Wikipedia
Arama sonuçları
14 Kasım 2012 Çarşamba
MUSİBETE SABREDENE MÜJDELER OLSUN!
‘Sabır ve namaz ile yardım isteyin’
‘And olsun ki... Sizi imtihan edeceğiz’
Allah-u Zülcelâl, ayeti kerime de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, (taate ve belâya) sabr ile bir de namazla (Hak’tan) yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah(ın yardımı) sabredenlerle beraberdir.Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlamazsınız.Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lütfu keremimi) müjdele.”(Bakara; 153-155)
Burada, ibadetler içinde sabrın yanında,özellikle namaz zikredilmiştir. Çünkü namazda Allah’ın kitabını okuma, dünya zevklerini terk etme, ahireti ve orada insanlar için Allah-u Teâlâ’nın, hazırlamış olduğu nimetleri hatırlama vardır. İşte, bu sebeplerdir ki Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, bir sıkıntıyla karşılaştığı zaman, hemen namaz kılmaya başlardı.
Ayet-i kerimede nimetin, kimi zaman belâ ve çeşitli musibetlerle bir arada bulunabileceği beyan edilmektedir. Fakat bela, musibet ve imtihanlara katlanmak, müşriklerden ve Kitap Ehli'nden oluşan düşmanlara karşı direnmek için sabır ve namaz ile yardım dilemekten başka çare yoktur. Çünkü sabır ile irade güçlendirilir, sıkıntılara karşı tahammül gösterilir, musibetlere karşı sebat elde edilir ve Allah sabredenlerle beraberdir.Allah’ın yardımı, zaferi, koruyup gözetlemesi ve desteklemesi onların yanındadır. Allah-u Zülcelâl, sabır ve namaz ile yardım istenebileceğini bize gösterdi. Çünkü kul ya bir nimet içerisindedir ona şükretmesi gerekir ya da bir sıkıntı içerisindedir buna da sabretmesi gerekir.
Mümin, sabır ve Allah'a karşı huşu ile kalbi dolduran ve insanın ruhunu her türlü hayâsızlık ve münkerlerden uzaklaştıran namaz ile yardım dilediği takdirde; onun için zorluklar önemsizleşir, her türlü sıkıntı ve meşakkate katlanır, her türlü zorluk ve kedere direnç gösterir.
Bundan dolayı, Allah-u Zülcelâl sabır ve namazı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Dininizi ve dininizin şiarlarını zafere götürmek için yardım isteyiniz. Karşı karşıya kaldığınız her türlü sıkıntı ve musibete karşı yardım dileyiniz.”
Bu hususlarda, insana ağır gelen her türlü dert ve tasayı hafifleten sabır ve insanın kalbine Allah'a güveni yerleştiren, sıkıntıları unutturan namaz en büyük iki vasıtadır.
Namazın özellikle anılması, insana en zor gelen zahirî bir amel olduğundan dolayıdır. Allah sabredenlerin yardımcısıdır, onların duasını kabul eder, kederlerini giderir. …
Allah kullarını imtihan eder
Daha sonra Allah-u Zülcelâl, yeminle şöyle buyurmaktadır: “Yemin olsun ki ey müminler; sizleri savaşta düşmana karşı duyacağınız az bir korku, bir miktar kıtlık ve kuraklıktan dolayı açlık, kaybolmaları, zayi olmaları suretiyle mallardan yana eksiklik, kâfirlerle savaşmak ve başka şeylerle uğraşmaktan dolayı ölmek suretiyle canlardan yana eksiklik, telef etmek suretiyle meyvelerden yana bir eksiklik gibi musibetlerle karşı karşıya bırakacağız, sizi imtihan edeceğiz...”
İmam-ı Şafiî'ye güre mahsullerin azlığı, çocukların ölümü demektir. Çünkü kişinin çocuğu, kalbinin meyvesidir.
Ayet-i kerime de bir yeminin yapılmasının sebebi ise gelecekte ansızın karşı karşıya kalacakları olaylardan yana, müminlerin gönüllerinin rahatlaması, huzura ermesi, bir musibete maruz kaldıklarında ise Allah'ın kaza ve kaderine rıza göstermeleri içindir. Nitekim bütün bunlar gerçekleşti. Sahabe asrında bir mümin iman edince birden fakir oluverir, ailesi onu terk ediverirdi. Ya da Medine'ye hicret edip de Mekke'yi terk ettikleri sırada, yurdundan, malından uzak kalırdı. Bir sahabe savaşa gittiği zaman, birkaç hurma ile yetinmek zorunda kalırdı. Özellikle Ahzab ve Tebük gazvelerinde... Muhacirler, Medine'nin sıtma ve vebası ile karşılaştığında, ölüme maruz kalırlardı. Daha sonraları ise Medine'nin iklimi zamanla güzelleşti.
Kaza ve kadere iman eden müminlere müjedele! Fakat bu müjde ancak, felaket ve musibetin çöktüğü ilk anda sabredenler içindir. Bunlar, bu sabırlarından dolayı da Allah katında ecirlerini umarak: “Muhakkak biz Allah aidiz ve muhakkak biz O'na dönücüleriz” derler. İşte bu, onların işlerinde güzel akıbet ile karşılaşacaklarının müjdesidir. Sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir. Rablerinden günahları için bir mağfiret onlara has bir rahmet de vardır.
Bu rahmetin etkisini, musibet ile karşılaştıkları vakit kalplerindeki serinlikte, ruhlarının ferahlığında bulurlar. İşte kâfirler, müminleri bu rahmetten dolayı kıskanır. Çünkü kâfir, bir musibet ile karşılaştığında dünya ona dar gelir. Bazen kendisini öldürüp intihar dahi edebilir. Amerika gibi onların memleketlerinde, intihar olayları bundan dolayı çoktur!
Gerçekten sabreden kimseler hakka, doğruya hidayet bulan, faydalı fiiller işlemeye Allah tarafından yönlendirilenler, dünya ve ahiret hayrını elde ederek umduklarına kavuşanlardır.
Ebu Musa'dan,Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Kulun oğlu öldüğünde, Allah-u Zülcelâl meleklerine: ‘Kulumun oğlunun ruhunu kabzettiniz mi?’ diye sorar. Onlar: ‘Evet’ derler. Yüce Allah: ‘Onun kalbinin meyvesini mi aldınız!’ buyurur. Onlar: ‘Evet’ derler. Yüce Allah: ‘Peki, kulum ne dedi?’ Der. Onlar: ‘Sana hamdu sena etti, (“innâlillah ve innâileyhiraciun” diyerek) istircada bulundu. Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Siz kuluma cennette bir ev yapınız ve ona Hamd Evi adını veriniz.” (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî)
Allah ne takdir ettiyse o olur…
İbn Abbas radıyallahu anhu, şu hadis-i şerifi rivayet ediyor: “Ey genç, ben sana bazı şeyler öğreteceğim (bunları iyi dinle) Sen Allah’ı(n koyduğu emir ve yasak sınırlarını) koru, Allah da seni korur. Sen Allah’ı koru, O’nu yanında bulursun. Bir şey istediğinde, Allah’tan iste. Yardım istediğinde, Allah’tan yardım iste. İyi bil ki bütün Ümmet, sana bir fayda sağlamak için bir araya gelecek olsa ancak, Allah’ın senin için yazdığı kadar fayda verir; yine, bütün Ümmet sana bir zarar vermek için bir araya gelecek olsa ancak Allah’ın senin için yazdığı kadar zarar verebilir. Artık kalemler kaldırılmış, defterler kurutulmuştur(kapatılmıştır). (Ahmed b. Hanbel, Tirmizi)
Hadiste geçtiği üzere,eğer bütün insanlar, Allah-u Zülcelal’in senin hakkında takdir etmemiş olduğu bir konuda sana yararlı olmak isteseler, o işi yapamazlar. Buna karşılık bütün insanlar, Allah'ın sana takdir etmemiş olduğu bir zararı sana ulaştırmak isteseler, bunu başaramazlar.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, diğer bazı hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Hoşuna gitmeyen bir olay karşısında sabretmek, senin hakkında çok hayırlıdır. Sabrın sonu zafer, sıkıntının sonu ferahlık ve zorluğun arkası kolaylıktır.” (Tirmizi, İmam Ahmed)
“Kul, Allah katında öyle bir dereceye erer ki, bu dereceye hiç bir amel ile ermesi mümkün olmaz, ancak uğrayacağı bir bedeni kazaya katlanmak sayesinde o dereceye erebilir.”
İbn-i Abbas radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre, başka bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü en önce cennete çağırılacak olanlar, sevinçli ve sıkıntılı anlarında Allah'a çok hamdedenlerdir.”
Buna göre kul, başına gelen sıkıntılara sabırla katlanmalı ve bilmeli ki; Allah'ın kendisine verdiği belalar, başından savdığı belalardan çok daha fazladır. Bunu düşünerek, Allah'a hamdetmelidir. Ayrıca mümin, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi kendisine örnek almalı ve onun eziyetlere karşı nasıl sabrettiğine bakmalıdır.
Sabredenleri mükâfatlar bekliyor
“Kıyamet günü iyi amel işleyenler huzura gelince; namaz kılanların, oruç tutanların, zekât verenlerin ve hacca gidenlerin amelleri tartılarak sevapları verilir, fakat belalara sabredenler için ne terazi kurulur ne de defterleri incelenir. Bunlar üzerine, dünyada ne kadar bela yağdırıldı ise aynı şekilde üzerine sevap yağdırılır.Dünyada başı hiç derde girmemiş kimseler bu durumu görünce, vücutlarının makaslarla doğranmış olmasını temenni edecekler(dir).” buyurulmuştur.
Nitekim Allah-u Zülcelal: “Hiç şüphesiz, sabredenlere mükâfatları hesapsız olarak verilecektir.” (Zümer; 10) diye buyurmuştur.
Yine bazı kitaplarda denilmiştir ki; “Bir kimse başına gelen musibete sabrederse onun için üç yüz derecelik sevap verilir ki her derecenin arası, yerle gök arası kadardır.Bir kimse ma'siyetten uzak durursa, sabırlı olursa, onun için dokuz yüz derecelik sevap yazılır ki iki derecenin arası, arş ile yerin dibi arası kadardır.”
İbn-i Mübarek radıyallahu anhunun da şöyle dediği anlatılır: “Musibet önce birdir, ağlayıp sızlama sonunda iki olur, şöyle ki: Birinci musibet başa gelen neyse odur. İkinci musibet ise ağlama sızlama sonunda, o musibetin verilecek müfakâfatının elden gitmesidir. En büyük musibet de mükâfatının elden gitmesidir.”
Allah-u Zülcelâl bizlere sabır ihsan edip razı olacağı amel-i salih işlemeyi nasip eylesin. (Âmin)
8 Kasım 2012 Perşembe
Rabbimizi Unutmadan Yaşamak
Allah’ı bilmek Allah’a itaati, Allah’a itaat Allah’ı sevmeyi gerektirir. Allah sevilince de Allah’tan korkulur. Sevgi ile korku müşterektir.
Ölüm yokluk değildir. Bir mekândan başka bir mekâna göçmek, yer değiştirmektir. Her iki mekân da Allah’ın mülküdür. Allah’ın mülkünden yine Allah’ın mülküne sefer edilir. Fakat ahiretteki durum dünyada yapılanlara bağlıdır. Tevbenin önemi de bu yüzdendir. Ölümü bilen hazırlıklı olur. Ölüme hazırlıklı olan Allah’ı bilir. Ölümü ve Allah’ı bilen günahtan sakınır.
Tevbesiz kul olmaz. Peygamberler dahi sürekli tevbe ederlerdi. Bu isyandan değil, azamet-i ilâhiyeye layık olan tazimden, haşyetten, Allah’a olan muhabbetten dolayıdır. Allah’ı bilmek Allah’a itaati, Allah’a itaat Allah’ı sevmeyi gerektirir. Allah sevilince de Allah’tan korkulur. Sevgi ile korku müşterektir. Ben Rabbimi çok seviyorsam O’ndan korkarım ki emrine asi olmayayım ve Rabbimin fermanından bir lahza dışarıya çıkmayayım.
Allah’tan korkmak arslandan korkmak gibi midir? Hayır… Arslan maddi hayatımıza son verir. Bizi sakat bırakabilir ya da öldürebilir. Allah’tan korkmak haşyettir, O’na saygısızlık etmemeye titizlik göstermektir.
Allah’ı bilmek ilim ister. İlim de amel ister. İlmi olup amel etmeyenlerin ahirette karşılaşacakları şey hesap ve azaptır. “Niçin bildiğinle amel etmedin?” suali ile karşılaşırlar. Allah’ı bilmemek günaha ve isyana götürür. Ya Hakk’a giden yola girilir, ya nefse ve şeytana itaat eden yola… Üçüncü bir yol ve ahirette de üçüncü bir mekân yoktur. Ya cennet ve cemal veya cehennem ve azap…
Bu yüzden sırf dünya için çalışıp ahireti bırakmak olmaz. Asıl gaye ebedi saadetin yaşanacağı bir ahiret hayatına erişmektir. Bu sebeple dünyada yapılacak her şeyin ahirette iyi bir karşılığı olmalıdır. Dünyada ne için bulunduğunu bilmek, Rabbinden gafil olmamak şarttır.
Manevi ilimlere önem vermek, iç alemi daima kontrol edip kalplerin günahla, isyanla dolmasını engellemek ve yapılan her işin amel-i salih olmasına çalışmak, alimlerimizin, maneviyat büyüklerimizin şiarı olmuştur. Allah Tealâ da onların yardımcısıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Bizim uğrumuzda çalışanlara elbette yolları mızı açarız.” (Ankebût, 69).
Rasulullah s.a.v. Efendimiz de: “Bir kimse öğrendiği ile amel ederse Allah Tealâ ona bilmediklerini de öğretir.” buyurmuşlardr. Bildiklerini hayatlarına tatbik eden kimseler tevbeyi de hakkıyla yapmış olurlar. Zira tevbeden maksat bugün günah işleyip yarın tevbe etmek değil, Allah’ın rızasına uygun olmayan hallerden vaz geçmektir. Böylece “Eğer Allah’tan korkarsanız, Allah size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir.” (Enfal, 29) mealindeki ayete muhatap olunur.
Bu anlayışı ele geçirmek çok önemlidir. Çünkü anlayış sahibi olan kişi, her hakkın gereğini yerine getirir. Allah Tealâ’nın, aile, akraba ve komşu gibi her tür hakkın gereğini yerine getirerek rahmete, merhamete mazhar olur.
Muhammed Parisa Hazretleri “Faslu’l-Hitab” isimli eserinde Ebu Said Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Cüz’î aklımızla yaptığımız küçük bir işe kıymet verip onu büyük görüyoruz. Cenab-ı Hakk’ın bunca fazl u keremini, nihayetsiz rahmetini görmezlikten geliyoruz. Bu gaflet halinin, bu unutkanlığın büyük bir perde, kalın bir hicap olduğunu anlamamız, kötü huyların, süşî düşüncelerin, insanın gözüne perde olduğunu bilip bu hallerden kurtulmaya çalışmamız lazım geliyor. Biz hesabı kendimize göre yapıyoruz. Oysa Allah’ın kitabına göre olması gerekir. İşlerimizi Allah’ın emrine göre yapmamız gerekiyor. İki cihan erdinden kurtulmadıkça, yaratılmışların cümlesinden gözümüzü kesip Allah’a dönmedikçe hakiki hürriyete ve hayra kavuşmaya imkan yoktur. Çünkü bizim düşüncemiz ya nefsimizin hesabı ya şeytanın, kötü arkadaşın iğvası ya da dünyanın muktezasıdır. Bunlarla Allah Tealâ Hazretleri’ni unutup, kulların köleliğini kabul etmiş oluyoruz.”
Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin sözünü ettiği köleliğe düşmeden yaşamanın yolu belli. Hayatımızın her anını Allah Tealâ’yı unutmadan yaşamak… O zaman yaptığımız bütün işlerimiz hayra döner, dünyada yaptıklarımız da ahirette kurtuluşumuza vesile olur.
1 Kasım 2012 Perşembe
GAFLETE DÜŞENE; ‘GEL KARDEŞİM…’ DİYELİM
Müslüman uyarılmayı kabul eder
Vaaz, nasihat, emr-i bilmaruf ve nehy-i anil-münker yap, yani iyiliği, hakkı tavsiye et ve kötülüğü uzaklaştır! “Hatırlat, zikir (hatırlatmak) ve vaaz müminlere fayda verir.” (Zariyat, 55)
Hepimiz biliriz ki fasıklara, günahında ısrar edenlere, Kur'an, Tevrat ve İncil'in hepsini okusan da onun kulağına girmez, bunlardan bir fayda görmez. Bakınız Allah-u Zülcelâl ne buyuruyor; “Vaaz, nasihat, müminlere fayda eder.” Demek ki, burada bize Allah-u Zülcelâl tarafından bir emir vardır ki, mümin sıfatıyla bu nasihatlerden faydalanmamız gerekmektedir.
Bazı insanlarda olduğu gibi hiç kulağına girmemek, bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak ya da duyup da tatbik etmemek şeklinde olmamalıdır. Nasıl ki, bazı insanlar, “İşte, şu kişilerin kararları kâğıt üzerinde kaldı, hiç bir fayda sağlamıyor, tatbik edilmiyor” diyorlarsa vaaz da böyledir.
Hakikaten, tatbik edilmeyen kararın hiç bir faydası yoktur. Bunun için vaazlarda anlatılanları tatbik etmek lazımdır. Söylenen emir ve nehiyleri yerine getirmek lazımdır. Elden geldiğince nefis ve şeytanla mücadele ederek o vaazları tatbik etmeye çalışmalıdır. Buna ek olarak insan; kalbine, ruhuna, sırrına, Allah ile kendi arasındaki duruma daima dikkat etmelidir.
İnsan manevi olarak düzeldiği zaman, o maneviyatın düzelmesiyle, mutlaka zahiri azaları da düzelecektir. İnsanın maneviyatı, kalbi, sırrı iyi olmadığı zaman, o kişi ne kadar mücadele etse, gayret gösterse de kendini düzeltemez. Bunun için Ashab-ı Kiram, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme, bu tür manevi hastalıkların tedavi etmesi için çok soru sormuşlar ve bu konuda çok gayret sarf etmişlerdir. Çünkü insana maneviyat bakımından hastalık veren, yedi tane büyük kalbi hastalık vardır. Kıyamet Günü bunlardan her birisi cehennemin bir kapısı olacaktır. Haset, kibir, ucub gibi sıfatlar, Kıyamet Günü’nde insanın Cehennem ateşine atılmasına sebep olacak sıfatlardır.
Hz. Muaviye’nin ilk müslüman olduğu sıralarda, maneviyat bakımından noksanlığı vardı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hemen onu ikaz etti ve ona; “Ya Muaviye! Kalbindeki zerre kadar kalbi amel, dağlar gibi zahiri amelden daha eftaldir” dedi.
İşte, bunun için insanın kalbini, ruhunu, sırrını, kendisiyle Allah arasındaki durumu düzeltmesi, Allah'ın katında çok makbuldür.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz ki, kendi nefsini kötü sıfatlardan (manevi hastalıklardan) temizleyen iflah olmuştur.” (Şems, 9)
Bakınız Ashab-ı Kiram nasıldı; bir kimse, bir olay üzerine, Hz. Ömer'e radıyallahu anhu; “Ya Ömer! Allah'tan kork!” diyor. O kimse öyle dediğinde, Hz. Ömer radıyallahu anhu, yanında Allah'ın ismi anıldığı için, Allah'ın mübarek ismine hürmet etmek için, mübarek yanaklarını yere sürmüş, o şekilde saygıda, tazimde bulunmuştur.
Harun Reşid'e, ordusuyla, askerleriyle atlı olarak bir yere giderken, yolda birisi; “Ya Harun! Allah'tan kork!” dedi. Bunun üzerine Harun Reşid ve ordusundaki bütün askerleri, Allah-u Zülcelâl'e tazim ve hürmet göstermek için atlarından inmişlerdir. İşte bu insanlar, manevi olarak nefislerini temizlemiş kimselerdir.
Şimdi sen her hangi bir müslümana; “Allah'tan kork!” desen, “Sen kendine bak!” diyecektir... Oysa bakınız, anlattığımız kimseler Emiru’l Müminin, yani devlet başkanı oldukları halde, o söze nasıl karşılık verdiler...
Onlara; “Allah'tan kork!” denildiğinde, nasıl karşılık veriyorlardı! Onlar ne kadar tevazu sahibi, ne kadar da alçak gönüllüydüler. Onlarda; kibir, riya, ucub, nefis vs. yoktu. Bunlar bizim için çok büyük bir örnektir.
‘Sen kendine bak!’ (!)
Dediğimiz gibi zamanımızda, bir kimseye; “Allah'tan kork!” deseniz, hemen; “Sen kendine bak, ben korkuyorum” veya; “Sen kendine bak, bana karışma” diyecektir.
Dikkat edin! Bu söz çok büyük bir günahtır. Çünkü bu, kardeşinin nasihatini kabul etmemektedir. Oysa Allah (celle celaluhu) “Vaaz ve nasihat, müminlere fayda verir” buyurmaktadır. Demek ki öyle cevap veren bir kimsede, mümin sıfatı yoktur. Buna çok dikkat etmemiz lazımdır.
Olur ki, bir arkadaşımız bize nasihat ederse; “Başım gözüm üstüne. Hay hay, senin dediğini yaparım. Senin dediğin, benim ebedi saadetimi kazanmama sebeptir” diye, düşünerek kabul etmemiz ve ona karşı çıkmamamız lazımdır. Çünkü ayette buyurulduğu gibi müminler nasihatten faydalananlardır. Bunun için güzel bir sıfat olan uyarıya, nasihate açık olmaya çalışalım.
Hz Ömer radıyallahu anhu ölümün var olduğunu bildiği halde, maaşla adam tutmuş ve her gün, o kişinin gelip kendisine: “Ölüm var! Ölüm var!” diye, uyarıda bulunmasını istemiştir. Niçin? Çünkü bir başkası tarafından kendisine hatırlatma ve nasihatte bulunulmasını arzu ediyordu.
İşte, hepimizin, böyle birbirimizden gelecek uyarı ve nasihatlere açık olması gerekmektedir. Keşke, mümin kardeşimiz bize her fırsatta; “Bak gaflete düştün, hemen zikir yap, şu günahı yapma” dese... Keşke her zaman bize böyle seslenseler… Niçin? Çünkü bu, ebedi saadetimizi kazanmaya sebeptir. Bizden öncekiler niçin daima kendilerine nasihat edilmesini istiyorlar, hatta üzerine para veriyorlardı? Demek ki onlar, ayet-i kerimenin hakkını vermeye gayret ediyorlardı.
Kişi, bir kimse kendisine nasihat ettiği zaman, eğer İslam ahlakıyla ahlaklanmış ve mümin kardeşini seviyorsa bilecek ki, o nasihat eden şahıs, beni mümin kardeşi olarak gördüğü, beni sevdiği için bana nasihatte bulunmaktadır. Çünkü müminlerin arasında muhabbet ve sevgi bağı vardır. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede
“Şüphesiz müminler kardeştir.” (Hucurat, 10)
Kişi düşünecek ki, bu benim mümin kardeşim olduğu için bana nasihatte bulundu ve hemen kabul edecek. Allah için birbirini sevmek Allah (celle celaluhu) indinde çok makbuldür ve birbirini sevenlere, Kıyamet Günü’nde çok büyük bir mükâfat verecektir.
İbrahim bin Edhem’e âşık olan adam
İbrahim bin Edhem kuddise sırruhu bildiğiniz gibi, malını mülkünü bırakıp fakirlik içinde yaşadı. Bir gün, o fakir haliyle, bir camiye gitti. Namazını kıldıktan sonra, (onu tanımayan) müezzin camiyi kapatmak için onu dışarıya çıkarmak istedi. O; “Benim kimsem yok, ben garibim, yabancıyım, bu gece burada kalayım” dediyse de müezzin; “Hayır, yabancılar camiyi soyuyorlar, hırsızlık yapıyorlar, ben kimseyi içeride bırakmam” dedi. İbrahim bin Edhem; “Ben nereye gideyim, tanıdığım kimse yok, hava soğuk, bu gece burada kalayım” diye yalvardı. Müezzin onca yalvarmaya kulak asmayarak, kabul etmedi ve onu eliyle çekip yüzüstü sürükleyerek dışarı çıkardı.
İbrahim bin Edhem kuddise sırruhu, kapının önüne konulunca ilerde ateşi yanan bir hamam gördü. Hamamın kapısına gelerek, oraya girmek istedi ve hamamın ateşini yakan şahsa selam verdi. Hamamcı selamını almadı, yalnız eliyle ‘otur’ diye işaret etti. İbrahim oturdu, fakat adamın haline hayret etti. Çünkü adam bir sağa, bir sola bakıyordu. İbrahim, bu adam beni öldürecek mi, ne yapacak acaba, selamımı da almadı, diye düşünmeye başladı...
Adam işini bitirdikten sonra; “Aleyküm selam” dedi. İbrahim ona; “Ya mübarek! Niçin selamımı verdiğim zaman almadın?” diye sordu. Adam; “Ben burada ücretle çalışıyorum, işimle meşguldüm. Bunun için işimi bitireyim de sonra selama cevap vereyim diye düşündüm” dedi.
“Peki, o sağa sola bakmak neydi?” diye sorunca İbrahim bin Edhem, adam; “Ben bir sağa bakıyorum, bir sola bakıyorum, bilmiyorum ki Azrail aleyhisselam canımı hangi taraftan gelip alacak. Bu şekilde her an ölümü bekliyorum” dedi. Ve devamla; “Ben Allah için İbrahim bin Edhem'i öyle seviyorum, ona öylesine aşığım ki, ‘Ya Rabbi! Onu bir görsem de öyle canımı alsan’ diye, dua ediyorum” dedi.
Bunun üzerine, İbrahim bin Ethem; “Eyvah! Allah beni senin yanına nasıl getirdi biliyor musun? Yüzüstü sürünerek senin yanına geldim, Allah senin duanı nasıl kabul etmez! Öyle kabul etti ki, yüzüstü sürünerek geldim. Sana müjdeler olsun, ben İbrahim'im” dedi. Öylesine candan kucaklaştılar ki, neredeyse muhabbetten birbirlerini yiyeceklerdi...
O sırada adam dua etmeye başladı; “Ya Rabbi! Benim isteğim yerine geldi, emanetini al” dedi ve hemen oracıkta, İbrahim bin Edhem'in kucağına yığılıverdi...
İşte bakınız, onlar, Allah için birbirlerini böyle seviyorlardı. Oysa dünya için birbirini sevmenin faydalı bir neticesi yoktur. İnsanlar birbirlerini dünya için sevdikleri zaman, birinin dünyalığı kalmadığında, sevgi ve muhabbetleri de sona eriyor. Ama Allah için olan muhabbet ise kıyamete kadar devam ediyor, hatta haşir meydanında, ahirette de devam ediyor.
Arkadaşına sahip çık!
Nasıl, dünya hayatında bir tehlikeyle karşılaştığımızda, hemen arkadaşımızı o tehlikeden kurtarmak için yardıma koşuyoruz, aynı o şekilde, ahiret bakımından da birbirimize yardımcı olmamız lazımdır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor; “Cennet, size ayakkabınızın bağından daha yakındır.” Demek ki insan günah işlediği zaman sanki cehennemin içinde, sevap işlediği zaman da cennetin içindedir.
Bir arkadaşımız bir hataya (günaha) müptela olduğu zaman, cehennemin içindedir. Öyleyse onu cehennemden çekip çıkarmak lazımdır. Niçin geçici bir hayat olan dünyanın tehlikesinden onu koruyoruz, muhafaza ediyoruz da ebedül ebed, hiç bitmeyecek olan ahiretin musibetinden, tehlikesinden onu muhafaza etmiyoruz?
Dünya hayatı, hakikaten göz önünde olduğu için arkadaşımızın başına bir musibet geldiği zaman, hemen ona “Başın sağ olsun”, “Geçmiş olsun” diyoruz, oysa ahiretin musibetine gelince, yokmuş gibi davranıyoruz, onu bu musibetten dolayı taziye etmiyoruz. Halbuki, bu çok daha büyük bir afettir!
Dikkatle düşünelim; iki tane dost, ahbap var. Bunlardan birisi namaz-niyazlı, diğeri ise namaz kılmıyor, her pisliği yapıyor. Bunlar yan yana geldiğinde, birbirlerinin hatırını soruyorlar. Birisi “Ben iyiyim” diyor. Öbürünün hatırını sorduğunda, o da “Ben de iyiyim” diyor. Oysa “İyiyim” demesine rağmen pislik içindedir, namaz kılmıyor, günah işliyor, cehennem ateşinin içindedir! Öbür namaz-niyazlı arkadaşı; “Evet, sen de iyisin” diyor. Beraber yemek yiyorlar, çay içiyorlar, sohbet ediyorlar…
Oysa arkadaşı, az bir musibete uğrasa, bir trafik kazası geçirse, yahut da bir tarafında yara çıksa, hemen “Geçmiş olsun, ne oldu sana!” diyecektir. Oysa ahiret bakımından musibete uğradığı, Allah'ın azabının içinde olduğu zaman, sanki bir şey yokmuş gibi davranmaktadır!...
İnsanlar, sanki ahiret kendilerinden uzakmış gibi davranmakta, gaflet uykusunda uyumaktadırlar.
Bu konuda çok dikkatli olalım. Birbirimize sahip çıkalım. İslam ahlakına uygun bir şekilde, kardeşliğin gereği olarak, birbirimize, yumuşak bir dille, iyiyi ve güzeli, hakkı tavsiye edelim.
Kötü hal ve davranışları olan kardeşlerimizi nefsi ve şeytanıyla baş başa bırakmayalım: “Gel kardeşim, bak biz böyle yapıyoruz, şunları yapmıyoruz, Allah-u Zülcelâl bunu yasaklamıştır” diyelim. Hep birlikte, el ele vererek, Allah'a doğru yürüyelim, inşaallah.
18 Ekim 2012 Perşembe
TEVBE, ZİKİR VE NAMAZIN ÖNEMİ
Tevbe edenlere mükâfatlar var
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah’ın emirlerine sıkıca sarılanlar ve Allah için dinlerinde samimi olanlar müstesna! İşte bunlar, müminlerle birliktedirler. Allah, müminlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisa; 146)
Peki, bu çok büyük mükâfatı kazandıran şey nedir? Yine ayet-i kerimden anlıyoruz ki tevbedir! İnsan tevbe ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl onun bütün günahlarını sevaplara çevirmektedir. Bu müjdeyi ise Allah-u Zülcelâl, şu ayeti kerimede haber veriyor: “Ancak tevbe ve iman edip iyi amel işleyenler başka; çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.”(Furkan; 70)
Tevbe, mümin için imandan sonra en büyük nimettir. Tevbe çok mühimdir bilhassa bu ahir zamanda, sokaklar ve çarşılar, sanki günah denizi gibi olduğu için çok daha mühim hale gelmiştir. Bir insan denize düştüğü halde “Ben ıslanmadım” diyebilir mi? Her kim olursa olsun sabahtan akşama kadar, bu günah denizinin içine girmişse ıslanacaktır, kirlenecektir.
Bir kul, tevbe ettiği zaman Rabbi ile sulh etmiş, arasını düzeltme yoluna girmiştir. Çünkü kişi şeytanın yanında olduğu zaman, şeytan Allah-u Zülcelal’e düşman olduğu için sanki o da düşman olmuş gibi olur. Şeytanın yanından ayrılıp Allah-u Zülcelal’e tevbe ettiği zaman, kendi Rabbi ile sulh yapmış, barışmış olur.
Öyle ise İslam dininde, tevbeden daha güzel bir şey var mıdır? İnsan için öyle büyük ve kıymetli bir nimettir ki, anlatmakla bitiremeyiz. Onun için tevbenin kıymetini iyi bilelim.
Bazı insanlara, “Gelin tevbe edin” dediğimiz zaman o kimseler: “Allah, benim gibi bir adama azap verir mi?” diyerek, bir kibrin ve ucubun (kendini beğenmişliğin) içine giriyorlar. Oysa işledikleri günahlarla Allah katındaki hallerini bir bilselerdi, ne kadar yanlış düşündüklerini anlayacaklardı.
Tevbe, Allah’ın gazabını söndürür
Allah-u Zülcelal’e hamd-ü senalar olsun ki, bize çok büyük bir nimet olarak iman vermiş ve bu imandan sonra da tevbe ederek yanlış yaptığımızda dönebilmeyi nasip etmiştir. İnsan, kulluk yolunda kendisinde bir ilerleme olmayıp yerinde saydığı zaman veya geri gittiği zaman, hemen tevbeye kaçmalıdır. “Acaba Allah-u Zülcelâl, bu günahtan dolayı bana gazaba mı geldi?” diyerek, hemen tevbeye sarılmamız lazımdır.
Aylarca tevbeyi terk etmek, çok yanlıştır.
Nice işlediğimiz günahlar vardır ki, biz onları unutuyoruz fakat kıyamet gününde bu günahların hepsini zerresine kadar göreceğiz. Bunların hepsi Allah-u Zülcelal’in katında sabittir. Fakat biz, gaflete düşmüşüz, o günahları unutmuşuz. Hiç hatırımıza getirmiyoruz. Bu sebeple, bütün yapmış olduğumuz günahlardan tevbe etmeliyiz. Böyle yaparsak, Allah-u Zülcelâl, bu unutmuş olduğumuz günahlarımızı da sevaba çevirecektir inşaallah.
Aliyyü’l-Havvas, her sabah ve her akşam vücudunda ne kadar aza varsa hepsinden tevbe ediyordu. Gözlerinden, kulaklarından, dilinden, ayaklarından, kalbinden yani bütün azalarından birer birer: “Ya Rabbi! Bu azalarımla yapmış olduğum bütün günahlarımdan ben pişmanım” diye tevbe ediyordu. Ve diyordu ki: “Tevbe, Allah-u Zülcelal’in gazabını söndürür.”
Çünkü insan bir günah yaptığı zaman, Allah-u Zülcelâl ona gazaba gelir. Hatta insan günah yapıp da Allah-u Zülcelâl ona gazaba geldiği zaman, Arş ve Arş’taki melekler korkudan titrerler. İşte, biz de günahı böyle görüp farkına varmalıyız.
Kabrimiz bize sesleniyor
Dünyada dolaşıyoruz, yiyoruz, içiyoruz, önümüze ne gelirse yapıyoruz ama hakikat böyle değildir. Biz Allah-u Zülcelal’e karşı nasıl davranıyorsak, ağaçlar, taşlar, topraklar da bize o şekilde muamele ediyorlar. Hatta kabrimiz de bize öyle muamelede bulunuyor. Eğer biz vaktimizi ibadetle, zikirle, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı işlerle geçirirsek, kabrimiz bize şöyle sesleniyor: “Allah senden razı olsun! Ben sana aşığım. Ne zaman yanıma geleceksin? Sen benim yanıma geldiğin zaman, sana hürmet edeceğim.”
Ama günahlarla meşgul olup, Allah’a asi olduğumuz zaman, yine o kuru toprak bize şöyle sesleniyor: “Allah seni kahretsin! Ben sana karşı çok öfkeleniyorum. Sen benim yanıma ne zaman geleceksin? Geldiğin zaman senin kemiklerini birbirine geçireceğim.”
Eğer biz, Allah-u Zülcelal’e âşık olursak onlar da bize âşık oluyorlar. Fakat biz asi olursak, onlar da bize buğzediyorlar.
Allah-u Zülcelâl bizleri, kendisine ibadet edelim diye yaratmıştır. Allah-u Zülcelâl, bizi bu dünyaya kendi rızasını kazanabilmemiz için göndermiştir. O halde, kalbimizde daima Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için bir merak, bir hararet ve yanma bulunmalıdır. Eğer insanın kalbinde Allah-u Zülcelal’in rızasının merakı varsa günbe gün, saatbe saat mutlaka O’na doğru gidecektir.
En hayırlı amelle meşgul olalım
Allah’ın zikri insan için kurtuluştur. Bunu daima söylüyoruz fakat istediğimizi maalesef yerine getirmiyoruz. Allah-u Zülcelal’in zikri, insan için hem çok kolay hem de çok büyük bir sevaptır.
Ebu’d-Derda radıyallahu anhu anlatıyor: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, (bir gün) sordu:
- En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, Melîk’inizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi? (Ashab-ı Kiram):
- Evet! Ey Allah’ın Resulü! Dediler. (Resulullah sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah’ın zikridir!’ Buyurdu.” (Tirmizi)
Allah-u Zülcelal’in zikri çok kolaydır. İnsan oturduğu yerden bile kalben veya hem dil ile hem de kalple Allah’ı zikrettiği zaman, çok büyük hayırların sahibi olur.
Bu bizim için çok büyük bir fırsattır. Fakat bu fırsatı, bu sermayeyi denize akan fakat değerlendirilmeyen nehirler gibi kaybediyoruz. Yani, sabahtan akşama kadar geçen sürede, zikir yapmadığımız zaman, bu sermayeyi kaybetmiş oluyoruz. Ara sıra da olsa tespihlerimizi elimize alıp bir köşeye çekilerek, bir miktar Allah-u Zülcelal’i zikretmemiz lazımdır. Bize yarayacak olan budur.
Bir defa terk ettirirse…
Nefis yaramazdır, Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmak istemez. Bunu hepimiz tecrübe edebiliriz. Nefsin hileleri çoktur. İnsanı aldatabileceği bir fırsat bulduğu zaman, artık onu bırakmaz.
Bir kişi namazını hiç terk etmemişse onunla namazını terk etmesi için fazla uğraşmaz. Çünkü o kişinin namazını terk etmeyeceğini ve uğraşmasının boş olduğunu bilir. Fakat bir sefer de terk ettirdiği zaman, ondan sonra öyle bir baskı yapar ki her zaman terk ettirmeye başlar: “Sen zikir yapamazsın. Zikir yaptığın zaman bunalıma giriyorsun!” diyerek, daima zikirden alıkoymak için uğraşır.
İnsanın, kıyamet gününde terazisinin sevap kısmının ağır gelmesi için salih amele ihtiyacı vardır. Ama bu dünyada, nefsini boş şeylerle meşgul ederse, kıyamet gününde terazisinin başına geldiği zaman, kendisine lazım olan salih amelleri kaybetmiş olduğunu görür. Onun için insan o gün pişman olmamak için bu dünyada, elinde fırsat varken salih ameller yapabilmek için gayret göstermelidir.
İnsan, Allah-u Zülcelal’e dua ettiği zaman ihlâsla dua etmeli, ibadet yaptığı zaman, sadece Allah-u Zülcelal’in rızası için yapmalıdır. Dua ve ibadet ihlâslı olarak yapıldığı zaman, ‘kabul’ de onlarla beraberdir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. Ama ihlâs bulunmadığı zaman, ‘kabul’ de onlardan ayrılır.
Namaz hayâsızlıklardan alıkoyar
Allah-u Zülcelâl, öyle kudret ve azamet sahibidir ki, her ne ibadet yaparsak yapalım, yaptığımız ibadetlerin O’nun Zat’ına layık olması için gayret edelim. Bilhassa namazın üzerinde elimizden geldiğince gayretli olmamız lazımdır. Çünkü namaz, İslam dininin direğidir. Namazın olmaması, binanın direksiz olması gibidir.
Onun için ilk olarak kendimize, ailemize, dost ve akrabalarımıza namaz ile tavsiyede bulunmalıyız. Namaz bütün ibadetlerin başıdır. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut; 45)
İşte, namaz böyledir. Onun kıymetini iyi bilelim. Rükûsu ile secdesi ile huşu içinde, huzurlu olarak namazımızı kıldığımız müddetçe Allah-u Zülcelâl bizi muhakkak günahlardan muhafaza eder, hakiki tevbe etmeyi ve salih amel yapmayı da nasip eder inşaallah.
Allah-u Zülcelal’e ibadetlere, namaz olsun, oruç olsun, zekât olsun, hac olsun, Allah için yolun üzerindeki bir şeyi kaldırmak olsun, mümin kardeşimize yardımcı olmak olsun, yani hangi ibadet olursa olsun, daima o ibadetlere âşık olmamız lazımdır. Böyle olduğu zaman, belki de Allah-u Zülcelâl bizim küçük ama samimi olarak yaptığımız bir ibadetimizden dolayı bizi af ve mağfiret eder.
Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)
14 Ekim 2012 Pazar
Cumanın Sünnetleri ve mekruhları
CUMANIN SÜNNETLERi VE MEKRUHLARI
1-) Cumaya gelen kimse için yıkanmak, hoş koku sürünmek ve en güzel elbiseleri giyinmek sünnettir. Yıkanmanın vakti, cuma gününün sabah vaktinden öğle vaktine kadardır. Cumaya gitmeye yakın yıkanmak daha faziletlidir. Nitekim Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)‘den rivayet edilen hadis-i şerifte Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Caminin kapısında duran melekler vardır. ilk geleni ve sonrakini yazarlar. Her kim cuma günü cünüplükten yıkanır gibi yokanır da sonra cumaya giderse bir deve sadaka vermiş gibi sevap alır. İkinci saatte giderse, bir inek sadaka vermiş gibi sevap alır. Üçüncü saatte giderse, boynuzlu bir koç sadaka vermiş gibi olur. Dördüncü saatte giderse bir tavuk sadaka vermiş gibi olur. Beşinci saatte giderse, bir yumurta sadaka vermiş gibi olur. İmam mimbere çıktğında, melekler içerde hutbeyi dinlemeye hazır olurlar.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)
2-) Cumaya erkenden yaya olarak sükunet ve vakarla gitmek, imama yakın oturmak, yolda Kur’an okumakla yahut zikir ile meşgul olmak sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü iyice yıkanıp kirlerinden temizlenen, acele edip mescide ilk gelen, bineğe binmeyip yaya yürüyen, imama yakın oturup hutbeyi dinleyen boş şeylerle uğraşmayanın her bir adımına bir yıllık gündüzleri oruç, geceleri kıyamda bulunma ameli sevabı vardır.” (Tirmizi, Ebu Davud, Ibn-i Mace, Hakim)
3-) Namazdan önce bedeni temizlemek, kendine çeki düzen vermek, ağızdaki çirkin kokuları misvakla temizleyerek gidermek, bedendeki diğer kötü kokuları gidermek sünnettir.
4-) Cuma günü Kehf suresini okumak sünnettir. Kehf suresini gündüzün okumak hakkındaki rivayet daha kuvvetlidir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Her kim cuma günü kehf suresini okursa, iki cuma arasında meydana gelen bir nurdan ona ışık saçılır.” (Hakim)
Kehf suresinin okunmasının hikmeti ise; kıyamet cuma günü kopacaktır. Cuma günü de halkın toplanması bakımından kıyamet gününe benzemektedir. Kehf suresinde ise kıyamet korkularından bahsedilmektedir.
5-) Cuma günü ve gecesi çok dua etmek sünnettir. Cuma gününde dua etmek duaların kabul edildiği saate tesadüf etme ümidinden ötürüdür. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) cuma gününden bahsederken şöyle buyurmuştur:
“Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, müslüman bir kul, Allah’tan bir şey isterken o saate tesadüf ederse mutlaka Allahu Teala ona istediğini verir.” (Buhari, Müslim)
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) eli ile de işaret ederek bu saatin az bir zaman dilimi olduğunu belirtmiştir.
Duaların kabul edildiği saat konusunda en sağlam görüş, şu hadis-i şeriftir:
“Duaların kabul edildiği saat, imamın mimbere oturduğu andan namaz bitinceye kadar geçen zamandır.” (Müslim)
6-) Ittifakla, cuma günü ve cuma gecesi Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)‘e çok salavat getirmek sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü ve gecesi bana çok salavat getirin. Her kim bana bir kere salavat getirirse Allahu Teala ona on kere rahmet eder.” (Beyhaki)
4 Ekim 2012 Perşembe
İLİM, İNSANI İNSAN EDER
‘Allah kalbinizi sizden iyi bilir!’
Allah-u Zülcelâl, Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayet-i kerimede kendi Zat’ını bizlere, O’nu daha iyi tanıyıp anlayabilmemiz için anlatmış, tanıtmıştır.
Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sizin; kalbinizde, nefsinizde tasavvur ettiğiniz şeyleri, Rabbiniz (sizden) daha iyi bilir.” (Mülk; 13) Bu ayet-i kerimeden anlaşılacağı üzere Allah-u Zülcelâl, bir kimsenin kalbini, nefsini, hayal ve tasavvur ettiği şeyleri, kendisinden daha iyi bilmektedir.
Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz aleyhissalatu vesselam “Allah (cc) sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar” buyurmaktadır. (Müslim, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel)
Demek ki kalp nazargâh-ı ilahidir. Bundan dolayı insan, kalbinde tasarladığı, hayal ettiği çirkin şeyleri, kendisinden izale etmek ve uzaklaştırmak suretiyle, kalbini daima temiz tutmalıdır.
İlim, olmazsa olmaz!
Mademki kalp, Allah-u Zülcelâl ‘in nazargâhıdır ve Allah-u Zülcelâl, kalplere bakmaktadır, o halde daima kalbimizdeki niyetimizin halis olmasına özen göstermeli ve Allah-u Zülcelâl’in razı olacağı ameller ile kendimizi meşgul etmeliyiz.
Tabi ki bu, ancak ilim ile mümkündür. Yapılan amellerin hayırlı olup olmadığı, kalpte tasavvur edilen şeylerin, yanlış veya doğru olduğu, ilim ile o konudaki bilgileri bilmekle anlaşılabilir. Onun için insan, yaşı kaç olursa olsun, öğrenmekten utanmamalı, daima yeni bilgilerle kendini süslemelidir.
İnsan ilim öğrenmekten utanır, kendini yetiştirip bilgi sahibi olabilmek için ilim talebinde bulunmazsa nihayetinde, cahil bir kimse olarak bu dünyadan ayrılır. Cahil kimse; neyin doğru neyin de yanlış olduğunu bilmediği için ahirette kendisine menfaat verecek şeyleri bu dünyadan kazanmadan ayrılacağı için pişman olur.
İlim öğrenmek, her türlü nafile ibadetten üstündür. Vücudun gıdası yemek olduğu gibi kalbin gıdası da ilimdir. İlmi olmayan bir kimsenin kalbi hastadır. Hatta ölmüştür. Ancak insan, dünya sevgisiyle meşgul olduğundan, bunu fark edemez. Bir insan için en büyük kayıp, cehalettir.
Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Âlimler olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu.” Demek ki insan, ilim öğrenmekle hayvaniyet derecesinden, insaniyet derecesine yükselmektedir. İlmin, Allah için öğrenilmesinde, Allah korkusu vardır. Ancak ilim sayesinde, Allah-u Zülcelal’e itaat edilir.
Dünya aldatır!
Allah-u Zülcelâl, ahiret hayatımızı karanlığa boğacak, perişanlığa çevirecek gafletlerden bizi, ayet-i kerimeleri ile uyarmaktadır. Bizim esas gayemiz, ahireti kazanmak olmalıdır.
Dünya aldatıcıdır. Bizim için süslenmiş bir gelin gibi; gözler ona bakar, gönüller ona yönelir, nefisler ona âşıktır. Fakat o nice âşıkları öldürmüş, kendisine bel bağlayan nicelerini rezil etmiştir.
Allah-u Zülcelâl, bizi huzuruna çağırdığı zaman: “Ya kulum! Sana ruh vermedim mi? Göz vermedim mi, ayak vermedim mi, sıhhat vermedim mi? Mal vermedim mi? Her şeyi verdiğim halde, Peygamberim vasıtasıyla Kur’an gönderdiğim halde, benim hukukumu ne şekilde yerine getirdin?” diye sorunca, ne cevap vereceğini bilenler, en mutlu kimselerdir!
Ya bu soruların cevaplarını hazırlamayanların hali!… İşte onlar, hakiki olarak hasret ve pişmanlık duyacak olanlardır.
Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teâlâ buyurdu ki, ‘Ey Âdemoğlu! Sen benim ibadetimi ihya edenlerden olursan, ben de senin kalbini zenginlikle doldururum. Seni fakirliğe götürecek olayların önünü de keserim. Fakat bu şekilde davranmazsan, seni daima dünya ile meşgul ederim. Seni fakirliğe götürecek olayların önünü de kesmem.” (İbn Mace, Tirmizi)
Bazı insanlar, çok zengin olmalarına rağmen, rahat rahat bir yemek yemeye dahi vakit bulamazlar. Peki, bu zenginlikleri ne işe yarar? Bu sebeple, bilhassa zenginler, bolluk içinde yaşadıkları için dünyayı daima hor görmelidirler.
İnsan huzuru nasıl bulur?
Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyhi, Ömer bin Abdülaziz’e şöyle bir mektup yazmıştır: “Dünya geçici bir konaktır. Orada devamlı kalınmaz. Âdem aleyhisselam cennetten dünyaya, bir suçun cezasını çekmek için gönderildi. Ey müminlerin halifesi! Dünya hayatına karşı çok dikkatli ol! Dünyadan ahirete göç ettiğinde en iyi azık, insanın taşkın nefsinin isteklerine muhalefet ederek yaşamasıdır. Dünyadaki en büyük zenginlik, kişinin kendi acizliğini bilerek, Allah-u Zülcelâl ‘in kudret ve azametine tevekkül etmesidir. Dünya, kendisi için çalışanı adiliklere iter. Mal toplama gayretinde olanı, fakir eder.
“İnsanı aldatan hayat, bilmeden yenilen zehir gibidir. İnsan, yiyeceğin içinde zehir olduğunu bilmediğinden, büyük bir iştahla yer. Hâlbuki onun içinde, ölümü gizlidir. Nefsin azgın istekleri de böyledir. İnsanı doğru yoldan ayırarak felaketini hazırlar. Onun için kendisini tedavi eden yaralı gibi, kendini tedavi et. Çünkü canı çektiği yiyecekleri yemeyen kişi, hastalığının artmaması için perhizde olandır.”
Allah-u Zülcelâl’e ibadette eksik olan ve dünyaya rağbet eden kimse, ne istediğini bilemediği gibi, sıkıntı ve dertlerden kurtulamaz. Dünya sanki bir zindan gibi olur. Ahirete hazırlıksız olarak bu dünyaya veda eder. İnsan ancak, Allah-u Zülcelâl’ yönelmekle, hem dünyada hem de ahirette rahata kavuşur.
Dünya fâni ahiret ise ebedidir
Allah-u Zülcelâl ‘in tanınmasının, İslâm dininde çok büyük bir yeri vardır. Allah-u Zülcelal’i hakiki olarak tanımadığımız için kendi dinimizde zayıf kaldığımız gibi, emir ve nehiyleri de gerektiği gibi yerine getiremiyoruz.
Allah-u Zülcelâl, kullarının O’nu tanımaları nispetinde, onlara sâlih ameller nasip eder. Nitekim Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kâinatın bütün hazineleri Allah’ın yanındadır.” (Münafikun; 7)
Onun için Allah-u Zülcelâl’i iyi tanımalı; tevekkül edip her şeyi O’ndan bilmeli, yalnız dil ile değil de kalben ve ruhen, her şeyimizle Allah-u Zülcelal’e teslim olmalı ve O’ndan istemeliyiz. Bu şekilde olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl, hiçbir kulunu geri çevirmez.
Dünyanın bütün nimetleri elimizde olsa, bütün insanlar bizim hizmetimizde olsa, yine de âhiret nimetlerinin yanında bir değer ifade etmez. Çünkü dünya nimetlerinin hepsi geçicidir. Ancak ahiretin nimetleri bakidir.
Allah-u Zülcelâl’e hamd-ü senalar olsun ki; bize büyük bir nimet olarak iman nasip etmiştir. Halis mü’minler, kıyamet gününde ateşe girdikleri zaman, ateş onlara şöyle hitap eder: “Ey mümin! Çabuk geç. Senin imanının nuru, benim alevimi söndürdü.”
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de şüphe yok ki, Allah her şeyi gayet iyi bilmektedir.” (Ahzab; 54) Denildiği gibi Allah-u Zülcelâl, kalbimizdeki ‘gizli olanı’ bilir. Kalbimize, kendisinin muhabbetinin dışında, herhangi bir şeyin muhabbeti girdiği zaman, hemen bunu bilir.
Salihlerden birisi şöyle anlatmıştır: “Bir gün, seyahate çıkmıştım. Bir yere geldiğimde, sanki ben de onlardan birisiymişim gibi bütün hayvanlar etrafıma toplandı. İçlerinden ufak bir ceylan yakınıma kadar geldiğinde: “Bunu evde bulunan küçük oğluma götürsem, onunla eğlenir” diye kalbimden geçirdim. O anda, bütün hayvanlar etrafımdan dağıldılar.
“Allah-u Zülcelâl ‘in, kalbime gelen, çocuğumun muhabbetine binaen, bana kendisinden başka hiçbir şeyin muhabbetini kalbime koymamam gerektiğini, işaret olarak verdiğini anladım. Hemen pişman olup Allah-u Zülcelal’e istiğfarda bulundum. Baktım ki, bütün hayvanlar tekrar etrafıma toplandılar.”
İşte, burada da gördüğümüz gibi, Allah-u Zülcelâl saniye saniye kalbimizi kontrol etmektedir. Peki, Allah-u Zülcelâl böyle kalbimize muttali iken, bizim sanki bundan haberimiz yok gibi hareket etmemiz, sanki bizi görmüyor, kontrol etmiyor gibi davranmamızın sebebi nedir?…
Şunu çok iyi idrak etmemiz lazımdır ki, bu gafletimize, bütün bu eksiklerimize rağmen ayakta kalmamız, O’nun huzurundan kovulmayışımız; hep Allah-u Zülcelâl ‘in merhametinden, şefkatinden dolayıdır.
Kalemizin duvarlarını güçlendirelim
Allah-u Zülcelâl’in kudret ve azametine teslim olmak, altından bir kaledir. Allah-u Zülcelâl ‘e iman edip emir ve nehiylerini yerine getirmek, gümüşten bir kaledir. Allah-u Zülcelâl’e tevekkül etmek, demirden bir kaledir. Nefsimizin edepli olması ise yumuşak topraktan bir kaledir. İşte şeytan, önce bu yumuşak kaleden girer; sonra yavaş yavaş diğer kaleleri istila ederek, -Allah muhafaza- imanımızı alıncaya kadar durmaz.
Onun için bu kalelerimizi, şeytana karşı çok iyi muhafaza etmeliyiz. En son ve en zayıf kalemiz olan nefsimizin edeb kalesini, Allah-u Zülcelâl’in emir ve nehiyleri ile edeplendirerek güçlendirmeliyiz ki oradan yol bularak, iman kalemize saldırmaya güç bulamasın.
Bu nasihatlere uyar da kendimizi bu kaleler içerisinde korursak; şeytana, bir kelp (köpek) misali kalelerin arkasından seslenmek düşer ve o kalelerden dolayı, şeytan bize hiçbir zarar veremez. Fakat bu kaleler olmazsa şeytan daima insana hücum eder.
Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)
27 Eylül 2012 Perşembe
Sevmek Tâbi Olmaktır
Allah azze ve celle bir ayeti kerimede Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e hitaben şöyle buyurmaktadır:
“(Ey Resulum!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran,31)
Bir hadisi şerifte: “Sizden birinize ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69,70.)
Peki, sevgi ne zaman doğar?
(Tanımak için) merak, hayret, taaccüb ve benimseme… İnsan, hayret ve hayranlık atmosferinde tanımaya başlayınca sevgi, toprağı delen tohumun dünyaya tebessüm ederek filizlenmesi gibi gönül âleminde filizlenir. Filizlenen tohum bakım yapılarak neşvünema bulduğu gibi, sevgi de sevileni izlediği ve takip ettiği kadar neşvünema bulur, olgunlaşır ve kemale erer. Bu nedenle seven, sevdiğini önemser ve benimsedikçe sevgisi artar. Aksi takdirde o sevgi bakımsız bir gül gibi solmaya mahkûm olur. İşte onu böylesine sevenler, onu tanıyanlardır. Onu tanıyanlar ise takip edip onun hayatını kendine hayat tarzı yapanlardır.
Sahabeler, Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ’i candan öte sevdiler ve tam bir teslimiyyet ile peşinden yürüdüler. Öyle ki ashab, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e sırf mutabaat ve onun manevi atmosferini hissedebilmek için yürüdüğü yoldan yürür, dinlendiği yerde dinlenir, her fırsatta O’na olan muazzez aşklarını ona ittiba ederek tezahür ederlerdi.
Hz. Ali -kerremallahüveche-’ye soruldu; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e olan sevginiz nasıldı? O şöyle cevap verdi:
“Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize babamızdan, annemizden, çocuklarımızdan ve mallarımızdan daha sevgili idi. Hatta o bize sıcak bir günde buz gibi soğuk sudan daha sevimli idi.”
Öyle bir iman, öyle bir teslimiyyet ve muhabbet ki; nefes alamayacak derecede damakları kurutan, ciğerleri kavuran çölün kızgın kumlarında hararetle yanarken, önlerine iki seçenek sunulsa, yanık bağrını serinleten soğuk bir su mu? Yoksa o susamışlıkla, gönülleri şâd eden, sultan-ı levlak’ın peşinden koşmak mı? Onlar ikinci şıkkı tercih ederlerdi. Bir de Resulullahın sevgilisi ve aynı zamanda aşığı olan Annemiz Hz. Aişe’ den, O’nda -sav- nasıl yok olduğunu, O’na olan aşkını ve muhabbetini, bizzat kendisinden dinleyelim. “Mısır ehli, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem-’in yüzünün güzelliğini işitmiş olsalardı, Yusuf -aleyhisselam-’ın pazarlığında hiç para harcamazlardı. Züleyha’yı kötüleyen kadınlar, O’nun ışıl ışıl parıldayan alnını görselerdi, elleri yerine kalblerini keserlerdi (de acısını duymazlardı.)”
Onlar böyle sevdiler. O’nu gönüllerinin en mümtaz yerine yerleştirdiler. Sonsuzluğa kanatlandılar yanında olduklarında, hep O’nu hissettiler kalbin soluklarında… Bir an yanından ayrıldıklarında ise Allah Resulünün özlem ve hasreti ile tutuştular. Çünkü Allah sevgisinin yolunun, O’nu sevmekten ve onu izlemekten geçtiğini öğrenmişlerdir. O’nu sevmek ise O’nu takip etmekti. O’na itaat etmek de Allah’a itaat etmekti. Cenab-ı Hakk ayeti kerimede şöyle buyurdu: “Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…”(Nisa-80)
Allah -azze ve celle- bir başka ayeti kerimesinde şöyle buyurur: “Andolsun ki, sizden Allah’a ve ahiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasulullah’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.” (el-Ahzab, 21)
Her insanın, hayatında, te’siri altında kaldığı gizli- açık bir kahramanı vardır. Mü’minin yegane örnek alabileceği kahramanı da, dünyada gelmişgelecek tüm insanların en hayırlısı olan Hz. Muhammed Mustafa-sallallahu aleyhi ve sellem-‘dir. Ayette de işaret buyrulduğu üzere, onu ancak “Allah’a ve ahiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çokça zikreden” vurgusuyla, kimlerin örnek aldığınıalabileceğini gözler önüne seriyor. Sevmek izlemektir. Her adımını takip etmektir O’nun… Bu nedenle sevgi daimi bir özen ve bakım ister.
“Sevgi sadece söz ya da duygudan ibaret olsaydı, “oruç ve namazın zahiri suretleri de kalmaz, yok olurdu. Dostların birbirine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait şeylerdir. Fakat bu zahiri armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şahadet eder. Çünkü zahiri iyilikler gizli sevgilere şahittir.”(Mevlana, Mesnevi)
Demek ki Onun yolunu, izini bilmek, uymayı gerektirir. Uymaz ise insan, başka izlere sapma ile karşı karşıya kalır. Çünkü Hz. Ömer -radıyallahu anh- buyurur: “İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız”.
İnsan, bildiklerini uygulama sahasına dökmezse, onu hayatına nakış nakış işlemezse, yanlış yaşantısını kabullenme sürecine girer. Ve sevgisi de imanı da büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalarak, hüsranla biten bir yolculuğa ilk adımı çoktan atmış olur. (Allah cümlemizi kötü akıbetten muhafaza buyursun.)
Sevginin ise mükafatı çok büyüktür: “Ebedi beraberlik.” Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve selem-’in huzurunda Hz. Sevban -radıyallahu anh- Allah Resulüne dalgın ve mahzun bir şekilde bakıyordu. Onun hüzne bürünmüş hali, Alemlerin Efendisi’nin dikkatini çekti. Sordular:
“ Ya Sevban! Nedir bu halin?”
Hz. Sevban -radıyallahu anh-‘ın kalbini kavuran bir endişesi vardı. Sevgilisinden yani Resulullahtan ayrı düşmek. Bu hicrana ve hasrete dayanamıyordu. Şöyle dedi:
“Anam, babam ve bu canım sana feda olsun ya Resulallah! Senin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, senden ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır. Dünyada böyle olunca ahirette ne olur diye dertleniyorum. Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil! Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hal beni yakıp kavuruyor ya Resulallah !”
Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- gönlü yanık Sevban ile birlikte ashabın da zaman zaman hasret dolu ayrılık endişelerini gidermek ve kıyamete kadar gelecek olan ümmetin yanık gönüllerine su serpecek şu müjdeyi haber verir: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165)
Ahiret öyle bir yurttur ki dünyada iken kimi veya neyi kalbinde sultan eylediysen, ahirette de onunla beraber olur, onun civarını mesken edinirsin. Cenab-ı Hakk kendisinin, Habibinin ve sâlihlerin sevgisini kalbimize yerleştirsin. Ve bizleri bu muhabbet ile huzuruna alsın. AMİN.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...