http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com: Mevahib-i ledünniyye ve Mirat-i kâinat kitaplarında bildirilen faziletlerinden bazıları şöyledir:
Canlılar içinde ilk olarak Muhammed aleyhisselamın ruhu yaratıldı. Hak teâlâ (Her şeyi senin için yarattım, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım) buyurdu. Tevrat, İncil ve Zebur’da övülüp müjdelenmiştir.
Âmine validemiz ona hamile olunca, bütün putlar yüzüstü devrildi. Bütün şeytanlar ve sihir yapan büyücüler âciz kalıp, işlerini yapamaz oldular. Doğunca da bütün putlar yıkıldı. Doğduğu gece, Kisra’nın sarayı yıkıldı. Mecusilerin bin yıldan beri yanan ateşi söndü. Save gölünün suyu kurudu.
Safiye Hatun anlatır:
Doğduğu gece 6 alamet gördüm:
1- Doğar doğmaz secde etti.
2- Başını kaldırıp “La ilahe illallah inni Resulullah” dedi.
3- Her taraf aydınlandı.
4- Yıkayacaktım, biz Onu yıkadık diye bir ses işittim.
5- Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş gördüm.
6- Sırtında nübüvvet mührü vardı. İki küreği ortasında “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı idi.
Çocuk iken, başı hizasında bir bulut gölge yapardı.
Ona salevat okumak âyet-i kerime ile bildirildi. Kelime-i şehadette, ezanda, ikamette, namazdaki teşehhüdde, birçok dualarda ve Cennette Allahü teâlâ, Onun ismini kendi isminin yanına koymuştur.
Allahü teâlâ, Onu kendisine habib [sevgili] yaptı, herkesten daha çok sevdi.
Kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ Ona, her ilmi, her üstünlüğü verdi. Her yerde her zaman mübarek kalbi hep Allahü teâlâ ile idi.
Allahü teâlâ, bütün peygamberlere (Ya Âdem, ya Musa, ya İsa) diyerek ismi ile hitap ederken, Ona (Ya eyyühennebiyyu, ya eyyüherresul) diye özel hitap ediyor.
Namazda otururken, (Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi) okuyarak, Ona selam vermek emrolundu. Namazda, başka bir Peygambere böyle söylemek caiz olmadı.
Her peygamber kendi milletine, o ise her millete gönderilmiştir.
Her peygamber, iftiralara kendisi cevap verdi, fakat ona yapılan iftiralara Allahü teâlâ cevap verdi.
İsmi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak haram idi.
Hazret-i Cebrail 24 bin kere geldi. Başka Peygamberlere çok az geldi.
Mübarek hanımları müminlerin anneleri idi ve onlarla evlenmek başkalarına haram edildi.
Önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü.
Mübarek teri, gül gibi güzel kokardı.
Uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.
Güneş ve Ay ışığında gölgesi yere düşmezdi.
Üstüne sinek ve başka hiçbir böcek konmazdı.
Çamaşırları, ne kadar çok giyse de hiç kirlenmezdi.
Taş üstüne basınca, izi kalır, kum üstünde iz bırakmazdı.
Sözü çok vecizdi. Az kelime ile çok şey anlatırdı.
Eshabının hepsi, peygamberler hariç, bütün insanlardan üstündür.
Onun ümmeti de bütün ümmetlerin en üstünüdür.
Onun mübarek ismini taşıyan mümin Cennete girer.
Onu ve ehl-i beytini sevmek farzdır.
Hazret-i Azrail, içeri girmek için izin istedi. Başka hiç kimseden izin istemedi.
Kabrinin toprağı, her yerden ve Kâbe’den daha kıymetlidir.
Resulullah efendimizin üstünlükleri
Sual: İnşirah suresinin (Biz senin zikrini yükseltmedik mi) mealindeki 4. âyet-i kerimesini İslam âlimleri nasıl tefsir etmişlerdir?
İbni Ata hazretleri, (Senin zikrini kendi zikrim kıldım, seni zikreden beni zikretmiş olur. İmanın sahih olması için benim zikrimin seninkiyle beraber olmasını sağladım) manasına geldiğini bildiriyor.
Katade hazretleri de bu âyet-i kerimeyi açıklarken buyuruyor ki:
(Hak teâlâ, Fahr-i âlemin zikrini dünya ve ahirette yükseltmiştir. Namaz kılan herkes, “Eşhedü” diyerek Allah’a ve Resulullaha şehadet getirmektedir.)
Kur’an-ı kerimde ve namazda olduğu gibi, ezan okunurken de Allah’ın ismi, Habibinin ismiyle birlikte okunmaktadır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Göklerden geçerken, “Muhammed Resulullah” olarak ismimi gördüm.) [Bezzar]
(Cennette her ağacın yaprakları üzerinde “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılıdır.) [Ebu Nuaym]
(Arş üzerinde, Cennetteki her şeyin üzerinde benim ismim vardır.) [İbni Asakir]
(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için] “Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?” buyurdu. Âdem aleyhisselam da, Arşta "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım”) [Taberani]
Hazret-i Ali, (Allahü teâlâ, Resulullaha iman etmeleri için peygamberlerin hepsinden ahd [söz] almıştır) buyuruyor. Nitekim Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin nuru, diğer peygamberlerin nurlarını kaplayınca, bu nurun kimin olduğunu suâl ettiler. Hak teâlâ da, (Bu Habibimin nurudur. Ona iman ederseniz, sizi peygamber olarak gönderirim) buyurdu. Onlar da (Senin Habibine iman ettik) dediler. Cenab-ı Hak da, (Ben şahid olayım mı) buyurdu. Onlar da (Evet) dediler. (Mevahib)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Âdem, cesetle ruh arasındayken, benden misak alınırken ben peygamberdim.) [İ. Şabi]
(Allahü teâlâ, yer ve gökleri yaratmadan elli bin yıl önce, Ümm-ül kitaba şunu yazmıştır: Muhammed peygamberlerin sonuncusudur.) [Müslim]
(Ben âlemlerin efendisiyim.) [Beyheki]
(Kıyamette insanların efendisi benim.) [Buhari]
(Soyca da insanların en şereflisiyim.) [Deylemi]
(Arş-ı alaya benden başka kimse oturmaz.) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ, beni insanların en iyisinden yarattı. İnsanların en iyisiyim, en iyi ailedenim. Kıyamette herkes sustuğu zaman ben söylerim, onlara şefaat ederim. Kimsenin ümidi kalmadığı bir zamanda onlara müjde veririm. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir. Liva-i hamd benim elimdedir. Peygamberlerin imamı, hatibi ve hepsinin şefaatçisiyim. Bunları öğünmek için söylemiyorum, hakikati bildiriyorum.) [Hakikati bildirmek vazifemdir. Bunları söylemezsem vazifemi yapmamış olurum.] (Mektubat-ı Rabbani 1/44)
Peygamber oldu demek
Sual: Resulullah kırk yaşında peygamber oldu demek uygun mudur?
Uygun değildir. (Kırk yaşında Peygamber olduğu kendisine bildirildi) demelidir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Âdem aleyhisselam yaratılmadan önce bile, Muhammed aleyhisselam Peygamberdi. (1/44)
Wikipedia
Arama sonuçları
6 Mart 2011 Pazar
Hangi dualar ne zaman kaç defa
http://sabrikontek.azbuz.com :Evden çıkarken (Bismillahi, tevekkeltü alellahi, la havle vela kuvvete illa billah) dedikten sonra Âyet-el-kürsi oku! Evine girerken Âyet-el-kürsi ve İhlas suresini oku ve evdekilere selam ver! Her gün sabah ve akşam namazını kılıp duadan sonra şunları oku!
1- Haşr suresinin son kısmı.
2- 7 defa (Allahümme ecirni minennar)
3- 7 defa (Hasbiyallahü la ilahe illa hü aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azim)
4- 10 defa (La ilahe illallahü vahdehü la-şerike-leh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yühyi ve yümit ve hüve ala külli şeyin kadîr)
5- 11 defa İhlas suresi.
6- 1 defa Felak ve Nas sureleri.
7- 67 defa istiğfar [Üçünü selamdan sonra okumuştun. Hepsi 70 eder.] En sonunda sübhane rabbike... âyetini oku! 5. 6. 7. maddeleri her namazdan sonra okumak çok faziletlidir.]
8- 100 defa (Sübhanallahi ve bi-hamdihi)
9- 25 defa (Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüverrahmanürrahim el-hayy-ül-kayyumüllezi la-yemutü ve etubü ileyh Rabbigfir li)
10- 1 defa (Allahümme ma esbaha bi min nimetin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, la şerike leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükür) [Akşam (esbaha) yerine (emsa) denir.]
Günün müsait bir vaktinde her gün aşağıdakileri oku!
11- 3 defa Besmele çekerek (Bismillahillezi, la-yedurru maasmihi şeyün fil ardı vela fissema ve hüvessemiulalim)
12- Sabah akşam (Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şeyen ve ene âlemü ve estağfirüke li-ma la âlemü inneke, ente allamülguyub)
13- 25 defa (Allahümme barik li fil-mevt ve fi ma badelmevt)
14- 25 defa (Allahümmağfirli ve li-valideyye ve li-üstaziyye ve lil müminine vel müminat vel müslimine vel müslimat el ahya-i minhüm vel emvat bi-rahmetike ya erhamerrahimin)
15- Önce 100 defa (Salevat-ı şerife) sonra 500 defa (La havle vela kuvvete illa billah) ve tekrar yüz defa (Salevat-ı şerife)
16- En az 100 defa (La ilahe illallah) ve (Estağfirullah)
17- Kırk defa (La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez-zalimin)
18- Her gece Amenerresulü, Yasin ve Tebareke sureleri.
1- Haşr suresinin son kısmı.
2- 7 defa (Allahümme ecirni minennar)
3- 7 defa (Hasbiyallahü la ilahe illa hü aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azim)
4- 10 defa (La ilahe illallahü vahdehü la-şerike-leh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yühyi ve yümit ve hüve ala külli şeyin kadîr)
5- 11 defa İhlas suresi.
6- 1 defa Felak ve Nas sureleri.
7- 67 defa istiğfar [Üçünü selamdan sonra okumuştun. Hepsi 70 eder.] En sonunda sübhane rabbike... âyetini oku! 5. 6. 7. maddeleri her namazdan sonra okumak çok faziletlidir.]
8- 100 defa (Sübhanallahi ve bi-hamdihi)
9- 25 defa (Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüverrahmanürrahim el-hayy-ül-kayyumüllezi la-yemutü ve etubü ileyh Rabbigfir li)
10- 1 defa (Allahümme ma esbaha bi min nimetin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, la şerike leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükür) [Akşam (esbaha) yerine (emsa) denir.]
Günün müsait bir vaktinde her gün aşağıdakileri oku!
11- 3 defa Besmele çekerek (Bismillahillezi, la-yedurru maasmihi şeyün fil ardı vela fissema ve hüvessemiulalim)
12- Sabah akşam (Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şeyen ve ene âlemü ve estağfirüke li-ma la âlemü inneke, ente allamülguyub)
13- 25 defa (Allahümme barik li fil-mevt ve fi ma badelmevt)
14- 25 defa (Allahümmağfirli ve li-valideyye ve li-üstaziyye ve lil müminine vel müminat vel müslimine vel müslimat el ahya-i minhüm vel emvat bi-rahmetike ya erhamerrahimin)
15- Önce 100 defa (Salevat-ı şerife) sonra 500 defa (La havle vela kuvvete illa billah) ve tekrar yüz defa (Salevat-ı şerife)
16- En az 100 defa (La ilahe illallah) ve (Estağfirullah)
17- Kırk defa (La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez-zalimin)
18- Her gece Amenerresulü, Yasin ve Tebareke sureleri.
24 Şubat 2011 Perşembe
BAŞYAZI
http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com: Önce kendimizi yenilemek
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
“….Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez..” (Ra’d, 11.)
Değişim, tecdit, teceddüt, yenilik veya yenilenme tarih boyunca insanoğluna çok cazip gelen kavramlar olmuştur. İnsanoğlu değişimi çok istemiş, yeniliği çok arzu etmiş, ancak bireysel ve toplumsal değişimin yasalarına, yenilenmenin sünnetlerine riayet etmeyi ihmal etmiştir.
Yukarıdaki ayete göre önce kendimizi yenilemekle işe başlamak gerekir. Kendimizi yenilemek, kalbimizi, kalbimizin derinliklerinde sakladığımız sırları ve bütün davranışlarımızın tohumları ve çekirdekleri mesabesinde olan niyetlerimizi yenilemek demektir. Kendimizi yenilemek, fıtrat dünyamızın ‘kâlû belâ’sında Rabbimize verdiğimiz misakımızı yenilemek, Efendiler Efendisine ümmet olma yolunda verdiğimiz ahd ü peymanımızı yenilemektir. Kendimizi yenilemek, mutlak hakikate, şaşmaz adalete, yüksek ahlâka bağlı kalacağımızı ilan ettiğimiz akitlerimizi yenilemek demektir.
Kendimizi yenilemenin en önemli yolu bilgimizi yenilemektir. Biz bilgimizi yeniledikçe, bilgimiz bizi yenileyecektir. Ufkumuz âfaka ancak yüksek bir irfan ile ulaşabilir. Okumak, yeniden okumak, okumalarımızı, okuduklarımızı hep yenilemek zorundayız. Kitab-ı Kerim kadar kâinat kitabını okumak, Kitab’ın ayetleri kadar kâinat ayetlerini, enfüsî ve afakî tüm ayetleri okumamız gerekir. Fayda vermeyen bilgiden Allah’a sığınmak, faydalı her bilginin peşinden koşmak, yenilenmenin namütenahi sınırlarını gösterecektir bize.
Her an yenilenmenin en önemli yöntemi, tefekkür etmektir. Dağarcığımızda biriktirdiğimiz ve bizi hep kendimizin ve hayatın gerisinde kalmamızı mukadder kılan önyargılardan, basmakalıp düşüncelerden kurtulmanın yolu, düşünce dünyamızı yenilemekten geçer. Kendimiz üzerinde yeniden düşünmek, varlık anlayışımızı, kâinat algımızı, insana bakışımızı, âlem tasavvurumuzu sürekli tefekkür ve tedebbür süzgecinden geçirmek, yenilenmenin en temel kuralıdır.
Çağdaş dünyamızın ciddi bir dil sorunu yahut dilsizlik sorunu var. Manalar, mefhumlar ve mazmunlar zayıfladıkça, dil beyan etmede, lisan ifade etmede aciz kalıyor. Gönül manasındaki dil ile lisan anlamındaki dil arasındaki ilişki zayıfladıkça gönül dili yok oluyor. “Üslub-u beyan ayniyle insan” fehvasınca, dil zayıfladıkça insan, insan zayıfladıkça dil zayıflıyor.
Yenilenme insanlar için olduğu kadar kurumlar için de gereklidir. Eğer kurumlar yenilenmeye ve değişime direnirlerse, sürekliliklerini ve canlılıklarını kaybederler. Sürdürülebilirlik açısından değişim ile süreklilik arasındaki ilişki son derece önemlidir. Toplumsal değişimlere göre kendilerini yenileyemeyen kurumlar çağın gerisinde kalırlar. Ancak kurumlar, sadece değişime yoğunlaşırlar da, tarih sahnesinde kendilerine süreklilik kazandıran sabitelerini, temel ilke ve prensiplerini terk ederlerse, dönüşme ve başkalaşma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle dönüşmemek ve başkalaşmamak için sabitelere bağlı kalarak sürekli değişimi ve yenilenmeyi esas almak gerekir. Dolayısıyla kurumlar da, hizmet anlayışlarını gözden geçirerek özeleştiri yapmalı, kurumsal bir asabiyete girmeksizin görev tanımlarını güncellemeli, kısaca yukarıda ifade ettiğimiz tüm yenilenmeleri dikkate alarak kendilerini yenilemeli ve böylece süreklilik kazanmalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığımızın temel görevi, hiç şüphesiz toplumu din konusunda aydınlatmaktır. Fakat aydınlatma sadece anlatma ile değil, aynı zamanda anlaşılabilir ve kavranabilir olmakla mümkündür. Bugün bir mihrap ve minber gönüllüsü kadar kendisini, bilgisini ve dilini sürekli yenilemek durumunda olan çok az görev vardır. Din görevlileri olarak bizler, ne yazık ki bugünün kuşaklarına hitap etmede, onlara Dîn-i Mübîn-i İslam’ın hakikatini anlatmada, kısaca kendimizi ifade etmede zorlanmaktayız. Bu nedenle din hizmeti gibi ulvi bir görevi icra eden bizler, söylem ve üsluplarımızı yenilemeliyiz. Bundan kastımız, yeni kelime ve cümleler kurabilmek değil, hikmetli bir üslup ve yüksek bir gönül dili ile her türlü idrake, yüce dinimiz İslam’ın hakikatlerini sunabilmektir.
Sağlam bir düşünme metodolojisi sunan rahmet dini İslam’ın evrensel ilkeleri, her çağı ve zamanı kuşatacak bir hüviyete sahiptir. Dinin hakikatleri eskimez, tecdide ihtiyacı yoktur. Ancak bizim algımız, bilgimiz ve hakikatlere olan bağlılığımız eskir, dolayısıyla bizim yenilenmeye ihtiyacımız vardır. Dinin sahih öğretileri hiçbir illetle muallel olmazlar, hastalanmazlar, ıslaha ihtiyacı yoktur. Ancak bizim bakış açılarımız, anlayışlarımız her türlü illete müptela olabilir. Bu itibarla özümüzü yeniden ihya ve ıslah etmeye, dindarlığımızı, sadakat ve bağlılığımızı yenilemeye ihtiyacımız vardır
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
“….Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez..” (Ra’d, 11.)
Değişim, tecdit, teceddüt, yenilik veya yenilenme tarih boyunca insanoğluna çok cazip gelen kavramlar olmuştur. İnsanoğlu değişimi çok istemiş, yeniliği çok arzu etmiş, ancak bireysel ve toplumsal değişimin yasalarına, yenilenmenin sünnetlerine riayet etmeyi ihmal etmiştir.
Yukarıdaki ayete göre önce kendimizi yenilemekle işe başlamak gerekir. Kendimizi yenilemek, kalbimizi, kalbimizin derinliklerinde sakladığımız sırları ve bütün davranışlarımızın tohumları ve çekirdekleri mesabesinde olan niyetlerimizi yenilemek demektir. Kendimizi yenilemek, fıtrat dünyamızın ‘kâlû belâ’sında Rabbimize verdiğimiz misakımızı yenilemek, Efendiler Efendisine ümmet olma yolunda verdiğimiz ahd ü peymanımızı yenilemektir. Kendimizi yenilemek, mutlak hakikate, şaşmaz adalete, yüksek ahlâka bağlı kalacağımızı ilan ettiğimiz akitlerimizi yenilemek demektir.
Kendimizi yenilemenin en önemli yolu bilgimizi yenilemektir. Biz bilgimizi yeniledikçe, bilgimiz bizi yenileyecektir. Ufkumuz âfaka ancak yüksek bir irfan ile ulaşabilir. Okumak, yeniden okumak, okumalarımızı, okuduklarımızı hep yenilemek zorundayız. Kitab-ı Kerim kadar kâinat kitabını okumak, Kitab’ın ayetleri kadar kâinat ayetlerini, enfüsî ve afakî tüm ayetleri okumamız gerekir. Fayda vermeyen bilgiden Allah’a sığınmak, faydalı her bilginin peşinden koşmak, yenilenmenin namütenahi sınırlarını gösterecektir bize.
Her an yenilenmenin en önemli yöntemi, tefekkür etmektir. Dağarcığımızda biriktirdiğimiz ve bizi hep kendimizin ve hayatın gerisinde kalmamızı mukadder kılan önyargılardan, basmakalıp düşüncelerden kurtulmanın yolu, düşünce dünyamızı yenilemekten geçer. Kendimiz üzerinde yeniden düşünmek, varlık anlayışımızı, kâinat algımızı, insana bakışımızı, âlem tasavvurumuzu sürekli tefekkür ve tedebbür süzgecinden geçirmek, yenilenmenin en temel kuralıdır.
Çağdaş dünyamızın ciddi bir dil sorunu yahut dilsizlik sorunu var. Manalar, mefhumlar ve mazmunlar zayıfladıkça, dil beyan etmede, lisan ifade etmede aciz kalıyor. Gönül manasındaki dil ile lisan anlamındaki dil arasındaki ilişki zayıfladıkça gönül dili yok oluyor. “Üslub-u beyan ayniyle insan” fehvasınca, dil zayıfladıkça insan, insan zayıfladıkça dil zayıflıyor.
Yenilenme insanlar için olduğu kadar kurumlar için de gereklidir. Eğer kurumlar yenilenmeye ve değişime direnirlerse, sürekliliklerini ve canlılıklarını kaybederler. Sürdürülebilirlik açısından değişim ile süreklilik arasındaki ilişki son derece önemlidir. Toplumsal değişimlere göre kendilerini yenileyemeyen kurumlar çağın gerisinde kalırlar. Ancak kurumlar, sadece değişime yoğunlaşırlar da, tarih sahnesinde kendilerine süreklilik kazandıran sabitelerini, temel ilke ve prensiplerini terk ederlerse, dönüşme ve başkalaşma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle dönüşmemek ve başkalaşmamak için sabitelere bağlı kalarak sürekli değişimi ve yenilenmeyi esas almak gerekir. Dolayısıyla kurumlar da, hizmet anlayışlarını gözden geçirerek özeleştiri yapmalı, kurumsal bir asabiyete girmeksizin görev tanımlarını güncellemeli, kısaca yukarıda ifade ettiğimiz tüm yenilenmeleri dikkate alarak kendilerini yenilemeli ve böylece süreklilik kazanmalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığımızın temel görevi, hiç şüphesiz toplumu din konusunda aydınlatmaktır. Fakat aydınlatma sadece anlatma ile değil, aynı zamanda anlaşılabilir ve kavranabilir olmakla mümkündür. Bugün bir mihrap ve minber gönüllüsü kadar kendisini, bilgisini ve dilini sürekli yenilemek durumunda olan çok az görev vardır. Din görevlileri olarak bizler, ne yazık ki bugünün kuşaklarına hitap etmede, onlara Dîn-i Mübîn-i İslam’ın hakikatini anlatmada, kısaca kendimizi ifade etmede zorlanmaktayız. Bu nedenle din hizmeti gibi ulvi bir görevi icra eden bizler, söylem ve üsluplarımızı yenilemeliyiz. Bundan kastımız, yeni kelime ve cümleler kurabilmek değil, hikmetli bir üslup ve yüksek bir gönül dili ile her türlü idrake, yüce dinimiz İslam’ın hakikatlerini sunabilmektir.
Sağlam bir düşünme metodolojisi sunan rahmet dini İslam’ın evrensel ilkeleri, her çağı ve zamanı kuşatacak bir hüviyete sahiptir. Dinin hakikatleri eskimez, tecdide ihtiyacı yoktur. Ancak bizim algımız, bilgimiz ve hakikatlere olan bağlılığımız eskir, dolayısıyla bizim yenilenmeye ihtiyacımız vardır. Dinin sahih öğretileri hiçbir illetle muallel olmazlar, hastalanmazlar, ıslaha ihtiyacı yoktur. Ancak bizim bakış açılarımız, anlayışlarımız her türlü illete müptela olabilir. Bu itibarla özümüzü yeniden ihya ve ıslah etmeye, dindarlığımızı, sadakat ve bağlılığımızı yenilemeye ihtiyacımız vardır
24 Ocak 2011 Pazartesi
Kur’ân-ı Kerîm’i Gönül Sultânımız Efendimiz’in Aynasından Okumak
http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com: Hepimizin bildiği üzere, Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah’ın doğru yolu göstermek üzere bütün insanlığa gönderdiği ve korunmasını kendi üzerine aldığı (Hicr 15/9) İlâhî kitaptır. Allah Teâlâ, indirildiği şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’i koruma vaadini, mü’minler tarafından sürekli okunmak, ilk yazıldığı şekliyle kayıt altına alınmak ve içeriğinin yaşanmasını sağlamak yoluyla hiçbir değişikliğe uğramadan ilk nesilden itibaren kesintisiz biçimde gerçekleştirmektedir.
Nesiller boyu İslâm toplumunun Kur’ân-ı Kerîm’i her şeyden değerli bilmesi, anlayıp anlatmaya çalışması, yazılı ve şifahî olarak onu koruyup emir ve yasaklarını yerine getirmeyi en yüksek gaye edinmesi İlâhî iradenin bir tecellisidir. Mü’minlerin içinde bulunulan manevî iklimde de bunu idrak ederek hareket etmesi gerekmektedir.
Tam olarak mahiyeti düşünülüp idrak edilemese dahi, gerek ilim ve fikir adamları, gerekse toplumun diğer fertleri, Kur’ân ve Sünnet arasında bir ayrılığın olmadığının farkındadır. İlk vahyin gelişinden bu yana vücûda getirilen ilmî birikim gözden geçirildiğinde, bu iki ana kaynağın aslâ birbirinden ayrılmadığı ve sürekli bir bütünlük içinde algılanması gerektiği açıkça fark edilir.
Aydınlanma dönemi öncesinde Kur’ân ve Sünnet arasında, tabiî olarak bir bütünlük bulunduğundan ve öyle de algılandığından buna yönelik bir vurgu gözlem*lenmez. Ancak, özellikle çağdaşlaşma tartışmaları bağlamında ‘Kur’ân’ın iç bütünlüğü’ ya da ‘Kur’ân’a yaklaşımlarda ‘bütünlük sorunu’ veya ‘bütüncüllük’ ifadelerine rastlanırken, Kur’ân Sünnet bütünlüğünden pek fazla söz edilmemiştir. Oysa bu tartışmalar dikkate alındığında, bunun kadar önemli bir Kur’ân Sünnet bütünlüğü meselesinin varlığı ortadadır. Zira Kur’ân Sünnet bütünlüğünü anlamak, Kur’ân’ı doğru anlama çabasıyla eşdeğerdir.
Hiç şüphesiz, bir beşer olarak Kur’ân-ı Kerîm’in ilk muhatabı ve uygulayıcısı Hz. Peygamber’dir. Doğru anlamanın ilk adımı da Kur’ân’ı, vahyin ilk muhatapları olan Allah Resûlü ve sahâbîleri gibi, kalbinde hiç bir tereddüde yer vermeksizin teslim olarak ve yaşamak gayesiyle ve onların yolundan gitmek suretiyle anlamaya çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm, yalnızca inanıldığı ifade edilmekle sınırlı kalınan ve yalnızca zihinlere hitap eden, gündelik hayatımızı meşrulaştırma aracı gibi görülmesi gereken, entelektüel bir çabayla ilgi duyulan bir kitap değildir. Allah’ın varlığına inanıp, O yokmuş gibi bir hayat sürdürmek, Kur’ân-ı Kerîm’e inandığını söyleyip onu dikkate almadan yaşamak, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu örnek hayat tarzını göz ardı etmek demektir.
Öncelikle şuna işaret edilmelidir ki, Kur’ân ve Sünnet’i anlamanın ve aralarındaki ilişkiyi en doğru şekilde kurmanın yolu tefsir, hadis ve fıkıh bil*ginlerinin ortaya koyduğu usûller ve esaslara göre hareket etmekten geçer. Zira usûle riayet edilmemesi doğru sonuca varılmasını da engelleyecektir. Çağımızda anlama konusundaki farklılıklar, usûle dair gerekli ilmî alt yapı eksikliklerinden kaynaklanmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm, kendi kendisini muhtelif âyetlerde açıkladığı gibi, Hz. Peygamber de söz, davranış ve onaylarıyla Kur’ân’ı en güzel şekilde açıklamıştır. Allah Resûlü’nün “Haberiniz olsun! Bana Kur’ân ve onunla birlikte bir benzeri verildi” (Ebû Dâvûd, Sünne 6, hadis no: 4606), “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitâbı ve Peygamber’inin Sünneti” (Muvatta, Kader 1, hadis no: 1628) şeklindeki ifadeleri Kur’ân ve Sünnet bütünlüğünü, Kur’ân’ı anlarken sünnete de müracaat etmek zorunda olduğumuzu açıkça beyan etmektedir.
Öte yandan, Hz. Âişe validemizin “Allah Resûlü’nün ahlâkı Kur’ân’dı” (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn 18, hadis no: 1773) sözü, Peygamber Efendimizin Kur’ân-ı Kerîm ile mutlak irtibatını ortaya koymaktadır. Kur’ân’ın kendi kendini açıkladığı ve Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı yaşanır hâle getirdiği ilkesi ihmâl edildiği takdirde herkesin kendi anlayışına göre âyetleri ilkesiz ve bireysel bir yaklaşımla istediği tarafa çekme tehlikesi vardır. Bu durumda gerek Kur’ân’ın iç bütünlüğü gerekse Kur’ân Sünnet bütünlüğü göz ardı edilmiş olur.
Âyetler arası iç bütünlüğü yanında, Kur’ân-ı Kerîm’in en doğru biçimde anlaşılması, ancak hadisleri ve nesilden nesle intikal ettirilmiş fiilî uygulamayı da dikkate almakla mümkündür. Kur’ân ve hadis kitaplarından herhangi birisinin ön yargısız ve eş zamanlı okunması durumunda geneli itibariyle ikisinin içeriklerinin birbiriyle tamamen örtüştüğü açıkça görülecektir.
Ayrıca, hadisler dikkate alınmadan Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmaya çalışılması durumunda, önü alınamayacak ihtilâfların ortaya çıkacağı, dinin bir kaos yumağına dönüşeceği, toplum ile dinî dayanakları arasındaki irtibatın zayıflayacağı ortadadır. İhtilâfa düşülünce başvurulacak yegâne otoritenin Hz. Peygamber olduğunun bizzat Kur’ân’da ifade edilmesi (Nisâ 4/65) bu sebepledir.
Dolayısıyla, manevî bir coşku ve ibadet iklimine girdiğimiz ve Kurân-ı Kerîm’in nüzûlünün 1400. yılını büyük bir coşkuyla kutladığımız şu günlerde, kendi arzularımıza göre değil, Gönül Sultânımız Efendimiz’in anlayıp yaşadığı şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’i anlayıp yaşamak yapılacak en doğru ve anlamlı iş olacaktır.
Nesiller boyu İslâm toplumunun Kur’ân-ı Kerîm’i her şeyden değerli bilmesi, anlayıp anlatmaya çalışması, yazılı ve şifahî olarak onu koruyup emir ve yasaklarını yerine getirmeyi en yüksek gaye edinmesi İlâhî iradenin bir tecellisidir. Mü’minlerin içinde bulunulan manevî iklimde de bunu idrak ederek hareket etmesi gerekmektedir.
Tam olarak mahiyeti düşünülüp idrak edilemese dahi, gerek ilim ve fikir adamları, gerekse toplumun diğer fertleri, Kur’ân ve Sünnet arasında bir ayrılığın olmadığının farkındadır. İlk vahyin gelişinden bu yana vücûda getirilen ilmî birikim gözden geçirildiğinde, bu iki ana kaynağın aslâ birbirinden ayrılmadığı ve sürekli bir bütünlük içinde algılanması gerektiği açıkça fark edilir.
Aydınlanma dönemi öncesinde Kur’ân ve Sünnet arasında, tabiî olarak bir bütünlük bulunduğundan ve öyle de algılandığından buna yönelik bir vurgu gözlem*lenmez. Ancak, özellikle çağdaşlaşma tartışmaları bağlamında ‘Kur’ân’ın iç bütünlüğü’ ya da ‘Kur’ân’a yaklaşımlarda ‘bütünlük sorunu’ veya ‘bütüncüllük’ ifadelerine rastlanırken, Kur’ân Sünnet bütünlüğünden pek fazla söz edilmemiştir. Oysa bu tartışmalar dikkate alındığında, bunun kadar önemli bir Kur’ân Sünnet bütünlüğü meselesinin varlığı ortadadır. Zira Kur’ân Sünnet bütünlüğünü anlamak, Kur’ân’ı doğru anlama çabasıyla eşdeğerdir.
Hiç şüphesiz, bir beşer olarak Kur’ân-ı Kerîm’in ilk muhatabı ve uygulayıcısı Hz. Peygamber’dir. Doğru anlamanın ilk adımı da Kur’ân’ı, vahyin ilk muhatapları olan Allah Resûlü ve sahâbîleri gibi, kalbinde hiç bir tereddüde yer vermeksizin teslim olarak ve yaşamak gayesiyle ve onların yolundan gitmek suretiyle anlamaya çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm, yalnızca inanıldığı ifade edilmekle sınırlı kalınan ve yalnızca zihinlere hitap eden, gündelik hayatımızı meşrulaştırma aracı gibi görülmesi gereken, entelektüel bir çabayla ilgi duyulan bir kitap değildir. Allah’ın varlığına inanıp, O yokmuş gibi bir hayat sürdürmek, Kur’ân-ı Kerîm’e inandığını söyleyip onu dikkate almadan yaşamak, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu örnek hayat tarzını göz ardı etmek demektir.
Öncelikle şuna işaret edilmelidir ki, Kur’ân ve Sünnet’i anlamanın ve aralarındaki ilişkiyi en doğru şekilde kurmanın yolu tefsir, hadis ve fıkıh bil*ginlerinin ortaya koyduğu usûller ve esaslara göre hareket etmekten geçer. Zira usûle riayet edilmemesi doğru sonuca varılmasını da engelleyecektir. Çağımızda anlama konusundaki farklılıklar, usûle dair gerekli ilmî alt yapı eksikliklerinden kaynaklanmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm, kendi kendisini muhtelif âyetlerde açıkladığı gibi, Hz. Peygamber de söz, davranış ve onaylarıyla Kur’ân’ı en güzel şekilde açıklamıştır. Allah Resûlü’nün “Haberiniz olsun! Bana Kur’ân ve onunla birlikte bir benzeri verildi” (Ebû Dâvûd, Sünne 6, hadis no: 4606), “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitâbı ve Peygamber’inin Sünneti” (Muvatta, Kader 1, hadis no: 1628) şeklindeki ifadeleri Kur’ân ve Sünnet bütünlüğünü, Kur’ân’ı anlarken sünnete de müracaat etmek zorunda olduğumuzu açıkça beyan etmektedir.
Öte yandan, Hz. Âişe validemizin “Allah Resûlü’nün ahlâkı Kur’ân’dı” (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn 18, hadis no: 1773) sözü, Peygamber Efendimizin Kur’ân-ı Kerîm ile mutlak irtibatını ortaya koymaktadır. Kur’ân’ın kendi kendini açıkladığı ve Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı yaşanır hâle getirdiği ilkesi ihmâl edildiği takdirde herkesin kendi anlayışına göre âyetleri ilkesiz ve bireysel bir yaklaşımla istediği tarafa çekme tehlikesi vardır. Bu durumda gerek Kur’ân’ın iç bütünlüğü gerekse Kur’ân Sünnet bütünlüğü göz ardı edilmiş olur.
Âyetler arası iç bütünlüğü yanında, Kur’ân-ı Kerîm’in en doğru biçimde anlaşılması, ancak hadisleri ve nesilden nesle intikal ettirilmiş fiilî uygulamayı da dikkate almakla mümkündür. Kur’ân ve hadis kitaplarından herhangi birisinin ön yargısız ve eş zamanlı okunması durumunda geneli itibariyle ikisinin içeriklerinin birbiriyle tamamen örtüştüğü açıkça görülecektir.
Ayrıca, hadisler dikkate alınmadan Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmaya çalışılması durumunda, önü alınamayacak ihtilâfların ortaya çıkacağı, dinin bir kaos yumağına dönüşeceği, toplum ile dinî dayanakları arasındaki irtibatın zayıflayacağı ortadadır. İhtilâfa düşülünce başvurulacak yegâne otoritenin Hz. Peygamber olduğunun bizzat Kur’ân’da ifade edilmesi (Nisâ 4/65) bu sebepledir.
Dolayısıyla, manevî bir coşku ve ibadet iklimine girdiğimiz ve Kurân-ı Kerîm’in nüzûlünün 1400. yılını büyük bir coşkuyla kutladığımız şu günlerde, kendi arzularımıza göre değil, Gönül Sultânımız Efendimiz’in anlayıp yaşadığı şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’i anlayıp yaşamak yapılacak en doğru ve anlamlı iş olacaktır.
5 Ocak 2011 Çarşamba
Fatih Sultan Mehmed ve İlim
http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com:14. asrın başlarında Söğüt'te Anadolu'nun en küçük ve mütevazı beyliği olarak kurulan Osmanoğulları iki yüzyıl sonra üç kıtaya hâkim bir cihan devleti olmayı başarmıştı.
Beylikten devlete uzanan bu süreçte, Osmanlı sultanları, kendisinden evvelki Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi bir yandan sınırlarını genişletirken, diğer yandan da ilmî ve kültürel faaliyetlere önem vermişlerdi. Osmanlı sultanları, devletin devam ve bekâsının ancak bu sayede mümkün olacağının şuurundaydı. İlk defa Sultan Orhan döneminde başlayan ve 1. Murad, Yıldırım Bayezid, özellikle de 2. Murad dönemlerinde kurulmuş olan eğitim kurumları bu anlayışın tezahürüydü.
Yükselme döneminin bânisi Sultan 2. Mehmed dönemine gelindiğinde eğitim ve kültür faaliyetlerinde zirveye ulaşılmış; devletin yeni merkezi İstanbul, Doğulu ve Batılı âlimlerin akın ettiği bir kültür merkezi hâlini almıştı. Fatih Sultan Mehmed'in gösterdiği şahsî alâkanın ve kurduğu eğitim kurumlarının tesiriyle müspet bilimler, matematik ve astronomi, felsefî ve ilmî düşünce gelişmişti. Bu çalışmaları ile Fatih, Osmanlı maarif teşkilâtının temellerini atmıştı.
Fatih'in yetişme şekli
Sultan 2. Murad, oğlu Şehzâde Mehmed'in yetişmesine büyük bir özen göstermiş ve devrin en meşhur hocalarını onun eğitimiyle görevlendirmişti. Manisa'ya sancak beyi olarak gönderilen şehzâdenin yanında başta Akşemseddin ve Molla Gürani olmak üzere ilim, irfan, hikmet ve sanat erbabından oluşan seçkin bir hoca kadrosu vardı.
Sultan 2. Mehmed şehzâdelik döneminde hocaların refakatinde bilgisini genişletmiş, felsefe ve matematik okumuş, Arapça ve Farsçayı ana dili gibi öğrenmişti. Aynı zamanda Lâtince, Yunanca, Sırpça öğrenmiş; tarih, coğrafya ve askerlik bilgisini de fevkalâde ilerletmiş; bir yandan da dünya cihangirlerinin hayatlarını dikkatle tetkik ederek her birinin doğru ve yanlış taraflarını anlamaya çalışmıştı.
Fatih ve Akşemseddin
Şehzâde Mehmed'in etrafını kuşatan irfan halkasının merkezinde şüphesiz Akşemseddin yer almaktaydı. Akşemseddin, Sultan Mehmed gibi son derece aksiyoner bir devlet adamını enfüsî düşüncelere yönlendirmiş ve onu İstanbul'un fethinden sonra onunla dergâha kapanmayı isteyecek kadar bir ruh enginliğine kavuşmasını sağlamıştı.
Sultan, hocasına duyduğu tahassüs ve heyecandan, bir gün yine ulemâdan olan veziri Mahmud Paşa'ya; "Bu pîre hürmetim ihtiyarsızdır. Yanında heyecanlanırım, ellerim titrer. Diğer şeyhler ise benim yanıma gelince heyecandan elleri titrer." diyecektir.
İstanbul'un fethini müteakip, duyduğu haz ve süruru izah ederken de devlet erkânına şunları söylemiştir: "Bu ferah ki, bende görürsünüz, yalnız bu kale fethine değildir. Akşemseddin gibi bir azizin benim zamanımda olduğuna sevinirim."
Fatih ve ilim
Hayatı boyunca ilme ve âlimlere çok değer veren Fatih'in sarayı ilmî müzakere ve sohbetlerin yapıldığı bir akademi gibiydi. Huzurunda âlimler rahatça oturup konuşabilirken, vezir-i âzam dâhil bütün devlet adamları ayakta beklerdi. Çok defa reisü'l-ulema sıfatıyla Molla Hüsrev'in başkanlık ettiği toplantılara Fatih'in başında ulemâ sarığı, sırtında da "binişi"yle (âlimlere mahsus kıyafet) iştirak ettiği bilinmektedir.
Fatih ayrıca İstanbul'a Doğulu ve Batılı âlimleri davet etmiş, bu hususta hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştı. Nitekim 15. yüzyılın en büyük astronomi ve matematikçisi olan büyük âlim Ali Kuşçu'yu İstanbul'a davet etmiş ve kendisini 200 akça yevmiye ile Ayasofya Medresesi'nde müderris olarak vazifelendirmişti. Hâlbuki o devirde kıdemli bir müderrisin yevmiyesi 50 akçeydi. Fatih, Batılı bilim adamlarıyla da ilgilenmekteydi. Bu bilginlerden Filozof Amirutzes ile İtalyan arkeologu Anconalı Cyriacus, ünlü ressam Gentili Bellini davet edilenler arasındaydı.
İstanbul'un fethiyle Bizanslı bilginlerin burayı terk ederek İtalya'ya gittikleri ve burada Rönesans'ın başlangıcına önderlik ettikleri söylenmektedir. Aksine Fatih'in gayretleri ile İstanbul'un ilim adamları için çok cazip bir ortam hâline geldiği görülmektedir.
Fatih'in eğitim komisyonu ve eğitim kurumları
Fetihten sonra devletin merkezi hâline getirilen İstanbul, Fatih tarafından yürütülen eğitim faaliyetleri neticesinde eğitimin de merkezi hâline gelmişti. Fatih Sultan Mehmed, eğitim faaliyetlerine yön vermek maksadıyla, Sadrazam Mahmud Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu'dan oluşan bir eğitim komisyonu kurmuştu. Bu komisyonunun çalışmaları neticesinde Ayasofya Medresesi ve Sahn-ı Seman Medreseleri açılmıştı. Bu komisyon ayrıca "Kanun-ı Talebe-i Ulûm" adlı bir kanunnâme hazırlamıştı. Bu kanunnâme ile eğitim ve medreseler belirli bir sisteme kavuşturulmuştu.
Sahn-ı Seman Medreseleri
Fatih, fethin hemen ardından İstanbul'daki sekiz kiliseyi medreseye çevirmiş ve devrin en ünlü âlimlerini buralara müderris tayin etmişti. Ancak buralarda düzenli ve verimli bir eğitim-öğretim yapmak mümkün değildi. İlme âşık olan Fatih, Osmanlı Devleti'ne yakışır, önemli, ciddî eğitim müesseseleri kurmak istiyordu. Bunların dışında, büyüyen ve gelişen Osmanlı Devleti'nin iyi öğrenim görmüş kimselere olan ihtiyacı her geçen gün artmaktaydı.
Fatih Sultan Mehmed bu maksatla 550 yılında yaptırılan ve harap durumda olan "Havariyyun Kilisesi"nin bulunduğu yere büyük bir külliye inşa ettirdi. Bu külliyede kendi adıyla anılan bir cami ve caminin doğu ve batı kısmında medreseler yer almaktaydı. Vakfiyesinde belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile anılan bu eğitim kurumu, yüksek tahsil veren sekiz medreseden ve bunlara talebe yetiştiren daha alt seviyede sekiz "tetimme" medresesinden oluşmaktaydı. Tetimmeler bugünkü lise tahsiline denk bir eğitim veriyordu. Külliyede ayrıca; müderris ve öğrencilerin faydalanması için bir kitaplık, sıbyan mektebi, darüşşifa, imaret, aşevi ve bir de misafirhane bulunmakta idi.
İstanbul'un ilk yükseköğretim kurumu olan Sahn-ı Seman Medreseleri, üniversite mânâsında Osmanlı tarihinde ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim müesseselerindendir. Rivayetlere göre Sahn-ı Seman'ın eğitim müfredatını, Vezir Mahmud Paşa ve Ali Kuşçu tertip etmişlerdir.
Ayasofya Medresesi
Fatih Sultan Mehmed camiye çevrilen Ayasofya'da ve Eyüp Camiî'nin yanında medreseler yaptırdı. Ayasofya Medresesi'nin ilk müderrisi Molla Hüsrev'dir. Molla Hüsrev derin ilmi sebebiyle büyük hürmet gördü. Danişmentler onu evinden alır, ata bindirir, kendileri yürüyerek medreseye getirirlerdi. Evine dönüş yine aynı şekilde olurdu. Ayasofya Medresesi, uzun yıllar Osmanlı bürokrasisine memur yetiştiren en meşhur medrese olarak önemini korumuştur.
Fatih ve talebeleri
Fatih, medreselerinden mezun olan öğrencileri takip ederdi. Bu maksatla onların adlarını, durumlarını, aldıkları görevleri yazdığı bir defteri vardı. Talebelere de çok ehemmiyet verir, geceleri geç vakit medreseleri dolaşır, onların çalışıp çalışmadığını teftiş ederek çalışkan olanları mükâfatlandırırdı. Bazen imtihan heyetlerine başkanlık ederdi.
Rivayete göre Fatih, medreselerinde kendisine bir oda istemişti. Müderrisler bu isteği incelemişler, "öğrenci veya müderris olmadığı" gerekçesiyle reddetmişlerdi. İsteği ancak müderrisler önünde başarılı bir imtihandan geçtikten sonra yerine getirildi.
Sıbyan Mektebi ve Kanunnâmesi
Fatih Sultan Mehmed, diğer eğitim kurumlarında olduğu gibi ilköğretim okullarında da düzenlemeler yapmış ve ilköğretim programı hazırlatmıştı. Bu programa göre, Eyüp ve Ayasofya Medreselerinde sıbyan mektebi öğretmeni yetiştirilecek ve bunlara klâsik medrese müfredatından ayrı bir program uygulanacaktı. Bu programda müzakere kuralları ve öğretim yöntemi gibi dersler bulunacak, fıkıh gibi medreselerin en temel ve zor dersleri yer almayacaktı.
Enderun Mektebi
Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir eğitim kurumu da saray okulu hüviyetinde olan ve devlet kademelerine eleman yetiştiren "Enderun Mektebi"dir. Sultan 2. Murad döneminde kurulduğu bilinen Enderun Mektebi, Fatih döneminde geliştirilmiştir. Daha önce hiçbir devlette misâline rastlanmayan Enderun Mektebi, Osmanlı Devleti'nin güç ve kudretini koruyan bir yönetici sınıfı yetiştirmek için kurulmuştu. Okul içinde, askerlik ve yöneticilik yanında güzel sanatlar bölümleri de yer almaktaydı. Enderun'dan birçok sanatçının yetişmiş olması bunun ispatıdır. Bu okul Tanzimat dönemine kadar faaliyetini sürdürmüştür.
Fatih'in kütüphaneleri
Eğitim kurumları kurmakla nâm salmış olan Sultan 2. Mehmed, açtığı kütüphanelerle de ünlenmişti. İstanbul'da 13 kütüphane kurduran sultan, Topkapı Sarayı'nda da bir kütüphane kurdurmuş, başına da Molla Lütfü'yü tayin etmişti. 1929 yılında Topkapı Sarayı'ndaki bu kütüphanede incelemeler yapan Alman Prof. Adolf Diesman, Lâtince, Yunanca, İtalyanca ve diğer yabancı dillerde yazılı 587 eser tespit etmiştir. Bu kütüphane karşısında heyecanlanan ve duygulanan Diesman, Fatih'e duyduğu hayranlığı şöylece ifade eder: "Dünya tarihinde bir dönüm noktası meydana getirmiş, Doğu ve Batı'nın kapısında durmuş, her iki âlemin kültürünü nefsinde toplamış bir insandı."
Fatih'in emriyle oluşturulan kütüphanede, Aristoteles, Homeros ve Hesiodos, Diogenes Laertios'un bazı eserlerinin de bulunduğu, farklı dillerde birçok eserin kütüphane koleksiyonu içinde yer aldığı bilinmektedir.
Netice
Fatih Sultan Mehmed döneminde sıbyan mekteplerinden başlayarak en elit eğitim kurumu olan Enderun Mektebi'ne kadar toplumun ihtiyacı olan bütün eğitim-öğretim kurumları belirli bir disiplin ve düzene sokulmuştu. Osmanlı medeniyetinin oluşmasındaki en mühim şahsiyetlerden biri olan Fatih Sultan Mehmed, eğitim müesseseleri kuran, onlarca kütüphaneyi halkın hizmetine sunan, Ali Kuşçu gibi âlimlerin yollarına altın döken, yedi dil bilen bir ilim ve irfan aşığı olarak tarihe geçmiştir.
Kaynaklar
- AKYÜZ, Yahya, 1994, Türk Eğitim Tarihi, Kültür Koleji Yayınları, İstanbul.
- İHSANOĞLU, Ekmeleddin, 1999, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Zaman Yayınları, İstanbul.
- YILDIZ, Hakkı Dursun, Büyük İslâm Tarihi, Cilt: 12, Çağ Yayınları, İstanbul.
- BALTACI, Cahit, 2005, 15 ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Medreseleri, 1. cilt, İFAV, İstanbul.
- KAZICI, Ziya, 2004, Osmanlı'da Eğitim Öğretim, Bilge Yayınları, İstanbul.
- AYVERDİ, Samiha, 1999, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul.
Beylikten devlete uzanan bu süreçte, Osmanlı sultanları, kendisinden evvelki Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi bir yandan sınırlarını genişletirken, diğer yandan da ilmî ve kültürel faaliyetlere önem vermişlerdi. Osmanlı sultanları, devletin devam ve bekâsının ancak bu sayede mümkün olacağının şuurundaydı. İlk defa Sultan Orhan döneminde başlayan ve 1. Murad, Yıldırım Bayezid, özellikle de 2. Murad dönemlerinde kurulmuş olan eğitim kurumları bu anlayışın tezahürüydü.
Yükselme döneminin bânisi Sultan 2. Mehmed dönemine gelindiğinde eğitim ve kültür faaliyetlerinde zirveye ulaşılmış; devletin yeni merkezi İstanbul, Doğulu ve Batılı âlimlerin akın ettiği bir kültür merkezi hâlini almıştı. Fatih Sultan Mehmed'in gösterdiği şahsî alâkanın ve kurduğu eğitim kurumlarının tesiriyle müspet bilimler, matematik ve astronomi, felsefî ve ilmî düşünce gelişmişti. Bu çalışmaları ile Fatih, Osmanlı maarif teşkilâtının temellerini atmıştı.
Fatih'in yetişme şekli
Sultan 2. Murad, oğlu Şehzâde Mehmed'in yetişmesine büyük bir özen göstermiş ve devrin en meşhur hocalarını onun eğitimiyle görevlendirmişti. Manisa'ya sancak beyi olarak gönderilen şehzâdenin yanında başta Akşemseddin ve Molla Gürani olmak üzere ilim, irfan, hikmet ve sanat erbabından oluşan seçkin bir hoca kadrosu vardı.
Sultan 2. Mehmed şehzâdelik döneminde hocaların refakatinde bilgisini genişletmiş, felsefe ve matematik okumuş, Arapça ve Farsçayı ana dili gibi öğrenmişti. Aynı zamanda Lâtince, Yunanca, Sırpça öğrenmiş; tarih, coğrafya ve askerlik bilgisini de fevkalâde ilerletmiş; bir yandan da dünya cihangirlerinin hayatlarını dikkatle tetkik ederek her birinin doğru ve yanlış taraflarını anlamaya çalışmıştı.
Fatih ve Akşemseddin
Şehzâde Mehmed'in etrafını kuşatan irfan halkasının merkezinde şüphesiz Akşemseddin yer almaktaydı. Akşemseddin, Sultan Mehmed gibi son derece aksiyoner bir devlet adamını enfüsî düşüncelere yönlendirmiş ve onu İstanbul'un fethinden sonra onunla dergâha kapanmayı isteyecek kadar bir ruh enginliğine kavuşmasını sağlamıştı.
Sultan, hocasına duyduğu tahassüs ve heyecandan, bir gün yine ulemâdan olan veziri Mahmud Paşa'ya; "Bu pîre hürmetim ihtiyarsızdır. Yanında heyecanlanırım, ellerim titrer. Diğer şeyhler ise benim yanıma gelince heyecandan elleri titrer." diyecektir.
İstanbul'un fethini müteakip, duyduğu haz ve süruru izah ederken de devlet erkânına şunları söylemiştir: "Bu ferah ki, bende görürsünüz, yalnız bu kale fethine değildir. Akşemseddin gibi bir azizin benim zamanımda olduğuna sevinirim."
Fatih ve ilim
Hayatı boyunca ilme ve âlimlere çok değer veren Fatih'in sarayı ilmî müzakere ve sohbetlerin yapıldığı bir akademi gibiydi. Huzurunda âlimler rahatça oturup konuşabilirken, vezir-i âzam dâhil bütün devlet adamları ayakta beklerdi. Çok defa reisü'l-ulema sıfatıyla Molla Hüsrev'in başkanlık ettiği toplantılara Fatih'in başında ulemâ sarığı, sırtında da "binişi"yle (âlimlere mahsus kıyafet) iştirak ettiği bilinmektedir.
Fatih ayrıca İstanbul'a Doğulu ve Batılı âlimleri davet etmiş, bu hususta hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştı. Nitekim 15. yüzyılın en büyük astronomi ve matematikçisi olan büyük âlim Ali Kuşçu'yu İstanbul'a davet etmiş ve kendisini 200 akça yevmiye ile Ayasofya Medresesi'nde müderris olarak vazifelendirmişti. Hâlbuki o devirde kıdemli bir müderrisin yevmiyesi 50 akçeydi. Fatih, Batılı bilim adamlarıyla da ilgilenmekteydi. Bu bilginlerden Filozof Amirutzes ile İtalyan arkeologu Anconalı Cyriacus, ünlü ressam Gentili Bellini davet edilenler arasındaydı.
İstanbul'un fethiyle Bizanslı bilginlerin burayı terk ederek İtalya'ya gittikleri ve burada Rönesans'ın başlangıcına önderlik ettikleri söylenmektedir. Aksine Fatih'in gayretleri ile İstanbul'un ilim adamları için çok cazip bir ortam hâline geldiği görülmektedir.
Fatih'in eğitim komisyonu ve eğitim kurumları
Fetihten sonra devletin merkezi hâline getirilen İstanbul, Fatih tarafından yürütülen eğitim faaliyetleri neticesinde eğitimin de merkezi hâline gelmişti. Fatih Sultan Mehmed, eğitim faaliyetlerine yön vermek maksadıyla, Sadrazam Mahmud Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu'dan oluşan bir eğitim komisyonu kurmuştu. Bu komisyonunun çalışmaları neticesinde Ayasofya Medresesi ve Sahn-ı Seman Medreseleri açılmıştı. Bu komisyon ayrıca "Kanun-ı Talebe-i Ulûm" adlı bir kanunnâme hazırlamıştı. Bu kanunnâme ile eğitim ve medreseler belirli bir sisteme kavuşturulmuştu.
Sahn-ı Seman Medreseleri
Fatih, fethin hemen ardından İstanbul'daki sekiz kiliseyi medreseye çevirmiş ve devrin en ünlü âlimlerini buralara müderris tayin etmişti. Ancak buralarda düzenli ve verimli bir eğitim-öğretim yapmak mümkün değildi. İlme âşık olan Fatih, Osmanlı Devleti'ne yakışır, önemli, ciddî eğitim müesseseleri kurmak istiyordu. Bunların dışında, büyüyen ve gelişen Osmanlı Devleti'nin iyi öğrenim görmüş kimselere olan ihtiyacı her geçen gün artmaktaydı.
Fatih Sultan Mehmed bu maksatla 550 yılında yaptırılan ve harap durumda olan "Havariyyun Kilisesi"nin bulunduğu yere büyük bir külliye inşa ettirdi. Bu külliyede kendi adıyla anılan bir cami ve caminin doğu ve batı kısmında medreseler yer almaktaydı. Vakfiyesinde belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile anılan bu eğitim kurumu, yüksek tahsil veren sekiz medreseden ve bunlara talebe yetiştiren daha alt seviyede sekiz "tetimme" medresesinden oluşmaktaydı. Tetimmeler bugünkü lise tahsiline denk bir eğitim veriyordu. Külliyede ayrıca; müderris ve öğrencilerin faydalanması için bir kitaplık, sıbyan mektebi, darüşşifa, imaret, aşevi ve bir de misafirhane bulunmakta idi.
İstanbul'un ilk yükseköğretim kurumu olan Sahn-ı Seman Medreseleri, üniversite mânâsında Osmanlı tarihinde ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim müesseselerindendir. Rivayetlere göre Sahn-ı Seman'ın eğitim müfredatını, Vezir Mahmud Paşa ve Ali Kuşçu tertip etmişlerdir.
Ayasofya Medresesi
Fatih Sultan Mehmed camiye çevrilen Ayasofya'da ve Eyüp Camiî'nin yanında medreseler yaptırdı. Ayasofya Medresesi'nin ilk müderrisi Molla Hüsrev'dir. Molla Hüsrev derin ilmi sebebiyle büyük hürmet gördü. Danişmentler onu evinden alır, ata bindirir, kendileri yürüyerek medreseye getirirlerdi. Evine dönüş yine aynı şekilde olurdu. Ayasofya Medresesi, uzun yıllar Osmanlı bürokrasisine memur yetiştiren en meşhur medrese olarak önemini korumuştur.
Fatih ve talebeleri
Fatih, medreselerinden mezun olan öğrencileri takip ederdi. Bu maksatla onların adlarını, durumlarını, aldıkları görevleri yazdığı bir defteri vardı. Talebelere de çok ehemmiyet verir, geceleri geç vakit medreseleri dolaşır, onların çalışıp çalışmadığını teftiş ederek çalışkan olanları mükâfatlandırırdı. Bazen imtihan heyetlerine başkanlık ederdi.
Rivayete göre Fatih, medreselerinde kendisine bir oda istemişti. Müderrisler bu isteği incelemişler, "öğrenci veya müderris olmadığı" gerekçesiyle reddetmişlerdi. İsteği ancak müderrisler önünde başarılı bir imtihandan geçtikten sonra yerine getirildi.
Sıbyan Mektebi ve Kanunnâmesi
Fatih Sultan Mehmed, diğer eğitim kurumlarında olduğu gibi ilköğretim okullarında da düzenlemeler yapmış ve ilköğretim programı hazırlatmıştı. Bu programa göre, Eyüp ve Ayasofya Medreselerinde sıbyan mektebi öğretmeni yetiştirilecek ve bunlara klâsik medrese müfredatından ayrı bir program uygulanacaktı. Bu programda müzakere kuralları ve öğretim yöntemi gibi dersler bulunacak, fıkıh gibi medreselerin en temel ve zor dersleri yer almayacaktı.
Enderun Mektebi
Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir eğitim kurumu da saray okulu hüviyetinde olan ve devlet kademelerine eleman yetiştiren "Enderun Mektebi"dir. Sultan 2. Murad döneminde kurulduğu bilinen Enderun Mektebi, Fatih döneminde geliştirilmiştir. Daha önce hiçbir devlette misâline rastlanmayan Enderun Mektebi, Osmanlı Devleti'nin güç ve kudretini koruyan bir yönetici sınıfı yetiştirmek için kurulmuştu. Okul içinde, askerlik ve yöneticilik yanında güzel sanatlar bölümleri de yer almaktaydı. Enderun'dan birçok sanatçının yetişmiş olması bunun ispatıdır. Bu okul Tanzimat dönemine kadar faaliyetini sürdürmüştür.
Fatih'in kütüphaneleri
Eğitim kurumları kurmakla nâm salmış olan Sultan 2. Mehmed, açtığı kütüphanelerle de ünlenmişti. İstanbul'da 13 kütüphane kurduran sultan, Topkapı Sarayı'nda da bir kütüphane kurdurmuş, başına da Molla Lütfü'yü tayin etmişti. 1929 yılında Topkapı Sarayı'ndaki bu kütüphanede incelemeler yapan Alman Prof. Adolf Diesman, Lâtince, Yunanca, İtalyanca ve diğer yabancı dillerde yazılı 587 eser tespit etmiştir. Bu kütüphane karşısında heyecanlanan ve duygulanan Diesman, Fatih'e duyduğu hayranlığı şöylece ifade eder: "Dünya tarihinde bir dönüm noktası meydana getirmiş, Doğu ve Batı'nın kapısında durmuş, her iki âlemin kültürünü nefsinde toplamış bir insandı."
Fatih'in emriyle oluşturulan kütüphanede, Aristoteles, Homeros ve Hesiodos, Diogenes Laertios'un bazı eserlerinin de bulunduğu, farklı dillerde birçok eserin kütüphane koleksiyonu içinde yer aldığı bilinmektedir.
Netice
Fatih Sultan Mehmed döneminde sıbyan mekteplerinden başlayarak en elit eğitim kurumu olan Enderun Mektebi'ne kadar toplumun ihtiyacı olan bütün eğitim-öğretim kurumları belirli bir disiplin ve düzene sokulmuştu. Osmanlı medeniyetinin oluşmasındaki en mühim şahsiyetlerden biri olan Fatih Sultan Mehmed, eğitim müesseseleri kuran, onlarca kütüphaneyi halkın hizmetine sunan, Ali Kuşçu gibi âlimlerin yollarına altın döken, yedi dil bilen bir ilim ve irfan aşığı olarak tarihe geçmiştir.
Kaynaklar
- AKYÜZ, Yahya, 1994, Türk Eğitim Tarihi, Kültür Koleji Yayınları, İstanbul.
- İHSANOĞLU, Ekmeleddin, 1999, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Zaman Yayınları, İstanbul.
- YILDIZ, Hakkı Dursun, Büyük İslâm Tarihi, Cilt: 12, Çağ Yayınları, İstanbul.
- BALTACI, Cahit, 2005, 15 ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Medreseleri, 1. cilt, İFAV, İstanbul.
- KAZICI, Ziya, 2004, Osmanlı'da Eğitim Öğretim, Bilge Yayınları, İstanbul.
- AYVERDİ, Samiha, 1999, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul.
2 Aralık 2010 Perşembe
Hz Ali'nin Hitabesi
http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com:
BİR HİTABE
Tercüme:
Şüphesiz insanlar arasında hak olduğu gibi batıl, doğru olduğu gibi yalan, nasih olduğu gibi mensuh da vardır. Bunun gibi, hükmü umumi olduğu gibi, özellik ifade eden emirler, muhkem olduğu gibi müteşabih ve ezberlenip zaptolunan (Hadis) ler olduğu gibi, iyice ezberlenmeyip vehme dayanan rivayetler de vardır.) Resulullah (S.A.S.) zamanında bile O'nun adına yalan uydurup
söyleyenler oldu. O kadar ki, Allah Resulü (S.A.S.) kalkıp şu hitabede bulunmuştu. << KİM KASDEN BENİM ADIMA YALAN SÖYLERSE, CEHENNEMDEKİ YERİNE HAZIRLANSIN>>...
Sana hadisle gelenler (hadis rivayet edenler) dört sınıftır, bunların beşincileri yoktur :
Birincisi : münafıktır, iman izhar eder, Müslüman değil iken, Müslüman görünür. Günaha vebale hiç aldırmaz. Kasten yalan uydurup Resulüne isnadda bulunur. İnsanlar, şayet bunun yalancı ve münafık olduğunu bilselerdi, rivayetini dinlemez, sözünü tasdik etmezlerdi. Halbuki halk, bunlara ( sahabidir Resulullah'ı gördü, O'nu dinledi ve O'ndan ilim aldı) diyerek böylesinin sözünü kabul ediyorlar. Gerçek şu ki, senin de okuduğun gibi, Allah (c.c.) münafıkların durumunu haber vermiş ve onların vasfını beyan buyurmuştur. Bunlar, Resulullah (S.A.S) in vefatından sonra sapık önderlere ve ateş davetçilerine yaptıkları yalan ve iftiradan yararlanarak yaklaştılar. Her işte bunların direktifine girerek, bunların insanlara hükmetmesini temin ettiler. Bu işbirliği sayesinde, dünya nimetlerini beraber yediler. Allah (c.c.) nun siyanetine mahzar olan insanlardan başkası daima yöneticilerden ve dünyadan yana olurlar. İşte dördün birincisi bunlar (münafıklar) dır.
İkincisi: Resulullah (S.A.S) den dinlendiğini, O'nun huzurunda ezberlemeyen kimsedir. Bu, kasden yalan söylememekle beraber, yanılgısını doğru sanarak bununla amel etmekte, hatalı vehmini başkalarına da anlatmakta ve << bunu Resulullah'dan işittim>> demektir. İnsanlar, bunların gerçeği değil, kendi vehmini söylemekte olduğunu bilselerdi, rivayetlerini kabul etmez ve haliyle onu terk ederlerdi.
Üçüncüsü: Resulullah (S.A.S. in bir şeyi emrettiğini duymuş, sonra da ondan neyhettiğinden habersiz. Bu durumda adam, mensuh olanı ezberlemiş, ama nasihi hiç bilmemekte. Bunun mensuh olduğunu ( hükmünün kaldırıldığını ) bilseydi, peşine düşmeyecekti, insanlar bu mensuhu işittikleri zaman farkında olsalardı ( mensuh olduğunun farkında olsalardı ) onlar da bunu bırakacaklardı.
Dördüncüsü: Allah ve Resulü adına yalan söylemez, Allah' dan korktuğu ve Resulullah' a saygısı olduğu için yalandan nefret eder, tahminle hareket etmez. Bu kimse, Resulullah' dan dinlediğini O'nun huzurunda ezberlemiştir. Bununla beraber, nasih olanı ezberleyerek onunla amel etmiş, mensuh olanı da zaptedip ondan sakınmıştı. Bu zat, hükmü özel olan ile genellik ifade edeni ayırt eder, her şey yerli yerine koyar, muhkem ile müteşabihi tanır. (Ancak):
Resullah (S.A.S.)in sözleri iki kısım idi : ( hüküm bakımından ) özellik ifade eden sözler, bir de genellik ifade eden sözler. Bazen O'nu dinleyenler, Allah ve Resulünün neyi kastettiğini anlamıyorlardı. (Bazen) dinleyici sözü ezberler, ama maksat ve anlamını öğrenmeden başka bir manaya onu tevcih ettiği olurdu. Resulullah (S.A.S) in bütün ashabı, O'ndan mesele sorar ve ilim ister değildi. Hatta çoğu isterdi ki, bedeviler ve yabancılar gelip Resulullah'dan bir mesele sorsunlar da cevabını kendileri de duymuş olsunlar. Böyle bir hadis ile muhakkak onu Peygamberden sorar ve cevabını ezberlerdim. İşte bu gün insanların ihtilafa düşmelerinin ve rivayette anlaşamamalarının sebepleri bunlardır...
BİR HİTABE
Tercüme:
Şüphesiz insanlar arasında hak olduğu gibi batıl, doğru olduğu gibi yalan, nasih olduğu gibi mensuh da vardır. Bunun gibi, hükmü umumi olduğu gibi, özellik ifade eden emirler, muhkem olduğu gibi müteşabih ve ezberlenip zaptolunan (Hadis) ler olduğu gibi, iyice ezberlenmeyip vehme dayanan rivayetler de vardır.) Resulullah (S.A.S.) zamanında bile O'nun adına yalan uydurup
söyleyenler oldu. O kadar ki, Allah Resulü (S.A.S.) kalkıp şu hitabede bulunmuştu. << KİM KASDEN BENİM ADIMA YALAN SÖYLERSE, CEHENNEMDEKİ YERİNE HAZIRLANSIN>>...
Sana hadisle gelenler (hadis rivayet edenler) dört sınıftır, bunların beşincileri yoktur :
Birincisi : münafıktır, iman izhar eder, Müslüman değil iken, Müslüman görünür. Günaha vebale hiç aldırmaz. Kasten yalan uydurup Resulüne isnadda bulunur. İnsanlar, şayet bunun yalancı ve münafık olduğunu bilselerdi, rivayetini dinlemez, sözünü tasdik etmezlerdi. Halbuki halk, bunlara ( sahabidir Resulullah'ı gördü, O'nu dinledi ve O'ndan ilim aldı) diyerek böylesinin sözünü kabul ediyorlar. Gerçek şu ki, senin de okuduğun gibi, Allah (c.c.) münafıkların durumunu haber vermiş ve onların vasfını beyan buyurmuştur. Bunlar, Resulullah (S.A.S) in vefatından sonra sapık önderlere ve ateş davetçilerine yaptıkları yalan ve iftiradan yararlanarak yaklaştılar. Her işte bunların direktifine girerek, bunların insanlara hükmetmesini temin ettiler. Bu işbirliği sayesinde, dünya nimetlerini beraber yediler. Allah (c.c.) nun siyanetine mahzar olan insanlardan başkası daima yöneticilerden ve dünyadan yana olurlar. İşte dördün birincisi bunlar (münafıklar) dır.
İkincisi: Resulullah (S.A.S) den dinlendiğini, O'nun huzurunda ezberlemeyen kimsedir. Bu, kasden yalan söylememekle beraber, yanılgısını doğru sanarak bununla amel etmekte, hatalı vehmini başkalarına da anlatmakta ve << bunu Resulullah'dan işittim>> demektir. İnsanlar, bunların gerçeği değil, kendi vehmini söylemekte olduğunu bilselerdi, rivayetlerini kabul etmez ve haliyle onu terk ederlerdi.
Üçüncüsü: Resulullah (S.A.S. in bir şeyi emrettiğini duymuş, sonra da ondan neyhettiğinden habersiz. Bu durumda adam, mensuh olanı ezberlemiş, ama nasihi hiç bilmemekte. Bunun mensuh olduğunu ( hükmünün kaldırıldığını ) bilseydi, peşine düşmeyecekti, insanlar bu mensuhu işittikleri zaman farkında olsalardı ( mensuh olduğunun farkında olsalardı ) onlar da bunu bırakacaklardı.
Dördüncüsü: Allah ve Resulü adına yalan söylemez, Allah' dan korktuğu ve Resulullah' a saygısı olduğu için yalandan nefret eder, tahminle hareket etmez. Bu kimse, Resulullah' dan dinlediğini O'nun huzurunda ezberlemiştir. Bununla beraber, nasih olanı ezberleyerek onunla amel etmiş, mensuh olanı da zaptedip ondan sakınmıştı. Bu zat, hükmü özel olan ile genellik ifade edeni ayırt eder, her şey yerli yerine koyar, muhkem ile müteşabihi tanır. (Ancak):
Resullah (S.A.S.)in sözleri iki kısım idi : ( hüküm bakımından ) özellik ifade eden sözler, bir de genellik ifade eden sözler. Bazen O'nu dinleyenler, Allah ve Resulünün neyi kastettiğini anlamıyorlardı. (Bazen) dinleyici sözü ezberler, ama maksat ve anlamını öğrenmeden başka bir manaya onu tevcih ettiği olurdu. Resulullah (S.A.S) in bütün ashabı, O'ndan mesele sorar ve ilim ister değildi. Hatta çoğu isterdi ki, bedeviler ve yabancılar gelip Resulullah'dan bir mesele sorsunlar da cevabını kendileri de duymuş olsunlar. Böyle bir hadis ile muhakkak onu Peygamberden sorar ve cevabını ezberlerdim. İşte bu gün insanların ihtilafa düşmelerinin ve rivayette anlaşamamalarının sebepleri bunlardır...
24 Kasım 2010 Çarşamba
KUR'AN'IN KENDİNİ TANITMASI*
http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com:Kur'an-ı Kerim nüzulünden itibaren gündemde olmuştur. Onun muhatabı insandır. Nüzul sürecindeki çoğu muhatabı ona inanmış, teslim olmuştur. Bir kısmı ise çeşitli gerekçelerle inanmayarak bazı nitelemelerde bulunmuştur. Kur'an, isim ve sıfatları ile kendini tanıtmakla subuti sıfatlarını bildirmektedir. Bu arada muarızlarının nitelemelerine cevap vermek suretiyle selbi sıfatlarını kaydetmektedir. Böylece 'Kur'an nedir, ne değildir?' sorusunun cevabını vermektedir. Kur'an, isim ve sıfatları yoluyla kendi gerçekliğini ispatlamaktadır. Kur'an Allah tarafından geldiğinden bir kısım isimleri Esmâ-yı Hüsnâ'ya muvafıktır. el-Hakk, el-Hakîm, el-Azîz, el-Alî, el-Müheymin gibi.
Kur'an'ın bazı isimleri Rasûlüllah (s.a.s.)'ın sıfatlarına uygunluk arz eder. el-İmâm, el-Beşîr, en-Nezîr, el-Hayr, er-Rahme, et-Tayyib, el-Arabî, el-Beyyine gibi.
Kur'an'ın bazı isimleri önceki semavi kitaplar ile müşterektir. el-Kitap, ez-Zikr, el-Furkân gibi. Kur'an'ın bazı vasıflarının tabiatı da nitelemesi dikkat çeker: "Âyât", "âyâtullâh" bundandır.
Kur'an'ın isim ve sıfatlarının büyük çoğunluğu surelerin hemen başında bir nevi onların serlevhası olduğundan mesajının yerine ulaşmasına hizmet etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Kur'an, Kur'an'ın İsim ve Sıfatları, Kitap, el-Müheymin.
Self-Presentation of the Qur'an
Abstract:
The Qur'an has played key role since its revelation. The target of the Qur'an is human being. Most of the people, who witnessed the revelation, believed and submitted into Qur'an. Many others did not believe for various reasons and ascribed it certain attributes. With its names and attributes, the Qur'an demonstrates its affirmative attributes, on the other hand, it informs of its negatory attributes while responding to its opponent's descriptions. Thus, the Qur'an provides the answers for the question: 'what is the Qur'an and what not?' The Qur'an proves its self-authenticity with its names and attributes. Because the Qur'an is the revelation from Allah, some of its names coincide with al-Asma al-Husna (the most beautiful names of Allah) like al-Haqq, al-Hakim, al-Aziz, al-Ali, al-Muhaymin. Its certain names are also the same as the attributes of the Prophet Muhammad like al-Imam, al-Bashir, al-Nazir, al-Khayr, al-Rahmah, al-Tayyib, al-Arabi, al-Bayyinah. Some names of the Qur'an such as al-Kitap, al-Zikr, al-Furqan are common with are the former Sacred Books. Some attributes of the Qur'an describing the nature like al-Ayat, Ayat al-Allah attract attention. The fact that most of the names and attributes of the Qur'an exist in the beginning of the Qur'anic chapters (surahs) serves to convey its message to the readers.
Key words: Qur'an, the Names and Attributes of the Qur'an, al-Kitap, al-Muhaymin.
Kur'an'ın bazı isimleri Rasûlüllah (s.a.s.)'ın sıfatlarına uygunluk arz eder. el-İmâm, el-Beşîr, en-Nezîr, el-Hayr, er-Rahme, et-Tayyib, el-Arabî, el-Beyyine gibi.
Kur'an'ın bazı isimleri önceki semavi kitaplar ile müşterektir. el-Kitap, ez-Zikr, el-Furkân gibi. Kur'an'ın bazı vasıflarının tabiatı da nitelemesi dikkat çeker: "Âyât", "âyâtullâh" bundandır.
Kur'an'ın isim ve sıfatlarının büyük çoğunluğu surelerin hemen başında bir nevi onların serlevhası olduğundan mesajının yerine ulaşmasına hizmet etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Kur'an, Kur'an'ın İsim ve Sıfatları, Kitap, el-Müheymin.
Self-Presentation of the Qur'an
Abstract:
The Qur'an has played key role since its revelation. The target of the Qur'an is human being. Most of the people, who witnessed the revelation, believed and submitted into Qur'an. Many others did not believe for various reasons and ascribed it certain attributes. With its names and attributes, the Qur'an demonstrates its affirmative attributes, on the other hand, it informs of its negatory attributes while responding to its opponent's descriptions. Thus, the Qur'an provides the answers for the question: 'what is the Qur'an and what not?' The Qur'an proves its self-authenticity with its names and attributes. Because the Qur'an is the revelation from Allah, some of its names coincide with al-Asma al-Husna (the most beautiful names of Allah) like al-Haqq, al-Hakim, al-Aziz, al-Ali, al-Muhaymin. Its certain names are also the same as the attributes of the Prophet Muhammad like al-Imam, al-Bashir, al-Nazir, al-Khayr, al-Rahmah, al-Tayyib, al-Arabi, al-Bayyinah. Some names of the Qur'an such as al-Kitap, al-Zikr, al-Furqan are common with are the former Sacred Books. Some attributes of the Qur'an describing the nature like al-Ayat, Ayat al-Allah attract attention. The fact that most of the names and attributes of the Qur'an exist in the beginning of the Qur'anic chapters (surahs) serves to convey its message to the readers.
Key words: Qur'an, the Names and Attributes of the Qur'an, al-Kitap, al-Muhaymin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...