Wikipedia

Arama sonuçları

6 Eylül 2012 Perşembe

BİR VAKİT NAMAZ, CANA BEDELDİR

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede ilahlık iddiasında bulunarak sapan ve isyan bataklığına düşen Firavun’un kıssasında, ona yaptığı muameleye işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Allah onu (Firavunu), (herkese ibret olarak) dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı. Elbette bunda, korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.” (Nazi’at; 26) Allah-u Zülcelal’in bizden öncekilerin hallerini Kur’an-ı Kerim’de beyan etmesinin sebebi, bizlere ibret olması ve aynı hatalara bizim de düşmememiz içindir. İşte, Firavun, Nemrud, Karun ve bu gibi fasık ve kâfirlerin durumlarını, Allah-u Zülcelal ibret almamız için bizlere bildirmiştir. Firavun gibi yaşayan kimseler, isterlerse (lüks içinde) pamuğun içinde ölsünler, aynı Firavun gibi ahirette azap göreceklerdir. Yalnız, Allah-u Zülcelal Firavun’u daha dünyada iken cezalandırarak, denizde helak etmiş ve bunu görüp ibret almaları için insanlara da göstermiştir. Bu şekilde (Allah’a isyan içinde) yaşayanlar hem dünyada azap görecekler ve hem de kat kat fazlası ile ahirette azap göreceklerdir. Her şey Allah-u Zülcelal’in hükmü ve idaresi altındadır. Allah’ın rızasını kazananlara ne mutlu! Son nefeste altının ne kıymeti kalır? Evliyalardan birisi, sarrafları etrafına toplayarak şöyle demiştir: “Bir gün, Basra’dan sahraya çıktım. Çok uzun bir yol yürüdüm ve uzak bir yere geldim. Açlıktan öyle bir hale geldim ki; eğer yiyecek bir şeyler bulamazsam, öleceğime kanaat getirdim fakat birden bire bir torbaya rastladım. Torbanın içindekileri yemek zannettiğim için öyle sevindim ve ferahlandım ki bu sevincimi ve ferahlığımı, ömrüm boyunca unutamam. Hemen torbanın yanına gidip açtım ve gördüm ki torbanın içi altın ve paralarla dolu. Bunu görünce öyle mahzun oldum ki, o mahzunluğumu da hiç unutamıyorum. İşte, sizin uğruna ibadetlerinizi terk ederek imanınızı tehlikeye attığınız altınları, paraları ben sahrada bu şekilde gördüm. Siz de sekerata (ölüm döşeğine) düştüğünüz zaman, onları bu şekilde göreceksiniz.” O anda, onun için bir lokma ekmek lazımdı. Eğer yiyecek bir şey olmasa ölecekti. Torbada bulunanlar ise onun için bir takım madenlerden ibaretti. Hiçbir işine yaramıyordu. Kıssayı anlatan salih zat çok haklıdır. Dünya malının sonu bu şekildedir. Her ne kadar şimdi sıhhatimiz yerinde olduğu için dünya malı ile seviniyorsak da son nefesimizde bize dünyanın bütün mallarını verseler dahi, ondan yüz çevirip “Keşke benden uzak olsa” diyeceğiz. Peki, bu şekilde sonu belli olan bir şey ile sevinmek, kendimize haksızlık değil midir? Allah-u Zülcelal’den gizlenemezsin! İnsan, yalnız kaldığı zaman, daha ziyade Allah’a ibadet edip O’ndan korkması lazımdır. Süleyman bin Ali, Hamid Tavili’nin yanına gelerek: - Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak ve onunla amel yapmak için bana biraz nasihat et, deyince, Hamid Tavili rahmetullahi aleyhi şöyle dedi: - İnsanların içindeyken ve yalnız kaldığın zaman, Allah-u Zülcelal’e karşı bir günah işleme durumuna düşersen, bu günahı yaparken; “Allah-u Zülcelal beni görüyor” diye iman ettiğin halde o günahtan vazgeçmemen, çok biçimsiz ve kabih (çirkin) bir davranıştır! - Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametinin karşısında, senin bir sivrisinek kadar kuvvetin yoktur. Böyle olduğu halde, daima O’nun huzurunda razı olmadığı günahlarla meşgulsün. Yine, Allah-u Zülcelal’in seni gördüğünü bilerek, bu günahları yapman çok büyük bir cesarettir. Demek ki Allah-u Zülcelal’in bunlara karşılık vereceği azaba dayanabileceğini düşünüyorsun ve bu günahları yapıyorsun. - Yok, eğer bu günahları yaparken, Allah-u Zülcelal beni görmüyor dersen, o zaman kâfir olursun. İşte, bu iki şeyi aklından çıkarmazsan, bunlarla Allah-u Zülcelal’e murakabede dursan (her an seni gözetlediğini düşünsen) ve Allah-u Zülcelal’in seninle beraber olduğunu düşünürsen, sana yeter. Günahlardan muhafaza olup hayırlı amellere yönelmen için bu sana kâfidir. Allah-u Zülcelal her an ilmiyle, kudretiyle, azametiyle, işitmesiyle bizimle beraber olduğu için sen, kendini gizlesen de bir kutu içine saklansan da O’ndan saklanamazsın. Namaz için çareler aramalıdır Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için kendini ve malını feda ederler. Allah kullarına çok merhamet edicidir.” (Bakara; 207) Allah-u Zülcelal bu ayet-i kerimede, nefislerini Allah rızası için feda ederek, Allah’ın rızasını satın alan kimseleri methetmiştir. Mesela, bilhassa bahar mevsiminde, sabahları uyku insana çok lezzetli gelmektedir. Böyle uykunun lezzetli geldiği zamanlarda, gerek saat kurarak, gerekse diğer arkadaşlarına: “Beni kaldırın!” diye tembihte bulunmak suretiyle, namaza kalkmanın çarelerini aramalıdır. Kendisine ne kadar ağır gelse de bu konu üzerinde titizlikle durmalı. Bu şekilde kalkarak, Allah-u Zülcelal’in rızası için nefsini (rahatlık ve tembellik arzusunu) feda etmelidir. Nefsimize acımamamız ve ona: “Sen kalktığın zaman aynı insansın, herhangi bir eksilme olmaz; kalkmadığın zaman da sana bir makam mevki verilmiyor, yine aynı insansın. Ama eğer namaza kalkarsan Allah’ın rızasını kazanabilirsin.” diye hitap etmemiz lazımdır. Kıyamet gününde insanın sevapları ve günahları karşı karşıya getirilir. Her bir sevap, bir günahı yok edecek, bu şekilde bütün sevap ve günahlar karşılaştırıldıktan sonra, tek bir sevap dahi fazla kalırsa o sevapla cennet genişletilip o kimseye verilecektir. Bundan dolayı, sevaplarımızı ve günahlarımızı görüyor gibi: “İşte, ben bu günahı yaptım, amel defterime yazıldı, bu sevabı yaptım yazıldı. Sevaplarımın günahlarımdan fazla olması lazımdır. Çünkü günahlarım fazla olursa Allah-u Zülcelal’in gazabı üzerime gelecek ve beni cehenneme atacaktır.” diye, kendimize hitap ederek, sevaplarımızı günahlarımızdan daha fazla yapmaya gayret göstermemiz lazımdır. Her ne varsa veren Allah’tır! Şeyh Sadi Şirazi şöyle anlatmıştır: “Bir gün, baktım bir kimse, koyunun boynuna bir ip takmış ve arkası sıra çekiyor. Ona dedim ki: ‘Bu koyunu senin arkandan bu ip getiriyor.’ Böyle dediğimde hemen koyunun boynundan ipi çözdü. Sağa gitti, sola gitti, her nereye gittiyse, koyun arkasından hiç ayrılmadı. Bana şöyle dedi: ‘Hayır! Koyunu arkamdan ip getirmiyor. Ona verdiğim yem, yaptığım iyilik arkamdan getiriyor.” Peki, bir koyun kendisine yem veren kişinin arkasından ayrılmıyorken; Allah-u Zülcelal bize ruh, iman, sıhhat ve daha pek çok nimetler vermesine rağmen, nasıl Allah-u Zülcelal’in rızasına giden yoldan ayrılabiliriz? Bunu, biraz derin olarak düşünmemiz lazımdır... Musa aleyhisselam şöyle demiştir: “Ya Rabbi! Âdemoğulları sana nasıl şükredecekler?” Allah-u Zülcelal de cevaben şöyle buyurmuştur: “Kulum bütün nimetleri benden bildiği zaman, bu onun şükrüdür.” Onun için sıhhat olsun, mal olsun, evlat olsun, hepsini Allah-u Zülcelal’den bilmemiz lazımdır. Böyle bildiğimiz zaman; nasıl bir dostumuz bize iyilik yaptığında onun bu iyiliğinden dolayı ondan hayâ ediyor, utanıyoruz... İşte, aynen bunun gibi üzerimizdeki nimetlerin hepsinin Allah-u Zülcelal’den olduğunu bildiğimizde de O’ndan çok hayâ ederiz ve biz de Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerinin istikametinden ayrılmayız ve daima yerine getirmek için çaba gösteririz. Bir vakit namaz, cana bedeldir Bir kişi, arkadaşları ile oturup çay içer, sigara içer, malayani konuşur ve Allah-u Zülcelal’in rızası olan işleri terk ederse bu kimse için diyebilir miyiz ki nefsini, Allah’ın rızasına karşılık sattı? Elbette diyemeyiz. Ancak, o boş şeyleri terk ederse o zaman onun hakkında böyle diyebiliriz. Tabi, insana istirahat de lazımdır ama fazlasıyla bütün ömrünü beyhude, boş işlerle geçirmesi çok yanlış bir şeydir. Bilhassa, bahar mevsiminde insan geç yattığı zaman, sabah namazı da tehlikeye girer. Onun için kendi kendine: “Biraz erken yatıp uykumu alayım ki sabah namazına kalkabileyim. Saati kurayım, bunu yapmazsam arkadaşlarıma: ‘Beni uyandırın!’ diye tembihte bulunayım.” demelidir. Namaz, insanın gözünde o kadar kıymetli olmalıdır ki: “Eğer bu namazı kaçırırsam, benim ruhuma bedel olur; ölürüm daha iyi!” demelidir. Oysa namazı kaçırıyor, fakat hiç bir şey olmamış gibi davranıyoruz. İnsan, televizyon izlerken uykuya nasıl geçtiğinin farkına dahi varamıyor. Peki, bu insan, sabah namazına nasıl kalkacak? Televizyon olmazsa arkadaşları ile geç saatlere kadar oturuyor. Zaten geceler çok kısa. Bu benim dikkatimi çok çekiyor. Bir mü’min olarak, şeytan ve nefsin hilelerine aldanan kimselere çok yazık! Kendimize dikkat etmeliyiz. Kıyamet gününde Allah-u Zülcelal’in huzuruna, ak bir yüzle çıkabilmek için gerek namazımıza, gerekse diğer ibadetlerimize; dört elle sarılalım. Allah-u Zülcelal, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)

30 Ağustos 2012 Perşembe

RASULULLAH AŞKININ ZİRVESİNDE BİR KADIN; SÜMEYRA BİNTİ KAYS -RADIYALLAHU ANHA-

Bir imtihan diyarıydı Uhud… Bedir’de ilk mağlubiyetlerini alan müşrikler, daha kalabalık bir orduyla, Uhud Dağı eteklerine kadar gelmişlerdi. O gün, İslam tarihinin en büyük imtihanı olan bir savaş yaşanacaktı. O gün, âşıkların âşk ile imtihanı vardı, Uhud meydanında... Peygamber sevdalılarının, sevda türkülerini söylediği bir gündü o gün. Hz. Nesibe radıyallahu anhanın kılıcını eline alıp Peygamberini koruma gayretini gördü, o gün Uhud Meydanı. Oğlunun yaralarını sararken “Oğlum hemen kalk ve Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemi koru!” haykırışları yankılandı gökyüzünde. Kendisi yaralandığı anda, bu sefer oğlunun anasının yarasını tedavi ettiği bir sırada Peygamber duasıyla, Nesibe ve ehlinin, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi veselleme cennette komşu olmalarına şahit oldu gönüller. Medine’ye hicret günü, çocuğunun elinden tutup Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi ziyarete geldiğinde, evladı Hz. Enes radıyallahu anhı Peygambere vakfeden bir ana yüreği de katılmıştı o savaşa. Kocası Ebu Talha radıyallahu anhla birlikte, elinde hançer ve Rasulallah sallallahu aleyhi vesellemin yanında, canını vakfetmeye gelen Ümmi Süleym radıyallahu anhanın cesaretine hayran kaldı melekler o gün… Bir yaygara koptu karanlık sinelerden Biri vardı ki onun feryadı ile yankılandı Uhud Meydanı o gün. Onun gözyaşları şehit kanlarına karıştı o gün. İbn-i Kamia adındaki lanetlinin haykırışıyla, “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) öldürüldü” yaygarası yankılanınca savaş meydanında, etrafı bir sessizlik sarmıştı. “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) öldürüldü!” Dayanır mı buna yürek?... Hz. Ömer radıyallahu anh bir köşede, hıçkırıklar içinde kılıcı elinden düşmüş, sahabe darmadağın olmuştu. Biri savaş meydanında haykırmakta “Resûlullah’tan sonra siz yaşayıp da ne yapacaksınız? O öldürüldüyse onun Rabb’i de öldürülmedi ya! Kalkınız ve Rasûlullah’ın çarpışarak canını feda ettiği şey üzerinde, siz de canınızı feda ediniz!” Hz. Enes Bin Nadr radıyallahu anhın haykırışıyla âşk kahramanları kendine geliyordu… Öyle ya, dava Allah-u Zülcelal’in muradı olan Risalet davasıydı. Bu sevda da bende varım diyen her Müslüman, bu davayı omuzlamak ve safını belli etmek zorunda değil midir? Bu haber Medine’de çalkalanınca, Uhud’a iki evladını, kocasını ve babasını gönderen ve “Gidin ve Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi canınız pahasına koruyun. Vallahi, O’nun saçının teline zarar gelirse yüzünüze bakmam!” diye, son sözünü söyleyen Dinar oğulları hanımlarından Sümeyra binti Kays radıyallahu anhaya kadar ulaştı. Bir anda koşmaya başladı Sümeyra… Koşuyordu… Aklı başından gitmiş, hıçkırıklara boğulmuştu bir anda. Koştu. Koştu. Koştu… Uhud Meydanına ulaştığında, Sümeyra’nın bu halini gören bir Sahabi seslendi: “Sümeyra bu tarafa doğru gelsene, bak baban şehid oldu. İşte şurada.” Sümeyra radıyallahu anha, yaşlı gözlerle o tarafa döndü, konuşmakta zorlanıyordu, verdiği cevapla Peygamber sevgisi nasıl olur, nasıl yaşanır bizden öğrenin dercesine haykırdı tüm zamanlara: “Babamı neyleyeyim! Siz, bana Rasullullah’tan (sallallahu aleyhi vesellem) haber verin. O nasıl?” Koşmaya devam etti. Uhud’un ortasına varmıştı artık. Bu sefer başka bir sahabinin sesini işitti “Sümeyra ne mutlu sana ki şehit anası oldun; bak iki evladın şurada yatıyor şehit oldular.” Sümeyra’nın evlatları şehit olmuş, umurunda bile değil, onun tek derdi var; Hazret-i Peygamberin iyi haberini duyabilmek. Yine aynı cevap “Evlatlarımı neyleyeyim! Allah aşkına söyleyin, Peygamberim (sallallahu aleyhi vesellem) hayatta mı?” ‘Rasulullah’tan haber verin bana!’ Aşk bu ya, hani sormuşlar bir keresinde Tebrizli Şems kuddise sirruhuya: “Âşk nedir?” diye… Cevap vermiş: “Âşk, kulunun emrine her şeyi veren Yaradan için, kulun her şeyden vazgeçmesidir” diye. Hz. Sümeyra da vazgeçmişti tüm sevdiklerinden. Biraz sonra, biri daha seslenecekti “Sümeyra kocan da şehit oldu!” Cevap aynı, sevda aynı, muhabbet aynı… Zerre kadar kalp ibresinde sevgi adına sapma yok: “Kocamı boş verin, siz bana Hz. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) nasıl, hayatta mı ondan haber verin!” Nihayetinde müjdeli haber gelir ve Sümeyra radıyallahu anhanın kalbi, bu sefer kuş misali çarpmaya başlar, gözyaşları sel olur düşer toprağa… Evet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sağdır, yayılan haber yalandır, sadece yaralanmıştır. Hz Sümeyra radıyallahu anha durur mu hiç, yalvarırcasına seslenir; “Beni Peygamberimin yanına götürün!” Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin çadırına götürürler Sümeyra’yı; karşı karşıyadır artık Kâinatın Efendisiyle… Dizlerinin bağı çözülür o anda yığılır kalır, ıslak ıslak gözlerle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme bakar ve aşkta yaşanacak son sözünü söyler. “Ey Allah’ın Rasulü! Bana dediler ki baban şehit oldu, dediler ki evlatların şehit oldu, dediler ki kocan şehit oldu. Sizi sağ gördüm ya, artık dünya yıkılsa Sümeyra’yı üzmez.” İşte; bu âşktır ki… Mevla Teâlâ onlardan razı oldu. O gün hem yetim hem şehit anası olan ve dul kalan hanım sahabi olarak ismi gökyüzüne yazıldı “Dinaroğulları hanımlarından Sümeyra binti Kays radıyallahu anha...” Ne mutlu sevgisinde samimi olanlara ve bunu yaşadıkları hayat ile gösterenlere…

16 Ağustos 2012 Perşembe

BAYRAMDA ŞEYTAN VE DOSTLARINA DİKKAT!

“Bayram eğlencesi” diyerek saptıranlara dikkat! Bayramların, müminlerin nezdinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Çünkü bayram günleri, mükâfat ve bağış günleridir. Bu günlerde Allah-u Zülcelal’in hediyelerinin haddi hesabı yoktur. Müminler bayram günlerinde, bu ilahi bağışlara mazhar olmanın sevincini yaşar. Bu sevinçlerini akrabaları ve diğer mümin kardeşleriyle paylaşırlar. Hele bayram, Ramazan bayramıysa daha farklı bir anlamı olur müminler için. Özellikle Ramazan yaz mevsimine denk geldiğinde, sıcak günlerde nefislerine bin bir güçlükle oruç tutturan mü’minler, sabır imtihanını vererek, manevi sorumluluklarını yerine getirmenin sevincini, Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar. O gün, her zamankinden daha fazla neşelenirler. O gün, çok daha mutludurlar. Çünkü Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmenin hazzını taşımaktadırlar yüreklerinde… Oysa günümüzde şeytan ve dostları her zamanki gibi boş durmamakta, müminleri yollarından etmek için bu sevinçlerini dahi fırsat olarak değerlendirmektedirler. “Ramazan Eğlencesi” diye başlattıkları çalgılı türkülü geceleri; “Bayram Eğlencesi” diye, süslü reklâmlarla takdim ederek, hayâsız dansözlerin oynadığı, gayri İslami programlarla insanları Allah’ın yolundan saptırmaktadırlar. Bunlar, müminlerin bin bir zorlukla kazandıkları manevi sermayeleri, bir gece de yakıp kül etmek istemektedirler. Allah’ın rızasını kazanmak için binlerce zorluğun üstesinden gelmiş olan Allah’ın kullarını, saptırmak için milyarlar harcamakta; “Bu gün bayramdır, eğlenin eğlenebildiğiniz kadar” diye çığırtkanlık yapmaktadırlar. Doğrudur, bayramlar sevinç günleridir ve eğlenilebilir. Ama sorarım size, hangi akıllı insan, Allah’ın verdiği bağışlar karşısında sevinince, bunu Allah’a isyan ederek, haram kıldıklarını işleyerek kutlar? Oysa Bayram gecesinin adı ‘Mükâfat Gecesi’dir. Bayram sabahı, Allah Celle Celaluhu, melekleri her beldeye dağıtır. Bu melekler yeryüzüne inince sokak başlarında dikilerek, insanlardan ve cinlerden başka her canlının işitebildiği bir sesle: “Ey Muhammed ümmeti! Kerem sahibi olan Rabbinizin huzuruna çıkınız. O, bol bol veriyor ve büyük günahları bağışlıyor” diye seslenirlerken, Allah’ın ibadet ve rızasına koşulacağı yerde, ateşe koşmakta neyin nesidir? Şeytan ve dostlarından yüz çevirmişlerdir Diğer yandan ahiretini düşünen müminler, bayramlarda sadece eğlenmekle yetinmezler. Akraba ziyaretinin yanında, bu mübarek günleri ibadetle, taatle kıymetlendirirler. Çünkü onlar, şeytan ve dostlarından yüz çevirmişlerdir ve insanlığın en akıllısı Hz. Peygamberi (sav) kendilerine rehber edinmişlerdir. Ebu Ümame radıyallahu anhtan rivayetle, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kim Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini, sadece Allah’tan sevap almayı umarak ibadet ve taatle geçirirse kalplerin öleceği gün, onun kalbi ölmez.” (İbn Mace) Peki ya ibadetle değil de gaflet ve günahla geçirirse ne olur? Daha bu dünyadayken kaybedenlerden olmaz mı? Onca gayretten sonra kazanılan her şey boşa gitmez mi? Sa’d babası Evs el-Ensari (ra)’den rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ramazan Bayramı günü olunca melekler, yollara durup: ‘Ey müslümanlar topluluğu! Cömert olan Rabbinize koşunuz, o iyilik eder ve bol ihsanda bulunur. Siz gece ibadet etmekle emredildiniz, yaptınız, gündüz oruç tutmakla emredildiniz, tuttunuz ve Rabbinize itaat ettiniz, mükâfatınızı alınız!” diye seslenirler. Onlar (bayram) namazı(nı) kılınca bir münadi şöyle seslenir: ‘İyi dinleyiniz! Rabbiniz sizi bağışladı. Evlerinize, doğru yolu bulmuş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün gökte ‘mükâfat günü’ olarak isimlendirilir.” (Taberani) Affolunduktan sonra İblise uyanlara şaşılır Vehb bin Münebbih buyuruyor ki; “Şeytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafına toplanan yardakçıları (yarenleri) ‘Seni öfkelendiren nedir, efendimiz?’ diye sorarlar. Şeytan da onlara şu cevabı verir: ‘Bu gün Allah, Muhammed (sav) ümmetinin günahlarını affetti. Onları mutlaka nefsi arzulara ve hazlara daldırarak oyalamalısınız.” Müslümanlar bayram, namazının kılınacağı yerlerde toplanınca, Yüce Allah (cc) meleklerine: “Ey meleklerim, işini bitiren işçinin mükâfatı nedir?” diye sorar. Melekler de bu soruyu: “Rabbimiz! Böyle bir işçinin mükâfatı, kendisine ücretinin bol bol verilmesidir.” diye cevaplandırır. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl şöyle buyurur: “Ey meleklerim, şahit olunuz ki, Muhammed ümmetinin ramazan ayındaki oruçlarına ve namazlarına karşılık, kendilerine rızamı ve mağfiretimi bağışladım. Ey kullarım! Dileyin benden ne dilerseniz, bu gün, gerek dininiz ve gerekse dünyanız konusunda benden ne dilerseniz, vereceğim.” Şeytan, askerlerini Peygamber Efendimiz (sav)’in ümmetini bu çok büyük rahmet ve mağfiretten alıkoymak için lezzet ve şehvetlerle meşgul etmeye gönderdiğinden, o gün çok dikkatli olmak gerekir. Çok gezmekten, çok yemekten ve eğlenmekten sakınmak lazımdır. Tekrar dalâlete, isyana ve günaha batarak, Ramazan’da kazandığımız bu devleti elimizden kaçırmayalım. Ya varız, ya yokuz! Affolunmuşluk kadar büyük bir nimetten sonra, İblis’e uyanlara şaşılır. Kıyamet günü işlenecek günah, ne kadar acayip hayret verici ve büyük ise bayram günü işlenen günah da öyledir. Bunun için elimizden geldiği kadar günahlardan kaçınmamız lazımdır. Hazır affolunmuşsun, tekrar şeytan’a uyarak, Ramazandan evvel işlediğimiz, Allah’ın sevmediği, Peygamberlerin iğrendiği, kötü amellere dalmaktan ve isyan çukuruna düşerek helak olmaktan korkmalıyız. Allah bizleri muhafaza olanlardan eylesin. (Âmin)

9 Ağustos 2012 Perşembe

ALLAH İÇİN SEVMEK VE ALLAH İÇİN BUĞZETMEK

İmanın kemal şartlarındandır! “En üstün iman nedir?” Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz müminler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.”(Hucûrat; 10) Enes bin Muaz radıyallahu anh şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme: - En üstün iman nedir? Diye sordum: - Allah için sevmen, Allah için buğzetmen, dilinden Allah'ın zikrini kesmemendir, buyurdu. - Daha nedir ya Resulallah? Deyince de: - Kendin için sevdiğin şeyi insanlar için de sevmen, kendin için hoş görmediğin şeyi başkaları için de hoş görmemendir, buyurdu. (Ahmed bin Hanbel) Birbirimizi Allah için sevmemiz, Allah-u Zülcelal'in yanında çok makbul bir haldir. Eğer, mümin kardeşlerimizi Allah rızası için seversek, evimizde dahi duramayız, onlarla birlikte olabilmek için, sürekli sohbet meclislerine koşarız. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadisi şöyle buyurmuştur: “Cennette (elmastan halkedilmiş) öyle köşkler var ki içeriden bakınca dışı, dışarıdan bakınca da içerisi gözükür. Allah onları, rızası için birbirlerini seven, ziyaret eden, yardımlaşan ve kaynaşan kulları için hazırlamıştır.” (Taberani) Müminleri ne kadar severseniz o kadar… Ebu Hureyre radıyallahu anhtan rivayetle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem: - Cennette yakut sütunların üzerine halkedilmiş (yaratılmış) yeşil zümrütten odalar vardır. Yıldızlar gibi parlayan kapıları açıktır, dedi. - Ya Resulallah! O odalarda kimler kalacak? Diye sorunca: - Allah rızası için bir araya gelip yardımlaşarak kaynaşan kimseler kalacak” buyurdu. (Bezzar) Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için amel yapan, Allah'ın dininin hizmetinde bulunan bir kimseyi gördüğümüz zaman, onu ne kadar seversek o oranda menfaatini görürüz. Çünkü bu sevgi o kimsenin zatına değil, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmesinden, Allah'a iman edip O'nun rızasına kavuşma gayretinde olmasından dolayıdır. Bunun içinde Allah-u Zülcelal'in yanında çok makbuldür. Dünya hayatında, birbirlerini Allah için seven iki kişiden birisi doğuda, diğeri batıda olsa, Allah-u Zülcelâl bu kimseleri kıyamet gününde bir araya getirip sayısız nimetlerle mükâfatlandırarak şöyle buyuracaktır: “İşte benim için sevdiğinizin mükâfatı budur.” İnsan, nasıl çok şiddetli bir sıcağın altında kalınca, çok susar ve karşısında su görünce aşk ve muhabbetle o suyun üzerine giderse, Allah-u Zülcelal'in katındaki ecir ve sevaplara da aynı aşk ve muhabbetle süratli olarak yönelmelidir. Mümini Allah için sevmekte bu salih amellerden birisidir. Hz. Ömer radıyallahu anhtan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: - Allah’ın bazı kulları vardır ki; onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara verilen makam dolayısıyla gıpta edip imrenirler. Ashab-ı kiram: - Onlar kimlerdir? Diye sordular. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle devam etti: - Onlar (aralarında) nesep ve akrabalık olmadığı, mal alışverişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir. Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler. İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur. İnsanların hüzünlendikleri günde onlar mahzun da olmazlar.” Daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “Dikkat edin! Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus; 62) (Ebu Davud) Müminlerin birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine kenetlenmelerini Allah-u Zülcelâl çok sevmektedir. Dolayısıyla Allah-u Zülcelâl’in rızası için birbirimizi sevmemiz gerekir. Fudayl bin İyaz rahmetullahi aleyh demiştir ki: “Bir kişinin, mümin kardeşinin yüzüne sevgi ve merhamet duyguları ile bakması kendisi için bir ibadettir (ibadet sevabı kazandırır).” Müminleri, ancak müminler sever! Unutmamak lazımdır ki, Allah için mümin kardeşlerini seven kimseler, sevgilerinin miktarınca mükâfat ve sevap kazanır. Mümin olan kimseleri, ancak mümin olanlar sever. Mümin olan kimseye buğzetmek, münafıklık alâmetidir. Bu söz, hepimize büyük bir derstir. Şayet niyetimiz Allah için olursa, mümin kardeşlerimizde sevecek bir haslet muhakkak buluruz. Çünkü onlar Allah-u Zülcelâl’e iman etmişlerdir. Eğer onlara sevgi gözü ile bakarsak, mutlaka kalbimizde onlara karşı sevgi oluşur. Ama daima kusur aramaya çalışırsak, şeytan ve nefis, bizi peşine takarak, mümin kardeşlerimize karşı kalbimizi kinle doldurur. Duyuyoruz ki bazı müminler bazı mümin kardeşlerine darıldıkları için onunla irtibatı kesiyorlar. Hâlbuki Allah için sevmek Allah için irtibatta olmayı gerektirir. Allah için görüşmeyi, destek olmayı gerektirir. Bu yüzden Mümin kardeşlerimizle aramızdaki küskünlükleri ve küsme sebeplerini ortadan kaldırmaya çalışmamız lazımdır. Esasen müminlerin birbirlerine küsmeleri çok çirkin bir şeydir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Her pazartesi ve perşembe günleri ameller Allah'a sunulur, Allah-u Teâlâ kendisine ortak koşmayanlardan sadece mümin kardeşi ile arasında düşmanlık olan kimseler hariç hepsini bu günlerde affeder.” (Meleklere de): “Barışıncaya dek onları bırakınız, buyurur.” (İmam Malik, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace) Başka bir hadisi şerifte ise; “Mümin kardeşi ile bir sene dargın duran, onu öldürmüş gibidir.” (Ebu Davud, Beyhaki) Bu hadislerden anlaşıldığına göre, mümin kardeşiyle konuşmamak, onunla küs durmak, çok çirkin ve kabih bir davranıştır. Kişi ahiretini düşünüyor, cennet nimetlerini istiyor ve cehennem ateşinden muhafaza olmak, Allah'ın rızasını kazanmak istiyorsa, mümin kardeşiyle küs olmamalı ve ona buğzetmemelidir. Birbiri ile ilgilerini kesen iki kişinin en hayırlısı, selam vermeye ve konuşmaya ilk başlayan ve bu ayrılığın sebeplerini ortadan kaldıran kimsedir. Müslümanların birbirleri ile üç günden fazla küskün durmaları haramdır. İki müminin arasındaki küsmenin üç gün ile sınırlandırılmasından maksat, birbirlerine küsen kimselerin, bu müddet içinde daha iyi düşünüp, hatalarını anlamalarını temin ve kalplerindeki kini yok etmek içindir. Zaten mümin kimse, kin tutmaz ve hemen barışmaya yanaşmak suretiyle, faziletli davranmayı tercih eder. “İslam’ın en sağlam kulpu nedir?” Mümin küfründen dolayı kâfire buğzeder, dünyanın neresinde olursa olsun mümin kardeşini de sever. Mümin, Allah için sevdiği gibi Allah için de buğzeder. Küfründen dolayı kâfire Allah için buğzederken, imanından dolayı da Allah için mümin kardeşini her ne yaparsa yapsın, kardeşinden dünyevi ne zarar görürse görsün sever. İslam’ın en sağlam kulpu işte bu Allah için sevmek ve Allah için buğuzetmektir. Allah için sevmek nasıl imanın kemal şartlarından biriyse Allah için buğzetmek de aynı şekilde imanın kemal şartlarındır. Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sahabelerle beraber oturuyordu. Hz. Peygamber sahabelere: - İslam’ın en sağlam kulpu nedir? Diye sordu. Sahabeler: - Namaz, dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: - Namaz güzeldir. Fakat o en kuvvetli kulp değildir, dedi. Sahabeler: - Ramazan orucu, dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: - O güzeldir. Fakat (İslam’ın en sağlam) kulp(u) değildir, buyurdu. Sahabeler: - O halde cihattır, dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: - O da güzeldir. Fakat en sağlam kulp değildir, dedi. Sonra kendisi cevap olarak şöyle buyurdu: - İslam’ın sağlam kulpu, Allah rızası için bir insanı sevmek ve yine Allah rızası için buğzetmektir." (Ahmed bin Hanbel) Bir mümin hata ya da günah yaptığı zaman onun şahsına değil yaptığı hatasına ve günahına buğzedilir. Ebu Derda radıyallahu anh şöyle demiştir; “Kardeşinize sövmeyiniz, sizi onun durumuna düşürmekten koruyan Allah’a hamd ediniz. Kardeşinize buğz da etmeyiniz ancak onun ameline (yaptığı kötü işine) buğzediniz.” Ne yaparsanız karşınıza o çıkar! Bir kişi şöyle nakletmiştir: - Bir gün, gemide yolculuk yaparken baktık ki, arkamızdan bir kayık geliyor, bir süre sonra kayık battı. Gemidekilerden birisi, kaptana dedi ki: - O kayıktaki iki kardeşi kurtarırsan, sana yüz dinar veririm. Kaptan, hemen onları kurtarmak için harekete geçti. Kardeşlerden birini kurtardı, birisi boğuldu. Parayı verecek olan kimse: - Onun eceli bu kadarmış! Dedi. Kaptan güldü ve dedi ki: - Evet, doğru söylüyorsun ama bu iki kardeş, bir gün çölde bana rastladılar. Kurtardığım genç çölde beni devesine bindirdi. Diğeri ise sopasıyla bana vuruyordu. Ben de önce bana devesini veren genci kurtardım. Diğerini kurtarmak istemedim. O para veren kimse, hemen şu ayet-i kerimeyi hatırladı: “Her kim iyi bir iş yaparsa onun faydası kendisinedir. Kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir.“ (Casiye; 15) Görüldüğü gibi iki kardeşten birisi, Allah-u Zülcelal'in emrine uydu ve sevap işledi. Bu sevabı da kendisini denizde boğulmaktan kurtardı. Diğeri ise bir adama zulmetti ve sonunda da boğuldu. Demek ki, insan ne yaparsa, hem dünyada hem de ahirette onu bulmaktadır. İnsanın yaptığı salih amellerin, kendisine dünyada da menfaat verdiğine dair birçok hadis ve menkıbeler mevcuttur. Allah-u Zülcelâl hepimize; kendi fazlıyla, rahmetiyle, ihsanıyla, istediği, razı olacağı şekilde, amel-i salih yapmayı nasip etsin, inşaallah.

2 Ağustos 2012 Perşembe

HAVF ve RECA

Tetecâfâ cunûbuhum anil medâcıi yed’ûne rabbehum havfen ve tamaan ve mimmâ razaknâhum yunfikûn. Allah-u Zülcelâl ayeti, kerimede şöyle buyuruyor: “O muttaki kimseler, (geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar. RABLERİNE, AZABINDAN KORKARAK VE RAHMETİNİ UMARAK DUA EDERLER. Kendilerine verdiğimiz rızklardan da hayır yollarına infak ederler. " (es-Secde, 16) Bu sohbetimizde insanın ebedi saadeti için reçete hükmünde olan iki hasletten, havf ve reca’dan, yani korku ve ümitten bahsedelim inşallah. Havf ve recâ, kul itâat hâlini bırakıp benlik sevdâsına düşmesin diye nefsi bağlayan iki yulardır. (Ebû Bekr Vâsitî) Kuş için kanat neyse, mümin için de bunlar iki kanattır. Onlarsız uçulmaz. Bir mü'min "Cennete bir tek kişi girecek!" dense "Acaba ben miyim?"; "Cehenneme bir tek kişi girecek!" dense "Yoksa ben miyim?" hâlet-i ruhiyesinin içinde bulunmalıdır. Hadiste لاَ أَجْمَعُ عَلَى عَبْدِي خَوْفَيْنِ وَ أَمْنَيْنِ "Ben kuluma iki emniyeti birden vermem, iki korkuyu da birden vermem." buyruluyor. Hâlbuki biz gayet rahat ve lüks bir hayat yaşıyoruz? Havf(korku) ve recâ(ümit), Cenâb-ı Hakk'ın insana verdiği/vereceği iki büyük nimettir. Bu iki nimeti ölçülü bir şekilde kullanıp Allah'a ulaşmaya vesile edinmek bundan ayrı ve daha büyük bir nimettir. Sorudaki hadisin meal-i münifi şudur: "Ben kuluma iki emniyeti birden vermem, iki korkuyu da birden vermem." "Ben kuluma iki emniyeti birden bahşetmem. Bir insan dünyada keyif içinde, ahiret adına endişesiz ve kalbî hayatının yıkılmasından, letâifinin sarsılmasından ve duygularının ölüp gitmesinden, ruhî melekelerinin sönmesinden hiç endişe duymuyor ve korkusuz yaşıyorsa, o insan öbür âlemde korkusuz olamaz." Âhirette mücrimlerin (Kehf, 18/49) ve zalimlerin (Şûrâ, 42/22) korku içinde olacakları, Buna mukabil muhsinlerin (Bakara, 2/112), muttakilerin (A'râf, 7/35), muslihlerin (En'âm, 6/48), sâlihlerin (Ankebût, 29/9), şehitlerin (Âl-i İmrân, 3/170) ve îmânında, özünde, sözünde, fiil ve davranışlarında dosdoğru olanların (Ahkâf, 46/13-14; Fussilet, 41/30-31), İslâm'a uyanların (Bakara, 2/38), hasene sahiplerinin (Neml, 27/89), mallarını Allah yolunda harcayanların (Bakara, 2/262), namazlarını kılan ve zekâtlarını veren (Bakara, 2/277), Allah dostu (Yûnus, 10/62), mü'min, müslüman (Zuhruf, 39/68) ve saadet ehlinin (Enbiyâ, 21/101-103) korku ve üzüntü içinde olmayacakları bildirilmiştir. (İ.K.) Bunun gibi bir insan da dünyada korku içinde yaşıyor ve hep endişe içinde ise yani hem sözleri hem de hâliyle, "Aman yâ Rabbi! Senin inayetin olmazsa, imanımı koruyamam, Senin lütfun olmazsa letâifimi muhafaza edemem, Senin keremin olmazsa ben ayakta duramam, Senin sonsuz rahmetin, Rahmâniyet ve Rahîmiyetin olmazsa ben Cennet'e giremem, aslında Rahmeten li'l-âlemîn olan Habib'in olmasaydı ben yolumu da bulamazdım ve hep dalâlette kalırdım." Diyebiliyorsa, hep böyle korku içinde bulunup, sık sık kendini yokluyor, kontrol ediyor ve kendini yenileme imkânını buluyorsa, öbür âlemde –inşâallah– onun için korku olmayabilir. Bir insan endişesiz ve korkusuz, sadece dünya hayatını yaşamak için dünyaya gelmiş gibi davranıyor ve ara sıra dahi olsa ahiret endişesi onun duygularını sarmıyorsa işte o insan kendisinden endişe etmelidir. Hatta çok defa böyle bir şey olmasa bile, sırf rahat ve rehavet içinde bulunduğundan ötürü endişe edip hicap duymalıdır. Mesela, Fatiha Kur’an-ı Kerim’in fihristesi, hülasasıdır. Onda da havf ve reca dersi birlikte veriliyor. “Hamd”de medih ve sena hâkim. “Mâliki yevmiddin”, havf dersi verir. “İbadet” recaya, “istiane” havfa işaret ederler. “Sırat-ı müstakime hidayet talebi” recadır. “Mağdup ve dallinden olma korkusu” havftır. Fatiha’yı okuyan bir mü’minin ruhu, o hissetmese de, havf ve reca dalgaları arasında seyran eder. Konuya biraz daha açıklık getirmesi açısından bir misal arz edelim: Sahih rivayetlerde anlatıldığına göre, Ömer b. Abdülaziz'in sabahlara kadar إِذِ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُ يُسْحَبُونَİzil aglâlu fî a’nâkıhim ves selâsil, yushabûn."O gün zincirler onların boynuna dolanmıştır."[1] âyetini tekrar ede ede yığılıp kaldığı olurdu. Ayrıca o, çok defa şu âyeti okuyup kendinden geçerdi: أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا Yani,"Siz dünya hayatında bütün yaptığınız iyiliklerin karşılığını gördünüz, mükâfatınızı aldınız, sanki dünya için gelmiş gibi her şeyinizi dünyada yiyip bitirdiniz ve ahirete bir şey bırakmadınız." Evet, sağlam kalbli bir mü'minin, böyle bir endişe taşıması gayet normaldir ve haddizatında bu korku derin bir düşünce neticesidir. Daha hayattayken Cennetle müjdelenen Hz. Ömer’e bu yönüyle baktığımızda, bu iki duyguyu birbirini yok etmeyecek derecede canlılık içerisinde tuttuğunu görürüz. Birisi caminin kapısından bakıp, “Biriniz hariç hepiniz Cennete gireceksiniz’ dese, o ben olurum diye titrerim. Biriniz hariç hepiniz Cehenneme gireceksiniz’ dese, o zaman da, ‘Yine o ben olabilirim’ diye ümit içerisinde olurum’ der. Onun hayatı boyunca olduğu gibi ölüm esnasında yaşadığı şu duygular da bunun en güzel örneklerinden biridir. Etrafındakilerin onun ağır durumunu görüp, “Eyvah, Ömer’i kaybediyoruz” diye feryat ettiklerinde o hep bu yüce duygular içerisindeydi. İçirdikleri üzüm şerbetini de, sütü de dışarı atmıştı. “Akşama varmaz ölür” diyorlardı. Herkesi bir ağlamadır tutmuştu. Hz. Ömer ise hastalığını düşünmüyor, ölümden endişe etmiyordu. Onu düşündüren, başka şeylerdi: “Ölmekten korkmuyorum. Yüzüme bir kapı açılacak kabir kapısı. Orada kim bilir başıma neler gelecek? Bir şeylerim olsaydı kapının arkasındaki o korkunç ve dehşetli durumdan kurtulmak için hepsini sarf ederdim. Mal sadaka için lâzım, hayır için lâzım.” Hz. Ömer, hayattayken Cennetle müjdelenen on Sahâbîden birisiydi. Fakat bu müjde onu hiçbir zaman gevşekliğe atmamıştı. Daimâ “Bir günah işlersem ne olur benim hâlim?” titizliğiyle hareket ediyordu. Bu sözler de aynı duyguların ifadesiydi. Etrafındakiler onu tesellîye çalışıyorlardı. İbni Abbas şöyle dedi: “Yâ Ömer, ben kesin olarak umuyor ve niyaz ediyorum ki, sen önüne açılacak kapının arkasındaki korkunç hallere uğramayacaksın.” Daha sonra İbni Abbas şunları ilâve etti: “Biz seni tam ve gerçek mânâsıyla mü’minlerin halifesi ve büyüğü olarak bildik, tanıdık. Sen kararlarını Allah’ın kitabının hükümleri çerçevesinde verdin. Resûlullahın sünnetini ihyâ ettin. Adalete değeri nisbetinde kıymet verdin. Bilerek tek bir zulümde bulunmadın. Mal dağıtımında da kıl kadar olsun adaletten ayrılmadın.” Bu sözler Hz. Ömer’i canlandırmıştı âdetâ. O ağır hastalığına rağmen yatağından doğruldu ve hayret içerisinde, “Sen benim böyle bir adam olduğuma Allah huzurunda da şâhitlikte bulunur musun?” diye sordu. Hz. Ali hemen İbni Abbas’ın omuzuna dokunarak, “Evet, de, durma!” dedi. O da, “Evet, bulunurum” cevabını verdi. Hz. Ömer rahatlamıştı. Âdeta bütün hastalığını unutmuş, sevincinden ağlamaya başlamış ve ellerini semâya kaldırarak şu duâyı yapmıştı: “Ya Rab! Bu şahitliği kabul buyur!” Allah-u Zülcelal bizleri affetsin inşallah. Amin.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Millet kalesinin tamiri ve Ramazan’da Kur’an

Allah’a imanın insanlara unutturulduğu, peygamber sevgisinin sinelerden sökülüp atıldığı, kulluktaki şuur, hudû ve huşûun silinip gittiği ve dinin formal Müslümanlığa bırakıldığı bir dönemde bütün yitirdiklerimizi yeniden bulmak ve taklitten tahkike yürümek kolay olmayacaktır. Zira, biz İnsanlığın İftihar Tablosu zaviyesinden Müslümanlığı görüp tanıyamadık.. Raşid Halifelerin duyuşuna göre Müslümanlığı duyup tadamadık.. selef-i sâlihînin ubudiyetteki his ve heyecanını anlayamadık. Maalesef, mesele şekle takılıp kaldı. (00:50) Üstad’ın ifadesiyle, asırlardan beri her yanıyla rahnedâr olmuş -bütün surlarında gedikler açılmış ve burçları yıkılmış bir kaleye benzeyen- ferdî ve içtimâî bünyenin, bir hamlede tamir edilip canlandırılmasına, eski dinamizmine kavuşturulup cihanda bir denge unsuru hâle getirilmesine imkân yoktur; zira, tamir çok zordur. (03:24) Müslümanlığı onda bunda değil yeniden İnsanlığın İftihar Tablosu’nda aramak lazım!.. Raşid Halifelerin sergüzeşt-i hayatlarında aramak lazım!.. Selef-i sâlihînin çizgisinde aramak lazım!.. (04:20) Şekil hakikate yürüme adına bir köprüdür. Taklitle hakikate ulaşılır. Ne var ki, bir an önce taklitten geçip tahkike ulaşmak bir esastır. Aksi halde, yıkılması her an muhtemel olan taklit köprüsüyle beraber yıkılıp gitmek ihtimali çok büyüktür. (11:07) Hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehaî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, Nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor. Evet, Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî.. gibi Hak dostları hep rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış ve hayatlarını havf ufkunda sürdürmüşlerdir. (13:52) Hakiki kulluğu Esved bin Yezid gibi büyüklerin anlayışında aramak lazım!.. Şeklî Müslümanlıkla iktifa etmemek lazım!.. Şekilde, surette ve kültür Müslümanlığında takılıp kalmamak, marifet adına hep “Daha yok mu?” demek ve sürekli derinleşme peşinde olmak lazım. (19:13) Soru: Aslında bir mü’minin Kur’an-ı Kerim ile her zaman ciddi irtibat içinde olması gerekse de Ramazan ayında İlahî Kelam’la farklı bir münasebete geçildiği de bir gerçek. Ramazan-ı şerifi tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirebilmemiz için tavsiyelerinizi bir kere daha lütfeder misiniz? (21:00) Kur’ân’a itimat etmeniz; Kur’ân’ın Allah’ın kelâmı olduğuna inanmanız ve ona güvenmeniz; yani, sizin davranışlarınıza, hareketlerinize bağlı olarak ortaya koyduğunuz eserlerin sizin teşebbüslerinizle sâdır olmasından daha kat’î bir yakinle, “O Allah’ın kelâmıdır ve onun içinde her şey vardır. O ezelden gelmiştir, ebede gitmektedir” mülâhazasıyla Kur’ân’a teveccüh etmeniz çok önemlidir. Böyle bir iman ve itimat sayesinde, onu başkalarından çok farklı görür, çok farklı duyarsınız. Kur’ân bazılarına -tabiri câizse- cimri davranır; çünkü onların hakkı yoktur cömertliğe ve semâhate. Onlar semîh bir gönülle Kur’ân’a teveccüh etmiyorlar ki, Kur’ân’ın semâhat sağanağına mazhar olsunlar. İçinde bir hazine var, diye bakmıyorlar ki, onun mücevherlerini bulsunlar. Bir şeyler bulacağına inanmayan birisi, altın damarı içerisinde yürüse dahi altına rastlayamaz. Fakat hassas bir insan, bir tanecik emare görse, ne yapar eder damara yol vurup gider ve altına ulaşır. (21:26) Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi. İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir. (25:50) Hemen her yerde mukabeleler yapılıp Kur’an-ı Kerim okunsa da maalesef dinin dili bilinmediğinden Kur’an’ın ne dediği ve mesajının ne olduğu anlaşılamıyor. Gerçi Kur’an-ı Kerim’i öpüp başa koymanın, saygı ifadesi olarak onu yüksek bir yere asmanın ve düz okuyarak hatmetmenin de sevabı vardır. Evet, Kur’an-ı Kerim’e karşı ortaya konan zahîrî ve sûrî bir ta’zimin de kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat, asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber manaya da alaka göstermek ve onun manasında derinleşmektir. (26:26) Hem Kur’an-ı Kerim’in derinliklerine yelken açmak hem de Ramazan-ı şerifi daha derinden duymak için mukabeleler biraz daha zenginleştirilebilir. Mesela; mukabele iki vakte taksim edilebilir: Önce sabah namazını müteakiben yarım cüz Kur’an ve onun meali okunup -insanların mesaileri nazar-ı itibara alınarak- öğle, ikindi veya yatsı namazlarından evvel ya da sonra da kalan yarım cüz ve meali tamamlanabilir. Kur’an’ı geniş bir mealle beraber hatmetme çerçevesindeki böyle bir gayret neticesinde, mü’minler, Hazret-i Mü’min ü Müheymin’den Cibril-i Emin ile yeryüzündeki en emin insana gelen ve en emin ümmete bir mesaj olan Kur’an-ı Kerim’i engin muhtevasıyla bir kere daha görüp tanıma imkanı bulurlar. (29:30) İslâmiyet ve risaletin Mekke’de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden yayılışı, birçok hikmetlere mebnîdir. “Allah risaletini kime (nerede, nasıl, hangi lisanla) vereceğini pek iyi bilir.” (En’âm sûresi, 6/124) âyet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, risaletin jeoloji, antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekân ve dil buudları gibi sair önemli hususlar itibarıyla da değerlendirilebilir. Bu hususlar arasında lisan buudu da çok önemlidir. Kur’ân-ı Kerim’in değişik yerlerinde, onun Arapça indirilişiyle ilgili pek çok âyet mevcuttur. Bu da, bilhassa o dönem itibarıyla, Arapça’nın mükemmelliğini göstermektedir. (34:07) Arapça’yı iyi bilen ve çok güzel kullanan müfessirlerin başında gelen merhum Seyyid Kutup der ki: “Bu Kur’an’ın esrârını hareketsiz ve aksiyonsuz insanlar anlayamaz; onun işaret ettiği manaları ancak hakkıyla iman edenler ve cahillik karşısında Kur’an’ın hedeflerini gerçekleştirmeye çalışanlar kavrayabilirler.” (35:00) Muhammed İkbal der ki: “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’ân okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyordum. Tam iki sene, belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Bir gün âdeti üzere tekrar sorunca, ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Bir şey mi demek istiyorsun?’ dedim. Babam şöyle cevap verdi: ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde “Kitap” var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammed’im! Kur’ân’ı sana sesleniyor gibi okur ve her âyetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.” (37:50) Kur’an-ı Kerim aklımızla beraber -belki daha çok- kalbimize ve ruhumuza seslenir. Kalb ve ruhumuzla onunla tanışacağımız âna kadar onu doğru anlamamız mümkün değildir. (41:00)

5 Temmuz 2012 Perşembe

ORUCUN HAKKINI YERİNE GETİRELİM

Oruç tutmaktan maksat; Şeytan’ı kahra uğratmaktır Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “... Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer; 10) Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan ayında oruç tutanlardır.” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor. Her amelin bir sevabı, her sevabın da bir hesabı vardır. Bazı ameller vardır ki her bir tanesi on sevaptır, bazıları yetmiş sevap, bazıları da yedi yüz sevaba kadar gider. Bazı ameller de vardır ki o amellere Allah istediği kadar sevap verebilir. Orucun sevabı ise Allah-u Zülcelâl’in karşılığını hesapsız olarak verdiklerindendir. Bu hüküm, hadis-i şerifler de bildirilmektedir. Denilmiştir ki: “Oruç tutmaktan maksat, Allah’ın düşmanını kahra uğratmaktır; o da şeytandır. Şeytan’ın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmekle olur. Bunun yolu ise oruçtur.” İbn Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü oruç ve Kur’an, kul için şefaat edeceklerdir. Oruç şöyle diyecektir: ‘Ey Rabbim! Ben, onu gündüzleri şehevi arzulardan almıştım.’ Kur’an da şöyle diyecektir: ‘Ben de onu, geceleri uykudan, dinlenmekten almıştım.’ Onların böyle demeleri üzerine, her ikisinin de şefaatleri makbul olur.” (Ahmed bin Hanbel, Taberani, İbn-i Ebi’d Dünya, Hâkim) Orucun hakkını yerine getirmek Ramazan ayı, Allah’ın rızasına ulaşmak, cennet nimetlerini elde etmek ve cehennemden azat olmak için çok büyük bir vesiledir. Dikkat edersek hadis-i şeriflerde geçtiği üzere Ramazan ayı, hakkını yerine getirenlere şefaat edecektir. Burada bizlere bir işaret vardır. “Onun hakkını yerine getirmek” çok kısa bir cümle olduğu halde, altında çok büyük manalar vardır. Orucun hakkını yerine getirmek, Allah’ın bütün emir ve nehiylerini gözetmekle olur. Demek ki Allah-u Zülcelâl, kabirde ve kıyamet gününde perişan olmamamız için bize Ramazan ayını ve Kur’an’ı nur olarak vermiştir. Öyleyse bizlerin de Ramazan ayına hürmet konusunda çok dikkatli davranması gerekir. Ramazan ayında bol bol Kur’an okuyarak, kabir ve kıyamet gününün karanlığına karşı, bu iki nuru elde etmemiz gerekir. Bu mübarek ayda, gece gündüz demeyip elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl’in zikrini yapalım. Üç çeşit oruç vardır: Birincisi: Yemek, içmek ve şehvetten kendini alıkoymak suretiyle oruç tutmaktır ki bu, avamın, sıradan insanların tuttuğu oruçtur. İkincisi: Evliyaların ve salihlerin orucudur ki bunlar yalnız yemek, içmekten değil, Allah-u Zülcelâl’in bütün haram kıldığı şeylerden kendilerini muhafaza ederler. Bizim de yalnızca yemek ve içmemekle değil, bütün vücudumuzla oruçlu olmamız lazımdır. Günahlardan ve gafletten de oruçlu olmalıyız. Evliyalar ve salihler oruç tutarken; zikir, ibadet ve hayır konuşmaktan başka bir şey yapmazlar. Üçüncüsü: Havassın orucudur. Bunlar kalplerini sadece Allah’a bağlarlar, sanki dünyada değilmiş, sanki yalnız Allah varmış gibi, oruç tutarlar. Bu oruç, Peygamberlerin orucudur. Biz de elimizden geldiği kadar, evliyaların ve salihlerin orucunu tutalım. Çünkü sadece onun sevabı katmerlidir. Yalnızca yemek ve içmekten kendini alıkoyarak tutulan oruç ise sevap bakımından çok noksandır. Nasıl, yemek yemek ve su içmekle zahiri olarak oruç bozuluyorsa manevi olarak onu ifsat eden gıybet gibi şeyler vardır. Bundan dolayı emeğimizin, meşakkatimizin boşa gitmemesi için bunlara da dikkat etmemiz lazımdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Çok oruçlular vardır ki onların orucundan onlara, susuzluktan başka bir şey yoktur.” (Nesai) Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmaktadır: “Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem zamanında oruç tutan iki kadın akşama doğru, açlık ve susuzluktan helak olacak vaziyete geldiler; oruçlarını bozmak için müsaade almak üzere, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme bir kişi gönderdiler. ‘Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de bir bardak verdi ve onlara, yediklerini bu bardağa kusmalarını’ buyurdu. “Onlardan birisi safi kan ve et kusarak, bardağı yarıya kadar doldurdu, diğeri aynı şekilde kusarak bardağı doldurdular. Bu duruma herkes şaşırmıştı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: ‘Bunlar, Allah-u Teâlâ’nın kendilerine helal kıldığı şeyden oruç tuttu, fakat haram ettiği şey ile iftar ettiler.’ (Sonra da bunu açıklayarak) şöyle buyurdular: ‘Birisi diğerinin yanına sokuldu ve halkın gıybetini yaptılar. İşte, şu gördüğünüz yedikleri, insan etleridir.” (Ahmed bin Hanbel) Orucun sevabını götüren davranışlar Birincisi: Yalan söylemek. Özellikle ticaretle uğraşanlar, bir malını satmak için fazla dil döktüğü zaman, bakarsın ki arada bir yalan söyler, hâlbuki Allah-u Zülcelâl nasip etmişse zaten o mal satılacaktır, eğer nasip etmemişse ne kadar yalan söylesen de satılmaz. İkincisi: Gıybet de orucun sevabını iptal eder. Gıybet, diğer mümin kardeşlerimiz hakkında onun yanımızda olması durumunda gücüne gidecek, hoşuna gitmeyecek olan şeyleri arkasından konuşmamızdır. Üçüncüsü: Laf taşımak, yani nemimedir. Bu, iki kişinin arasını açmak için laf taşımaktır. Dördüncüsü: Başka kimselerin malını haksız yere elde etmek için yalan yere yemin etmektir. Beşincisi: Şehvetle yabancı kadınlara bakmaktır. Bunların hepsi orucun sevabını yiyip bitirir. Özellikle günümüzde, insanlar göz zinası ve gıybet hastalığına maalesef çok kapılmışlardır. Gıybet etmekle, fuzuli konuşmakla, insanlarla mücadele etmekle, tartışmakla, başkalarına kötü söz söylemekle, kişiye oruçtan bir sevap kalmamakta, açlık ve susuzluktan başka bir kârı olmamaktadır. Yalan söyleyerek mümin kardeşlerimizin arasını bozmak, kulaklarımızla Allah-u Zülcelâl’in haram kılmış olduğu şeyleri dinlemekle, orucumuzu manen bozmuş, o hazinemizi kaybetmiş oluyoruz. Madem çok günah işliyoruz… İşte, oruç gibi bir hazineyi elde ettikten sonra, onu kaybetmemek için bunlara dikkat etmeliyiz. Bizim yememiz, içmemiz, evimiz, her şeyimiz, Allah’a ibadet kastıyla olmalıdır. Ancak o zaman, her yaptığımız ibadet olur. Tek çaremiz de budur. Özellikle bu ahir zamanda, günahlar çok fazla işlendiği için kişinin ibadeti de o oranda fazla olmalıdır. Nasıl bir hastanın hastalığı ağırlaştığında, daha yüksek dozlarda ilaç kullanması lazımsa daha çok ilaç alması gerekiyorsa aynı şekilde içinde bulunduğumuz ahir zamanda da insanların eğlenceye ve zevklerine düşkün hale geldiklerinden dolayı, çok daha fazla ibadet yapmaları gerekiyor. El ele verip Allah’a gitmek, O’na yönelmek ve şeytanın hilelerinden hep birlikte kaçınılmaya çalışılmalıdır. Bunları yapmazsak, nefsimize, kendimize çok yazık etmiş oluruz. İyi bilelim ki nefis, her zaman hazırda olan, en kolay yoldan elde edilen şeyleri ister. Gözünün görmediği, perdeler arkasında kalan şeyleri sevmez. Daima içinde bulunduğu dakikayı düşünür, sonrasına bakmak bile istemez. Hâlbuki o dakika bitecektir. Nasıl bir insan, çocuğunu düşündüğü için geleceği iyi olsun diye, onu çeşitli okullara veya bir meslek öğrenmeye gönderiyorsa bizim de geleceğimiz olan kıyamet gününe hazırlık yapmamız, ahiret sanatına sahip olmamız gerekir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilip sevabını da Allah-u Teâlâ’dan bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.” (Buhari) Mübarek vakitlerde günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allah-u Zülcelâl tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi, azabının daha şiddetli olmasına ve Allah-u Zülcelâl’in ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur. Allah-u Zülcelâl hepimizi, Ramazan-ı Şerif’in hakkını yerine getirenlerden ve hakkıyla oruç tutanlardan eylesin. (Âmin)

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM