Wikipedia

Arama sonuçları

4 Ekim 2012 Perşembe

İLİM, İNSANI İNSAN EDER

‘Allah kalbinizi sizden iyi bilir!’ Allah-u Zülcelâl, Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayet-i kerimede kendi Zat’ını bizlere, O’nu daha iyi tanıyıp anlayabilmemiz için anlatmış, tanıtmıştır. Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sizin; kalbinizde, nefsinizde tasavvur ettiğiniz şeyleri, Rabbiniz (sizden) daha iyi bilir.” (Mülk; 13) Bu ayet-i kerimeden anlaşılacağı üzere Allah-u Zülcelâl, bir kimsenin kalbini, nefsini, hayal ve tasavvur ettiği şeyleri, kendisinden daha iyi bilmektedir. Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz aleyhissalatu vesselam “Allah (cc) sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar” buyurmaktadır. (Müslim, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel) Demek ki kalp nazargâh-ı ilahidir. Bundan dolayı insan, kalbinde tasarladığı, hayal ettiği çirkin şeyleri, kendisinden izale etmek ve uzaklaştırmak suretiyle, kalbini daima temiz tutmalıdır. İlim, olmazsa olmaz! Mademki kalp, Allah-u Zülcelâl ‘in nazargâhıdır ve Allah-u Zülcelâl, kalplere bakmaktadır, o halde daima kalbimizdeki niyetimizin halis olmasına özen göstermeli ve Allah-u Zülcelâl’in razı olacağı ameller ile kendimizi meşgul etmeliyiz. Tabi ki bu, ancak ilim ile mümkündür. Yapılan amellerin hayırlı olup olmadığı, kalpte tasavvur edilen şeylerin, yanlış veya doğru olduğu, ilim ile o konudaki bilgileri bilmekle anlaşılabilir. Onun için insan, yaşı kaç olursa olsun, öğrenmekten utanmamalı, daima yeni bilgilerle kendini süslemelidir. İnsan ilim öğrenmekten utanır, kendini yetiştirip bilgi sahibi olabilmek için ilim talebinde bulunmazsa nihayetinde, cahil bir kimse olarak bu dünyadan ayrılır. Cahil kimse; neyin doğru neyin de yanlış olduğunu bilmediği için ahirette kendisine menfaat verecek şeyleri bu dünyadan kazanmadan ayrılacağı için pişman olur. İlim öğrenmek, her türlü nafile ibadetten üstündür. Vücudun gıdası yemek olduğu gibi kalbin gıdası da ilimdir. İlmi olmayan bir kimsenin kalbi hastadır. Hatta ölmüştür. Ancak insan, dünya sevgisiyle meşgul olduğundan, bunu fark edemez. Bir insan için en büyük kayıp, cehalettir. Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Âlimler olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu.” Demek ki insan, ilim öğrenmekle hayvaniyet derecesinden, insaniyet derecesine yükselmektedir. İlmin, Allah için öğrenilmesinde, Allah korkusu vardır. Ancak ilim sayesinde, Allah-u Zülcelal’e itaat edilir. Dünya aldatır! Allah-u Zülcelâl, ahiret hayatımızı karanlığa boğacak, perişanlığa çevirecek gafletlerden bizi, ayet-i kerimeleri ile uyarmaktadır. Bizim esas gayemiz, ahireti kazanmak olmalıdır. Dünya aldatıcıdır. Bizim için süslenmiş bir gelin gibi; gözler ona bakar, gönüller ona yönelir, nefisler ona âşıktır. Fakat o nice âşıkları öldürmüş, kendisine bel bağlayan nicelerini rezil etmiştir. Allah-u Zülcelâl, bizi huzuruna çağırdığı zaman: “Ya kulum! Sana ruh vermedim mi? Göz vermedim mi, ayak vermedim mi, sıhhat vermedim mi? Mal vermedim mi? Her şeyi verdiğim halde, Peygamberim vasıtasıyla Kur’an gönderdiğim halde, benim hukukumu ne şekilde yerine getirdin?” diye sorunca, ne cevap vereceğini bilenler, en mutlu kimselerdir! Ya bu soruların cevaplarını hazırlamayanların hali!… İşte onlar, hakiki olarak hasret ve pişmanlık duyacak olanlardır. Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teâlâ buyurdu ki, ‘Ey Âdemoğlu! Sen benim ibadetimi ihya edenlerden olursan, ben de senin kalbini zenginlikle doldururum. Seni fakirliğe götürecek olayların önünü de keserim. Fakat bu şekilde davranmazsan, seni daima dünya ile meşgul ederim. Seni fakirliğe götürecek olayların önünü de kesmem.” (İbn Mace, Tirmizi) Bazı insanlar, çok zengin olmalarına rağmen, rahat rahat bir yemek yemeye dahi vakit bulamazlar. Peki, bu zenginlikleri ne işe yarar? Bu sebeple, bilhassa zenginler, bolluk içinde yaşadıkları için dünyayı daima hor görmelidirler. İnsan huzuru nasıl bulur? Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyhi, Ömer bin Abdülaziz’e şöyle bir mektup yazmıştır: “Dünya geçici bir konaktır. Orada devamlı kalınmaz. Âdem aleyhisselam cennetten dünyaya, bir suçun cezasını çekmek için gönderildi. Ey müminlerin halifesi! Dünya hayatına karşı çok dikkatli ol! Dünyadan ahirete göç ettiğinde en iyi azık, insanın taşkın nefsinin isteklerine muhalefet ederek yaşamasıdır. Dünyadaki en büyük zenginlik, kişinin kendi acizliğini bilerek, Allah-u Zülcelâl ‘in kudret ve azametine tevekkül etmesidir. Dünya, kendisi için çalışanı adiliklere iter. Mal toplama gayretinde olanı, fakir eder. “İnsanı aldatan hayat, bilmeden yenilen zehir gibidir. İnsan, yiyeceğin içinde zehir olduğunu bilmediğinden, büyük bir iştahla yer. Hâlbuki onun içinde, ölümü gizlidir. Nefsin azgın istekleri de böyledir. İnsanı doğru yoldan ayırarak felaketini hazırlar. Onun için kendisini tedavi eden yaralı gibi, kendini tedavi et. Çünkü canı çektiği yiyecekleri yemeyen kişi, hastalığının artmaması için perhizde olandır.” Allah-u Zülcelâl’e ibadette eksik olan ve dünyaya rağbet eden kimse, ne istediğini bilemediği gibi, sıkıntı ve dertlerden kurtulamaz. Dünya sanki bir zindan gibi olur. Ahirete hazırlıksız olarak bu dünyaya veda eder. İnsan ancak, Allah-u Zülcelâl’ yönelmekle, hem dünyada hem de ahirette rahata kavuşur. Dünya fâni ahiret ise ebedidir Allah-u Zülcelâl ‘in tanınmasının, İslâm dininde çok büyük bir yeri vardır. Allah-u Zülcelal’i hakiki olarak tanımadığımız için kendi dinimizde zayıf kaldığımız gibi, emir ve nehiyleri de gerektiği gibi yerine getiremiyoruz. Allah-u Zülcelâl, kullarının O’nu tanımaları nispetinde, onlara sâlih ameller nasip eder. Nitekim Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kâinatın bütün hazineleri Allah’ın yanındadır.” (Münafikun; 7) Onun için Allah-u Zülcelâl’i iyi tanımalı; tevekkül edip her şeyi O’ndan bilmeli, yalnız dil ile değil de kalben ve ruhen, her şeyimizle Allah-u Zülcelal’e teslim olmalı ve O’ndan istemeliyiz. Bu şekilde olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl, hiçbir kulunu geri çevirmez. Dünyanın bütün nimetleri elimizde olsa, bütün insanlar bizim hizmetimizde olsa, yine de âhiret nimetlerinin yanında bir değer ifade etmez. Çünkü dünya nimetlerinin hepsi geçicidir. Ancak ahiretin nimetleri bakidir. Allah-u Zülcelâl’e hamd-ü senalar olsun ki; bize büyük bir nimet olarak iman nasip etmiştir. Halis mü’minler, kıyamet gününde ateşe girdikleri zaman, ateş onlara şöyle hitap eder: “Ey mümin! Çabuk geç. Senin imanının nuru, benim alevimi söndürdü.” Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de şüphe yok ki, Allah her şeyi gayet iyi bilmektedir.” (Ahzab; 54) Denildiği gibi Allah-u Zülcelâl, kalbimizdeki ‘gizli olanı’ bilir. Kalbimize, kendisinin muhabbetinin dışında, herhangi bir şeyin muhabbeti girdiği zaman, hemen bunu bilir. Salihlerden birisi şöyle anlatmıştır: “Bir gün, seyahate çıkmıştım. Bir yere geldiğimde, sanki ben de onlardan birisiymişim gibi bütün hayvanlar etrafıma toplandı. İçlerinden ufak bir ceylan yakınıma kadar geldiğinde: “Bunu evde bulunan küçük oğluma götürsem, onunla eğlenir” diye kalbimden geçirdim. O anda, bütün hayvanlar etrafımdan dağıldılar. “Allah-u Zülcelâl ‘in, kalbime gelen, çocuğumun muhabbetine binaen, bana kendisinden başka hiçbir şeyin muhabbetini kalbime koymamam gerektiğini, işaret olarak verdiğini anladım. Hemen pişman olup Allah-u Zülcelal’e istiğfarda bulundum. Baktım ki, bütün hayvanlar tekrar etrafıma toplandılar.” İşte, burada da gördüğümüz gibi, Allah-u Zülcelâl saniye saniye kalbimizi kontrol etmektedir. Peki, Allah-u Zülcelâl böyle kalbimize muttali iken, bizim sanki bundan haberimiz yok gibi hareket etmemiz, sanki bizi görmüyor, kontrol etmiyor gibi davranmamızın sebebi nedir?… Şunu çok iyi idrak etmemiz lazımdır ki, bu gafletimize, bütün bu eksiklerimize rağmen ayakta kalmamız, O’nun huzurundan kovulmayışımız; hep Allah-u Zülcelâl ‘in merhametinden, şefkatinden dolayıdır. Kalemizin duvarlarını güçlendirelim Allah-u Zülcelâl’in kudret ve azametine teslim olmak, altından bir kaledir. Allah-u Zülcelâl ‘e iman edip emir ve nehiylerini yerine getirmek, gümüşten bir kaledir. Allah-u Zülcelâl’e tevekkül etmek, demirden bir kaledir. Nefsimizin edepli olması ise yumuşak topraktan bir kaledir. İşte şeytan, önce bu yumuşak kaleden girer; sonra yavaş yavaş diğer kaleleri istila ederek, -Allah muhafaza- imanımızı alıncaya kadar durmaz. Onun için bu kalelerimizi, şeytana karşı çok iyi muhafaza etmeliyiz. En son ve en zayıf kalemiz olan nefsimizin edeb kalesini, Allah-u Zülcelâl’in emir ve nehiyleri ile edeplendirerek güçlendirmeliyiz ki oradan yol bularak, iman kalemize saldırmaya güç bulamasın. Bu nasihatlere uyar da kendimizi bu kaleler içerisinde korursak; şeytana, bir kelp (köpek) misali kalelerin arkasından seslenmek düşer ve o kalelerden dolayı, şeytan bize hiçbir zarar veremez. Fakat bu kaleler olmazsa şeytan daima insana hücum eder. Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)

27 Eylül 2012 Perşembe

Sevmek Tâbi Olmaktır

Allah azze ve celle bir ayeti kerimede Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e hitaben şöyle buyurmaktadır: “(Ey Resulum!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran,31) Bir hadisi şerifte: “Sizden birinize ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69,70.) Peki, sevgi ne zaman doğar? (Tanımak için) merak, hayret, taaccüb ve benimseme… İnsan, hayret ve hayranlık atmosferinde tanımaya başlayınca sevgi, toprağı delen tohumun dünyaya tebessüm ederek filizlenmesi gibi gönül âleminde filizlenir. Filizlenen tohum bakım yapılarak neşvünema bulduğu gibi, sevgi de sevileni izlediği ve takip ettiği kadar neşvünema bulur, olgunlaşır ve kemale erer. Bu nedenle seven, sevdiğini önemser ve benimsedikçe sevgisi artar. Aksi takdirde o sevgi bakımsız bir gül gibi solmaya mahkûm olur. İşte onu böylesine sevenler, onu tanıyanlardır. Onu tanıyanlar ise takip edip onun hayatını kendine hayat tarzı yapanlardır. Sahabeler, Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ’i candan öte sevdiler ve tam bir teslimiyyet ile peşinden yürüdüler. Öyle ki ashab, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e sırf mutabaat ve onun manevi atmosferini hissedebilmek için yürüdüğü yoldan yürür, dinlendiği yerde dinlenir, her fırsatta O’na olan muazzez aşklarını ona ittiba ederek tezahür ederlerdi. Hz. Ali -kerremallahüveche-’ye soruldu; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e olan sevginiz nasıldı? O şöyle cevap verdi: “Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize babamızdan, annemizden, çocuklarımızdan ve mallarımızdan daha sevgili idi. Hatta o bize sıcak bir günde buz gibi soğuk sudan daha sevimli idi.” Öyle bir iman, öyle bir teslimiyyet ve muhabbet ki; nefes alamayacak derecede damakları kurutan, ciğerleri kavuran çölün kızgın kumlarında hararetle yanarken, önlerine iki seçenek sunulsa, yanık bağrını serinleten soğuk bir su mu? Yoksa o susamışlıkla, gönülleri şâd eden, sultan-ı levlak’ın peşinden koşmak mı? Onlar ikinci şıkkı tercih ederlerdi. Bir de Resulullahın sevgilisi ve aynı zamanda aşığı olan Annemiz Hz. Aişe’ den, O’nda -sav- nasıl yok olduğunu, O’na olan aşkını ve muhabbetini, bizzat kendisinden dinleyelim. “Mısır ehli, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem-’in yüzünün güzelliğini işitmiş olsalardı, Yusuf -aleyhisselam-’ın pazarlığında hiç para harcamazlardı. Züleyha’yı kötüleyen kadınlar, O’nun ışıl ışıl parıldayan alnını görselerdi, elleri yerine kalblerini keserlerdi (de acısını duymazlardı.)” Onlar böyle sevdiler. O’nu gönüllerinin en mümtaz yerine yerleştirdiler. Sonsuzluğa kanatlandılar yanında olduklarında, hep O’nu hissettiler kalbin soluklarında… Bir an yanından ayrıldıklarında ise Allah Resulünün özlem ve hasreti ile tutuştular. Çünkü Allah sevgisinin yolunun, O’nu sevmekten ve onu izlemekten geçtiğini öğrenmişlerdir. O’nu sevmek ise O’nu takip etmekti. O’na itaat etmek de Allah’a itaat etmekti. Cenab-ı Hakk ayeti kerimede şöyle buyurdu: “Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…”(Nisa-80) Allah -azze ve celle- bir başka ayeti kerimesinde şöyle buyurur: “Andolsun ki, sizden Allah’a ve ahiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasulullah’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.” (el-Ahzab, 21) Her insanın, hayatında, te’siri altında kaldığı gizli- açık bir kahramanı vardır. Mü’minin yegane örnek alabileceği kahramanı da, dünyada gelmişgelecek tüm insanların en hayırlısı olan Hz. Muhammed Mustafa-sallallahu aleyhi ve sellem-‘dir. Ayette de işaret buyrulduğu üzere, onu ancak “Allah’a ve ahiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çokça zikreden” vurgusuyla, kimlerin örnek aldığınıalabileceğini gözler önüne seriyor. Sevmek izlemektir. Her adımını takip etmektir O’nun… Bu nedenle sevgi daimi bir özen ve bakım ister. “Sevgi sadece söz ya da duygudan ibaret olsaydı, “oruç ve namazın zahiri suretleri de kalmaz, yok olurdu. Dostların birbirine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait şeylerdir. Fakat bu zahiri armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şahadet eder. Çünkü zahiri iyilikler gizli sevgilere şahittir.”(Mevlana, Mesnevi) Demek ki Onun yolunu, izini bilmek, uymayı gerektirir. Uymaz ise insan, başka izlere sapma ile karşı karşıya kalır. Çünkü Hz. Ömer -radıyallahu anh- buyurur: “İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız”. İnsan, bildiklerini uygulama sahasına dökmezse, onu hayatına nakış nakış işlemezse, yanlış yaşantısını kabullenme sürecine girer. Ve sevgisi de imanı da büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalarak, hüsranla biten bir yolculuğa ilk adımı çoktan atmış olur. (Allah cümlemizi kötü akıbetten muhafaza buyursun.) Sevginin ise mükafatı çok büyüktür: “Ebedi beraberlik.” Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve selem-’in huzurunda Hz. Sevban -radıyallahu anh- Allah Resulüne dalgın ve mahzun bir şekilde bakıyordu. Onun hüzne bürünmüş hali, Alemlerin Efendisi’nin dikkatini çekti. Sordular: “ Ya Sevban! Nedir bu halin?” Hz. Sevban -radıyallahu anh-‘ın kalbini kavuran bir endişesi vardı. Sevgilisinden yani Resulullahtan ayrı düşmek. Bu hicrana ve hasrete dayanamıyordu. Şöyle dedi: “Anam, babam ve bu canım sana feda olsun ya Resulallah! Senin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, senden ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır. Dünyada böyle olunca ahirette ne olur diye dertleniyorum. Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil! Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hal beni yakıp kavuruyor ya Resulallah !” Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- gönlü yanık Sevban ile birlikte ashabın da zaman zaman hasret dolu ayrılık endişelerini gidermek ve kıyamete kadar gelecek olan ümmetin yanık gönüllerine su serpecek şu müjdeyi haber verir: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165) Ahiret öyle bir yurttur ki dünyada iken kimi veya neyi kalbinde sultan eylediysen, ahirette de onunla beraber olur, onun civarını mesken edinirsin. Cenab-ı Hakk kendisinin, Habibinin ve sâlihlerin sevgisini kalbimize yerleştirsin. Ve bizleri bu muhabbet ile huzuruna alsın. AMİN.

20 Eylül 2012 Perşembe

NAMAZA DEVAMDA BAŞARILI OLMANIN YOLLARI

“İyi bir insandır, namazını kılar…” Her dünya görüşünün, kendine mahsus değer yargıları vardır. Bir insanı değerlendirirken, herkes kendi dünya görüşüne göre bir tanımlama yapar. Mesela, dünya hayatına düşkün bir kişi, bir insanı tarif ederken mesleğinden, kariyerinden statüsünden veya fiziki özelliklerinden bahseder. Bir Müslüman ise mesela, bir kıza talip olan bir delikanlıya aracı olduğunda veya bir evi kiralamak isteyen kiracıya kefil olurken, onu genellikle şöyle tarif eder: “İyi bir insandır, namazını kılar…” Bir insanı tarif ederken söylenen “Namazını kılar” sözü, bir Müslüman için önemli bir itimat kaynağıdır. Çünkü Müslümanların düşüncelerine yön veren en önemli fikir pusulası, yani Allah'ın kitabı, şöyle bir ölçü koymaktadır: “Namaz kılmak fahşadan ve münkerden (çirkin ve kötü şeylerden) alıkor.”(Ankebût; 45) Ayet-i kerimede geçen “fahşa”; çirkinliği apaçık olan kötülükler demektir ki, bu çeşit kötülükleri ancak hiç utanması kalmamış kişiler yapabilir. Münker de yine, kötü olduğu herkesçe bilinen hareketler demektir. Müslümanlar kabul ederler ki namazını kılmaya devam eden bir kimse, kesin ve apaçık kötülüğü bilinen şeyleri yapmaya devam etmez. İnsanlık hali bir anlık zaaf gösterse bile pişman olur, tevbe eder ve o işten vaz geçer. Çünkü namaz kılan insanda, vicdanî hassasiyetin daha yüksek seviyede olması beklenir. Bu beklenti boşuna da değildir. Mekarim-i ahlak nedir? İnsanlardaki ahlaki gelişmişlik ve vicdani hassasiyet seviyesini derecelere ayırsak belki ilk dereceye, “Kötülük işlemeyecek kadar ahlaklı ve vicdanlı olmak” adı verilebilir. Bundan daha yüksek olan ikinci seviye ise “Kötülük yapmamakla yetinmeyip iyilik de yapmak” olur. Hatta bunun üzerindeki en üst seviyeyi şöyle tarif etmek mümkündür: “İyi ve faziletli davranışları görev bilip mutlaka yapmak, kötülükleri yapmayı aklından bile geçirmemek…” Bu seviyeye gelmiş kişi için, güzel ahlak ve fazilet, artık ikinci bir tabiat olmuştur, iyiliği yapmamak aklına bile gelmez. İmam Gazalî’ye göre “mekarim-i ahlak” ancak budur. Kişinin kendisini zorlamasına hiç ihtiyaç kalmadan iyiliği yapıvermesi… İşte, namazını kılan bir insan, kötülükleri yapmama seviyesinden, iyilikleri vazife bilip yapma seviyesine yükselmiş bir insandır. Çünkü namazını devamlı kılabilmek, kuvvetli bir iman gerektirdiği gibi kuvvetli bir irade, azim ve görev duygusu da gerektirir. Namazını kılmaya devam edebilenler, hayatlarını, hoşlarına giden şeyleri yaparak değil, görevlerini yaparak değerlendirme yolunda talimlidirler. Onlara ailesine, anne babasına iyilik, akraba, komşu ve bütün ihtiyaç sahiplerine karşı ikram etmek, dinine ve ümmete hizmet etmek vb. vazifeler daha az zor gelir. Çünkü zoruna giden işleri yapmak hususunda nefsin direncini yenmekte, devamlı bir talim üzeredir. İşte bundandır; “Namazını kılar” nitelemesinin, Müslüman için adeta bir marka, bir kalite göstergesi olması… İşte bundandır, namaz kılmakla ilgili bunca ayet-i kerimenin bulunmasının hikmeti. Aile ve çocukta namaz eğitimi Namaz kılmak imani ve ahlaki gelişimde büyük bir öneme sahiptir ama günümüzde “Namazını kılmayan her insan; iman bakımından zafiyet içinde, ahlaki düşüklükle malul ve vicdanî hassasiyetten mahrumdur” diyemeyiz elbette… Çünkü biliriz ki namazını kılamayan veya bunda devamlılık gösteremeyen Müslümanların çoğu samimi mümindir. Ancak namaz kılmakta devamlı olmak, çocukluk çağından itibaren başlaması gereken bir “vazife şuuru eğitimi” gerektirmektedir. Bu kişiler ise bu eğitimi, vazifesini yapmak onda bir meleke haline gelecek, hatta vazifesini yapmayınca, vicdan azabı çekecek kadar kuvvetli bir şekilde almamışlardır. Namaz kılmak konusunda disiplinli olamayan kişilere dikkat edilirse bunlardan çoğunun, hayatlarının diğer sahalarında da disiplinsiz oldukları görülür. Mesela, bu kişilerin iradeleri zayıftır, sabırları kısadır, azim ve sebattan mahrumdurlar. Ekseriyetle görevlerini ifa için harekete geçmekte zorluk çekerler. Bu kişilerin temel problemi, küçük yaştan beri aileleri tarafından yeterince öz disiplinli ve görev duygusuna sahip olarak yetiştirilmemiş olmalarıdır. Günümüzde, görev duygusuyla, vicdan hassasiyetiyle çocuk yetiştirmek çok zorlaşmış durumda. Bilgisayar masalarının başında, koltuğa yaslanmış, saatlerce zevk veren oyunların peşinde koşan bir genç; namaz vazifesi için eğlencenin başından kalkmaya nasıl alışacak? Hâlbuki namaza alışma devresinin ergenlik çağından evvel tamamlanması gerekiyor. Çünkü ergenlik çağına kadar kazanılan alışkanlıklar, hayatın geri kalanında önemli ölçüde belirleyici oluyor. Araştırmalar gösteriyor ki çocukların beyninde ergenlik çağı öncesi ve ergenlik döneminde çok hızlı bir gelişme oluyor. Ancak aynı dönemde, vücutta da hızlı bir gelişme oluyor ve bunların da tesiriyle ergenlik çağı, gençleri tembelliğe, haz düşkünlüğüne, hatta madde bağımlılığı gibi risklere de bir o kadar eğilimli oluyorlar. Çünkü bu dönemde, beyin sıvılarının arasındaki denge oturmamış ve genç kendine hâkim olma konusunda yeterince tecrübe kazanmamış durumda oluyor… İşte, potansiyel riskleri de çok yüksek olan bu dönemde, gençleri biraz ödül ve teşvikle biraz da uyarı ve korkutmayla öz disiplinli yetiştirmek gerekiyor. Böylece ergenlik çağında bedenindeki hızlı gelişmenin sebep olduğu oburluk, tembellik, şehvet düşkünlüğü gibi zaaflarını alt edecek kuvvetli bir irade ve öz disiplin sahibi olmasına gayret edelim. Kısacası, dinimizin “mükellefiyet”i ergenlikle başlatması boşuna değil! Namaza devamda başarılı olmanın yolları Peki, ailemiz bizi ergenlik çağından önce namaza alıştırmadıysa ne yapacağız? Elbette çaresiz değiliz. Unutmayalım ki insanoğluna kaç yaşında olursa olsun yeni eğitim görme ve alışkanlıklar kazanma kabiliyeti verilmiştir. Sonuçta, kendimize hâkimiyet kurmamız için gerekli alt yapıya hepimiz sahibiz. Tek ihtiyacımız, o alt yapıyı, namaz için de işletmek ve nefsimizle biraz mücadele etmek… Namazda başarılı olmanın birinci kuralı, mücadele şuuru taşımaktır. Unutmamalı ki dünya hayatı baştan sona kadar bir cihad meydanıdır. Bir tarafta, babamız Hz. Âdem’den beri bize düşmanlık besleyen, saptırmak için uğraşan şeytan ve avanesi, bir yanda da bize karşı şefkatli, iyiliğimizi isteyen melekler, Peygamberler ve Allah dostları… Tarafınızı seçin ve düşmanla asla dost olmayın! Onun hilelerine karşı uyanık olun! O sizin hayırlı bir işi yapmanıza mani olamıyorsa en azından erteletecektir, daha sonra da savsaklattıracaktır. Son anda aklınız başınıza gelip kıldığınızda da vesvese verip “Zaten namazın olmadı ki” diye, size ümitsizliğe düşürmeye çalışacaktır. Bu hileleri ve çözüm yollarını öğrenmek için ilminizi irfanınızı artırın. Vesveseyle mücadele etmek için fıkıh öğrenin, böylece hangi hatada bir şey lazım gelmez, hangisinde sehiv secdesi yapmak yeterli olur, hepsini öğrenmiş olursunuz. Böylece şeytanın namaz hilesi ile sizi üzmesine ve şaşırtmasına fırsat vermemiş olursunuz. Buna rağmen başarılı olamıyorsanız: Kendinizi, Peygamber efendimizin huzurunda hayal edin; o sizi görüyor olsa elinizde televizyon kumandası, kanal kanal dolaşıp namazı son vaktine erteleyip sonunda zayi eder misiniz? Düşünün ki amellerimiz Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme arz ediliyor, daha önemlisi, Sahib’imiz bizi her an görüyor. Bu gibi düşüncelerle kendinizi motive edin. Namazda devamlı olamamanın en büyük sebeplerinden biri, kişinin kendine inancını ve saygısını kaybetmesidir. Bunun sebebi, ekseriyetle utanç ve yeis kaynağı olan günahlardır. İnsan, gün boyunca günahlardan kendini alıkoymazsa, o günahların kara lekeleriyle kararan kalbi, artık ibadet huzurunu ve vazife şuurunu unutur. Hatta ibadet etmeyi hatırından bile geçirmez. Sanki okunan ezanlar, ona hiçbir şey ifade etmiyor gibi tamamen ilgisizleşir. (Allah korusun!) İnsan neden ibadette huzur bulamaz? Allah dostları, ibadetlerde huzur bulamamanın en büyük sebebinin, gözü haramdan korumamak olduğunu söylemişlerdir. Sonuçta göz, kalbin habercisidir. Gözün getirdiği yeni yeni görüntüler, kalbi meşgul eder ve onu haram arzusuna sürükler. Yahut da içinde bulunduğu hal sebebiyle kendine ibadeti yakıştırmaz, çünkü kendini çok sefil ve hayvani bir seviyede görür. Aşağılık kompleksine düşer. Bazı gençlerden şöyle ifadeler duymuşumdur: “Ben öyle maneviyatlı biri değilim, kendimde öyle bir his bulamıyorum.” Bu gençler zannediyorlar ki, bazı kişilere manevi hisler doğuştan bahşedilmiş; yalnız onlar manevi hisler duyuyorlar. Kendileri gibi bir kısım insanlar ise böyle manevi hislerden mahrum edilmişler. Hâlbuki hiç de öyle bir şey söz konusu değil! Nefsani arzular da manevi duygular da her insanın içinde potansiyel halde vardır. Bir farkla; salih müminler, nefsani arzuları, Rabbimizin çizdiği sınırlar içinde düzenleyip manevi duygularını da yine Rabbimizin gönderdiği rehberler öncülüğünde geliştirmişlerdir. Öyleyse yapılacak şey bellidir; nefsin hoşlanarak yaptığı, günah veya günaha götüren şeylerle irtibatı kesip maneviyatla alakayı artırmak... Namaz kılan kimselerle arkadaş olunmalı Namaz kılmak başta olmak üzere, manevi çalışmaları kolaylaştıran bir unsur da aile ve arkadaş muhitidir. Müslüman gençler, evlenirken maddiyatı ve fiziki güzelliği değil, onları namaza teşvik edecek eşleri tercih ederlerse ömür boyu namaz kılmaları kolay olur. Eğitim, iş ve arkadaş muhiti de aynı şekilde mümkün olduğunca hayır yollarına teşvik edecek kişilerden seçilmelidir. Hatta ev tutarken, konu komşunun manevi durumunu bile göz önünde bulundurun. Kişinin arkadaşı ona ya “Akşamki maçı seyrettin mi? Nasıl goldü ama… ” gibi muhabbetler açar yahut da “Önümüzdeki hafta üç aylar giriyor” gibi sohbetler… Birinci tipteki arkadaş, sizi bir diğer maçı gözünüzü kırpmadan seyretmeye teşvik ederken, ikinci tipteki arkadaş ise kandilde oruç tutmaya… Eğer arkadaşınız nefsinizin dostu, şeytanın sözcüsü, dünya lezzetlerinin tahrikçisiyse gözünüzün önünde şu manzarayı canlandırın: Hesap günü birbirinizin yakasına yapışmışsınız, her ikiniz de birbirinizi dava ediyorsunuz. Ne yazık ki o zaman siz “Beni hep bu adam ayarttı. Kendisi gibi beni de saptırdı. Onun beni küçük göreceğinden ve alay edeceğinden çekindim de namaza kalkmadım” demekle kurtulamayacaksınız. Aksine arkadaşınız, “Asıl ben davacıyım, neden beni de uyarmadın?” diyecek. Şeytanın bile “Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu ki, sadece davet ettim, geldiniz” diyeceği günde, sizi kimse kurtaramaz. Bu sebeple, arkadaşlarınız sizi namazdan alıkoyuyorsa onlardan uzaklaşın. Hem bunda, hicret sevabı olduğunu bilin. Ya onlar size uysun yahut da yolunuzdan çekilsinler. Siz arkadaşlarına “Hayır!” diyemeyen bir oyun çocuğu değilsiniz ya. Bir yetişkin gibi davranın ve arkadaşlarınızı maksadınıza göre kendiniz seçin. Namaza başlayamayan veya devamlı olamayanların en temel problemi, ergenlik çağının nefsani hazlara kapılmaya eğilimli yapısından kurtulup yetişkinliğin sorumluluk şuuruna ulaşamamış olmasıdır. Kişi kaç yaşında olursa olsun eğer vazifesi olduğuna inandığı halde bir şeyi yapmakta iradeli davranamıyorsa demek ki gerçek manada yetişkin olamamıştır. Bunun çözümü ise kendine hala çocuk gibi davranmayı yakıştıramamak, böyle davranmaktan hayâ etmek ve kendini olgunlaşmaya zorlamaktır. Hayatınızı disiplin altına alın Namaz kılmak, çok yönlü zorlukları olan bir vazifedir. Kimine sabah namazına kalkmak zor gelir. Eğer alarmınız çaldığı halde kapatıp uyuyorsanız, büyük ihtimalle akşam da televizyon karşısından kalkıp yatağa gitmekte çok gecikmiş olmalısınız. Kendinize mutlaka belli bir saatte yatağa gitme kuralı koyun ve bu konuda disiplinli olun. Bunun için, geç saatte biteceğini tahmin ettiğiniz filmleri izlemeye başlamayın, yoksa sonunu merak eder başından kalkamazsınız. Yatsı namazınız da zayi olur, sabah namazınız da… Televizyon kumandasına, gerçek manada kumanda edin. Seyretmeye değer bir şey yoksa kanal kanal dolaşıp zaman tüketmeyin, açmayı bildiğiniz gibi kapatmayı da bilin. Düşünün bir kere, hayal ürünü filmler, saçma sapan dedikodular veya müsabakalar için ebedi hayat vazifenizi ihmal etmeye değer mi? Siz masal çocuğu musunuz ki birilerinin anlattığı masallarla ömür tüketiyorsunuz? Kendinizi olgun, sorumlu ve vazifesini müdrik bir yetişkin olarak kabul edin ve ancak böyle davranmayı kendinize yakıştırın. Asla eğlenceyle, boş hikâyelerle zaman öldürmeyi kendinize yakıştırmayın. Namaz kılmak başta olmak üzere, kaliteli ve başarılı bir insan olmanın yegâne yolu vardır; kendinize bu sıfatı yakıştırmak, buna inanmak ve gereği için çaba göstermek. Uğruna mücadele edilen şeylerin en büyüğü, Rabbimizin rızasını kazanmak olduğuna göre, buna değmez mi? Hem eğer inanırsanız, içtenlikle dua eder ve Rabbimizden yardım istersiniz. Hayırlı şeyler için dua edenlere istedikleri muhakkak verilir.

13 Eylül 2012 Perşembe

ASHAB-I KİRâM’IN NAMAZI

Namaza verdikleri önem ve halleri Efendimiz aleyhissalatu vesselam bütün konularda olduğu gibi müminlere namaz konusunda da Usve-i Hasene, yani en güzel örnekti. O’nu örnek almak ve ona benzemek, insanı dünya ve ahirette kurtaracak bir ameldi ve ona en çok benzeyen, örnek alırken en güzel şekilde örnek alanlar ise hiç şüphesiz Efendimiz aleyhissalatu vesselamın Ashabıydı. Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, namazı nasıl kılacaklarının dersini, Allah Resulü aleyhissalatu vesselamdan almışlar ve nasıl bir hassasiyete sahip olunması gerektiğini de yine Efendimiz aleyhissalatu vesselamın örnekliğinde öğrenmişlerdi. Bu sebepten olsa gerek, namaza verilmesi gereken kıymetin ne denli önemli ve büyük olduğunu bilirler, ihlâsla namazı kılarlar, bir vakti geçirmektense can vermeyi tercih ederlerdi. Fudayl bin İyâz rahmetullahi aleyhi şöyle anlatır: “Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum, sabaha girdikleri zaman, saçları dağınık, renkleri sararmış bir şekilde bulunurlardı. Geceyi secde edici, rükû edici olarak geçirirlerdi. Bazen uzun müddet kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Aziz ve Celil olan Allah'ı andıkları zaman, rüzgârlı bir günde ağaçların sallanması gibi sallanırlar; gözlerinden, elbiselerini ıslatıncaya ve yerde abdest suyu ölçüsünde eser bırakıncaya kadar yaş boşanırdı. (Buna rağmen) Sabah olunca yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler; halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş gibi çıkarlardı. En faziletlilerimizin namazı Mücahid radıyallahu anhu, Hazret-i Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anhuma Efendilerimizin için: “Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı” diye, onların nasıl namaz kıldıklarını anlatır. Misver b. Mahreme diyor ki: “Ömer bin Hattab hançerlendikten sonra, yanına geldim. Oradakilere: - Durumu nasıl? Diye sordum. - Gördüğün gibi, diye cevap verdiler. - Namazı hatırlatarak onu uyandırın! (Yoksa) Namazdan daha başka bir şeyi hatırlatarak, onu uyandıramazsınız! Dedim. - Ey müminlerin emiri! Namaz vakti geldi, dediler. - Ha! Peki, kalkayım, dedi. İslam'da namazı terk edenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Taberani, Hayatü's Sahabe) Hz. Osman radıyallahu anhu, bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra, sürekli kan kaybetmeye başladı ve komaya girdi. Bu durumda dahi, namaz vakti geldiği söylenince, kendine gelmiş namazını kılmış ve şöyle söylemişti: “Namazı terk edenin, İslam'da yeri yoktur!” Hz. Osman radıyallahu anhu, bütün geceyi uyanık geçirir ve bir rekâtta tüm Ku’an’ı Kerim’i hatmettiği olurdu. Namaz vakti gelince Hz. Ali radıyallahu anhunun, vücudu titremeye başlar ve yüzü sararırdı. Neden bu hale geldiğini soranlara şöyle derdi: “Yerle göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan aciz kaldığı bir emaneti eda etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım bilemiyorum?” Hz. Ali’nin dünya ile irtibatı kesilirdi Hz. Ali kerramallahu vechenin, savaşta vücuduna saplanan okun, namaz kılarken çıkartılmasını istemesi meşhurdur. Çünkü Rasulullah Efendimizin diğer sahabeleri gibi İmam Ali radıyallahu anhunun da namazda iken dünya ile irtibatı kesilmekte, yalnız Allah-u Zülcelâl ile meşgul olmaktadır. Şöyle ki bir keresinde Hazret-i İmam’ın baldırına bir ok saplanmıştı. Çok acı veriyor ve bu acıdan dolayı çıkartmakta zorlanılıyordu. İmam’ın namazdaki huşusu ve sadece Allah ile meşgul olması geldi akıllara… Ve Hazreti İmam namaza durduğunda, çıkartmaya karar verdiler saplanan oku... Nafile namaz kılmaya başlayan Hz. İmam Ali secdeye kapanınca, oku kuvvetle çektiler ve çıkardılar. Hz. İmam öyle kendini vererek namaz kılıyordu ki okun çıkartıldığını bile fark etmemişti. Nitekim namazı bitirince, etrafına bakınarak “Oku çıkardınız mı?” diye sordu. Oradakiler “Çoktan çıkardık” diye cevap verdiler. Ashab-ı Kiram efendilerimiz namaza durdukları zaman, kendilerini Allah korkusu ve azameti kaplardı. Hazret-i Hasan radıyallahu anhu, abdest alırken rengi değişirdi. Biri: - Niye böyle oluyorsun? Diye sorunca Hazret-i Hasan radıyallahu anhu: - Azametli, mutlak kudret sahibi, her istediğini derhal yapan bir Sultanın huzuruna dikilme zamanı gelmiştir, diye, titreyerek cevap verdi. Namaz, ölümden başka dertlere devadır! Tarık bin Şihab, Selman-ı Farisi radıyallah anhunun namaz hayatını şöyle anlatır: “Gece ibadetlerini öğrenebilmek için bir gece Selman'ın evinde kaldım. O gecenin sonunda kalkarak, bir süre namaz kıldı. Ben onun gece boyunca hiç yatmayıp devamlı ibadet ettiğini zannediyordum. Bunu kendisine söylediğimde, o şöyle buyurdu: “Hakkıyla eda edilen beş vakit namaz, ölüm hariç tüm dertlerin devasıdır. İnsanlar akşama, üç grup halinde ulaşırlar. Bir grubu vardır ki, ne kârda ne de zarardadır. İkinci grup insanlar, hiç kârı olmayıp tamamen zararda olanlardır. Son grupta bulunanlar ise sadece kârda olan kişilerdir. Halkın gafletini ganimet bilerek, gece karanlığında kalkıp sabaha kadar Allah'a ibadet eden kişiler yalnızca kârda olup hiç zarar etmeyenlerdir. Bir takım kişiler de vardır ki, halkın gafletini fırsat bilerek günahlara dalarlar. Böyle kişiler, hiç kârları bulunmayıp sadece zarar edenlerdir. Yatsı namazını kıldıktan sonra yatanlarsa ne kâr ve ne de zarar edenlerdir. Sakın seni yorgun düşürecek şekilde hızlı hızlı yürüme. İtidali hiç bir zaman elinden bırakma ve başına geçtiğin bir işte sebat et.” (Taberani) Burada Selman-i Farisi radıyallahu anhunun namazını anlatan Tarık bin Şihap radıyallahu anhunun tavrı da dikkat çekicidir. O da gece ibadetlerini ve namazı nasıl eda ettiğini öğrenmek için Selman-i Farisi radıyallahu anhuyu ziyarete gitmiştir. Şimdilerde kim var ki “Namazı nasıl doğru kılabilirim, güzel namaz kılan ya da gece ibadet eden kim varsa öğreneyim de bende öyle yapayım” diyen; “Namaz hususunda kendime örnek alacağım biri var mı?” diye araştıran kim var ki? En azından Tarık b. Şihab radıyallahu anhunun bu tavrını kendimize örnek alarak, biz de şimdiden sonra başlasak geç kalmış olmayız herhalde. Selman-ı Farisi radıyallahu anhu başka bir zaman namaz hakkında şunları söylemiştir: “Kul namaza durduğunda, hataları başının üzerine asılır. Namaz bitmeden önce de bunların tamamı dağılıp gider. Tıpkı hurmaların hurma ağaçlarından düşüp de sağa sola dağılmaları gibi.” Bir namaz tutkunu Abdullah b. Mes’ud Sahabenin her biri farklı bir meşrepteydi. Kimisi oruç sevdalısı, kimisi zikir aşığı, kimisi cihad meftunu iken, kimileri de vardı ki Abdullah bin Mes’ud gibi mesela, namaz tutkunuydular. Abdullah bin Mes'ud radıyallahu anhu efendimiz, neredeyse hiç nafile oruç tutmazdı. Kendisine niçin oruç tutmadığı sorulduğunda: “Ben oruç tuttuğum zaman namaz kılmakta güçlük çekiyorum. Hâlbuki namaz, benim yanımda oruçtan daha sevimlidir” derdi. Oruç tuttuğunda da başında, ortasında ve sonunda olmak üzere, ayda üç gün tutardı. (Heysemi) “Ben Abdullah bin Mes'ud'dan daha az oruç tutan bir fakih görmedim. Ona niçin nafile orucu az tuttuğu sorulunca ‘Ben namazı oruca tercih ediyorum. Oruç tuttuğumda, namaz kılmakta güçlük çekiyorum’ dedi.” (İbn Sa'd) Namazlar ihtiyaçların görülmesine vesile olur İbni Mes'ud radıyallahu anhudan söz açılmışken, namazla alakalı iki sözünü nakletmeden geçmek olmaz. Bir defasında şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “İhtiyaçlarınızı farz namazların üzerine yükleyiniz. Çünkü farz namazlar ihtiyaçlarınızın görülmesine vesile olur.” Bir başka defa ise şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Büyük günahlardan korunmak şartıyla, kılınan namazlar, aralarındaki günahlara kefaret olur." (Ebu Nuaym) Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anhunun namazından sorulunca, sahabeden bir zat: “İbn-i Zübeyr secdeyi öyle uzun ve hareketsiz yapardı ki kuşlar gelir, omzuna konardı. Bazen de öyle rükû ederdi ki bütün gece rükû ile geçerdi. Bazen de secdeyi uzatır, bütün geceyi secde ile geçirirdi.” Diye, haber vermiştir. Namazdan alıkoyan bahçesini infak etti Ebu Talha el-Ensarî, kendisine ait olan bir bostanda namaz kılıyordu. O esnada Dubsi denilen bir kuş öttü. O kuş durmadan bir çıkış yolu arıyor fakat bir türlü bulup da çıkamıyordu. Bu manzara, Ebu Talha'nın hoşuna gitti. Namazın içinde olduğu halde gaflete düşüp farkında olmadan kuşu seyre koyuldu. Sonra gafletinin farkına varıp namaza döndü ama kaç rekât kıldığını hatırlayamadı. Bunun üzerine: “Bu malım yüzünden dinim helâk oldu” diyerek, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın yanına geldi ve olanları anlattıktan sonra: “Ey Allah'ın Resulü, bu bahçemi, Allah yolunda infak ettim. Nasıl uygun buluyorsun öyle harca” dedi. (İmam Malik) Namazı hiçbir şartta bırakmazlardı İbn-i Zübeyr radıyallahu anhu, olağanüstü durumlarda bile namazına ara vermezdi. Çünkü namazdayken, namazdan başka bir şey ile meşgul olmazdı ki çevresinde cereyan eden olaylardan haberdar olsun. Yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr radıyallahu anhunun boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu ne rükû ve secdesini kısalttı. O, her namazını böyle kılardı. Huşu ve ihlas, onların her işte olduğu gibi namazda da onların şiarıydı. Nitekim bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan düştü ve yerde yatan oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeye başladı. Ev halkı yetiştiler bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. Bütün bunlar olurken, İbn-i Zübeyr namazını sükûnetle kılmaya devam etti. Selam verdikten sonra: - Gürültüye benzer bir şey işittim, neydi o? Diye sordu. Hanımı: - Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı? Dedi. Buna karşılık İbn-i Zübeyr radıyallahu anhu şöyle cevap verdi: - Allah hayrını versin! Eğer namazda başka bir şeyle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı? “Bütün geceyi tek rekât namazla ihya ederdi" Hz. Osman radıyallahu anhunun evi, asiler tarafından kuşatıldığında, hanımı asilere: “Siz onu öldürmek mi istiyorsunuz? İster öldürünüz, ister bırakınız, kesinlikle o bütün geceyi, bir tek rekâtla ihya eder ve o rekâtta bütün Kur'an'ı hatmeder” dedi. (Taberani) Çünkü hanımı zamanla anlamıştı ki Hazreti Osman radıyallahu anhu şartlar ne olursa olsun, bu güzel âdetinden vazgeçmezdi. İbn Abbas şöyle anlatıyor: “Gözlerim kör olduğunda bana: ‘Namazı birkaç gün bırakırsan seni tedavi ederiz!’ dediler. Ben: “Hayır” dedim. Çünkü Allah'ın Resulü: “Kim namazı terk ederse o, Allah’ı kendisine gazaba getirmiş olarak Allah'ın huzuruna gidecektir” buyurdu.” (Taberani) Namazın güzelliğinden ayrılamayan sahabe Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem ve Ashabı, Zatu’r Rika savaşına çıkmışlardı. Bir yerde mola verildi ve Peygamberimiz, Abbad bin Bişr radıyallahu anhu ile Ammar bin Yasir radıyallahu anhuyu bir geçidin girişine nöbetçi tayin etti. Bu iki zat geçidin önüne gelince, Ammar önce arkadaşının nöbet tutmasını isteyerek uyudu. Abbad radıyallahu anhu ise nöbet tutmaya başladı. Hz. Abbad ortalığın sakin olduğunu görünce namaza durdu. Onu gören bir müşrik, namaz kılan Abbad’a bir ok attı ve vücuduna isabet ettirdi. Ancak Hz. Abbad, oku eliyle çıkarıp namaza devam etti. Müşrik onun namaza devam ettiğini görünce vuramadığını zannedip tekrar ok attı. Abbad, namazını bozmadan devam etti. Derken üçüncü kez ok attı. Bir müddet sonra arkadaşı uyandı ve müşrik onların iki kişi olduğunu görünce kaçtı. Ammar bin Yasir, arkadaşından akan kanları görünce: - Subhanellah! Sana ilk oku atınca beni niye uyandırmadın? Diye sordu. Abbad'ın verdiği cevaba dikkat edin: - Öyle bir sure okuyordum ki kesmek istemedim! Namazı hakkıyla kılan ve güzelliklerini yaşayan bir adam, işte ancak böyle cevap verebilir. Bir başka rivayette, Hz. Abbad üçüncü oktan sonra namazına ara vermiş ve Ammar b. Yasiri uyandırmış: “Eğer Resulullah'ın verdiği nöbetçilik görevini aksatma korkum olmasaydı, ölünceye kadar namazdan ayrılmazdım” demiştir. Bu nasıl imandır, bu ne muhteşem teslimiyettir ki, vücuduna saplanan oklar onu namazdan ayıramıyor! Şunu da dikkat edelim; Hz. Abbad'ın kıldığı farz değil, nafile bir namazdır. Sahabeler, günümüzde namaz kılmayan Müslümanların ileri sürdüğü bahaneleri duysalar, herhalde acı acı gülerlerdi… ‘Bir de gece namazı kılsa…’ Abdullah bin Ömer radıyallahu anhu, Ashab-ı Kiram’ın büyüklerinden olup, dört büyük halifeden Hz. Ömer radıyallahu anhunun oğludur. Onun da namaz aşkı dillere destandı. Gençliğinde sık sık mescitte uyurdu. O sıralarda herkes rüyasını Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme anlatırdı. Bir gece garip bir rüya gördü. Önünde ateşten bir kuyu vardı. Melekler onu kuyunun yanı başına bırakmışlardı. İçinde yanan insanların sesleri duyuluyordu. Bunlara şahit olan Abdullah: “Ateşten, Allah’a sığınırım” diye, dua ediyordu. Yananları tanıyordu sanki… Sonra başka bir melek çıkageldi. Ona: “Sen hiç korkma” dedi. Bu rüyayı Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin eşi Hafsa anamıza anlattı. Hafsa anamız da Peygamberimize aktardı. Peygamber Efendimiz: “Abdullah bin Ömer ne iyi bir insandır! (Fakat) bir de gece namazını kılsa” buyurdular. Bunu işiten Abdullah radıyallahu anhu, bundan sonra, geceleri az uyumaya ve ibadet etmeye başladı. Abdullah b. Ömer radıyallahu anhu, cemaatle namaz kılmaya o kadar çok önem verirdi ki, şayet yatsı namazını cemaatle kılamazsa gecenin tümünü ibadetle geçirirdi. İşte, sahabenin dünyasında namazdan daha önemli bir ibadet, ondan daha değerli bir davranış yoktu. Onun uğruna canlarını mallarını ve sahip oldukları her varsa feda etmekten çekinmezlerdi. Demek ki namaz, canı hiçe sayacak kadar kıymetli, önemli, lezzetli, saadetli bir ibadettir.

6 Eylül 2012 Perşembe

BİR VAKİT NAMAZ, CANA BEDELDİR

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede ilahlık iddiasında bulunarak sapan ve isyan bataklığına düşen Firavun’un kıssasında, ona yaptığı muameleye işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Allah onu (Firavunu), (herkese ibret olarak) dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı. Elbette bunda, korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.” (Nazi’at; 26) Allah-u Zülcelal’in bizden öncekilerin hallerini Kur’an-ı Kerim’de beyan etmesinin sebebi, bizlere ibret olması ve aynı hatalara bizim de düşmememiz içindir. İşte, Firavun, Nemrud, Karun ve bu gibi fasık ve kâfirlerin durumlarını, Allah-u Zülcelal ibret almamız için bizlere bildirmiştir. Firavun gibi yaşayan kimseler, isterlerse (lüks içinde) pamuğun içinde ölsünler, aynı Firavun gibi ahirette azap göreceklerdir. Yalnız, Allah-u Zülcelal Firavun’u daha dünyada iken cezalandırarak, denizde helak etmiş ve bunu görüp ibret almaları için insanlara da göstermiştir. Bu şekilde (Allah’a isyan içinde) yaşayanlar hem dünyada azap görecekler ve hem de kat kat fazlası ile ahirette azap göreceklerdir. Her şey Allah-u Zülcelal’in hükmü ve idaresi altındadır. Allah’ın rızasını kazananlara ne mutlu! Son nefeste altının ne kıymeti kalır? Evliyalardan birisi, sarrafları etrafına toplayarak şöyle demiştir: “Bir gün, Basra’dan sahraya çıktım. Çok uzun bir yol yürüdüm ve uzak bir yere geldim. Açlıktan öyle bir hale geldim ki; eğer yiyecek bir şeyler bulamazsam, öleceğime kanaat getirdim fakat birden bire bir torbaya rastladım. Torbanın içindekileri yemek zannettiğim için öyle sevindim ve ferahlandım ki bu sevincimi ve ferahlığımı, ömrüm boyunca unutamam. Hemen torbanın yanına gidip açtım ve gördüm ki torbanın içi altın ve paralarla dolu. Bunu görünce öyle mahzun oldum ki, o mahzunluğumu da hiç unutamıyorum. İşte, sizin uğruna ibadetlerinizi terk ederek imanınızı tehlikeye attığınız altınları, paraları ben sahrada bu şekilde gördüm. Siz de sekerata (ölüm döşeğine) düştüğünüz zaman, onları bu şekilde göreceksiniz.” O anda, onun için bir lokma ekmek lazımdı. Eğer yiyecek bir şey olmasa ölecekti. Torbada bulunanlar ise onun için bir takım madenlerden ibaretti. Hiçbir işine yaramıyordu. Kıssayı anlatan salih zat çok haklıdır. Dünya malının sonu bu şekildedir. Her ne kadar şimdi sıhhatimiz yerinde olduğu için dünya malı ile seviniyorsak da son nefesimizde bize dünyanın bütün mallarını verseler dahi, ondan yüz çevirip “Keşke benden uzak olsa” diyeceğiz. Peki, bu şekilde sonu belli olan bir şey ile sevinmek, kendimize haksızlık değil midir? Allah-u Zülcelal’den gizlenemezsin! İnsan, yalnız kaldığı zaman, daha ziyade Allah’a ibadet edip O’ndan korkması lazımdır. Süleyman bin Ali, Hamid Tavili’nin yanına gelerek: - Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak ve onunla amel yapmak için bana biraz nasihat et, deyince, Hamid Tavili rahmetullahi aleyhi şöyle dedi: - İnsanların içindeyken ve yalnız kaldığın zaman, Allah-u Zülcelal’e karşı bir günah işleme durumuna düşersen, bu günahı yaparken; “Allah-u Zülcelal beni görüyor” diye iman ettiğin halde o günahtan vazgeçmemen, çok biçimsiz ve kabih (çirkin) bir davranıştır! - Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametinin karşısında, senin bir sivrisinek kadar kuvvetin yoktur. Böyle olduğu halde, daima O’nun huzurunda razı olmadığı günahlarla meşgulsün. Yine, Allah-u Zülcelal’in seni gördüğünü bilerek, bu günahları yapman çok büyük bir cesarettir. Demek ki Allah-u Zülcelal’in bunlara karşılık vereceği azaba dayanabileceğini düşünüyorsun ve bu günahları yapıyorsun. - Yok, eğer bu günahları yaparken, Allah-u Zülcelal beni görmüyor dersen, o zaman kâfir olursun. İşte, bu iki şeyi aklından çıkarmazsan, bunlarla Allah-u Zülcelal’e murakabede dursan (her an seni gözetlediğini düşünsen) ve Allah-u Zülcelal’in seninle beraber olduğunu düşünürsen, sana yeter. Günahlardan muhafaza olup hayırlı amellere yönelmen için bu sana kâfidir. Allah-u Zülcelal her an ilmiyle, kudretiyle, azametiyle, işitmesiyle bizimle beraber olduğu için sen, kendini gizlesen de bir kutu içine saklansan da O’ndan saklanamazsın. Namaz için çareler aramalıdır Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için kendini ve malını feda ederler. Allah kullarına çok merhamet edicidir.” (Bakara; 207) Allah-u Zülcelal bu ayet-i kerimede, nefislerini Allah rızası için feda ederek, Allah’ın rızasını satın alan kimseleri methetmiştir. Mesela, bilhassa bahar mevsiminde, sabahları uyku insana çok lezzetli gelmektedir. Böyle uykunun lezzetli geldiği zamanlarda, gerek saat kurarak, gerekse diğer arkadaşlarına: “Beni kaldırın!” diye tembihte bulunmak suretiyle, namaza kalkmanın çarelerini aramalıdır. Kendisine ne kadar ağır gelse de bu konu üzerinde titizlikle durmalı. Bu şekilde kalkarak, Allah-u Zülcelal’in rızası için nefsini (rahatlık ve tembellik arzusunu) feda etmelidir. Nefsimize acımamamız ve ona: “Sen kalktığın zaman aynı insansın, herhangi bir eksilme olmaz; kalkmadığın zaman da sana bir makam mevki verilmiyor, yine aynı insansın. Ama eğer namaza kalkarsan Allah’ın rızasını kazanabilirsin.” diye hitap etmemiz lazımdır. Kıyamet gününde insanın sevapları ve günahları karşı karşıya getirilir. Her bir sevap, bir günahı yok edecek, bu şekilde bütün sevap ve günahlar karşılaştırıldıktan sonra, tek bir sevap dahi fazla kalırsa o sevapla cennet genişletilip o kimseye verilecektir. Bundan dolayı, sevaplarımızı ve günahlarımızı görüyor gibi: “İşte, ben bu günahı yaptım, amel defterime yazıldı, bu sevabı yaptım yazıldı. Sevaplarımın günahlarımdan fazla olması lazımdır. Çünkü günahlarım fazla olursa Allah-u Zülcelal’in gazabı üzerime gelecek ve beni cehenneme atacaktır.” diye, kendimize hitap ederek, sevaplarımızı günahlarımızdan daha fazla yapmaya gayret göstermemiz lazımdır. Her ne varsa veren Allah’tır! Şeyh Sadi Şirazi şöyle anlatmıştır: “Bir gün, baktım bir kimse, koyunun boynuna bir ip takmış ve arkası sıra çekiyor. Ona dedim ki: ‘Bu koyunu senin arkandan bu ip getiriyor.’ Böyle dediğimde hemen koyunun boynundan ipi çözdü. Sağa gitti, sola gitti, her nereye gittiyse, koyun arkasından hiç ayrılmadı. Bana şöyle dedi: ‘Hayır! Koyunu arkamdan ip getirmiyor. Ona verdiğim yem, yaptığım iyilik arkamdan getiriyor.” Peki, bir koyun kendisine yem veren kişinin arkasından ayrılmıyorken; Allah-u Zülcelal bize ruh, iman, sıhhat ve daha pek çok nimetler vermesine rağmen, nasıl Allah-u Zülcelal’in rızasına giden yoldan ayrılabiliriz? Bunu, biraz derin olarak düşünmemiz lazımdır... Musa aleyhisselam şöyle demiştir: “Ya Rabbi! Âdemoğulları sana nasıl şükredecekler?” Allah-u Zülcelal de cevaben şöyle buyurmuştur: “Kulum bütün nimetleri benden bildiği zaman, bu onun şükrüdür.” Onun için sıhhat olsun, mal olsun, evlat olsun, hepsini Allah-u Zülcelal’den bilmemiz lazımdır. Böyle bildiğimiz zaman; nasıl bir dostumuz bize iyilik yaptığında onun bu iyiliğinden dolayı ondan hayâ ediyor, utanıyoruz... İşte, aynen bunun gibi üzerimizdeki nimetlerin hepsinin Allah-u Zülcelal’den olduğunu bildiğimizde de O’ndan çok hayâ ederiz ve biz de Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerinin istikametinden ayrılmayız ve daima yerine getirmek için çaba gösteririz. Bir vakit namaz, cana bedeldir Bir kişi, arkadaşları ile oturup çay içer, sigara içer, malayani konuşur ve Allah-u Zülcelal’in rızası olan işleri terk ederse bu kimse için diyebilir miyiz ki nefsini, Allah’ın rızasına karşılık sattı? Elbette diyemeyiz. Ancak, o boş şeyleri terk ederse o zaman onun hakkında böyle diyebiliriz. Tabi, insana istirahat de lazımdır ama fazlasıyla bütün ömrünü beyhude, boş işlerle geçirmesi çok yanlış bir şeydir. Bilhassa, bahar mevsiminde insan geç yattığı zaman, sabah namazı da tehlikeye girer. Onun için kendi kendine: “Biraz erken yatıp uykumu alayım ki sabah namazına kalkabileyim. Saati kurayım, bunu yapmazsam arkadaşlarıma: ‘Beni uyandırın!’ diye tembihte bulunayım.” demelidir. Namaz, insanın gözünde o kadar kıymetli olmalıdır ki: “Eğer bu namazı kaçırırsam, benim ruhuma bedel olur; ölürüm daha iyi!” demelidir. Oysa namazı kaçırıyor, fakat hiç bir şey olmamış gibi davranıyoruz. İnsan, televizyon izlerken uykuya nasıl geçtiğinin farkına dahi varamıyor. Peki, bu insan, sabah namazına nasıl kalkacak? Televizyon olmazsa arkadaşları ile geç saatlere kadar oturuyor. Zaten geceler çok kısa. Bu benim dikkatimi çok çekiyor. Bir mü’min olarak, şeytan ve nefsin hilelerine aldanan kimselere çok yazık! Kendimize dikkat etmeliyiz. Kıyamet gününde Allah-u Zülcelal’in huzuruna, ak bir yüzle çıkabilmek için gerek namazımıza, gerekse diğer ibadetlerimize; dört elle sarılalım. Allah-u Zülcelal, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)

30 Ağustos 2012 Perşembe

RASULULLAH AŞKININ ZİRVESİNDE BİR KADIN; SÜMEYRA BİNTİ KAYS -RADIYALLAHU ANHA-

Bir imtihan diyarıydı Uhud… Bedir’de ilk mağlubiyetlerini alan müşrikler, daha kalabalık bir orduyla, Uhud Dağı eteklerine kadar gelmişlerdi. O gün, İslam tarihinin en büyük imtihanı olan bir savaş yaşanacaktı. O gün, âşıkların âşk ile imtihanı vardı, Uhud meydanında... Peygamber sevdalılarının, sevda türkülerini söylediği bir gündü o gün. Hz. Nesibe radıyallahu anhanın kılıcını eline alıp Peygamberini koruma gayretini gördü, o gün Uhud Meydanı. Oğlunun yaralarını sararken “Oğlum hemen kalk ve Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemi koru!” haykırışları yankılandı gökyüzünde. Kendisi yaralandığı anda, bu sefer oğlunun anasının yarasını tedavi ettiği bir sırada Peygamber duasıyla, Nesibe ve ehlinin, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi veselleme cennette komşu olmalarına şahit oldu gönüller. Medine’ye hicret günü, çocuğunun elinden tutup Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi ziyarete geldiğinde, evladı Hz. Enes radıyallahu anhı Peygambere vakfeden bir ana yüreği de katılmıştı o savaşa. Kocası Ebu Talha radıyallahu anhla birlikte, elinde hançer ve Rasulallah sallallahu aleyhi vesellemin yanında, canını vakfetmeye gelen Ümmi Süleym radıyallahu anhanın cesaretine hayran kaldı melekler o gün… Bir yaygara koptu karanlık sinelerden Biri vardı ki onun feryadı ile yankılandı Uhud Meydanı o gün. Onun gözyaşları şehit kanlarına karıştı o gün. İbn-i Kamia adındaki lanetlinin haykırışıyla, “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) öldürüldü” yaygarası yankılanınca savaş meydanında, etrafı bir sessizlik sarmıştı. “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) öldürüldü!” Dayanır mı buna yürek?... Hz. Ömer radıyallahu anh bir köşede, hıçkırıklar içinde kılıcı elinden düşmüş, sahabe darmadağın olmuştu. Biri savaş meydanında haykırmakta “Resûlullah’tan sonra siz yaşayıp da ne yapacaksınız? O öldürüldüyse onun Rabb’i de öldürülmedi ya! Kalkınız ve Rasûlullah’ın çarpışarak canını feda ettiği şey üzerinde, siz de canınızı feda ediniz!” Hz. Enes Bin Nadr radıyallahu anhın haykırışıyla âşk kahramanları kendine geliyordu… Öyle ya, dava Allah-u Zülcelal’in muradı olan Risalet davasıydı. Bu sevda da bende varım diyen her Müslüman, bu davayı omuzlamak ve safını belli etmek zorunda değil midir? Bu haber Medine’de çalkalanınca, Uhud’a iki evladını, kocasını ve babasını gönderen ve “Gidin ve Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi canınız pahasına koruyun. Vallahi, O’nun saçının teline zarar gelirse yüzünüze bakmam!” diye, son sözünü söyleyen Dinar oğulları hanımlarından Sümeyra binti Kays radıyallahu anhaya kadar ulaştı. Bir anda koşmaya başladı Sümeyra… Koşuyordu… Aklı başından gitmiş, hıçkırıklara boğulmuştu bir anda. Koştu. Koştu. Koştu… Uhud Meydanına ulaştığında, Sümeyra’nın bu halini gören bir Sahabi seslendi: “Sümeyra bu tarafa doğru gelsene, bak baban şehid oldu. İşte şurada.” Sümeyra radıyallahu anha, yaşlı gözlerle o tarafa döndü, konuşmakta zorlanıyordu, verdiği cevapla Peygamber sevgisi nasıl olur, nasıl yaşanır bizden öğrenin dercesine haykırdı tüm zamanlara: “Babamı neyleyeyim! Siz, bana Rasullullah’tan (sallallahu aleyhi vesellem) haber verin. O nasıl?” Koşmaya devam etti. Uhud’un ortasına varmıştı artık. Bu sefer başka bir sahabinin sesini işitti “Sümeyra ne mutlu sana ki şehit anası oldun; bak iki evladın şurada yatıyor şehit oldular.” Sümeyra’nın evlatları şehit olmuş, umurunda bile değil, onun tek derdi var; Hazret-i Peygamberin iyi haberini duyabilmek. Yine aynı cevap “Evlatlarımı neyleyeyim! Allah aşkına söyleyin, Peygamberim (sallallahu aleyhi vesellem) hayatta mı?” ‘Rasulullah’tan haber verin bana!’ Aşk bu ya, hani sormuşlar bir keresinde Tebrizli Şems kuddise sirruhuya: “Âşk nedir?” diye… Cevap vermiş: “Âşk, kulunun emrine her şeyi veren Yaradan için, kulun her şeyden vazgeçmesidir” diye. Hz. Sümeyra da vazgeçmişti tüm sevdiklerinden. Biraz sonra, biri daha seslenecekti “Sümeyra kocan da şehit oldu!” Cevap aynı, sevda aynı, muhabbet aynı… Zerre kadar kalp ibresinde sevgi adına sapma yok: “Kocamı boş verin, siz bana Hz. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) nasıl, hayatta mı ondan haber verin!” Nihayetinde müjdeli haber gelir ve Sümeyra radıyallahu anhanın kalbi, bu sefer kuş misali çarpmaya başlar, gözyaşları sel olur düşer toprağa… Evet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sağdır, yayılan haber yalandır, sadece yaralanmıştır. Hz Sümeyra radıyallahu anha durur mu hiç, yalvarırcasına seslenir; “Beni Peygamberimin yanına götürün!” Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin çadırına götürürler Sümeyra’yı; karşı karşıyadır artık Kâinatın Efendisiyle… Dizlerinin bağı çözülür o anda yığılır kalır, ıslak ıslak gözlerle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme bakar ve aşkta yaşanacak son sözünü söyler. “Ey Allah’ın Rasulü! Bana dediler ki baban şehit oldu, dediler ki evlatların şehit oldu, dediler ki kocan şehit oldu. Sizi sağ gördüm ya, artık dünya yıkılsa Sümeyra’yı üzmez.” İşte; bu âşktır ki… Mevla Teâlâ onlardan razı oldu. O gün hem yetim hem şehit anası olan ve dul kalan hanım sahabi olarak ismi gökyüzüne yazıldı “Dinaroğulları hanımlarından Sümeyra binti Kays radıyallahu anha...” Ne mutlu sevgisinde samimi olanlara ve bunu yaşadıkları hayat ile gösterenlere…

16 Ağustos 2012 Perşembe

BAYRAMDA ŞEYTAN VE DOSTLARINA DİKKAT!

“Bayram eğlencesi” diyerek saptıranlara dikkat! Bayramların, müminlerin nezdinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Çünkü bayram günleri, mükâfat ve bağış günleridir. Bu günlerde Allah-u Zülcelal’in hediyelerinin haddi hesabı yoktur. Müminler bayram günlerinde, bu ilahi bağışlara mazhar olmanın sevincini yaşar. Bu sevinçlerini akrabaları ve diğer mümin kardeşleriyle paylaşırlar. Hele bayram, Ramazan bayramıysa daha farklı bir anlamı olur müminler için. Özellikle Ramazan yaz mevsimine denk geldiğinde, sıcak günlerde nefislerine bin bir güçlükle oruç tutturan mü’minler, sabır imtihanını vererek, manevi sorumluluklarını yerine getirmenin sevincini, Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar. O gün, her zamankinden daha fazla neşelenirler. O gün, çok daha mutludurlar. Çünkü Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmenin hazzını taşımaktadırlar yüreklerinde… Oysa günümüzde şeytan ve dostları her zamanki gibi boş durmamakta, müminleri yollarından etmek için bu sevinçlerini dahi fırsat olarak değerlendirmektedirler. “Ramazan Eğlencesi” diye başlattıkları çalgılı türkülü geceleri; “Bayram Eğlencesi” diye, süslü reklâmlarla takdim ederek, hayâsız dansözlerin oynadığı, gayri İslami programlarla insanları Allah’ın yolundan saptırmaktadırlar. Bunlar, müminlerin bin bir zorlukla kazandıkları manevi sermayeleri, bir gece de yakıp kül etmek istemektedirler. Allah’ın rızasını kazanmak için binlerce zorluğun üstesinden gelmiş olan Allah’ın kullarını, saptırmak için milyarlar harcamakta; “Bu gün bayramdır, eğlenin eğlenebildiğiniz kadar” diye çığırtkanlık yapmaktadırlar. Doğrudur, bayramlar sevinç günleridir ve eğlenilebilir. Ama sorarım size, hangi akıllı insan, Allah’ın verdiği bağışlar karşısında sevinince, bunu Allah’a isyan ederek, haram kıldıklarını işleyerek kutlar? Oysa Bayram gecesinin adı ‘Mükâfat Gecesi’dir. Bayram sabahı, Allah Celle Celaluhu, melekleri her beldeye dağıtır. Bu melekler yeryüzüne inince sokak başlarında dikilerek, insanlardan ve cinlerden başka her canlının işitebildiği bir sesle: “Ey Muhammed ümmeti! Kerem sahibi olan Rabbinizin huzuruna çıkınız. O, bol bol veriyor ve büyük günahları bağışlıyor” diye seslenirlerken, Allah’ın ibadet ve rızasına koşulacağı yerde, ateşe koşmakta neyin nesidir? Şeytan ve dostlarından yüz çevirmişlerdir Diğer yandan ahiretini düşünen müminler, bayramlarda sadece eğlenmekle yetinmezler. Akraba ziyaretinin yanında, bu mübarek günleri ibadetle, taatle kıymetlendirirler. Çünkü onlar, şeytan ve dostlarından yüz çevirmişlerdir ve insanlığın en akıllısı Hz. Peygamberi (sav) kendilerine rehber edinmişlerdir. Ebu Ümame radıyallahu anhtan rivayetle, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kim Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini, sadece Allah’tan sevap almayı umarak ibadet ve taatle geçirirse kalplerin öleceği gün, onun kalbi ölmez.” (İbn Mace) Peki ya ibadetle değil de gaflet ve günahla geçirirse ne olur? Daha bu dünyadayken kaybedenlerden olmaz mı? Onca gayretten sonra kazanılan her şey boşa gitmez mi? Sa’d babası Evs el-Ensari (ra)’den rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ramazan Bayramı günü olunca melekler, yollara durup: ‘Ey müslümanlar topluluğu! Cömert olan Rabbinize koşunuz, o iyilik eder ve bol ihsanda bulunur. Siz gece ibadet etmekle emredildiniz, yaptınız, gündüz oruç tutmakla emredildiniz, tuttunuz ve Rabbinize itaat ettiniz, mükâfatınızı alınız!” diye seslenirler. Onlar (bayram) namazı(nı) kılınca bir münadi şöyle seslenir: ‘İyi dinleyiniz! Rabbiniz sizi bağışladı. Evlerinize, doğru yolu bulmuş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün gökte ‘mükâfat günü’ olarak isimlendirilir.” (Taberani) Affolunduktan sonra İblise uyanlara şaşılır Vehb bin Münebbih buyuruyor ki; “Şeytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafına toplanan yardakçıları (yarenleri) ‘Seni öfkelendiren nedir, efendimiz?’ diye sorarlar. Şeytan da onlara şu cevabı verir: ‘Bu gün Allah, Muhammed (sav) ümmetinin günahlarını affetti. Onları mutlaka nefsi arzulara ve hazlara daldırarak oyalamalısınız.” Müslümanlar bayram, namazının kılınacağı yerlerde toplanınca, Yüce Allah (cc) meleklerine: “Ey meleklerim, işini bitiren işçinin mükâfatı nedir?” diye sorar. Melekler de bu soruyu: “Rabbimiz! Böyle bir işçinin mükâfatı, kendisine ücretinin bol bol verilmesidir.” diye cevaplandırır. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl şöyle buyurur: “Ey meleklerim, şahit olunuz ki, Muhammed ümmetinin ramazan ayındaki oruçlarına ve namazlarına karşılık, kendilerine rızamı ve mağfiretimi bağışladım. Ey kullarım! Dileyin benden ne dilerseniz, bu gün, gerek dininiz ve gerekse dünyanız konusunda benden ne dilerseniz, vereceğim.” Şeytan, askerlerini Peygamber Efendimiz (sav)’in ümmetini bu çok büyük rahmet ve mağfiretten alıkoymak için lezzet ve şehvetlerle meşgul etmeye gönderdiğinden, o gün çok dikkatli olmak gerekir. Çok gezmekten, çok yemekten ve eğlenmekten sakınmak lazımdır. Tekrar dalâlete, isyana ve günaha batarak, Ramazan’da kazandığımız bu devleti elimizden kaçırmayalım. Ya varız, ya yokuz! Affolunmuşluk kadar büyük bir nimetten sonra, İblis’e uyanlara şaşılır. Kıyamet günü işlenecek günah, ne kadar acayip hayret verici ve büyük ise bayram günü işlenen günah da öyledir. Bunun için elimizden geldiği kadar günahlardan kaçınmamız lazımdır. Hazır affolunmuşsun, tekrar şeytan’a uyarak, Ramazandan evvel işlediğimiz, Allah’ın sevmediği, Peygamberlerin iğrendiği, kötü amellere dalmaktan ve isyan çukuruna düşerek helak olmaktan korkmalıyız. Allah bizleri muhafaza olanlardan eylesin. (Âmin)

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM