Wikipedia

Arama sonuçları

1 Mayıs 2009 Cuma

Allah şaşırtmasın demek

(Allah şaşırtmasın) duasının benzerleri Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde vardır. Güzel bir duadır. Cehenneme atan da Odur. Günahsız, suçsuz insanı Cehenneme atmaz ki! Cehenneme müstahak olanı atar. Bunun manası, (Ya Rabbi, beni cehenneme müstahak olanlardan eyleme!) demektir. Hayrın da şerrin de yaratıcısı Allahü teâlâ olduğu için, (Bizi kâfir etme, bizi cehenneme atma!) diye dua ediyoruz. Bir âyet-i kerimede (Allah, dilediğini saptırır) buyuruluyor. (Rad 27)

Kur’an-ı kerimde bildirilen bazı dualar, mealen şöyledir:
Ey Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma! [Bizi sapıtma!] (Âl-i İmran 8)

Kıyamette bizi rezil rüsva etme! (Âl-i İmran 194)

Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma! (Kehf 73)

Kabirden kalkıldığı gün beni mahcup etme! (Şuara 87)

Bu konuda birkaç hadis-i şerif meali de bildirelim:
(Ey Allah’ım, kabir ehlinin ecrinden bizi mahrum etme ve onlardan sonra bizi fitneye uğratma!) [İbni Mace]

(Ya Rabbi, bana azap etme!) [Deylemi]

Her şeyi yapan Allahü teâlâ için, Peygamber efendimiz şöyle dua etmiştir:
(Ya Rabbi, kabrimi ibadet edilen put haline getirme!) [Abdurrezzâk]

Allahü teâlâ herkese, layık olduğunu verir, kimseye zerre kadar zulmetmez. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onları azaba sürükleyen, çirkin işleridir. Böylece kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33]

Demek ki, Allahü teâlâ bir kimseyi şaşırtmışsa, o kimse çirkin ameli sebebiyle şaşırmış olur.

Kazası olmayanın nafile kılması
Kaza namazı borcu olmayanın, Kuşluk, Evvabin ve Teheccüd kılınan vakitlerde dört rekâtlı kaza namazı kılarken, son iki rekâtında zamm-ı sure okuması gerekir mi? Okumazsa vacibi terk etmiş olur mu?

Peygamber efendimiz, farzlarla beraber veya başka zamanlarda nafile namaz kılardı. O bu vakitlerde namaz kıldığı için bu namazlar bize sünnet olmuştur. Bu sünnet namazlar, revatib ve regaib diye ikiye ayrılır. Revatib, farzlardan önce veya sonra kılınan, müekked ve gayr-ı müekked sünnetlerdir. Regaib ise, Kuşluk, Teheccüd ve Evvabin gibi diğer sünnetlerdir.

Gerek revatib ve gerekse regaib sünnetlerin yerinde, kaza namazı kılınınca, bu sünnetler de kılınmış oluyor. Bu sünnetlere de niyet edince, ayrıca niyet sevabı da alınıyor. Farzların son iki rekâtında zamm-ı sure okumak gerekmez. Okunsa da mahzuru olmaz.

Ancak Kuşluk ve Teheccüd namazları en fazla 12 rekât olduğu için 12 rekâttan fazla kılınacaksa ve dört rekâtlı farzlar kaza edilecekse, son iki rekâtında zamm-ı sure okunmalıdır.

Şartlı hediye
Bir baba çocuğuna para hediye edip, (Bu parayı, elma alman şartıyla sana hediye ettim. Bu parayla gazoz alırsan, haram olsun!) dese, çocuk da bu parayla gazoz alsa, gazoz ona haram olur mu?

Hayır, haram olmaz. Hediye sahihtir, hediye verilirken söylenen şartlar ise batıl olur. Yani, elma alması ve gazoz içmemesi gerekmez. O parayla muz da alabilir, gazoz da alabilir.

6 Mart 2009 Cuma

RABIÜL -EVVEL VE VELADET KANDILI

Resûlullah Aleyhisselâtü Vesselâm'ın dünyayı şereflendirdiği Rebîülevvel ayına dâhil olduk çok şükür. İnsanlık şu gün Onun doğumu ile neler kazandığını enine boyuna tetkik etmeye, araştırmaya muhtaç. Bilhassa ümmetinin bu fikrî ameliyeye, Peygamberini tanımaya daha ziyâde ihtiyacı olduğu gün gibi âşikâr.
Doğduğunda, tüm hayatında ve daha sonra mahşerde Ümmetî Ümmetî diyen ve diyecek olan bir peygamber ALEYHISSELAM ümmetinin en büyük felâketi, bu dünyada gafletle Nefsî Nefsî demesi ve Onun sünnetinden uzak kalması değil midir?
Müslümanların diğer dinlerin mensuplarından farklı çok mühim bir özellikleri var: Müslümanlar iyiliğe, güzelliğe, hayra dâir ne varsa hepsini Resûlullahtan öğrenirler. Eğer bir Müslümanın Resûl-i Ekrem ile irtibatı kesilirse insanlıktan dahi çıkacak kadar manevî dünyası kararır. Çünkü Peygamberimiz hayatımızın her safhasını, sözgelimi evimizdeki mahrem bir hâlimizden bir ordunun veya devletin nasıl idare edileceğine kadar her şeyi sünnetiyle belirlemiş, gizli hiçbir şey bırakmamıştır. Cenâb-ı Hak da Kur´ân da Onun sünnetine uymayı kendine olan sevginin ölçüsü olarak bildirmiştir. (3/31)
Ümmetin helâki sünnetin terkiyle başladığı için, ümmetin fesâdı nebevî hayat tarzından uzaklaşmakla olduğu için değil midir , Şu ümmeti nasıl ümmetlikten çıkartabilirim? sorusunun acı meyveleridir hep nebevî hayat tarzına yapılan taarruzlar.
Bu tehlike kendisine bildirildiği içindir ki Resûl-i Ekrem Efendimiz meâlen şöyle buyurmadılar mı? Ümmetimin fesâda uğradığı zaman, kim benim sünnetime sımsıkı yapışır, ve bir sünnetimi ihya ederse kendisine yüz şehîd diger bir rivayete göre ikiyüz sehit ecri ve mükâfâti verilir.
Hudutsuz hamd olsun, öyle peygamber vârisleri ihsân etti ki, ümmet-i Muhammed mahvüperişan olmaktan kurtuldu. ve bizleri o varisi Rasül Rasülüllahin sünnetini ögretti.
Onlara karanlık bir mâzî, bize parlak bir istikbâl nasîb oldu...
İşte şimdi tâze bir ümîd ve şevk ile Resûlullah (asm)?ı karşılamak zamânı...

SÜNNETE SARILAN
ATEŞTEN KURTULUR
Sünnet-i seniyyenin cehenneme nasıl kalkan olduğunu şu menkıbe çok güzel anlatır:
Mâlik oğlu Enes (ra)den rivâyet edilmiştir: Bir kimse ona misafirliğe gitmişti. O misafir hikâye etmiştir ki: "Enes hazretleri yemekten sonra peşkirinin sararmış, solmuş, kirlenmiş olduğunu görür. Hizmetçi kıza: Şu kirli ve bulaşık peşkiri, bir an için olsun tandıra atıver! dedi. Anlayışlı kız hemen peşkiri ateşle dolu tandıra attı. Misâfirlerin hepsi de bu işe şaştılar, peşkirden dumanlar çıkacağını, yanıp kül olacağını bekliyorlardı. Bir müddet sonra hizmetçi kız, kirlerinden temizlenmiş, beyazlaşmış peşkiri tandırdan çıkardı. Orada bulunanlar: Ey aziz sahâbi! dediler. Bu peşkiri nasıl oldu da ateş yakmadı, üstelik bir de onu temizledi. Enes dedi ki: Hz. Mustafa bu peşkire çok defa alnını, ağzını sildi de ondan. Sonra misafirler o hizmetçi kıza: O peşkiri efendinin emri ile götürüp ateşe attın, haydi diyelim ki efendin sırları biliyordu, ya sen ey hanım kız, böyle değerli bir peşkiri, 'Bu nasıl olur?' demeden hemen götürüp ateşe attın? Hizmetçi kız dedi ki: Kerem sâhibi kişilere güvenirim, ?ın has kullarından çok şey ümit ederim. Peşkir de ne oluyor? Bana böyle; 'Atıl ateşe!' diyeydi, hiç düşünmeden kendimi atardım."
Mevlânâ Hazretleri Mesnevî?de menkıbeye şu nasîhati ilâve eder:
Ey ateşten ve azaptan korkan gönül, öyle bir el, öyle bir dudak sahibine yaklaş ki: O el ve ağız, peşkir gibi cansız bir şeye böyle bir yücelik, böyle bir şeref verirse, bir âşıkın rûhuna neler verir, ne feyizlerde bulunur? Kâbe?nin taşını, toprağını kıble yaptı. Ey can, sen de çalış, çabala, iyi işler yap da mana erlerinin ayağının toprağı ol!
Enes Bin Mâlik?in peşkirinden alacağımız daha çok dersler var...
Bizim Resûlullah (asm)?ın mübârek eline dokunma imkânımız yok bu dünyada. Ama O?nun manevî eli her asırda insanlığın beşte birine maddî manevî şifâ, kalplere sevgili, akıllara muallim, nefislere terbiye edici oldu.
Rebiülevveli mîlad yapıp O?nun o pâk ve muallâ eline yeniden uzanabilir, salâvat-ı şerifelere ağırlık vererek, Onun sünnetine daha ciddî yapışarak ın Habîbi?ne mahbûb bir fert olabiliriz.
Hem şimdi en çok O?na ve nûruna muhtâcız.
İhtiyâcımızı, ilâcımızı doğru tesbît edelim...
.
Rabiül-evvel ve veladet
Birilerinin peygamberin hayatı diye ortaya koyduğu modele baktığımız zaman, şöyle bir tablo ortaya çıkar; hiç gülmeyen, hep somurtan, insanlarla hiç şakalaşmayan bir peygamber.
İlk bakışta böyle bir kanaatin oluşması da normaldir. Zira öyle büyük bir şahsiyetin gülmesi, eğlenmesi, insanlarla şakalaşması, espri yapması mümkün mü diye düşünebilir kişi. Fakat O yüce peygamberin (as) hayatında latifeye bolca yer olduğunu rahatlıkla söylememiz mümkün.
Hz. Mevlana’ya ait bu konuda çok veciz bir sözden bahsedilir: “Bir insanın urucu/miracı ne kadar yüce ise, inişi de o nispette büyük olur.”
Yani bir insan manen ne kadar yüce ise madden yani insanlar arasına karışması o ölçüde yüce ve kuşatıcı olur. Sahip olduğu manevi makam ona rol yapma ihtiyacını hissettirmez. Rol yapma gereğini duymaz. İnsanlar bana gereğince hürmet ve saygı göstermezlerse ben ne yaparım diye bir derdi olmaz onun. Her anında rabbiyle olan, kulların ne düşüneceğiyle meşgul olur mu hiç?
Bu tip ucuz “şahsiyetler” ancak bulunduğu makamı ehli olmadığı için “rol keserek” işgal eden kimselerdir.
Aslında dostları da aynı peygamber gibi, yerinde ve zamanında bolca latife yaparlar.
Bilen bilir, yaşayan unutmaz. Ama onların latifesinde de “hikmet” vardır.
Bir çoklarımız gibi ben de merak ederdim acaba Hz. Peygamber şakalaşır mıydı diye?
Şunu öncelikle ifade edelim ki, Cenab-ı peygamber (as)’ın hayatında şakaya/latifeye bolca yer vardır.
Bu düşünceyi teyit babından Hz. Enes (ra) şöyle buyurur: “Resulüllah, çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanı idi.”
Hz. Peygamber (as) şaka/latife yaparken belli ölçülere riayet ederdi:
a– Şaka bile olsa sadece doğruyu söylerdi.
b– Şaka da olsa gereksiz yerde münakaşa etmezdi.
c– İnsanları korkutmazdı.
d– Alay ederek şakalaşmazdı.
Hz. Peygamber gibi O’nun engin müsamahasından olsa gerek, sahabe de şaka yapardı.
Bunun bir çok misalinden en dikkat çekenlerden bir de Hz. Nuayman (ra)’dır.
Bu sahabe Resulüllah ile bile şakalaşmıştı: Medine’ye iyi veya yeni bir şey geldiği zaman onu veresiye satın alır ve Resulüllah (as)’a hediye ederdi. Borcunu ödeme zamanı gelince ödeyemezdi. Alacaklıyı alıp Hz. Peygambere götürür ve “Ya Resulullah ben bir vakit sana bir şey hediye etmiştim ya, onun parasını bu adama öde” derdi. Resulullah da: “Sen onu bana hediye etmiştin ama” deyince şöyle derdi: “Bu güzel şeyi sana laik görmüştüm, ama param yok ne yapayım.”
Resulullah alacaklının parasını öderdi ama Nuayman’a hiç kızmazdı. Hatta bu sahabeyi ne zaman görse kendisini gülmekten alamazdı. Bu sahabenin bir sefer esnasında kendisini kızdıran sahabe “Süveybit”i kölem diye satması da onun meşhur şakalarındandır. (Bu hareket şaka da olsa yalan söylememek ölçüsüne ters düşse de bu sahabenin yapısı çok farklıdır.)
* Hz. Enes (ra)’dan: Bir adam Resulullah’a: “Ey ’ın resulü beni bir deveye bindir” deyince, Resulullah da ona: “Seni bir devenin yavrusuna bindireceğim” dedi.
Adam: ”Ey ’ın resulü ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki) deyince.”
Resulüllah (bütün develerin bir başka devenin yavrusu olduğunu kastederek): “Yoksa deveyi bir başka şey mi doğurdu?” buyurdu.

* Hz. Enes (ra)’dan gelen bir rivayette: Resulüllah (as) kendisine “Ya Zü’l Üzüneyn” yani “ey iki kulaklı” diye hitap ederek, kedisiyle şakalaşırdı.
*Ensar’dan mizahçı bir zat vardı. (Bir gün yanındakilerle şakalaşırken) Resulüllah elindeki çubuğu şaka yollu böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ya Resulellah canımı acıttın, kısas istiyorum” dedi. Resulüllah bunun üzerine: “Haydi kısasını yap” buyurdu. Adam: “Sizin üzerinizde gömlek var, oysa benim üzerimde gömlek yoktu. Gömleğinizi çıkarın” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber gömleğini çıkarıp böğrünü açtı. Adam Resulüllah (as)’ı kucaklayıp böğrünü öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey ’ın resulü” dedi.
Bu misalleri çoğalmak mümkün. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir insanın, beşer nevinin en yücesi bir zatın latife/şakasında da rahmet olduğu muhakkaktır.
Veladet/doğum kandili dolayısıyla, O yüce peygamberin dünya hayatımızda; “alemlere rahmet” vasfından, ahirette de “şefaat–i uzma/en kapsamlı şefaat” vasfından doya doya yararlanmamızı dua ve niyaz ederek bütün Müslümanlarin Rabiül-evvel ayini dolayisi ile idrak edecegimiz veladet kandilini tebrik ederiz. ...08/03/2009 / PAZAR AKŞAMI RABİÜL EVVEL VELADET KANDİLİ TÜM İSLAM ALEMİNİN KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ..sabri köntek

17 Ocak 2009 Cumartesi

İnsan bir şey yaratamaz


Sual: Mecaz olarak, insanlar için yaratıcı demek, yaratmak kelimesini yapmak anlamında kullanmak uygun mu?
CEVAP
Yaratmak Allah’a mahsustur. Mecaz olarak da insanlar için yaratıcı demek yanlıştır. (Elektrik ampulünü Edison yarattı) diyenler oluyor. Fonograf, megafon, elektrik ampulü gibi aletleri ilk defa bulan Edison; bunları yaratmamış, sadece yapılmasına sebep olmuştur. Bunları yaratan, Allahü teâlâdır. Hadis-i şerifte, (Allah, her sanatkârın ve sanatının yaratıcısıdır) buyuruldu. (Buhari)

Demek ki, Edison’u da, elektrik ampulünü de yaratan Allahü teâlâdır. Edison’un bunları yaratması şöyle dursun, mevcut maddeleri bir araya toplayıp, yeni aletlerin yaratılmasına sebep olurken, elinin, ayağının, gözünün, diğer duygularının, çeşitli hücrelerinin, kalbinin, ciğer, böbrek ve diğer organlarının işlemesinden ve kullandığı maddelerin, aletlerin yapısından, içlerindeki atom, proton kuvvetlerinden haberi yoktu. Böyle birine yaratıcı denilir mi? Yaratıcı; bunların en ufağını, en incesini, hepsini bilen, hepsini yapandır ki, bu da ancak Allahü teâlâdır. (S. Ebediyye)

Allahü teâlâdan başka yaratıcı yoktur. Her var olanı, O yaratmıştır. Maddeleri hareket ettirir. Yerlerini değiştirir. Bir zamandan, başka zamana götürür. Bir halden başka hale döndürür. Akıllara hayret verecek şeyler yaratır. Bir damla nutfeden ve görülemeyen spermatozoidden bir olgun insan yaratır. Nuh aleyhisselam gibi bir peygamberden; asi, kâfir ve ahmak bir oğul yaratır. Ebu Cehil gibi taş yürekli, örümcek kafalı bir kâfirden, Hazret-i İkrime gibi bir mümin oğul yaratır. En küçük zerre olan, mikroskopta bile görülemeyen atomun derinliğinde; çekirdeğinde, dağları deviren nükleer kuvvetler yaratır. Pancarda şeker yaratır. Yaprakta fotosentez, özümleme kuvveti yaratır. Arıda bal yaratır. Cansız yumurtada, canlı hayvan yaratır. Çiçeklerde güzel kokular, esanslar yaratır. Kuru ağaçta, yapraklar, çiçekler, meyveler yaratır. Su içinde hayvanlar, çiçekler, ağaçlar yaratır. Acı su içinde tatlı su yaratır.

Kimya reaksiyonları ve nice fizik ve kimya özelliklerini yaratır. Toprağı bitki haline, bitkiyi hayvan haline döndürür. İnsanları, hayvanları çürütüp toprak maddelerine, su ve gazlara döndürür. Her şeyin tersini de yaptığı gibi, bunun da ters, geri dönen halini yaratır. Bu kâinat fabrikasında her şeyi, hesaplı, düzenli yaratmaktadır. Gelişigüzel, yıkıcı, bozucu görünen değişmelerin, hepsinin de çok hesaplı, çok ahenkli bağlılıklar, akıllara hayret veren bir düzen içinde yaratıldığı, günden güne daha iyi anlaşılmaktadır.

Allahü teâlânın, hiçbir işinde ortağı yoktur. Her varlığın yaratıcısı yalnız Odur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Yaratmak Allah’a mahsustur.) [Araf 54]

(Yaratıcı ancak Rabbindir.) [Hicr 86]

(Her şeyi yaratan Allah’tır.) [Zümer 62]

(Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]

Cenab-ı Hak, tek yaratıcı kendisi olduğunu ve başka ortağının bulunmadığını bildirirken, insana yaratıcı denmez.

Yaratan Allahü teâlâ, kesb eden kuldur
İnsanlar, mahluk olduğu gibi, bütün işleri, hareketleri de, Allahü teâlânın mahlukudur. Çünkü Ondan başka, kimse bir şey yapamaz, yaratamaz. Kendi mahluk, yaratılmış olan, başkasını nasıl yaratabilir? Yaratılmak damgası, kudretin az olduğuna alamettir ve ilmin noksan olduğuna işarettir. Bilgisi, kuvveti az olan, yaratamaz. İnsanın işinde, kendine düşen pay, kendi kesbidir. Yani o iş, kendi kudreti ve iradesi ile olmuştur. O işi, yaratan Allahü teâlâ, kesb eden kuldur.

İnsanların ihtiyari işleri, isteyerek yaptıkları şeyler, insanın kesbi ile Allah’ın yaratmasından meydana gelmektedir. İnsanın yaptığı işte, kendi kesbi, ihtiyarı [seçmesi, beğenmesi] olmasa, o iş titreme şeklini alır. Kalbin hareketi gibi olur. Halbuki, ihtiyari hareketlerin, böyle olmadığı açıktır. Her ikisini de, Allahü teâlâ yarattığı halde, ihtiyari hareketle, titreme hareketi arasında görülen bu fark, kesbden ileri gelmektedir.

Allahü teâlâ, kullarına merhamet ederek, onların işlerinin yaratılmasını, onların kastlarına, arzularına tâbi kılmıştır. Kul isteyince, kulun işini yaratmaktadır. Bunun için de, kul mesul olur. İşin sevabı ve cezası, kula olur. Allahü teâlânın kullarına verdiği kast ve ihtiyar, işi yapıp yapmamakta eşittir. Kullarına, emirlerini ve yasaklarını yerine getirecek kadar kudret [enerji] ve ihtiyar vermiştir. Bir işin iyi veya kötü olduğunu da bildirmiştir. Kul, her işinde, yapıp yapmamakta serbest olup, ikisinden birini seçecek, iş iyi veya kötü olacak, günah veya sevap kazanacaktır.

İslam âlimleri de buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret sıfatlarından kullarına biraz ihsan etti; ama yalnız üç sıfatı kendine mahsustur. Bu üç sıfattan hiç bir mahlûkuna vermedi. Bunlar, kibriya, gani olmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şeyin Ona muhtaç olması demektir. (Hak Sözün Vesikaları)

Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki; her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Fakat, sebeplerin, vasıtaların, Onun yaratmasına hiç tesirleri yoktur. Vasıtasız maliktir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Bütün varlıkları yoktan var etti. İnsanların ve hayvanların hareketlerini, düşüncelerini, hastalıklarını, şifalarını, hayırlarını, şerlerini, faydalarını, zararlarını yaratan yalnız Odur. İnsan, kendi hareketlerini, düşüncelerini, hiçbir şeyi yaratamaz. İnsanın düşüncelerini, hareketlerini, keşiflerini, buluşlarını hep o icat etmekte, yaratmaktadır. Ondan başkasına yaratıcı demek, cahilce, batıl bir sözdür. (Feraid-ül-fevaid)

İngilizce’de yaratmak kelimesi
Sual: İngilizce’de yaratmak anlamındaki create kelimesini, insanlar için kullanmak caiz midir?
CEVAP
Yaratmak, yoktan var etmek demektir. Türkçe’de bu kelime, insanlar için, başka manada da olsa, kullanılmamalıdır. Bu kelimenin, diğer dillerdeki karşılıkları, mesela, İngilizce’de create kelimesi de, oluşturmak, meydana getirmek, yapmak gibi anlamlarda da, kullanılıyor. İngilizce olarak, bu manada kullanmak, ihtiyaçtan dolayı caiz olur. Mesela, bilgisayarda, (dosya oluşturmak) ifadesi için, (create a file) denebilir. Bir program yazarken, create yazılmazsa, o program çalışmıyorsa, create diye yazmanın mahzuru olmaz. Böyle durumlarda kullanılabilir.

Marka, şirket, program ve buna benzer başka bir şeyin isminde creative geçerse, yine bunları söylemek caiz olur. İnsanlar için, yoktan var etmek anlamında kullanılmamalıdır.

Vücuda getirmek
Sual: İnsanlar için, vücuda getirmek ifadesini kullanmak caiz midir?
CEVAP
Yoktan var etmek, yaratmak anlamında, insanlar için kullanmak caiz olmaz. Yalnız Allahü teâlâ için kullanılır. Mesela bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi.) [Tirmizi]

Meydana getirmek, yapmak, oluşturmak anlamında kullanılabilir. Mesela, (İmam-ı Buhari hazretleri, Buhari-yi şerif isimli kitabını, 16 yılda vücuda getirmiştir) demek caizdir.

21 Aralık 2008 Pazar

ALLAH’I TANIYIP O’NA ÂŞIK OLMALI

Allah Anıldığında Kalpleri Ürperir

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah, sözün en güzelini, uyumlu ve ahenkli bir kitap olarak indirdi. Rabb’lerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar.” (Zümer; 23)

Allah-u Zülcelâl bu ayet-i kerimede, maneviyata işaret etmektedir. Allah’ın azametinden korkan şahısların derileri yumuşak olup, kalpleri de Allah’ın zikriyle mutmain olmuştur.



Bazı insanlar, maneviyata değer vermemektedirler. Oysa bu ayet-i kerime ve ona benzer şu ayet-i kerime, maneviyata işaret etmektedir: “Gerçek müminler, ancak o müminlerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, karşılarında ayetler okunduğu zaman, imanlarını artırır.” (Enfal; 2)

Ahmed bin Hanbel ve Tirmizi’nin rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzündeki insanlar üç kısma ayrılırlar. Birinci kısımda olanlar, şu ayetin kapsamına girerler: ‘Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberine iman ettikten sonra, şüpheye düşmeyip Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşmaktadırlar. İşte, doğru olanlar onlardır ancak.” (Hucurat; 15)

Demek ki birinci kısımda olanlar; Allah’a, Peygambere ve kıyamet gününe iman etmiş ve malıyla, nefsiyle Allah yolunda cihad etmiştir. İşte onlar, sadıkların, sıddıkların ta kendileridir.

“İkinci kısımda olanlar ise şunlardır; diğer insanlar, nefisleri ve malları yönünden ondan emindirler, güvendedirler.”

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bununla ilgili başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Komşusu, kendisinin zararından emin olmayan kişi, mümin sayılmaz.” (Buhari, Müslim)

Demek ki komşumuz evinde olmadığı zaman, onun evinin bekçisi gibi olmalıyız. Nasıl kendi malımızı, ırzımızı, namusumuzu muhafaza ediyorsak, o şekilde komşumuzun malını, ırzını muhafaza etmeliyiz.

“Üçüncü kısımda olanlar ise şunlardır; dünya malından şüpheli bir şey önlerine geldiği zaman, onu Allah için terk ederler.”

Bu üç sıfat bir insanda bulunduğu zaman o, Allah-u Zülcelal'in katında kâmil bir mü’mindir.

İmanın cüzleri (şubeleri) vardır. Allah’a, Peygamber’e, kıyamet gününe, Allah’ın bütün emir ve yasaklarına iman etmek gibi...

İnsan bunları yerine getirdiği zaman, imanı kuvvetli olur. İnsan, hem bunlara iman etmeli, hem de emir ve nehiyleri tatbik etmeli, yerine getirmelidir. Böyle olduğu zaman, imanı kuvvetli olur ve böylece sekerat (ölüm) esnasında, şeytanın oyunundan, hilesinden muhafaza olmuş olur.

Allah’a İtaat Edene Her Şey İtaat Eder

İbrahim bin Ethem şöyle anlatmıştır: “Bir gün, bir çobana rastladım:
- Sende su var mı? Dedim. O da:
- Evet! Dedi. Onunla beraber gittim. Baktım ki yanında, su namına bir şey yok.
- Hani su? Dedim. O:
- Gel! Dedi ve beni büyük, kupkuru bir taşın yanına götürdü. Sopasını taşa vurdu. Taştan musluktan akar gibi tatlı, süt gibi bir su çıktı. Ben hayretten, yerimde dona kaldım. Bana baktı:
- Niye hayret ediyorsun? Dedi. Daha sonra da şunları söyledi:
- Allah’ın kudret ve azameti henüz senin kalbine yerleşmedi mi? Bu Allah’ın yanında nedir ki? Hiç hayret etme! Bilmiyor musun, kişi Allah’a itaat ettiği zaman, ona kul olduğu zaman, her şey ona boyun eğer. Taş nedir? Taş, Allah’ın cansız bir mahlûkudur. Ben Allah’a abid olduğum için taş bana boyun eğer, o benim emrimdedir.”

Bakınız onlar nasıl idiler! Allah'a itaat etmek, Allah için olmak nasıl oluyor!...

Bütün mü’min kardeşlerimize hürmet etmemiz lazımdır. Biz, Allah-u Zülcelal’in Evliyalarını bilmiyoruz, tanımıyoruz. Eğer mümin kardeşlerimize karşı saygısız olursak, bir de bakarsın ki o kişi, Allah’ın dostudur; o hareketimiz sebebiyle zarar görürüz.

Herkese hürmetkâr olmalıyız. Bazı mümin kardeşlerimizi; bu fakirdir, bu çöpçüdür, bu halk arasında makam sahibi birisi değildir, diye adi görmemeliyiz.

Abdülvahid bin Zeyd isminde bir zat şöyle anlatmıştır: “Bir gün Eyyüb Süftani ile beraber yola çıktık. Yolda siyah bir köleye rastladık, ona;

- Senin vekilin kimdir? Diye sordum. Bu sözümle sanki onun bir şey bilmediğini ima etmek istiyordum. Bana baktı ve:
- Benim gibi bir kişiye mi, bu sözü söylüyorsun? Dedi. Daha sonra, hemen omzundaki odunu indirdi. Ve başını yukarıya kaldırıp:
- Ya Rabbi! Bu odunu altın yap! Dedi. Baktık ki odun, bir küp altına dönüştü. Bize:
- Gördünüz mü? Dedi. Biz de:
- Gördük! Dedik. Daha sonra:
- Ya Rabbi! Onu yine odun yap! Deyince, altınlar oduna dönüştü.
- Bize verebileceğin bir yemek var mı? Diye sordum. Bana cam gibi bir şey gösterip şöyle dedi:
- Bu baldır, onu ye! Vallahi o, sineğin, yani arının karnından çıkmadı.

Bu sözüyle onun cennetten, Allah'ın kudretinden geldiğini anlatmak istedi. O bal öyle tatlı, öyle güzeldi ki hiç bu dünyadaki bala benzemiyordu.”

İşte, Allah-u Zülcelal’e ibadet eden, Allah’ı zikredene ve Allah ile beraber olana, dünyada böyle ikram ediliyor, ahirette ise daha nice ikramlar yapılacaktır.



Bu dünyada, bazı Allah âşıklarını görüyoruz. Oysa dünya ehli, onları deli olarak görüyorlar. Bazı gençlerin anne, baba, kardeş yâda akrabaları gelerek: “Bizim oğlumuz/kardeşimiz delirdi.” diyorlar. Oysa o kimse, daha ibadet üzerine o kadar fazla da düşmemiş, sadece tövbe edip, namaza başlamış.

Bizden önceki insanlar zamanında ise bir kişi çok fazla ibadet ettiği, ibadete fazla değer verdiği zaman, ona “delidir” diyorlardı.

Muhammed bin Makberi şöyle anlatmıştır:
“Bir gün, delilerin bulunduğu yere gittim. Baktım ki birisinin ayaklarına ve ellerine kelepçe bağlanmış. Onu bu vaziyette gördüm. Bana baktı ve: ‘Bak Muhammed! Allah bana ne yaptı!’ dedi.”

Allah Kudreti Her Şeyi Kuşatmıştır

Onlar her şeyi Allah’tan biliyorlar, insanları gözleri görmüyordu. Hakikaten de Allah-u Zülcelal’den başkası kimdir ki?...

Ama insanlar, Allah’tan gafildir. Onun sıfatları, ilmi, kudreti konusunda, insanların idrakleri kıttır. Mesela, Allah’ın görme kudretini şöyle anlatabiliriz; kâinattaki, göklerdeki, yerin yedi tabakasındaki bütün hayvanatı, zerreleri, her şeyi devamlı olarak, her an görür.

Mesela işitmesi; yerin yedi tabakasındaki, göklerin bütün tabakalarındaki, Arş-ı Âlâ’daki bütün mahlûkatın konuşmalarını, seslerini, her an duyar. İnsanın kalbini ve kalbinde tasavvur etmiş olduğu şeyleri de bilir ve görür. Gece ve gündüzün oluşmasını, yaz, kış, baharın olmasını, Allah-u Zülcelâl sağlıyor. Bu düzeni, O deveran ettiriyor. İşte, Allah-u Zülcelal’in azamet ve kudreti böyledir.

Kıssamızdaki eli ve ayağı bağlı olan kişi de Allah’ı tanıdığı için “Beni insanlar bağladı.” demedi “Allah bağladı.” dedi. Her şeyi Allah’tan biliyordu. Çünkü Allah, onların eline kuvvet vermeseydi ve onların kalbine onu bağlama niyeti vermeseydi, onlar onu nasıl bağlayacaklardı?...

Bunun için: “Bak Muhammed, Allah bana ne yaptı!” Dedi. Daha sonra şöyle devam etti:
“Sen, benimle Allah arasında şahit ol ki; eğer O, gökleri zincir yapıp boğazıma taksa, yeryüzünü de kelepçe yapıp ayağıma bağlasa, ben yüzümü O’ndan başkasına çevirmem.”

Muhammed bin Makberi sözünü şöyle bitiriyor: “Anladım ki o, Allah-u Zülcelal'in âşıklarından bir âşıktır. O zamanki insanlar, onun deli olduğunu zannedip tımarhaneye götürmüşler, ellerini, ayaklarını bağlamışlardı.”

İşte, Allah-u Zülcelal’i tanıyan böyledir. Allah-u Zülcelal’i öyle tanımak, O’na öyle âşık olmak lazımdır.

Allah’ı Tanımanın Üstünlüğü



Bazı gaflet ehli, çok ibadet etmeleriyle iftihar ediyorlar. Oysa ibadetlerinin hepsini gafletle yapıyorlar. Yaptıkları ibadetleriyle kibirlenip, ucuplanıp “Şu kadar namaz kıldım, şu kadar oruç tuttum, şöyle yaptım, böyle yaptım...” diye, gafletle yaptıkları ibadetleriyle gurur duyuyorlar.

Ehl-i marifet, Allah’ı tanıyan bazı âlimler ise onlar için şöyle demiştir: “Farz namazlar ve ibadetler hariç, bütün dünya ehlinin, dünya yaratıldığından, ta kıyamet kopuncaya kadar, gafletle ibadet etmelerinden, insanın bir an Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini idrak etmesi, Allah-u Zülcelal’i tam, hakiki olarak tanıması, daha menfaatlidir.”

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kendisine, Rabbinin ayetleriyle nasihat edilmişken, onlardan yüz çeviren ve ellerinin önceden yaptığı şeyleri unutan bir kimseden daha zalim kim olabilir? Biz, onların kalplerine (Kur’an’ı) anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete davet etsen de, asla hidayet bulmazlar.” (Kehf; 57)

Allah-u Zülcelal'in insanlara, bu ayet-i kerimede yapmış olduğu hitabı, derin olarak düşünmemiz lazımdır. Bir insan, başka birisine eziyet ettiği zaman, onu zalim olmakla kınamaktayız. Peki, kendisini açıkça, bilerek ateşe atanlar, zalim değil midirler? Bunlar zalimlerin ta kendileridir.

İnsan, dünya hayatı için büyük bir pişmanlık duyacaktır. Ancak, öyle bir zaman gelecek ki, hiç bir pişmanlık fayda vermeyecektir.

Allah-u Zülcelal’e ibadet etmeyi, zikrini yapmayı emreden birçok ayet-i kerime vardır. Bunları göz ardı ederek, yalnızca dünyaya bağlanıp kalmak büyük bir gaflettir.

Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)




İLİM MECLİSİNDEN SOHBETLER

18 Kasım 2008 Salı

Güzel Sözler 2

�Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyecegi isleri bize yükleme; bizi affet, günahlarimizi bagisla ve bize aci...�
Bakara Sûresi, âyet: 286.
�Rabbim! Hesabin görülecegi kiyamet gününde beni, annemi, babami ve bütün inananlari bagisla.�
Ibrâhîm Sûresi, âyet: 41.
�Kim zerre agirliginca bir hayir yapmissa onun karsiligini görecektir. Kim de zerre agirliginca bir ser yapmissa onun karsiligini görecektir.�
Zilzâl Sûresi, âyet: 7-8.
�Göklerin ve yerin yaratilisinda, gecenin ve gündüzün gidip gelisinde elbette akliselim sahipleri için ibret verici deliller vardir.�
Âl-i Imrân Sûresi, âyet: 190.
�Kur�ân-i düsünmüyorlar mi? Eger o Allah�tan baskasi tarafindan indirilmis olsaydi, onda çok çeliskili seyler bulurlardi.�
Nisâ Sûresi, âyet: 82.
�Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine zulmeder de sonra Allah�tan magfiret dilerse, Allah�i bagislayici ve esirgeyici bulur.�
Nisâ Sûresi, âyet: 110.
�De ki: Ey kendilerinin aleyhine günah islemekte haddi asanlar, Allah�in rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah (sirkten baska) bütün günahlari affeder. Süphesiz ki O çok yarligayici ve çok esirgeyicidir.�
Zümer Sûresi, âyet: 53.
�De ki: �Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve gönüller veren O�dur. Ne kadar az sükrediyorsunuz.�
Mülk Sûresi, âyet: 23.
�Artik kim azarsa ve dünya hayatini tercih ederse, onun gidecegi yer cehennemdir. Ama kim de Rabb�inin makamindan korkar ve nefsi kötü duygulardan menederse, onun gidecegi yer cennettir.�
Nâzi�ât Sûresi, âyet: 37-41.
�Allahim ! Receb ve Sâban aylarini mübârek kil. Bizi Ramazan ayina kavustur.�
Hz. Muhammed (a. s.)
Ibn Abbâs (r.a.):
�Resûlullah (a. s.) Receb ayinda bazen öyle oruç tutardi ki, artik devamli oruç tutacak sanirdik; bazen de öyle ara verirdi ki, bir daha tutmayacak derdik.�
Buhârî- Müslim
�Kolaylastiriniz, zorlastirmayiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.�
Hz. Muhammed (a. s.)
�Iki günü birbirine müsâvi olan zarardadir.�
Hz. Muhammed (a. s.)
�Serrinden ve kötülügünden komsusu emin olmayan kimse cennete giremez.�
Hz. Muhammed (a. s.)
�Ilim hazinedir. Anahtari ise sorup ögrenmektir.�
Hz. Muhammed (a. s.)
�Dünyada sanki bir garib, ya da bir yolcu gibi ol�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Günah, vicdanini rahatsiz eden ve baskalarinin duymasini istemedigin seydir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Üç sey münafiklik alâmetidir: Söz söyledigi zaman yalan söyler; verdigi sözde durmaz; emânete hiyanet eder.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Hayâ imandandir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Gerçek pehlivan güreste degil, hiddet aninda gazabini yenendir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Insanlarin en hayirlisi insanlara en çok faydali olandir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Rizkinin çogalmasini ve ömrünün uzamasini isteyen, anne ve babasina ihsan ve ikramda bulunsun ve akrabalarini ziyaret etsin.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Hiç bir baba, çocuguna güzel ahlâktan daha üstün bir miras birakamaz.�
Hz. Muhammed (a.s.)


�Imanca en mükemmeliniz, ahlâkca en güzelinizdir. En hayirliniz, kadinlarina karsi en iyi davrananizdir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Mü�min, mü�min için bir binanin taslari gibidir; biri digerini kuvvetlendirir.�
Hz. Muhammed (a.s.)
�Ey Celîl olan yüce Rabbim! Iflas etmis olarak senin kapina geldim. Günahlarim çok büyüktür. Ama sen zaten büyük günahlari affedersin.�
Hz. Ebûbekir
�Vâiz olarak ölüm yeter.�
Hz. Ömer (r.a.)
�Mezarda geçecek günlerin gündüz gibi olmasini istersen, dünyadan gelirken isik ile gel.�
Sâd-i Sirâzî
�Baskalarini düzeltmek için önce kendinizi düzeltiniz.�
Hz. Ömer (r.a.)
�Ay rizkini Günes�in sofrasindan aldigi için gönlü lekelenmistir.�
Muhammed Ikbal
�Akilli söz söyler, ama az söyler. Er olan sözünü sakinmaz söyler.�
Kutadgu Bilig
�Adin senin �Gaffâr� iken,
Ayb örtücü �Settâr� iken,
Kime gidem sen var iken,
Cürmüm ile geldim sana.� Kuddûsî

�Gel! ne olursan ol yine gel, Ister kafir, ister putperest ol yine gel, Bin kere tevbeni bozmus olsan bile yine gel� Mevlânâ Celâleddîn

�Allah�a isyan edecegin zaman, Allah ve meleklerin göremeyecegi bir yer ara!�
Lokman Hakîm
�Fakir insan mali az olan degil, arzusu çok olandir.�
Seneca
�Gönül bir sirça saraydir; kirilirsa yapilmaz.�
Atasözü

�Kardeslik �peki� demekle kaimdir.�
M. Zâhit Kotku

�Elif okuduk ötürü,
Pazar eyledik götürü,
Yaradilani hos gör,
Yaratandan ötürü.� Yunus Emre

�Yasamak için yemeli; yemek için yasamamali.�
Hz. Isâ
�Bilgi alçaklarda kalanlari yükseltir; bilgisizlik de yüksektekileri alçaltir.�
Hz. Ali
�Insanlarin en cömerdi, istenmeden verendir.�
Hz. Hasan
�Devler gibi eser vermek için, karincalar gibi çalismak gerekir.�
Necip Fâzil
�Bir pinarin basina bir testiyi koysalar,
Kirk yil anda dursa kendi dolasi degil.�
Ümmi Sinan
�Insana sadâkat yarasir, görse de ikrâh,
Yardimcisidir dogrularin Hazreti Allah.�
Ziya Pasa
�Cümleler dogrudur sen dogru isen,
Dogruluk bulunmaz sen egri isen�
Yunus Emre

� Kibir bele baglanan tas gibidir; onunla ne yüzülür, ne de uçulur.�
Haci Bayram-i Velî
� Içteki kiri su degil; ancak gözyasi yikar.�
Mevlânâ Celâleddîn
�Ya oldugun gibi görün, ya da göründügün gibi ol.�
Mevlâna Celâledîn

Kusuf hadisleri

Küsûf namazinin kilinisi ve rekâtlarinin sayisi hakkinda hadis eserlerinde çesitli ve birbirinden farkli haberler bulunmaktadir. Esasen on dokuz ayri sahâbîden gelen bu hadislerde, bir grup rivayette Hz. Peygamber�in iki rekâtli bir namaz kildigi ve herbir rekâtta ikiser rükû yaptigi haber verilirken bir baska grup rivayette ise bir rekâtta üç rükû, bazilarinda da dört rükû yaptigi belirtilmektedir. Hatta bazi rivayetlerde her rekâtta beser rükû yaptigi dahi zikredilmektedir. Diger taraftan Hz. Peygamber�in küsûf namazinda kiraati sesli yaptigi rivayetlerine rastlanirken, bazi hadislerde sessiz yaptigi haber verilmektedir. Bu rivayetlerin bir kisminda Hz. Peygamber�in, günes tutuldugu sirada namaz kildirdigi ve günes ve ayin kimsenin ölümünden dolayi tutulamayacagina dair hutbe okudugu belirtilirken diger birtakim rivayetlerde ise Hz. Peygamber�in namaz kilis sekli ve hutbesinde sarfettigi sözler farkli sekillerde nakledilmektedir. Öyle ki, bazi rivayetlerde namazin ardindan irad ettigi hutbede secde esnasinda cennet ve cehennemi gördügünü açiklayan konusmalar yaptigi da anlasilmaktadir.

Öte yandan hadis eserlerinde küsûfla ilgili rivayetlerin bir çok varyanti Hz. Âise�den (ö. 58/677) nakledilmektedir. Bu rivayetlerin tek bir olaya ait oldugu düsünüldügü taktirde, rivayetler arasindaki teâruzu gidermek oldukça zor görünmektedir. Nitekim sözkonusu hadislerle ilgili yorum yapan âlimler de olayi farkli sekillerde izah edebilmislerdir. Safiî (ö. 154/770), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Buhârî (ö. 256/869), Beyhakî (ö. 458/1066) ve Ibn Kesîr (ö. 774/1372) gibi âlimler Hz. Peygamber�in tek bir sefer küsûf namazi kildirdigini iddia ederlerken, Ishak b. Râhûye (ö. 238/852), Ibn Cerîr (ö. 256/870) ve Ibnü�l-Münzir (ö. 303/915) gibi âlimler ise, küsûf olayinin birden fazla meydana gelmis olabilecegini, rivayetlerdeki ihtilafin sebebinin olayin tekerrür etmesinden kaynaklandigini ileri sürmektedirler. Imam Nevevî de (ö. 676/1277), Müslim Serhi�nde küsûf hadisleri arasindaki farkliliklarin, Rasûlullah zamaninda günes tutulma olayinin birden fazla meydana gelmis olmasindan kaynaklandigini, tutulmanin kiminde uzun sürdügünü, kiminde ise kisa sürmüs olabilecegini, bu nedenle küsûf namazindaki rükû sayisinin da farkli oldugunu ifade etmektedir. Ne var ki sözkonusu hadisleri yorumlayanlar arasinda Tecrid-i Sarîh mütercimi ve sârihi Ahmed Naim Efendi�nin (ö. 1934) konuya yaklasimi tam anlamiyla harikadir.
Babanzâde Ahmed Naîm Efendi Tecrid Serhi�nde, küsûfla ilgili hadisler arasinda görülen farkliliklarin izah edilebilmesi için, yeni astronomik çalismalara ihtiyaç oldugunu belirterek, bu hesaplar neticesinde küsûfla alâkali hadisleri daha iyi tahlil edebilmenin mümkün olacagina dikkat çekmekte ve özet olarak sunlari söylemektedir: �Hele ahd-i celîl-i Nebevîde küsûfun tekerrür ettigi sâbit olursa rivâyâti sahîha beynindeki ihtilâfâti cem� ve telif etmek hayli kolaylasir gibi görünür. Lakin bunu kestirmemiz mümkün degildir. Hitta-i Hicâziyyede ahd-i celîl-i Risâlet-Penâhî�de kâbil-i rü�yet küsûflarin adedini tesbit etmek ehl-i hisabin isidir. Bunu yapacak bir sâhib-i himmet zuhûr eder ise rivâyâtin karanlik biraktigi bazi cihetler ihtimâl ki kesb-i vuzûh eder... Binâenaleyh kalbe itmi�nân-i tâm gelebilmek için - tekrar ediyorum - evvel be evvel dogru bir hesâb-i nücûmiye ihtiyacimiz vardir.�

Memnuniyetle belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber�in yasadigi yillarda Hicaz Bölgesi�ndeki astronomik olaylar üzerine günümüzde bir çalisma yapilmak suretiyle yillar sonra Ahmed Na�îm Efendi�nin bu arzusu gerçeklestirilmistir. Yapilan bir arastirmaya göre Hz. Peygamber�in risâlet döneminde Hicaz bölgesinde çiplak gözle görülebilecek sekilde Mekke�de bir defa Medine�de ise iki defa günes tutuldugu tesbit edilmistir ki bunlarin miladî olarak su tarihlerde vuku buldugu görülmektedir.
1. 2 Eylül 620, Sali günü saat 9.43 (Mekke).
2. 21 Nisan 627, Sali günü (hicrî 5. yil, 29 Nesi� ayi) saat 9.43 (Medine).
3. 27 Ocak 632, Pazartesi günü (hicrî 29 Sevvâl 10. yil) saat 9.42 (Medine).
Ahmed Naîm Efendi�nin de dikkat çektigi gibi küsûfla ilgili rivayetleri ilmî veriler isiginda yeniden degerlendirmek gerekmektedir. Bu nedenle konuyla ilgili rivayetler sözü edilen üç tutulma olayindan ait oldugu yere göre tasnif edildiginde söyle bir tablo ile karsilasilmaktadir:

Birinci Tutulma Olayi (2 Eylül 620 Sali, saat 9.43, yer: Mekke)
Hadis eserlerinde Hz. Peygamber�in zamaninda Mekke�de günes tutulmasini ve Peygamber�in namaz kildirdigini açikça belirten bir rivayet tesbit edebilmis degiliz. Ancak Sünen-i Nesâî�de yer alan bir hadiste Hz. Âise�den, Resûlullah�in Zemzem kuyusunun gölgeliginde küsûf namazi kildirdigi rivayet edilmektedir. Hadis su sekildedir: �Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Zemzem kuyusu gölgeliginde (suffetü zemzem) dört secdeli bir namazda (iki rekâtta) dört rükû ile küsûf namazi kildirmistir.�

Zemzem kuyusu Mekke�de oldugu için bu tutulma olayi ve küsûf namazi Mekke�de meydana gelmis olmalidir. Ne var ki, sözkonusu hadisi serheden Suyûtî (ö. 911/1505) ve Sindî (ö.1136/1723) Resûlullah�in yalniz bir defa küsûf namazi kildirdigi, onun da Medine�de oldugu görüsünü savunan âlimlerden yana tavir alarak Nesâî�nin (ö. 303/915) yanildigini iddia etmisler ve bu haberi kabule yanasmamislardir. Halbukî Hz. Peygamber�in risâlet yillarinda Mekke�de 2 Eylül 620 tarihinde günes tutulmasi oldugu bugünkü ilmî tesbitlerden anlasilmaktadir. Hz. Âise�den rivayet edilen sözkonusu hadis, birkisim hadisçi tarafindan elestirilse de, bu veriler isiginda ele alindiginda sahih kabul edilmelidir. Kaldi ki, âlimler arasinda küsûf olayinin tekerrür ettigini savunanlar da az degildir. Dolayisiyla sözkonusu hadisin Mekke�de meydana gelen tutulma olayini anlattigini ifade etmek mümkün görünmektedir.

Diger taraftan Buhârî�de bab basligi olarak rivayet edilmis senedsiz (muallak) bir rivayette, daha sonraki yillarda Abdullah Ibn Abbas (ö. 68/687) ve Abdullah Ibn Ömer�in (ö. 73/692) Zemzem kuyusu gölgeliginde Küsûf namazi kildirdiklari bildirilmektedir. Özellikle Abdullah b. Ömer�in her alanda Resûlullah�i taklit ettigi düsünülecek olursa, bu rivayet de Hz. Peygamber�in Zemzem Kuyusu gölgeliginde küsûf namazi kildirmis olabilecegi kanaatini pekistirmektedir.

Ikinci Tutulma Olayi (21 Nisan 627 Sali, saat 9.43, yer: Medine)
Hz. Peygamber�in oglu Ibrahim�in vefatindan bahseden küsüf hadislerinin ileride de açiklanacagi üzere Medine�de 632 tarihinde meydana gelen günes tutulmasi oldugu gayet açiktir. Ancak Hz. Peygamber�in oglu Ibrahim�in vefatindan bahsetmeyen ya da Resûlullah�in günes ve ayin Allah�in iki âyeti oldugu, onlarin bir insanin vefati veya dogumu sebebiyle tutulmayacaklarina dair hutbesine yer vermeyen hadislerin bir bölümünün Medine�de 632 yilinda vukû bulan üçüncü günes tutulmasi oldugunu söylemek çok zor görünmektedir. Dolayisiyla bu rivayetler 2 Eylül 620 yilinda Mekke�de ve 21 Nisan 627 yilinda Medine�de vuku bulan ilk iki günes tutulmasiyla alâkali olmalidir. Günümüzde elde edilen ilmî verilerden Medine�de vuku bulan birinci günes tutulmasiyla ikincisi arasinda yaklasik bes yil geçtigi anlasilmaktadir. Dolayisiyla Medine�deki ilk tutulma olayini anlatan hadislerde Ibrahim�in vefatindan ve Resûlullah�in onun vefatiyla ilgili hutbesinden söz edilmemis olmalidir.

Nitekim Semüre b. Cündüb�ten (ö. 58/677) rivayet edilen bazi hadislerde Ibrahim�in vefatindan ve Hz. Peygamber�in hutbesinden hiç bahsedilmemektedir. Ayrica Nûmân b. Besîr�den (ö. 65/684) gelen bir rivayette Resûlullah�in günes tutuldugunda diger namazlardan farkli bir namaz kildirmadigi, her zamankine benzer iki rekât namaz kildirdigi bildirilmektedir. Diger yandan Câbir b. Abdillah�tan (ö. 74/693) rivayet edilen bir hadiste de olayin çok sicak bir günde meydana geldigi anlatilmaktadir. Her ne kadar bu hadisin sonunda Resûlullah�in bir hutbesinden bahsedilse de bu rivayetin Ibrahim�in vefatina rastlayan küsûf olayini anlattigi açik degildir. Dolayisiyla bu hadislerin konuyla ilgili birinci grup hadislerden farkli oldugu hemen dikkat çekmektedir. Bu rivayetlerde sözü edilen tutulma 21 Nisan 627 yilinda Sali günü olan günes tutulmasi olmalidir.

Diger taraftan Ibn Hacer�in (ö. 852/1448) nakline göre, Ibn Hibbân (ö. 354/965), hicretin besinci yilinda (5/627) ay tutulmasi oldugunu bunun üzerine Hz. Peygamber�in küsûf namazi kildirdigini bildirmektedir. Ayrica Ibn Hibbân�a göre bu namaz Islâmiyet�te ilk kilinan küsûf namazidir. Ibn Hacer, �Sayet bu haber dogru ise hadisler arasindaki ihtilaflar halledilmis olur� demektedir. Onun bu yaklasimindan sözkonusu ay tutulmasini da küsûf olayi içerisinde mütalea ettigi anlasilmaktadir. Ibn Hacer ayrica Nevevî�nin, Ibrahim�in vefati ve o tarihte kilinan küsûf namazinin Hudeybiye gününde (6/628) olduguna dair bir görüsünü de nakletmektedir ki, Ibrahim�in hicri onuncu yilda vefat ettigi ileri sürülerek bu iddia reddedilmistir. Ancak bütün bu bilgiler, Hz. Peygamber�in oglu Ibrâhim�in vefati sirasinda kildigi küsûf namazindan ayri olarak Medine�de baska bir bir küsûf namazi kildirmis olabilecegi fikrini desteklemektedir. Binaenaleyh konuyla ilgili bir grup hadisin ikinci tutulma olayini anlattigi söylenebilir.

Üçüncü Tutulma Olayi (27 Ocak 632 Pazartesi, saat 9.42, yer:Medine)
Konuya ait rivayetlerin büyük bir kisminda günes tutuldugu gün Hz. Peygamber�in oglu Ibrahim�in vefat ettigi ve tutulmanin Medine�den izlendigi anlatilmaktadir. Bu rivayetlerden bazilari su sekildedir:

Mugîre b. Su�be�den (ö. 50/670) rivayet edilmistir: Resûlullah�in (sallallahu aleyhi ve sellem) oglu Ibrahim�in vefat ettigi gün günes tutuldu. Halk: Günes Ibrahim�in ölümü sebebiyle tutuldu dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) : �Günes ile ay hiçbir kimsenin ölümü ya da dogumu sebebiyle tutulmaz. Böyle bir durumla karsilastiginizda namaz kilin ve Allah�a dua edin� buyurdu.

Ebû Bekre Nüfey� b. Hâris�den (ö. 51/671) rivayet edilmistir: Biz Resûlullah�in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaninda iken günes tutulmustu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ridasini toplayarak mescide girdi; biz de onun pesinden girdik. Günes zulmetten siyrilincaya kadar orada bize iki rekât namaz kildirdi. Namazin ardindan: �Günes ve ay hiçbir kimsenin ölümünden dolayi tutulmazlar. Sayet yine böyle bir durumla karsilasirsaniz tutulma hali sona erinceye kadar namaz kilip dua ediniz� buyurdu.

Hz. Âise�den rivayet edilmistir: Resûlullah bir sabah binegine binerek (Ibrahim�in cenazesi sebebiyle) evinden çikmisti. Duhâ vakti (kusluk) girdiginde geri dönerken günes tutulmustu. Hücre-i saadetinin önünden geçerek (mescidde) namaza durdu. Insanlarda onun ardindan namaza durdular. Resûlullah çok uzun süre kiyamda durduktan sonra rükûya gitti. Sonra dogruldu ve uzun süre yine kiyamda durdu. Ikinci kez tekrar rükûya gitti ve uzun süre kaldi. Sonra rükûdan dogruldu ve secde yapti. Sonra tekrar kalkti ve uzun süre kiyamda durdu. Sonra rükûya gitti ve uzun süre rükûda kaldi. Sonra rükûdan dogrularak secdeye gitti. Daha sonra tekrar ayaga kalkti kiyamda bulundu. Ardindan uzunca bir rükû daha yapti. Sonra yeniden secde yapti. Namazi bitirdikten sonra da �Allah�in dedigi olur� buyurarak insanlara kabir azabindan Allah�a siginmalarini emretti.

Bu grup rivayetler 27 Ocak 632 yilinda, (29 Sevvâl, hicrî 10. yil,) Pazartesi günü meydana gelen günes tutulmasini anlatan haberler olmalidir. Çünkü Hz. Peygamber�in oglu Ibrahim�in milâdî 632 yilinda vefat ettigi bilinmektedir. Nitekim Ibn Hacer�in de naklettigi gibi siyer âlimlerinin çogunlugu, Ibrahim�in hicrî 10. yilda (milâdî 632) Medine�de vefat ettigini bildirmektedirler. Özet olarak söylemek gerekirse, Ibrahim�in vefatiyla iliskili olan küsûf hadislerinin 27 Ocak 632 tarihinde meydana gelen günes tutulmasi oldugu açiktir. Kaldi ki, küsûfle ilgili hadislerin bir kismi hariç pek çogunda Ibrahim�in vefatina temas edilmektedir. Ancak hemen belirtelim ki, bu gruba dâhil edebilecegimiz hadislerde, küsûf namazi esnasindaki rükûlarin adedi hakkinda râvilerin farkli beyanlarinin arasini halletmek mümkün görünmemektedir. Ayni olayi anlatmis olmasina ragmen, rükû sayisinda öne sürülen bu degisik görüslerin, râvilerin yanilgisindan kaynaklandigi anlasilmaktadir.

Diger taraftan tesbit edebildigimiz kadariyla küsûfla ilgili bazi rivayetlerde olayin cereyan ettigi zamana da isaret edilmektedir. Hz. Âise�nin yukarida zikredilen rivayetinde günes tutulmasinin ve Hz. Peygamber�in küsûf namazi kildirmasinin kusluk vaktinde (duhâ vakti) oldugu bildirilirken, Semüre b. Cündüb�den gelen bir rivayette küsûf olayinin, günes ufuktan iki ya da üç mizrak boyu yükseklikte iken meydana geldigi, Câbir b. Abdillah�in bir rivayetinde ise günes tutulmasinin çok sicak bir günde oldugu haber verilmektedir. Bu üç rivayeti yukarida zikredilen astronomik verilerle karsilastirdigimizda râvilerin her üçünün de beyan ettikleri zaman dilimi konusunda isabetli olduklari görülmektedir. Çünkü bu olaylar bugünkü tesbitlere göre sabah saat 9.43 ve 9.42 sularinda cereyan etmistir. Hadislerde belirtilen kusluk vakti ve havanin çok sicak olmasi haberleri de bu durumu teyid etmektedir.

SONUÇ
Günümüzde ulasilabilen bu teknik gelismelerden sonra Hz. Peygamber�in küsûf namazi ile ilgili rivayetler arasindaki farkliliklarin sebebi daha iyi anlasilmis olmaktadir. Çünkü sözkonusu olayin birden fazla cereyan ettigi artik astronomik hesaplarla tesbit edilmis durumdadir. Esasen Hz. Peygamber�in benzer olaylarda bazan farkli davrandigi ise bilinen bir husustur. Konuyla ilgili rivayetlerden Hz. Peygamberin her üç olayda farkli davrandigi da anlasilmaktadir. Dolayisiyla bu rivayetler arasinda farkliliklarin sadece râvilerden kaynaklandigini iddia etmek mümkün degildir. Sözkonusu farkliliklar, küsûf olayinin birden fazla meydana gelmesinden kaynaklanmis olmalidir.



BIBLIYOGRAFYA
Ahmed Naim, Tecrid Tercemesi,
Ahmed Naim, Sahîh-i Buhârî Muhtasari Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Serhi, I-III, Ankara 1984-85.
Apaydin, Resûlullah�in Günlügü
Mehmet Apaydin, Resûlullah�in Günlügü Medîne Dönemi Yeni Kronolojisi, Istanbul 1995.
Aynî, �Umdetü�l-kârî
Bedreddîn Ebû Muhammed Mahmûd b. Ahmed el-Aynî, �Umdetü�l-kârî serhu Sahîhi�l-Buhârî, I-XXIV, Beyrut ts. (Dâru ihyâi�t-türâsi�l-Arabî).
Buhârî
Ebû Abdillâh Muhammed b. Ismail b. Ibrahim el-Buhârî, el-Câmi�u�s-sahîh, I-VIII, Istanbul 1981.
Ebû Dâvûd
Süleyman b. Es�as b. Ishak el-Ezdî es-Sicistânî, es-Sünen, I-V, Istanbul 1981.
Ibn Hacer, Fethu�l-bâri
Ahmed b. Ali b. Hacer el-Askalânî, Fethu�l-bârî bi serhi Sahîhi�l-Buhârî (nsr. Fuâd Abdülbâki v.dgr.), I-XIII, Kahire 1407/1986.
Ibnü�l-Manzûr, Lisânü�l-Arab,
Ebu�l-Fadl Cemaleddîn Muhammed, Lisânü�l-Arab, I-XV, Beyrut 1414.
Karatas, Hadislerin Artmasi
Mustafa Karatas, Rivayet teknigi Açisindan Hadislerin Artmasi ve Sayisi, M.Ü. Sos. Bil. Ens., Istanbul 1998 (Basilmamis Doktora Tezi).
Köksal, Islâm Târihi
Âsim Koksal, Islâm Târihi, I-XI, Istanbul 1981.
Müslim
Ebu�l-Hüseyin Müslim b. Haccâc el-Kuseyrî en-Nîsâbûrî, el-Câmi�u�s-Sahîh, I-III, Istanbul 1981.
Nesâî
Abdurrahman b. Suayb en-Nesâî, es-Sünen, I-VIII, Istanbul 1981.
Nevevî, Minhâc
Yahyâ b. Seref en-Nevevî, el-Minhâc fî serhi Sahîhi Müslim b. el-Haccâc, I- XVIII, Beyrut 1407/1987.

Süyûtî, Zehru�r-rübâ
Celâleddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr, Zehru�r-rübâ �ale�l-Müctebâ (Nesaî�nin Sünen�i ile birlikte), I-VIII, Istanbul 1401/1981.
Tirmizî
Ebû Isâ Muhammed b. Isâ et-Tirmizî, Sünenü�t-Tirmizî, I-V, Istanbul 1981.
Ya�murî, �Uyûnü�l-eser
Ebü�l-Feth Muhammed b. Muhammed b. Seyyidi�n-Nâs el-Ya�murî, �Uyûnü�l-eser fî fünûni�l-megâzî ve�s-semâil ve�s-siyer (nsr. Muhammed el-�Îd el-Hatrâvî - Muhyiddîn Hîtû), I-II, Medine 1413/1992.

Isnad

Islâm�dan önceki devirde Araplar arasinda siirlerin naklinde rivayetler söyleyene nispet edilmekteydi. Bu anlamda düzenli olmasa da Yahudilerin ve Hindlilerin de isnada benzer bazi uygulamalarinin oldugu bilinmektedir. Fakat isnad, Islamiyet�le birlikte hadis sahasinda kullanilmaya baslandiktan sonra sistemli bir sekilde gelismis ve özellikle hadis rivâyetinin ayrilmaz bir parçasi olmustur.

SUMMARY
THE SYSTEM OF ISNAD IN THE HADITH
The isnad which informs us tarik�s of the Hadith matns had been used unregularly for survive of poetry in the pre-Islamic era. But isnad had got importance after using of the Hadith transmissions and made non-separation for them. The disciplince and fastidiousness in the transmisson of the Hadith led the orientalists, non-proofly, to criticize the institution.

GIRIS
Sened ve metin kisimlarindan meydana gelen hadislerin, rivayet ve intikal asamalarini yansitan isnad, son dönemde belki de hadisin metninden daha çok tartismalarin odak noktasi haline gelmistir. Isnadin dogusu, gelisimi ve sistemli olarak ne zaman kullanildigi hususu özellikle müstesrikler tarafindan tartisma konusu yapilmaktadir. Gerek geçmiste gerekse günümüzde bazi oryantalistler isnadin iddia edildiginin aksine erken dönemlerde degil, daha sonraki zamanlarda tesekkül ettigini ifade etmektedirler. Hatta bu düsüncelerini daha da öteye götürenler, hadislerin senedlerinin bir kisim raviler tarafindan uydurularak hadisin bas tarafina ilave edildigini savunmaktadirlar. Bu bakimdan Hadislerde Isnad Sistemi adini verdigimiz bu makalede isnadin dogusu, önemi, tarikler, âlî ve nâzil isnad, ve esahhu�l-esânid gibi konular ele alinacak ve isnad konusundaki tartismalara isik tutmaya çalisilacaktir.

1. Isnâdin Dogusu
Hadisin metnini, hadisi söyleyenine râviler vasitasiyla ulastirmak, ya da bir baska deyisle, hadis metninin tarîkinden haber vermek olan isnâdin ne zaman kullanilmaya baslandigi konusunda çesitli görüsler mevcuttur. Sahâbenin çogunlugunun hayatta bulundugu birinci asrin ilk yarisinda, Hz. Peygamber ile sahabîlerin arasinda hadisi kendilerine nakledecek bir baska nesil bulunmadigina göre, birbirlerinden isittikleri hadisler disinda, isnâdin düsünülmemis olmasini dogal saymak gerekir. Ancak bu durumun uzun süre devam etmedigi de bir gerçektir.
Üçüncü halîfe Osman Ibn Affân�in (ö. 36/656) sehit edilmesi, onun ardindan Hz. Ali (ö. 40/660) ile Hz. Muaviye (ö. 60/679) arasindaki mücâdele ve nihâyet Sîa ve Hâricîler gibi firkalarin ortaya çikisi, hadis uydurmaya yol açan etkenlerin basinda yer almis ve zaman ilerledikçe hadis uydurma isi bütün süratiyle yayilmistir. Bu durum hadisleri korumak isteyenlerle, hadis uyduranlar arasinda çetin bir mücadelenin baslamasina zemin hazirlamistir. Sahabiler hadis rivayeti karsisinda rivayet edilen hadisten emin olmak için kendi aralarinda sahit aramislar, bazan rivayetleri tashih etmisler, bazan da hadisi nakledene yemin ettirmek gibi bir takim tedbirlere basvurmuslardir. Daha sonra birtakim ihtilaflar sebebiyle fitneler çikmis, bu fitnelerin ardindan degisik firkalar birbirlerini telin, tezyif ve tekfir etmek amaciyla bir kisim hadisler uydurmuslardir. Bu durum hadis rivayeti esnasinda daha dikkatli ve titiz olunmasini gerektirmistir.
Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasindaki ihtilâfin harp seklini alarak, kanlarin dökülüp canlarin telef olmaya basladigi hicretin kirkinci yili, sünnetin yalan ve uydurmadan münezzeh olmasi ile, yalan ve hadis uydurma hareketinin çogalarak siyâsî maksatlarla ve dâhilî bölünmelere hizmet için kullanilmaya baslamasi bir dönüm noktasidir. Bu fitne hareketinin zuhurundan sonra insanlar artik haberlerin senedlerini sorusturmaya baslamistir. Ehl-i sünnet�ten olanlarin hadisleri alinmis, ehl-i bid�at�tan olanlarin hadisleri de terk edilmistir.
Hicretin 110 senesinde vefat eden Muhammed b. Sîrîn�in su sözü, isnadin çok erken tarihlerde uygulandigini ortaya koymaktadir. Ibn Sîrîn söyle demektedir: �Önceleri isnâd sorulmazdi. Ne zaman ki fitneler zuhur etti o zaman isnâd sorulmaya baslandi. Hadisin râvileri ehl-i sünnet�ten ise hadisi alindi, ehl-i bid�at�ten ise hadisi alinmadi.�
Ibn Sîrîn�in, �önceleri isnâd sorulmazdi...� sözü, fitne devrine kadar isnâdin hiç kullanilmadigi anlamina gelmez. Aksine bu ifâde, fitneden önce de isnâdin kullanildigi intibâini vermektedir. Râviler onu tatbik bakimindan o kadar titiz degillerdi. isnâdi bazan uyguluyor bazan de ihmal ediyorlardi. Fakat fitneden sonra daha müteyakkiz olmaya, bilgi kaynaklarini arastirip tetkik etmeye basladilar. Birinci asrin sonunda isnâd artik iyice tekâmül etmisti.
Ebu�l-Âliye (ö.90/708), �Biz Basra�da Resûlullah�in (s.a.v.) ashabindan nakledilen birtakim rivayetler isitirdik. Fakat onlarin yanina gidip bizzat agizlarindan duymadikça gönlümüz rahat etmezdi� demektedir.
Ibrahim en-Nehâî (ö.96/714) ise söyle demektedir: �Selef, bir kisi tarafindan rivayet edilen garib hadisleri sevmezlerdi. Hadislerin çesitli tariklerini ararlardi. Bir adamdan hadis alacaklari zaman onun namazina, umumi haline ve alametlerine bakarlardi.� Ibrahim en-Nehaî bu sözüyle kendinden önceki devirlerde hadis nakli sirasinda dikkatli davranildigi hususunda bilgi vermis olmaktadir.
Ebû Yezîd b. Hubeyb (ö.128/745)�in su sözü hadislerin isnadinin ve çesitli tariklerinin arastirilmasinin önemine isaret etmektedir: �Bir hadis isittigin zaman onu, ötekinden berikinden kaybettigin seyi arar gibi arastir. Maruf olursa al, aksi halde terk et.�
Yine Süfyân es-Sevrî�nin (ö.161/777) �Râviler yalani kullandiklari vakit biz de onlar için tarihi kulandik� sözü de, mevzû hadislerin yayginlasmasindan sonra râvilerin takibe alindiklarini gösteren bir baska delildir.
Bâzi tâbiîlerin, meselâ Katâde b. Di�âme es-Sedûsî (ö.117/735) gibilerin, hadisleri senedleriyle birlikte rivâyet etmediklerine dâir söylenen haberler dahi bize, degisik sehirlerde bulunan tâbiîlerin çogunun, hadisleri senedleriyle birlikte rivâyet etmekte olduklarini gösterir. Sayet böyle olmasaydi râvi, herkese sâmil oldugunu o devirde bilmeyen tek sahsin dahi mevcut olmadigi umûmî bir hükümden Katâde�yi veya bir baska tâbiîyi müstesnâ tutmaya ugrasmazdi. Nitekim Hammad b. Seleme�nin (ö.167/783), et-Tabakâtu�l- Kübrâ�daki su sözü bu görüsü desteklemektedir:
�Katâde�ye giderdik, o da: beleganâ ani�n-Nebîyyi a.s = Hz. Peygamber�den bize ulasti ki..., beleganâ an �Umar = Hz. Ömer�den bize ulasti ki ... diyerek hadisleri hemen hemen isnâdsiz rivâyet ederdi. Hammad b. Ebî Süleymân Basra�ya geldigi zaman, �haddesenâ Ibrâhîm fülânun ve fülânun� = Bize Ibrâhîm, falan ve falan rivâyet etti ki demeye basladi. Bu hal Katâde�ye söylendiginde o da : �seeltü Mutarrifen� = Mutarrife sordum ki..., �haddesenâ Enes b. Mâlik ve seeltü Sa�îd b. el �Müseyyeb� diyerek senedleriyle birlikte rivâyet etti�.
Ilk bakista bu olaydan anlasilan mânâ sudur: Hammâd b. Süleymân Basra�da bu âdeti yaygin hale getirdikten sonradir ki, Katade isnâdla rivâyet etmeye baslamistir. Bu haberle anlatilmak istenen ana tema, Hammâd b. Seleme�den baska tâbiundan bir çok kimsenin kendi sehirlerinde haberleri isnâdla rivâyet etmekte olduklaridir.
Ibn Sihab ez-Zührî (ö.124/742)�nin hadisleri isnadsiz rivayet eden kimselere �Hadisleri bize naklederken isnadi olmaksizin yularsiz ve dizginsiz mi naklediyorsunuz� diyerek kizdigina dair bilgilerin kaynaklarda yer almasi, isnadin o devirde yerlesik bir kural oldugunu kanitlamaktadir.
Zührî�yi takip eden ve ondan sonra gelen muhaddisler, hadislerde isnad tatbikini ve raviler zincirini birbirine baglayan hadis tahammül lafizlarini kullanmayi hadisin sihhati için sart kosuyorlardi. Bu lafizlarin kullanilmadigi hadislere deger verilmezdi. Su�be (ö. 160/777) �Senedinde �ahberanâ� ve �haddesenâ� tabiri bulunmayan hadisler ise yaramaz hadislerdir� derdi. Öyle ki, kaynaklarda �sema� ve �kiraat�in Ali b. Ebî Talib ve Abdullah b. Abbas zamaninda bilindigini, Ali b. Ebî Tâlib�in seyhe okumak ile seyhten dinlemeyi müsavi buldugunu, Abdullah�in ise kendisini dinleyenlere, �Benim size okumam ile sizin bana okumaniz arasinda bir fark yoktur� dedigi nakledilmektedir.
Hicrî ikinci asrin ortasinda hadislerin artik senedleriyle zikredilmesi sistemli bir hale geldigi gibi, müstakil hadis kitaplari da tasnif edilmisti ki, bunlarin hemen hepsi hadisleri senedleriyle kaydetmekteydi. Hadis Usûlü üzerine müstakil ilk eseri ortaya koyan Râmehurmuzî (ö. 360/971), bu konuda söyle demektedir: �Hadisleri ilk tasnif eden ve bablara ayiran kimse; Medine�de Malik b. Enes (ö. 179/795), Mekke�de Ibn Cüreyc (ö.151/768), Basra�da Said b. Ebî Arûbe (ö.158/775), Hammad b. Seleme (ö. 167/783), Yemen�de Mamer b. Rasid (ö.152/769), Kûfe�de Süfyan es-Sevrî (ö.161/778), Sam�da el-Evzaî (ö. 151/768),Vâsit�ta Hüseym b. Besîr (183/799), Horasan�da Abdullah b. el-Mübârek (ö. 181/797) olmustur.� Söz konusu âlimlerin birçogunun isnadlarla kaydedilen hadis koleksiyonlari günümüze degisik yollardan ulasmis durumdadir.
Müstesrikler isnâd sisteminin mensei hakkinda degisik görüslere sahiptirler. Bunlar arasinda Müslümanlardan önce de isnad sisteminin kullanildigini, hatta Yahudilikten geldigini savunanlar da bulunmaktadir. Ancak Islam�dan önce bazi rivayetlerin söyleyenlere nispet edilmesiyle Müslümanlarin kullandigi isnad sistemi arasinda bir benzerlik bulunmamaktadir. Bu nedenle Horovitz, Leone Ceatani gibi müstesriklerin isnad sistemini Yahudilere ya da Hindlilere dayandirmalari bir anlam tasimamaktadir.
Diger taraftan Caetani�ye göre, hadisleri sistematik olarak ilk toplayan �Urve (ö.94/712), ne isnâd ne de Kuran�dan baska kaynak kullanmistir. Bu nedenle Caetani bu konuda su kanaate sahiptir: Hz. Peygamber�in ölümünden sonraki 60 yildan daha fazla bir süre de Abdülmelik zamaninda isnâd uygulamasi mevcut degildir. O, bundan hareketle isnâd sisteminin baslangicinin �Urve ile Ibn Ishâk (ö.151/768) dönemi arasindaki bir zamanda yer almis olabilecegi neticesine ulasir. Yine onun görüsüne göre, daha genis çaptaki isnâd uygulamasi II. yüzyilin sonunda hatta III. yüzyilin baslangicinda muhaddisler tarafindan ortaya atilmistir.
Urve�nin, Abdülmelik�e gönderdigi yazida isnâdlarin bulunmadigini ve Urve�nin de daha sonraki bu isnâdlar sayesinde tanindigini iddia eden baska batili bir ilim adami da Sprenger�dir. Horovitz bu istidlâllere Isnâdin Tarihi ve Mensei (Alter und Ursprung des Isnâd) adli makâlesinde karsilik vermis, o, Urve�nin isnâd kullandigini inkar edenlerin onun bütün eserlerini gözönüne almadiklarina dikkat çekmistir. Bir kimsenin kendisine soru soruldugu zaman cevapladigi ile, ilim halkasinda yazdigi arasinda fark oldugunu da buna ilâve etmistir. Horovitz, isnâdin hadisle ilgili eserlere ilk girisinin birinci asrin son üçüncü çeyreginde oldugu neticesine ulasir.
Joseph Schacht ise, �Her hâlükarda düzenli isnâd uygulamasinin II. asrin baslangicindan daha önce oldugunu iddia etmeye hiç bir neden yoktur, senedler, fikir ve inançlarini ilk otoritelere dayandirmak isteyen kimselerce keyfî ve dikkatsiz bir sekilde yapilmistir, kademe kademe uydurularak gelismistir, ilk devre âit senedler eksik kalmis, fakat klasik eserler dönemine kadar bütün bosluklar doldurulmustur...� demektedir.
Günümüz Oryantalistlerinden Juynboll �fitne� kavramiyla Hz. Osman�in sahadetinin kastedilmekte oldugunu kabullenmekle birlikte, o buna karsilik Ibn Sirîn�in sözünü ettigi fitnenin Abdullah b. Zübeyr�in öldürülmesi olayindan baskasi olamayacagini ifade etmektedir. Buna dayali olarak da hadislerde isnadin kullanilmasini hicrî birinci asirda 70�li yillarin ilk baslarinda ortaya çiktigini benimsemektedir. Ibn Sîrîn�in kullandigi ehl-i sünnet ve ehl-i bid�at kavramlariyla ilgili haberlerin tariklerinden de bunu anlamanin mümkün oldugunu belirten Juynboll, isnadin tesekkülü konusunda müsterek ravi/common link çerçevesinde Zührî�yi, �isnadin etrafinda sekillendigi kisi� olarak görme egiliminde oldugu da anslasilmaktadir.
Fazlur Rahman da isnâd konusunda, kisaca görüslerini aktardigimiz müstesriklerle asagi yukari ayni kanaati paylasmaktadir. O bu konuda sunlari söylemektedir: �Her hadisin iki bölümü bulunur; hadisin metni ve metni desteklemek üzere hadisi rivâyet eden râvilerin adlari verilen sened kismi. Eski ve yeni tarihçiler önceleri hadisin metnini destekleyen isnâddan yoksun olarak bulundugu hususunda ayni görüstedirler. Isnâdin, hadis metinlerinde görülmesi muhtemelen I. yüzyilin sonlarina rastlar. Bu tarih ayni zamanda yuvarlak olarak hadisin resmen yazili bir disiplin seklinde bütünüyle ortaya çiktigi tarihtir.�
Schacht, Ibn Sîrîn�in (ö.110/728) sözünde bahis konusu edilen fitnenin Emevî idâresinin sonlarina dogru Halîfe Velid Ibn Yezîd�in öldürülmesi (ö.126/743) ile ortaya çiktigini ileri sürmüs ve Ibn Sîrîn�in hicri 110 senesinde ölmüs olmasi dolayisiyla bu fitneden söz edemeyecegi ve mezkur sözün ona atfedilmis yalan bir haber oldugu iddiasinda bulunmustur. Schacht�in bu iddiasini garip karsilamamak mümkün degildir. Zira Islâm tarihinin ilk bir buçuk asrinda, Velid b. Yezid�in öldürülmesine sebep olan fitneden baska ve daha mühim fitneler olmasaydi, bu görüse bir dereceye kadar hak verilebilirdi. Oysa Islâm tarihinde üçüncü halîfe Osman b. Affân�in sehîd edilmesiyle neticelenen ayaklanma �fitne� olarak isimlendirildigi gibi, Cemel ve Siffîn savaslari da bu �fitne�nin devamindan baska bir sey degildir. Keza Emevî halîfesi �Abdulmelik b. Mervân�in hilâfetinden iki sene önce (63/682) Hicaz�da idareye karsi ayaklanan ve hakimiyetini ilan eden Abdullah b. Zübeyr hâdisesi ile, 81 senesinde Basra�da patlak veren Ibnu�l-Es�as hâdisesi de birer �fitne� olarak isimlendirilmistir.
Ibn Sîrîn�in bütün bu fitnelere sâhit oldugu, yahut onlar hakkinda haber verebilecek durumda bulundugu apaçik meydandadir. Hal böyle iken, Schacht�in bu fitneleri hiç hesaba katmadan Ibn Sîrîn�in vefatindan on alti sene sonra ortaya çikan bir fitneyi bahis konusu etmesi, sonra da bu fitneye sâhit olmadigini ileri sürüp onun söyledigi bir sözü yalanlamaga kalkismasi, kabul edilebilecek bir husus degildir. Bununla birlikte onun, isnâd tatbikinin ikinci asrin baslangicindan daha eski olabilecegini kabul etmedigini açikça belirtmesi, Ibn Sîrin�in sözünü ettigi fitneyi niçin onun ölümünden sonra zuhur eden hâdiselerle îzah etmeye ve bu sözün Ibn Sîrîn�e isnâdini yalanlamaya çalistigini göstermeye yeterlidir.

2. Isnâdin Önemi
Bir haberi veya bir hadisi nakleden kimse, onu kimden isittigini belirtmek zorundadir; çünkü haberin dogrulugu, onu nakledenlerin güvenilir olmasiyla yakindan ilgilidir. Sayet hadislere hiç yalan karismamis olsaydi veya her insan, isittigi bir seyi hemen hâfizasina yerlestirebilecek ve aradan seneler geçtikten sonra da onu aynen hatirlayip tekrarlayabilecek bir kabiliyette yaratilmis olsaydi, her halde, hadis rivâyetinde de isnâd kullanmaya ve bir çok isim siralamaya gerek kalmayacakti. Oysa ne hadisler yalancilarin tasallutundan kurtulabilmis, ne de insan her isittigini âninda hifzedebilecek derecede mükemmel yaratilmistir. Bu durum, hadislerin sihhatini garanti altina alabilmek için, zorunlu olarak senedle rivayet edilmesini ve hadis râvilerinin adâlet ve zabt yönünden hallerinin bilinmesi ihtiyacini dogurmustur.
Isnâd, baska milletlerde bulunmayan ve yalniz Müslümanlara âit olan bir sistemdir. �Isnâd dindendir. Eger isnâd olmasaydi dileyen istedigini söylerdi� diyen Abdullah b. el-Mübârek, isnâdin ne derece önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica �Süphesiz bu ilim (Hadis) dindir. Onu kimden aldiginiza dikkat edînîz� denilerek hem hadisin hem de isnâdin önemi çok açik bir biçimde ifâde edilmistir.
Hucurat Sûresi�nde geçen �Ey imân edenler! Eger bir fâsik size bir haber getirirse onun dogrulugunu arastiriniz...� âyetindeki �arastiriniz� sözü, isnâd sistemine Ku�an�dan delil olarak gösterilmektedir.
Hadisin isnâdini arastirmak önemli bir konudur. Râvilerin hallerini bilmek son derece gereklidir. Sahâbe, insanlari hadis rivâyet ederken ihtiyatli olmaya tesvik etmislerdir. Kisinin durumunun bilinmesini, ancak emin olundugu zaman hadisin alinmasini sart kosmuslardir. Tâbiûn nesli de hadislerin nakli konusunda sahâbenin yolunu izleyerek titiz davranmislar ve Resûlullah�in nûrunu gelecek nesillere ayni parlakligi ile intikal ettirmek için çaba sarfetmislerdir.
Imam Safiî (ö.204/819), �Senedsiz hadis ögrenmeye çalisan kimsenin durumu, gece karanliginda odun toplayan kimseye benzer. O içinde zehirli yilan bulunan bir bag odunu sirtina yüklenir de farkinda bile olmaz� diyerek Hz. Peygamber�in hadisleri ile onun adina uydurulanlari ancak sened sâyesinde birbirinden ayirabilecegimizi anlatmak istemistir.
Süfyân es-Sevrî, isnâdi silaha benzetmis, silahi olmayan kimsenin düsmani ile cenk edemeyecegini söylemistir.
Abdullah b. el-Mübârek ise (ö.181/797), �Isnad dinin bir kismidir, eger isnad olmasaydi dileyen istedigini söylerdi� demis, dînî meseleleri isnâdsiz ögrenmeye kalkisani, merdivensiz evin çatisina çikmak isteyen kimseye benzetmistir.
Nasr b. Sellâm ise söyle demistir: �Küfür ehline en agir gelen ve onlari en çok kizdiran husus, hadis isitmek ve hadisin senedi ile birlikte rivâyet edilmesidir�.
Tirmizî, âlimlerin senedsiz bir hadis için �yularsiz ve dizginsiz� (bilâ hizâm velâ ezimme) tabirini kullandiklarini haber vermektedir. Nitekim ez-Zührî�nin, �Size yularsiz ve dizginsiz hadis nakletmem� dedigi nakledilmektedir.
Nitekim isnadla ilgili olarak �Haberin senedi kisinin nesebi gibidir� denilmistir. Diger taraftan Ebû�z-Zinâd (ö.130/747) söyle demektedir: �Medine�de yüz kisi biliyorum ki bunlarin hepsi de güvenilir (emin) kimselerdi. Ama bunlara hadis için �ehil degildir� (Leyse min ehlih) denildiginden onlarin hiç birinden hadis rivâyet edilmezdi�.
Görülüyor ki hadisçiler isnâda son derece önem vermislerdir. Çesitli konularda rivâyet edilen pek çok hadis, sirf senedindeki râvilerin durumlari sebebiyle sahih kabul edilmemis ve bir çogu da uygulamaya geçirilmemistir. Isnâd sistemi ile birlikte Cerh ve Ta�dîl Ilmi dogmus, hadislerin senedlerinde geçen râvilerin hayat ve davranislari bütün ayrintilariyla incelenmistir. Bir baska ifâdeyle hadisçiler, haberin kaynaklarini arastirmak sûretiyle, o kaynaklar araciligi ile kendilerine ulasan haberlerin sihhatini tesbite yönelmislerdir. Bu konuda gerçekten hayranlik uyandiracak ilmî metotlar gelistirmislerdir.

3. Hadislerin Tarikleri
Her hadis konusu itibariyle oldugu gibi, kendisine ait senedi ile de diger bir hadisten ayrilmaktadir. Ayni konuda gelen bir hadis birden fazla senedle rivayet edilmis olabilir. Bir hadis, Hz. Peygamber�den birden fazla sahâbî tarafindan isitilmis olabilecegi gibi, sahâbe sonrasi tabakalarda da bir çok râvi tarafindan isitilmis ve rivayet edilmis olabilmektedir. Hadisin degisik sahâbîler veya daha sonra gelen farkli râviler tarafindan yapilan rivayetlerini belirtmek için o hadisin senedi veya tarikleri (turuku�l-hadis) terimi kullanilmaktadir. Bu itibarla sened yerine tarik kullanildigi gibi, tarik yerine de vecih terimi kullanilmaktadir. Nitekim herhangi bir tabakada tek bir râviden rivayet edilen bir hadis için, �Bu hadis sadece bu vecihten gelmektedir� seklinde de söylenmektedir. Bu durumda da yine hadisin tarikinin kastedildigi anlasilmalidir.
Birden çok senedle gelen hadisler, hadis usûlü çerçevesinde farkli muamelelere tâbi tutulmustur; çünkü bir hadisin pek çok tarikinin bulunmasi, bir çok açidan önem arz etmektedir. Bunlardan biri de bu rivayetlerin ayni zamanda o hadisin sihhati konusunda da bir deger ifade ettigi düsüncesidir. Özellikle hicrî II. ve III. asirda ayni hadisin bir çok tarikine sahip olmak, sanki hadisleri toplamanin bir geregi olarak düsünülür ve uygulanirdi. Ayrica muhaddisler elde ettikleri bu tarikleri kendi aralarinda müzakere ederlerdi. Kaynaklarda her bir hadisi, yirmi, otuz, elli hatta yüz isnadla elde ettiklerini söyleyen muhaddislere bile rastlamak mümkündür. Nitekim bu konuda Beyhakî (ö.458/1066) söyle demektedir: �Bazan hadis bir tane olur da rivayet yollari, lafizlarinin farkliligi ve onu rivayet edenlerin çok olusu bakimindan bir tek hadis, yüz hadis sayilir. Çünkü selef âlimlerimiz söyle derlerdi: �Biz bir hadisi yirmi yoldan (tarik veya vecih) yazmaz isek ona güvenemeyiz.�
Diger taraftan Yahyâ b. Ma�în�in (ö. 233/847), �Biz bir hadisi elli defa yazmadigimiz zaman ona itibar etmezdik� sözü bu görüsü teyit etmektedir. Goldziher de ayni görüsü destekler mahiyette Yahyâ b. Ma�în�in kendisine en az otuz çesit isnadla takdim edilmemis hiçbir hadisi kabul etmedigini belirtmektedir.
Hicrî III. asirda yasamis muhaddislerden Ibrahim b. Saîd el-Cevherî�nin (ö. 253/867) bu konudaki yaklasimi, kendilerine ulasan her hadisi yüz ayri senedle elde ettiklerini ileri süren muhaddislerin varligini dogrulamaktadir; Zehebi�nin nakline göre, Abdullah b. Ca�fer b. Hakan, Cevherî�ye Hz. Ebû Bekir�in (ö.13/634) hadislerinden biri hakkinda soru sorunca, o hizmetçisinden Ebû Bekir�in Müsned�i arasindan yirmi üçüncü cüz�ü çikarmasini istemis, bunun üzerine Abdullah b. Ca�fer; �Ebû Bekir�in elliden fazla hadisi olamaz, onun yirmi üçüncü cüz�ü ne demek oluyor!� diyerek hayretini ifade etmistir. Cevheri ise ona: �Bendeki bir hadis eger yüz vecihten gelmemisse ben o konuda yetim sayilirim� cevabini vermistir. Sözkonusu bu olay, o dönemlerde muhaddislerin hadislerin degisik tariklerine sahip olmaya ne kadar önem verdiklerini göstermesi bakimindan da dikkat çekmektedir.
Hadislerin tariklerinin ulastigi boyutu daha net kavrayabilmek için bir hadisin pek çok tariklerini bir araya toplayan eserlere de göz atmak gerekmektedir. Hadis kitaplari içerisinde Sahîh-i Müslim, sihhat ve tertip bakimindan oldugu kadar, bir hadisin pek çok tarikini ayni yerde zikretmesi bakimindan da öne çikmis bir eserdir. Iste bunun içindir ki, bir hadisin degisik senedlerini ve bir kelime dahi olsa, hadisin metnindeki farkliliklari Müslim�in Sahîh�inde bir arada görmek mümkündür.
Öte yandan hadislerin tariklerinin bir araya toplanmasi birtakim faydalari da beraberinde getirmektedir; Âlî isnad elde etmek, hadisin mütâbeat ve sevahidini bulmak, esahhu�l-esânîd�e ulasmak gibi hadisin sihhati açisindan önemli olan bu düsünceler, hadislerin tariklerinin çogalmasinda da etkili olmustur.

4. Âlî Isnad- Nâzil Isnad
Hadis tariklerinin çogalmasinda en önemli etkenlerden biri hiç süphesiz âlî isnad arayisidir. Bir râvi rivayet ettigi hadisi veya bir müellif eserine aldigi herhangi bir rivayeti Hz. Peygamber�e az sayidaki muteber kimseler vasitasiyla ulastirabilirse, onun rivayeti sihhat açisindan ayni sartlari tasimayan diger rivayetlere göre daha makbul sayilmistir. Âlî isnad aramak selefin bir sünneti olarak telakki edilmis buna delil olarak da bir bedevinin gelip Resûlullah�a, �Senin Allah�in Resûlü oldugun bize söyleniyor; dogru söyle seni Allah mi gönderdi?...� seklindeki hadis gösterilmistir.
Ahmed b. Hanbel (ö.241/855), �Âlî isnâd, bizden öncekilerin (selefin) âdetidir� demektedir. Ahmed b. Hanbel�in oglu Abdullah, babasinin âlî isnadi aramanin dinin geregi oldugu inancini tasidigini haber vermektedir; hatta bu baglamda �Isnadin ilk söyleyene yakin olusu Allah�a yakinliktir� diyecek kadar, konunun ciddiyeti vurgulanmak istenmistir. Yahya b. Maîn�e ölüm döseginde yatarken ne arzu ettigi sorulmus o da �Tenha bir ev ve âlî bir isnad� diye cevap vermistir.
Bir isnad bes ayri bakimdan ayni konuda gelen bir hadisin diger bir isnadina göre âlî olabilir. Diger bir ifadeyle âlî isnad göreceli olarak bes kisma ayrilmaktadir:
Peygamber�e yakin olmasi
Meshur hadis imamlarina yakin olmasi
Güvenilir hadis kaynaklarina nispet edilmesi
Vefat tarihi daha erken olan raviden gelmesi
�Semâ�i daha önce olan raviden rivayet edilmesi
Isnadin ehemmiyeti muhaddisleri âli isnad arayisina sevketmis, hadis müellifleri kendi dönemlerinde elde edebilecekleri âlî isnadlara ulasabilmek için her türlü olumsuz sartlara katlanarak yogun gayretler sarfetmislerdir; öyle ki, hicrî III. asirda bile sülâsî/üç ravili isnadla hadis elde etme basarisini gösteren âlimlerin varligi bilinmektedir. Nitekim Buhârî (ö. 256/869) hicri üçüncü asirda yasamis olmasina ragmen bir tesbite göre, sülâsî rivayet zinciri ile yirmi iki adet, diger bir tespite göre de yirmi üç adet hadis elde edebilmistir. Buna karsilik Buhârî�nin dokuz râvi vasitasiyla rivayet ettigi hadisler/tüsâiyyât vardir ki, sülâsî senedle gelen pek az sayidaki rivayete nispetle bunlar Buhârî�nin nâzil isnadlaridir.
Müslim (ö.261/874), Ebû Dâvud (ö.275/888) ve Nesâî�nin (ö.303/915) Hz. Peygamber�den sülâsî senedle gelen rivayetleri mevcut degildir. Ibn Mâce�de (ö.279/892) bir miktar, Dârimî�de (ö.255/869) ise on bes adet sülâsî senedle gelen hadis bulundugu belirtilmektedir. Ibn Hacer, Müslim�de tesbit ettigi kirk adet âlî isnadi, Buhârî�deki benzer rivayetlerle karsilastirmistir ki, bunlarin isnadlarinin çogu hümâsî (bes râvili) ve sübâî (yedi râvili) dir. Ahmed b. Hanbel�in Müsned�inde ise sülasî senedle gelen üç yüz otuz üç adet hadis tesbit edilmistir. Bu sayiya mükerrer rivayetler dâhil degildir.
Yine muhaddislerin zaman zaman, �Falandan hadis almayan su kadar hadisten, filandan hadis almayan su kadar hadisten mahrum olmustur� gibi sözler söyledikleri görülmektedir. Nitekim Ebû Zür�a (ö.264/877) söyle demektedir: �Kim Muhammed b. Hayyân�dan hadis almamissa on bin hadise ihtiyaci vardir.� Ebû Zür�a�nin bu sözünden Muhammed b. Hayyân�in senedi farkli on bin hadise sahip oldugu anlasilmaktadir. Çünkü o devirde bir âlimin, baskalarinin bilmedigi metni farkli on bin hadisi bildigini düsünmek imkânsizdir. Dolayisiyla muhaddislerin hadis sayilarini ifade ettikleri rakamlarin, hadislerin metinleriyle degil, tarikleriyle alâkali oldugu açikça ortaya çikmaktadir.

5. Esahhu�l-esânîd
Âli isnad elde etme arayislari ve hadislerin mütâbeât ve sâhidlerini bir araya toplama çabalarinin yanisira, en sahih rivayetleri elde etmek de arzu edilmistir. Bu sebeple meshur muhaddislerin hadislerini elde etmek çok kiymetli sayilmistir. Bu durum, hadis derleyen müelliflerin bu ilimdeki derecesini belirlemek açisindan da önemli bir ölçü kabul edilmistir. Hatta Süfyân, Su�be, Mâlik, Hammad b. Zeyd ve Ibn �Uyeyne�den mütesekkil bes kisinin hadislerini bir araya toplayamayan muhaddisler, iflas etmis (müflisün fi�l-Hadis) olarak nitelendirilmislerdir. Bu sebeple de muhaddisler �esahhu�l-esânîd�e ulasabilmek amaciyla bu gibi meshur imamlarin hadislerini bir araya toplayabilmek için yogun çaba sarfetmislerdir.
Esahhu�l-esânid, isnadlarin en sahihi demektir. Ayni manada �esbetü�l-esânid� (isnadlarin en saglami) ya da �ercahu�l-esânîd� (Isnadlarin en çok tercih edileni) terimleri de kullanilmaktadir. Nitekim Ahmed b. Hanbel �esahhu�l-esânid� yerine �ecvedü�l-esanîd� tabirini de kullanmis ve en sahih isnadin, Zührî < Sâlim < Abdullah b. Ömer oldugunu belirtmistir. Esahhu�l-esânid (isnadlarin en sahihi) teriminin zitti olarak �evhâ�l-esânîd� (isnadlarin en zayifi) tabiri de kullanilmaktadir.
En sahih isnad anlayisi, râvilerin durumuna, âlimlere ve beldelere göre degismektedir. Mesela, Ahmed b. Hanbel�e göre yukarida zikredilen sened en sahih iken, Yahya b. Maîn�e göre en saglam sened, A�mes < Ibrahim en-Nehâî < Alkame < Abdullah b. Mes�ud tarikidir.
Buhârî ise, en sahih isnadin, Mâlik < Nâfi < Abdullah b. Ömer oldugunu söylemektedir.
Beldelere göre en sahih kabul edilen bazi isnadlar ise sunlardir: Mekkelilerin en sahih isnadi: Süfyan b. Uyeyne < Amr b. Dînar < Câbir b. Abdillah; Medinelilerin esahhü�l-esanîdi, Ismail b. Ebi Hâkim < Abide b. Süfyân < Ebû Hüreyre; Yemenlilerin en sahih saydiklari ise, Ma�mer b. Râsid < Hemmam b. Münebbih < Ebü Hüreyre; Samlilarin en saglam senedi: Abdurrahman b. Amr < Evzaî < Hassan b. Atiyye < Sahabî ; Misirlilarin, Leys b. Sa�d < Yezid b. Ebî Hadid < Ebü�l-Hayr < Ukbe b. Âmir isnadidir.
Ibn Teymiyye�ye göre, beldeler arasinda basta Medine, daha sonra Basra, sonra da Sam ehlinin rivayet ettikleri hadislerin esahhu�l-esânîd oldugu hususunda âlimler ittifak etmislerdir.
Görüldügü gibi esahhü�l-esânîd kabul edilen isnadlar, çesitli bakis açilarina göre degismektedir. Her hadis âliminin veya belde halkinin en sahih kabul ettigi isnad, ya rivayetlerine ya da aralarindan yetisen meshur hadis imamlarina göre digerinden farklilik göstermektedir.


SONUÇ
Isnad sistemi hadis ilmine ait bir uygulamadir. Hiçbir ilimde hadis sahasindaki sekliyle bir isnad sistemi gelistirilememistir. Muhaddislerin, gerek hadislerin sihhatini tespit etmek bakimindan gerekse hadislerin ancak ehil olanlarin eline geçmesini istemeleri sebebiyle hadislerin metninden çok belki de senedleriyle ilgilendiklerini söylemek mümkündür. Süphesiz Hz. Peygamber�e en kisa ve en güvenilir bir senedle ulasan hadis digerlerine göre daha degerli kabul edilmektedir. Bu sebeple âlî isnad elde etme çabasi içerisinde olan râviler ve hadisçilerin sayisi oldukça kabariktir. Onlarin bu gayretleri sayesinde pek çok hadis kaybolmaktan kurtulmus ve yalancilarin uydurduklari rivayetler de gün isigina çikartilmistir.
Diger taraftan hadislerin rivayetinde isnadin birinci asirda mi, ikinci asirda mi kullanildigini tartisan bir takim müstesrikler ise, hadislerin rivâyetindeki bu titizlik, disiplin ve sistem karsisinda kendi mukaddes kitaplarinin bile bu derece muhafaza edilip intikal ettirilemedigini düsünmüs olmalidirlar.
Bugün hadisler kitaplarda isnadlariyla birlikte yazili olarak bulunmaktadir. Fakat rivayet ve nakil sirasinda hadisin isnadi yerine, yer aldigi kaynak belirtilmek durumundadir. Zira bugün artik kaynagi belirtilmeyen ve saglam kabul edilen klasik hadis kaynaklarinda yer almayan rivayetlerin, senedleriyle dahi zikredilmesi bir anlam tasimamaktadir. Bugün için isnadin yerini artik hadis kaynaklari almis bulunmaktadir. Dolayisiyla geçmiste muhaddislerin isnad konusunda gösterdikleri çaba ve dikkat bugün en azindan hadis kaynagi seçiminde gösterilmelidir.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM