Wikipedia

Arama sonuçları

26 Nisan 2012 Perşembe

ŞER‘İYYE SİCİLLERİNE GÖRE OSMANLILARDA NİKÂH AKDİ

Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘iyye sicilleri incelendiğinde, kadıların huzurunda kıyılan çok sayıda nikâh akdinin kayıtlarına ulaşılabilir.1 Hatta gayri müslimlerden birçoklarının da nikâhlarını, ruhânî liderlerine değil harç miktarının daha düşük olduğu gerekçesiyle, kadı veya imamlara kıydırdıkları bu sicillerden anlaşılmaktadır.2 Yıldırım Bâyezid döneminde, ilk defa mahkemede kadıların alacakları harç miktarları tespit edilirken kendilerine 12 akçe de nikâh harcı verilmesi bir karara bağlanmıştır.3 Sonraki yıllara ait kanunnamelerde de nikâh harcı olarak dul ve bâkireler için farklı miktarlar tespit edilmiştir. Osmanlı’da ilk zamanlar nikâhların kadı tarafından verilen izin üzerine kıyılması bir mecburiyet değilse de tatbikatta, nikâhların kadıdan alınan izin üzerine imamlar tarafından kıyıldığı ve bunların da şer‘iyye sicillerine kaydedildiği görülmektedir. Osmanlı Devleti’nde kadıdan başka nikâh memuru bulunmadığından, din adamlarına umumî bir nikâh kıyma izni ve yetkisi yerine, her münferit nikâh için özel bir izin ve izinnâme verilmesi yoluna gidilmiştir. Bu tür bir uygulama her nikâh esnasında gerekli hukukî şartların oluşup oluşmadığının kadı tarafından kontrolüne de imkân sağlamıştır.4 İslâm hukukunda evlenmelerin iki şahit huzurunda yapılmasından başka bir şekil şartı bulunmamasına rağmen evliliğin din ve toplum hayatında oynadığı rol sebebiyle bu akdin, nikâhın hukukî yönünü bilen din ve hukuk adamları huzurunda yapılmasına özen gösterilmiştir. Öte yandan boşanmanın erkeğe yüklediği malî yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin tespit gerekliliği, ayrılmanın vuku bulduğu zamana bağlı olarak kadının bekleme süresinin ne zaman biteceği problemi, boşanmaların da büyük ölçüde mahkeme defterlerine kaydedilmesi sonucunu doğurmuştur.5 Din adamlarının ancak kadıdan alınan izin üzerine nikâh kıymaları uygulamasının, kadıların bizzat nikâh kıymalarında olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden itibaren başladığı düşünülmektedir. Ancak Ebussuud Efendi fetvalarında, kadıdan izin alınmadan nikâh kıyılmasının yasaklandığı belirtilmekte ise de bu yasağın hangi tarihten itibaren başladığına dair bir kayıt bulunmamaktadır.6 XVI. asırdan itibaren nikâhlara kadının iştirakinin resmî bir hal aldığı, tarafl arın evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda izinnâme denilen resmî yazıyla kadıdan izin alındıktan sonra, mahalle ve köy imamı yahut ruhânî reis tarafından kıyılması esası benimsenmiştir.7 16 Safer 1276/14 Eylül 1859 tarihli Şer‘iyye Mahkemeleri Nizamnâmesi’nde bu mahkemelerin nikâh akitlerinden ve izinnâmelerden alacakları harçlar da düzenlenmiştir.8 Osmanlı Devleti’nde titizlikle uygulanan nikâh işlemlerinin mahkemelerin kontrolünde din adamlarınca kıyılması geleneğinin Tanzimat’tan sonra da “Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi ve Kanunları”yla devam ettirildiği görülmektedir. 8 Şevval l298/2 Eylül 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizamnâmesi, Müslümanlar arasında meydana gelen evlenmelerin Şer‘iyye Mahkemesi, gayri müslimler arasındaki evlenmelerin de ruhanî reisleri tarafından verilecek izinnâmeler üzerine yapılabileceğini ve nikâhları kıyan imam ve ruhanî reislerin en fazla sekiz gün içerisinde sicill-i nüfus memuruna ilmühaber verecekleri hükmünü getirmektedir.9 Nikâh akitlerinin devletin denetim ve kontrolünde yapılması konusunda Osmanlı Devleti’nde başlangıçtan itibaren istikrarlı bir gelişmenin devam ettiği görülmektedir. Osmanlı döneminde kadıların nikâh kıyma vazifesi izinnâme belgesiyle imamlara verilmiş, fakat imamların bu hizmeti yerine getirmesinde de bir takım şartlar aranmıştır. İmamlar kendilerine müracaat eden herkesin nikâhını kıymamışlardır. Aşağıdaki nizamnâmede de görüleceği üzere imamlar, önce nikâh için kendilerine başvuranların evlenmelerinde hukukî bir mahzur bulunup bulunmadığını araştırmakta, daha sonra kendileri için birer ilmühaber düzenleyip bağlı olduğu mahkemeden evlenebilmeleri için aldıkları izinnâmeye göre tarafların nikâhlarını şahitlerin huzurunda kıymaktadır. Kadı da, imama hitaben ve başında Seyyibe/ Bakire İzinnamesidir yazan bir vesika tanzim etmekte ve imam efendiye tarafl arın isimlerini bildirerek, “Nikâha şer‘î bir engel yoksa velisi izni ve tarafeynin rızaları ve tesmiye-i mehirle şahidler huzurunda nikâhını kıyasın" şeklinde yazdığı vesikayı göndermektedir.10 Nikâh, şahitler huzurunda kıyıldıktan sonra imam efendi bu nikâh işlemini kendisinin tuttuğu deftere kaydedip tarafl ar için de ikinci bir ilmühaber düzenleyerek durumu bağlı olduğu mahkemeye ve nüfus müdürlüğüne bildirmektedir. Dolayısıyla imamlar bağlı oldukları mahkemeden evlilik izinnâmesi almadan ve gerekli tahkikatı yapmadan hiç kimsenin nikâhını kıymamışlardır. Her imamın izinnâme alacağı mahkemeler nizamnâmeyle belirlenmiştir. İstanbul için İstanbul, Galata, Üsküdar, Eyüp, Beykoz ve Yeniköy mahkemeleri evlilik izinnâmesi verme konusunda yetkilendirilmiştir. Taşrada ise bu görev taşra mahkemeleri tarafından yürütülmüştür. Her mahkeme sadece kendi sınırları içerisindeki kişilere izinnâme vermiş, her imam da sadece kendi bağlı olduğu mahkemeden izinnâme alarak sadece kendi mahallesindeki kişilerin nikâhını kıymıştır. İmam, nikâhını kıyacağı kişilerin ikametgâhını gösterir ilmühaberi, zevc ve zevcenin tezkire-i Osmaniyelerini (nüfus cüzdanlarını) ve evlenecek olan kişi askerî erkândan ise ruhsatnamesini bağlı olduğu mahkemeye sunduktan sonra ancak izinnâme alabilirdi. İmamlar aynı zamanda nikâhını kıyacağı kişilerin evliliğine hukuken bir engel bulunup bulunmadığını da araştırmışlardır. İmamlar, nikâhtan önce düzenleyecekleri ilmühaberlerde evlenecek kişilerin isimlerini, tâbiiyetlerini, bakire veya seyyibeliklerini, zevci vefat etmiş ise vefat tarihi gibi bilgilerini; nikâhtan sonra düzenleyeceği ilmühaberde ise mehr-i müeccel ve muaccelin cinsini ve miktarını, tarafl arın vekil ve şahitlerinin isim ve şöhretlerini içerir bilgilerini zorunlu şekilde bulundurmuşlardır. Küçük olanların ve akıl hastalarının nikâhları velilerinin izinlerine bırakılmıştır. Velileri bulunmadığı takdirde ise bu kimselerin evlenmelerine kadılar karar vermiştir. Izinnâme vermeye yetkili mahkemelerde ilk evlenecekler için “Bakire İzinnamesi Defterleri”, ikinci kez evlenecekler için de “Seyyibe İzinnamesi Defterleri” tutularak11 mahkeme tarafından kendilerine verilecek her bir izinnâme önce bu defterlere kaydedilmiş12, ancak izinnâme alındıktan sonra imamlar tarafından nikâhları kıyılmıştır. Nikâhtan sonra imam efendinin düzenlediği ikinci ilmühaberdeki bilgilere göre evlilikler mahkemelerde tutulan “Münakehât Defterleri”ne, evlilikleri sona erenlerin kayıtları da yine “Müfarakât” denilen defterlere yazılmıştır.13 İmamlar kendi mahallesine yeni taşınmış olan kimseler için ilmühaber düzenlemeden önce belediye ve nüfus idarelerine müracaat ederek gerekli tahkikatı yaparak durumunu bilmedikleri kişilerin nikâhlarını kıymamışlardır. Aynı zamanda her mahalle ve karye imamı verdiği ilmühaberleri, bağlı olduğu mahkeme tarafından tasdiklenmiş ve mühürlenmiş bir defterde kaydını tutmuştur. Izinnâme alındığı halde herhangi bir sebepten dolayı nikâhın kıyılmadığı durumlarda ise İzinname Defteri’ne şerh düşerek nikâhın kıyılmadığını belirtmiştir.14 -Hukukî boyutunun yanı sıra sosyo-kültürel açıdan da birer hazine değerindeki siciller arasında bulunan bu defterler üzerinde henüz geniş çapta araştırmalar yapılmamıştır. Oysa ailenin oluşmasında temel teşkil eden nikâh akdinin Osmanlıda teşekkülünün incelenmesi, günümüz insanına önemli ipuçları sunacak ve şüphesiz ilim dünyasına da önemli katkılar sağlayacaktır. Belgenin Özeti: İrade-i seniyye mucebince İstanbul Kadısının başkanlığında ve Şeyhülİslâmın nezaretinde, mahalle imamlarının nikâh kıyma usul ve esaslarının belirlenmesi için hazırlanan nizamnâmedir. Hüve İstanbul Kadılığına [Meşihat Arşivi, Gelen Evrak Fonu] (Numara 191) Fazîletlü Efendim Hazretleri Leff en tesyîr-i savb-ı fâzılâneleri kılınan tezkire-i sâmiye-i sadâret-penâhî mütâlaa-sından müstebân olacağı vechile mahallât eimmesinden bazılarının nikâh ve emsâli mesâil-i mu‘tenâ-bihâ hakkında ikâ‘ etmiş oldukları derc-i sahîfe rivâyet olunan harekât-ı gayri meşrûa‘dan dolayı bu bâbda bir kâide-i sâlime ve mazbûta vaz‘ı lâzım gelmesine binâen ber-mûceb-i irâde-i seniyye bir nizamnâme lâyihası kaleme alınmak üzere melfûf pusulada esâmîsi muharrer zevâttan mürekkeb olarak taht-ı riyâset-i fâzılânelerinde bir encümen teşkîli tensîb olunmuş ve mûmâileyhime de ma‘lûmât verilmiş olmağla kararlaştırılacak günlerde bi’l-ictima‘ ber-mantûk-ı emr u fermân-ı hümâyûn iktizâ-yı maslahatın hüsn-i îfâsıyla netîcesinin bâ-mazbata beyân ve ifâdesine himmet buyurulması siyâkında tezkire-i senâveri terkîm olundu. Fî 11 Cemâziye’l-âhir sene 1304 ve fî 22 Şubat sene 1302/[7 Mart 1887] Şeyhülİslâm Ahmed Esad [Komisyon Üyeleri] Şûrâ-yı devlet Muhâkemât Dâiresi Reisi Semâhatlü Sâhib Beyefendi Hazretleri Sâbık Medine-i Münevvere Kadısı Fazîletlü Osman Efendi Beyrut Nâib-i Sâbıkı Faziletlü Mustafa Hakkı Efendi Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye Âzâsından Mekremetlü Yahya Reşid Efendi Müsevvidîn-i kirâmdan Yakovalı Ali Efendizâde Mekremetlü Şükrü Efendi İcrâ-yı münâkehât hakkında nizamnâme lâyihasıdır. Bâb-ı evvel Mehâkim-i şer‘iyyeden i‘tâ olunacak izinnâmeye müte‘alliktir. Birinci madde: İzinnâme i‘tâsı Dersaadet’te İstanbul ve Eyüp ve Galata ve Üsküdar ve Yeniköy ve Beykoz mahkemelerine ve taşralarda bi’l-cümle mehâkim-i şer‘iyyeye münhasırdır. İkinci madde: Umûmen mehâkim-i şer‘iyye hudûtları hâricine izinnâme vermekten memnû‘dur. Üçüncü madde: İzinnâme ahzı için imamlar tarafından on birinci maddede tarif ve beyân olunduğu vechile bir kıt‘a ilmühaber verilmedikçe ve zevc ile zevcenin tezkire-i Osmaniyeleri ve asâkir-i şâhânenin usûlü vechile ruhsatnâmeleri görülmedikçe bunların münderecâtı hakkında iktizâ ettiği halde tetkîkât-ı lâzime îfâ olunmadıkça mehâkim-i şer‘iyyeden izinnâme verilmeyecektir. Dördüncü madde: Gerek kable’n-nikâh izinnâme ahzı ve gerek ba‘de’n-nikâh mahkemede kayd olunmak için imamların göndereceği ilmühaberler on birinci ve on dördüncü maddelere muvâfık olmaz ise kabul olunmayacaktır. Beşinci madde: Her mahkemede imamların verecekleri ilmühaberlerin kaydı için biri bâkire ve diğeri seyyibe mahsus olmak üzere iki kıt‘a sicil tutulup bunlardan Dersaadet ve Bilâd-ı Selâse mahkemelerinin sicilleri Meclis-i Tetkîkât-ı Şer‘iyye’den tasdîk ve varakaları tahtîm kılınacak ve taşra mahkemeleri sicillâtı evrâkına adet vaz‘ olunarak hâkimler tarafından mühr ü zâtîleriyle tahtîm olunacaktır. Altıncı madde: Âhar diyârda vefât veyahut zevcelerini tatlîk ettikleri haber verilen kesânın zevcelerini âhara tezvîc için verilecek izinnâmeler bunların vefât veya tatlîklerinin şer‘an tebeyyün ve tahakkukundan sonra i‘tâ olunacaktır. Bâb-ı sâni Eimme-i mahallât ve kurâya mütealliktir. Yedinci madde: İmamlar mensûb oldukları mahkemelerden izinnâme almadıkça akd-i nikâh icrâsından memnû‘dur. Sekizinci madde: İmamlar mahalle veyahut karyesi dâhilinde akd-ı nikâha me’zûn olup âhar mahalle ve karyede icrâ-yı nikâh edemez. Dokuzuncu madde: Akd-i nikâhları icrâ olunacak kadınların evvelemirde bir kimesnenin taht-ı nikâh ve iddetinde olmadıkları ve nikâhlarına tâlip olanlar ile beynlerinde nesep veya reda‘ veya musâheret gibi mâni‘-i nikâh bulunmadığı tahkîk olunacaktır. Onuncu madde: İmamlar izinnâme ahzından evvel on birinci maddeye mutâbık olarak bir kıt‘a ilmühaber tanzîm ve mensûp oldukları mahkeme-i şer‘iyyeye i‘tâ ve tarafeynin tezkire-i Osmaniyelerini ve zevc asâkir-i şâhâneden olduğu halde ale’l-usûl kumandanı tarafından verilecek ruhsatnâmeyi ibrâz edecek ve izinnâme alındıktan sonra on dördüncü maddeye tevfîkan diğer bir ilmühaber daha tanzîm edip ba‘de’l-akd mahkeme-i mezkûreye gönderecektir. Onbirinci madde: İzinnâme ahzından evvel tanzîm olunacak ilmühabere tarafeynin tâbiiyet ve hürriyet ve rukiyyet ve sığar ve kiber ve ateh ve cinneti ve zevcenin bekâret ve siyâbeti ve zevci vefât etmiş ise tarih-i vefâtı ve mutallaka ise tarih-i talâkı ve mu‘tedde (iddet bekleyen kadın) olduğu sûrette inkızâ-yı iddeti derc ve beyân olunacaktır. Onikinci madde: Akd-i nikâh ekseriyen vekâlet sûretiyle icrâ olunduğundan tevkîl murâd eden kadınların ber-nehc-i şer‘î zâtları tarif olunduktan sonra akraba ve müteallikâtları ile imam ve muhtar ve daha sâir münâsip olanlar hâzır oldukları halde vekâletleri alınacaktır. Onüçüncü madde: Tebdîl-i mekân edenlerin tezkire-i Osmaniyelerince icrâsı lâzım gelen muâmelât-ı nizâmiyenin îfâ olunduğu devâir-i belediye ve nüfûs idârelerine mürâcaatla tahkîk olunmadıkça imamlar tarafından akd-i nikâhları için izinnâme ahzına teşebbüs olunmayacaktır. Ondördüncü madde: İzinnâme ahzından sonra tanzîm olunacak ilmühabere ve tesmiye olunacak mehr-i muaccel ve müeccelin cinsi ve miktarı ve mehr-i muaccelin müstevfî olup olmadığı ve tarafeynin ve vekillerin ve şahidlerin isim ve şöhretleri derc ve tasrîh kılındıktan sonra zeylini zevc ve zevce ve müteallikâtı ve imam ve muhtârân ile vekîl ve şâhidler imza ve temhîr edeceklerdir. Onbeşinci madde: Her mahalle ve karye imamının nezdinde izinnâme alacağı mahkeme cânibinden musaddak ve mühr-i zâtî ile memhûr bir defter-i mahsûs bulunup on birinci ve on dördüncü maddelerde beyân olunduğu vechile akidden evvel ve sonra tanzîm ederek mahkemeye göndereceği ilmühaberleri ol deftere kayd ve zeylini temhîr edecek ve işbu defterler her sene Muharremü’l-haramda mensûb oldukları mahkemelere gönderilip muayene ettirilecektir. Onaltıncı madde: Zevcesini bir veya iki defa bâyinen tatlîk edenler iddetlerinin inkizâsından evvel ve sonra tecdîd-i akd ile mutallakalarını tezevvüc edebilip ancak bu misüllülere izinnâme i‘tâsı için imamlar tarafından verilecek ilmühaberlerde talakın kaç defa vuku‘ bulduğu gösterilecektir. Onyedinci madde: Zevcesini üç defa tatlîk edip de yine almak murâd edenin mutallakası ba‘de tekmîli’lidde zevc-i âharle tezevvüc ederek muamele-i meşrûa vuku‘undan sonra ol dahi tatlîk edip iddeti munkaziye olmadıkça zevc-i evveline nikâh olunamayacağından bu bâbda imamlar ziyâdesiyle dikkat ve ihtimâm edecekleri gibi zevcesini bir veya iki defa ric‘iyyen tatlîk ve iddetleri içinde mutallakalarına mürâcaat edenler için izinnâme ahzıyla tecdîd-i akde lüzûm olmayıp ancak beynlerinde vâkî olan talak-ı ric‘îye imamlar vâkıf oldukları halde on beşinci maddede beyân olunan defter-i mahsûslarına kayd edeceklerdir. Lâhika Sağîr ve sağîre ve ma‘tûh ve ma‘tûhe ve mecnûn ve mecnûnenin nikâhları veliyy-i akrabalarının iznine mütevakkıf olup bunlardan asla velîsi olmayanların velâyet-i tevzîci, izinnâmelerini i‘tâ edecek hükkâm-ı şer‘-i şerîfe mahsûsdur. Rakîk ve rakîkanın akd ve nikâhı mâliklerinin iznine mütevakkıftır. Tebe‘a-i devlet-i aliyye nisvânının tebe‘a-i Îraniyye ile izdivâcları kemâkân memnû‘dur. İşbu nizamnâme ahkâmına muğâyir harekâta cür’et eden imamlar mes’ûldür. İmamlar akd-i nikâh husûsunda icrâ edecekleri tahkîkât esnâsında halledemedikleri bir şüpheye tesâdüf ederler ise mensûp oldukları mehâkim-i şer‘iyyeye mürâcaatla hall-i iştibâh edeceklerdir. İleride îcâb-ı hâle göre lüzûm görünen bazı mevâd işbu nizamnâmeye zeyl olunacaktır. İşbu lâyiha münderecâtına muğâyir olmayan evâmir-i aliyye ahkâmı kemâkân mer‘iyyü’l-icrâ olacaktır. Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887] Reis-i encümen Hulûsi Emr-i nikâh şer‘an ve nizâmen tetkîkât-ı mükemmeleye muhtâc mesâil-i mu‘tenâ-bihâdan olduğundan bu bâbda bir kâide-i sâlime vaz‘ı devâir-i belediyelerin mevcud olması ve nüfûs tezâkirinin te’sîs kılınması bu husûs hakkında ittihâz-ı muktezâ-yi usûl ve kavâidin icraâtınca medâr-ı suhûlet ve dâfi‘-i şübühât olacağından ba‘d-ez-în tetkîkât-ı şer‘iyye ve nizâmiyeye müstenid olmadıkça akd-ı nikâh icrâ olunmamak için lâzımü’licrâ usûl ve muâmelâta dâir bir nizamnâme kaleme alınması şerefsâdır olan irâde-i isâbet âde-i hazret-i hilâfet-penâhî iktizâ-yı celîlinden olmasıyla bu husûs için teşkîl buyurulan encümen-i acizânemizden kaleme alınan nizamnâme lâyihası leff en huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâpenâhîlerine takdîm kılındı. Ma‘lûm-i âli-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu üzere memâlik-i mahrûse-i şâhânede bulunan bi’l-cümle kazâlar mehâkim-i şer‘iyyesiyle nefs-i İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata mahkemeleri izinnâme i‘tâsına me’zûn oldukları gibi Beykoz dahi başkaca bir kazâ olduğundan dâiresince izinnâme i‘tâ edeceği bedîhî ve Rumeli Kavağı’ndan Galata’ya kadar mevâki‘de bulunanların izinnâme almak için Galata mahkemesine mürâcaatları haklarında suûbeti müeddî olacağından Yeniköy mahkemesinin dahi dâiresince izinnâme i‘tâsına me’zûn edilmesi tensîb olunmuş ve nizamnâme-i mezkûr ahkâm ve muamelâtın icrâsı için mezkûr İstanbul ve Havâss-ı Refîa ve Üsküdar ve Galata ve Yeniköy mahkemelerinde muvazzaf birer me’mûra ihtiyaç tahakkuk edeceğinden sâye-i inâyetvâye- i hazret-i hilâfet-penâhîde münâsibi vechile bunlara taksîm olunmak üzere tahsîsât-ı ilmiyeye ilâveten şehriye üç bin kuruşun hazîne-i celîleden müceddeden tahsîs ve ihsân buyurulması tezekkür kılınmıştır. Her hâlde emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir. Fi 15 Receb sene 1304/[9 Nisan 1887] [İmzalar] Hulûsi, Sâhib, Osman, Hakkı, Yahya Reşid, Şükrü Eimme-i mahallâtın uhdelerine mevdû‘ olan vezâifi hüsn-i îfâ edebilmeleri için ba‘d-ez-în imâmet tevcîhinde ehliyet ve liyâkat ve iff et ve istikâmet aranılarak sû-i ahlâk ashâbından bir takım câhil ve nâ-ehil kimesnelere cihet tevcîh olunmaması ve emr-i imtihân ve intihâbda pek ziyâde i‘tinâ ve dikkat ve hitâbet tevcîhâtında dahi bu sûrete tamamıyla riâyet olunması ve şu maksadın te’mîn-i husûlü zımnında ittihâzı lâzım gelen usûl ve muamelâtın cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınıp arz-ı atabe-i ulyâ kılınması hakkında irâde-i seniyyeyi mutazammın Mâbeyn-i Hümâyûn Başkitâbet-i Celîlesi’nden Evkâf-ı Hümayûn Nezâret-i Celîlesi’ne mevrûd tezkire mahkeme-i teftîşe havâle olunmuş olduğundan akd-i nikâha dâir bâb-ı vâlâ-yı meşîhatpenâhîlerinde in‘ikâdı istihbâr olunan encümen-i mahsûsta zât-ı maslahatın ehemmiyet ve taalluk-ı mahsûsu münâsebetiyle müzâkeresi mezkûr mahkemeden bâ-müzekkire ifâde ve izbâr ve binâen-aleyh zikr olunan tezkire ve müzekkire huzûr-ı âli-i cenâb-ı fetvâ-penâhîlerine gönderildiği tezkire nezâret-i müşârunileyhâda beyân ve iş‘âr kılınmış ve bunlar takımıyla encümen-i acizânemize havâle buyurulmuş olmasıyla inzâr-ı tetkîk ve mütâlaadan geçirilmiştir. Ma‘lûm-i dakâyık-melzûm-i cenâb-ı meşîhatpenâhîleri buyurulduğu vechile encümen-i mezkûrun vezâifi akd-i nikâhın sûret-i sâlime ve mevsûkada icrâsı her ne esbâba menût ise bu bâbda bir nizamnâme kaleme alınması husûsundan ibâret olmasına ve mezkûr irâde-i seniyye hükm-i celîli ise tevcîh-i cihat husûsunda lâzım gelen usûlün cihat nizamnâmesine ilâveten veyahut ayrıca kaleme alınmasına dâir bulunmasına nazaran bu husûsun müzâkeresi yine evkâf-ı hümayûnca icrâ olunmak lâzım geleceğinden binâen-aleyh mezkûr tezkire li-ecli’l-iâde melfûfâtıyla takdîm-i huzûr-ı sâmi-i meşîhat-penâhîleri kılınmağla ol bâbda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir. Fi 2 Receb 1304 Reis-i encümen-i Hulûsi Belgenin Özeti: Seyyibe (dul) Seniyye Hanım ile Mehmed Hayri Bey’in nikâhlarının kıyılması için İstanbul Kadısı tarafından mahalle imamına gönderilen izinnâme. Hüve Darü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Kadılığı Adet 3133 Seyyibe Mahsus İzinnâmedir Şehzade kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Efendi: Ba‘de’s-selâm inhâ olunur. Mahallenizin Burmalı Mescid Sokağı’nda kırk bir numaralı menzilde sâkine Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey nâm seyyibin tenkîhine bir vechile mâni‘-i şer‘î yoksa işbu tâlibi bulunan Mehmed Hayri Bey ibn-i Hacı Ali Paşa’ya velîsi izni ve tarafeyn rızâları ve tesmiye-i mehr ile lede’ş-şuhûd akd ve nikâh eyleyesiz. Fi 3 Rebîü’l-âhir sene 1318 Kadı-i Darü’l-hilâfeti’l-aliyye [Mühür] Es-Seyyid Muhammed Ziyaeddin [Belgenin arka yüzü] Zevce: Seniyye Hanım bint-i Müteveff â Rıfat Bey Vekîli: Telgraf ve Posta Nezâret-i aliyyesi Mektupçusu Saâdetlü Bekir Sıtkı Efendi Hazretleri bin Yusuf Efendi Şâhidân: Nezâret-i müşârun-ileyhâ Muhasebecisi Saâdetlü Bedri Efendi Hazretleri bin Mehmed Efendi Diğeri: Nezâret-i müşârun-ileyhâ İstatistik Kalemi Müdürü İzzetlü Cemil Bey bin Abdullah Efendi Zevc: Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beyefendi Hazretleri bin Hacı Ali Paşa Vekîli: Müderrisîn-i kirâmdan fazîletlü Mehmed Bahaeddin Efendi ibn-i Ömer Ragıb Efendi Şâhidân: Kethüdâ-yı Sadr-ı âli Hüseyin Bey Efendi ibn-i Mustafa Efendi Diğeri: Vekilharc Mustafa Efendi ibn-i Abdullah Efendi Mehr-i müeccel 5001 Yalnız beş bin bir kuruştur. Fî 3 Rebîü’l-âhir sene [1]318 ve fî 17 Temmuz sene [1]316 tarihlerinde Seniyye Hanım bint-i Rıfat Bey ile tâlibi Kırşehri Mutasarrıfı Saâdetlü Mehmed Hayri Beye vekîl ve şâhidân muvâcehelerinde beş bin bir kuruş mehr-i müeccel ile akitleri icrâ edildiği ma‘lûm olmak üzere işbu izinnâme bi’t-temhîr i‘tâ kılındı. Fî 18 Temmuz sene [1]316 [Mühür] Şehzâde Kurbunda Emin Nureddin Mahallesi İmamı Hafız Salih Tevfik *Arşiv Uzmanı, İstanbul Müftülüğü DİPNOTLAR 1- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Üsküdar Mahkemesi, Sicil no: 779, s.87, s.217, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34b; Sicil no: 14, s.35a; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 345, s.31b; İstanbul Bâb Mahkemesi, Sicil no: 389, s.53b, 54a, 67a. 2- Nikâh kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.10a, 29a. 3- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s.85. Şer‘iyye sicillerinde kadıların alacakları harç miktarlarının daha sonraki dönemlerde de düzenlendiği görülmektedir. Fatih, Yavuz, Kanuni döneminde ve daha sonraki dönemlerde de kadıların alacakları nikâh harçlarının miktarı belirtilmiştir. 4- Ekrem Buğra Ekinci, Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, sayı 2, yıl 2006, s.41–61. 5- Boşanma kayıtları için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, Davutpaşa Mahkemesi, Sicil no: 14, s.34a, 35b, 39b, 42a, 44a, 45b, 46b, 49a, 52a, 54b, 57a, 58b, 59b, 62b, 63a, 65b. 6- Fetva için bkz. Ebussuud Efendi, Maruzat, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Bağdalı Vehbi, No: 569, vr. 67b.; Geniş bilgi için bkz., M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülİslâm Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s.37-38; 7- Ekinci, a.g.m., s.41–61. 8- Düstur: I/1/300–314; 22 Cemâziye’l-evvel 1332 tarihinde fetvahaneden hazırlanan müzekkirede de durum açıklanmıştır. Ceride-i İlmiye, cilt:1, s.36–39. 9- Düstur, 1/5/83; Düstur, I/Zeyl2/15; Geniş bilgi için bkz. M. Akif Aydın, “Osmanlılarda Ailenin Tarihi Tekamülü”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, C.II., s.438. 10- Bilgi için bkz. Ekteki seyyibe izinnâmesi örneği; Son dönem bakire izinnâmelerinde “Askerde nişanlısı yoksa nikâhını kıyasın.” ifadesi yer almaktadır. Özellikle savaş döneminde askere alınanların görevlerini huzur içinde yapmaları için böyle bir hüküm konmuştur. 11- İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi’nde 16 adet hicrî 1312–1345 yıllarını kapsayan İzinname Defteri bulunmaktadır. Yine İstanbul Kadılığı’na ait 1299–1320 yıllarını kapsayan 19 adet Seyyibe İzinname Defteri ve 1283–1331 yıllarını kapsayan 11 adet Bakire İzinname Defteri, Bakırköy Mahkemesi’ne ait 1324–1342 yıllarını kapsayan 5 adet İzinname Defteri, Küçükçekmece Mahkemesi’ne ait 1306–1332 yıllarına ait 2 adet İzinname Defteri mevcuttur. 12- Mahkemelerin tutacağı bu defterler Meclis-i Tetkikat-ı Şer‘iyye tarafından varakaları mühürlenecek ve tasdiklenecektir. İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi, III. Bölüm, Defter no: 576, s.302. 13- Aynı kişinin nikâh ve boşanma kaydı için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 722, s.94b-95a, s.118b-119a; Defter no: 277, s.34b-35a; İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi III. Bölümde, Üsküdar Mahkemesi’ne ait 1333-1343 yıllarına ait 16 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Kasımpaşa Mahkemesi’ne ait 1332–1337 yıllarına ait 5 adet Münakahat ve Müfarakat Defteri, Beykoz Mahkemesi’ne ait 1335–1338 yıllarına ait 5 adet Münakahat Defteri bulunmaktadır. 14- Örnekler için bkz., Meşihat Arşivi III. Bölüm, Defter no: 301, s.59, kayıt: 1044; s.61, kayıt: 1056; s.98, kayıt: 1240.

12 Nisan 2012 Perşembe

HİÇ KİMSE ALLAH’TAN DAHA MERHAMETLİ DEĞİLDİR

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide süresi: 3) Biz Müslümanlar tamamlanmış bir dine iman etmişiz. İslam’ın hiçbir eksikliği yoktur. Hayatımızın her alanında İslamî hükümler mevcuttur. Teşevvüşe düşeceğimiz hiçbir durum söz konusu değildir, elhamdülillah. Fakat bir bakıyoruz ki, bir kısım insanlar İslami meselelerde fütursuzca hüküm yürütüyor, kafalarına göre bidatler ihdas ediyorlar. Bilindiği gibi bir insan eğer İslam akidesi üzerinde ölmüşse onun hiçbir günahına bakılmaz. Namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Bir Müslüman için ardından kılınan namazın ve cemaatin ellerini açıp yaptığı duaların onun affına vesile olması umulur. Eğer bir insan, Müslüman bir ailenin çocuğu olmasına rağmen irtidat etmiş yani dininden dönmüşse onun cenaze namazı kılınmaz ve cesedi de Müslüman mezarlığına defnedilmez. Hatta ailesine başsağlığına gidildiği vakit taziyesi dahi Müslüman’ın taziyesinde farklı bir ifade biçimiyle yapılır. Hiç kimse Allah u Teala’ dan daha merhametli değildir. Eğer bir kişi İslam dininden dönmüşse artık hiç kimsenin çıkıp da o kişiye rahmet dilemesi ve ardından namaz kılıp, dua etmesi mümkün değildir. Eğer bir insanın ağzından inkâr sözleri sadır olmuşsa veya bir sanatçı-yazar-politikacı vs. duruşu ve söylemleriyle hayatı boyunca İslam’a saldırmış, ardından da “ben tevbe ettim ben Müslüman’ ım” gibi açık bir ifadesi de yoksa ona kâfir muamelesi yapılır. Yani namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına da defnedilmez. Bütün bu kural ve kaideler fıkhımızda açık seçik ifade edilmişken, insanlar neden hala kafalarından hüküm üretirler? Neden Allah (c.c.)’tan daha merhametli olma rolüne soyunurlar? Öte yandan -sanki ateistlerin namazını kılmaya çok meraklıymışız gibi- birilerinin çıkıp;“Neden bir ateistin vasiyeti yerine getirilmiyor. Cesedinin yakılmasını isteyen bir ateiste neden namazlı-dualı cenaze tertipleniyor?” demesinin de geçerliliği yoktur. Çünkü mantık açısından ateistlerin vasiyette bulunmaya hakları yoktur. Ne de olsa vasiyet, ahret inancıyla alakalıdır. Ölmüşleriyle ahrette kavuşacaklarını umanlar onların vasiyetlerini yerine getirmeye özen gösterirler. Ateistler ise öldükleri zaman hayvan misali toprağa karışıp gübre olacaklarını sanmaktadırlar. Öyleyse bu caka nedir? Bu ülkede Müslüman- Ehli Kitap ortak geleneğine göre cenazeler toprağa gömülür. Müslümanların cenazesi camiden, namaz kılınarak uğurlanır. Ehli kitabın da kilise veya havradan… Ateistlerinki sessiz sedasız herhangi bir toprak parçasına gömülebilir. Ölümü yokluk sayanların vasiyetleri varmış diye havayı insan cesedinin kokusuyla kirletmenin ne gereği var? Cenazelerin nasıl defnedileceğini dinler belirler. İnsanlar kendi aklınca defin adeti icad edemezler. Yoksa her kalına gelen bir adet çıkarırsa, mesela “benim cesedimi buzdolabında saklayın,”“benim ölümü mumyalayıp bir meydanda sergileyin,” “benim cenazemi altınla kaplayın…” dese, bunun sonu gelir mi? Bu tarz sözlerle cenaze yakılmalarını bir ateizm propagandasına dönüştürmelerinin hiçbir haklılığı bulunmamaktadır.

1 Mart 2012 Perşembe

EBU'D-DERDÂ: Hesaptan Korkan Tâcir

İki kutuplu bir dünyası vardı Medine'ye gelinceye kadar Peygamber: Kâr ve zarar. Akıl atıyla koşturup dururdu bu iki kutup arasında süvari Ebu'd- Derdâ. Ticaretin bir hesap işi olduğunu bilir, bin kere düşünürdü bir adım atmadan önce. Medine Hz. Peygamberi deflerle karşıladığında bir adım gerisindeydi herkesin. Herkes Müslüman oldu, yalnız Ebu'd- Derdâ, erteledi bir sene yolculuğunu. Enine boyuna ölçtü alıştığı hayatla teklif edilen hayatı. Bir Müslüman arkadaş edindi: Abdullah bin Revâha. Hicretten bir sene sonra güneş saati hidayet anına ılık gölgesini düşürmeye hazırlanırken bakın ne oldu. Abdullah bin Revâha yanına Ebu Seleme'yi de alıp arkadaşı Ebu'd-Derdâ'nın taptığı putu o yokken kırdı. Ebu'd-Derdâ putu görünce o anı bekliyormuş gibi çattı mabuduna:"Yazık sana kendini savunamadın mı!" Sonra düştü yola Hz. Peygamber'i görmek için. Onun telaşla yürüdüğünü gören Abdullah bin Revaha: " Bizi arıyor olmalı!" dedi Hz. Peygamber'e. Allah'ın Elçisi şöyle buyurdu gülümseyerek: " Hayır Müslüman olmak için geliyor! Vaat etmişti Rabbim!" Ensar'dan Müslüman olan son kişiydi Ebu'd-Derdâ. Fakat bu süre içerisinde öyle bir kâr zarar hesabı yapmıştı ki, dükkânını kapatan ilk kişi olmuştu Medine'de."Günde üç yüz altın kazanmak artık sevindirmez beni. Ben ticaret ve alış - verişin, kendilerini Allah'ı anmaktan alıkoymadığı kimselerden olmak istiyorum!" diyerek, yeni bir güne başlamış, bütün kazancını Allah yolunda harcayacak olsa bile ticarete devam etmek istemediğini bildirmişti dostlarına. "Bunun nesini istemiyorsun!" diye sormuşlardı hayretle de iki kelimeyle mühürlemişti dudaklarını: "Hesabının çokluğunu!"Ah Ebu'd- Derdâ! Nasıl da değişmişti ölçüleri! Bir zaman dünyaya dört elle sarılırken şimdi, " Dünyaya sarılanın dünyası yoktur!"diyordu. Günü zararla kapatmaktan yine korkuyordu. Fakat "Neden bildiklerinle amel etmedin?" sorusundandı korkusu. Kur'ân'ı öğrendi ve öğretti. Çünkü, " En hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğreteninizdir!" demişti Hz. Peygamber. Mescidleri evi bildi. Çünkü,"Mescitler takva sahiplerinin evleridir," dediğini duymuştu O'nun. Küsleri barıştırmaya çalıştı. Çünkü Kâinatın Efendisi, "Size namazdan, oruçtan ve sadakadan faziletçe bir derece yüksek bir şey söyleyeyim mi?" diye sormuş, "Evet ya Rasûlallah!" cevabını aldıktan sonra, "İnsanların arasını bulup barıştırmaktır." buyurmuştu. Müslümanların geçtiği yollardaki taşları kenara çekti. Çünkü "Kim Müslümanların yolundan eziyet veren bir şeyi kaldırırsa Cenâb-ı Hak Ona katında bir sevap yazar. O'nun katında bir sevabı olan ise cennete girer," dediğini hatırlıyordu Nebî'nin. "Gelin ölmeden önce oruç tutalım!"dedi dostlarına. Çünkü "zırh" olduğunu öğrenmişti O'ndan orucun. İlim öğrenmeye çalıştı. Çünkü Allah'ın Sevgilisi'nin, "Bir insan ilim kazanmak için bir yola girerse Cenâb-ı Hak ona cennete doğru bir yol açar. Melekler, ilim peşinde koşanlardan hoşnut oldukları için kanatlarını onun altına gererler. İlim sahipleri için yerdekiler ve göktekiler mağfiret niyaz ederler. Denizin diplerindeki balıklar bile Ona dua ederler,"dediğini kulaklarıyla işitmişti. Gülümsedi hadis rivayet ederken hep. Çünkü Hz. Peygamberin gülümsediğini görmüştü her vakit konuşurken. Hz. Peygamber, onun için "Bu ümmetin Bilgesi!" demişti, ne büyük müjde! Bu merhametli bilge, "İnsanlara, üzerlerine almak istemedikleri şeyleri yüklemeyiniz. Allah'tan önce siz hesaba çekmeyiniz onları!" diyerek, bir çıkış yolu açtı günahkarlara. Onlardan birini tartaklayıp lânet yağdıranlara dönüp: " Bu adamı bir kuyuya düşmüş bulsaydınız, çıkarmaz mıydınız?"diye sordu. "Evet," cevabını alınca, devam etti sözlerine: "Öyleyse kardeşinize hakaret ederek onu düşmüş olduğu günah çukuruna iyice itmeyin, çıkmasına yardımcı olun. Sizi böyle hallere düşürmeyen Allah'a şükredin. İlla kızacaksanız onun şahsına değil, günahına kızın!" Ah Ebu'd-Derda! O deli gibi mal toplayanlara kızardı. Her vadiye mal yığanlara. "Bizim gideceğimiz bir yurdumuz var. Orası için biriktirmeliyiz!"derdi. Kızı Derdâ'yla evlenmek isteyen Yezid bin Muaviye'ymiş ne çıkar! O yoksul bir mümini tercih etmişti! Hz. Ömer Şam'a gittiğinde bir gece Ebu'd-Derdâ'nın ziyaretine gitmiş, evinin kapısında kilit olmadığını, üzerinde oturduğu bir keçe parçası ve yastık yerine kullandığı bir semerden başka bir eşyası bulunmadığını görüp sabaha kadar ağlamış, Ebu'd-Derda ise Ömer'e Hz. Peygamber'in şu sözünü hatırlatmıştı: " Dünya yurdunda eşyanız bir yolcunun azığı kadar olsun!" Ah Ebu'd-Derda, yeni binalar yapanları görmüştü de bir kere bakın nasıl seslenmişti onlara: " Ha bire dünyayı yeniliyorsunuz!" O dünyayı değil, ruhunu yeniledi. Dünyayı değil, dünyayı yaratanı sevdi. Ve Hz. Peygamber'den öğrendiği şu duayı mırıldandı hep: "Allah'ım senin sevgini istiyorum! Seni seveni sevmek istiyorum!" Bu sevgiden ayrılmadı sağlığında ve hastalığında. Ah bir konuşma var ki ziyaretine gelenlerle arasında hastayken, asırlarca anlatıldı: _ Şikayetin nedir ey Ebu'd-Derda? _ Günahlarımdan şikayetçiyim. _ Canın bir şey istemiyor mu? _ Canım cenneti istiyor! _ Sana bir hekim çağıralım mı? _ Aslında beni yatağa düşüren hekimdir.

2 Şubat 2012 Perşembe

Mevlid Kandili (Kutlu Doğum) 03-02-2012

Mevlid Kandili Nedir Anlamı bilgi ; İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir. O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti. Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır. Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir. Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir. Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı. Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden adeta mâteme bürünmüştü. Göz­yaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi. Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumî yas ilan edilmişti! Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan “tev­hid” inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruh­ları ve kalpleri kasıp kavurmuştu. Gö­nüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu. İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zâlimin zulüm kamçısı al­tında mazlum inim inim inler hale gelmişti. Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve simalar mahzundu. Akıl, ruh ve kalpleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuv­vetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti! İşte, o zât geliyordu! Dünyanın mânevî şeklini beraberinde getirdiği nurla değiştirecek eşsiz in­san, Allah’ın Son Peygamberi geliyordu! Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek Hz. Muhammed (a.s.m.) geli­yordu! O An… Kâinat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi. Her varlık, ken­disine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana “hoş-âmedî”de bu­lunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi. Tarih: Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi. Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra. Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi. Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi. Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti. Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.), dünyaya gözlerini açtı! Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi. Kâinat, sevinç ve heyecan için­de adeta, “Doğdu ol saatte Sultan-ı Din Nura garkoldu semâvât-ü zemin” di­ye haykırdı. O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi. İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı. Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler? Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler. O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1) Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda, - "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu. - "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler. Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum! "Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi. Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar. Ertesi gün Yahudiye vardılar: "Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler. Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi. Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi. Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler. Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada, "Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler. Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir. "Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2) Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı.. Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver." Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3) Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle: "O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük." Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir: "Hem Muhammed gelmesi oldu yakin Çok alâmetler belürdi gelmedin" Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi. Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar. Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5) Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi. Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü. Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi. Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü. Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi. Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6) İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz. Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir. Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin. Kaynaklar: (1)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:60. (2)A.g.e, 1:162-163. (3)Taberî Tarihi, 2:125; İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102. (4)A.g.e., 1:102. (5)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102. (6)Bediüzzaman, Mektûbat,s:161,162.

26 Ocak 2012 Perşembe

NAMAZ MÜMİNİN MİRACIDIR

Namaz, tartışmasız biçimde İslam dininin temelidir. Namazın Miraç’ta emredilmesi, Allah’ın Müslümanlara verdiği özel bir nimettir. Gerçek ve hakiki namazda, kul, Miraç’ın hikmetlerine yaklaşır. Böylece insan, kulluğun ufuk noktasına yücelir. Bizim günlük namazlarımız, böyle muhteşem bir yücelmeye eğitim mahiyetindedir. Yani bütün inananlar hangi şekilde olursa olsun, namaz kılarak ahlaklarını arıtır ve insanlığın haysiyetli yapısına ulaşır. Bugün yeryüzünde yüz milyonlarca insan, eksiği ile yanlışı ile namaz kılmaktadır, riyakârca kılınan namazlar dışında bütün namazlarımız Cenâbı Hakk’ın makbulüdür. Şu halde, biz namaz kılarken hep ahlaki bir yücelmenin özlemi içinde ve gayretinde olmalıyız. Elbette Allah’a layık hamd namazına erişmek, zorlu bir arınma konusudur. Ne var ki, kıldığı namazları yeterli bulmayarak bu güzel eğitimden kaçmak, nimetlerin en güzelini kaybetmek anlamına gelir. Namazın şekli, okunan dualar, namazdaki âyetler ve zikirler, gerçek namazın motifleridir. Biz namazı ne kadar yüzeyden kılarsak kılalım, bu kuralları uygularız. Zaten gerçek namazı anlamak, tarif etmek için çok derin bilgileri karıştırmanıza gerek yoktur. Yalnız namazdaki hareketler ve namazda Allah’a söylediklerimizi anlarsak, namazın ne denli yüce bir hikmet olduğunu kavrarız. Şu halde, namazı anlayabilmenin ilk şartı; namazın sabit bir kalıp olmadığını, insanı sıfır noktasından alıp en yücelere doğru arıtan bir faaliyet olduğunu tanımaktır. Bizzat herkes kendisi fark etmiştir ki; hem vakit namazında, hem de muhtelif günlerde kıldığımız namazlar, birbirinin aynı değildir. Daha vecd içinde kıldığımız namazlar yanında, çok yüzeyde kıldığımız pek çok namazımız vardır. Bu gerçeği bir benzetme ile anlatabiliriz: Namazın gerçeği, bir gülün açılmamış goncası gibi kabul edilirse ona ulaşmak için kat kat birçok gül yaprağını geçmemiz gerekir. En satıhta kalan yapraklar, günlük meşguliyetlerimiz arasında kıldığımız namazlardır. Daha huzurlu ve duygulu kıldığımız namazlar, biraz daha içteki yaprakları temsil etmektedir. Zaten insan, nefisle gönül arasında raks eden bir noktaya benzer. Nefse yaklaştıkça namaz yüzeylerde kalır, gönle yaklaştıkça namaz derinleşir. Bu açıdan, namaz bize aynı zamanda kemal açısından bir ölçüdür. Eğer hep satıhta kalarak namaz kılıyorsak, hareket noktamız nefisle iç içedir. Aksine, gittikçe arınıyorsak, namaz zevki duyuyorsak, gönle yaklaşıyoruz demektir. Namaz, bütün hayat boyu inananların uymak zorunda olduğu bir ibadettir. Bu yüzden karakterlerimizi çizen en büyük etkendir. Namaz kıldığı halde, ahlaki kalıplarda beğenmediğimiz davranışlara sahip insanlara bakarak namaza karşı çıkmak; yanlış bina yapan mühendise kızıp cahil ustaya yaptırmaya benzer. Bu görüntünün önemli bir nedeni; gerçeğini bilmeden, onu öğrenmeye gayret etmeden, çoğumuzun namazı kalıplaştırma yanılgısıdır. Namazı ahlakın vazgeçilmez bir yaşantısı olarak tanımak, sanırım ki bu çıkmazları kökünden halledecektir. Namazın hakikati; • Namaz insandaki ahsen-i takvim (güzeller güzeli bir hilkat) sırrını ortaya çıkarır. • Allah’a giden kutsal yolda mutlu bir yolculuktur. • Bedene güç, nefse berraklık, ruha huzur; gönle haz veren ilahî bir ziyafettir. • Namaz, kulun ilahî huzurda sınırsız bir hamdi, kendi hiçliği yanında, Sübhan’ın kudretini yaşama zevkidir. • Namaz, tahammülü imkânsız nazların manyetik alanında kulun titreşimidir. • Namaz, Fatiha sırrının açılıp bizi ilahî huzurda saflaştırdığı bir Mucize-i Muhammedi (sav)’dir. • Ve namaz, Allah’ın kendi muhteşem sanatını müminin gönlünde seyrettiği Miraç’tır. Böylece namaz, insanın bedeni dâhil tümüyle manaya, evrenlerin sonsuzuna intikal ettiği bir Saltanat-ı Muhammedi (sav)’dir. İşte bu akıl almaz zikrin en yüzeyde yapılması bile, ilahî hoşnutluğu kazandırır. Şüphesiz ki, böylesine akıl almaz bir nimetin ilahî huzurda sezilmesinin bilincinde olmamız gerekir. Namazın böyle çok önemli bir ibadet olması, titiz bir hazırlığı zorunlu kılar. Değişmeyen bir kural, namazın asıl hedefinin gerçek namaz oluşudur. Ancak riya kokusu taşımayan her namazın da Allah katında kabul olduğu gerçektir. Acaba biz ömür boyu, günde beş vakit kıldığımız namazlarda, Efendimiz’in ahlakına uygun bir sistemi geliştirerek namaza nasıl layık olabiliriz? Eğer bir kul, ben gerçek namaz kılamıyorum, diye namazı terk ederse, kulluktan istifa etmek gibi gaflete düşer. Yine bir kul, namazın her şekli kabul oluyormuş diye, ölene kadar yalnız namazın şeklini taklit ederse; hazzını duymazsa, bu da kendindeki ahsen-i takvim sırrını inkâr olur. O halde namazı, ne kadar yüzeyde de kalsa, hiç terk etmeyeceğiz. Ancak her geçen gün, daha doğrusu her fırsatta namazın gerçeğine yaklaşmaya çalışacağız. Şeklen kılınan bir namazla, gerçek namaz arasında pek çok aşamalar vardır. Yani, bir namaz “ya taklid ya da gerçek olur” diye iki tanım yapılamaz. Taklit namazı, en dıştaki kabuk sayarsak; özdeki gerçek namaza doğru binlerce kat namaz vardır. İşte bize düşen, her geçen gün bu aşamaları yavaş yavaş geçerek hakiki namaza yaklaşma gayretidir.

22 Ocak 2012 Pazar

Resulullah’ın üç nasihati

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye buyurdu ki: Yâ Bilal, ümmetime haber ver ki, şu üç şeyi yaparlarsa, her işte muvaffak olurlar: 1- Ne yaparlarsa, hep Allah rızası için yapsınlar. İki türlü maksat olur. Ya Allah rızası için veya nefsin yani insanların rızası için. İnsanların rızasını tercih edenlerin işini, Cenab-ı Hak insanlara bırakır. Kendi rızasını tercih edenleri himayesine alır. Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerine, (Siz ne mübarek bir zatsınız) demişler. (Nereden biliyorsunuz?) diye sormuş. (Herkes sizi sevip övüyor) demişler. Buyurmuş ki, (İnsanlar bizi sevsin diye Müslüman olmadık. Allah sevsin diye Müslümanız. Bu insanlara güven olmaz; bugün severler, yarın söverler.) 2- Birlik ve beraberlik içerisinde olsunlar. Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır. Birlikten kuvvet, ayrılıktan felaket doğar. Birlik ve beraberlikten maksat, bedenlerin birlik ve beraberliği veya aynı yerde olmak değil, gönüllerin birliği, hedeflerin ortak olmasıdır. Hedefi Allah rızası olanın yüzü aktır, yardımcısı da Cenab-ı Hak’tır. 3- Asla doğrudan ayrılmasınlar. Allahü teâlâ doğruların yardımcısıdır. Peygamber efendimiz Müslümanı, (Elinden ve dilinden emin olunan insan) diye tarif etmiştir. Müslüman demek, doğru insan demektir. İşi, ameli, sözü doğru, her şeyiyle dürüsttür, gözü gönlü toktur, onda sahtekârlık yoktur. Doğruluk onun alameti, hem de selametidir. Bu arada sultan, (Herkese iyilik yapıyorum, ama bazılarından düşmanlık görüyorum. Niçin böyle yaparlar ki?) diye sorar. O zat der ki: Sultanım, bunu Peygamber efendimiz şöyle açıklıyor: (İyilik ettiklerinize çok dikkat edin! Size bir zararları dokunabilir.) Eğer iyilik edilen kimse, fâsıksa veya din iman tanımıyorsa, bu iyilik onda ters etki yapabilir. Baklavanın şeker hastasına dokunması gibidir. Bu yüzden, iyilik ettiğimiz şahıslara karşı dikkatli olmalıyız. Sohbette bu zatın oğlu da varmış. Sultan bunları yolcu eder. Yolda giderken oğlu, (Baba, sen sultana hep dinden bahsettin, nasihat ettin. Hiç dünya işlerinden, siyasetten bahsetmedin) der. Babası da, (Oğlum, bizim başka sermayemiz yoktur. Her kaptan içindeki sızar. Bizden de bunlar sızdı) buyurur.

12 Ocak 2012 Perşembe

HAKİKAT BİLGİSİ VE TASAVVUF EHLİ

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bize itaat uğrunda mücadele edenlere gelince; muhakkak biz onları bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah, iyilik sahipleri ile beraberdir.” (Ankebut; 69) Evliyalar, Allah-u Zülcelal’e itaat uğrunda hep mücadele halinde olmuşlardır. Kimi zaman içte; nefis, şeytan ve dünya gibi insanı Allah’tan alıkoyan düşmanlarıyla, kimi zaman da haddi aşan saltanat sahibi sultanlarla, sadece Allah’ın rızası için mücadele etmişlerdir. Tasavvufun Nakşibendî yolu Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir. Bunlardan birisi de ve en kısa zaman da saliklerini kemalât sahibi yapan, kâmil müminlik sıfatları kazanmalarına sebep olan Nakşibendî yoludur. Bu, evliyanın seçkinlerinin seçtiği yoldur. Hakk’a varan yolların en yakını bu yoldur. Nakşibendî yolu Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadı üzere bulunmak, bidat ve uydurmalardan kaçınmaktır. Kötü huy ve çirkin alışkanlıklardan arınmak, güzel ve yüce ahlak sahibi olmaktır. Nakşibendî yolunda temel esas; Ehl-i Sünnet akidesine (inanç) sıkı sıkıya bağlı olmak, ruhsatı bırakıp azimetle amel etmek, Murakabeye devam etmek, daima Hakk’a yönelik bulunmak, dünya pisliklerinden uzak kalmak, Allah’tan başka her şeyden kaçınmak, huzur alışkanlığı kazanmak, Allah’ı zikre gizli olarak devam etmek, zikir esnasında Kerim olan Allah’tan bir nefes bile gafil olmamak için nefes alışverişte kendini kontrol etmek, en büyük ahlakın sahibi olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı ile ahlaklanmak gibi şeylerdir. Bu yolda ilerleyen, her kemale sahip olur. Gizli hal ve neşeli gönülle huzuru bulur. Korku, sapıtma ve tehlikelerden emin olur. Hakka kavuşmanın sevinci ile her daim huzurlu olur. “Minhacu’l-Abidin” kitabında, şöyle denilmektedir: “Nakşibendî yolunun uzunluk ve kısalığı, diğer yolların ve ayakla yürünen yolların mesafelerine benzemez. Bu yol, ruh ayağı ile yürüyen bir yoldur. Tefekkürlerine çok önem verilen ve iman lezzetlerini esas kabul eden bir yoldur. İlahi nurlara mazhar olan bir talip, bu yolda daha erken ermektedir. Kimi bir saat, kimi bir hafta, kimi bir yıl, kimi ise altmış yılda erer. Bazıları da yüzyıl ağlayıp sızlanmaktadır. Fakat kalbinde hiç bir iz olmamıştır. Samimiyet ve ihlâs her işin başında gelmektedir.” Bu yolun erkânı üçtür; az yemek, az uyumak, az konuşmak... Az yemek az uyumaya; az uyumak az konuşmaya; az konuşmak ise kalp zikri ile tam teveccühe yardımcı ve gıdadır. Yolun üç esası Nakşibendî yolunun hakikati de üçtür; kalpteki hataraları, düşünceleri gidermeye, kalp zikrine ve murakabeye devam etmektir. Bunlar da birbirine yardımcı birer kuvvettir. Murakabe ise Allah-u Zülcelal’in, kâinatın bütün zerrelerine her zaman muttali olduğunu bir an bile kalbinden çıkarmamaktır. Bu yolun sonu ise huzura varmaktır (daima Allah ile beraber olmak). O halde, talep ve arzunun zuhur ettiği kalbi, büyük nimet bilmelidir. Gece ve gündüz, muhabbetin çoğalması için çalışmak lazımdır. Zira o ezeli sevgi olup gönül aynasına aksetmekte ve parlamaktadır. Mevlâ’yı isteyen kimse, murad olunmuş velidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl: “Allah onları sever ve onlar da Allah’ı severler.” (Maide; 54) buyurmuştur. İşte, bu ayet-i kerime ile Allah-u Zülcelâl, kendi sevgisinin, kendine olan sevgilerin aslı olduğunu buyuruyor. Nakşibendî yoluna bel bağlayanlar ve bu arzusu, derdiyle zaman zaman ağlayanlar, görünüşte insanlar arasında bulunup hizmet görürler. İç âlemlerinde ise ancak Allah-u Zülcelal’i bilirler ve daimi Allah’ın zikri ile meşgul olurlar. Kendilerini gizlerler, kalplerinden ise vahdet yolunu izlerler. Bedenlerini halka, kalplerini Hakk’a teslim ederler. Bu yol ile gizlice Hakk’a doğru giderler. Dışarıdan yabancı, içerden aşina olurlar. Onlar bu yol ile kalbi meşgul eden hataralarını yok ederler. Yaptıklarını ise hep gizli yaparlar. Muhabbetlerinin gizliliğini halk bilemez. Kalplerinin zevkine hiç zarar gelmez. O hal üzere onlar, şöhret afetinden uzak ve Allah-u Zülcelal’in evliyasının seçkinleri olurlar. Tasavvuf ve kalp Tasavvuf, kalp temizliğini esas almıştır. İnsanın kalbi sıhhatli olduğu zaman bütün vücut sıhhatli olur. Nitekim hikmet ehli bir zat şöyle demiştir: “Ben kalbimi on gece şeytandan, hataralardan korudum. Kalbim de beni, yirmi sene bunlardan korudu.” Bu sebeple kalp temizliğine çok dikkat etmek lazımdır. İnsanın çaresi, kalbini Allahu Zülcelal’e sadık yapmasıdır. Çünkü kalp Allah-u Zülcelal’in nazargâhıdır. Kalbi Allah-u Zülcelal’e bağlamak gerekir. Bizlere, Allahu Zülcelal’i unutturacak her şeyi kalbimizden çıkarmamız lazımdır. Bu da ancak tasavvufla mümkündür. Sehl bin Abdullah şöyle demiştir: “Kim, kalbini Allah’a teslim ederse Allah da onun azalarına sahip çıkar.” İnsan, kalbini Allah-u Zülcelal’e teslim ederse Allah-u Zülcelal de o kimsenin gözlerine, ayaklarına, diline hülasa bütün azalarına sahip çıkar. Kalbi Allahu Zülcelal’e teslim edip: “Ya Rabbi! Bu kalbi sen yarattın. Onu sana teslim ediyorum. Dilediğin gibi yap!” diyerek, Allah-u Zülcelal’e teslim etmemiz lazımdır. Böyle olunca Allah-u Zülcelal’in muhabbeti kalbimize girer ve bütün azalarımız da O’nun istediği şekilde olur, inşaallah. O zaman her halimizde, Allah’a itaat eden kâmil birer mümin oluruz. Kalp temizliğine çok önem vermek gerekir. Nasıl ki bir bahçıvan bahçesindeki zararlı otları temizleyip bahçesine su veriyorsa, bizler de kalbimizdeki dünya hırsı, riya, kin, hased gibi bütün kötü sıfatlardan temizleyip onu muhabbet, zikir gibi güzel sıfatlarla beslememiz lazımdır. Çünkü kalp ıslah olursa bütün azalar ıslah olur. Kimin azaları ıslah olmamış ise o kimsenin kalbinde manevi hastalık var demektir. Bundan kurtulmak için kalbi her an kontrol edip oradaki zarar verici kötü sıfatlardan temizleyip arındırmak lazımdır. Bir kimsenin kalbi bütün kötü sıfatlardan arınıp güzel sıfatlarla süslendiği zaman, o kimsenin bütün niyetleri hayır üzere olur. İmam Ahmed’in tasavvufa bakışı Yeryüzündeki insanların her biri ayrı ayrı derecelerde Allah-u Zülcelal’i tanırlar. İnsanların Allah-u Zülcelal’e yaptığı ibadetlerden aldığı feyz, nisbet ve menfaat, her insanın Allah-u Zülcelal’i tanımasına göre değişir. Her kim Allah-u Zülcelâl ile arasındaki manevi durumu murakabe ve huzur (daimi zikir ve ihsan şuurunda olma hali) ile düzeltirse Allah-u Zülcelâl de onun zahiri azalarını ihlâs, ibadet ve tüm ahvalinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sünnetine uyma haliyle müzeyyen kılar. Allah-u Zülcelâl, bu durumda olan kimsenin kalbine baktığı zaman, samimiyetini, rızasına olan talebi, kendisine olan aşkını görünce onun zahiri azalarını güzel hasletlerle süsleyecektir. Haris el-Muhasibi tasavvuf ehli büyük bir zattır. Bir gün onun hakkında Ahmed bin Hanbel’e: - Haris el-Muhasibi tasavvuf ile alakalı mevzulardan bahsediyor. Bunlara ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden delil getiriyor. Onu dinlemek istemez misin? Diye sordular. Ahmed bin Hanbel: - Evet, dinlemek isterim, dedi ve nihayet bir gece yanına gitti. Gece sabaha kadar sohbetini dinledi. Haris el-Muhasibi ve yanında bulunanlarda, dinen münasip olmayan bir şeye rastlamadı. Ahmed bin Hanbel burada gördüklerini şöyle anlatmıştır: “Akşam ezanı okununca öne geçip namaz kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra yemek yedi. Yemeğe oturdular. Haris el-Muhasibi hem konuşuyor hem yemek yiyordu. Zaten yemek yerken güzel şeylerden bahsetmek, Sünnet’e de uygundur. Yemek yedikten sonra ellerini yıkadılar. Sonra, beraberce oturdular. Herkes yerini alınca: ‘Sorusu olan var mı?’ diye sordu. “Meclisinde bulunanlar, riya, ihlâs ve muhtelif hususlarda, sorular sordular. Sorulara delilleriyle cevaplar verdi. Bu sırada, gece bir hayli ilerlemişti. Birisine Kur’an-ı Kerim okumasını söyledi. Kur’an-ı Kerim okundukça ağlıyor, inliyor ve gözyaşları döküyorlardı. Kur’an-ı Kerim okunması bitince, Haris el-Muhasibi hafifçe dua yaptı, sonra namaza kalktı.” Hakikat bilgisi onlardadır Ahmed bin Hanbel’e Haris el-Muhasibi’yi nasıl bulduğu sorulunca faziletli bir zat olduğunu söyledi ve: “Hakikat’in başı (büyüğü), onların yanındadır.” buyurdu. Oğluna da şöyle nasihat etti: “Oğlum bu insanlardan ayrılma, onlarla beraber ol! Bütün emirlerin başı (Allah-u Zülcelal’in tanınması, zühd, verâ ve güzel ahlak) bunlardadır.” Ahmed bin Hanbel mezhep kurucusu olduğu halde, tasavvuf ehline karşı böyle güzel bir itikadı vardı. Siz bizim zamanımızdaki bazı insanların ve bizden önceki insanların tasavvuf hakkında ileri geri uygunsuz konuşmalarına bakmayın. Mezhep kurucusu olan Ahmed bin Hanbel gibi zatlar yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılıyorlardı. Gecelerini devamlı ibadetle geçiriyorlardı. Kalpleri ve beyinleri münevverdi (nurlanmış). Bu zamandaki tasavvuf karşıtı insanların kalbi de beyni de paslıdır. Kalbi ve beyni paslı olan bu insanlar, ilimden ve Kur’an’dan ne anlıyor ki tasavvuf ehli hakkında hüküm vermeye çalışıyorlar? Hâlbuki kalbi ve beyni münevver, ilmin de ehli olan yüzlerce Rabbani âlim, tasavvuf ehli hakkında hep güzel sözler söylemişlerdir. Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin inşaallah. (Âmin)

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM