, İbrahim bin Ethem: “Öyleyse O’nun verdiği rızkı yemek, O’nun yarattığı kâinatta durmak ve O’nun göreceği şekilde günah işlemek senin hoşuna gidiyor mu?” diye sordu. Adam: “Hayır!” diye cevap verince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Öyleyse ya günah işleme, ya da O’nun göremeyeceği mekânda günah işle! Dördüncüsü: Azrail aleyhisselam ruhunu almak için yanına geldiği zaman ona de ki: “Bana tevbe edinceye kadar mühlet ver. Tevbe edeyim de sonra benim ruhumu al” Bu şekilde ona teklifte bulun!” dedi. Adam: “O beni dinlemez.” deyince, İbrahim bin Ethem sözlerine şöyle devam etti: “Madem ki senin teklifini dinlemiyor. Olabilir ki, sen tevbe etmeden önce gelip ruhunu alır. Onun için kendini hazırla! Beşincisi: Allah-u Zülcelâl seni hesap için önüne durdurup ve günahlarının çokluğundan dolayı cehenneme sevk edilirsen: “Ya Rabbi, ben gitmiyorum!” diyecek kuvvetin var mıdır?” dedi. Adam: “Ey İbrahim, bu söylediklerin bana kâfidir. Bunları yapmam için bana dua et!” dedi ve bu şekilde İbrahim bin Ethem’in yanından ayrıldı. İşte bizim de bunları çok iyi tefekkür etmemiz gerekir. Kudret ve azamet sahibi olan Allah-u Zülcelal’e karşı zayıf kuvvetimizle yanlış davranışlarda bulunmakla, kendi nefsimize haksızlık yapıyoruz demektir. Allah-u Zülcelâl hepimize hakikati göstersin. Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin…

13 Aralık 2012 Perşembe

Namaz ile ilgili Ayetler

Eğer bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın.Namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun. BAKARA SURESİ 3- Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar. 43- Hem namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin. 45- Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah’a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir. 110- Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. 152- O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin. 177- Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır. 238-Namazlara ve orta namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun. 239-Eğer bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın, (korkudan) emin olduğunuz zaman da böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı zikredin (namazlarınızı yine her zamanki gibi huşû ile kılın). 277- İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar. NISA SURESİ 55- Sizin asıl dostunuz Allah’tır, O’nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir. 58- Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır. 91 – Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi? ENAM SURESİ 72- Bize: “Namazı dosdoğru kılın, Allah’a karşı gelmekten sakının” (diye emredildi), toplanacağınız yer O’nun huzurudur. 92- Bu Kitap (Kur’ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab’a da iman ederler ve onlar namazlarına da devamlıdırlar. 162- De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. ARAF SURESİ 170- Kitaba sarılanlara ve namazı kılmaya devam edenlere gelince, biz o iyilerin ecrini hiçbir zaman yitirmeyiz. ENFAL SURESİ 3- Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar. TEVBE SURESİ 71- Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Al lah rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir. YUNUS SURESİ 87- Biz Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: “Kavminiz için Mısır’da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıbleye karşı yapın ve namazı kılın ve müminlere müjde verin.” RAD SURESİ 22. Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler ve namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açıkça Allah yolunda harcarlar ve çirkinlikleri güzelliklerle yok ederler. İşte bunlar, bu hayatın akibeti kendilerinin olacak olanlardır. IBRAHIM SURESİ 31- (Ey Muhammed!) İman eden kullarıma söyle: “Namazı dosdoğru kılsınlar, alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli (Allah için) harcasınlar.” 37- “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını namazı dosdoğru kılmaları için, senin Beyt-i Haram’ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmını onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler. 40- “Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! duamı kabul et! MERYEM SURESİ 31- “Beni, nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti.” 55- Ailesine ve çevresine namaz kılmayı ve zekat vermeyi emrederdi ve Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti. TA-HA SURESİ 14- Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl. 132- (Ey Muhammed!) Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel akibet takva sahiplerinindir. ENBIYA SURESİ 73- Onları buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir. MÜ’MİNUN SURESİ 2- Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. 9- Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler. HAC SURESİ 35- Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. 78- Artık namaz kılın, zekat verin, Allah’a sarılın. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır! NEML SURESİ 3- Ki o (müminler) namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler. NUR SURESİ 37- Birtakım insanlar (Allah’ı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. 56- Hem namazı kılın, zekatı verin ve peygambere itaat edin ki rahmete eresiniz. RUM SURESİ 31- Başkasından geçerek hep O’na gönül verin ve O’ndan sakının. Namaza devam edin ve müşriklerden olmayın. LOKMAN SURESİ 4- Onlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, âhirete de kesin olarak inanırlar. 17- “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir.” AHZAB SURESİ 33- Namazı kılın, zekatı verin. Allah ve Resulü’ne itaat edin. Ey ehli beyt! Al lah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor. FATIR SURESİ 18- Hem günah çeken bir kimse, başkasının günahını çekmeyecek; yükü ağır basan, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun. Fakat sen ancak o kimseleri sakındırısın ki, gaybda Rablerinin korkusunu duyarlar, namazı dürüst kılarlar. Temizlenen de sırf kendisi için temizlenir. Nihayet dönüş Allah’adır. 29- Allah’ın kitabını okuyan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak verenler, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticaret umarlar. MÜCADELE SURESİ 13. Gizli (özel) bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? Fakat Allah da sizi affetti. Şu halde namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Al lah, yaptıklarınızdan haberi olandır. MEARİC SURESİ 22- Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır. 23- Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar. 34- Namazlarına devam ederler. MÜZZEMMİL SURESİ 20-Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur’ân’dan size ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur’ân’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Al lah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, merhamet edendir. BEYYİNE SURESİ 5- Halbuki onlar, dini sadece Allah’a tahsis ederek, Allah’ı birleyerek, ancak Al lah’a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur. CUM’A SURESİ (cuma namazi) 9- Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. 10- Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz. NISA SURESİ (Munafiklarin Namazi) 142- Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı pek az anarlar. NAMAZIN FAYDASI Ankebut-45- Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir. Bir önceki yazımız olan Bazı Sure Ve Ayetlerin Faziletleri başlıklı makalemizde ayet, cibril ve Fatiha Suresi hakkında bilgiler verilmektedir.

6 Aralık 2012 Perşembe

Cennetteki Yüksek Köşkler

Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cennetlikler, kendilerinden yüksekteki köşklerde oturanları, aralarındaki derece farkı sebebiyle, sizin sabaha karşı doğu veya batı tarafında, gökyüzünün uzak bir noktasında batmak üzere olan parlak ve iri bir yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir.” Bunun üzerine ashâb–ı kirâm: – Yâ Resûlallah! O yerler, peygamberlere ait ve başkalarının ulaşamayacağı köşkler olmalıdır, dediler. Resûl–i Ekrem şöyle buyurdu: – “Evet, öyledir. Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, o yerler, Allah’a iman edip peygamberlere bütün benlikleriyle inanan kimselerin de yurtlarıdır.” (Buhârî; Müslim) Sehl İbni Sa’d radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Cennetlikler, yükseklerdeki köşkleri, sizin gökyüzündeki yıldıza baktığınız gibi seyredeceklerdir.”(Buhârî) “Cennet ehli hiçbir şeye pişmanlık duymaz Yalnız, Allah’ı zikirsiz geçirdikleri vakitler için pişman olurlar.” (Hâkim)

22 Kasım 2012 Perşembe

Helal Lokma

Rasulullah s.a.v. Efendimiz hadis-i şeriflerinde “helali ve “ilim”i arayıp bulmak her müslümana farzdır, buyurmuşlardır, ilmin hakikati Allah Tealâ’yı, O’nun alemlerin yaratıcısı olduğunu, ahirette kullarını hesaba çekeceğini bilmektir. Bu bilgi günahlardan pişman olup tövbe etmeye vesile olur. Tövbede sabit kalmak için ilim ve amel-i salih birbirinden ayrılmayan unsurlardır. Dervişin elinde ilim, kalbinde iman ve takva olmalıdır. Rızkın helali olmadan da tövbede sabit kalınamaz. Bu hususta insanların birbirine yardımcı olması gerekir, insanlar arasında hukukun temini ve iyi ilişkilerin kurulması, birbirlerini aldatmamaları, birbirlerine zulmetmemeleri ve birbirlerinin helal rızkına yardımcı olmaları ile mümkündür. Yoksa gerek ilim, gerek ibadet haram üzerine kurulursa, kıraç bir tarla gibi bir miktar çalı çırpı yetişmesine sebep olur ama verim olmaz. Halbuki Rasulullah s.a.v.: “Bir kimse kırk gün helal yemeye devam ederse yüce Allah kalbini nurlandırır. Hikmet kaynakları kalbinden taşar diline gelir.” buyurmuşlardır. Helal yemek, yeme içme ve giyinmeyle ilgilidir. Haramlardan sakınmak ise binlerce günahı terk etmeye bağlıdır. Bu asırda aklımıza hayalimize gelmeyen çeşitli günahlar vardır. Şeytanın bu konuda hileleri çok büyük olup, Adem Aleyhisselam’a secde etmeyen kovulmuş Azazil, evladını toplayarak Ümmet-i Muhammed’i baştan çıkarma yollarını hazırlamıştır. “Madem peygamberleri hürmetine Allah onları kolaylıkla bağışlıyor, biz de onlara yollarını zorlaştıralım” diyerek haram işleri helal gösterme belasını insanlara sarmıştır. Böylece insanlar helal sandıkları haram işlerden dolayı tövbe de etmeyecekler ve günahlar âdet halini alacaktır. Bu yüzden yeme içme, evlilik, akrabalık ve benzeri birçok işte haram ve şüpheli işler meşru zannedilmektedir. Hz. Sa’d (R.A) Rasulullah s.a.v. Efendimiz’den “duası makbul bir kişi” olması için dua rica etti. Efendimiz şöyle buyurdular: -”Tertemiz helal şeyler ye, duan kabul olur.” Yine bir hadis-i şeriflerinde Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyuruyorlar ki: -”Nice toz toprak içinde, saçı başı dağınık yollara düşen kimse var ki, yediği de giydiği de haramdır. Bu haliyle elini açar, ‘Ya Rabbi, şu şu isteklerimi yerine getir!’ der. Öyle bir kimsenin duası nasıl olsun da makbul olsun!” Bir başka hadis-i şeriflerinde de şöyle buyuruyorlar: -”Yüce Allah Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya bir melek yerleştirdi. Bu melek hemen her gün oradan şöyle seslenir: ‘Haram yiyen kimsenin ne sarfı ne adli kabul edilir’”. “Sarf” kelimesi ile anlatılmak istenen farz ibadetler, “adli” kelimesi ile de sünnet ve nafile ibadetlerdir. Yani haram yiyen kimsenin farz, sünnet ve nafile ibadetleri kabul edilmez. İşin başı yeme içmeye dayanıyor. Bu asırda kurşun sıkılmış bir hayvanın kesilmesinden faiz karışmış lokmaya kadar pek çok karışık mesele vardır. Bir kimse on kuruşa bir elbise satın alsa, on kuruşun bir kuruşu haram olsa, bu elbise ile kıldığı namaz makbul olmaz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurmuşlardır ki: -”İbadet on bölümden ibarettir. Dokuz bölümü rızıkta ve yaşayışta helali aramaktır.”

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM