Wikipedia

Arama sonuçları

21 Haziran 2012 Perşembe

İNTİHAR.

Kim bir kimseyi, kısas veya yeryüzünde bir fesada mukabil olmanın dışında öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide Sûresi, 5/32) buyurarak bir cana kıymayı, bütün insanlığı öldürmeye denk bir cinayet saymıştır. Öte yandan bir insanın korumakla mükellef olduğu beş esastan biri de nefsin korunmasıdır. Hatta denebilir ki, -Şatıbî’nin de Muvafakat’ında belli bir sistem içinde ele aldığı gibi- bütün hukuk sistemi, usûl-i hamse dediğimiz nefis, din, mal, akıl ve neslin korunması esası üzerine müessestir. Dahası nefsin korunması, bu esasların en başında yer alan bir meseledir. Bu zaviyeden insan, dinini, ülkesinin sınırlarını, ırz ve namusunu, istiklalini, malını koruduğu gibi canını da korumakla mükelleftir. Nefis korunmaya o kadar liyakatli ve onun korunması o kadar önemlidir ki, ona karşı bir tecavüz vuku bulduğu zaman, belli şartlarda nefis müdafaası adına karşı tarafın nefsine müdahaleye bile cevaz verilmiştir. Emanete İhanet Ayrıca nefis, Allah’ın insana önemli bir emanetidir. Yani nasıl ki iman, diyanet, dine hizmet etme insana verilmiş birer emanettir; bütün bunların matiyyesi (bineği) sayılan nefis de insan için öyle bir emanettir. Çünkü hayat olmayınca bunların hiçbirisini hayata tatbik mümkün olmayacaktır. Bu açıdan bir insanın kendi iradesiyle hayatına son vermesi, Cenab-ı Hakk’ın nefse ait bir kısım emanetleri taşımakla vazifeli kıldığı matiyyeye kıyma demektir. Hem insan, tıpkı bir asker gibi dünyaya gelir, silâh altına alınır ve bir vazifeyle tavzif edilir. Bu açıdan insana düşen, kendisine “gel” çağrısında bulunulacağı ana kadar sabretmesini bilmektir. Nasıl ki bir asker, terhis belgesi henüz komutanı tarafından imzalanmadan bölüğünden ayrılıp giderse askerlikten firar etmiş sayılır, aynı şekilde sahibi tarafından terhisi imzalanmadan hayat vazifesini terk eden bir insan da firarî sayılır ve böyle birinin ömür boyu yaptığı bütün ameller yanar. Hatta intiharın daha berisinde, bir insanın yaşadığı bazı sıkıntılardan dolayı Cenab-ı Hakk’ın canını almasını arzu etmesi bile günahtır. Çünkü böyle bir istekte bulunmak, Allah Teâlâ’nın kaza ve kaderine bir başkaldırma ve isyandır. Bu sebepledir ki, ağzından ezkaza böyle bir isyan sözü çıkan kimsenin, odasına çekilerek başını yere koyup büyük bir günah işlemiş gibi “Allah’ım beni affet. Çünkü Sana karşı bir cinayet işledim” demesi gerekir. Hayata kıymanın çok daha berisindeki böyle bir mülahaza bile mahzurluysa, Allah’ın bu dünya askerliğinden terhis etmesini beklemeden, terhise müdahale etmeye kalkma Allah’a karşı çok daha büyük bir saygısızlık demektir. Çünkü bu mevzuda söz, O’na aittir. Dünyaya gönderen O olduğuna göre, buradan ahirete gönderecek olan da yine O’dur. Bu mevzuda hiçbir beşere müdahale hakkı verilmemiştir. Vakıa insan, nefsini, dinini ve malını koruma gibi, müdafaa etmesi gereken değerleri müdafaa ederken vefat edebilir. Böyle bir neticede insan müdahalesi var gibi görünse de esasında bu, Cenab-ı Hakk’ın emirleri çerçevesinde ötelere yürümenin ad ve unvanıdır. Zira bir hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: مَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أَهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ “Kim malı uğrunda öldürülürse o şehittir, kim dini uğrunda öldürülürse o şehittir, kim nefsi uğrunda öldürülürse o şehittir ve kim ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” (Tirmizî, Diyât 22; Nesâî, Tahrimu’d-dem 23) Dolayısıyla bu gibi durumlarda ölme, bir yönüyle yine terhis ve tezkerenin O’nun tarafından doldurulması demektir. Fukahadan bazıları, intihar eden bir insanı, mürted gibi farz ederek, onun namazının kılınmayacağına hükmetmiştir. Fakat muvakkat cinnet geçiren bir insanın bu cinnet esnasında intihara kalkışmış olabileceği mülahazası da vardır. Bu durumda bulunan insan ise, aklî dengesini yitirdiğinden dolayı ne yaptığının şuurunda olmaz. Bu sebeple, intihar eden bir kimsenin hangi saikle canına kıydığını ve yaşadığı hadisenin arka planının ne olduğunu tam olarak bilemediğimizden, bizim bu gibi insanlar hakkında hüsnüzan ederek dinimizin emrettiği şekilde onların techiz ü tekfinini yapmamızda, cenaze namazlarını kılıp haklarında hüsn-ü şehadette bulunmamızda mahzur görülmemiştir. Bazen de tahammülfersa hale gelen bir kısım acı ve ızdıraplar insanı intihara sürükleyebilir. Nitekim devr-i risalet-penahide böyle bir hadise yaşanmıştır. Kuzman isminde bir şahıs Uhud savaşında aldığı ağır yaraların ızdırabına dayanamayarak ölümünü hızlandırmak için kılıcının keskin tarafını göğsüne dayamış ve üzerine yüklenerek intihar etmiştir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onun hakkında, “O, ateş ehlindendir!” buyurmuştur. Düşünün ki, Peygamber önünde savaşmış, savaşırken şehit olacak derecede yaralanmıştır. Ama ağrı ve sızısına dayanamayarak kendisini öldürdüğünden dolayı bu tali’siz insan kazanma kuşağında kaybetmiştir. Evet, o, Allah’ın kararından evvel kendisi hakkında kendi karar vermiş, terhis tezkeresini vaktinden evvel alarak kendisi doldurmuş ve neticede “O, cehennemliktir.” beyanına müstahak olmuştur. Hâlbuki inanmış bir insana düşen, karşı karşıya kaldığı bu gibi durumlarda dişini sıkıp sabretmektir. İnsan, her ne olursa olsun Allah’ın “gel” diyeceği ana kadar katlanmasını bilmeli ve Cenab-ı Hakk’ın muradına göre ölmelidir. Diğer bir ifadeyle insan ölürken bile murad-ı ilahîyi takip etmelidir. Kur’an-ı Kerim’de geçen: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ “Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği şekilde korkun, Allah’ın istediği ölçüler içinde takva dairesi içinde yaşayın ve zinhar Müslüman olmanın dışında ölmemeye çalışın.” (Âl-i İmrân, 3/102) mealindeki âyet-i kerime, işarî manada insanın kendi hayatına kıymaması gerektiğini de ifade etmektedir. Zira intihar, Allah’a teslim olamamanın bir neticesidir. Oysaki âyet, ‘Allah’a teslim olma hali dışında bir hal üzere ölmeyin’ buyuruyor. Ayrıca bir insanın kendi hayatına kıyması, bütün geçmişini heder etme demek olduğundan, o, çok tehlikeli bir iş üzerinde hayatını sonlandırma demektir. Katmerli Cinayet: İntihar Saldırıları Günümüzde, önce Batı’da başlayıp daha sonra maalesef İslam coğrafyasındaki bazı ülkelerde de görülen ve adına intihar saldırısı dedikleri bir intihar şekli daha vardır. Hadisenin failleri, bu tür saldırıları “anlamlı intihar” olarak nitelendirip kendilerince ona bir misyon yüklüyorlar. Başka bir ifadeyle ideolojileri uğruna gerçekleştirdikleri bu intiharlarla, sözde ona bir anlam ve bir değer kazandırmaya çalışıyor ve bununla kendi din ve diyanetlerini korumayı düşünüyorlar. Oysaki hakikati itibarıyla meseleye bakıldığında, bu tür canlı bombaların biraz evvel ele aldığımız intihardan bir farkı olmadığı görülür. Hatta bu tür intiharların muzaaf bir cinayet olduğu dahi söylenebilir. Çünkü insanlıkla alakaları bulunmayan ve dinin ruhundan habersiz olan bu gafil caniler, kendilerini öldürmek suretiyle tepetaklak Cehennem’e yuvarlanmanın yanı başında, bir de bir sürü masum insanın canına kıyıyorlar. Dolayısıyla onlar, kendi hesaplarını Allah’a vermenin yanında çoluk çocuk, kadın erkek, Müslim gayrimüslim demeden kanına girdikleri insanların da teker teker hepsinin hesabını Allah’a verme durumunda kalacaklardır. Çünkü İslam’da gerek sulh gerekse savaş halinde yapılması gerekenler belli kanun ve disiplinlere bağlanmıştır. Sulh halinde kimse kendi kendine harp ilan edip bir insanı öldürme kararı alamayacağı gibi, sıcak savaş esnasında da karşı cephede bulunan çocuk, kadın ve yaşlıları öldürme hakkına sahip değildir. Bu itibarla, hangi açıdan ele alınırsa alınsın, intihar saldırıları ve benzeri terör hadiselerini Müslümanlıkla telif etmek asla mümkün değildir. Bu hususa ışık tutacak bir hadis-i şeriflerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur: لَا يَزْنِي الْعَبْدُ حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَشْرَبُ الْخَمْرَ حِينَ يَشْرَبُهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَسْرِقُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَقْتُلُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ “Kul, Mü’min olduğu halde zina etmez, Mü’min olduğu halde içki içmez, Mü’min olduğu halde hırsızlık yapmaz, Mü’min olduğu halde insan öldürmez.” (Nesâî, Kasâme 48, 49) Buradan anlıyoruz ki, bir kâtil, kıtal esnasında mümin değildir. Diğer bir ifadeyle bu günahları irtikâp eden bir insana, o anki hali, kurguları, plan ve projeleri itibarıyla “Müslüman” denemez. Evet, o esnada onun üzerine bir mercek koyup baktığınızda, karşınıza bir Müslüman portresinin çıkmadığını ve böyle bir karakterin İslamî çerçeveye uymadığını görürsünüz. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, canlı bomba olmak suretiyle masum insanların canına kıyan kişi hangi ülke ve hangi hizipten olursa olsun, onun işlediği bu cinayet kesinlikle Müslümanlıkla telif edilemez. Onca insanın canına kıyan bir insan, öbür tarafta iflah olmaz. Elbette ki, büyük günahlardan sayılan bu cürümleri işleyen bir insanın tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmesi ve Cenab-ı Hakk’ın da onun günahlarını affetmesi her zaman için mümkündür. Bu takdirde ona ahirette nasıl bir muamelede bulunacağını ise ancak Cenab-ı Hak bilir. Diğer yandan bu tür cinayetlerin İslam’ın dırahşan çehresini kararttığı, İslam’ın pırıl pırıl çehresine bir zift atma manasına geldiği de bir gerçektir. Çünkü Müslüman görüntüsüyle ve din adına hareket ediliyor izlenimiyle işlenen cinayetler, İslam’ın aslından ve usulünden habersizler nazarında İslam’a mal edilmektedir. Dolayısıyla inanan insanlar böyle bir yanlış algıyı temizlemek istediğinde bir hayli zorlanacaktır. Evet, İslam adına zihinlerdeki bu kötü algıyı temizlemek için yıllarca çalışmak icap edecektir. Bu açıdan da söz konusu intiharları kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin bunların muzaaf hatta mük’ab bir cinayet olduğu söylenebilir. İslam’ın gerçek veçhesini bilmeyen bir iki insan burada bana, “Müslümanları intihar komandosu olmaya sevk eden Cennet’e gitme sevdası mıdır?” diye bir soru sormuşlardı. Onlara şöyle cevap vermiştim: “Şayet bu insanlar böyle bir mülahazayla hareket ediyorlarsa yanlış bir mülahaza içindeler demektir. Çünkü böyle bir cinayete teşebbüs eden kimse Cennet’e değil, ‘cup’ diye Cehennem’e düşer.” Hâsılı, intihar saldırıları adı altında işlenen bu korkunç cinayetlerin din temelli gibi gösterilmesi meseleyi daha tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, böyle bir vahşet hangi maksatla ve hangi şekliyle işlenirse işlensin, o, Allah’ın sevmediği ve razı olmadığı münker bir fiildir ve İslam’la telif edilmesi de asla mümkün değildir.

31 Mayıs 2012 Perşembe

HZ. PEYGAMBER NASIL İRŞAD ETTİ?

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) her konuda olduğu gibi İslâm mesajını insanlara iletmede ve toplumu ıslah etmede de bizler için en güzel örnek ve rehberdir. Nitekim Yüce Allah bu hususta; “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (Mâide, 5/67) buyurmaktadır. İşte, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de Allah’tan aldığı tebliğ görevini yerine getirirken, olanca gayretini sarf etmiş ve bu görevi bir metot üzere yapmıştır. Zira Yüce Allah: “Habibim, öğüt vermeye devam et; çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zariyat, 51/55), “Onlar, kalplerindekini Allah’ın bildiği kimselerdir. Sen o münafıklara aldırış etme; kendilerine öğüt ver, içlerine işleyecek, dokunaklı sözler söyle.” (Nisa, 4/63) buyurarak, bu vazifenin bir metot üzere yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Bu metot da, öğüt vermek, işlenen fiillerin neticelerini hatırlatmak, sevap ve ceza ile ilgili sözler söylemek, Allah’ın emir ve yasaklarına uymayı öğütlemek anlamına gelen “mev’ıza-i hasene”dir. İslâm’da tebliğ ve irşat görevini yapacak ve insanları iyilik ve güzelliklere çağıracak olanlar, başta din görevlileri olmak üzere, İslâmî konularda ilim sahibi bütün Müslümanlardır. Onlar, “peygamberlerin mirasçısı” (2) olmaları sebebiyle birer davetçi ve yol göstericidirler. Genelde bütün müminlerin, özelde din adamlarının görevi olan tebliğ, irşat ve davette Hz. Peygamber örnek alınacaktır. Çünkü Yüce Allah; “Allah’ı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah’ı çok zikreden siz müminler için Allah’ın Resulünde en güzel örnek vardır.” (Ahzab, 33/21) buyurmaktadır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), davetinde, sözü, inancı, tavrı ve davranışı ile en geçerli metotları uygulamıştır. Tebliğ ve irşatta izlenecek metot çok önemlidir. İrşat ve iknada bu kadar önemli olan tarz ve üslup; acaba Hz. Peygamber’in tebliğ hayatında nasıldı? İşte bu yazımızda, önce genel bazı hatırlatmalarda bulunup ardından, Hz. Peygamber’in İslâm’ı tebliğde ve toplumu ıslah etmede kullanmış olduğu davet ve irşat tarzını örneklerle açıklamaya çalışacağız. Zamanlama ve talebin oluşması: Tebliğ ve irşatta zamanlamanın son derece önemli olduğu kesinlikle bilinmektedir. Söylenecek sözlerin, dikkatlerin dağılmayacağı bir süre içinde, kısa ve özlü bir şekilde söylenip bitirilmesi kadar, dinleyicilerin istekli olup olmadığını da dikkate almak gerekir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), bu hususlara özellikle dikkat ederdi. Hadislerinin kısa ve özlü, her birinin birer vecize niteliğinde oluşunun sebebi budur. Hz. Peygamber’in karşısındakilerin dinlemeye istekli olup olmadığını dikkate alma konusundaki hassasiyetini, Abdullah b. Mes’ud (radıyallahu anh) şöyle anlatmaktadır: “Ashabı usanıp sıkılır düşüncesiyle Hz. Peygamber, bize her gün değil, ara sıra vaaz ve nasihat ederdi.” (3) Sözde tekrar ve vurgu: Hz. Peygamber’in tebliğ ve irşatta dikkat ettiği hususlardan biri de; önemli gördüğü konularda meselenin daha iyi anlaşılması için sözünü üç defa tekrar etmesidir. Tekrar ederken, sözleri dilinden sayılacak kadar net ve tane tane dökülür, dinleyenler sözlerini âdeta ezberleyebilirlerdi. (4) Bilmediğine cevap vermemesi: Diğer bir özelliği de; bilmediği bir soru ile karşılaştığında cevap vermemesi ve gelecek vahyi beklemesidir. Soruya açıklık getiren vahiy geldiği zaman, soru sahibini arar bulur ve ilâhî cevabı ona aktarırdı. İnsanların anlayışına göre konuşması: Hz. Peygamber konuşmaları esnasında, yanlış anlaşılır endişesi ile her şeyi herkese ve her yerde söylememiştir. Bu sebeple dinleyiciler içinde, kavrama kabiliyeti kıt insanların bulunabileceğine dikkat etmiştir. Konunun önemine işaret eden Hz. Ali: “İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri söyleyin. Sözü anlamayıp da Allah’ı ve Resulünü yalancı duruma düşürmelerini ister misiniz?” buyurmuştur. (5) İnsanlara anlayabileceklerini söylemek kadar, anlayabilecekleri bir dil ve üslûp ile konuşmak da önemlidir.(6) Muhatabı iyi tanıma Davetçinin cemaatini ve muhatabını tanıması, doktorun hastasını tanıması derecesinde lüzumlu ve önemlidir. İnsanlara faydalı olabilme gayesini taşıyan her davetçinin atacağı ilk adım muhatabı tanımaktır. Bu şart yerine getirilmeden yapılan davet ve irşatla, hastayı dinlemeden yapılan tavsiyeler ve yazılan reçete arasında bir fark yoktur.(7) Hatip, cemaatini bir psikolog gözüyle inceleyebilmeli, kime, hangi sözü söylemek gerektiğini iyi tespit etmelidir. Cemaatinin ortak derdinden haberi olmayan bir hatibin yapacağı en güzel konuşmanın bile hiçbir faydası olmaz. Hz. Peygamber de muhataplarını önce yeteri kadar tanır ve onlarla konuşurken, durumlarını gereği gibi takdir eder lüzumlu konuşmayı ona göre yapardı.(8) Meselâ; Resulullah, kendine sorulan aynı manadaki soruları, ayrı ayrı cevaplarla karşılamıştır. Soruyu soran şahsı ve içinde bulunduğu şartları göz önünde bulundurarak gereken cevabı vermiştir. Bir gün, bir adam Hz. Peygamber’e gelerek “Ey Allah’ın Resulü, Allah’ın sevdiği en faziletli ameller nelerdir?” diye sorar. Hz. Peygamber, bu soruya değişik yerlerde farklı farklı cevap vermiştir. Örneğin, harp zamanında kendisine böyle bir soru yöneltildiği zaman; cihat etmenin en faziletli amel olduğunu söyler (9), kıtlık ve afet zamanlarında; sadaka vermenin, aç ve yoksul kimselerin doyurulmasının en faziletli amel olduğunu söylerdi.(10) Soru soran kişi fazla konuşan, geveze birisiyse, ona, dilini tutmasını; soruyu soran çok çabuk kızıp, sinirlenen biri ise ona da sinirlenmemesini tavsiye ederdi.(11) İşte, bu şekilde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), maharetli bir doktor gibi önce hastalığı teşhis eder, sonra ona en uygun ilâcı verirdi.(12) Muhataba göre konuşma İnsanların bilgi, zekâ, edebî kabiliyet, kültür yönleriyle aynı seviyede olmaları düşünülemez. Yaptığı tebliğ ve irşatta başarılı olmak isteyen bir insan, konuşmalarını muhatabının bilgi ve kültür seviyesine göre ayarlamalıdır. Kültürlü bir insanı, kara cahil gibi kabul ederek konuşmak; zekâ seviyesi düşük bir kimseye, zeki bir insana hitap eder gibi söz söylemek; inanan bir insana hitap ederken, inkâr durumunda olan gibi hareket etmek, tebliğ ve irşatta başarısız olmaya yol açar.(13) Tebliğin lüzumuna inandığımız kadar, onun teknik bir iş olduğunu da kabullenmek zorundayız. Söylediğimiz sözler, muhatabın kültür seviyesinin çok altında veya üstünde ise yaptığımız iş tekniğine uygun değildir ve faydalı da olmayabilir. Tamamen ateist olan veya küfür içinde bocalayan bir insana, işin başında anlatılması gereken mesele, herhâlde teheccüt namazının fazileti değildir. Ona imanî esasların anlatılması, hem de onun kafa yapısına uygun bir tarzda anlatılması gerekir. Günümüzde tebliğde kullanılan üslûp ilmî olmalıdır. Hz. Peygamber’in önem verdiği en mühim metotlardan biri muhataba göre harekettir. Kendisi insanların akıllarının derecesine, içtimaî seviyelerine, muhatabın içinde bulunduğu zamanın şartlarına göre hareket eder, ashabının da bu şekilde davranmasını isterdi. (14) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), insanlara akıllarının alabileceği ölçüde hitap ederdi. Çünkü dinleyenlerin aklının ermediği konuşmalar yanlış anlamalara sebep olur. Bu konuda Hz. Peygamber’in; “Cahillere hikmetten bahsetmeyiniz.” (15); “Bir kavme akıllarının kavrayamayacağı bir söz söylemen doğru olmaz. Eğer böyle yaparsan onlardan bir kısmı için mutlaka fitne olur.” (16) “İnsanlara akıl seviyelerine göre konuşmakla emrolundum.”; “İnsanlara derecelerine göre muamele ediniz.” (17) şeklindeki sözleri oldukça dikkat çekicidir. İnkârcılara karşı tavrı Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in, inananla inanmayana ve münakaşa edene karşı ifade tarzı başka başkadır. İnananlarla konuşurken deliller üzerinde fazla durmamış, bazen söylediği hükmü tekit mahiyetinde, tesirinin daha fazla olması için delil getirmiştir. İnkâr durumunda olanlara hitap ederken ise onların normal düşünce sınırları içinde, reddetme imkânları olmayacağı aklî deliller kullanmıştır. Bu deliller, muhatabın bilmediği, anlamadığı ve kavrama imkânının bulunmadığı deliller değildir. Aksine bir başka zaman kendilerinin de kullandığı ve delil saydığı, doğruluğunu savunduğu cinsten şeylerdir. Nitekim Resulullah’ın, Necran Hıristiyanları ile yaptığı münazarada, onlara karşı ileri sürdüğü delillerden hiçbirine “hayır” diyememişlerdir.(18) Muhatabının zekâ ve anlayış derecesi Resulullah’ın veciz yahut ayrıntılı konuşmasına sebep olurdu. Meselâ; Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), zekâtı verilmemiş altın ve gümüş hakkında kıyamet günü yapılacak muamele hakkında bilgi vermiştir. Dinleyenlerden bazısı, zekâtı verilmeyen deve hakkında soru sormuş, onu anlatmış, daha sonra inek hakkında da aynı sual sorulmuş, Peygamber (sav) , “İnek de deve gibidir.” dememiş, aynı ayrıntıyı vermiş, daha sonra sırayla at ve eşek hakkında soru sorulmuş, onu da açıklamıştır.(19) Unutmamak gerekir ki, Resulullah’ın çevresindeki insanların hepsi de üstün zekâya sahip insanlar değillerdi. İçlerinde zekâ seviyesi çok yüksek olanlar olduğu gibi anlayış kabiliyeti çok dar olanlar da vardı. Nasr Suresi indiğinde, ağlayan olmuş, ağlama sebebi kendisine sorulunca da “Kemal zevali gerektirir.” diyerek bu surenin inişi ile Resulullah’ın dünyadaki vazifesinin sona ermekte olması ve dolayısıyla vefatı arasında bir bağlantı kuran (20) Hz. Ebu Bekir gibi derin anlayışlı insanlar vardı. Bunun yanında kavga ettiği hasmını şikâyet için gelen ve: “Parmağını ısırmıştım, elini çekince dişimin kırılmasına sebep oldu, bundan davacıyım.” diyenlerin de bulunduğunu unutmamak gerekir. Nitekim o kişinin anlayışına uygun olarak da Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle demiştir: “Elini ağzında tutsaydı sen de deve gibi geviş getirip çiğneseydin, öyle mi?(21) Ona parmağını senin ağzına vermesini ve sana da deve gibi geviş getirip çiğnemeni emretmemi mi istiyorsun? O hâlde sen de onun ağzına sok, ısırsın, sonra çek.(22) Resulullah, İslâmı tebliğ için gönderdiği davetçilere de muhataplarını tanıtan ve buna göre takip edilmesi gerekli program hakkında bilgi vermiştir. Yemen’e bir davetçi olarak gönderdiği Muaz b. Cebel’e (radıyallahu anh, ö.18/639) yaptığı tavsiyelerde ilk olarak söylediği şudur: “Sen, Ehl-i Kitap olan bir kavme gidiyorsun. Onları ilk davet edeceğin şey; Allah’a ibadettir. (Allah’tan başka bir ilâhın bulunmadığını ve benim de Allah’ın Resulü olduğumu kabul ve tasdik etmeye davet etmektir.) Eğer Allah’ı tanırlarsa onlara Allah’ın bir gün bir gecede beş vakit namazı farz kıldığını haber ver...” (23) Bu tavsiye, Resulullah’ın muhatabı tanımaya ve ona göre belli bir program uygulamaya verdiği önemi göstermektedir. Önce kendisinin yaşaması Tebliğ eden rehber, tebliğ ettiği meseleyi çok iyi temsil etmelidir. Onun anlatacağı şeyler, hep yaşadığı şeyler olmalıdır. Evet, o, başkalarının yaşaması gerekli olan şeyleri değil, kendi yaşadığı hayatı anlatmalı ve davet ettiği kimseleri de böyle bir hayata davet etmelidir. İşte Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), başkalarına dediklerini, ilk önce kendi nefsinde yaşamış ve her zaman dediklerinin canlı bir misali olmuştur. Onun için de her sözü, kitlelere tesir etmiş, söyledikleri hep kabul görmüş ve tatbik edilmiştir. Meselâ O, insanları Allah’a kulluğa davet ederken, her zaman en ufak noktada bile, en güzel kulluğu kendisi temsil etmiştir. Hz. Aişe (radıyallahu anha) validemiz anlatıyor: “Bir gün Resulullah geldi ve bana: ‘Ey Aişe, müsaade eder misin? Bu gece Rabbimle beraber olayım.’ dedi ve arkasından da namaza durdu. O gün sabaha kadar; ‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.’ (Al-i İmran, 3/ 190) ayetini okuyarak namaz kıldı. Gözyaşı döktü... Öyle ağladı ki seccadesi sıkılsaydı, damla damla gözyaşı akardı.” (İbn Kesir, Tefsir, II, 164.) O, ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bir gün kendisine, gelmiş ve geçmiş bütün günahlarının affedildiği hatırlatılıp “Kendini niçin bu kadar zahmete sokuyorsun?” denildiğinde, “Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermiştir.(24) Mahzum kabilesinden olan bir kadın hırsızlık yapmıştı. Hırsızlık sebebiyle elinin kesilmesi hükmünü kaldırabilmek için Üsame’yi şefaatçi yaparak kurtuluş yolu arayanlara Hz. Peygamber: “Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma bile hırsızlık yapmış olsaydı, mutlaka elini keserdim.” demiştir.(25) Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in Müslümanlar arasındaki bu üstün vasfı onu, her yönüyle sözü dinlenir bir peygamber olarak tanımalarına sebep olmuştur. Hayatı boyunca ona sarsılmaz bir imanla bağlananlar, her şeyden çok, sözünün işine uygun olması yönü ile ona bağlanmışlardır. Resulullah’a beslenen güvenin, itimadın aslı bu esasa dayanıyordu.(26) Tebliğ vazifesini kendine görev edinenlerin, Allah Resulü’nün bu tavır ve hareketlerinden alacakları çok dersler vardır. Evet, gönüllere girmenin, başkalarına tesir edip kalplere taht kurmanın tek şartı, Allah Resulü’nün yaptığı gibi söylenen her şeyi önce söyleyenin kendisinin yaşamış olmasıdır. Birisine, Allah korkusundan gözyaşı dökmenin lüzumunu mu anlatmak istiyorsunuz? Evvelâ, gece kalkıp kendi seccadenizi ıslatıncaya kadar ağlamalısınız. İşte o zaman, o gecenin sabahında söylediğiniz sözler, sizi de hayrete düşürecek şekilde tesirli olacaktır. Yoksa “Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?” (Saf, 61/2) ayetinin tokadını yer ve hiçbir zaman tesirli olamazsınız.(27) Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in ashabına söylediği sözlerin pek çoğu bugün yazılı olarak mevcuttur. Ateşli vaizler tarafından bağıra çağıra, cami kürsü ve minberlerinden halka anlatılmaktadır. Ancak bu sözler, pek az sayıda müslümana tesir etmekte, bu tesir de zayıf olmakta, geriye kalanlar ise defalarca aynı hadisleri işitmelerine rağmen, yine bildikleri gibi yaşamaya devam etmektedirler. Bu acı durumun en büyük sebeplerinden biri ve belki de en önemlisi, sözün işe uyması prensibinin unutulması ve netice olarak cemaatte hatibe karşı güven ve itimadın temin edilememesidir.(28) n (devam edecek) Notlar: 1-Ebu Davud, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 17. 2-Buhârî, İlim, 11-12. 3-Buhârî, Menâkıb, 23; İlim, 30. 4-Buharî, Talak, 26; Hudud, 41; Müslim, Lian, 18. 5-Komisyon, Hitabet ve Mesleki Uygulama, s. 16. 6-Kazancı, Peygamber Efendimizin Hitabeti, Marifet Yay., İstanbul 1980, s. 87. 7-Kazancı, age., s. 87. 8-Buhârî, İman, 17; Müslim, İman, 36. 9- Buhârî, İman, 19; Müslim, İman, 14. 10-Buhârî, Edeb, 76. 11-Soysaldı, H.Mehmet, “Faziletli Ameller”, Hakses Dergisi, Ankara 1995, s. 7. 12-Kazancı, age., s. 117. 13-Münâvî, Abdurrauf, Feyzü’l-Kadir, Beyrut 1972, II, 215. 14-Dârimî, Mukaddime, 34. 15-Müslim, Mukaddime, 3; Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, I, 225. 16-Ebu Davud, Edeb, 23; Aclûnî, age., I, 195. 17-Kazancı, age., s. 120. 18-Müslim, Zekât, 6, 24- ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, IV, 812. 19-Zemahşerî, el-Keşşaf, IV, 812. 20- Buhârî, Cihad, 120. 21- Müslim, Kasâme, 4, 21. 22-Buhârî, Zekât, 41. 23-Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Münafikîn, 81. 24-Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Hudud, 25-Kazancı, Ahmet Lütfi, Peygamber Efendimizin Hitabeti, Marifet Yay., İstanbul 1980, s. 96. 26-Gülen, Sonsuz Nur, s. 197. 27-Kazancı, age., s. 97. 28-Ahmed b. Hanbel, age., V, 256-257.

17 Mayıs 2012 Perşembe

ÜÇ AYLARA GİRERKEN…

Rahmet sağanağı başlıyor! Üç Aylar, müminler için çok kıymetlidir. Çünkü Recep, Şaban ve en kıymetli ay olan 1000 ayın (yaklaşık 84 yıllık ömrün) meyvesini, sevabını ve faziletini içinde barındıran Kadir gecesinin bulunduğu Ramazan-ı Şerif, Üç Aylar dediğimiz, bu mübarek zaman diliminin içerisinde gerçekleşmektedir. Bu ayların, müminlerin kalplerinde önemli bir yere sahip olmasının sebebi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bu ayları övmüş olması ve bunun kıymetinin bilinerek değerlendirilmesinin af, rahmet ve daha pek çok manevi nimete vesile olacağını ümmetine haber vermesidir. Üç Aylarda bulunan mübarek geceler: Regâib Kandili; Receb-i Şerif ayının ilk Cuma gecesi. Mi’rac Kandili; Receb-i Şerif’in 27. Gecesidir. Berat Kandili; Şaban-ı Şerif’in on beşinci gecesi. Kadir Gecesi; (Kesin olmamakla birlikte) Ramazan-ı Şerif’in 27. Gecesi. Bu mübarek gecelerde Allah Resulü, Cenab-ı Hakk’tan bazı özel ihsanlara nail olmuştur. Bizler de onun hatırasını yâd etmek ve Hz. Resulullah hatırına bize de manevi hediyeler ikram edilmesi ümidiyle bu geceleri kutluyoruz. Umuyoruz ki Cenab-ı Hakk, bu gecelerin şerefine, rahmetin sağanak sağanak yağdığı bu bereketli anlarda, bizi ilahî hayırlardan mahrum bırakmaz. Bu mübarek gecelerde kılınması dinen gerekli, özel bir namaz bulunmamakla birlikte, bu gecelerin fazileti ve yapılacak duaların kabul edilme ümidinin fazla olması sebebiyle, diğer gecelere göre daha iyi bir şekilde bunların ihya edilmesi gerekir. Özellikle kaza namazı kılma, teheccüd namazını artırma, Kur’an-ı Kerim okuma, tesbih, zikir ve dua ile bu geceleri ihya etmeye çalışılmalıdır. Diğer yandan, gündüzü oruçlu geçirmek, üzerimizde hakkı bulunan kimselerle helalleşmek, yoksulları gözetmek, hayır-hasenat yapmak da bu günlerin en güzel ihya şeklidir. Mübarek Receb Ayı Fazileti yüksek, affı ve mağfireti bol aylardan birisi Recep ayıdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, Recep ayı girince, “Allah’ım! Recep ve Şabanı bize mübarek kıl. Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi. Recep ayında, Allah-u Zülcelal’in af ve mağfiretine mazhar olmak için insanın küçük de olsa namaz, oruç, fakirlere verilecek bir sadaka, dini hizmetlere yardımcı olmak gibi hayır vesileleri aramalı, bol bol tevbe etmeli, “Estağfirullah” diyerek, istiğfarda bulunmalıyız. Abdullah ibn-i Abbas radıyallahu anhu, Receb ayında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bazen “Orucu artık bırakmaz” diyinceye kadar çok oruç tuttuğunu, bazen de “Artık oruç tutmaz” diyinceye kadar orucu terk ettiğini haber vermiştir. (Buhari, Müslim, Ebu Davud) Allah’ın aciz kulları olarak, O’na her zaman ibadet ve taatte bulunmamız gerektiğini hepimiz biliyoruz. Ancak şu, gaflet ve günahın bol olduğu ahir zamanda, ibadet etmeye güç yetiremiyoruz… Hiç değilse böyle mübarek gece ve aylarda, onların rahmet ve feyzinden de istifadeyle, kendimizi biraz zorlayalım. Nefsin bitmek bilmez taleplerine ‘dur’ diyelim. Diyelim ki: “Ey Nefsim! Allah-u Zülcelâl bizlere af ve mağfiretini ulaştırmak, bizleri cehenneminde yakmamak, azap vermemek için önümüze ne büyük fırsatlar ve ganimetler koymuş.” “Sen ise bütün bunlara rağmen, adeta ben cehenneme gideceğim diye haykırıyor ve gafletten uyanmıyorsun. Böylesi fırsatları elinden kaçırma. Ancak, Recep ayının bu faziletlerinden faydalanarak, Allah-u Zülcelal’e işlediğin günahları affettirebilir ve rahmetine müstahak olabilirsin!” Regâib Gecesi (24 Mayıs, Perşembe) Regâib gecesi, Recep ayının ilk Cuma gecesidir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin, Allah’ın bazı çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütuf ve ihsanlara, semavî derecelere eriştiği bir gecedir. Müslümanlar arasında ise Peygamberimizin dünyaya teşriflerinin ilk halkasını teşkil eden anne rahmine şeref verdiği gün olduğuna inanılmaktadır. (Fakat, Hz. Âmine’nin, Fahri Âlem Efendimize hamile olduğunu bu geceden itibaren öğrenmiş olabileceği düşünülebilir.) (Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali) Mânen bereketli olan bu gecenin bir hususiyeti de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi olmasıdır. Bediüzzaman Hazretleri, Regâib gecesinin Efendimiz’in manevi terakki sürecinin başlangıcı olduğunu; Mi’rac gecesinde de bu terakkinin zirvesine ulaştığını bildirmektedir. (Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybî) Enes (ra)’den rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Receb’in ilk cuma gecesinde uyanık ol. O geceyi gafletle geçirme. Çünkü melekler o geceye (Regâib Gecesi) diye ad koymuşlardır. Zira o gecenin üçte biri geçtiğinde, yer ve gök melekleri Kâbe-i Muazzama ve havalisinde toplanırlar. Allahu Teâlâ meleklerin toplantısı üzerine; ‘Ey meleklerim! Ne istiyorsunuz?’ Diye sorar. Melekler: ‘Ya Rabbi! Senden istediğimiz ve temennimiz, Receb’in oruçlularının günahlarını bağışlamandır’ derler. Allah-u Zülcelâl de; ‘Receb’in oruçlularını affettim’ buyurur.” Öyleyse bu gecede, melekler dahi yeryüzündeki kullar için af ve mağfiret dilerken, bizim bu gecelerdeki fırsatları kaçırmamız doğru olur mu? Daha çok ibadet ve taat yapmak, tevbe etmek ve İslami hizmetlere destek olmak için bundan daha iyi fırsat mı olur?...

10 Mayıs 2012 Perşembe

YEGANE KURTULUŞ ÇAREMİZ: TEVBE

“Ey iman edenler! Allah’a tövbe edin. Muhakkak kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 31) Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah, iman eden kimselerin sahibidir. İman edenler Allah’ın muhafazası altındadır. Kafirlerin (ise ne dünyada, ne ahirette muhafaza edecek) sahipleri yoktur.” (Muhammed, 11) Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede, müminlere ne güzel müjde veriyor. Bunun yanında kâfirlere de, kendilerini nelerin beklediğini, dünya ve ahiret hayatlarının nasıl bir perişanlık içinde olduğunu haber veriyor. Allah-u Zülcelal, iman edenlerin sahibi olduğunu ve onları hem dünyada hem de ahirette muhafaza edeceğini bize bildirmiştir. Bize düşen görev, bu mü’minlik sıfatını elde etmektir. Yeter ki, bu sıfatın sahibi olmak için az da olsa gayret gösterelim. O zaman, Allah-u Zülcelal bize sahip çıkacak ve bizi muhafaza edecektir. Tabii ki, her şey Allah-u Zülcelal’e aittir. İnsan, O’nun himayesi, koruması altına girdimi, hiç bir şey ona zarar veremez. Allah-u Zülcelal’in, insanlara sahip çıkmasına vesile olacak sıfatları elde etmek kolaydır. Çünkü, Allah-u Zülcelal kullarına çok büyük fırsatlar vermiştir. Mü’minlere hitap ettiği başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a tövbe edin. Muhakkak kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 31) Diğer bir ayet-i kerime de ise: “Kim tövbe etmezse, zalimlerdendir.” (Hucurat,11) buyurmuştur. İşte, aktarmış olduğumuz bu üç ayet-i kerime’de, bizim için büyük işaretler vardır. Bu ayet-i kerimelerden, kendi payımıza düşeni almalı ve bunların ışığında yolumuza devam etmeliyiz. İnsan, yaratılış itibariyle hata ve günahlara karşı meyillidir. Nefsinin buyruklarına uyarak yaptığı hata ve günahlardan pişman olup, tövbeye sarıldığı zaman, Allah-u Zülcelal onu affederek sahip çıkar ve muhafazası altına alır. Ne yazık o kimselere ki, tövbeden imtina ederek, çekinerek bu muhafazadan mahrum kalmışlardır. Şunu unutmamak gerekir ki, her insan hata yapar. Hata yapanların en hayırlısı da, tövbe edendir. Evliyaullah’tan bir zat şöyle nakletmiştir: “Bir gün, Basra sokaklarında yürürken, bir annenin kapıyı açarak çocuğunu kapının önüne koyup, kapıyı kapattığını gördüm. Çocuk bir müddet ağladı, dolaştı ve kendi kendine şöyle dedi: ‘Beni besleyecek ve muhafaza edecek, annemin evinden başka bir ev yok. Bu insanların hepsi yabancıdır. Öyleyse ben nereye gidiyorum?’ Bu şekilde, pişmanlık içerisinde geri döndü. Akşam olunca, gelip evin kapısının eşiğine yüzünü koyarak uyudu. Annesi, gece yarısı kalkıp kapıyı açınca, çocuğunun yüzünü eşiğe koymuş bir halde uyuduğunu gördü. Kalbi öyle yandı ki, çocuğunun üzerine kapanarak ağlamaya başladı. Ve ona şöyle dedi: ‘Benim emirlerime karşı gelip, sana zulüm ve hakaret etmememe sebep olma. Çünkü Allah-u Zülcelal, beni sana karşı çok şefkatli yaratmıştır. Bana asi gelme.’ Ve çocuğunu oradan kaldırıp eve aldı.” İşte, bizim halimiz de bu şekildedir. Allah-u Zülcelal, kullarına karşı, bir anneden daha fazla şefkat ve merhametlidir. Şeytanın yanında ise cehennemden başka bir şey yoktur. Şeytanın hilelerine aldanıp, onun ardına düştüğümüz zaman, aynen annesinin kovduğu o çocuk gibi pişman olup, Rabbimizin kapısının eşiğine yüz sürmemiz, pişman olup O’na yalvarmamız lazımdır. Bir insan, günah işleyipte bu yaptığından pişman olur ve tövbe ederse, Allah-u Zülcelal şöyle hitap eder: “Kulumu bağışladım. Kulum, işlediği günahlardan pişman olduğu müddetçe, onu ona bağışlayacak bir kudretin sahibiyim.” İnsan, şunu hiç bir zaman unutmamalıdır ki kurtuluş, Allah-u Zülcelal’in kapısına çöküp yalvarmaktan ve pişman olmaktan geçer. Yoksa, Şeytan’ın memleketinde, pişmanlık ve hezimetten başka bir şey yoktur. Karşımızda, tövbe gibi büyük bir fırsat kapısı varken, gevşek davranıp, ondan faydalanmamak, çok büyük bir yanlıştır. Ashab-ı Kiram (radıyallahu anhum) şöyle buyurmuşlardır: “Biz, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzurunda bulunduğumuz zamanlar; onun, yüz defa ‘Estağfirullah’il aliyy’ül azim ve etûbû ileyh’ dediğine şahit oluyorduk.” Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günahtan masum, tertemiz olduğu halde, Allah-u Zülcelal’e daima bu şekilde tövbe etmekteydi. Peygamberlerin kalpleri, daima Arş-ı Alânın etrafında, Allah-u Zülcelal’in Zat’ının nurlarının çevresinde dolaştığı için, onların tövbeleri, bir an bile olsa Allah-u Zülcelal’den gafil kalmamak içindi. Aynen, ateş böceklerinin, geceleri ışığın etrafında dönmesi gibi, onların kalpleri de daima Allah-u Zülcelal’in nurunun çevresinde dönmektedir. Bizim ise çok çeşitli günahlarımız vardır. Kalbimiz, dünyaya meylettiğinde, yöneldiğinde, başka insanların kalbini kırdığımızda, ibadetlerimizden geri kaldığımızda, her an Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığımız kusurlardan dolayı tövbe etmemiz, pişmanlığımızı dile getirmemiz lazımdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), günde 100 defa tövbe ediyordu. Biz de hiç olmazsa, günde bir sefer tövbe edelim; ayda bir sefer tövbe edelim. Allah-u Zülcelal, denizden bir damla kadar da olsa, Peygamberine mutabaat etmeyi, sünnetine uymayı bizlere nasip etsin, inşaallah. Sohbetimizin başında da söylediğimiz gibi, mü’min sıfatını elde edebilmek için biraz gayret göstermemiz lazımdır. Bu mü’minlik sıfatını kazandığımız zaman, Allah-u Zülcelal’e kendimizi teslim etmiş oluruz ki, o zaman bizi hata ve günahlardan, dünyada başımıza gelecek zararlardan muhafaza eder. Allah-u Zülcelal’in sahip çıkmasının ve muhafaza etmesinin, ne kadar kıymetli ve kuvvetli olduğunu hepimiz biliyoruz. ‘Yardım Et, Ya Rahman!’ Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) yanında bir arkadaşı ile beraber, Mekke’den Taif’e gitmek için yola çıkmıştı. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh)’ın, arkadaşının münafık olduğundan haberi yoktu. Bir mevkiye geldiklerinde, istirahata çekildiler. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) uyuyunca, bu münafık, onu öldürmek için ayaklarını ve ellerini bağladı. (Peygamber Efendimizin zamanında, dil ile şahadet getirdikleri halde, kalben ve ruhen kâfir olan, 300 kadar münafık vardı.) Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) kendine gelince, el ve ayaklarının bağlı olduğunu gördü ve arkadaşının da o kimselerden olduğunu anladı. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) durumuna bakınca, kendisini bu halden, ancak Allah-u Zülcelal’in kurtarabileceğini idrak etti ve şöyle dedi. “Ya Rahman! E’inni.” (Bana yardım et, Ya Rahman!) Böyle söylediği anda, bir duvarın arkasından, sert bir şekilde “Öldürme!” diye bir ses geldi. O anda, münafık ‘Ben bunu öldürürsem, o da beni öldürecek’ diye heyecanlandı. Dışarı çıkıp baktı, ancak kimseyi göremedi. Tekrar Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh)’i öldürmek için içeriye girince, yine aynı sesi duydu. Bu hal üç defa tekrar etti. Üçüncü sefer dışarı çıktığında, ata binmiş, elinde kılıçla bir zat geldi, o münafığı öldürdü ve Zeyd bin Sabit’in el ve ayakların çözdü. Ona şöyle dedi: “Sen ‘Ya Rahman! E’inni’ dediğin zaman, ben göklerin yedinci katında idim. Allah-u Zülcelal bana, ‘Ben müminlerin velisiyim (sahibiyim)’ dedi ve seni kurtarmak için gönderdi.” İnsan, Allah-u Zülcelal’e hakiki iman sahibi olursa, Allah-u Zülcelal de onu işte böyle muhafaza eder. Sonuç olarak, daima Allah-u Zülcelal’e karşı tövbe etmek ve O’nun merhametine sığınmak, tek çıkar yoldur. Allah-u Zülcelal o kadar merhametlidir ki, kullarının tövbe edip kendisine yönelmesini istemektedir. Hatta, her gün bir melek, günah işleyen insanlara “Yeter!”, hayır yapan insanlara da “Allah-u Zülcelal’e doğru gelin” diye nida etmektedir. Yeter ki biz, günahlarımızdan yüz çevirmeye çalışıp Allah-u Zülcelal’e yönelelim. O zaman, Allah-u Zülcelal bize sahip çıkacak, çok şeyleri bize nasib edecektir. Allah-u Zülcelal, hepimize razı olacağı salih ameller nasib etsin ve kendi fazl-ı keremi ile bizleri af ve mağfiret etsin. (Amin.) Sallallahu ala Seyyidina Muhammedin Nebiyyü’l Ümmiyyi ve ala Alihi ve Sahbihi ve sellem. İLİM MECLİSİNDEN SOHBETER

26 Nisan 2012 Perşembe

ŞER‘İYYE SİCİLLERİNE GÖRE OSMANLILARDA NİKÂH AKDİ

Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘iyye sicilleri incelendiğinde, kadıların huzurunda kıyılan çok sayıda nikâh akdinin kayıtlarına ulaşılabilir.1 Hatta gayri müslimlerden birçoklarının da nikâhlarını, ruhânî liderlerine değil harç miktarının daha düşük olduğu gerekçesiyle, kadı veya imamlara kıydırdıkları bu sicillerden anlaşılmaktadır.2 Yıldırım Bâyezid döneminde, ilk defa mahkemede kadıların alacakları harç miktarları tespit edilirken kendilerine 12 akçe de nikâh harcı verilmesi bir karara bağlanmıştır.3 Sonraki yıllara ait kanunnamelerde de nikâh harcı olarak dul ve bâkireler için farklı miktarlar tespit edilmiştir. Osmanlı’da ilk zamanlar nikâhların kadı tarafından verilen izin üzerine kıyılması bir mecburiyet değilse de tatbikatta, nikâhların kadıdan alınan izin üzerine imamlar tarafından kıyıldığı ve bunların da şer‘iyye sicillerine kaydedildiği görülmektedir. Osmanlı Devleti’nde kadıdan başka nikâh memuru bulunmadığından, din adamlarına umumî bir nikâh kıyma izni ve yetkisi yerine, her münferit nikâh için özel bir izin ve izinnâme verilmesi yoluna gidilmiştir. Bu tür bir uygulama her nikâh esnasında gerekli hukukî şartların oluşup oluşmadığının kadı tarafından kontrolüne de imkân sağlamıştır.4 İslâm hukukunda evlenmelerin iki şahit huzurunda yapılmasından başka bir şekil şartı bulunmamasına rağmen evliliğin din ve toplum hayatında oynadığı rol sebebiyle bu akdin, nikâhın hukukî yönünü bilen din ve hukuk adamları huzurunda yapılmasına özen gösterilmiştir. Öte yandan boşanmanın erkeğe yüklediği malî yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin tespit gerekliliği, ayrılmanın vuku bulduğu zamana bağlı olarak kadının bekleme süresinin ne zaman biteceği problemi, boşanmaların da büyük ölçüde mahkeme defterlerine kaydedilmesi sonucunu doğurmuştur.5 Din adamlarının ancak kadıdan alınan izin üzerine nikâh kıymaları uygulamasının, kadıların bizzat nikâh kıymalarında olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden itibaren başladığı düşünülmektedir. Ancak Ebussuud Efendi fetvalarında, kadıdan izin alınmadan nikâh kıyılmasının yasaklandığı belirtilmekte ise de bu yasağın hangi tarihten itibaren başladığına dair bir kayıt bulunmamaktadır.6 XVI. asırdan itibaren nikâhlara kadının iştirakinin resmî bir hal aldığı, tarafl arın evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda izinnâme denilen resmî yazıyla kadıdan izin alındıktan sonra, mahalle ve köy imamı yahut ruhânî reis tarafından kıyılması esası benimsenmiştir.7 16 Safer 1276/14 Eylül 1859 tarihli Şer‘iyye Mahkemeleri Nizamnâmesi’nde bu mahkemelerin nikâh akitlerinden ve izinnâmelerden alacakları harçlar da düzenlenmiştir.8 Osmanlı Devleti’nde titizlikle uygulanan nikâh işlemlerinin mahkemelerin kontrolünde din adamlarınca kıyılması geleneğinin Tanzimat’tan sonra da “Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi ve Kanunları”yla devam ettirildiği görülmektedir. 8 Şevval l298/2 Eylül 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi, Müslümanlar arasında meydana gelen evlenmelerin Şer‘iyye Mahkemesi, gayri müslimler arasındaki evlenmelerin de ruhanî reisleri tarafından verilecek izinnâmeler üzerine yapılabileceğini ve nikâhları kıyan imam ve ruhanî reislerin en fazla sekiz gün içerisinde sicill-i nüfus memuruna ilmühaber verecekleri hükmünü getirmektedir.9 Nikâh akitlerinin devletin denetim ve kontrolünde yapılması konusunda Osmanlı Devleti’nde başlangıçtan itibaren istikrarlı bir gelişmenin devam ettiği görülmektedir. Osmanlı döneminde kadıların nikâh kıyma vazifesi izinnâme belgesiyle imamlara verilmiş, fakat imamların bu hizmeti yerine getirmesinde de bir takım şartlar aranmıştır. İmamlar kendilerine müracaat eden herkesin nikâhını kıymamışlardır. Aşağıdaki nizamnâmede de görüleceği üzere imamlar, önce nikâh için kendilerine başvuranların evlenmelerinde hukukî bir mahzur bulunup bulunmadığını araştırmakta, daha sonra kendileri için birer ilmühaber düzenleyip bağlı olduğu mahkemeden evlenebilmeleri için aldıkları izinnâmeye göre tarafların nikâhlarını şahitlerin huzurunda kıymaktadır. Kadı da, imama hitaben ve başında Seyyibe/ Bakire İzinnamesidir yazan bir vesika tanzim etmekte ve imam efendiye tarafl arın isimlerini bildirerek, “Nikâha şer‘î bir engel yoksa velisi izni ve tarafeynin rızaları ve tesmiye-i mehirle şahidler huzurunda nikâhını kıyasın" şeklinde yazdığı vesikayı göndermektedir.10 Nikâh, şahitler huzurunda kıyıldıktan sonra imam efendi bu nikâh işlemini kendisinin tuttuğu deftere kaydedip tarafl ar için de ikinci bir ilmühaber düzenleyerek durumu bağlı olduğu mahkemeye ve nüfus müdürlüğüne bildirmektedir. Dolayısıyla imamlar bağlı oldukları mahkemeden evlilik izinnâmesi almadan ve gerekli tahkikatı yapmadan hiç kimsenin nikâhını kıymamışlardır. Her imamın izinnâme alacağı mahkemeler nizamnâmeyle belirlenmiştir. İstanbul için İstanbul, Galata, Üsküdar, Eyüp, Beykoz ve Yeniköy mahkemeleri evlilik izinnâmesi verme konusunda yetkilendirilmiştir. Taşrada ise bu görev taşra mahkemeleri tarafından yürütülmüştür. Her mahkeme sadece kendi sınırları içerisindeki kişilere izinnâme vermiş, her imam da sadece kendi bağlı olduğu mahkemeden izinnâme alarak sadece kendi mahallesindeki kişilerin nikâhını kıymıştır. İmam, nikâhını kıyacağı kişilerin ikametgâhını gösterir ilmühaberi, zevc ve zevcenin tezkire-i Osmaniyelerini (nüfus cüzdanlarını) ve evlenecek olan kişi askerî erkândan ise ruhsatnamesini bağlı olduğu mahkemeye sunduktan sonra ancak izinnâme alabilirdi. İmamlar aynı zamanda nikâhını kıyacağı kişilerin evliliğine hukuken bir engel bulunup bulunmadığını da araştırmışlardır. İmamlar, nikâhtan önce düzenleyecekleri ilmühaberlerde evlenecek kişilerin isimlerini, tâbiiyetlerini, bakire veya seyyibeliklerini, zevci vefat etmiş ise vefat tarihi gibi bilgilerini; nikâhtan sonra düzenleyeceği ilmühaberde ise mehr-i müeccel ve muaccelin cinsini ve miktarını, tarafl arın vekil ve şahitlerinin isim ve şöhretlerini içerir bilgilerini zorunlu şekilde bulundurmuşlardır. Küçük olanların ve akıl hastalarının nikâhları velilerinin izinlerine bırakılmıştır. Velileri bulunmadığı takdirde ise bu kimselerin evlenmelerine kadılar karar vermiştir. Izinnâme vermeye yetkili mahkemelerde ilk evlenecekler için “Bakire İzinnamesi Defterleri”, ikinci kez evlenecekler için de “Seyyibe İzinnamesi Defterleri” tutularak11 mahkeme tarafından kendilerine verilecek her bir izinnâme önce bu defterlere kaydedilmiş12, ancak izinnâme alındıktan sonra imamlar tarafından nikâhları kıyılmıştır. Nikâhtan sonra imam efendinin düzenlediği ikinci ilmühaberdeki bilgilere göre evlilikler mahkemelerde tutulan “Münakehât Defterleri”ne, evlilikleri sona erenlerin kayıtları da yine “Müfarakât” denilen defterlere yazılmıştır.13 İmamlar kendi mahallesine yeni taşınmış olan kimseler için ilmühaber düzenlemeden önce belediye ve nüfus idarelerine müracaat ederek gerekli tahkikatı yaparak durumunu bilmedikleri kişilerin nikâhlarını kıymamışlardır. Aynı zamanda her mahalle ve karye imamı verdiği ilmühaberleri, bağlı olduğu mahkeme tarafından tasdiklenmiş ve mühürlenmiş bir defterde kaydını tutmuştur. Izinnâme alındığı halde herhangi bir sebepten dolayı nikâhın kıyılmadığı durumlarda ise İzinname Defteri’ne şerh düşerek nikâhın kıyılmadığını belirtmiştir.14 -Hukukî boyutunun yanı sıra sosyo-kültürel açıdan da birer hazine değerindeki siciller arasında bulunan bu defterler üzerinde henüz geniş çapta araştırmalar yapılmamıştır. Oysa ailenin oluşmasında temel teşkil eden nikâh akdinin Osmanlıda teşekkülünün incelenmesi, günümüz insanına önemli ipuçları sunacak ve şüphesiz ilim dünyasına da önemli katkılar sağlayacaktır. Belgenin Özeti: İrade-i seniyye mucebince İstanbul Kadısının başkanlığında ve Şeyhülİslâmın nezaretinde, mahalle imamlarının nikâh kıyma usul ve esaslarının belirlenmesi için hazırlanan nizamnâmedir. Hüve İstanbul Kadılığına [Meşihat Arşivi, Gelen Evrak Fonu] (Numara 191) Fazîletlü Efendim Hazretleri Leff en tesyîr-i savb-ı fâzılâneleri kılınan tezkire-i sâmiye-i sadâret-penâhî mütâlaa-sından müstebân olacağı vechile mahallât eimmesinden bazılarının nikâh ve emsâli mesâil-i mu‘tenâ-bihâ hakkında ikâ‘ etmiş oldukları derc-i sahîfe rivâyet olunan harekât-ı gayri meşrûa‘dan dolayı bu bâbda bir kâide-i sâlime ve mazbûta vaz‘ı lâzım gelmesine binâen ber-mûceb-i irâde-i seniyye bir nizamnâme lâyihası kaleme alınmak üzere melfûf pusulada esâmîsi muharrer zevâttan mürekkeb olarak taht-ı riyâset-i fâzılânelerinde bir encümen teşkîli tensîb olunmuş ve mûmâileyhime de ma‘lûmât verilmiş olmağla kararlaştırılacak günlerde bi’l-ictima‘ ber-mantûk-ı emr u fermân-ı hümâyûn iktizâ-yı maslahatın hüsn-i îfâsıyla netîcesinin bâ-mazbata beyân ve ifâdesine himmet buyurulması siyâkında tezkire-i senâveri terkîm olundu. Fî 11 Cemâziye’l-âhir sene 1304 ve fî 22 Şubat sene 1302/[7 Mart 1887] Şeyhülİslâm Ahmed Esad [Komisyon Üyeleri] Şûrâ-yı devlet Muhâkemât Dâiresi Reisi Semâhatlü Sâhib Beyefendi Hazretleri Sâbık Medine-i Münevvere Kadısı Fazîletlü Osman Efendi Beyrut Nâib-i Sâbıkı Faziletlü Mustafa Hakkı Efendi Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye Âzâsından Mekremetlü Yahya Reşid Efendi Müsevvidîn-i kirâmdan Yakovalı Ali Efendizâde Mekremetlü Şükrü Efendi İcrâ-yı münâkehât hakkında nizamnâme lâyihasıdır. Bâb-ı evvel Mehâkim-i şer‘iyyeden i‘tâ olunacak izinnâmeye müte‘alliktir. Birinci madde: İzinnâme i‘tâsı Dersaadet’te İstanbul ve Eyüp ve Galata ve Üsküdar ve Yeniköy ve Beykoz mahkemelerine ve taşralarda bi’l-cümle mehâkim-i şer‘iyyeye münhasırdır. İkinci madde: Umûmen mehâkim-i şer‘iyye hudûtları hâricine izinnâme vermekten memnû‘dur. Üçüncü madde: İzinnâme ahzı için imamlar tarafından on birinci maddede tarif ve beyân olunduğu vechile bir kıt‘a ilmühaber verilmedikçe ve zevc ile zevcenin tezkire-i Osmaniyeleri ve asâkir-i şâhânenin usûlü vechile ruhsatnâmeleri görülmedikçe bunların münderecâtı hakkında iktizâ ettiği halde tetkîkât-ı lâzime îfâ olunmadıkça mehâkim-i şer‘iyyeden izinnâme verilmeyecektir. Dördüncü madde: Gerek kable’n-nikâh izinnâme ahzı ve gerek ba‘de’n-nikâh mahkemede kayd olunmak için imamların göndereceği ilmühaberler on birinci ve on dördüncü maddelere muvâfık olmaz ise kabul olunmayacaktır. Beşinci madde: Her mahkemede imamların verecekleri ilmühaberlerin kaydı için biri bâkire ve diğeri seyyibe mahsus olmak üzere iki kıt‘a sicil tutulup bunlardan Dersaadet ve Bilâd-ı Selâse mahkemelerinin sicilleri Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye’den tasdîk ve varakaları tahtîm kılınacak ve taşra mahkemeleri sicillâtı evrâkına adet vaz‘ olunarak hâkimler tarafından mühr ü zâtîleriyle tahtîm olunacaktır. Altıncı madde: Âhar diyârda vefât veyahut zevcelerini tatlîk ettikleri haber verilen kesânın zevcelerini âhara tezvîc için verilecek izinnâmeler bunların vefât veya tatlîklerinin şer‘an tebeyyün ve tahakkukundan sonra i‘tâ olunacaktır. Bâb-ı sâni Eimme-i mahallât ve kurâya mütealliktir. Yedinci madde: İmamlar mensûb oldukları mahkemelerden izinnâme almadıkça akd-i nikâh icrâsından memnû‘dur. Sekizinci madde: İmamlar mahalle veyahut karyesi dâhilinde akd-ı nikâha me’zûn olup âhar mahalle ve karyede icrâ-yı nikâh edemez. Dokuzuncu madde: Akd-i nikâhları icrâ olunacak kadınların evvelemirde bir kimesnenin taht-ı nikâh ve iddetinde olmadıkları ve nikâhlarına tâlip olanlar ile beynlerinde nesep veya reda‘ veya musâheret gibi mâni‘-i nikâh bulunmadığı tahkîk olunacaktır. Onuncu madde: İmamlar izinnâme ahzından evvel on birinci maddeye mutâbık olarak bir kıt‘a ilmühaber tanzîm ve mensûp oldukları mahkeme-i şer‘iyyeye i‘tâ ve tarafeynin tezkire-i Osmaniyelerini ve zevc asâkir-i şâhâneden olduğu halde ale’l-usûl kumandanı tarafından verilecek ruhsatnâmeyi ibrâz edecek ve izinnâme alındıktan sonra on dördüncü maddeye tevfîkan diğer bir ilmühaber daha tanzîm edip ba‘de’l-akd mahkeme-i mezkûreye gönderecektir. Onbirinci madde: İzinnâme ahzından evvel tanzîm olunacak ilmühabere tarafeynin tâbiiyet ve hürriyet ve rukiyyet ve sığar ve kiber ve ateh ve cinneti ve zevcenin bekâret ve siyâbeti ve zevci vefât etmiş ise tarih-i vefâtı ve mutallaka ise tarih-i talâkı ve mu‘tedde (iddet bekleyen kadın) olduğu sûrette inkızâ-yı iddeti derc ve beyân olunacaktır. Onikinci madde: Akd-i nikâh ekseriyen vekâlet sûretiyle icrâ olunduğundan tevkîl murâd eden kadınların ber-nehc-i şer‘î zâtları tarif olunduktan sonra akraba ve müteallikâtları ile imam ve muhtar ve daha sâir münâsip olanlar hâzır oldukları halde vekâletleri alınacaktır. Onüçüncü madde: Tebdîl-i mekân edenlerin tezkire-i Osmaniyelerince icrâsı lâzım gelen muâmelât-ı nizâmiyenin îfâ olunduğu devâir-i belediye ve nüfûs idârelerine mürâcaatla tahkîk olunmadıkça imamlar tarafından akd-i nikâhları için izinnâme ahzına teşebbüs olunmayacaktır. Ondördüncü madde: İzinnâme ahzından sonra tanzîm olunacak ilmühabere ve tesmiye olunacak mehr-i muaccel ve müeccelin cinsi ve miktarı ve mehr-i muaccelin müstevfî olup olmadığı ve tarafeynin ve vekillerin ve şahidlerin isim ve şöhretleri derc ve tasrîh kılındıktan sonra zeylini zevc ve zevce ve müteallikâtı ve imam ve muhtârân ile vekîl ve şâhidler imza ve temhîr edeceklerdir. Onbeşinci madde: Her mahalle ve karye imamının nezdinde izinnâme alacağı mahkeme cânibinden musaddak ve mühr-i zâtî ile memhûr bir defter-i mahsûs bulunup on birinci ve on dördüncü maddelerde beyân olunduğu vechile akidden evvel ve sonra tanzîm ederek mahkemeye göndereceği ilmühaberleri ol deftere kayd ve zeylini temhîr edecek ve işbu defterler her sene Muharremü’l-haramda mensûb oldukları mahkemelere gönderilip muayene ettirilecektir. Onaltıncı madde: Zevcesini bir veya iki defa bâyinen tatlîk edenler iddetlerinin inkizâsından evvel ve sonra tecdîd-i akd ile mutallakalarını tezevvüc edebilip ancak bu misüllülere izinnâme i‘tâsı için imamlar tarafından verilecek ilmühaberlerde talakın kaç defa vuku‘ bulduğu gösterilecektir. Onyedinci madde: Zevcesini üç defa tatlîk edip de yine almak murâd edenin mutallakası ba‘de tekmîli’lidde zevc-i âharle tezevvüc ederek muamele-i meşrûa vuku‘undan sonra ol dahi tatlîk edip iddeti munkaziye olmadıkça zevc-i evveline nikâh olunamayacağından bu bâbda imamlar ziyâdesiyle dikkat ve ihtimâm edecekleri gibi zevcesini bir veya iki defa ric‘iyyen tatlîk ve iddetleri içinde mutallakalarına mürâcaat edenler için izinnâme ahzıyla tecdîd-i akde lüzûm olmayıp ancak beynlerinde vâkî olan talak-ı ric‘îye imamlar vâkıf oldukları halde on beşinci maddede beyân olunan defter-i mahsûslarına kayd edeceklerdir. Lâhika Sağîr ve sağîre ve ma‘tûh ve ma‘tûhe ve mecnûn ve mecnûnenin nikâhları veliyy-i akrabalarının iznine mütevakkıf olup bunlardan asla velîsi olmayanların velâyet-i tevzîci, izinnâmelerini i‘tâ edecek hükkâm-ı şer‘-i şerîfe mahsûsdur. Rakîk ve rakîkanın akd ve nikâhı mâliklerinin iznine mütevakkıftır. Tebe‘a-i devlet-i aliyye nisvânının tebe‘a-i Îraniyye ile izdivâcları kemâkân memnû‘dur. İşbu nizamnâme ahkâmına muğâyir harekâta cür’et eden imamlar mes’ûldür. İmamlar akd-i nikâh husûsunda icrâ edecekleri tahkîkât esnâsında halledemedikleri bir şüpheye tesâdüf ederler ise mensûp oldukları mehâkim-i şer‘iyyeye mürâcaatla hall-i iştibâh edeceklerdir. İleride îcâb-ı hâle göre lüzûm görünen bazı mevâd işbu nizamnâmeye zeyl olunacaktır. İşbu lâyiha münderecâtına muğâyir olmayan evâmir-i aliyye ahkâmı kemâkân mer‘iyyü’l-icrâ olacaktır. Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887] Reis-i encümen Hulûsi Emr-i nikâh şer‘an ve nizâmen tetkîkât-ı mükemmeleye muhtâc mesâil-i mu‘tenâ-bihâdan olduğundan bu bâbda bir kâide-i sâlime vaz‘ı devâir-i belediyelerin mevcud olması ve nüfûs tezâkirinin te’sîs kılınması bu husûs hakkında ittihâz-ı muktezâ-yi usûl ve kavâidin icraâtınca medâr-ı suhûlet ve dâfi‘-i şübühât olacağından ba‘d-ez-în tetkîkât-ı şer‘iyye ve nizâmiyeye müstenid olmadıkça akd-ı nikâh icrâ olunmamak için lâzımü’licrâ usûl ve muâmelâta dâir bir nizamnâme kaleme alınması şerefsâdır olan irâde-i isâbet âde-i hazret-i hilâfet-penâhî iktizâ-yı celîlinden olmasıyla bu husûs için teşkîl buyurulan encümen-i acizânemizden kaleme alınan nizamnâme lâyihası leff en huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâpenâhîlerine takdîm kılındı. Ma‘lûm-i âli-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu üzere memâlik-i mahrûse-i şâhânede bulunan bi’l-cümle kazâlar mehâkim-i şer‘iyyesiyle nefs-i İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata mahkemeleri izinnâme i‘tâsına me’zûn oldukları gibi Beykoz dahi başkaca bir kazâ olduğundan dâiresince izinnâme i‘tâ edeceği bedîhî ve Rumeli Kavağı’ndan Galata’ya kadar mevâki‘de bulunanların izinnâme almak için Galata mahkemesine mürâcaatları haklarında suûbeti müeddî olacağından Yeniköy mahkemesinin dahi dâiresince izinnâme i‘tâsına me’zûn edilmesi tensîb olunmuş ve nizamnâme-i mezkûr ahkâm ve muamelâtın icrâsı için mezkûr İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata ve Yeniköy mahkemelerinde muvazzaf birer me’mûra ihtiyaç tahakkuk edeceğinden sâye-i inâyetvâye- i hazret-i hilâfet-penâhîde münâsibi vechile bunlara taksîm olunmak üzere tahsîsât-ı ilmiyeye ilâveten şehriye üç bin kuruşun hazîne-i celîleden müceddeden tahsîs ve ihsân buyurulması tezekkür kılınmıştır. Her hâlde emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir. Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887] [İmzalar] Hulûsi, Sâhib, Osman, Hakkı, Yahya Reşid, Şükrü Eimme-i mahallâtın uhdelerine mevdû‘ olan vezâifi hüsn-i îfâ edebilmeleri için ba‘d-ez-în imâmet tevcîhinde ehliyet ve liyâkat ve iff et ve istikâmet aranılarak sû-i ahlâk ashâbından bir takım câhil ve nâ-ehil kimesnelere cihet tevcîh olunmaması ve emr-i imtihân ve intihâbda pek ziyâde i‘tinâ ve dikkat ve hitâbet tevcîhâtında dahi bu sûrete tamamıyla riâyet olunması ve şu maksadın te’mîn-i husûlü zımnında ittihâzı lâzım gelen usûl ve muamelâtın cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınıp arz-ı atabe-i ulyâ kılınması hakkında irâde-i seniyyeyi mutazammın Mâbeyn-i Hümâyûn Başkitâbet-i Celîlesi’nden Evkâf-ı Hümayûn Nezâret-i Celîlesi’ne mevrûd tezkire mahkeme-i teftîşe havâle olunmuş olduğundan akd-i nikâha dâir bâb-ı vâlâ-yı meşîhatpenâhîlerinde in‘ikâdı istihbâr olunan encümen-i mahsûsta zât-ı maslahatın ehemmiyet ve taalluk-ı mahsûsu münâsebetiyle müzâkeresi mezkûr mahkemeden bâ-müzekkire ifâde ve izbâr ve binâen-aleyh zikr olunan tezkire ve müzekkire huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâ-penâhîlerine gönderildiği tezkire nezâret-i müşârunileyhâda beyân ve iş‘âr kılınmış ve bunlar takımıyla encümen-i acizânemize havâle buyurulmuş olmasıyla inzâr-ı tetkîk ve mütâlaadan geçirilmiştir. Ma‘lûm-i dakâyık-melzûm-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu vechile encümen-i mezkûrun vezâifi akd-i nikâhın sûret-i sâlime ve mevsûkada icrâsı her ne esbâba menût ise bu bâbda bir nizamnâme kaleme alınması husûsundan ibâret olmasına ve mezkûr irâde-i seniyye hükm-i celîli ise tevcîh-i cihat husûsunda lâzım gelen usûlün cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınmasına dâir bulunmasına nazaran bu husûsun müzâkeresi yine evkâf-ı hümayûnca icrâ olunmak lâzım geleceğinden binâen-aleyh mezkûr tezkire li-ecli’l-iâde melfûfâtıyla takdîm-i huzûr-ı sâmi-i meşîhat-penâhîleri kılınmağla ol bâbda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir. Fi 2 Receb 1304 Reis-i encümen-i Hulûsi Belgenin Özeti: Seyyibe (dul) Seniyye Hanım ile Mehmed Hayri Bey’in nikâhlarının kıyılması için İstanbul Kadısı tarafından mahalle imamına gönderilen izinnâme. Hüve Darü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Kadılığı Adet 3133 Seyyibe Mahsus İzinnâmedir Şehzade kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Efendi: Ba‘de’s-selâm inhâ olunur. Mahallenizin Burmalı Mescid Sokağı’nda kırk bir numaralı menzilde sâkine Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey nâm seyyibin tenkîhine bir vechile mâni‘-i şer‘î yoksa işbu tâlibi bulunan Mehmed Hayri Bey ibn-i Hacı Ali Paşa’ya velîsi izni ve tarafeyn rızâları ve tesmiye-i mehr ile lede’ş-şuhûd akd ve nikâh eyleyesiz. Fi 3 Rebîü’l-âhir sene 1318 Kadı-i Darü’l-hilâfeti’l-aliyye [Mühür] Es-Seyyid Muhammed Ziyaeddin [Belgenin arka yüzü] Zevce: Seniyye Hanım bint-i Müteveff â Rıfat Bey Vekîli: Telgraf ve Posta Nezâret-i aliyyesi Mektupçusu Saâdetlü Bekir Sıtkı Efendi Hazretleri bin Yusuf Efendi Şâhidân: Nezâret-i müşârun-ileyhâ Muhasebecisi Saâdetlü Bedri Efendi Hazretleri bin Mehmed Efendi Diğeri: Nezâret-i müşârun-ileyhâ İstatistik Kalemi Müdürü İzzetlü Cemil Bey bin Abdullah Efendi Zevc: Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beyefendi Hazretleri bin Hacı Ali Paşa Vekîli: Müderrisîn-i kirâmdan fazîletlü Mehmed Bahaeddin Efendi ibn-i Ömer Ragıb Efendi Şâhidân: Kethüdâ-yı Sadr-ı âli Hüseyin Bey Efendi ibn-i Mustafa Efendi Diğeri: Vekilharc Mustafa Efendi ibn-i Abdullah Efendi Mehr-i müeccel 5001 Yalnız beş bin bir kuruştur. Fî 3 Rebîü’l-âhir sene [1]318 ve fî 17 Temmuz sene [1]316 tarihlerinde Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey ile tâlibi Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beye vekîl ve şâhidân muvâcehelerinde beş bin bir kuruş mehr-i müeccel ile akitleri icrâ edildiği ma‘lûm olmak üzere işbu izinnâme bi’t-temhîr i‘tâ kılındı. Fî 18 Temmuz sene [1]316 [Mühür] Şehzâde Kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Hafız Salih Tevfik *Arşiv Uzmanı, İstanbul Müftülüğü DİPNOTLAR 1- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Üsküdar Mahkemesi, Sicil no: 779, s.87, s.217, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34b; Sicil no: 14, s.35a; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 345, s.31b; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 389, s.53b, 54a, 67a. 2- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.10a, 29a. 3- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s.85. Şer‘iyye sicillerinde kadıların alacakları harç miktarlarının daha sonraki dönemlerde de düzenlendiği görülmektedir. Fatih, Yavuz, Kanuni döneminde ve daha sonraki dönemlerde de kadıların alacakları nikâh harçlarının miktarı belirtilmiştir. 4- Ekrem Buğra Ekinci, Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, sayı 2, yıl 2006, s.41–61. 5- Boşanma kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34a, 35b, 39b, 42a, 44a, 45b, 46b, 49a, 52a, 54b, 57a, 58b, 59b, 62b, 63a, 65b. 6- Fetva için bkz. Ebussuud Efendi, Maruzat, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Bağdalı Vehbi, No: 569, vr. 67b.; Geniş bilgi için bkz., M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülİslâm Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s.37-38; 7- Ekinci, a.g.m., s.41–61. 8- Düstur: I/1/300–314; 22 Cemâziye’l-evvel 1332 tarihinde fetvahaneden hazırlanan müzekkirede de durum açıklanmıştır. Ceride-i İlmiye, cilt:1, s.36–39. 9- Düstur, 1/5/83; Düstur, I/Zeyl2/15; Geniş bilgi için bkz. M. Akif Aydın, “Osmanlılarda Ailenin Tarihi Tekamülü”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, C.II., s.438. 10- Bilgi için bkz. Ekteki seyyibe izinnâmesi örneği; Son dönem bakire izinnâmelerinde “Askerde nişanlısı yoksa nikâhını kıyasın.” ifadesi yer almaktadır. Özellikle savaş döneminde askere alınanların görevlerini huzur içinde yapmaları için böyle bir hüküm konmuştur. 11- İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi’nde 16 adet hicrî 1312–1345 yıllarını kapsayan İzinname Defteri bulunmaktadır. Yine İstanbul Kadılığı’na ait 1299–1320 yıllarını kapsayan 19 adet Seyyibe İzinname Defteri ve 1283–1331 yıllarını kapsayan 11 adet Bakire İzinname Defteri, Bakırköy Mahkemesi’ne ait 1324–1342 yıllarını kapsayan 5 adet İzinname Defteri, Küçükçekmece Mahkemesi’ne ait 1306–1332 yıllarına ait 2 adet İzinname Defteri mevcuttur. 12- Mahkemelerin tutacağı bu defterler Meclis-i Tetkikat-ı Şer‘iyye tarafından varakaları mühürlenecek ve tasdiklenecektir. İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi, III. Bölüm, Defter no: 576, s.302. 13- Aynı kişinin nikâh ve boşanma kaydı için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 722, s.94b-95a, s.118b-119a; Defter no: 277, s.34b-35a; İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi III. Bölümde, Üsküdar Mahkemesi’ne ait 1333-1343 yıllarına ait 16 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Kasımpaşa Mahkemesi’ne ait 1332–1337 yıllarına ait 5 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Beykoz Mahkemesi’ne ait 1335–1338 yıllarına ait 5 adet Münakahat Defteri bulunmaktadır. 14- Örnekler için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 301, s.59, kayıt: 1044; s.61, kayıt: 1056; s.98, kayıt: 1240.

12 Nisan 2012 Perşembe

HİÇ KİMSE ALLAH’TAN DAHA MERHAMETLİ DEĞİLDİR

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide süresi: 3) Biz Müslümanlar tamamlanmış bir dine iman etmişiz. İslam’ın hiçbir eksikliği yoktur. Hayatımızın her alanında İslamî hükümler mevcuttur. Teşevvüşe düşeceğimiz hiçbir durum söz konusu değildir, elhamdülillah. Fakat bir bakıyoruz ki, bir kısım insanlar İslami meselelerde fütursuzca hüküm yürütüyor, kafalarına göre bidatler ihdas ediyorlar. Bilindiği gibi bir insan eğer İslam akidesi üzerinde ölmüşse onun hiçbir günahına bakılmaz. Namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Bir Müslüman için ardından kılınan namazın ve cemaatin ellerini açıp yaptığı duaların onun affına vesile olması umulur. Eğer bir insan, Müslüman bir ailenin çocuğu olmasına rağmen irtidat etmiş yani dininden dönmüşse onun cenaze namazı kılınmaz ve cesedi de Müslüman mezarlığına defnedilmez. Hatta ailesine başsağlığına gidildiği vakit taziyesi dahi Müslüman’ın taziyesinde farklı bir ifade biçimiyle yapılır. Hiç kimse Allah u Teala’ dan daha merhametli değildir. Eğer bir kişi İslam dininden dönmüşse artık hiç kimsenin çıkıp da o kişiye rahmet dilemesi ve ardından namaz kılıp, dua etmesi mümkün değildir. Eğer bir insanın ağzından inkâr sözleri sadır olmuşsa veya bir sanatçı-yazar-politikacı vs. duruşu ve söylemleriyle hayatı boyunca İslam’a saldırmış, ardından da “ben tevbe ettim ben Müslüman’ ım” gibi açık bir ifadesi de yoksa ona kâfir muamelesi yapılır. Yani namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına da defnedilmez. Bütün bu kural ve kaideler fıkhımızda açık seçik ifade edilmişken, insanlar neden hala kafalarından hüküm üretirler? Neden Allah (c.c.)’tan daha merhametli olma rolüne soyunurlar? Öte yandan -sanki ateistlerin namazını kılmaya çok meraklıymışız gibi- birilerinin çıkıp;“Neden bir ateistin vasiyeti yerine getirilmiyor. Cesedinin yakılmasını isteyen bir ateiste neden namazlı-dualı cenaze tertipleniyor?” demesinin de geçerliliği yoktur. Çünkü mantık açısından ateistlerin vasiyette bulunmaya hakları yoktur. Ne de olsa vasiyet, ahret inancıyla alakalıdır. Ölmüşleriyle ahrette kavuşacaklarını umanlar onların vasiyetlerini yerine getirmeye özen gösterirler. Ateistler ise öldükleri zaman hayvan misali toprağa karışıp gübre olacaklarını sanmaktadırlar. Öyleyse bu caka nedir? Bu ülkede Müslüman- Ehli Kitap ortak geleneğine göre cenazeler toprağa gömülür. Müslümanların cenazesi camiden, namaz kılınarak uğurlanır. Ehli kitabın da kilise veya havradan… Ateistlerinki sessiz sedasız herhangi bir toprak parçasına gömülebilir. Ölümü yokluk sayanların vasiyetleri varmış diye havayı insan cesedinin kokusuyla kirletmenin ne gereği var? Cenazelerin nasıl defnedileceğini dinler belirler. İnsanlar kendi aklınca defin adeti icad edemezler. Yoksa her kalına gelen bir adet çıkarırsa, mesela “benim cesedimi buzdolabında saklayın,”“benim ölümü mumyalayıp bir meydanda sergileyin,” “benim cenazemi altınla kaplayın…” dese, bunun sonu gelir mi? Bu tarz sözlerle cenaze yakılmalarını bir ateizm propagandasına dönüştürmelerinin hiçbir haklılığı bulunmamaktadır.

1 Mart 2012 Perşembe

EBU'D-DERDÂ: Hesaptan Korkan Tâcir

İki kutuplu bir dünyası vardı Medine'ye gelinceye kadar Peygamber: Kâr ve zarar. Akıl atıyla koşturup dururdu bu iki kutup arasında süvari Ebu'd- Derdâ. Ticaretin bir hesap işi olduğunu bilir, bin kere düşünürdü bir adım atmadan önce. Medine Hz. Peygamberi deflerle karşıladığında bir adım gerisindeydi herkesin. Herkes Müslüman oldu, yalnız Ebu'd- Derdâ, erteledi bir sene yolculuğunu. Enine boyuna ölçtü alıştığı hayatla teklif edilen hayatı. Bir Müslüman arkadaş edindi: Abdullah bin Revâha. Hicretten bir sene sonra güneş saati hidayet anına ılık gölgesini düşürmeye hazırlanırken bakın ne oldu. Abdullah bin Revâha yanına Ebu Seleme'yi de alıp arkadaşı Ebu'd-Derdâ'nın taptığı putu o yokken kırdı. Ebu'd-Derdâ putu görünce o anı bekliyormuş gibi çattı mabuduna:"Yazık sana kendini savunamadın mı!" Sonra düştü yola Hz. Peygamber'i görmek için. Onun telaşla yürüdüğünü gören Abdullah bin Revaha: " Bizi arıyor olmalı!" dedi Hz. Peygamber'e. Allah'ın Elçisi şöyle buyurdu gülümseyerek: " Hayır Müslüman olmak için geliyor! Vaat etmişti Rabbim!" Ensar'dan Müslüman olan son kişiydi Ebu'd-Derdâ. Fakat bu süre içerisinde öyle bir kâr zarar hesabı yapmıştı ki, dükkânını kapatan ilk kişi olmuştu Medine'de."Günde üç yüz altın kazanmak artık sevindirmez beni. Ben ticaret ve alış - verişin, kendilerini Allah'ı anmaktan alıkoymadığı kimselerden olmak istiyorum!" diyerek, yeni bir güne başlamış, bütün kazancını Allah yolunda harcayacak olsa bile ticarete devam etmek istemediğini bildirmişti dostlarına. "Bunun nesini istemiyorsun!" diye sormuşlardı hayretle de iki kelimeyle mühürlemişti dudaklarını: "Hesabının çokluğunu!"Ah Ebu'd- Derdâ! Nasıl da değişmişti ölçüleri! Bir zaman dünyaya dört elle sarılırken şimdi, " Dünyaya sarılanın dünyası yoktur!"diyordu. Günü zararla kapatmaktan yine korkuyordu. Fakat "Neden bildiklerinle amel etmedin?" sorusundandı korkusu. Kur'ân'ı öğrendi ve öğretti. Çünkü, " En hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğreteninizdir!" demişti Hz. Peygamber. Mescidleri evi bildi. Çünkü,"Mescitler takva sahiplerinin evleridir," dediğini duymuştu O'nun. Küsleri barıştırmaya çalıştı. Çünkü Kâinatın Efendisi, "Size namazdan, oruçtan ve sadakadan faziletçe bir derece yüksek bir şey söyleyeyim mi?" diye sormuş, "Evet ya Rasûlallah!" cevabını aldıktan sonra, "İnsanların arasını bulup barıştırmaktır." buyurmuştu. Müslümanların geçtiği yollardaki taşları kenara çekti. Çünkü "Kim Müslümanların yolundan eziyet veren bir şeyi kaldırırsa Cenâb-ı Hak Ona katında bir sevap yazar. O'nun katında bir sevabı olan ise cennete girer," dediğini hatırlıyordu Nebî'nin. "Gelin ölmeden önce oruç tutalım!"dedi dostlarına. Çünkü "zırh" olduğunu öğrenmişti O'ndan orucun. İlim öğrenmeye çalıştı. Çünkü Allah'ın Sevgilisi'nin, "Bir insan ilim kazanmak için bir yola girerse Cenâb-ı Hak ona cennete doğru bir yol açar. Melekler, ilim peşinde koşanlardan hoşnut oldukları için kanatlarını onun altına gererler. İlim sahipleri için yerdekiler ve göktekiler mağfiret niyaz ederler. Denizin diplerindeki balıklar bile Ona dua ederler,"dediğini kulaklarıyla işitmişti. Gülümsedi hadis rivayet ederken hep. Çünkü Hz. Peygamberin gülümsediğini görmüştü her vakit konuşurken. Hz. Peygamber, onun için "Bu ümmetin Bilgesi!" demişti, ne büyük müjde! Bu merhametli bilge, "İnsanlara, üzerlerine almak istemedikleri şeyleri yüklemeyiniz. Allah'tan önce siz hesaba çekmeyiniz onları!" diyerek, bir çıkış yolu açtı günahkarlara. Onlardan birini tartaklayıp lânet yağdıranlara dönüp: " Bu adamı bir kuyuya düşmüş bulsaydınız, çıkarmaz mıydınız?"diye sordu. "Evet," cevabını alınca, devam etti sözlerine: "Öyleyse kardeşinize hakaret ederek onu düşmüş olduğu günah çukuruna iyice itmeyin, çıkmasına yardımcı olun. Sizi böyle hallere düşürmeyen Allah'a şükredin. İlla kızacaksanız onun şahsına değil, günahına kızın!" Ah Ebu'd-Derda! O deli gibi mal toplayanlara kızardı. Her vadiye mal yığanlara. "Bizim gideceğimiz bir yurdumuz var. Orası için biriktirmeliyiz!"derdi. Kızı Derdâ'yla evlenmek isteyen Yezid bin Muaviye'ymiş ne çıkar! O yoksul bir mümini tercih etmişti! Hz. Ömer Şam'a gittiğinde bir gece Ebu'd-Derdâ'nın ziyaretine gitmiş, evinin kapısında kilit olmadığını, üzerinde oturduğu bir keçe parçası ve yastık yerine kullandığı bir semerden başka bir eşyası bulunmadığını görüp sabaha kadar ağlamış, Ebu'd-Derda ise Ömer'e Hz. Peygamber'in şu sözünü hatırlatmıştı: " Dünya yurdunda eşyanız bir yolcunun azığı kadar olsun!" Ah Ebu'd-Derda, yeni binalar yapanları görmüştü de bir kere bakın nasıl seslenmişti onlara: " Ha bire dünyayı yeniliyorsunuz!" O dünyayı değil, ruhunu yeniledi. Dünyayı değil, dünyayı yaratanı sevdi. Ve Hz. Peygamber'den öğrendiği şu duayı mırıldandı hep: "Allah'ım senin sevgini istiyorum! Seni seveni sevmek istiyorum!" Bu sevgiden ayrılmadı sağlığında ve hastalığında. Ah bir konuşma var ki ziyaretine gelenlerle arasında hastayken, asırlarca anlatıldı: _ Şikayetin nedir ey Ebu'd-Derda? _ Günahlarımdan şikayetçiyim. _ Canın bir şey istemiyor mu? _ Canım cenneti istiyor! _ Sana bir hekim çağıralım mı? _ Aslında beni yatağa düşüren hekimdir.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM