Wikipedia

Arama sonuçları

23 Eylül 2019 Pazartesi

Camilere saygı

Camide riayet edilmesi gereken hususlar nelerdir? CEVAP Bazıları şunlardır: 1- Camiye girenin orada namazı bekleyenlere selam vermesi iyi olur. Fakat camide sünneti kılıp, farzı beklerken, dışarıdan gelenin selamını almak, sünnet ile farz arasında bir şey okumak, konuşmak ve nafile namaz kılmak sünnetin sevabını yok eder. Vakit az ise, tefekkür veya kalben zikretmeli, vakit fazla ise, kaza namazı kılmalı! Eğer Kur’an-ı kerim okunuyorsa, dinlemek çok sevaptır. Sabahın sünnetini evinde kılıp gelen kimse de, camiye gelince, konuşmaz, sesli olarak bir şey okumaz. 2- Camiye girince ön safa durmalı, yaşlılar var diye geride durmamalı! Birinci safta yer varken, ikinci safta durmak mekruhtur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İmamın arkasında durana 100, onun sağındakilere 75, solundakilere 50 ve diğer saflardakilere de 25 sevab verilir.) [Şir’a] (Mescide inen rahmet, önce imama, sonra sağ taraftakilere, sonra da diğer saflara gider.) [Deylemi] (Allahü teâlâ, ilk saftakilere rahmet eder, melekler de ilk saftakilere dua ve istigfar eder.) [Ebu Davud, Nesai, İ. Ahmed] (En hayırlı saf, ilk saftır. Sevabı en az olan da geri saflardır.) [Müslim] (İlk safın fazileti bilinseydi, oraya geçmek için kur’a çekilirdi.) [Müslim] (Namaz kılarken [cemaat içinde] daha faziletli olanlara ilk safta, ötekilere de, son safta bulunmak nasip olur.) [Müslim] Cennete girmek için ne yapacağını soran bir zata, Peygamber efendimiz, (Müezzin veya imam ol) buyurdu. O da, (Yapamam) dedi. (O hâlde namazını ilk safta kıl!) buyurdu. (Buhari) Ön safa geçerken kimseyi rahatsız etmemeli. Rahatsız etmemek niyetiyle arka saflarda kılmak daha sevabdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Halkı incitmemek için ön safa geçmeyen, iki misli sevaba kavuşur.) [Taberani] 3- İmamın arkasında durmak daha sevabdır. Daha sonra sağ taraf gelir. Caminin sağ tarafında durmak sola göre daha sevab olduğu için, sağı tercih etmeli. Eğer sağı tercih eden çok olup sol boş kalırsa, o zaman solu tercih etmek daha çok sevab olur. Peygamber efendimiz, mescidin sağ tarafında bulunmanın daha sevap olduğunu söyleyince, Eshab-ı kiram, mescidin sağ tarafını doldurmaya başladı. Sol tarafta açıklık kaldı. Bunu gören Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Mescidin solundaki açıklığı dolduran, iki misli sevab kazanır.) [Taberani] Demek ki, önce sağ tarafa durmak sol tarafa durmaktan daha sevabdır. Solda boşluk kalırsa burayı doldurmak, sağ tarafta durmaktan daha sevabdır. 4- Büyük camide cemaat bir saf da olsa, yine sık durmak gerekir. Safların sık olması, rahmetin gelmesine sebep olur. Saflar sıklaştırılıp omuzlar birbirine sıkıca değmelidir! Eshab-ı kiram safta çok sık durduğundan elbiselerinin omuzları eskirdi. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Namazda omuz omuza sık durun! Açıklıkları kapatın ki, şeytan girmesin!) [Hakim] (Hak teâlâ safı sıklaştırana rahmet eder, safta boşluk bırakana gazap eder.) [Nesai] (Saftaki boşluğu dolduranın günahları affolur.) [Bezzar] 5- Büyük camide ayaklar ile secde yeri arasından, küçük camide, ayakları ile kıble duvarı arasından geçen günaha girer. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir kimse, namaz kılanın önünden geçmenin, ne kadar çok günah olduğunu bilseydi, geçmeyip, yüz yıl beklemeyi tercih ederdi.) [İbni Mace] Herkesin gelip geçeceği yere durana da günah olur. Ancak ön safta boş yer var iken, boşluğu doldurmak için namaz kılanın önünden geçmek günah olmaz. Çünkü bu kimse, kendisine olan hürmeti kaldırmış demektir. Namaz kılanın önünden, insan veya hayvan geçmekle namaz bozulmuş olmaz. Namazı bir sütre, yani direk gibi bir şeyin arkasında kılmak gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Namaza dururken sütre koyun! Geçmek isteyene mani olun!) [İbni Mace] [Geçene işaretle, yüksek sesle okumakla mani olmak caiz ise de, bunları yapmamak daha iyidir.] 6- Camide konuşmak, gülmek, şakalaşmak sevapları yok eder. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mescitte dünya kelamı söyleyenin ağzından kötü bir koku çıkar. Melekler, “Ya Rabbi, bu kulun mescitte söylediği kelamdan dolayı, ağzından çıkan fena koku bizleri rahatsız ediyor” derler. Hak teâlâ da buyurur ki: “İzzim celalim hakkı için, onlara büyük bela veririm.”) [Ey Oğul İlm.] Camiye girince, önce iki rekat tehıyyet-ül-mescid namazı kılıp veya başka ibadet yapıp, itikâfa niyet ettikten sonra, yüksek sesle olmamak şartı ile konuşmak caizdir. İhtiyaç olmadan mescitte konuşulmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ahir zamanda bazı kimseler, mescidlerde dünyadan konuşacaklar, dünya kelamı söyleyecekler. Onlarla beraber olmayın! Allahü teâlânın böyle kimselerle işi yoktur.) [İbni Hibban] Mescide girince, farz veya başka namaz kılınınca, tehıyyet-ül-mescid namazı da kılınmış olursa da, sünnete veya farza başlarken, (Vaktin sünnetine ve tehıyyet-ül-mescid namazına) diye niyet edilirse, niyetinin de sevabını alır. 7- Sünnet ile farz arasında dua, sure veya üç İhlas okumamalı. Hele bunu âdet haline getirmek bid’attir. İbadetlere ilave yapmak dini değiştirmek olur. Hadis-i şerifte, (İbadetleri bizim gibi yapmayan bizden değildir) buyuruluyor. Peygamber efendimiz nasıl ibadet etmişse, mezhebimiz bunu nasıl bildirmişse, o şekilde ibadet edilir. (Şunu da yapalım, ötekini de ilave edelim) demek, dinde reform olur. Asla caiz olmaz. Sünnet ile farz arasında bir şey okumanın sünneti iskat [iptal] edeceği Bahr-ür-raık’ta da yazılıdır. 8- Cemaatle namaz kılınırken, sünnete başlamak mekruhtur. Sabah sünnetini kılmamış olan, sünneti kılarsa, cemaat ile namazda oturmayı da kaçıracağını anlarsa, sünneti kılmaz, hemen imama uyar. Cemaat ile ikinci rekatta oturabileceğini anlarsa, sünneti caminin dışında, sofada [holde] çabuk kılar. Hol yoksa, içerde direk arkasında kılar. Böyle yer yoksa sünneti kılmaz. Çünkü, cemaat ile kılınırken, nafile kılmak mekruhtur. Mekruh işlememek için sünnet terk edilir. Cuma günü imam minbere çıkınca sünnete başlamak da mekruhtur. 9- Camide farzı yalnız kılmış olan, öğle ve yatsı namazlarında, yanında cemaatle namaz kılınmaya başlanırsa, ya cemaate uyup nafile olarak kılar veya camiden çıkar. Diğer üç namazı yalnız kılmış olanın, cemaat ile kılınırken bile, cemaate uyup nafile olarak kılamayacağı için, camiden çıkması vacip olur. Çünkü, orada bulunup da cemaate uymamak günahtır. 10- Soğan, sarmısak gibi pis kokulu şey yiyerek, camiye gelmek de doğru değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Sarmısak yiyen, kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmasın, insanın rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur.) [Taberani] Yağlı, kirli ve pis kokan iş elbisesiyle, kirli ayakla camiye gelip halkı rahatsız etmemelidir! Bazıları sigara kokusundan da rahatsız olur. Onun için ağzında ve elbisesinde sigara kokanlar da temizleyip, kokuyu giderdikten sonra camiye gelmelidir. Çıplak ayakla namaz kılmak Hanefi’de mekruhtur. Çorabı kirli olan ve temiz çorap da bulamayan kimse, halkı rahatsız etmemek, yani haram işlememek için çorapsız namaz kılabilirse de, mekruh işlememek için daha önceden tedbir alıp, eski de olsa, temiz çorapla camiye gelmelidir. Müslümanların vücutları, elbiseleri, çamaşırları, yemekleri temiz olur. Temiz olunca da mikrop ve hastalık bulunmaz. Kur’an-ı kerimde, (Temiz olanları severim) buyuruluyor. (Bekara 222) Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Müslümanlık temizlik dinidir. Temiz olun! Cennete ancak temiz olanlar girer.) [Deylemi] 11- İtikâfa niyet edenler hariç, camide bir şey yiyip içmek mekruhtur. Onun için camiye girerken itikâfa niyet etmelidir. Ondan sonra ihtiyaç olursa yiyip içmek mekruh olmaz. 12- Camide oturmak sevaptır. Hadis-i şerifte, (Beş şey ibadettir: Az yemek, camide oturmak, Kâbe’ye, Mushafa ve âlimin yüzüne bakmak) buyuruldu. (Deylemi) Camiye kötü niyetle, mesela ayakkabı çalmak için giren, günah işlemiş olur. Caminin Allahü teâlânın sevdiği yer olduğunu düşünen kimse, burayı ziyarete de niyet ederse sevabı daha çok olur. Namaz kılmayı beklemek için, camide itikâf edip ahireti düşünmek için, vaaz dinlemek için de niyet ederse, her niyeti için ayrı sevaba kavuşur. 13- Çok kimse, sandalyeye, koltuğa oturmaya alıştığı için camide diz üstü oturamıyorlar. Ya bağdaş kuruyorlar veya ayaklarını dikerek oturuyorlar. Mecbur kalmadıkça, böyle oturmak edebe uygun değildir. Kur’an-ı kerim okumak Allahü teâlâ ile konuşmak demektir. Kur’an-ı kerim okunurken yaylanıp oturmak çirkin olur. Tesbih çekerken, zikrederken de mümkün mertebe diz üstü oturmaya gayret etmelidir. Müslümanların yanında da edepli oturmak gerekir. Peygamber efendimiz, kızının yanında bile bir defa olsun, ayağını uzatıp oturmamıştır. Evliyadan bir zat, diz üstü oturmakla yorulmuş, biraz da bağdaş kurayım demiş. Bağdaş kurup otururken, (Köle efendisinin yanında böyle mi oturur?) diye bir ses gelir. O da artık ömür boyu hep diz üstü oturur. Kul olan da zaruret olmadıkça, Rabbinin huzurunda edepli oturmaya çalışmalıdır. 14- Müezzinlik yapanların bazı hususları bilmesi gerekir. Mesela yürüyerek ikamet okunmaz. İkamet okurken el bağlanmaz. Üç istigfar, namazların sonunda okunur. Sabah ve ikindinin farzından selam verip Allahümme entesselamü... dedikten sonra, öğle, akşam ve yatsıda ise son sünnetten sonra okunur. Müezzin, cemaatle namaz kılınırken arkada bir yerde durmaz, cemaatle beraber safa girer. Cemaatten arkada müezzin yeri denilen yerde yalnız başına durması mekruhtur. 15- Evde, camide veya minarede ezan kıbleye karşı okunur. Hayyealessalah derken sadece yüzü sağa, hayyealelfelah derken yüzü sola döndürmek sünnettir. Vücut döndürülmez. Minarede ise dönerek okurken de, göğüs kıbleden başka yöne döndürülmez. Ezan okunurken, Resulullah efendimizin ismini işiten, iki elin baş parmaklarını, gözlerinin üstüne koyarak, (İki gözümün nurusun sen ya Resulallah) der. Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık, ezan okunurken, Resulullahın ismini işitince, iki baş parmağının tırnağını öpüp gözlerine sürdü. Peygamber efendimiz, sebebini sorunca, (Ya Resulallah, senin mübarek isminle bereketlenmek için) dedi. Peygamber efendimiz, (Güzel yaptın. Böyle yapan göz ağrısı çekmez) buyurdu. 16- Atalarımız, camileri loş yapmışlardır. Fazla aydınlıkta kılmak, huşua engel olur. Bu bakımdan camilerde fazla ışık yakmak hem huşua mani olmak, hem de israf yönünden mahzurludur. Mübarek gecelerde, camide fazla ışık yakmak ise bid’attir. Kitap okurken, Kur’an-ı kerim çalışırken veya başka bir ihtiyaç halinde, ihtiyaç miktarı fazla ışık yakmakta mahzur olmaz. 17- Hiç zarar vermese de, camiye küçük çocuk getirmek mekruhtur. Zarar verir, kirletirse haram olur. Hadis-i şerifte (Camiye çocuk ve deli koymayın) buyuruluyor. (İbni Mace) Namaza alıştırmak için yedi yaşından büyük çocukları, zarar vermiyorsa getirmek iyi olur. 18- Cemaate yetişilemeyecek bile olsa, yine camiye giderken koşmamalı. Peygamber efendimiz, (Namaza giderken koşmayın!) buyurdu. Cemaate yetişebilmek için koşmak mekruhtur. 19- Yolda konuşmayacaksa, sabahın sünnetini evde kılmalı. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Sabahın sünnetini evde kılmak, rızkın bereketine, ev halkı ile iyi geçime ve imanla ölmeye sebep olur.) [İmad-ül-islam] 20- İmamın, son sünneti, farzı kıldığı yerde kılması mekruhtur. Cemaatin aynı yerde kılması caizdir. Yer değiştirmek için birini çekip ona sıkıntı vermemelidir. 21- Camide hikmet, güzel ahlak, nasihat bildiren şiir ve ilahileri ara sıra okumak günah değildir. Devamlı böyle vakit geçirmek mekruhtur. 22- Camilerde birinci cemaatin imamı mihrapta kıldırmazsa, mekruh olur. İmamı ve cemaati belli kimseler olan her camide, vakit namazları, imam mihrapta olarak, cemaat ile kılındıktan sonra, tekrar cemaatler yapılabilir. Ancak sonraki cemaatler, mihraptan başka yerde kılmalı! (Eğer sonraki cemaatin imamı mihrapta bulunur, ezan ve ikamet okunmazsa, mekruh olmaz) diyen âlimler de vardır. İhtiyaten sonraki cemaatler mihrapta kılmamalıdır! Yol kenarlarındaki belli bir imamı olmayan mescidlerde, ezan ve ikamet okunarak, mihrapta veya mescidin başka yerinde cemaatler yapılabilir. (Halebi) 23- İmam efendi, namazı uzatıp cemaati rahatsız etmemelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (İmam olunca namazı hafif kıldırın! Cemaatin içinde, küçük, yaşlı, hasta ve ihtiyaç sahibi olabilir. Yalnız kılarken uzatabilirsiniz.) [Buhari] (İmam olan, Allah’tan korksun, imamlık ettiklerinin sorumluluğunu yüklendiğini bilsin! Eğer imam namazı eksiksiz kıldırırsa, cemaatin sevabı kadar da imama sevap verilir. Eğer eksik kıldırırsa, günahı yalnız imama olur.) [Taberani] 24- Yalnız namaz kılan, selam verirken hafaza meleklerine niyet eder. Cemaatle kılan, meleklerle birlikte sağındaki, solundaki cemaate de niyet eder. 25- Camiye giren kimse, ikamet okunup farza başlandığını görünce, hemen imama uymalıdır. Çünkü cemaatle namaz kılınırken sünnet kılmak mekruhtur. Sabah namazının farzı kılınırken camiye gelen, cemaatten ayrı bir yerde sünneti kılıp, sonra imama uyar. Eğer sünneti kılınca cemaate yetişemeyeceğini zannederse, hemen imama uyar. Artık farz kılındıktan sonra da bu sünneti kılamaz. Çünkü sabah namazının farzı kılındıktan sonra sünnet kılınmaz. Öğleyin camiye gelen, ikamet okunmuş veya farza durulmuşsa, o da hemen imama uyar. Farzı kıldıktan sonra kılamadığı ilk sünneti kılar. Sonra da son sünneti kılar. Yatsı namazının farzı kılınırken camiye gelen kimse ise, öğle namazında anlatılan gibi hareket eder. (Halebi) İkindi namazının farzı kılınırken camiye gelen kimse, hemen imama uyar. Farzdan sonra da artık sünneti kılmaz. Çünkü ikindinin farzından sonra nafile kılmak mekruhtur. Fakat kaza namazı kılmak caizdir. Akşama kırk dakika kalıncaya kadar kaza namazı kılınabilir. Camiye girip, cemaat başlamadan ikindinin sünnetini iki rekat olsun kılma imkanı varsa, iki kılmalıdır. Peygamber efendimizin, ikindinin sünnetini iki rekat kıldığı zamanlar da olmuştur. Eshab-ı kiramdan, (Resulullah, ikindinin farzından önce, iki rekat namaz kılardı) rivayetleri de vardır. Camilerde yapılan bazı hatalar Sual: Camilerde genellikle yapılan hatalar nelerdir? CEVAP Abdest alırken ayaklar üç kere yıkanmıyor, üç kere hilallenmiyor, kaplama mesh sünneti yapılmıyor. Gerek ayakları üç defa yıkama sünnetine ve gerekse kaplama mesh sünnetine riayet etmelidir. Hadis-i şerifte (Unutulmuş, terkedilmiş bir sünnetimi ortaya çıkarana, yüz şehit sevabı vardır) buyuruldu. (Hakim) Abdest alıp ıslak ayakla camiye girilmemeli. Çıplak ayakla, kolları kısa ve başı açık namaz kılmak mekruhtur. Kameti yürüyerek yapanlar, kamet getirirken ellerini bağlayanlar oluyor. Böyle yapmak mekruhtur. Evinde ezan okurken de elleri kulaklara koymalı, ezan okurken göğsünü kıbleden çevirmemelidir. Camilerde kimisi ayakları çok açıyor, kimisi de hiç açmıyor. Hanefi’de ayakların dört parmak kadar açılması sünnettir. Şafii’de bir karış kadar açılır. Tekbir alırken avuç içleri yüze karşı tutanlar oluyor ve parmaklarını bitiştirenler çıkıyor. Tekbir alırken avuç içleri kıbleye karşı getirmek ve parmakları kendi haliyle açık bırakmak gerekir. Secdeden kıyama kalktıktan sonra ayaklarını dört parmak kadar açanlar oluyor. Secdeden kalkmadan önce açmak gerekir. Tehiyatta otururken dizler tutulmaz, parmaklar diz hizasında olur. Tehiyatta parmaklar kendi halinde açık kalır. Hanefi’de tehiyatta iken parmak kaldırmak sünnet, mekruh, haram diyen âlimler vardır. Parmak kaldırılmamalı. Şafii’de parmak kaldırmak sünnettir. İki kişi cemaatle namaz kılarken biri yarım metre kadar geride duruyor. Aynı hizada durmak gerekir. Sadece imamdan öne geçme ihtimaline karşı, imamdan bir topuk kadar geri durmak iyi olur. Sünnetle farz veya farz ile sünnet arasında konuşanlar çok oluyor. (Kamet getir, pencereyi kapa, saftaki, boşluğu doldur, buyurun siz geçin) gibi sözler söyleniyor. Hatta bir yerden gelmiş arkadaşına hoş geldin diyorlar. Camide sünneti kılıp, farzı beklerken, dışarıdan gelenin selamını almak, sünnet ile farz arasında bir şey okumak, konuşmak ve dua okumak, zikir çekmek sünnetin sevabını yok eder. Bazı âlimlere göre sünneti yeniden kılmak gerekir. Vakit az ise, tefekkür veya kalben zikretmeli, vakit fazla ise, kaza borcu var ise, kaza namazı kılmalıdır. Secdede parmakları kapalı tutmalı, dirsekleri yere koymamalı, iki yana da çıkarıp sağ ve solundakileri rahatsız etmemelidir. İmam selam verince cemaat hemen ayağa kalkıyor. Kalkmadan önce, otururken Allahümme entesselâm ve minkesselâm tebârekte yâ zelcelâli velikrâm demeli. Öğle, akşam ve yatsıda, sünnetler kılınıp namaz bitince, ikindi ve sabah namazının farzını kılınca, Allahümme entesselam... dedikten sonra, üç kere istigfar söylenmiyor. Bazıları da Allahümme entesselamdan önce söylüyorlar. Bu da yanlıştır. Küçük mescidlerde, namaz kılanlar varken, yüksek sesle Kur’an okuyanlar oluyor. Onların şaşırmasına sebep olmamalı. İmam Kur’an okurken namaz kılmak, hele sünnet veya nafile kılmak çok yanlıştır. Ömür boyu kılınacak sünnet ve nafileler, Kur’an-ı kerimi dinleme farzının sevabına erişemez. Camide kıbleye ayak uzatanlar, biçimsiz şekilde oturup tesbih çekenler oluyor. Özürsüz böyle yapmak uygun değildir. İmam namaza başlayacağı zaman sünnete başlamamalı. Başlanmışsa, iki rekat kılıp selam vererek imama uymalıdır. Tefekkür eder Sabahın sünnetini evinde kılıp, camiye gelen kimse, konuşmaz, sesli olarak bir şey okumaz. Dudağını kıpırdatmadan kalbinden kelime-i tevhid okuyabilir veya tefekkür eder. Eğer kazaya kalmış namazı varsa, kaza kılar. Kur’an-ı kerim okunuyorsa dinler. Sabah namazının farzı ile sünneti arasında okunması bildirilen dualar vardır. Bu duaları sabah namazının sünnetinden önce veya farzdan sonra okumalıdır. Çünkü, İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Sünnetten sonra yalnız, (Allahümme entesselam...... ikram) denir. Fazla bir şey okunursa, sünnet namazı, sünnet olan yerinde kılınmamış olur. Bazı âlimler, “Sünnet sakıt olur, tekrar kılınması lazım olur” buyurdu. Farzdan sonra olan sünneti (Allahümme entesselam....) dedikten sonra, daha fazla geciktirmek mekruh olur. Resulullah efendimiz, farzdan sonra, (Allahümme entesselam...) diyecek kadar oturup, hemen son sünnete başlardı. Hadis-i şeriflerde, namazlardan sonra okunmaları bildirilen “Evrâd” son sünnetlerden sonra okunur. Çünkü sünnet namazlar, farzların devamıdır. Son sünnetlerden sonra okumaya, farzdan sonra okumak denilir. (Resulullah farz namazdan sonra Tesbih, Tahmid, Tekbir ve Tehlil okurdu) demek, (Son sünnetlerden sonra okurdu) demektir. (Redd-ül Muhtar) Bunlar, Hanefi mezhebine göredir. Şafii mezhebinde durum farklıdır. Herkes kendi mezhebine göre amel etmelidir. Mesela bir Hanefi, “Şafiiler imam arkasında Fatiha okuyor” diye Fatiha okursa, tahrimen mekruh işlemiş olur. Namazı iade etmesi vacip olur. Camide ilahi okumak Sual: Büyük camide birkaç imam var. İmamlar sıra ile namaz kıldırıyor. İmamın biri, kendi sırası gelince, namazdan sonra ilahi ve şiir okuyor. Hep aynı ilahiyi okuyor. Böyle ilahi okuması bid’at midir? CEVAP Mümini kötülemek, şehevi aşk, ahlaksızlık gibi haram şeyler bulunan şiiri okumak tahrimen mekruhtur. Vaaz, nasihat, hikmet, Allahü teâlânın nimetleri bulunan, müminleri öven şiirleri yani ilahi ve mevlidi teganni etmeden okumak sevap ve tarihi şiirleri ara sıra okumak mubah ise de, şiirle meşgul olmak makbul değildir. Camilerde ilahi ve mevlidleri [namaz kılanlara mani olmamak şartı ile], ara sıra okumak caizdir. Her zaman okuyup, âdet haline getirmek caiz değildir. (Redd-ül Muhtar) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İlahi, kaside ve Kur'an-ı kerimi teganni ile okumak ve dinlemek, bizim yolumuzda yasaktır. (1/266 ve 3/7) Şiir, vezinli söze denir. Nağme bulunmayan güzel sesi dinlemek mubahtır. Sıkıntı gidermek için, nağme ile, kendi kendine okumak caiz diyenler vardır. Fakat, başkalarını eğlendirmek veya para kazanmak için okumak haramdır. (Ahlak-ı alai) Görüldüğü gibi, imamın ilahiyi âdet haline getirmesi uygun olmaz. Camide koku sürmek Sual: Bizim mahallenin muhtarı camide bazen yanındakilere esans sürer. Emekli bir hoca, "Bana verme bu bid'at" diyerek camide huzursuzluğa sebep oldu. Camide koku sürmek bid'at midir? CEVAP Günah olan bid'at dinde değişiklik yapmak demektir. Esans sürmekle dinde değişiklik yapılmıyor. Camide koku sürmek belki dikkati çeker, rahatsız olan olabilir, istemeyene de koku sürmüş olunabilir. Ama bid'at demek uygun olmaz. Koku sürünmek sünnettir. Güzel kokuyu reddetmek sünnete aykırıdır. Tirmizi’nin bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah (Güzel kokuyu reddetmezdi) buyuruluyor. Koku hakkında bildirilen hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Şu üç ikram geri çevrilmez: güzel koku, süt ve minder veya yastık.) [Tirmizi] (Güzel bir koku ikram edilen, onu sürünsün ve reddetmesin.) [Taberani, Hakim] (Verilen reyhanı reddetmeyin. Reyhan Cennet kokusudur.) [Tirmizi] (Şu üç şey her Müslümana vaciptir: Cuma günü yıkanmak, misvak kullanmak ve güzel koku sürünmek.) [Buhari, İ.Ahmed] [Buradaki vacib, bilinen vacib değildir, lüzumlu anlamındadır.) (Güzel koku sıkıntıyı giderir.) [Ebu Nuaym] (Güzel kokuyu severim.) [Nesai] (Dört şey Peygamberlerin sünnetidir: Haya, güzel koku, misvak ve evlenmek.) [Tirmizi] (Koku sürünürken Besmele çekmeyen şeytanları sevindirmiş olur.) [İ.Sünni] (Rahmet melekleri kadınlara mahsus koku sürünen erkeğe yaklaşmaz.) [Taberani] (Bir kadın, cezbedici koku sürer ve erkekler de ona bakarsa, evine gelinceye kadar Allahü teâlânın gazabında olur.) [Taberani] Kadınların güzel kokuyu eşlerine karşı evinde sürünmesi gerekir. Sünnetleri camide kılmak Sual: Camilerde sünnet namaz kılmak bid'at mi? CEVAP Camide sünnet ve nafile kılmak bid'at değildir. Farzdan sonra son sünnet yoksa, farzı kılınca veya son sünneti kılınca, imamın, sağa, sola veya cemaate dönmesi müstehaptır. İşlerini görmesi için hemen gitmesi de caizdir. Âyet-el-kürsi ve tesbihleri okumaları ve ellerini kaldırarak dua etmeleri müstehaptır. (Merakıl-felah) Dare Kutni’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Peygamber efendimiz, farz namazdan sonra, sünneti farz kıldığı yerde kılmazdı) buyuruldu. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle: (Farz namazı kıldıktan sonra nafile [sünnet] kılmak isteyen, biraz ileri veya geri çekilsin! Yahut biraz sağa sola gitsin!) [Abdürrezzak] (Namazını mescitte kılan, evi için de bir nasip ayırsın! Çünkü Allahü teâlâ, onun evinde kıldığı namaza da sevap verir.) [Müslim] (Mescide girince, oturmadan önce iki rekat namaz kılın! Sonra ister oturun, ister işinize gidin!) [Ebu Davud] (İkamet okunduktan sonra farzdan başka namaz kılmayın!) Orada bulunanlar, (Ya Resulallah, sabah namazının iki rekat sünnetini de mi kılmayalım?) diye sual edince buyurdu ki: (Evet sabahın iki rekat sünnetini de kılmayın!) [Beyheki] Sual: İkamet okunurken camiye girince oturmak gerekir mi? CEVAP İkamet okunurken camiye giren, imam ayağa kalkmamışsa, oturur. İmam otururken ayakta beklemek mekruh olur. İmam ayakta ise ayakta durmanın mahzuru olmaz. (Nimet-i İslam) Sual: Birçok camilerin giriş yerlerine sandalyeler konmuş. Sandalyede namaz kılanlar oluyor. Sebebini sorunca da, dini bir gerekçe gösteremeyip, (Dinimizde kolaylık olduğu, güçlük olmadığı için sandalyede namaz kılıyoruz) diyorlar. Doğru mu? CEVAP Doğru değildir. Dinde güçlük yok demek, (Size güç gelen ibadetleri yapmayın veya bu ibadetleri istediğiniz gibi değiştirin) demek değildir. Dinimizin izin verdiği ruhsatlardan istifade edin demektir. Ayağını yıkamak zor gelen kimse, çıplak ayağına veya naylon çoraba mesh edemez. Ojenin üstünü veya kaplanmış dişini mesh edemez. Fıkıh kitapları, hastanın nasıl namaz kılacağını en ince teferruatına kadar bildirmiştir. Gerek Peygamber efendimiz ve gerekse ulema, sandalyede namaz kılmaya izin vermemiştir. Kendi kafasına göre, dini değiştirenler büyük vebal altındadır. Sual: Camide her namazdan sonra müsafeha etmek sünnet mi? CEVAP Muteber eserlerde, âdet etmeden namazlardan sonra camide ara sıra müsafeha etmenin caiz olduğu bildiriliyor. İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Camide her namazdan sonra müsafeha etmek bid'attir. Şiilerin âdetidir. (Redd-ül Muhtar) Sual: Camide sünneti kılıp, farzı beklerken, dışarıdan gelenin selamını almak, sünnet ile farz arasında bir şey okumak, konuşmak ve nafile namaz kılmak gibi sünnetin sevabını yok eder mi? CEVAP Evet. Vakit az ise, tefekkür veya kalben zikretmeli, vakit fazla ise, kaza namazı kılmalıdır! Sual: Camiye gidene kesin olarak Müslüman denebilir mi? CEVAP Beş vakit namaza cemaatle devam eden kimse Müslümandır. Dünyevi bir menfaat için beş vaktin hepsine devam etmek çok zordur. Bilhassa yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmak münafıklara ağır gelir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mescide devam edenin imanlı olduğuna şahitlik edin! Çünkü Allahü teâlâ “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahirete inanan imar eder” buyurdu.) [İbni Mace] Demek ki, mescidlerin imarının içinde, mescide [camiye] devam etmek de vardır. Sual: Müezzinin, arkada tek başına imama uyması mekruh mu? CEVAP Evet. Sual: Kıble yönündeki büyük harfli yazılara karşı namaz mekruh mu? CEVAP Mekruh olmaz. Sual: Öğleyin camiye girince, vaktin sünnetine, ilk kazaya kalmış öğlenin farzına, tehıyyet-ül-mescide de, bir de sübha namazına niyet etmek caiz mi? CEVAP Evet, her niyet için ayrı sevap verilir. Sual: Camide arka saftaki bir yaşlıya yer vermek caiz mi? CEVAP Evet. Sual: Unutulan şeyi almak için, camiye abdestsiz girmek caiz mi? CEVAP Girip hemen çıkmalı. Sual: Mescide girince okunması gereken bir şey var mı? CEVAP Besmele ile girmeli ve itikâfa niyet etmeli. Sual: Camiye girip oturduktan sonra, tehıyyet-ül-mescid kılınır mı? CEVAP Kılınır. Sual: Camide, Kur'an-ı kerim okunan tarafa dönmek efdal midir? CEVAP Evet. Kâbe’ye karşı dönmek de caizdir. Sual: Sabahın sünnetini evde kılıp camide, kaza namazı kılmak caiz mi? CEVAP Kazası varsa caizdir. Sual: Camide imam Kuran-ı kerim okuduktan sonra el-fatiha deyince fatiha okumak şart mı? CEVAP İmam el-fatiha deyince Fatiha okumak gerekmez. Okunmasında da mahzur yoktur. Sual: Bulunduğumuz mahalleye bir mescit yapıyoruz. Fakat arsanın durumuna göre helasını kıble tarafına yapmak gerekiyor. Bir mahzuru var mıdır? CEVAP Mescidin kıble tarafına hela yapmak mekruhtur. Ancak, mescidle hela arasında cami duvarına bitişik olmayan bir duvar varsa mekruh olmaz. (Hindiyye) Sual: Turistlerin camiye gusülsüz girmeleri günah değil midir? CEVAP İmansız turistler, Rabbimizin emir ve yasaklarına muhatap değildir. İmansızlık, bütün günahlardan büyüktür. Sevap günah müslümanlar içindir. Sual: Bir mescidin, bir caminin üstü de semaya kadar mescit hükmünde olduğuna göre, mescidlerin üstüne bina yapmak caiz olur mu? CEVAP Yapılmış bir caminin, bir mescidin üstüne bina yapmak caiz değildir. Nitekim ceddimizin yaptığı camilerin üstünde bina yoktur. Mescit yapılırken, üstüne imam lojmanı gibi bina yapılmasının caiz olduğu Redd-ül Muhtar'da yazılı ise de, caiz olan bir şeyi zaruret bulunmadıkça yapmamak iyi olur. Sual: İşyerimizin mescidinde imamlık yapıyorum. Cemaatin sıcaktan rahatsız olmaması için mescide klima koyduk. Klima ile cemaat oynayınca, arıza olabiliyor. (Görevlilerden başkası klimaya dokunmasın) diye bir yazı yazdık. Cemaatten biri, (Mescide Latin harfiyle yazı yazılmaz) diyerek yazıları söküp atıyor. Orada bulunan takvimi de alıyor. Bu şahsın yaptığı uygun mudur? CEVAP Yazdığınız yazıda mahzur yoktur. Faraza günah olsa bile, idarecilerden başkasının buna müdahale etmeye hakkı yoktur. Herkes, her suçu kendi eliyle düzeltmeye kalkarsa, anarşi çıkar. Hiç kimse, başkalarının işine karışmamalıdır! Camide yanlış bir iş yapılıyorsa, oranın idarecisi kimse, ona bildirilir. Sual: Beytullah ne demektir? CEVAP Kâbe’ye de, camiye de "Beytullah" denir. Allah’ın evi demektir. Allah’ın evinden maksat, Allahü teâlâya ibadet edilen yer demektir. Her fırsatta camiye gitmeye çalışmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Camiler Allah’ın evidir.) [Hakim] (Allahü teâlânın en çok sevdiği yer, camilerdir.) [Hakim] (Camiye gelen Allah’ın misafiri olur. Allahü teâlâ da, misafirine elbette ikram eder.) [Taberani] Süslü camiler Sual: Camileri süslemek günah mıdır? CEVAP Camilerin kıbleden başka duvarını süslemek caiz ise de, bu parayı fakirlere vermek daha iyidir. Kıble duvarını kıymetli şeylerle, renklerle süslemek mekruhtur. Yan duvarların fazla süslü olması da mekruhtur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İnsanlar camilerin süsüyle övünmedikçe kıyamet kopmaz.) [İbni Mace] (Bir zaman gelir ki Kur'anın merasimi ve Müslümanlığın da ismi kalır. Müslüman denilen kimseler Müslümanlıktan çok uzak olur. Camileri süslü, hidayet bakımından ise viran olur.) [Deylemi] İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: (Namazda huşu esastır. Buna mani olan her şeyden kaçınmalıdır. Mescidlerdeki nakış ve işlemeler, namaz kılanın gözüne dokunur, onu meşgul eder, huşuya mani olursa, namazın sevabı azalır. Bunun vebali o süsleri yaptıranlaradır. Arkadaşları İsa aleyhisselama dediler ki: - Şu mabed, ne kadar da güzel bir sanat eseridir, ne güzel tezyinatlı bir şekilde yapılmış. İsa aleyhisselam buyurdu ki: - Allahü teâlâ, bu mabedde taş üstüne taş koymaz, hepsini harap eder. Sizin hayran olduğunuz süslere Allahü teâlâ kıymet vermez. Resul-i ekrem efendimiz, Medine mescidini inşa ederken, Cebrail aleyhisselam gelip, (Nakışsız olarak yapın!) dedi.) [İhya] Mescid-i dırar nedir? Peygamber efendimiz zamanında münafıkların, fitne ve fesat yuvası ve silah deposu olarak kullandıkları ve Kubâ denilen yerde yaptırdıkları bir mescittir. Zındığın biri, (Allah camilerin yıkılmasını emrediyor, Peygamber de yıktırdı. Bugünkü camiler, mescidler geleneğe dayanan bir bid’attir) diyor. Bu çok cahilce bir iddiadır. Peygamber efendimizin Medine’ye hicretinden sonra, birçok kimsenin Müslüman olması, münafıkları iyice endişelendirmişti. Münafıkların başı olan Abdullah bin Ubey bin Selûl’ün dayısının oğlu olan Ebû Âmir, papazlığa özenir ve papaz elbisesi giyerdi. Peygamber efendimizi kıskanarak, kendisine uyanlarla birlikte Mekke’ye gitti ve müşriklere katıldı. Bedir, Uhud ve Hendek muharebelerinde Müslümanlara karşı savaştı. Mekke’nin fethinden sonra Şam’a kaçtı. Oradan Medine ve Kubâ’daki münafıklara haber gönderip, kendisine Kubâ’da bir mabet yapmalarını ve burasını silah deposu olarak kullanmalarını istedi. Kendisinin de Bizans ordusuyla yardıma geleceğini bildirdi. Münafıklar da Peygamber efendimizin hicreti esnasında Medine’ye gelirken Kubâ’da inşa ettirdikleri Kubâ Mescidi karşısında gösterişli bir mescit yaptırdılar. Buna mescid-i dırar denmiştir. Münafıklar, Müslümanları bölerek birbirine düşürmek istiyorlardı. Hatta Bizans askerleri Medine’ye gelince, mescide depo ettikleri silahlarla onlara yardım edeceklerdi. Peygamber efendimizin orada namaz kılmasını sağlamakla da, Mescid-i Dırâr’ın mukaddes bir yer olduğu intibaı hasıl olacaktı. Böylece Müslümanlar da namaz kılmaya koşacak ve münafıkların oyununa geleceklerdi. Dırar Mescidinin kurucularından beş münafık gelerek; “Yâ Resulallah, kış gecesinde ve yağmurlu zamanlarda hasta ve hacet sahibi olanların namaz kılmaları için bir mescit yaptık. Sel geldiği zaman vadi, Kubâ Mescidi cemaatı ile aramıza engel oluyor. Namazımızı kendi mescidimizde, sel çekilip gidince de onlarla birlikte kılacağız. Mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz” dediler. Peygamber efendimiz de; “Ben, şimdi sefere çıkıyorum. Seferden dönersek ve Allahü teâlâ da dilerse, orada size namaz kıldırırız” buyurdu. Peygamber efendimiz, Tebük’ten dönüp Medine’ye gelirken, Zi-Evân denilen yerde konakladı. Bu sırada Dırar Mescidini kuran münafıklar, gelip Peygamberimizi Dırar mescidine götürmek istediler. Allahü teâlâ, Tevbe suresi 107-110. âyet-i kerimelerini indirerek oraya gitmemesini bildirdi. Âyet-i kerimelerin kısaca meali şöyledir: (Müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resûlüne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescit kuranlar, “Bununla iyilikten başka bir şey istemedik, diye yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder. Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit (Kubâ Mescidi) içinde namaz kılman elbette doğru olanıdır.) Peygamber efendimiz bu âyetler indikten sonra, Mâlik bin Duhşüm ile Âsım bin Adiy’e, “Şu halkı zalim olan mescide gidiniz. Onu yıkınız, yakınız” buyurdu. Onlar da gidip, binayı ateşe verdiler. İlk camiler ve Allah’ın evleri Yeryüzünde yapılan ilk ibadet yeri, Mekke şehrinde bulunan Kâbe’dir. Buraya "Mescid-i Haram" da denir. Allahü teâlânın "Benim evim" buyurduğu Kâbe’ye "Beytullah = Allah’ın evi" denir. Bunun gibi, camilere de "Beytullah" denir. Böyle söylemek, camilerin çok şerefli olduğunu bildirmek içindir. Kâbe, Hazret-i Âdem tarafından yapılmıştı. Nuh aleyhisselam tufanında yıkıldı. Bugünkü Kâbe’yi İbrahim aleyhisselam ile oğlu Hazret-i İsmail yapmıştır. Müslümanların önemli mabedi olan "Mescid-i Aksâ"; Hazret-i Süleyman zamanında, M.Ö. 965-926 yıllarında onun tarafından Finikeli mimarlara yaptırılmıştır. Fakat Kudüs’ü zapteden Buhtunnasar tarafından yaktırıldı. Binanın arsası Kudüs Müslümanlarının eline geçince, "Mescid-i Aksâ" denilen cami tekrar yapıldı. Müslümanlar için değeri çok yüksek olan camilerden biri de, Medine’deki "Mescid-i Nebi"dir. Medine’nin en büyük camisidir. Resulullah efendimiz, Medine’ye hicret ettiği zaman, devesinin ilk çöktüğü yerde inşa edilmiştir. Peygamber efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir’den ödünç aldığı 10 altın ile bu mescit tamam oldu. Medine’de iken, Peygamberimiz vefat edinceye kadar, bütün namazlarını hep bu camide cemaatle kıldı. Peygamber efendimiz, Medine’ye hicret ederken, önce Kubâ köyüne uğradı. Burada Kubâ Mescidi denilen camiyi yaptırdı. İlk Cuma namazının kılındığı cami, Ranuna Vâdisindeki "Mescid-i Cuma"dır. Mescid-i Fadih, Mescid-i beni Kureyzâ, Mescid-i Ümm-i İbrâhim, Mescid-i Beni Zafer, Mescid-ül-İcâbe, Mescid-ül-Fetih, Mescid-ül-Kıbleteyn, Mescid-i Zühâbe, Mescid-i Cebel-i Ayniyye, Mescid-ül-Baki ilk camilerden bazılarıdır. Mescid-i Dırâr, Kubâ köyünde bulunan münafıkların ileri gelenleri tarafından, kötü maksatla yaptırılan toplantı yeridir. Resulullah efendimiz bunu yıktırmıştır. Camiler Allah’ın evleridir. Allahü teâlâ; cami yapmayı, tamir etmeyi emretmektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Kâfirliklerini itiraf eden müşriklerin, Allah'ın mescidlerini imar etme yetkileri yoktur. Allah’ın mescidlerini sadece, Allah’a ve ahiret gününe inanan, namaz kılan, zekat veren ve ancak Allah’tan korkanlar imar eder.) [Tevbe 17-18] (Allah'ın mescidlerinde, Allah'ın adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır?) [Bekara 114] (Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin.) [Araf 31] (Mescidler elbette Allah’ındır.) [Cin 18] Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Mümin öldükten sonra, 7 amelinin sevabı kabrinde de kendisine yazılır. Bunlardan biri de cami yaptırmaktır.) [Ebu Davud) (Allah rızası için bir cami yapana, Allahü teâlâ da Cennette bir ev yapar.) [Buhari] Mihrab ne demektir? Sual: Birçok camilerde Mihrabın üstünde, Al-i İmran suresinin 37.âyeti yazılıdır. Buradaki mihrab ne demektir? CEVAP Mihrab, müstakil bir ev, mescit veya mescit içinde müstakil bir oda diye tarif edilmiştir. Arabide, meclisin en kıymetli yerine ve ön tarafına da mihrab denir. Mihrab, harb kökünden gelir. Çünkü burada şeytanla harb yapılır. (Kadı Beydavi) Hazret-i Meryem’in validesi Hanne ihtiyarlamıştı. Bir ağaç gölgesinde otururken, bir kuşun, yavrusuna bir şeyler yedirdiğini gördü, kendisinde de annelik hevesi uyandı. (Ya Rabbi, eğer bana bir çocuk ihsan edersen, nezrim olsun onu Beyt-ül-mukaddese hizmetçi olarak vereceğim) dedi. Bu duası kabul olduktan sonra kocası İmran bin Masan vefat etti, daha sonra da Hazret-i Meryem’i doğurdu. Hanne, Hazret-i Meryem’i bir hırkaya sararak Mescid-i Aksaya götürdü. Oradaki din âlimleri olan 29 zatın yanına bıraktı. (Bu bir adaktır, kabul ediniz) dedi. Herbiri, onu alıp himaye etmek istedi. Bu yüzden aralarında ihtilaf çıktı. Zekeriyya aleyhisselam, o zatların reisi ve Hazret-i Meryem’in teyzesinin kocası idi. Bu sebeple Hazret-i Meryem’i kendi alıp himaye etmek istedi. Diğer zatlar ise, (Meryem’e anası herkesten daha yakın iken, onu kendi yanında bırakmıyor, artık senin yanında bırakılması uygun olur mu? En iyisi kur’a çekelim kime çıkarsa, o alıp baksın) dediler. Irmağa gittiler, kalemlerini suya attılar. Hangisinin kalemi sabit kalıp suyun yüzüne çıkarsa, Hazret-i Meryem’e o bakacaktı. Bunlardan yalnız Hazret-i Zekeriyya’nın kalemi su üzerine çıkıp kaldı. Hazret-i Meryem’i, Zekeriyya aleyhisselam alıp, teyzesinin yanına götürdü. Hazret-i Meryem, genç bir kız olunca, onun için Mescid-i Aksa’da merdivenle çıkılan, yüksek bir çardak yaptırdı. Bu çardağa mihrab deniyordu. Sonra Hazret-i Meryem’i buraya bıraktı, onun yiyecek ve içeceğini yalnız kendisi götürür, ona verirdi. Başkaları onun yanına giremezdi. Bu esnada, Hazret-i Meryem’e Allahü teâlâ, çeşit çeşit nimetler; yaz mevsiminde kış meyvesi, kış mevsiminde de yaz meyvesi ihsan etti. Hazret-i Zekeriyya, (Ya Meryem! Bu nimetler sana nereden geliyor) diye sual etti. Hazret-i Meryem’in cevabı âyet-i kerimede şöyle bildirilmektedir: (Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mihraba her girişinde orada bir rızık bulur, "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da, "Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir" dedi.) [Al-i İmran 37] Camide yer ayırmak Sual: Camide safta boş yer görünce gidip oraya oturdum. Bir arkadaş geldi, burası benim yerim, dedi. Ben az önce okuduğum Mushafı kitaplığa koymak için kalkmıştım dedi. Ben de camide yer mi yok, birkaç başka yere otursan, ne fark eder dedim. Tartışmayı büyütünce kalkmak zorunda kaldım. Ne yapmak uygundu? CEVAP Camide kendine muayyen yer ayırmak mekruhtur. Fakat, dışarı çıkarken, kimse oturmasın diye, yerine ceketini bırakırsa, gelince oraya tekrar oturabilir. (S. Ebediyye) Camide böyle şeyler konuşmak uygun olmaz. O arkadaş, ceketini veya başka şey bırakmadığı için oturmanız normal. Kalk burası benim demek hoş olmadığı gibi, sizin de ısrar etmeniz hoş olmamış. Böyle işlerde hep fedakârlık bizden olmalı. Haklı da olsak, hak benim dememeli, peki demeli hemen yeri teslim etmeli. Sesi yükseltmeden konuşmalı, iki taraftan biri yaşlı ise, yaşlı olana da saygılı davranmalı. Sual: Camide konuşmak, şakalaşıp, gülüşmek caiz midir? CEVAP Zaruretsiz konuşmamalı ve gülmemelidir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Camide gülmek, kabirde karanlığa maruz kalmaya sebeptir.) [Deylemi] (Ahir zamanda camide dünya kelamı konuşanlarla beraber olmayın! Allahü teâlânın böyle kimselerle işi yoktur.) [İbni Hibban] (Hayvanların otu yediği gibi, camide konuşmak da sevapları yer, yok eder.) [İ.Gazali] (Mescitte dünya kelamı söyleyenin ağzından kötü bir koku çıkar. Melekler, “Ya Rabbi, bu koku bizi rahatsız ediyor” derler. Hak teâlâ da buyurur ki: “İzzim celalim hakkı için, onlara büyük bela veririm.”) [Ey Oğul İlm.] Farz ile sünnet ve sünnet ile farz arasında da konuşuluyor. Bu konuşma, sünnetin sevabını yok eder. Zaruretsiz konuşmamalıdır. Camiye girerken Sual: Camiye girerken, dua edilir mi? Oradakilere selam verilir mi? CEVAP Eğer Camide Kur’an okunmuyorsa oradakilere selam verilir. Caminin kapısından içeri girerken dua etmeli, mesela (Ya Rabbi, bana fazlınla rahmet kapısını aç) demelidir. Evimize girerken de aynı şekilde dua etmelidir. Bir hadis-i şerif meali: (Mescide giren, Peygamberinize [Esselamü aleyküm ya Resulallah diyerek] selam versin! Sonra, “Ya Rabbi, bana rahmet kapılarını aç” diye dua etsin.) [Müslim, Ebu Davud, Nesai] (Rahmetin çıkış kapısı her zaman açık ise de, giriş kapısı olan kalbler, herkeste açık değildir. Bunun açılması için dua etmeliyiz!) Camiden çıkarken de aynı şekilde, (Ya Rabbi, bana fazlınla rahmet kapısını aç) diye dua etmelidir. Camide konuşmak Sual: Camilerde dünya kelâmı konuşmak sevablarımızı azalttığına göre, camide ihtiyâç halinde konuşmak, (Soğuk geliyor, pencereyi kapatın, ön saftaki boş yerleri doldurun, balkonda yer var, oraya çıkın) gibi sözler dünya kelâmı sayılır mı? CEVAP Camiye girerken itikâfa niyet edilirse, konuşmak zarar vermez. İhtiyaç halinde yukarıdaki sözleri konuşmakta mahzur yoktur. İtikâf edene, hep ibâdet etmiş, namaz kılmış gibi sevab yazılır. İtikâf demek, bir müddet camiye girip orada kalıp ibadete niyet etmek demektir. Sual: Mescid olarak da kullanılan odaya, abdestsiz girmek caiz midir? CEVAP Hayır, abdestsiz girip oturulmaz, fakat ihtiyaç olunca bir şey almak için girilip çıkılabilir. Haram parayla cami Sual: Avrupa’da uygunsuz yerlerden toplanan haram parayla yaptırılan camide namaz kılınır mı? CEVAP Haram parayla cami yaptırmak, kirli elbiseyi idrarla yıkamaya benzer, daha çok pislenir. Böyle camide namaz kılınmaz. Elde haram para varsa, bir miktar helâl para karıştırmalı. Haramla helâl karışınca, mülk olur. Her ne kadar tayyib [temiz] olmasa da, kullanmak caiz olur. Böyle, helal haram karışık paralarla yapılan camide, namaz kılmak caiz olur. (Hadika) Sual: Cami de, kilise ve havra da Allah’ın evidir denebilir mi? CEVAP Kiliseler ve havralar Allah’ın değil, şeytanın evidir. Allahü teâlâya, Onun istediği gibi ibadet edilen yere Allah’ın evi denir. Mesela Kâbe’ye Beytullah, yani Allah’ın evi denir. Hadis-i şerifte, (Camiler, Allah’ın evidir) buyuruldu. (Hâkim) Kilisede namaz kılınmaz ve Kur’an-ı kerim okunmaz; çünkü kilisede, şeytanlar toplanır. Kilise putlardan temizlenirse, namaz kılmak mekruh olmaz. (Redd-ül-muhtar) Camide kermes Sual: Caminin içinde kermes düzenlemek caiz midir? CEVAP Hayır, caiz değildir. Caminin içinde alışveriş yapmak, mekruhtur. (Redd-ül-muhtar) Bir hadis-i şerifte, (Mescidlerde alışveriş yapmayın) buyuruldu. (Tirmizî, Nesaî, Ebu Davud) Camide telefonu kapatmak Sual: Bir caminin kapısına, (Camide cep telefonlarını kapatın) anlamında, (Hak’la irtibata geçince, halkla irtibatı kesin) diye levha asılmış. Uygun mudur? CEVAP İnsan dışarıdayken de, yani halkın içindeyken de Hak’la beraber olabilir. Aksine camideyken de halkla, dünya ile meşgul olabilir. Telefonunu kapatsa da yine halkla beraber olabilir. Bu bakımdan, (Camiye girerken telefonları kapatalım) demek daha uygun olurdu. Camiye abdestsiz girmek Sual: Unuttuğu bir eşyasını almak için, camiye abdestsiz girmek caiz olur mu? CEVAP İhtiyaç olunca, o kadar zaman için abdestsiz girmek caiz olur, mekruh olmaz. Kıble duvarında levha Sual: Caminin veya evdeki namaz kılınan odanın kıble duvarına, içinde canlı resmi olmayan tablolar, Besmele veya âyet yazılı levhalar asmak caiz midir? Bir de, yere işlemeli seccadeler seriliyor, Bunlar zihni meşgul ettiği için mekruh olmuyor mu? CEVAP Zihni meşgul eden şeyler mekruh olur. Camilerin kıbleden başka duvarlarını süslemek caizse de, fazla süslü olmaları mekruh olur. Kıble duvarını kıymetli şeylerle, renklerle süslemek mekruhtur. (Redd-ül-muhtar) Resimli, nakışlı seccadeler zihni meşgul ediyorsa kullanmamalıdır. (S. Ebediyye) Kıble duvarını sade yapmalı, hiçbir şey asmamalı ve yazı yazmamalıdır. Mahya kurmak Sual: Camilerde iki minare arasına mahya kurmak caiz midir? CEVAP Hayır. Çifte minareli camilere mahya kurulması, sultan üçüncü Ahmed han devrinde sadrazamlık yapmış olan Damat İbrahim Paşa’nın 1719’de ihdas eylediği bid’attir. (Mirat-ül-Haremeyn s.802) Minarede ışık yakmak Sual: Vaktin girdiğini belirtmek için minarede ışık yakmak caiz midir? CEVAP Caiz değildir. Minarelerde ışık yakmak Mecusilere benzemek olur, bid’attir. (Tahtavi) Camide fazla ışık yakmak Sual: Özellikle mübarek gecelerde, camilerde çok ışık yakıyorlar. Bu israfa girmiyor mu? CEVAP Mübarek gecelerde, camilerde fazla ışık yakmak bid’attir. (Eşbah, Ukud-üd-dürriyye) Önce camiye gitmek Sual: (Herhangi bir şehre gidince önce camiye gitmeli) deniyor. Bunun hikmeti nedir? CEVAP Önce Allahü teâlânın evini ziyaret etmek, onun misafiri olmak önemlidir. İki hadis-i şerif meali: (Camiler Allah’ın evleridir ve müminler de Onun ziyaretçileridir. Ziyaretçisine ikram etmesi, ziyaret edilen üzerine haktır.) [Hâkim] (Güzel abdest alıp camiye giren misafirine Allahü teâlâ mutlaka ikram eder.) [Beyheki] Hadis-i şerifte bildirilen hususların doğruluğundan şüphe etmemeli. Birçok kimseden bir memlekete gidince önce camiye giden Müslümanın işinin rast gittiğini işittik. Şahsen biz de, önce camiye gidince, işimizin rast gittiğini çok gördük. Bu ziyaret işini îtiyat [alışkanlık] hâline getirmeli. Mekruh vakit değilse, iki rekât tehıyyet-ül-mescid namazı kılmalı. Cünübün mescide girmesi Sual: Âcilen bir şey almak zorunda kalan cünüp, mescide girip o şeyi alıp çıksa, caiz olur mu? CEVAP Mescide teyemmüm ederek girip, o eşyayı alıp hemen çıkar. (S. Ebediyye) Başkasını rahatsız etmek Sual: Camide, öndeki boş yerlere geçmekte mahzur olur mu? CEVAP Kimseye çarpmadan, sıkıntı vermeden geçilebilirse mahzuru olmaz. Geçerken ister istemez insanlar rahatsız olur. Başkalarını rahatsız etmek günahtır. Geç kalanın, başkalarını rahatsız etme ihtimali olduğu için, ön saflara geçmemesi daha uygun olur. Camileri imar etmek Sual: Kur'an-ı kerimde, camileri imar etmenin öneminden bahsediliyor. İmar ne demektir? CEVAP Önce o âyet-i kerimenin mealini yazalım: (Allah'ın mescitlerini ancak, Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazı doğru kılan, zekâtını veren ve Allah'tan korkan kimseler imar eder.) [Sadece böyle inanan kimselerin yaptıkları işler, Allah katında doğru ve makbul olur.] (Tevbe 18) Âyet-i kerimede geçen imar, yeni mescitler yapmak, mevcut mescitleri restore etmek, dışarıdan gelebilecek zararlardan korumak, kullanışlı hâle getirmek, hasır, halı gibi şeyler sermek, ışıklandırılmasını yapmak, kış ve yaz rahatça ibadet edilecek hâle getirmek, mescitlerde devamlı namaz kılmak, Kur'an okumak, vaaz etmek, ilim öğrenmek ve öğretmek gibi işler yapmaktır. (Beydavî) Âyet-i kerimede bildirilen vasfa haiz müminlerden başkasının, mescit yaptırmasının ve diğer bütün iyi işlerinin hiç kıymeti yoktur. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecektir.) [Tevbe 17] Camide oyun oynatmak Sual: Bazı camilerde tenis oynatıldığı gibi Karagöz ve Hacivat oyunu da gösterilmiş, çeşitli resimler de konmuştur. Maksat ne olabilir? CEVAP İyi niyetle de yapılsa hiç uygun değildir. İki hadis-i şerif: (Cebrail aleyhisselam, “Biz, köpek ve resim olan yere girmeyiz” dedi.) [Buhari, Taberani] (Resim, cünüp ve köpek olan yere melek girmez.) [Ebu Davud, Nesaî] Camide dünya kelâmı konuşmak bile caiz değildir. Dünya kelâmı konuşmak, gülmek, şakalaşmak sevapları yok eder. Nerde kaldı ki, tenis veya başka oyunlar oynansın! İki hadis-i şerif: (Mescitte dünya kelamı söyleyenin ağzından kötü bir koku çıkar. Melekler, “Ya Rabbi, bu kulun mescitte söylediği kelamdan dolayı, ağzından çıkan fena koku bizleri rahatsız ediyor” derler. Hak teâlâ da buyurur ki: “İzzim celalim hakkı için, onlara büyük bela veririm.”) [Ey Oğul İlm.] (Âhir zamanda bazı kimseler, mescidlerde dünyadan konuşacaklar, dünya kelamı söyleyecekler. Onlarla beraber olmayın! Allahü teâlânın böyle kimselerle işi yoktur.) [İbni Hibban] Camiyi yol haline getirip, her zaman oradan geçmek, camide bir şey yemek, uyumak da mekruhtur. Alışveriş yapmak da mekruhtur. (Redd-ül-muhtar) Alışveriş yapmak, içinden geçmeyi âdet hâline getirmek, dünya kelamı konuşmak bile caiz olmayınca, tenis ve başka oyunları oynamak hiç caiz olur mu? Cami oyun eğlence yeri değildir. Çocukları alıştırmak için mubah olan şeyler yaptırılabilirse de, bunları başka yerde yapmalıdır. Sual: Bir caminin veya mescidin, küçük veya büyük olmasındaki ölçü nedir, neye göre küçük veya büyük denmektedir? Cevap: Bir caminin veya mescidin, kıble duvarı ile arka dıuvarı arası yirmi metreden az ise, bu mescide, küçük mescid denir. Camiye, eve, sağ ayakla girmeli Sual: Camiye, eve, tuvalete girerken ve buralardan çıkarken de, dinimizin bildirdiği belli bir ölçü var mıdır yoksa herkes istediği gibi girip çıkabilir mi? Cevap: Camiye sağ ayak ile girilir ve camiden çıkarken de, önce sol ayak ile çıkılır. Uyûn-ül-besâirde; “Camiye girerken, girmeden evvel, önce sol, sonra sağ ayakkabı çıkarılır. Bundan sonra, önce sağ ayakla camiye girilir. Önce sol ayakla çıktıktan sonra veya çıkmadan evvel, önce sağ ayakkabı giyilir” deniyor Hadîkada da deniyor ki: “İmâm-ı Nevevî Müslim şerhinde buyuruyor ki, mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehabdır. Ayakkabı, gömlek giyerken, baş tıraş ederken ve tararken, bıyık kırkarken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide, Müslümanın evine ve odasına girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, camiden ve Müslümanın evinden, odasından çıkarken, helaya girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlamak müstehabdır. Bunları tersine yapmak, tenzihi mekruh olur. Çünkü şekilde olan sünneti terk etmek olur.” Sarımsak yiyenin camiye gitmesi Sual: Soğan, sarımsak gibi koku yapan şeyleri yiyerek camiye veya toplum içine gitmenin dinen bir mahzuru var mıdır? Cevap: Hadîs-i şerifte; (Soğan, sarımsak yiyen, mescidimize gelmesin!) buyuruldu. Çünkü, melekler pis kokudan incinir. Pırasa gibi pis kokulu şeyleri yiyenler ve cüzzam, baras hastaları, yarası kokanlar, üzeri balık, et kokanlar da böyledir. Bunlar mescide sokulmaz. Mescide giderken çiğ soğan, sarımsak yemek, tenzihen mekruhtur. Pişmiş yemek mekruh değildir. İlaç olarak yemek caizdir. Sual: Camilerde, beş vakit namazın ardından müsafeha etmenin, tokalaşmanın dinimiz açısından bir mahzuru olur mu? Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki: “Camide her namazdan sonra birbiri ile müsafeha etmek bidattir. Bayram günleri, camilerde müsafeha ederek bayramlaşmak ve namazlardan sonra, âdet etmeden, ara sıra müsafeha etmek caizdir.” Mabet, ibadet için, toplanılan yerdir Sual: Mabet ne demektir, buralarda ne yapılır, mabetlerin maksadı, gayesi nedir? Cevap: İbadet yapmak için, toplanılan yerlere Mabet veya İbadethane denir. Yahudilerin mabetlerine Sinagog ve Havra denir. Hıristiyanların mabedine Kilise denir. Müslümanların mabedine Mescid ve Cami denir. Mabetlerde ibadet yapılması ve dinlerin emirleri, yasakları, öğretilir. Şimdi mabetlerde konuşan vazifeliler iki şey üzerinde durmaktadırlar: 1- Parlak, yaldızlı sözlerle, acıklı hikâyelerle, nağmeli hazin okumalarla, hatta çalgı ve hoparlörlerle, dinleyicileri rikkate, heyecana getirmek, kalpleri alarak, onların teslim olmalarını, bir gayeye sürüklenmelerini sağlamak. 2- Dinin emirlerini, yasaklarını öğretmek ve bunlara uyulmasını sağlamak. Bugün Hristiyanların kiliselerinde ve Yahudilerin havralarında, kalplerin, ruhların değil de, yalnız nefislerin, düşüncelerin birleştirilmesine çalışılmaktadır. Dinî vecibeler olarak da, eski din adamlarının koydukları ve her zaman, her yerde başka olan şeyler öğretilmektedir. Bunun için, kiliseler, havralar, bir mabet değil, bir politika, bir konferans yeri olup, insanları uyuşturarak, liderlerin, şeflerin arzu ve düşüncelerine sürüklemektedirler. Müslüman görünen bazı kimselerin de, mescid ve camileri, havra ve kiliseye çevirme peşinde oldukları görülmektedir. Cami içinde yasak edilenler Sual: Cami içinde konuşmak, alışveriş yapmak, çocuklar için oyun yerleri yapmak, caminin içinden geçmek dinimizce uygun mudur? Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde buyruluyor ki: “Camiden bazen geçmek caizdir. Yol hâline getirmek mekruhtur. Özür olursa, mekruh olmaz. Camilere necaset sokmak mekruhtur. Üzerinde necaset bulunan kimse, camiye giremez. Fetâvâ-i fıkhiyyede diyor ki: “Mescitte necaset gören kimsenin, bunu hemen temizlemesi lazımdır. Temizlemeyi özürsüz geciktirirse, günah olur. Namaz kılanın üzerinde, secde yerinde necaset görenin, bunu ona bildirmesi lazımdır. Bunu haber vermek ve namazı geçecek olanı uyandırmak vacip değil, sünnettir.” Camide pazar kurmak, yüksek sesle konuşmak, nutuk söylemek, kavga etmek, silah çekmek, ceza vermek tahrimen mekruhtur. Müminin hiciv, aşk, ahlaksızlık gibi haram şeyler bulunan şiiri okuması tahrimen mekruhtur. Camilerde ilahi ve mevlidleri namaz kılanlara mâni olmamak şartı ile, ara sıra okumak caizdir. Her zaman okuyup, âdet hâline getirmek caiz değildir. Camide bir şey yemek, uyumak mekruhtur. Misafir olan müstesnadır. Misafir, camiye girerken itikâfa niyet etmeli, önce tehıyyet-ül-mescid olarak, namaz kılmalıdır. Sonra, yiyebilir ve dünya kelamı konuşabilir. İtikâf eden de yiyebilir, yatabilir. İtikâf sünnet-i müekkededir. İtikâfı terk etmek, beş vakit namazın sünnetlerini özürsüz kılmamak gibi olduğu Berîka da yazılıdır. Camide soğan, sarımsak gibi fena kokulu şeyleri yiyene, sigara içene mâni olmalıdır. Kasapları, balıkçıları, ciğercileri, yağcıları, üzerleri pis ise ve pis kokarsa ve üzeri pis kokanları ve cemaati dili ile incitenleri, camiden çıkarmalıdır. İlaç olarak kokulu şey özür ile veya unutarak yiyen, cemaate gelmez, mazur olur. Pis koku insanlara ve meleklere eziyet verir. Camide, alışveriş olan her akit, sözleşme mekruhtur. Nikah yapmak ise müstehabdır. İbadet etmeyip, camide dünya kelamı ile meşgul olmak tahrimen mekruhtur. Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, camide dünya kelamı konuşmak da, insanın sevaplarını giderir. İbadetten sonra, mübah olan şeyleri, hafif sesle konuşmak caizdir. İslâmiyetin beğenmediği şeyleri konuşmak, her zaman caiz değildir. Cami içinde tütün içmek, soğan, sarımsak yemek haramdır.” Sual: Camide namaz kılmayıp sadece tesbih çekenleri, Kur’ân okuyanları, namaz kılmak için camiye gelenler, camiden çıkarabilirler mi? Cevap: Namaz kılanlar sıkışıyorsa, kılmayanları kaldırabilirler. Mahalle mescidi dar geliyor ise, o mahalleden olmayanları, dışarı çıkarabilirler. Sual: Büyük camilerin bazılarında, bir tarafta Kur’ân-ı kerim okunuyor, diğer tarafta vaaz veriliyor. Böyle durumlarda neyi tercih etmelidir? Cevap: Caminin bir tarafında Kur’ân-ı kerim okunsa, bir tarafta da ehl-i sünnet olan salih bir kimse vaaz verse, vaaz dinlemek efdaldir. Hele hafız fasık ise, teganni ile okuyorsa, dinlemek caiz değildir. Cami, kubbesi, minaresi olan bina demek değildir. İçinde, her gün beş kere, cemaat ile namaz kılınan bina demektir. Namazdan evvel veya sonra, bu cemaate vaaz vermek de caizdir. Vaaz, ehl-i sünnet itikadında olan bir zatın, ehl-i sünnet âlimlerinden birisinin bir kitabına bakarak okuduğu veya ezberden söylediği bir sözünü açıklaması demektir. Mezhepsizlerin, İngiliz casuslarının ve misyonerlerin konuşmalarına vaaz denmez, nutuk ve konferans vermek denir. Camilerde nutuk ve konferans vermek ve bunları dinlemek caiz değildir. Ehl-i sünnet âlimlerinin her sözü, Kur’ân-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin tefsirleri, izahlarıdır. Sual: Camilerde zorla para isteyen dilencilere para verilir mi? Cevap: Camide, sarkıntılık eden dilenciye sadaka vermek haramdır. Camide kendine yer ayırmak Sual: Bir kimse, kendi mahallesindeki camide, namaz kılmak için belli bir yeri, kendisi için ayırabilir mi? Cevap: Camide namaz kılmak için kendine muayyen, belli bir yer ayırmak mekruhtur. Fakat, dışarı çıkarken, kimse oturmasın diye, yerine ceketini bırakırsa, gelince oraya tekrar oturabilir. Umumi yerlerde, Mina’da, Arafat’ta, vapurda, otobüslerde de böyledir. Yani oturmayı âdet ettiği yere başkası oturmuş ise, kaldıramaz. Kendine, ihtiyacından fazla yer ayırırsa, fazlasını başkası alabilir. Bu yerin fazlasını, iki kişi isterse, hangisine verirse, o oturur. İkisi de istemeden, bu fazla yere biri oturursa, bundan alıp ikincisine veremez. Fakat, burayı, onun emri ile, onun için ayırdım, kendim için ayırmadım diye yemin ederse, kaldırabilir. Satıcıların pazar yerinde yerleştikleri yer de böyle olup, önce geleni sonra gelen yerinden kaldıramaz. Bütün bu umumi yerlerde, ilk oturan, herkese zararlı olmuş ise, kaldırılabilir. Sual: Cami içine giren kuşları kovmanın, çıkarmanın veya öldürmenin dinen bir mahzuru var mıdır? Cevap: Camilerdeki yarasa ve güvercinleri kovmak ve yuvalarını dışarı atmak caizdir. Çünkü, camileri kirletirler. Camilerin temiz olması için bunlar çıkarılır. Fetâvâ-i kâri-ül-Hidâyede ve Cevâhir-ül-fetâvâda deniyor ki: “Camileri kirleten kuşları çıkarmak mümkün olmazsa, öldürmek caizdir. Eziyet veren hayvanlar her yerde öldürülebilir.” Cami dışındaki kuş yuvalarını bozmak, caiz değildir. Sual: Cami içinde bir şeyler yemenin, içmenin veya yatıp uyumanın mahzuru var mıdır? Cevap: Cami içinde bir şey yemek, içmek, uyumak mekruhtur. Misafir olan müstesnadır. Misafir, camiye girerken İtikâfa niyet etmeli, önce tehıyyet-ül-mescid olarak, namaz kılmalıdır. Sonra, yiyebilir ve dünya kelâmı konuşabilir. İtikâf eden yiyebilir, yatabilir. İtikâf sünnet-i müekkededir. İtikâfı terk etmek, beş vakit namazın sünnetlerini özürsüz kılmamak gibi olduğu Berîkada yazılıdır. Sual: Camilerin iç duvarlarını çeşitli şekillerle süslemenin dinen bir mahzuru olur mu? Cevap: Camilerin kıbleden başka duvarlarını süslemek caizdir. Fakat, bu parayı fakirlere harcetmek efdaldir. Kıble duvarını kıymetli şeylerle, renklerle süslemek mekruhtur. Yan duvarların fazla süslü olması da mekruh olur. Sual: Cami içinde, alışveriş veya başka şeyler için sözleşme, akit yapmanın bir mahzuru olur mu? Cevap: Cami içinde, alışveriş olan her akit, sözleşme mekruhtur. Ancak nikâh akdi yapmak ise müstehabtır. Sual: Sarımsak, soğan ve pis kokulu şeyleri yiyip, içenleri, camiye geldiklerinde ikaz etmek, bunlara müdahale etmek gerekir mi? Cevap: Camide soğan, sarımsak gibi fena kokulu şeyleri yiyene, sigara içene mani olmalıdır. Kasapları, balıkçıları, ciğercileri, yağcıları, üzerleri pis ise ve pis kokarsa ve üzeri pis kokanları ve cemaati dili ile incitenleri, camiden çıkarmalıdır. Sual: Cami içinde, lüzumlu, lüzumsuz şeyleri konuşmak günah olur mu? Cevap: İbadet etmeyip, camide dünya kelamı ile meşgul olmak tahrimen mekruhtur. Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, camide dünya kelamı konuşmak da, insanın sevaplarını giderir. İbadetten sonra, mubah olan şeyleri, hafif sesle konuşmak caizdir. İslâmiyetin beğenmediği şeyleri konuşmak, her zaman caiz değildir. Sual: Cami içinde dilenmenin ve kaybolan bir şeyin bulunması için camide bir şeyler okumanın, araştırma yapmanın hükmü nedir? Cevap: Camilerde, sarkıntılık ederek dilenmek haramdır. Kaybolan şeyleri, camide araştırmak ise mekruhtur. Sual: Bazı camilerde, çocuklara yüksek sesle Kur’ân okutuyorlar ve o anda orada namaz kılanlar da şaşırıyorlar. Bunlara müdahale etmek gerekmez mi? Cevap: Bu konuda İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, Fetâvâ-yı kübrâ kitabında buyuruyor ki: “Camide Kur’ân-ı kerim okumak büyük kurbettir. Yüksek sesle okuyup, namaz kılanları şaşırtan çocukları susturmak lazımdır. Hocaları susturmazsa, yetkililer çocukları da, hocalarını da camiden çıkarmalıdır.” Camilerde değişiklik yapmak Sual: Bazı camilere sandalyenin yanı sıra masa bile koyanlar olmuştur. Camilere böyle masa, sandalye koymak, dinimiz açısından uygun mudur? Cevap: Gayr-i müslimler, Müslümanları Hristiyan yapmaya, camileri kiliseye çevirmeye uğraşıyorlar. Bu işi sinsice yapabilmek için, Müslüman görünüyorlar. Camilere ileride masa sokabilmek için, secde yerlerini biraz yükseltmekle işe başlıyorlar. "Basılan yere baş konulmaz, hastalık olur" diyorlar. Secde yerlerini uzun yıllarda "yükselte yükselte, masaya yol açarız" diyorlar. Camilere müzik, org sokabilmek için, önce hoparlörden, teypten başlıyor, ibadetlerin çalgı aletleri ile yapılmasına, yavaş yavaş alıştırmak istiyorlar. Yapılması günah olmayan, mubah bir şeyin ibadet sanılması korkusu olursa, bu mubah şeyi yapmak haram olur, büyük günah işlemek olur. Bunun için, Müslümanların çok uyanık olması, ibadetleri Eshâb-ı kiram gibi, dedeleri gibi yapmaya titizlikle ehemmiyet vermeleri lazımdır. Hoparlör, teyp ve benzerleri ile ibadet etmek, iyi ve faydalı görülse bile, bidat olduğu için ve ibadetleri değiştirmeye yol açacağı için, camilere sokulmamalı, İslâm düşmanlarının planlarına, tuzaklarına kapılmamaya dikkat etmelidir. Bekara sûresi 216. âyetinde mealen; (Beğendiğiniz, sevdiğiniz çok şey vardır ki, sizin için zararlıdır!) buyuruldu. İbadetlerde yapılacak ufak bir değişiklik, çok faydalı görünse de, bunu yapmaktan kaçınmalıdır. Radyo ile, hoparlör ile okunan ezan kabul olmaz. İmamın ve müezzinin kendi seslerini işitmeyip, radyo, hoparlör sesleri ile hareket eden cemaatin namazları sahih olmaz. Sual: Necaset bulaştıracak çocukları camiye götürmek uygun olur mu? Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki: “Necaset bulaştıracak olan deliyi ve küçük çocukları camiye sokmak haramdır. Necaset tehlikesi olmazsa, mekruhtur.” Sual: Camide yüksek sesle konuşmanın, alışveriş yapmanın, kan aldırmanın, dinimizce hükmü nedir? Cevap: Camide alışveriş etmek, yüksek sesle konuşmak, kan aldırmak mekruhtur. Fakat bunlar, cami dışında mekruh değildir. Hatta dışarıda alışveriş ibadettir. Kan aldırmak da, mekruh değil, sünnettir. Sual: Cami veya mescitlerde, oturup, sohbet etmek, dünya kelamı söylemek, konuşmak, dinimizce yasak mı edilmiştir? Cevap: Bu konuda Süleymân bin Cezâ hazretleri, Eyyühel Veled kitabında buyuruyor ki: “Camiye girince, dünya kelamı söyleme! Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Camide dünya kelamı söyleyen kimsenin ağzından fena, kötü bir koku çıkar. Melekler derler ki, ya Rabbi, bu kulun camide dünya kelamı söylemesinden dolayı, ağzından çıkan koku bizleri rahatsız ediyor. Hak teâlâ buyurur ki: İzzim, celâlim hakkı için, onlara yakında büyük bir bela veririm.)” Camiye veya mescide girince önce Tehıyyetül mescid denilen iki rekat namaz kılıp veya başka ibadet edip, sonra dünya kelamı konuşmak caizdir. Sual: Camilerin temizlenmesine yardım etmek de sevap mıdır? Cevap: Bu konuda Eyyühel-veled kitabında deniyor ki: “Cami temizliğine elinden geldiği kadar yardım et! Çok büyük sevap sahibi olursun. Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: (Bir ümmetim cami temizlese, benimle beraber dörtyüz gazâ, dörtyüz kere hac etmiş, benimle dörtyüz rekat namaz kılmış, dörtyüz kere oruç tutmuş ve dörtyüz kul âzâd etmiş gibi, Hak teâlâ o kula sevap ihsan eder.)”

15 Nisan 2019 Pazartesi

Helal Lokma Kalbi Nurlandırır

İslam alimleri dini şöyle tarif etmişlerdir: “Allah-u Zülcelâl tarafından vahiy yolu ile Peygamberlere indirilen, insanların dünyada ve ahirette kurtuluşuna vesile olan itikadî ve amelî nizama din denilir.” Dinin emir ve nehiylerinin bir kısmı, insanın Allah-u Zülcelâl’e karşı kulluk vazifelerini açıklar. Bunlara ibadet deriz. Bir kısım emir ve hükümler ise, kullar arasındaki muamelelerin Allah’ın rızasına uygun olması için gerekli kanunlardır. Bunlara da muamelat deriz. Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerimiz nasıl ki; Allah’ın bizim üzerimizdeki hakkı ise, insanlarla olan muamelelerimizin helal olması da Allah’ın hakkıdır. Mesela insanlar arasında cereyan eden ticaret, nikâh, borçlanma, miras ve benzeri hukuki muameleler de Allah’ın rızasına uygun olmalıdır. Rabbimiz insanlar arasındaki muamelelerin helal olması için bazı sınırlar çizmiştir. Bu sınırların aşılması haramdır, Allah’a isyandır. Mesela Mevla ve tekaddes hazretleri el-Bakara suresi, 229. Ayetinde talak yani boşama hakkındaki hükümleri açıkladıktan sonra; “…Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; onları bozmayın. Allah’ın yasalarını bozanlar, ancak zalimlerdir.” Buyurur. Kur’an-ı Kerim’de hududullah yani “Allah’ın sınırları” mefhumu muamelata dair hükümler açıklandıkça tekrar edilir. Müminlerin bu hükümlere riayet etmesinin ahirette kurtuluş için şart olduğu da birçok ayet-i kerimede bildirilir: “Bunlar, Allah’ın hudududur, sınırlarıdır. Allah’a ve Peygamberine kim itaat ederse, onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada temellidirler, büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine başkaldırır ve sınırlarını aşarsa, onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azap onadır.” (Nisa, 4/13-14) Dinimiz her müslümanın, kendisi için helal ve haram olan şeyleri bilmesini farz kılar. Mesela bir tüccar, ticaretinin helal olması için lüzumlu bilgileri bilmek zorundadır. Nitekim Hz. Ömer radıyallahu anh, hilafeti zamanında; “Bizim çarşımızda dini(-n ticaret kaidelerini) bilen kimseler satıcılık yapsın.” (Tirmizî, Vitr, 21/487) diye emretmişti. Dinin muamelata dair hükümleri her ne kadar kullar arası hukuk gibi görünse de, Allah hakkı olan bir yönü de vardır. Çünkü bu muameleler helal dairesinde yapılmazsa harama girilmiş olur. Haram sınırlarına girmek ise kulun Allah’a itaat etmemesi demektir. Mevla Tekaddes hazretleri bir ayet-i kerimede kazançlarına haram karıştıranları şöyle tehdit ediyor: “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar, insanlardan bir şey ölçüp aldıkları zaman ölçüyü tam yaparlar; kendileri onlara bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik yaparlar. Onlar, büyük bir gün için tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı? O gün insanlar âlemlerin Rabbi huzurunda duracaklardır.” (Mutaffifin, 1-6) Bu ayet-i kerimelerden anlayabileceğimiz gibi, hayatın İslam’a göre tanzim edilmesini sağlayan, helal ve haramı belirten hükümler, ahirette hesaba çekileceğimiz en mühim esaslardandır. Allah Tertemiz Kul İstiyor Helal lokma yemenin, dinin manevi yönü olan tasavvuf hayatımızda da mühim bir yeri vardır. Evvela, helal lokma yemek kişinin Allah’a ihsan üzere güzelce kulluk yapmasının ilk şartıdır. Çünkü yüce isimlerinden biri de el- Kuddüs olan Rabbimiz, her türlü pislikten, lekeden münezzehtir. Bu sebeple kulluğuna da ancak temiz kimseleri kabul eder. Allah ve tekaddes hazretleri, huzuruna duran kullarının vücudunun sadece helal lokma ile beslemesinden razı olmakta, ancak arınmış, tertemiz kullarının ibadet ve dualarını kabul etmektedir. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: ‘Allah Teâlâ temizdir; sadece temiz olanları kabul eder. Allah Teâlâ peygamberlerine neyi emrettiyse mü’minlere de onu emretmiştir. Cenâb–ı Hak Peygamberlere: “Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın!” buyurmuştur. Mü’minlere de: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin,” buyurmuştur.” Resûl–i Ekrem daha sonra şunları söyledi: “Bir kimse Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak: Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! diye dua eder. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!’ (Müslim, Zekat 65) Hacca gitmek, hayli meşakkatli bir ibadettir. Kişinin sırf Allah’ın beytini haccetmek için günlerce evinin rahatından, işinin başından ayrılması, yolculuk zahmetlerine katlanması büyük bir fedakârlıktır. Ama eğer kişinin yediği içtiği helal değilse onca zahmeti bile boşa gitmektedir. Bu gerçekten büyük bir ikazdır. Allah-u Zülcelâl namaza duran bir müslümanın, elbisesinde, seccadesinde bir necaset olmasını istemediği gibi; vücudunda da haram bir lokma olmasına razı olmaz. Hatta bazı rivayetlere göre, vücuda giren haram lokma, helal ile değişip vücuttan atılıncaya kadar kulun duasının kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Haram lokma yiyenin ameli kabul edilmediği gibi, zaten amel yapmak da kendisine zor gelir. Çünkü helal lokma kul için nur olurken haram lokma zulmet olur. Kalp haram lokma yemekle kararınca insan ibadetinde huşu duymaz, kendinde namaz kılma kuvveti bulamaz. Tasavvuf yolunun büyükleri, ibadet ve zikirde huşu duymak için helal lokma yemeye dikkat etmeyi emretmişlerdir. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurur: “Namazda huzuru elde etmek ancak helal yemekle mümkündür. Kişi helal rızık elde etmeye dikkat ederse, bu durum namazın dışında, abdest alırken ve hatta iftitah tekbirleri sırasında kişide kalp huzuru sağlar.” Sevenlerinin anlattığına göre, Şah-ı Nakşibend hazretleri helal lokma yemeğe çok dikkat ederdi. O tarlasını sürerken hayvanı fazla yormaz, karnını güzelce doyururdu. Yemek pişiren kişilerin gönüllü olmasına, hizmetini helal etmesine dikkat ederdi. Helal lokma temin etmeye böyle hassasiyet gösterdiği için, birçok kimseler onun helal yemeğini yemek için evine gelirlerdi. Hatta birçok hastaların onun helal yemeğini yemekle şifa bulduğu haber verilmiştir. Helal lokma yiyen, ibadette huşu hisseder, derecesi yükselir. İbadeti samimi olduğu için, kalbinin ahvali düzelir, selim bir kalp sahibi olur. Selim bir kalp de insanı ahlâksızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Böylece insan helal-haram gözetmeye daha da fazla dikkat eder, şüphelilerden de kaçınır. Helal harama dikkat etmeyen kimse, şüpheli ve karışık kazancından yedikçe ibadetten huşu duyamaz. Bu hâl üzere ibadetini zahiren yapsa da, bu namaz onu kötülükten alıkoymaya yetmez. Kişi yediği haram lokmanın tesiriyle başka günahlara ve ahlâksızlıklara da yönelir. Sehl bin Abdullah Tüsteri kuddise sirruhu hazretleri şöyle diyor: “Haram yiyenlerin yedi azası, istese de istemese de günah işler. Helal yiyenlerin azası ibadet eder, hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.” İşte bu sebeple kulun ibadet hayatını ve manevi halini düzeltebilmek için helal lokmaya çok hassasiyet göstermesi gerekir. Eğer insan rızkını sadece helalden kazanmak için gayretli olursa Allah-u Zülcelâl ona nasibini muhakkak helal yoldan gönderir. Bir hadisi şeriflerinde Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyururlar; “Ey insanlar Allah’a karşı muttaki olun ve (rızık) talebinizde güzel davranın! Zira hiç kimse (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkı eksiksiz olarak elde etmeden ölmez. Rızkı gecikse bile sonunda ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve (rızık) talebinizde güzel davranın, helal olanı alın, haram olanı terk edin!” (İbn-i Mâce, Ticârât, 2) Rabbimizin güzel isimlerinden biri er-Rezzak’tır. O dünyada bütün mahlukatın rızkını verir. Öyleyse rızık konusunda şeytanın vesveselerine uymayıp, helal yollar ile yetinmeye çalışmalıdır. Çünkü helal lokma bereket vesilesidir, ihtiyaçlara kafi gelir. Halbuki haramın bereketi yoktur. Haram Kazanç Felakettir Helal lokma yemenin ibadete bakan yönü olduğu gibi, bir de muamelata ve kul hakkına bakan yönü vardır. Dinimize göre bazı şeylerin haramlığı, bizzat kendisinde olduğu gibi, bazılarınınki ise kazanma biçimindedir. Mesela şarabın kendisi haramdır, kişi elinin emeğiyle kazanmış olsa da haramdır. Ekmek ise helaldir ama ekmeği kazanırken meşru olmayan bir yol ile kazanılmışsa o ekmek de helal olmaz. Allah azze ve celle bir ayet-i kerimede buyuruyor ki: “Ey İman edenler! Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin. Karşılıklı rızaya dayalı ticaretle yiyin. Haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder.” (Nisa; 29) Başkasının hakkını yiyen kimse, hem kendi nefsine yazık etmiş olur, hem de ahirette kul hakkı ile hesaba çekilip azaba uğratılır. Malum olduğu gibi, bir kişinin Allah’a karşı kulluk vazifelerinde kusuru olursa, tevbe eder ve Allah-u Zülcelâl dilerse affeder. Ama kul hakları ahiret gününe kalır. Hak sahibi hakkını helal etmedikçe kişi yerinden ayrılamaz. O gün herkesin azaptan kurtulmak için çok sevaba ihtiyacı olduğunu düşünecek olursak kul haklarından sakınmanın önemini anlayabiliriz. Onun için en güzeli, biraz zahmet çekerek de olsa mutlaka helal kazanmaya çalışmalıyız. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de şöyle buyuruyor: “Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselam da kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyû’ 15) Nebi aleyhisselatu vesselamın bilhassa Hz. Davud’u zikretmesinin sebebi, onun kendi kavminin başında komutan ve idareci olması sebebiyledir. Hz. Davud bu vazifesine rağmen demircilik sanatıyla zırh imal ederek helalden kazanırdı. Rabbimiz, helal ve haram olan kazanç yollarını açıklamıştır. Mesela kişinin ücretli çalışması, dürüstçe ticaret yapması, kira bedelleri gibi yollar meşrudur. Faiz, kumar, haram şeylerin ticareti, ticarete hile karıştırmak, ücretli kişinin iş sahibine haksızlık etmesi gibi yollardan elde edilen kazanç ise haram olur. Maalesef zamanımızda haram ve şüpheli kazançlar çoğalmıştır, bu sebeple hassasiyet göstermek icab eder. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de helak edilmiş milletlerin ahvalini anlatırken, Resullerinin onları ticarette haksızlık yapmaktan sakındırdığını ama dinlemediklerini bildirmektedir. (Hud, 84-86) Bugün gençlerimize piyango, kumar ve benzeri haram yoldan kolay para kazanma tuzakları kurulmaktadır. Onları bu gibi tuzaklara karşı şuurlandırmamız çok mühimdir. Ahir zaman fitnelerinden korunup helalden kazanmak için, Peygamber Efendimizin Hz. Ali’ye tavsiye ettiği duayı çok okuyalım: “Allahım! Bana helâl rızık nasib ederek haramlardan koru! Lütfunla beni senden başkasına muhtaç etme!” (Tirmizî, Daavât 111)

23 Ağustos 2018 Perşembe

Şeytan İnsanı Fakirlikle Korkutur

Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede buyuruyor ki; “Şeytan, sizi yoksullukla korkutup çirkin işlere teşvik ediyor. Allah ise, kendi katından bir bağışlama ve fazla bir kar vadediyor. Allah'ın gücü geniş, ilmi çoktur.”(Bakara; 268) İnsanoğlu fakir düşüp sıkıntı çekmekten korkar. Çünkü insan kendini çok muhtaç ve aciz görür. Şeytan da insandaki bu korkuyu dürter, daima dünya hayatına hırslandırır. İblis, Hz. Adem ve Havva aleyhisselamı da böyle kuruntuya düşürerek cennetten çıkardı. "Ey Âdem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve eskimeyen bir saltanatı göstereyim mi?" (Tâhâ, 120) diyerek Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedirdi. Bu dünyada da insan, şeytanın dürtüklemesiyle Allah'a karşı suizanna düşer. Sanki elindeki rızkı tükenince bir daha verilmeyecek diye kuruntuya kapılır. Eğer hırslanır, helal haram demeden kazanmaya bakarsa Allah'ın takdirinin önüne geçebileceğini zanneder. İnsanın bir kalbi vardır, onunla dünya işleri için tasalanırsa ahireti düşünmeye, Allah'ın huzurunda gibi ibadet yapmaya imkânı olmaz. Onun için kul geleceği düşünüp tasalanmayı bırakmalı, içinde bulunduğu günü Allah'a ibadetle değerlendirmeye bakmalıdır. Şakik-i Belhî demiştir ki, “Geçmişin pişmanlığı ve geleceğin endişesi, insanın içinde bulunduğu vaktin bereketini alır!” İnsan gelecekteki rızkının endişesini çekmek yerine bugün elindeki rızka razı olup, gelecek için Allah'a tevekkül etmelidir. İbn Ataullah kuddise sirruh buyurdu ki: “Rızâ Allahü Teâlâ'nın, kul için takdir ettiği şeyleri, kalbin sükûnetle karşılamasıdır. Çünkü Allah, onun için, en iyi olanı seçmiştir. Böylece kul, takdire rıza göstermiş ve hoşnutsuzluktan kurtulmuş olur.” Düşünecek olursak, hiçbir kul türlü türlü kuruntulara kapılmakla veya hırslanmakla nasibinden fazlasını elde etmez. Allah'ın takdir ettiğine razı olmakla da nasibinden hiçbir şey eksilmez. Aksine nasibi karşısına çıktığı zaman onu rıza ile karşıladığı için nasibini kaçırmamış olur. Nasibine şükrettiği için şükür nimeti artırır, bereketlendirir. Bir mümin, Allah'ın onun için seçtiği nasibi Allah için sever ve rıza gösterirse, o şey bereketlenir. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme süt getirdiklerinde şöyle buyururdu: “Allahım, bunu bize bereketli kıl ve arttır!” Bir seferinde de şöyle dedi: “…bundaki hayrı arttır!” (Tirmizî, Da’avât, 3451) Şeytan bizi fakirlikle korkutup dünya için yarışmaya hırslandırırsa kendi kendimize şöyle diyelim; “Bu yaşıma kadar Allah-u Zülcelal beni rızık vererek besledi; bundan sonra da rızkımı vermeye kadirdir. Kimseye muhtaç olmamak için çalışır, sebeplere sarılırım ondan sonrasını Rabbim tevekkül ederim.” Eğer böyle yaparsak dünyada da rahata kavuşuruz, ahireti de kazanırız. Sehl kuddise sirruh: “Rabbi ile kulu birbirlerinden râzı olunca, itminân hâli ve "Onlar ki inandılar ve iyi işler yaptılar, mutluluk onların, güzel gelecek onların" (Rad, 29) âyetinin mânâsı ortaya çıkar" buyurmuştur. Allah dostlarından birçokları dünyada helal rızık kazanmak için sebeplere müracat etmişlerdir. Ama kalplerinde dünyanın tasasını ve hırsını taşımamışlardır. Çünkü onlar, Allah'ın kendileri için takdir ettiği ister fakirlik olsun ister zenginlik olsun fark görmeden razı olmuşlardır. İşte bu hal en büyük zenginliktir. Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh Feth’ur-Rabbanî adlı eserinde talebelerine ve sevenlerine şöyle nasihat ediyor: “Ey oğul! Kadere rızâ göstermek, kavgalar, çekişmeler ve didişmeler sonunda dünyalığa nâil olmaktan daha güzeldir. Kadere rıza göstermenin siddîklerin kalplerinde husûle getirdiği tatlılık, nefsânî arzularla zevklere nâiliyetin verdiği tattan çok daha büyüktür. Allah dostlarının nazarında, kadere razı olmak, dünyadan ve bütün dünyadakilerden çok daha tatlıdır. Zira Allah'ın takdirine razı olmak, her hal ü kârda hayatı güzelleştirir, tatlılaştırır, huzurlu kılar..." Mal ve Evlat Sevgisi Fitnedir İnsanı bu dünyada oyalayan ve gaflete sürükleyen şeylerden biri de kişinin ehli, evlatları, malları ve onlar hakkındaki uzun emelleridir. Her insan çoluk çocuğunu kimseye muhtaç etmeden bakıp büyütmek ister. Bu da dünya hayatı için çalışmayı gerektirir. Fakat insanın evlatları hakkındaki hisleri aşırı olursa, onlara fazla gönül bağlarsa, onların dünyası için kendi ahiretini harap eder. Allah-u Zülcelal buyuruyor ki, “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer fitnedir (imtihandır); Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” (Teğâbun, 14-15) Bu ayet, bir kısım müminler için nazil oldu. Onlar iman etmişler ve Peygamberimizin yanına hicret etmeyi arzu etmişlerdi. Fakat hanımları ve çocukları onlara mani oldular, “Gidersen senin hasretine dayanamayız. Sana bir hal olursa artık biz yaşayamayız!” diyerek, Peygamberimizin yanına gitmesine, İslam hizmeti yapmasına engel çıkardılar. İşte bu ayet, kişinin ehline ve çocuklarına olan sevgisinde aşırıya gitmemesini bildiriyor. Zamanımızda da insanlar ekseriyetle “Çocuklarıma iyi bir istikbal hazırlayayım,” diye hep dünyaya çalışıyor. Hatta bu uğurda helal harama dikkat etmeyip, sadece bol bol dünyalık kazanmayı düşünüyor. Bu yüzden hem kendi ahiretini, hem çocuklarının ahiretini heba ediyor. Halbuki eğer Allah'a tevekkül etse, Allah-u Zülcelal kendisine nasıl rızık veriyorsa, çocuklarının rızkını da verir. Çocuklarının rızkı ezelde takdir edilmiştir, onlara muhakkak ulaşacaktır. Etrafınıza bir bakın, herkese babasından mı mal kalıyor? Yalnız babasından bol miras kalanlar mı zengin oluyor? Allah-u Zülcelâl kime zenginlik dilemişse ona dünya malı verir, onunla imtihan eder. Kimi de fakirlikle imtihan etmeyi dilemişse babası ona ne kadar bol miras bırakmış olsa da yine onu fakirleştirir. Hiç kimse çocuklarına çok miras bırakmakla onun başına gelecek imtihanlara mani olamaz. Allah dilerse bol dünyalık nimetler bırakmış olsa da onları elinden alabilir. Bilhassa anne babası, çocuklarını şımartmış ve nefsine uymaya alıştırmışsa, çocuğuna hazineler bıraksa bile hepsini saçar savurur, yine muhtaç duruma düşer. Hâlbuki çocuklarını kanaatkâr ve sabırlı yetiştirirse, Allah'ın takdir ettiği rızık onlara yeter. Bu sebeple uzun emeller besleyerek, “Çocuklarıma ev alayım, mal mülk toplayayım” diye ahiret hazırlığını geciktirmek çok yanlıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor: “Ölüyü (kabre kadar) üç şey takip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli. Bunlardan ikisi (onu kabirde yalnız bırakıp geri) döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı döner, ameli (kendisiyle) kalır.” (Buhârî, Rikāk, 42; Müslim, Zühd, 5) Akıllı insan, yanında ahirete götüreceği sevapları kazanmaya bakar, arkada bırakacağı mal ve çocukları için ahiretini ihmal etmez. Dünyayı Seven Ölümü ve Ahireti Hatırlamaz Nefis bu dünya hayatında imkan buldukça şımarıp azar, kendini başıboş zanneder. Hele bir de dünyadaki nimetlerle hoş bir hayat sürmekteyse ölümü ve ahireti hatırlamak istemez. Allah-u Zülcelal buyuruyor ki, “Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim.” (Kehf, 7) Allah-u Zülcelal dünya nimetlerini ziynet, yani süs diye vasfediyor. Ziynet, incik boncuk gibi, pek bir işe yaramayan, sadece görünüşte güzelliği olan, faydasız bir şeydir. Böyle faydasız incik boncuklara, süslere ancak aklı kıt olanlar değer verir. Dünyanın ziyneti olan bütün metalar da ahiretin yanında değersiz, işe yaramaz şeylerdir. İnsan ahirete vardığı zaman dünyada sahip olduğu şeylerin, velev ki hanlar, hamamlar, fabrikalar apartmanlar bile olsa ancak birer gösteriş ve süs olduğunu anlayacaktır. O zaman bu değersiz metalar için ahirete hazırlanmayı ihmal ettiğine yanacaktır. Müslümanlar mal ve dünya sevgisine daldıkça ölümü sevmez olur ve Allah yolunda çalışıp nefisleriyle ve dinlerini ortadan kaldırmak isteyenlerle mücahede etmeyi bırakırlar. O takdirde de zayıf bir hale düşer, zillete düçar olurlar. Peygamber Efendimiz bu tehlikeye şu rivayetle dikkat çekmektedir: “Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.” Bir sahabî, “Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” diye sorar. Rasûlallah, “Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.” cevabında bulunurlar. Bir başka sahabî, “Vehn nedir ya Rasûlallah?” diye sorunca da, “Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir.” buyururlar (Ebu Davud, Melahim 5) Ashab-ı kiram, Allah'ın rızasını kazanmak ve Resulün yardımına koşmak için dünyalık ne varsa bir yana koyuyorlardı. İşte onların bu samimi gayreti sayesinde Allah onlara yardım etti, İslam’ı muzaffer kıldı. Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle ikaz ediyor: “(Ey Habibim!) De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesâda, zarara uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden evler, konaklar, size Allah’tan ve O’nun Rasülünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe; 24) İşte bu ayette sayılan bütün şeyler, insanların ehli, akrabaları, evleri, malları, ticaretleri; bütün bunlara karşı hissettiği sevgi birer imtihandır. İnsanın kalbinde bunlara karşı duyduğu sevgi, Allah ve Resulünün sevgisinden daha ağır basmamalıdır. Bilmelidir ki bunların hepsini ona Allah verdi, bir gün de onlardan ayrı düşecek. O zaman bütün bunlara karşı hissettiği sevginin ne kadar aldatıcı olduğunu anlayacak. Bunları yalnız Allah için severse, Allah yolunda sarf ederse işte o zaman başka.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

KURAN’IN ÖZÜ; FâTİHA SûRESİ

Sûreyi Takdim

Bu mübarek sûre, yedi ayettir ve Mekke'de inmiştir. Kur'an-ı Kerîm'e bu sûre ile başlandığı için “el-Fatiha” (açan) diye isim verilmiştir. İniş itibariyle olmasa da tertib itibariyle Kur'an'ın ilk süresidir.

Fatiha, kısa ve veciz olmasına rağmen, Kur'an-ı Kerîm'in bütün mânâlarını ihtiva eder ve özet olarak onun esas maksatlarını kapsar. Dinin esaslarını ve teferruatını içine alır. İtikad, ibadet ve muamelatı, âhirete ve Allah'ın güzel sıfatlarına imanı, yalnız O'na ibadet etme, O'ndan yardım dileme ve O'na dua etmeyi; imânda ve sâlihlerin yolunu tutmada sabit kılması, gazaba uğramışların ve sapmışların yolundan sakındırması için O'na yalvarmayı ihtiva eder.

Ayrıca bu sûrede, geçmiş toplumlara dair haberler, bahtiyar kimselerin yükseleceği mevkiler, bedbaht kimselerin düşeceği kötü durumlar hakkında bilgi vardır. Yine bu sûrede, Allah'ın emrine uyma, nehyinden sakınmadan bahsedilir. Bunların dışında, bu sûrede daha birçok maksat, gaye ve hedefler vardır.

Fatiha sûresi diğer sûrelerin aslı durumundadır. Bundan dolayı buna “Ümmü'l Kitab” (Kitab'ın anası) denilir. Çünkü bu sûre, kitabın esas maksatlarını kendisinde toplamıştır. [1]

Surenin Meali

1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

3. O, Rahman ve Rahîm'dir.

4. Ceza gününün mâlikidir.

5. (Ey Allah'ım!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.

6. Bize doğru yolu göster.

7. Kendilerine ihsanda bulunduğun kimselerin yolunu… Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!

İstiâzenin (Eûzu'nun) Tefsiri:

“Kovulmuş olan Şeytan’dan, Allah'a sığınırım.”

İnatçı ve kibirli olan şeytanın, din ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından, Allah'a sığınır ve O'nun yardımıyla korunurum.

Şeytanın arkadan çekiştirmesi, yüze karşı alay etmesi ve vesvese vermesinden de yine her şeyi yaratan, işiten ve bilen Allah'a sığınırım. Çünkü onun insanlara zarar vermesini, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan başkası önleyemez. Hadiste rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (sav), gece namaz kılmaya kalktığında, tekbir ile namazına başlar, sonra şöyle derdi: “Kovulmuş Şeytan’dan, O'nun arkadan çekiştirmesinden ve vesvesesinden her şeyi işiten ve bilen Allah'a sığınırım.”[2]

Besmelenin Tefsiri:

“Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla.”

Bütün işlerimde, Allah'tan yardım dileyerek ve sadece O'ndan medet umarak, her şeyden önce O'nun adıyla ve zikriyle başlarım. Çünkü O Rab'tır, itaate layık olan yalnız O'dur. O, lütuf ve kerem sahibidir, rahmeti engin, lütuf ve ihsanı boldur, rahmeti her şeyi kuşatan ve lütfu bütün mahlûkatı kapsayandır. [3]

Taberî şöyle der: “Zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allah (cc), peygamberi Muhammed (sav)'i, bütün işlerinde, önce kendisinin güzel isimlerini zikretmeyi öğreterek yetiştirdi. Bunu, bütün mahlûkatı için uyacakları bir sünnet ve takip edecekleri bir yol kıldı. Bir kimsenin, bir sûreyi okumak istediğinde (besmeleyi) demesi, onun maksadının, “Allah'ın adiyle okuyorum” demek olduğunu gösterir. Diğer işlerde de durum aynıdır.[4]

Fatiha Suresi'nin Fazileti

Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'inde rivayet ettiğine göre, Übeyy b. Ka'b, Fatiha sûresini Rasulullah (sav)'a okumuş, bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a andolsun ki, bu okuduğunun bir benzeri ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da ve ne de Kuran’da indirilmiştir. O ‘seb'ul-mesânî’ (tekrarlanan yedi âyet) ve bana verilen yüce Kuran’dır.”





Sûrenin Tefsiri

Yüce Allah, lâyık olduğu şekilde kendisine nasıl hamd etmemiz, O'nu nasıl takdis etmemiz ve ne şekilde övmemiz gerektiğini, bize bu sûreyle öğretti ve şöyle buyurdu;

1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Yani, ey kullarım! Bana şükretmek ve beni övmek istediğinizde “elhamdulillah” deyin. Size olan lütuf ve ihsanımdan dolayı bana şükredin. Çünkü ben azamet, şeref ve şan sahibi olan Allah'ım. Yaratmak ve icat etmek bana mahsustur. Ben insanların, cinlerin, meleklerin, göklerin ve yerlerin Rabbiyim. O halde övgü ve şükür, (uydurulan ve vehmedilen) diğer tanrılara değil, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. [5]

3. “Rahman ve rahimdir.” O, rahmeti her şeyi kapsayan ve lütfu bütün mahlûkata şamil olandır. Zira O, kullarına, onları yaratmak, azıklarını vermek ve onlara dünya ve ahiret mutluluğuna götüren yolu göstermek lütfunda bulunmuştur. O, yüce rahmeti büyük ve ihsanı devamlı olan Rabb'dır. [6]

4. Ceza gününün mâlikidir “Yüce Allah, ceza ve hesabın mâlikidir. Ceza gününde, kendi mülkünde tasarrufta bulunan bir mülk sahibi gibi tasarrufta bulunacaktır. “O gün, hiç kimse başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün, herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [7]

5. “(Ey Allah'ım!) ancak sana kulluk eder ve yalnız senden medet umarız. Ey Allah'ım, sadece sana ibadet ederiz. Sadece senden yardım isteriz. Senden başka hiç kimseye kulluk etmeyiz. Sadece sana boyun eğer, itaat eder ve sadece sana karşı huşu ve tevazu gösteririz. Ey Rabbimiz! Sana itaat etmek ve senin rızanı elde etmek için yalnız senden yardım isteriz. Çünkü her türlü tazim ve hürmete sen layıksın. Bize yardım etme gücüne, senden başka kimse sahip değildir. [8]

6. Bize doğru yolu göster. “Yani Ey Rabbimiz! Bize doğru yolunu ve hak dinini göster ve bizi ona ilet. Bizi, Nebilerine, Rasullerine ve son peygamberine gönderdiğin İslâm dini üzere sabit kıl. Bizi, sana yakın olan kimselerin yoluna girenlerden eyle. [9]

7- Kendilerine ihsan ve ikramda bulunduğun yani, peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna girenlerden eyle. Onlar ne güzel arkadaştır. Ey Allah'ım! Bizi, doğru yoldan çıkan ve eğri yola giren düşmanlarının zümresine katma. Yani bizi, senin gazabına uğramış olan Yahudilerin veya hak yoldan sapmış olan Hıristiyanların zümresine katma. Çünkü onlar senin mukaddes şeriatından çıktılar ve böylece gazaba ve ebedî lanete mûstehak oldular. Allah'ım duamızı kabul et. [10]
Fatihâ-i Şerifenin Kudsî Sırları

İslâm şehidi Hasan el-Bennâ, “Tefsire Giriş” adlı değerli risalesinde şöyle der: “Şüphe yok ki, kim Fatihâ-i Şerife üzerinde düşünürse onda kişiyi hayrete düşüren ve kalbini aydınlatan engin mânâları, o mânâların güzelliklerini, parlak ve üstün bir uyum görür. Kişi, her şeyde rahmetinin yeni yeni eserlerini meydana çıkaran bir rahmet sıfatıyla vasıflanmış olan Allah'ın adını anarak ve ondan bereket umarak diye başlar.”

“Bu mânâyı hissedip onu ruhunda yücelttiği zaman, bu Yüce İlâh'a hamd gayesiyle dilinden lafızları dökülür. Bu lafızlar ona, Allah'ın nimetinin büyüklüğüne, lütuf ve keremine ve bütün âlemlerin beslenip büyütülmesinde görülen güzel nimetlerine karşılık hamdetmeyi hatırlatır da kişi, bu uçsuz bucaksız okyanus üzerinde tefekkür eder.”

“Sonra yeniden, bu bol bol nimetlerin ve bu yüce terbiyenin bir teşvik ve korkutma arzusundan değil de bir lütuf ve merhametten kaynaklandığını hatırlar. Böylece ikinci defa sıfatını adaletle birleştirmesi ve lütuftan sonranın hesabı hatırlatması, bu Yüce İlâh'ın kemâlini gösterir. O, sürekli yenilenen bol merhameti ile birlikte, din gününde kullarına yaptıklarının karşılığını verecek, mahlûkatını hesaba çekecektir. “O gün hiç kimse, başkası için hiçbir şeye (fayda ya da zarar verme gücüne) sahip değildir. O gün herkesin işi Allah'a kalmıştır.” [11]

O'nun mahlûkatını (Rab sıfatıyla) terbiye etmesi; rahmetiyle teşvik ve adalet ve hesaba çekmesiyle korkutma esasına dayanmaktadır. Bu sebeple “ceza günün sahibi” buyurulmuştur. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda kendisini doğru yola iletecek ve sırat-ı mustakimi gösterecek bir kılavuza şiddetle ihtiyacı vardır.

Bu kılavuzluğu yapmaya onun yaratıcısından ve Mevlasından daha uygunu yoktur. Öyleyse O'na sığınmalı, O'na dayanmalı ve “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” diyerek, O'na seslenmelidir. Lütfu ile kendisini doğru yola, yani hakkı hak bilerek ona tabi olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.

Daha önce lütfuna mazhar olup da kadrini bilmeyerek ve hidayete ermişken, tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların yoluna iletmemesini istemelidir. Çünkü bunlar, haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir. Allah'ım, duamızı kabul et.

“Şüphesiz ki” kelimesi, son derece güzel bir beraat-ı makta' yani bitiriştir. Böyle bir güzel sonucu ve dua etmek için Allah'a yönelmeye, Fatihâ-i Şerife’den daha uygun ne olabilir?

Sen, bu âyet-i kerimelerin manaları arasında gördüğünden daha ince bir uygunluk veya daha sağlam bir irtibat gördün mü? Sen, o güzellik vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşırken, Rasulullah (sav)’in Rabbinden rivayet ettiği şu kudsî hadisi hatırla: “Namazı, kulumla kendi aramda ikiye böldüm. Kuluma istediği verilecektir...”

Ve bu tefekkür ve Allah'ın bu ihsanını devam ettir. Namazda ve namaz dışında ağır ağır, huşu ve huzur içerisinde okumaya ve âyet sonlarında durmaya çalış. Zorlanmadan ve teganni yapmadan, mânâyı ihmal edecek şekilde lafızlarla meşgul olmadan, tecvid ve nağmelerle tilavetin hakkını ver. Çünkü bu şekilde okumak, manayı anlamaya yardımcı olur ve kurumuş olan gözyaşlarını harekete geçirir. Kalbe, tefekkür ve huşu içerisinde Kur'an okumaktan daha faydalı hiçbir şey yoktur. [12]


Dipnotlar: [1] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/29. [2] Tirmizi, Mevakit, 65; İbn Mace, İkame, 2. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [3] Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [4] et-Taberi, Câmiu'l-Beyan 1/37. Mısır, M.321. Safvetü’t-Tefasir, 1/33. [5] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [6] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [7] İnfitar sûresi, 82/19. Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [8] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [9] Safvetü’t-Tefasir, 1/37. [10] Safvetü’t-Tefasir, 1/36-37. [11] İnfitar sûresi, 82/19. [12] Mukaddime fi't-Tefsir, s. 59. Safvetü’t-Tefasir, 1/38-39.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Arınma ve Dirilme Vakti: Ramazan-ı Şerif

Efendimiz s.a.v. üç aylara girince “Allahım Receb ve Şaban’ı hakkımızda mübarek kıl ve bizleri Ramazan’a ulaştır.” diye dua edermiş. Bu duaya âlimlerden bir kısmı şöyle anlam vermişler: Cenab-ı Hak, Ramazan ayına o kadar büyük bir değer yüklemiş ve bu ayı o kadar faziletli kılmış ki, kendinden önce gelen Receb ve Şaban aylarını ona hazırlık olsun diye mübarek kılmıştır. Bu yüzden evliya-ı kiram hazerâtı, Ramazan gelmeden altı ay öncesinden ona ulaşmak için; Ramazan’dan sonraki altı ayda da kabulü için Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunurlarmış. Esasen gelmekte olan ay, her anıyla o kadar hayırlı ki, diğer aylarda kol gezen şeytanlar bu ayda bağlanır, rahmet melekleri ise vazife başındadır. Ayrıca bu ayda Cenab-ı Hakk kullarını bağışlamayı dilemektedir. O halde bütün günahkârlar bu ayın gelişiyle müjdelenmeli ve Mevlâ Tealâ’ya tövbeye çağrılmalıdır.

Allah’a Kulluktan Hemen Sonra

“Rabbin, sadece kendisine kulluk/ibadet etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa kendilerine ‘öf’ bile deme, onları azarlama, ikisine de güzel söz söyle.” (İsrâ, 23) Allah Tealâ, girişte mealini verdiğimiz ayetin öncesinde mealen buyurmuştu ki: “Allah ile birlikte bir ilah daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak kalırsın.”(İsrâ, 23). Böylece iman konusunda en önemli rükûn olan şirkten uzak durmayı bildirince, peşi sıra bu ayet-i kerimede de imanın alametlerinden olan son derece önemli bir hususu ve onun şartlarını zikretmiştir. Aile, toplumun en küçük fakat en önemli parçasıdır. Temeli de anne ve babadır. Anne babaya itaat etmek, hürmette bulunmak ve onların ihtiyaçlarını temin etmek, şartlar ne kadar ağır olursa olsun onları himaye edip gözetmek, bir evlat için dinî, fıtrî ve vicdanî bir görevdir.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Ramazan-ı Şerif’in Kıymeti

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki Kur’an onda (ki Kadir gecesinde levh-i mahfuzdan semâ-i dünyâye) indirilmişdir. (O Kur’an ki) insanlara (mahz-ı) hidâyetdir, doğru yolun ve Hak ile baatılı ayırd eden hükümlerin nice açık delilleridir. Öyleyse içinizden kim o aya erişirse (hazır olur, müsâfir olmazsa) onu (orucunu) tutsun …” (Bakara; 185) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ve ashab-ı kiram radıyallahu taala anhum, Ramazan-ı şerif ayı geldiğinde birbirlerini tebrik ediyorlardı. Bu ay öyle mübarek bir aydır ki, bildiğimiz gibi değil, çok büyük bir nimettir! Onun sevabı, diğer ayların sevabı gibi de değildir: Bu ayda yapılan ibadet, zikir, oruç diğer aylardakinden çok daha fazla sevap kazandırmaktadır. Bu yüzden olsa gerektir Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam ve ashab-ı kiram, bu ay yaklaşınca birbirlerine müjde veriyorlar; rastlaştıklarında, “Sana müjdeler olsun! Ramazan ayına giriyoruz” diyorlardı. Daha bu ay gelmeden, onu sevinçle karşılıyor ve birbirlerini tebrik ediyorlardı. Bir bakın hele! Onlar bizim için örnektirler bizimde onlar gibi Ramazan ayını aşk ve muhabbetle karşılamamız, gelişiyle sevinç ve surur duymamız lazımdır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.” (Taberani) İmam-ı Rabbani kuddise sirruhu şöyle demiştir: “Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.” Oruç tutmanın hikmeti Nefsin ne kadar yaramaz olduğunu biliyorsunuz. Allah-u Zülcelal, nefsi öyle yaratmıştır. O menfaatli olan hiç bir şey yapmak istemez. Oruç da tutmak istemez. O istemiyor diye, Allahu Zülcelal’in biz kullarına bir ikramı olan oruç emrinden ve ibadetinden mahrum kalmamalıyız. Nefis cahildir, bilmez ve sonrasını da düşünmez. Oysa Allah oruç tutması karşılığında ona neler verecektir keşke idrak edip bir bilse? İnsan için Dünya hayatı bir damla kadar az bir şeydir. Ahiret hayatı ise bir okyanus gibidir. Nefis, o Ramazan-ı şerifteki amellerine karşılık sonsuz olan ahiret hayatında, nice mükafatlar bulacaktır. Oruç tutmanın hikmeti; nefsi, Allah-u Zülcelal’in emrine itaat ettirip, meleklerin sıfatıyla sıfatlandırıp, terbiye etmektir. Bir rivayete göre ise, orucun bir hikmeti de şudur; “Haşr’ın müddeti otuz gündür. İnsanlar haşir meydanında otuz gün, otuz ay veya otuz yıl dururlar. İnsan, otuz gün olan Ramazan’ın her bir gününde oruç tutarsa, Allah-u Zülcelal kıyamet gününde, o oruçların hürmetine, onu gölgesi altına alacak ve o kişi yemek ve içmekle lezzetlenecektir. Çünkü kıyamet gününde, Peygamberler ve onların ehli ile oruç tutanlar hariç, diğer insanların hepsi açtır. İnsan, Ramazan orucunu tutarsa, bu azaptan kurtulmuş olur. Oruç tutmaktan maksat, düşman olan şeytanı kahra uğratmaktır. Şeytanın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle, içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmek yoluyla olacaktır. Bu da ancak oruçla olur. Bir saniyemizi bile boşa geçirmemeliyiz! Herhangi bir kimse, ramazan ayının gecelerinde uyanıp kalkmak için yatağında hareket ettiğinde, bir melek şöyle nida eder: “Kalk! Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun.” Kalktığı zaman yatağı: “Ya Rabbi! Ona cennette ipekten yataklar ver.” diye dua eder. Elbiselerini giydiği zaman elbiseleri: “Ya Rabbi! Cennet hurilerinden, cennet elbiselerinden ona ver.” diye dua eder. Ayakkabılarını giydiği zaman ayakkabıları: “Ya Rabbi! Onu sırat köprüsünden çabuk geçir, ayağı kaymasın, ateşin içine düşmesin.” diye dua eder. Abdest almak için suyun yanına gittiği zaman, su: “Ya Rabbi! Onun günahlarını af ve mağfiret et, onu günahlardan temizle.” diye dua eder. Abdest alıp namaz kılmak için seccadesinin üzerine geldiği zaman, ev: “Ya Rabbi! Onun kabrini genişlet, dar etme, ona kabirde azap verme.” diye dua eder. Namaz kıldıktan sonra veya namazın içindeyken, Allah-Zülcelal o kula şöyle nida eder: “Ey kulum! Dua senden, kabul benden. Sen iste, ne istersen vereceğim.” İşte, Allah-u Zülcelal, Ramazan ayının hürmetine, bu fırsatı bize veriyor. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, daha sonra kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse o istirahati de ibadettir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bir gün minbere çıktı. Birinci basamağa çıkınca “Amin” dedi. Sonra ikinci basamağa çıktı “Amin” dedi. Sonra üçüncü basamağa çıkınca, yine “Amin” dedi. Daha sonra şöyle dedi: “Bana Cebrail gelip: ‘Ya Muhammed! Kim Ramazan’a erişir de bağışlanmazsa, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra Cebrail: ‘Kim ana-babasına veya onlardan birine (yaşlılığında) yetişir de cehenneme girerse, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim. Sonra yine Cebrail aleyhisselam: ‘Sen kimin yanında anılırsan da üzerine salavat getirmezse, Allah onu (ilahi rahmetten) uzaklaştırsın.’ dedi. Ben de ‘Âmin’ dedim.” (İbn Hıbban) Demek ki, Ramazan-ı şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur’an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza ediyorsa, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim. Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelal, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan ayının ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre (ra)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek, Ramazan Ayı’nda oruç tutarsa, Allah onun günahlarını affeder.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sanki kıyameti ve cehennemi görüyordu. Onun için buyurmuştur ki: “Eğer benim ümmetim, Ramazan ayında kendileri için neler olduğunu bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” (Zübdetü’l Vaizin) Ama insanın nefsi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, Ramazanın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Oruç tutmak istemeyen nefsimizi azarlayarak ona şöyle dememiz lazımdır: “Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!” Esasen geçmiş ümmetlerde oruç, yirmi dört saatte bir sefer yemek yemek suretiyle tutuluyordu. Allah-u Zülcelal, fazlıyla bize müsaade etmiştir ki, akşamdan sabaha kadar yemek yiyebiliyoruz. Ya onlar gibi yirmi dört saatte bir sefer yemek yeseydik halimiz ne olurdu? Bunun için kişi Ramazan ayında, vaktini ibadetle, tazarruyla, yalvarmakla geçirmelidir. Affına mazhar olmaya çalışalım Allah-u Zülcelal, her ramazan gecesi bir milyon kişiyi affediyor. Cuma gecesinde ise her gece affettiği bir milyon kişiyle beraber, bir milyon kişiyi daha affediyor. Ramazanın son gecesinde ise başından sonuna kadar kaç kişiyi affetmiş ise bir o kadar kişiyi daha affediyor. Allah-u Zülcelal bu kadar kişiyi affetmesine rağmen, bu sayı yine de yeryüzündeki insanların sayısına oranla, fazla değildir. Af olunan, o milyonlarca kul içerisinde olabilmek için gayret göstermeliyiz. Şöyle ki: “Bu gece daha fazla ibadet edeyim de belki affolunan o kullar içine girerim.” Ertesi gece, yine: “Belki bu gece o sınıfa girerim.” Aynı şekilde: “Cuma gecesi daha faziletlidir, belki Allah-u Zülcelal beni bu gece affeder.” düşüncesi ve gayreti üzere olmalıyız. Bütün merak ve gayemiz, kendimizi Allah-u Zülcelal’in affına layık hale getirmeye çalışmak olmalıdır. Ramazan ayı, malumunuz senede bir defa ele geçen bir fırsattır, bir de bakıyorsunuz hemen bitivermiş . Onun için bu fırsatı çok iyi değerlendirmeliyiz. Bilhassa teravih namazlarımızı kaçırmamalıyız. Teravih namazı çok önemlidir. Öyle ki, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) teravih namazlarını, cemaatle devamlı olarak kılmamıştır. Çünkü devamlı kıldığı taktirde, ümmetine farz kılınacağından ve bunun da onlara ağır geleceğinden korkmuştur. Buradan da anlıyoruz ki, teravih namazı çok sevaptır ve ne yapıp edip sürekli kılmamız gerekmektedir. Ashâbı Kiramlar, Kur’an okumadıkları bir günün geçmesini istemezler, sürekli Kuran okumakla vakitlerine kıymet kazandırırlardı. Ramazan geldiğinde ise çok daha fazla Kur’an okumuşlardır. Mesela, Abdullah bin Ömer radıyallahu anh ailesiyle ilglenmek dışında durmadan Kur’an okurdu. Kur’an’ı hep açıktı. Her vakit namaz için abdest alır, öğle ile ikindi arasını ilim, irfan, ibadetle ihya ederdi. Kur’an-ı Kerim’i hatmedeceği zaman, son sûreye geldiğinde eşini, çocuklarını ve ev halkını yanına çağırır, onların huzurunda hatmeder, onlara dua ederdi. Belki de ulaşamayız bir daha… İşte, ramazan ayı bu kadar mübarek bir aydır. Onun için fırsatı kaçırmamalı, vaktimizi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Yine, Ramazan ayı, kıyamet gününde çok güzel bir şekil ve surette Allah’ın huzuruna çıkacaktır. Allah-u Zülcelal ona: “Ya Ramazan! Ne istiyorsun?” diye soracak, o da şöyle diyecektir: “Ya Rabbi! Bana hürmet gösterenlere, benim vaktimde oruç tutanlara, ibadet ve zikir edenlere şefaat etmek istiyorum.” Bunun üzerine Allah-u Zülcelal ona: “Git, kimi tanıyorsan, kim sana hürmet göstermiş, kim senin hakkını yerine getirmişse, kimden razı olmuşsan, onun elinden tut, cennete götür!” diye müsaade edecektir. Demek ki, Ramazan ayına bir dost gibi hürmet ederek kendimizi ona sevdirmeliyiz. Nasıl iki dost sevgi ve muhabbetle, aşkla bir araya gelip oturup sohbet ediyorlar, birbirlerine sevgilerini gösteriyorlar. Biri diğerinin başına bir musibet gelmesini istemiyor ise biz de Ramazan-ı şerif ayına öyle dost olalım. Allah Zülcelal’in ibadet ve itaatiyle meşgul olmak suretiyle onunla dostluk kurarsak, şüphe yok ki, kıyamet günü bize de şefaat edecektir. Allah-u Zülcelal hepimizi, Ramazan-ı şerifin hakkını yerine getirenlerden eylesin…

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM