Wikipedia

Arama sonuçları

17 Haziran 2009 Çarşamba

Peygamberlik ve Vahiy

Vahiy "Allah Teala'nın dilediği şeyleri peygamberlerine, mahiyeti bizce tam bilinemeyen bir yolla bildirmesi, Allah Teala ile elçisi arasında bir çeşit gizli ve süratli haberleşme, Allah'ın elçisinin kalbine indirdiği şey" demektir. Peygamberlik ve vahiy birbirinden ayrılmayan iki kavramdır. Allah'tan vahiy almayan peygamber düşünülemez. Vahyin nasıl gerçekleştiğini sadece onu yaşayan peygamber bilir. Ancak vahyin geliş şekilleri ve peygamberde meydana getirdiği etkiler o sırada bu olaya şahit olanlar tarafından gözlemlenebilmiştir.

Allah'ın gönderdiği peygamberlerin getirdiği mesajlar her peygamberin kendi halkının dilinde olmuştur. Bir insana düşüncelerimizi açıklamak için bunları onun bildiği lisanla anlatmanın dışında bir yöntem henüz mevcut değildir. Bunun için de her peygamber gönderildiği toplumun içinden seçilmiş, onların yakından tanıdığı -dolayısıyla karakterini, güvenilirliğini bildikleri- biri olmuş ve onların diliyle konuşmuştur. Hatta peygamberlerin getirdiği mucizeler dahi yaşadıkları toplumda revaç bulan konularla ilgili olmuştur. Bu gerçek, dini anlamaya çalışırken o dinin doğduğu coğrafyayı ve toplum yapısını göz ardı etmememiz gerektiğini gösterir. Fakat yeryüzünde bir başlangıç yapabilmek için bir başlama noktasının gerekli olması o inancın ve kültürün o coğrafyayla sınırlanmasını ve yerelliğini zorunlu kılmaz. Diller, mekânlar, sınırlar bizim var oluşumuzun zorunlu unsurlarıdır. Bu kayıtlarla sınırlı olmayan bir makamdan gelen ilahî bilgi, muhatabının taşıdığı zorunluluklar nedeniyle bir coğrafyayı ve bir kültürü kendisine başlangıç noktası olarak seçme durumundadır. Anlatacağımız sözün, muhatabımızın zorunlu kapasitesinin ve sınırlarının çerçevesi içinde kalmaya mahkum oluşu da bundandır.

Vahiy ile kalpte beliren bilgi demek olan ilham arasında fark vardır. Vahiy peygambere gelir, Allah tarafından korunur ve gözetim altında peygambere ulaşır. İlham ise korunmuş değildir, yanılma payı vardır.

Mucize

Mucize, "Yüce Allah'ın, peygamberlerini doğrulamak ve desteklemek için yarattığı, insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı olağanüstü olay"dır. Bir peygamberin peygamberliğini ispat, ancak hiç şüphe taşımayan kesin bir delille mümkün olabilir. Bu kesin delil de, ya onun gösterdiği mucizeyi görmek veya kesin bilgi ifade eden mütevatir bir haberle o mucizeden haberdar olmaktır.

Tabiat kanunlarının geçerliliğini ve etkilerini kısa ve geçici bir süre için durduran mucizenin mahiyeti, pozitif bilimlerle açıklanamaz. Ancak, bu evreni yaratan ve onun işleyiş kurallarını belirleyen, her şeyin sahibi, Kadîr-i Mutlak (gücü herhangi bir şeyle sınırlanamayan) Allah'ın dilediği zaman, dilediği kişi için kendisinin koymuş olduğu bu kuralların dışına çıkmasının mümkün olabileceğine iman eden bir akıl mucizeyi kabul edebilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok peygamberin mucizesinden bahsedilir. Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğini ispat eden mucizeler ise üç başlık altında incelenir. Bunlardan birincisi Peygamberimizin en büyük mucizesi olarak kabul edilen ve akıllara hitap eden Kur'ân mucizesidir. Kur'ân her çağın akıl sahiplerine hitap eden, akıllara durgunluk verecek derecede büyük ve edebî, kıyamete kadar devam edecek bir mucizedir. Kur'ân-ı Kerîm, hem söz hem de anlam yönünden mucizevîdir. O, Arap edebiyatının zirvede olduğu bir dönemde inmiş, Araplara kendisinin bir benzerini getirmeleri için meydan okumuş, üslûbu, şaşırtıcı nazmı, fesahat ve belagatiyle onları aciz bırakmıştır. Devrin en ünlü şairleri Kur'ân'dan sonra onu aşacak bir söz söylenemez diyerek şiiri bırakmış, ona iman etmeyenler dahi üslûbunun mucizevî etkisinden kurtulamamışlar ve onunla söz yarışına girmeyi terk etmişlerdir. Ümmî bir peygamber olan Hz. Muhammed (sav)'in Allah'tan aldığı vahiy ile getirdiği Kur'ân ilmî açıdan da en yüksek gerçekleri kapsamaktadır. Bilim ve tekniğin çok sonra ulaştığı gerçekleri Kur'ân asırlar önceden haber vermiş, hiçbir buluş ve bilimsel gelişme, onun içeriği ile ters düşmemiştir. İkinci olarak Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemdeki insanlara gösterdiği, duyu organlarıyla algılanabilen olağanüstü olaylar hissî mucizeler olarak kabul edilir. Bu konuda kaynaklarda pek çok rivayet vardır. Son olarak da Hz. Muhammed (sav)'in her hangi bir eğitim ve öğretimden geçmediği halde geçmiş ve geleceğe dair vermiş olduğu haberler de O'nun mucizelerinden sayılmaktadır.

16 Haziran 2009 Salı

Dünyayı Seven İnsanın Hali

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hadis-i Şerif'te şöyle buyurmuştur: "Dünyayı seven ahireti sevmez, ahireti seven de dünyayı sevmez. Siz baki olan ahireti fani olan dünyaya tercih edin." (Taberani, Hakim)

Dünya, bütün kötülüklerin başıdır. İnsanın kalbinde dünya sevgisi ne derece varsa, ahiretin sevgisi o derece o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allah-u Zülcelal ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere de dünyayı nasip eder. Çünkü Allah-u Zülcelal’in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur. Dokuz yüz elli sene yaşayan Nuh (Aleyhisselam)’a vefat hastalığında: “Dünyayı nasıl buldun?” diye sormuşlar. Kendisi de: “Dünyayı iki kapılı bir han gibi gördüm. Bir kapıdan girdim, diğerinden çıktım.” demiştir.

Gerçekten dünya hayatı çok kısadır. Bakınız! Hz Nuh (Aleyhisselam) dokuz yüz elli sene yaşadığı halde sanki onu hiç yaşamamış gibi görmüştür. Buna göre herkes kendi halini düşünmelidir. Nasıl ki su ile ateş bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalpte bulunmaz. Baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünya hayatını satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) bir gün muhteşem bir şekilde havada gidiyordu. Kuşlar ve cinler onun hizmetinde bulunuyorlardı. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) İsrailoğullarından bir abide uğradı. Abid: “Ey Davud’un oğlu! Allah sana ne büyük bir saltanat vermiştir.” dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman (Aleyhisselam) şöyle buyurdu: “Mü’minin amel defterinde yazılı olan bir tesbih, Davud’un oğluna verilen bu muazzam saltanattan daha hayırlıdır. Çünkü tesbih baki kalır, saltanat ise geçicidir.”

Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Dünya sizin için, siz ahiret için yaratılmışsınız. O sebeple, dünyanızdan ahiretiniz için hazırlık yapın. Bilin ki, dünyadan sonra bu hazırlığı yapmak mümkün değildir. Çünkü ondan sonra yeriniz ya cennet veya cehennemdir.” (Deylemi)

Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azab çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allah-u Zülcelal’i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir. Hiç olmazsa Şah-ı Nakşibend (Kuddise Sırruh) Hz.lerinin şu sözüne uyalım. Şah-ı Naksibend (Kuddise Sırruh) bir gün, cemaatine güzel bir yemek verip onlara şöyle dedi: "Biz bu yemeği yiyeceğiz, hiç olmazsa bununla çok ibadet edelim. Nefis bir hayvan gibidir. Biz ise ona binmişiz. O bizi dağların tepesinden, yukarılardan aşağıya doğru düşürmesin. Madem ki yiyoruz, o yediğimizle ibadet edelim. Nefsin başına bir gem vurup ona fırsat vermeyelim. Bu yemekleri yedikten sonra, ona fırsat verirsek, azgınlaşır.”

Annemiz Hafsa (Radıyallahu Anha), bir gün babası Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)‘a şöyle dedi: "Ey baba! Allah, halifeliğin zamanında, sana o kadar fetihler nasip etti ki dünyayı fethettin. Rızıklar çoğaldı. Niye biraz yumuşak elbise giyip, güzel yemekler yemiyorsun?"

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh): "Ey Hafsa! Sen Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in zamanını, onun o durumunu hatırlamıyor musun? Unuttun mu? Ben ölünceye kadar, Allah'ın rızasını kazanmak için Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) ve Hz.Ebubekir (Radıyallahu Anh) gibi nefsime karşı şiddetli olacağım" dedi. Allah bizi onların hayrından mahrum etmesin. (Amin)

1 Mayıs 2009 Cuma

Allah şaşırtmasın demek

(Allah şaşırtmasın) duasının benzerleri Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde vardır. Güzel bir duadır. Cehenneme atan da Odur. Günahsız, suçsuz insanı Cehenneme atmaz ki! Cehenneme müstahak olanı atar. Bunun manası, (Ya Rabbi, beni cehenneme müstahak olanlardan eyleme!) demektir. Hayrın da şerrin de yaratıcısı Allahü teâlâ olduğu için, (Bizi kâfir etme, bizi cehenneme atma!) diye dua ediyoruz. Bir âyet-i kerimede (Allah, dilediğini saptırır) buyuruluyor. (Rad 27)

Kur’an-ı kerimde bildirilen bazı dualar, mealen şöyledir:
Ey Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma! [Bizi sapıtma!] (Âl-i İmran 8)

Kıyamette bizi rezil rüsva etme! (Âl-i İmran 194)

Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma! (Kehf 73)

Kabirden kalkıldığı gün beni mahcup etme! (Şuara 87)

Bu konuda birkaç hadis-i şerif meali de bildirelim:
(Ey Allah’ım, kabir ehlinin ecrinden bizi mahrum etme ve onlardan sonra bizi fitneye uğratma!) [İbni Mace]

(Ya Rabbi, bana azap etme!) [Deylemi]

Her şeyi yapan Allahü teâlâ için, Peygamber efendimiz şöyle dua etmiştir:
(Ya Rabbi, kabrimi ibadet edilen put haline getirme!) [Abdurrezzâk]

Allahü teâlâ herkese, layık olduğunu verir, kimseye zerre kadar zulmetmez. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onları azaba sürükleyen, çirkin işleridir. Böylece kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33]

Demek ki, Allahü teâlâ bir kimseyi şaşırtmışsa, o kimse çirkin ameli sebebiyle şaşırmış olur.

Kazası olmayanın nafile kılması
Kaza namazı borcu olmayanın, Kuşluk, Evvabin ve Teheccüd kılınan vakitlerde dört rekâtlı kaza namazı kılarken, son iki rekâtında zamm-ı sure okuması gerekir mi? Okumazsa vacibi terk etmiş olur mu?

Peygamber efendimiz, farzlarla beraber veya başka zamanlarda nafile namaz kılardı. O bu vakitlerde namaz kıldığı için bu namazlar bize sünnet olmuştur. Bu sünnet namazlar, revatib ve regaib diye ikiye ayrılır. Revatib, farzlardan önce veya sonra kılınan, müekked ve gayr-ı müekked sünnetlerdir. Regaib ise, Kuşluk, Teheccüd ve Evvabin gibi diğer sünnetlerdir.

Gerek revatib ve gerekse regaib sünnetlerin yerinde, kaza namazı kılınınca, bu sünnetler de kılınmış oluyor. Bu sünnetlere de niyet edince, ayrıca niyet sevabı da alınıyor. Farzların son iki rekâtında zamm-ı sure okumak gerekmez. Okunsa da mahzuru olmaz.

Ancak Kuşluk ve Teheccüd namazları en fazla 12 rekât olduğu için 12 rekâttan fazla kılınacaksa ve dört rekâtlı farzlar kaza edilecekse, son iki rekâtında zamm-ı sure okunmalıdır.

Şartlı hediye
Bir baba çocuğuna para hediye edip, (Bu parayı, elma alman şartıyla sana hediye ettim. Bu parayla gazoz alırsan, haram olsun!) dese, çocuk da bu parayla gazoz alsa, gazoz ona haram olur mu?

Hayır, haram olmaz. Hediye sahihtir, hediye verilirken söylenen şartlar ise batıl olur. Yani, elma alması ve gazoz içmemesi gerekmez. O parayla muz da alabilir, gazoz da alabilir.

6 Mart 2009 Cuma

RABIÜL -EVVEL VE VELADET KANDILI

Resûlullah Aleyhisselâtü Vesselâm'ın dünyayı şereflendirdiği Rebîülevvel ayına dâhil olduk çok şükür. İnsanlık şu gün Onun doğumu ile neler kazandığını enine boyuna tetkik etmeye, araştırmaya muhtaç. Bilhassa ümmetinin bu fikrî ameliyeye, Peygamberini tanımaya daha ziyâde ihtiyacı olduğu gün gibi âşikâr.
Doğduğunda, tüm hayatında ve daha sonra mahşerde Ümmetî Ümmetî diyen ve diyecek olan bir peygamber ALEYHISSELAM ümmetinin en büyük felâketi, bu dünyada gafletle Nefsî Nefsî demesi ve Onun sünnetinden uzak kalması değil midir?
Müslümanların diğer dinlerin mensuplarından farklı çok mühim bir özellikleri var: Müslümanlar iyiliğe, güzelliğe, hayra dâir ne varsa hepsini Resûlullahtan öğrenirler. Eğer bir Müslümanın Resûl-i Ekrem ile irtibatı kesilirse insanlıktan dahi çıkacak kadar manevî dünyası kararır. Çünkü Peygamberimiz hayatımızın her safhasını, sözgelimi evimizdeki mahrem bir hâlimizden bir ordunun veya devletin nasıl idare edileceğine kadar her şeyi sünnetiyle belirlemiş, gizli hiçbir şey bırakmamıştır. Cenâb-ı Hak da Kur´ân da Onun sünnetine uymayı kendine olan sevginin ölçüsü olarak bildirmiştir. (3/31)
Ümmetin helâki sünnetin terkiyle başladığı için, ümmetin fesâdı nebevî hayat tarzından uzaklaşmakla olduğu için değil midir , Şu ümmeti nasıl ümmetlikten çıkartabilirim? sorusunun acı meyveleridir hep nebevî hayat tarzına yapılan taarruzlar.
Bu tehlike kendisine bildirildiği içindir ki Resûl-i Ekrem Efendimiz meâlen şöyle buyurmadılar mı? Ümmetimin fesâda uğradığı zaman, kim benim sünnetime sımsıkı yapışır, ve bir sünnetimi ihya ederse kendisine yüz şehîd diger bir rivayete göre ikiyüz sehit ecri ve mükâfâti verilir.
Hudutsuz hamd olsun, öyle peygamber vârisleri ihsân etti ki, ümmet-i Muhammed mahvüperişan olmaktan kurtuldu. ve bizleri o varisi Rasül Rasülüllahin sünnetini ögretti.
Onlara karanlık bir mâzî, bize parlak bir istikbâl nasîb oldu...
İşte şimdi tâze bir ümîd ve şevk ile Resûlullah (asm)?ı karşılamak zamânı...

SÜNNETE SARILAN
ATEŞTEN KURTULUR
Sünnet-i seniyyenin cehenneme nasıl kalkan olduğunu şu menkıbe çok güzel anlatır:
Mâlik oğlu Enes (ra)den rivâyet edilmiştir: Bir kimse ona misafirliğe gitmişti. O misafir hikâye etmiştir ki: "Enes hazretleri yemekten sonra peşkirinin sararmış, solmuş, kirlenmiş olduğunu görür. Hizmetçi kıza: Şu kirli ve bulaşık peşkiri, bir an için olsun tandıra atıver! dedi. Anlayışlı kız hemen peşkiri ateşle dolu tandıra attı. Misâfirlerin hepsi de bu işe şaştılar, peşkirden dumanlar çıkacağını, yanıp kül olacağını bekliyorlardı. Bir müddet sonra hizmetçi kız, kirlerinden temizlenmiş, beyazlaşmış peşkiri tandırdan çıkardı. Orada bulunanlar: Ey aziz sahâbi! dediler. Bu peşkiri nasıl oldu da ateş yakmadı, üstelik bir de onu temizledi. Enes dedi ki: Hz. Mustafa bu peşkire çok defa alnını, ağzını sildi de ondan. Sonra misafirler o hizmetçi kıza: O peşkiri efendinin emri ile götürüp ateşe attın, haydi diyelim ki efendin sırları biliyordu, ya sen ey hanım kız, böyle değerli bir peşkiri, 'Bu nasıl olur?' demeden hemen götürüp ateşe attın? Hizmetçi kız dedi ki: Kerem sâhibi kişilere güvenirim, ?ın has kullarından çok şey ümit ederim. Peşkir de ne oluyor? Bana böyle; 'Atıl ateşe!' diyeydi, hiç düşünmeden kendimi atardım."
Mevlânâ Hazretleri Mesnevî?de menkıbeye şu nasîhati ilâve eder:
Ey ateşten ve azaptan korkan gönül, öyle bir el, öyle bir dudak sahibine yaklaş ki: O el ve ağız, peşkir gibi cansız bir şeye böyle bir yücelik, böyle bir şeref verirse, bir âşıkın rûhuna neler verir, ne feyizlerde bulunur? Kâbe?nin taşını, toprağını kıble yaptı. Ey can, sen de çalış, çabala, iyi işler yap da mana erlerinin ayağının toprağı ol!
Enes Bin Mâlik?in peşkirinden alacağımız daha çok dersler var...
Bizim Resûlullah (asm)?ın mübârek eline dokunma imkânımız yok bu dünyada. Ama O?nun manevî eli her asırda insanlığın beşte birine maddî manevî şifâ, kalplere sevgili, akıllara muallim, nefislere terbiye edici oldu.
Rebiülevveli mîlad yapıp O?nun o pâk ve muallâ eline yeniden uzanabilir, salâvat-ı şerifelere ağırlık vererek, Onun sünnetine daha ciddî yapışarak ın Habîbi?ne mahbûb bir fert olabiliriz.
Hem şimdi en çok O?na ve nûruna muhtâcız.
İhtiyâcımızı, ilâcımızı doğru tesbît edelim...
.
Rabiül-evvel ve veladet
Birilerinin peygamberin hayatı diye ortaya koyduğu modele baktığımız zaman, şöyle bir tablo ortaya çıkar; hiç gülmeyen, hep somurtan, insanlarla hiç şakalaşmayan bir peygamber.
İlk bakışta böyle bir kanaatin oluşması da normaldir. Zira öyle büyük bir şahsiyetin gülmesi, eğlenmesi, insanlarla şakalaşması, espri yapması mümkün mü diye düşünebilir kişi. Fakat O yüce peygamberin (as) hayatında latifeye bolca yer olduğunu rahatlıkla söylememiz mümkün.
Hz. Mevlana’ya ait bu konuda çok veciz bir sözden bahsedilir: “Bir insanın urucu/miracı ne kadar yüce ise, inişi de o nispette büyük olur.”
Yani bir insan manen ne kadar yüce ise madden yani insanlar arasına karışması o ölçüde yüce ve kuşatıcı olur. Sahip olduğu manevi makam ona rol yapma ihtiyacını hissettirmez. Rol yapma gereğini duymaz. İnsanlar bana gereğince hürmet ve saygı göstermezlerse ben ne yaparım diye bir derdi olmaz onun. Her anında rabbiyle olan, kulların ne düşüneceğiyle meşgul olur mu hiç?
Bu tip ucuz “şahsiyetler” ancak bulunduğu makamı ehli olmadığı için “rol keserek” işgal eden kimselerdir.
Aslında dostları da aynı peygamber gibi, yerinde ve zamanında bolca latife yaparlar.
Bilen bilir, yaşayan unutmaz. Ama onların latifesinde de “hikmet” vardır.
Bir çoklarımız gibi ben de merak ederdim acaba Hz. Peygamber şakalaşır mıydı diye?
Şunu öncelikle ifade edelim ki, Cenab-ı peygamber (as)’ın hayatında şakaya/latifeye bolca yer vardır.
Bu düşünceyi teyit babından Hz. Enes (ra) şöyle buyurur: “Resulüllah, çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanı idi.”
Hz. Peygamber (as) şaka/latife yaparken belli ölçülere riayet ederdi:
a– Şaka bile olsa sadece doğruyu söylerdi.
b– Şaka da olsa gereksiz yerde münakaşa etmezdi.
c– İnsanları korkutmazdı.
d– Alay ederek şakalaşmazdı.
Hz. Peygamber gibi O’nun engin müsamahasından olsa gerek, sahabe de şaka yapardı.
Bunun bir çok misalinden en dikkat çekenlerden bir de Hz. Nuayman (ra)’dır.
Bu sahabe Resulüllah ile bile şakalaşmıştı: Medine’ye iyi veya yeni bir şey geldiği zaman onu veresiye satın alır ve Resulüllah (as)’a hediye ederdi. Borcunu ödeme zamanı gelince ödeyemezdi. Alacaklıyı alıp Hz. Peygambere götürür ve “Ya Resulullah ben bir vakit sana bir şey hediye etmiştim ya, onun parasını bu adama öde” derdi. Resulullah da: “Sen onu bana hediye etmiştin ama” deyince şöyle derdi: “Bu güzel şeyi sana laik görmüştüm, ama param yok ne yapayım.”
Resulullah alacaklının parasını öderdi ama Nuayman’a hiç kızmazdı. Hatta bu sahabeyi ne zaman görse kendisini gülmekten alamazdı. Bu sahabenin bir sefer esnasında kendisini kızdıran sahabe “Süveybit”i kölem diye satması da onun meşhur şakalarındandır. (Bu hareket şaka da olsa yalan söylememek ölçüsüne ters düşse de bu sahabenin yapısı çok farklıdır.)
* Hz. Enes (ra)’dan: Bir adam Resulullah’a: “Ey ’ın resulü beni bir deveye bindir” deyince, Resulullah da ona: “Seni bir devenin yavrusuna bindireceğim” dedi.
Adam: ”Ey ’ın resulü ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki) deyince.”
Resulüllah (bütün develerin bir başka devenin yavrusu olduğunu kastederek): “Yoksa deveyi bir başka şey mi doğurdu?” buyurdu.

* Hz. Enes (ra)’dan gelen bir rivayette: Resulüllah (as) kendisine “Ya Zü’l Üzüneyn” yani “ey iki kulaklı” diye hitap ederek, kedisiyle şakalaşırdı.
*Ensar’dan mizahçı bir zat vardı. (Bir gün yanındakilerle şakalaşırken) Resulüllah elindeki çubuğu şaka yollu böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ya Resulellah canımı acıttın, kısas istiyorum” dedi. Resulüllah bunun üzerine: “Haydi kısasını yap” buyurdu. Adam: “Sizin üzerinizde gömlek var, oysa benim üzerimde gömlek yoktu. Gömleğinizi çıkarın” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber gömleğini çıkarıp böğrünü açtı. Adam Resulüllah (as)’ı kucaklayıp böğrünü öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey ’ın resulü” dedi.
Bu misalleri çoğalmak mümkün. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir insanın, beşer nevinin en yücesi bir zatın latife/şakasında da rahmet olduğu muhakkaktır.
Veladet/doğum kandili dolayısıyla, O yüce peygamberin dünya hayatımızda; “alemlere rahmet” vasfından, ahirette de “şefaat–i uzma/en kapsamlı şefaat” vasfından doya doya yararlanmamızı dua ve niyaz ederek bütün Müslümanlarin Rabiül-evvel ayini dolayisi ile idrak edecegimiz veladet kandilini tebrik ederiz. ...08/03/2009 / PAZAR AKŞAMI RABİÜL EVVEL VELADET KANDİLİ TÜM İSLAM ALEMİNİN KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ..sabri köntek

17 Ocak 2009 Cumartesi

İnsan bir şey yaratamaz


Sual: Mecaz olarak, insanlar için yaratıcı demek, yaratmak kelimesini yapmak anlamında kullanmak uygun mu?
CEVAP
Yaratmak Allah’a mahsustur. Mecaz olarak da insanlar için yaratıcı demek yanlıştır. (Elektrik ampulünü Edison yarattı) diyenler oluyor. Fonograf, megafon, elektrik ampulü gibi aletleri ilk defa bulan Edison; bunları yaratmamış, sadece yapılmasına sebep olmuştur. Bunları yaratan, Allahü teâlâdır. Hadis-i şerifte, (Allah, her sanatkârın ve sanatının yaratıcısıdır) buyuruldu. (Buhari)

Demek ki, Edison’u da, elektrik ampulünü de yaratan Allahü teâlâdır. Edison’un bunları yaratması şöyle dursun, mevcut maddeleri bir araya toplayıp, yeni aletlerin yaratılmasına sebep olurken, elinin, ayağının, gözünün, diğer duygularının, çeşitli hücrelerinin, kalbinin, ciğer, böbrek ve diğer organlarının işlemesinden ve kullandığı maddelerin, aletlerin yapısından, içlerindeki atom, proton kuvvetlerinden haberi yoktu. Böyle birine yaratıcı denilir mi? Yaratıcı; bunların en ufağını, en incesini, hepsini bilen, hepsini yapandır ki, bu da ancak Allahü teâlâdır. (S. Ebediyye)

Allahü teâlâdan başka yaratıcı yoktur. Her var olanı, O yaratmıştır. Maddeleri hareket ettirir. Yerlerini değiştirir. Bir zamandan, başka zamana götürür. Bir halden başka hale döndürür. Akıllara hayret verecek şeyler yaratır. Bir damla nutfeden ve görülemeyen spermatozoidden bir olgun insan yaratır. Nuh aleyhisselam gibi bir peygamberden; asi, kâfir ve ahmak bir oğul yaratır. Ebu Cehil gibi taş yürekli, örümcek kafalı bir kâfirden, Hazret-i İkrime gibi bir mümin oğul yaratır. En küçük zerre olan, mikroskopta bile görülemeyen atomun derinliğinde; çekirdeğinde, dağları deviren nükleer kuvvetler yaratır. Pancarda şeker yaratır. Yaprakta fotosentez, özümleme kuvveti yaratır. Arıda bal yaratır. Cansız yumurtada, canlı hayvan yaratır. Çiçeklerde güzel kokular, esanslar yaratır. Kuru ağaçta, yapraklar, çiçekler, meyveler yaratır. Su içinde hayvanlar, çiçekler, ağaçlar yaratır. Acı su içinde tatlı su yaratır.

Kimya reaksiyonları ve nice fizik ve kimya özelliklerini yaratır. Toprağı bitki haline, bitkiyi hayvan haline döndürür. İnsanları, hayvanları çürütüp toprak maddelerine, su ve gazlara döndürür. Her şeyin tersini de yaptığı gibi, bunun da ters, geri dönen halini yaratır. Bu kâinat fabrikasında her şeyi, hesaplı, düzenli yaratmaktadır. Gelişigüzel, yıkıcı, bozucu görünen değişmelerin, hepsinin de çok hesaplı, çok ahenkli bağlılıklar, akıllara hayret veren bir düzen içinde yaratıldığı, günden güne daha iyi anlaşılmaktadır.

Allahü teâlânın, hiçbir işinde ortağı yoktur. Her varlığın yaratıcısı yalnız Odur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Yaratmak Allah’a mahsustur.) [Araf 54]

(Yaratıcı ancak Rabbindir.) [Hicr 86]

(Her şeyi yaratan Allah’tır.) [Zümer 62]

(Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]

Cenab-ı Hak, tek yaratıcı kendisi olduğunu ve başka ortağının bulunmadığını bildirirken, insana yaratıcı denmez.

Yaratan Allahü teâlâ, kesb eden kuldur
İnsanlar, mahluk olduğu gibi, bütün işleri, hareketleri de, Allahü teâlânın mahlukudur. Çünkü Ondan başka, kimse bir şey yapamaz, yaratamaz. Kendi mahluk, yaratılmış olan, başkasını nasıl yaratabilir? Yaratılmak damgası, kudretin az olduğuna alamettir ve ilmin noksan olduğuna işarettir. Bilgisi, kuvveti az olan, yaratamaz. İnsanın işinde, kendine düşen pay, kendi kesbidir. Yani o iş, kendi kudreti ve iradesi ile olmuştur. O işi, yaratan Allahü teâlâ, kesb eden kuldur.

İnsanların ihtiyari işleri, isteyerek yaptıkları şeyler, insanın kesbi ile Allah’ın yaratmasından meydana gelmektedir. İnsanın yaptığı işte, kendi kesbi, ihtiyarı [seçmesi, beğenmesi] olmasa, o iş titreme şeklini alır. Kalbin hareketi gibi olur. Halbuki, ihtiyari hareketlerin, böyle olmadığı açıktır. Her ikisini de, Allahü teâlâ yarattığı halde, ihtiyari hareketle, titreme hareketi arasında görülen bu fark, kesbden ileri gelmektedir.

Allahü teâlâ, kullarına merhamet ederek, onların işlerinin yaratılmasını, onların kastlarına, arzularına tâbi kılmıştır. Kul isteyince, kulun işini yaratmaktadır. Bunun için de, kul mesul olur. İşin sevabı ve cezası, kula olur. Allahü teâlânın kullarına verdiği kast ve ihtiyar, işi yapıp yapmamakta eşittir. Kullarına, emirlerini ve yasaklarını yerine getirecek kadar kudret [enerji] ve ihtiyar vermiştir. Bir işin iyi veya kötü olduğunu da bildirmiştir. Kul, her işinde, yapıp yapmamakta serbest olup, ikisinden birini seçecek, iş iyi veya kötü olacak, günah veya sevap kazanacaktır.

İslam âlimleri de buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret sıfatlarından kullarına biraz ihsan etti; ama yalnız üç sıfatı kendine mahsustur. Bu üç sıfattan hiç bir mahlûkuna vermedi. Bunlar, kibriya, gani olmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şeyin Ona muhtaç olması demektir. (Hak Sözün Vesikaları)

Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki; her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Fakat, sebeplerin, vasıtaların, Onun yaratmasına hiç tesirleri yoktur. Vasıtasız maliktir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Bütün varlıkları yoktan var etti. İnsanların ve hayvanların hareketlerini, düşüncelerini, hastalıklarını, şifalarını, hayırlarını, şerlerini, faydalarını, zararlarını yaratan yalnız Odur. İnsan, kendi hareketlerini, düşüncelerini, hiçbir şeyi yaratamaz. İnsanın düşüncelerini, hareketlerini, keşiflerini, buluşlarını hep o icat etmekte, yaratmaktadır. Ondan başkasına yaratıcı demek, cahilce, batıl bir sözdür. (Feraid-ül-fevaid)

İngilizce’de yaratmak kelimesi
Sual: İngilizce’de yaratmak anlamındaki create kelimesini, insanlar için kullanmak caiz midir?
CEVAP
Yaratmak, yoktan var etmek demektir. Türkçe’de bu kelime, insanlar için, başka manada da olsa, kullanılmamalıdır. Bu kelimenin, diğer dillerdeki karşılıkları, mesela, İngilizce’de create kelimesi de, oluşturmak, meydana getirmek, yapmak gibi anlamlarda da, kullanılıyor. İngilizce olarak, bu manada kullanmak, ihtiyaçtan dolayı caiz olur. Mesela, bilgisayarda, (dosya oluşturmak) ifadesi için, (create a file) denebilir. Bir program yazarken, create yazılmazsa, o program çalışmıyorsa, create diye yazmanın mahzuru olmaz. Böyle durumlarda kullanılabilir.

Marka, şirket, program ve buna benzer başka bir şeyin isminde creative geçerse, yine bunları söylemek caiz olur. İnsanlar için, yoktan var etmek anlamında kullanılmamalıdır.

Vücuda getirmek
Sual: İnsanlar için, vücuda getirmek ifadesini kullanmak caiz midir?
CEVAP
Yoktan var etmek, yaratmak anlamında, insanlar için kullanmak caiz olmaz. Yalnız Allahü teâlâ için kullanılır. Mesela bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi.) [Tirmizi]

Meydana getirmek, yapmak, oluşturmak anlamında kullanılabilir. Mesela, (İmam-ı Buhari hazretleri, Buhari-yi şerif isimli kitabını, 16 yılda vücuda getirmiştir) demek caizdir.

21 Aralık 2008 Pazar

ALLAH’I TANIYIP O’NA ÂŞIK OLMALI

Allah Anıldığında Kalpleri Ürperir

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah, sözün en güzelini, uyumlu ve ahenkli bir kitap olarak indirdi. Rabb’lerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar.” (Zümer; 23)

Allah-u Zülcelâl bu ayet-i kerimede, maneviyata işaret etmektedir. Allah’ın azametinden korkan şahısların derileri yumuşak olup, kalpleri de Allah’ın zikriyle mutmain olmuştur.



Bazı insanlar, maneviyata değer vermemektedirler. Oysa bu ayet-i kerime ve ona benzer şu ayet-i kerime, maneviyata işaret etmektedir: “Gerçek müminler, ancak o müminlerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, karşılarında ayetler okunduğu zaman, imanlarını artırır.” (Enfal; 2)

Ahmed bin Hanbel ve Tirmizi’nin rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzündeki insanlar üç kısma ayrılırlar. Birinci kısımda olanlar, şu ayetin kapsamına girerler: ‘Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberine iman ettikten sonra, şüpheye düşmeyip Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşmaktadırlar. İşte, doğru olanlar onlardır ancak.” (Hucurat; 15)

Demek ki birinci kısımda olanlar; Allah’a, Peygambere ve kıyamet gününe iman etmiş ve malıyla, nefsiyle Allah yolunda cihad etmiştir. İşte onlar, sadıkların, sıddıkların ta kendileridir.

“İkinci kısımda olanlar ise şunlardır; diğer insanlar, nefisleri ve malları yönünden ondan emindirler, güvendedirler.”

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bununla ilgili başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Komşusu, kendisinin zararından emin olmayan kişi, mümin sayılmaz.” (Buhari, Müslim)

Demek ki komşumuz evinde olmadığı zaman, onun evinin bekçisi gibi olmalıyız. Nasıl kendi malımızı, ırzımızı, namusumuzu muhafaza ediyorsak, o şekilde komşumuzun malını, ırzını muhafaza etmeliyiz.

“Üçüncü kısımda olanlar ise şunlardır; dünya malından şüpheli bir şey önlerine geldiği zaman, onu Allah için terk ederler.”

Bu üç sıfat bir insanda bulunduğu zaman o, Allah-u Zülcelal'in katında kâmil bir mü’mindir.

İmanın cüzleri (şubeleri) vardır. Allah’a, Peygamber’e, kıyamet gününe, Allah’ın bütün emir ve yasaklarına iman etmek gibi...

İnsan bunları yerine getirdiği zaman, imanı kuvvetli olur. İnsan, hem bunlara iman etmeli, hem de emir ve nehiyleri tatbik etmeli, yerine getirmelidir. Böyle olduğu zaman, imanı kuvvetli olur ve böylece sekerat (ölüm) esnasında, şeytanın oyunundan, hilesinden muhafaza olmuş olur.

Allah’a İtaat Edene Her Şey İtaat Eder

İbrahim bin Ethem şöyle anlatmıştır: “Bir gün, bir çobana rastladım:
- Sende su var mı? Dedim. O da:
- Evet! Dedi. Onunla beraber gittim. Baktım ki yanında, su namına bir şey yok.
- Hani su? Dedim. O:
- Gel! Dedi ve beni büyük, kupkuru bir taşın yanına götürdü. Sopasını taşa vurdu. Taştan musluktan akar gibi tatlı, süt gibi bir su çıktı. Ben hayretten, yerimde dona kaldım. Bana baktı:
- Niye hayret ediyorsun? Dedi. Daha sonra da şunları söyledi:
- Allah’ın kudret ve azameti henüz senin kalbine yerleşmedi mi? Bu Allah’ın yanında nedir ki? Hiç hayret etme! Bilmiyor musun, kişi Allah’a itaat ettiği zaman, ona kul olduğu zaman, her şey ona boyun eğer. Taş nedir? Taş, Allah’ın cansız bir mahlûkudur. Ben Allah’a abid olduğum için taş bana boyun eğer, o benim emrimdedir.”

Bakınız onlar nasıl idiler! Allah'a itaat etmek, Allah için olmak nasıl oluyor!...

Bütün mü’min kardeşlerimize hürmet etmemiz lazımdır. Biz, Allah-u Zülcelal’in Evliyalarını bilmiyoruz, tanımıyoruz. Eğer mümin kardeşlerimize karşı saygısız olursak, bir de bakarsın ki o kişi, Allah’ın dostudur; o hareketimiz sebebiyle zarar görürüz.

Herkese hürmetkâr olmalıyız. Bazı mümin kardeşlerimizi; bu fakirdir, bu çöpçüdür, bu halk arasında makam sahibi birisi değildir, diye adi görmemeliyiz.

Abdülvahid bin Zeyd isminde bir zat şöyle anlatmıştır: “Bir gün Eyyüb Süftani ile beraber yola çıktık. Yolda siyah bir köleye rastladık, ona;

- Senin vekilin kimdir? Diye sordum. Bu sözümle sanki onun bir şey bilmediğini ima etmek istiyordum. Bana baktı ve:
- Benim gibi bir kişiye mi, bu sözü söylüyorsun? Dedi. Daha sonra, hemen omzundaki odunu indirdi. Ve başını yukarıya kaldırıp:
- Ya Rabbi! Bu odunu altın yap! Dedi. Baktık ki odun, bir küp altına dönüştü. Bize:
- Gördünüz mü? Dedi. Biz de:
- Gördük! Dedik. Daha sonra:
- Ya Rabbi! Onu yine odun yap! Deyince, altınlar oduna dönüştü.
- Bize verebileceğin bir yemek var mı? Diye sordum. Bana cam gibi bir şey gösterip şöyle dedi:
- Bu baldır, onu ye! Vallahi o, sineğin, yani arının karnından çıkmadı.

Bu sözüyle onun cennetten, Allah'ın kudretinden geldiğini anlatmak istedi. O bal öyle tatlı, öyle güzeldi ki hiç bu dünyadaki bala benzemiyordu.”

İşte, Allah-u Zülcelal’e ibadet eden, Allah’ı zikredene ve Allah ile beraber olana, dünyada böyle ikram ediliyor, ahirette ise daha nice ikramlar yapılacaktır.



Bu dünyada, bazı Allah âşıklarını görüyoruz. Oysa dünya ehli, onları deli olarak görüyorlar. Bazı gençlerin anne, baba, kardeş yâda akrabaları gelerek: “Bizim oğlumuz/kardeşimiz delirdi.” diyorlar. Oysa o kimse, daha ibadet üzerine o kadar fazla da düşmemiş, sadece tövbe edip, namaza başlamış.

Bizden önceki insanlar zamanında ise bir kişi çok fazla ibadet ettiği, ibadete fazla değer verdiği zaman, ona “delidir” diyorlardı.

Muhammed bin Makberi şöyle anlatmıştır:
“Bir gün, delilerin bulunduğu yere gittim. Baktım ki birisinin ayaklarına ve ellerine kelepçe bağlanmış. Onu bu vaziyette gördüm. Bana baktı ve: ‘Bak Muhammed! Allah bana ne yaptı!’ dedi.”

Allah Kudreti Her Şeyi Kuşatmıştır

Onlar her şeyi Allah’tan biliyorlar, insanları gözleri görmüyordu. Hakikaten de Allah-u Zülcelal’den başkası kimdir ki?...

Ama insanlar, Allah’tan gafildir. Onun sıfatları, ilmi, kudreti konusunda, insanların idrakleri kıttır. Mesela, Allah’ın görme kudretini şöyle anlatabiliriz; kâinattaki, göklerdeki, yerin yedi tabakasındaki bütün hayvanatı, zerreleri, her şeyi devamlı olarak, her an görür.

Mesela işitmesi; yerin yedi tabakasındaki, göklerin bütün tabakalarındaki, Arş-ı Âlâ’daki bütün mahlûkatın konuşmalarını, seslerini, her an duyar. İnsanın kalbini ve kalbinde tasavvur etmiş olduğu şeyleri de bilir ve görür. Gece ve gündüzün oluşmasını, yaz, kış, baharın olmasını, Allah-u Zülcelâl sağlıyor. Bu düzeni, O deveran ettiriyor. İşte, Allah-u Zülcelal’in azamet ve kudreti böyledir.

Kıssamızdaki eli ve ayağı bağlı olan kişi de Allah’ı tanıdığı için “Beni insanlar bağladı.” demedi “Allah bağladı.” dedi. Her şeyi Allah’tan biliyordu. Çünkü Allah, onların eline kuvvet vermeseydi ve onların kalbine onu bağlama niyeti vermeseydi, onlar onu nasıl bağlayacaklardı?...

Bunun için: “Bak Muhammed, Allah bana ne yaptı!” Dedi. Daha sonra şöyle devam etti:
“Sen, benimle Allah arasında şahit ol ki; eğer O, gökleri zincir yapıp boğazıma taksa, yeryüzünü de kelepçe yapıp ayağıma bağlasa, ben yüzümü O’ndan başkasına çevirmem.”

Muhammed bin Makberi sözünü şöyle bitiriyor: “Anladım ki o, Allah-u Zülcelal'in âşıklarından bir âşıktır. O zamanki insanlar, onun deli olduğunu zannedip tımarhaneye götürmüşler, ellerini, ayaklarını bağlamışlardı.”

İşte, Allah-u Zülcelal’i tanıyan böyledir. Allah-u Zülcelal’i öyle tanımak, O’na öyle âşık olmak lazımdır.

Allah’ı Tanımanın Üstünlüğü



Bazı gaflet ehli, çok ibadet etmeleriyle iftihar ediyorlar. Oysa ibadetlerinin hepsini gafletle yapıyorlar. Yaptıkları ibadetleriyle kibirlenip, ucuplanıp “Şu kadar namaz kıldım, şu kadar oruç tuttum, şöyle yaptım, böyle yaptım...” diye, gafletle yaptıkları ibadetleriyle gurur duyuyorlar.

Ehl-i marifet, Allah’ı tanıyan bazı âlimler ise onlar için şöyle demiştir: “Farz namazlar ve ibadetler hariç, bütün dünya ehlinin, dünya yaratıldığından, ta kıyamet kopuncaya kadar, gafletle ibadet etmelerinden, insanın bir an Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini idrak etmesi, Allah-u Zülcelal’i tam, hakiki olarak tanıması, daha menfaatlidir.”

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kendisine, Rabbinin ayetleriyle nasihat edilmişken, onlardan yüz çeviren ve ellerinin önceden yaptığı şeyleri unutan bir kimseden daha zalim kim olabilir? Biz, onların kalplerine (Kur’an’ı) anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete davet etsen de, asla hidayet bulmazlar.” (Kehf; 57)

Allah-u Zülcelal'in insanlara, bu ayet-i kerimede yapmış olduğu hitabı, derin olarak düşünmemiz lazımdır. Bir insan, başka birisine eziyet ettiği zaman, onu zalim olmakla kınamaktayız. Peki, kendisini açıkça, bilerek ateşe atanlar, zalim değil midirler? Bunlar zalimlerin ta kendileridir.

İnsan, dünya hayatı için büyük bir pişmanlık duyacaktır. Ancak, öyle bir zaman gelecek ki, hiç bir pişmanlık fayda vermeyecektir.

Allah-u Zülcelal’e ibadet etmeyi, zikrini yapmayı emreden birçok ayet-i kerime vardır. Bunları göz ardı ederek, yalnızca dünyaya bağlanıp kalmak büyük bir gaflettir.

Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)




İLİM MECLİSİNDEN SOHBETLER

18 Kasım 2008 Salı

Güzel Sözler 2

�Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyecegi isleri bize yükleme; bizi affet, günahlarimizi bagisla ve bize aci...�
Bakara Sûresi, âyet: 286.
�Rabbim! Hesabin görülecegi kiyamet gününde beni, annemi, babami ve bütün inananlari bagisla.�
Ibrâhîm Sûresi, âyet: 41.
�Kim zerre agirliginca bir hayir yapmissa onun karsiligini görecektir. Kim de zerre agirliginca bir ser yapmissa onun karsiligini görecektir.�
Zilzâl Sûresi, âyet: 7-8.
�Göklerin ve yerin yaratilisinda, gecenin ve gündüzün gidip gelisinde elbette akliselim sahipleri için ibret verici deliller vardir.�
Âl-i Imrân Sûresi, âyet: 190.
�Kur�ân-i düsünmüyorlar mi? Eger o Allah�tan baskasi tarafindan indirilmis olsaydi, onda çok çeliskili seyler bulurlardi.�
Nisâ Sûresi, âyet: 82.
�Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine zulmeder de sonra Allah�tan magfiret dilerse, Allah�i bagislayici ve esirgeyici bulur.�
Nisâ Sûresi, âyet: 110.
�De ki: Ey kendilerinin aleyhine günah islemekte haddi asanlar, Allah�in rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah (sirkten baska) bütün günahlari affeder. Süphesiz ki O çok yarligayici ve çok esirgeyicidir.�
Zümer Sûresi, âyet: 53.
�De ki: �Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve gönüller veren O�dur. Ne kadar az sükrediyorsunuz.�
Mülk Sûresi, âyet: 23.
�Artik kim azarsa ve dünya hayatini tercih ederse, onun gidecegi yer cehennemdir. Ama kim de Rabb�inin makamindan korkar ve nefsi kötü duygulardan menederse, onun gidecegi yer cennettir.�
Nâzi�ât Sûresi, âyet: 37-41.
�Allahim ! Receb ve Sâban aylarini mübârek kil. Bizi Ramazan ayina kavustur.�
Hz. Muhammed (a. s.)
Ibn Abbâs (r.a.):
�Resûlullah (a. s.) Receb ayinda bazen öyle oruç tutardi ki, artik devamli oruç tutacak sanirdik; bazen de öyle ara verirdi ki, bir daha tutmayacak derdik.�
Buhârî- Müslim
�Kolaylastiriniz, zorlastirmayiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.�
Hz. Muhammed (a. s.)
�Iki günü birbirine müsâvi olan zarardadir.�
Hz. Muhammed (a. s.)
�Serrinden ve kötülügünden komsusu emin olmayan kimse cennete giremez.�
Hz. Muhammed (a. s.)
�Ilim hazinedir. Anahtari ise sorup ögrenmektir.�
Hz. Muhammed (a. s.)
�Dünyada sanki bir garib, ya da bir yolcu gibi ol�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Günah, vicdanini rahatsiz eden ve baskalarinin duymasini istemedigin seydir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Üç sey münafiklik alâmetidir: Söz söyledigi zaman yalan söyler; verdigi sözde durmaz; emânete hiyanet eder.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Hayâ imandandir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Gerçek pehlivan güreste degil, hiddet aninda gazabini yenendir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Insanlarin en hayirlisi insanlara en çok faydali olandir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Rizkinin çogalmasini ve ömrünün uzamasini isteyen, anne ve babasina ihsan ve ikramda bulunsun ve akrabalarini ziyaret etsin.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Hiç bir baba, çocuguna güzel ahlâktan daha üstün bir miras birakamaz.�
Hz. Muhammed (a.s.)


�Imanca en mükemmeliniz, ahlâkca en güzelinizdir. En hayirliniz, kadinlarina karsi en iyi davrananizdir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Mü�min, mü�min için bir binanin taslari gibidir; biri digerini kuvvetlendirir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Ey Celîl olan yüce Rabbim! Iflas etmis olarak senin kapina geldim. Günahlarim çok büyüktür. Ama sen zaten büyük günahlari affedersin.�
Hz. Ebûbekir
�Vâiz olarak ölüm yeter.�
Hz. Ömer (r.a.)
�Mezarda geçecek günlerin gündüz gibi olmasini istersen, dünyadan gelirken isik ile gel.�
Sâd-i Sirâzî
�Baskalarini düzeltmek için önce kendinizi düzeltiniz.�
Hz. Ömer (r.a.)
�Ay rizkini Günes�in sofrasindan aldigi için gönlü lekelenmistir.�
Muhammed Ikbal
�Akilli söz söyler, ama az söyler. Er olan sözünü sakinmaz söyler.�
Kutadgu Bilig
�Adin senin �Gaffâr� iken,
Ayb örtücü �Settâr� iken,
Kime gidem sen var iken,
Cürmüm ile geldim sana.� Kuddûsî

�Gel! ne olursan ol yine gel, Ister kafir, ister putperest ol yine gel, Bin kere tevbeni bozmus olsan bile yine gel� Mevlânâ Celâleddîn

�Allah�a isyan edecegin zaman, Allah ve meleklerin göremeyecegi bir yer ara!�
Lokman Hakîm
�Fakir insan mali az olan degil, arzusu çok olandir.�
Seneca
�Gönül bir sirça saraydir; kirilirsa yapilmaz.�
Atasözü

�Kardeslik �peki� demekle kaimdir.�
M. Zâhit Kotku

�Elif okuduk ötürü,
Pazar eyledik götürü,
Yaradilani hos gör,
Yaratandan ötürü.� Yunus Emre

�Yasamak için yemeli; yemek için yasamamali.�
Hz. Isâ
�Bilgi alçaklarda kalanlari yükseltir; bilgisizlik de yüksektekileri alçaltir.�
Hz. Ali
�Insanlarin en cömerdi, istenmeden verendir.�
Hz. Hasan
�Devler gibi eser vermek için, karincalar gibi çalismak gerekir.�
Necip Fâzil
�Bir pinarin basina bir testiyi koysalar,
Kirk yil anda dursa kendi dolasi degil.�
Ümmi Sinan
�Insana sadâkat yarasir, görse de ikrâh,
Yardimcisidir dogrularin Hazreti Allah.�
Ziya Pasa
�Cümleler dogrudur sen dogru isen,
Dogruluk bulunmaz sen egri isen�
Yunus Emre

� Kibir bele baglanan tas gibidir; onunla ne yüzülür, ne de uçulur.�
Haci Bayram-i Velî
� Içteki kiri su degil; ancak gözyasi yikar.�
Mevlânâ Celâleddîn
�Ya oldugun gibi görün, ya da göründügün gibi ol.�
Mevlâna Celâledîn

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM