Wikipedia
Arama sonuçları
5 Mart 2018 Pazartesi
Ahirette Hesaba Çekileceğiz
Allah-u Zülcelâl insanın dünyadaki bütün konuşmalarından, davranışlarından kıyamet gününde sorguya çekecektir. Bu konuda Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 36)
İnsan gözlerinden, kulaklarından hatta kalbinden dahi sorguya çekilecektir. Bunun için Allah-u Zülcelâl’in emir ve nehiylerine dikkat etmek suretiyle, bu azalarımızla nasıl amel yapmamızı emretmişse onları yerine getirelim, haram ettiği şeylerden de muhafaza edelim.
Eskiden bir insan Arapça öğrenmese ilim olarak bir şey bilmezdi. Bugün ise hemen hemen bütün ilimleri, fıkıh istersen fıkıh ilmini, tefsir istersen tefsir ilmini, ne istersen iste, tercüme etmişler, okuyabiliyorsun. Onun için şimdi bilmemek mazereti de kalmamıştır, insan okuyup öğrenmekten mesuldür. Bu hazırlanan eserleri okuyacak ve elinden geldiği kadar yerine getirmek suretiyle amel-i salih yapacak.
Bir kişi, çok çeşitli ilimlerle meşgul olmuş, birçok eserler okumuştur. Sonra düşündü, “Acaba Allah-u Zülcelâl neyle benden razı olacak?”
Bu kişi İmam Gazali hazretlerine istişare etmek suretiyle ne yapacağını sormuş. İmam Gazali rahmetullahi aleyhi ona demiş ki:
“Bu dünyada Allah'ın en gazap ettiği şey, kişinin malayani ile, yani kişiye lazım olmayan, ne dünyaya ne ahirete faydası olmayan şeylerle meşgul olmaktır.”
Onun için elimizden geldiği kadar dini eserleri okuyalım, Allah'ın razı olacağı şeyleri yapalım, sevmediği şeyleri de terk edelim.
Kırk yaşından sonra insan dünya çarşısından ayrılıp ahiret çarşısına girmiş oluyor. Bu böyledir. İnsan kırk yaşına kadar kuvvetleniyor, kırk yaşından sonra aşağıya iniyor. Bu sefer ahiret yoluna girmiş oluyor.
Onun için denilmiştir ki, “Kimin kırk yaşından sonraki işlediği hayırlar, kırk yaşına kadar işlemiş olduğu hayırlardan fazla değilse o cehenneme doğru gidiyor, demektir.”
Demek ki insanın kırk yaşına geldiği zaman işlediği hayrı, salih ameli, daha önce işlediğinden fazla olması lazım.
Faydasız İlimden Allah'a Sığınalım
Kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrayacak olan kimse, alim olduğu halde kendi ilminden menfaat görmeyen şahıstır. Neuzubillah. Onun için okuyalım, ilim sahibi olalım, onunla amel yapalım, inşallah.
Örnek olarak bir kişinin elinde çeşitli silahlar vardır. Bir sahrada aslanlar ona hücum ettiler. Eğer o adam, elinde silah olduğu halde onları kullanmazsa bir menfaat görür mü? Eğer o silahı kullanıp kendini muhafaza etmezse o aslanlar onu parça parça yaparlar. Ama silahlarını kullandığı zaman kendini kurtarır.
İlim de aynı öyledir. Okuduğun kitapla amel yaptığın zaman, o ilmi, şeytan, nefs ve dünya canavarlarına karşı kullanmış oluyorsun. Eğer ilimle amel yaparak onlardan kendini muhafaza edersen, selamete kavuşmuş olursun. Ama kullanmazsan sana ne menfaati olacak?
Şeytan çok alimdi. Ama ilminin ona ne faydası oldu? Allah'ın emrine itaat etmeyince, asi oldu, ilminin ona bir faydası olmadı.
İşte o şeytan nefis yüzünden o hale geldi. Allah-u Zülcelâl onu imtihana çekti. “Hepiniz Adem’e secdeye gideceksiniz,” dedi. O ise dedi ki: “Ben ondan daha iyiyim, “dedi.
Onun için denilmiştir, “Allah-u Zülcelâl’in yanında en mebğud yani buğzedilen insan, nefsine uyandır.”
İnsanın Allah-u Zülcelâl’e teslim olması lazımdır.
Bunu bilelim, Allah-u Zülcelâl bize, annemizden, babamızdan, arkadaşlarımızdan çok daha şefkatlidir, merhametlidir ve hepsinden daha çok bizi seviyor.
Bizi daima Allah-u Zülcelâl muhafaza ediyor. Eğer bizi muhafaza etmeseydi, etrafımızda bizi helak edecek birçok şeyler vardır. Allah bizi onlardan muhafaza ediyor. Allah bize sahip çıkıyor. Onun için biz de Allah'ı sevelim, Allah'ın dediğini yapalım, inşallah.
Kalbimizi Allah-u Zülcelâl’e karşı ıslah edelim. Kalbimizde daima Allah'ın razı olacağı halleri bulunduralım. Kalbimiz ve sırrımız böyle ıslah olduğu zaman azalarımız da daima hayırla meşgul olacaktır.
Çünkü zahiri azalar, kalbin hareketiyle oluyor. Kalbimiz ne kadar hareketli olursa, Allah'ı severse, o kadar zahiri azalarımızı çalıştırıyor, hayra götürüyor.
Kalp bozulduğu zaman da bütün azalar onun arkasından gidiyor. Onun için elimizden geldiği kadar diyelim, “Ya Rabbi, bu senin mahlukundur, Sen onu yaratmışsın, bunu ıslah et Ya Rabbi!”
Böyle diyerek kalbimizi Allah'a teslim edelim, Allah her şeye kadirdir. Onu ıslah etmesi, Allah'ın yanında hiçbir şey değildir.
Allah-u Zülcelâl bir şeye ol dedi mi, oluverir. Onun için Allah'tan isteyelim. Allah'a yalvaralım ve hatta diyelim ki, “Ya Rabbi seni seviyorum, Sen’den başka hiçbir şey istemiyorum, ama elimden Sana tam kulluk etmek gelmiyor. Sen beni ıslah et Ya Rabbi!”
Böyle daima yalvaralım. Çünkü insanın sermayesi kalbidir ve ömrüdür. Kalp ve zaman… Zaman geçtiği zaman senin sermayen bitiyor, bir de kalp öldüğü, bir şey hissetmez hale geldiği zaman bu ikisi bitiyor.
Her zaman diyorum, bir kişi dilenciler gibi kapı kapı dolaşıyor: “Bana merhamet edin! Ben sermayemi kaybettim bana merhamet edin!” diyor. Ona soruyorlar: “Senin sermayen neydi? Ne kaybettin?” “Benim bir kalbim vardı, Allah içindi, içinde Allah sevgisi vardı onu kaybettim!” diyordu.
Ne kadar güzel düşünmüştü. İnsan dünyada iflas ederse kaybettiği malı gene geri gelebilir. Ama ahirette iflas ederse, bir daha amel yapma imkanı geri gelmez. Onun için ahirete düşkün olalım, ahiret için salih amel yapalım, Allah'a yalvaralım, Allah da bize verecektir inşallah.
Zikir Ağır Geliyorsa…
Büyük velilerden Ebu'l-Hasen Şazeli kaddesallahu sırrahu der ki: “Nifak alametlerinin birisi de zikrin kalbe ağır gelmesidir.”
Neuzubillah. O zaman tevbe edelim, Allah'a yalvaralım, Allah-u Zülcelâl de kendi zikrini bize hafif kılacaktır, inşallah. O vakit bize hafif gelecek, bize sevgili gelecek…
Kim kendi nefsinin isteklerine icabet ederse, o İslami bakımdan geri gidecektir. Şöyle bir düşünelim; biz istiyoruz ki, herkes bizim istediğimiz gibi yapsın, bize aksi gitmesin. Bir kişiye “Şöyle yap,” dediğimiz zaman istiyoruz ki, bizim dediğimizi yapsın. Aynı şekilde, ona söylersem, buna söylersem, şuna söylersem, herkes bizim istediğimiz gibi hareket etsin istiyoruz. Ama bizim nefsimize “Zikir yap, namaz kıl, sadaka ver, İslam hizmeti yap,” diyoruz, o dediğimizi yapmıyor.
Bizim imanımız var elhamdülillah. Ahirete hazırlık için bunları yapmamız gerekiyor, buna iman ediyoruz. Herkesin bize uymasını seviyoruz da niye nefsimiz Allah'ın emirlerine uymuyor. Ondan bunu istemeyelim mi?
İnsanlar bize aykırı gitmesin, bize uygun davransın istiyoruz ama nefsimize bir şey yaptıramıyorsak, o zaman nefsimize itab edelim:
“Ya nefsim, sen yanlış yoldasın. Allah'ın emrettiği şeyleri yapman lazımdır, belki ahirette rahata kavuşursun.” Diyelim.
Biz şimdi dünyayı böyle, sakin, hareketsiz, her şeyden habersiz gibi görüyoruz, halbuki öyle değildir. Dünyadaki bütün mahlukat, insanların işlediği günahları görüp ondan huzursuz olmaktadır. Çok zayıf bir böcek vardır, insanlar günah işlediği zaman Allah'a dua ediyor, “Ya Rabbi, bana kuvvet verseydin de, o günahı işleyen insana azab etseydim,” der.
Biz dünyanın zahirini böyle cansız gibi görürüz, halbuki maneviyat bakımından öyle değildir. İnsanoğlunun Allah'a asi gelmesi sebebiyle mahlukat böyle rahatsız olmaktadır, Allah'tan izin istemektedir ki, “Ya Rabbi kuvvet verseydin de ona eza etseydim,” diye istemektedir.
Allah, Allah azze ve celle… Allah'tan başka kim aziz ve üstün olmak istiyorsa o zelil olacak.
Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:
“…Allah, kimi alçaltırsa ona şeref kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.” (Hacc, 18)
Yani Allah-u Zülcelâl ancak kuluna ikram eder veya hor hakir yapar. Diyor ki, “Yalnız Ben insanı yükseltirim veya aşağı düşürürüm!” öyle diyor Allah azze ve celle…
Her şeyin melcei, sığınağı Allah-u Zülcelâl’dir. Kendimizi Allah'a dost yapalım, kendimizi Allah-u Zülcelâl’e bağlayalım, her şey O’nun elindedir. Dünya da, ahiret de, kabir de, mahşer de O’nundur.
Eğer Allah-u Zülcelâl’in yanında kıymetin yüksek olursa, Allah-u Zülcelâl sana kulluğunu nasip eder, seni hayırlarda kullanır. Eğer bize tevbe nasip olduysa, Allah'ın evine misafir olduysak bu sadece Allah'ın lutfudur. Bunu kendimizden bilmeyelim. Allah'a hamd edelim, şükredelim. Demek ki Allah-u Zülcelâl bizi iyi kişilerden seçmiştir. Allah-u Zülcelâl size ilham etmese siz gelemezdiniz buraya.
Ataullah İskenderi hazretleri şöyle demiştir:
“Allah katında değer ve kıymetini öğrenmek istiyorsan seni hangi işte çalıştırdığına, seni hangi halde bulundurduğuna bak.”
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de buyuruyor ki:
“Allah katındaki hissesini öğrenmek isteyen kimse, Allah'ın kendisinin yanındaki hissesine baksın.” (Suyuti, Camius Sağir 6/49, Hadîs No: 8386)
Eğer senin yanında Allah'ın sevapları kıymetli ise, ona rağbetin varsa, senin de Allah'ın katında kıymetin var demektir.
Allah-u Zülcelâl’in bize ibadetini nasip etmesi, bu camiye gelmeyi, bu tevbeyi nasip etmesi bize mükafat olarak yeter. Bakın, bunları size vermeyi, siz annenizin karnındayken takdir etmiştir. Senin rızkını, senin imanını, senin amelini, her şeyi o zaman takdir etmiştir. Öyleyse bunlara şükretmemiz gerekir.
Çünkü anne rahminde melaike geliyor, “Ya Rabbi, senin bu kulunu şaki mi, said mi, yani cehennemlik mi yoksa cennetlik mi yazayım ya Rabbi?” diye soruyor.
O sırada daha sen ne amel yapmışsın, ne dua etmişsin, ne bir şey… Yalnız Allah nasip etmiş bize bunu… Elhamdülillah, Allah'a şükrederiz ki, ta o zamandan beri Allah bizi mümin olarak yaratmış.
Nefsimize Nasihat Edelim
İbrahim et Teymi rahmetullahi aleyh, nefsini karşısına alıyordu:
“Ey nefsim, şimdi sen öldün. Ya cennete gideceksin, nimetler içindesin. Yahut cehenneme gideceksin, azablar içindesin. Eğer ölmüş olsaydın ne isteyecektin? Keşke dünyaya dönsem, daha çok salih amel işlesem, cennetteki derecem yükselse veya dünyaya dönsem de cehennemden kurtaracak ameller işlesem, diyecektin, öyle değil mi? İşte sana fırsat ey nefsim. Bak daha dünyadasın, amel yap, kendini kurtar.”
İbrahim et-Teymi böyle yapmaya muhtaç idi de biz muhtaç değil miyiz? Biz de muhtacız. Öyleyse biz de nefsimize böyle nasihat edelim.
Hatta o zaman gece namazına kalktıklarında, mum vardı o vakit, parmaklarını mumun alevine tutuyorlardı ve “Ey nefsim, bak sen mum alevinin sıcaklığına dayanabiliyorsan günah işle, amel yapma,” diyerek nefislerini imtihana çekiyorlardı. Tabi nefis dayanmıyordu, hemen elini çekiyordu mum alevinden. “Öyleyse günah yapmayacaksın, kulluğunu yaparak kendini kurtaracaksın,” diyerek nefislerini ıslah etmeye çalışıyorlardı.
Hülasa bizim çaremiz, Allah'ı razı etmektir, onun da yolu tevbe etmektir. Çünkü insan Peygamber değilse muhakkak hata işliyor. Ya büyük günahtır, ya orta günahlardır veya küçük günahtır. Ama herkesin hata ve kusurları vardır.
İnsan eğer samimi tevbe ederse, insanın günahlarını yazmakla vazifeli olan sol tarafımızdaki melaike var ya, Allah-u Zülcelâl ona dahi günahları unutturuyor, hatta ahirette ondan hesap da sormuyor. İşte hakiki tevbe böyle kıymetlidir.
Tevbe insanın kurtuluşudur. Onun için diyorum, anlatın tevbeyi insanlara… Din yabancı olmuş, insanlar tevbenin kıymetini unutmuşlar. Arkadaşlarınıza anlatın, Allah'ın rahmet kapısından mahrum kalmasınlar.
Bir zamanlar bir adam bazı günahlar işlemişti, artık herkes onun ne kadar kötü bir adam olduğunu söylüyordu. O adam bir gün hanımına dedi ki,
“Ben çok kötülük yaptım, artık bu dünyada kimse beni sevmiyor, kimse bana şefaat etmez. Öyleyse benim tek çarem, Allah'a kendimi affettirmektir.”
Bu adam kendini çöllere attı, ağladı, günahlarını itiraf etti, pişmanlık duyarak yalvardı. Allah'tan çok korkuyordu. Kendini perişan etti. Allah-u Zülcelâl o adama bir meleğini gönderdi. O melek geldi dedi ki:
“Allah seni affetti.”
Adam dedi ki, “Kim bana şefaat etti?”
Melek şöyle cevap verdi:
“Senin tevben, pişmanlığın ve korkun şefaat etti!”
Allah korkusu Allah'ın yanında çok makbuldür. Ashab-ı kiram bazen Allah korkusundan dünyayı terk etmek istiyorlardı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem de onlara, “ Ben sizden daha fazla Allah'tan korkanınızım,” demişti. Onlar hiçbir günah işlemedikleri halde Allah-u Zülcelâl’den böyle korkuyorlardı.
Eski zamanda bir adam vardı, hiçbir hayır işlememişti. Ölümü yaklaştığı zaman evlatlarına dedi ki, “Benim vasiyetim şudur, ben ölünce cesedimi yakın, küllerimi dağlarda, denizlerde savurun. Çünkü Allah-u Zülcelâl bana hiçbir kuluna yapmadığı azabı yapacak!”
Çocukları onun vasiyetini yerine getirdiler. Allah-u Zülcelâl onu yine haşr edince ona sordu:
“Seni bunu yapmaya iten neydi?” diye sordu.
O da:
“Senden korktuğum için böyle yaptım ya Rabbi,” diye cevap verdi.
Allah-u Zülcelâl ona rahmetiyle muamele etti. (Buhari; 3478, Müslim 2756/25)
İnsan Allah-u Zülcelâl’den böyle korkarsa günah işlemez, bir hata işleyince de hemen tevbe eder. İşte bunun için Allah'tan korkmak çok mühimdir.
Allah-u Zülcelâl hepimize tevbeyi nasip eylesin, bizi rahmetiyle şefkatiyle muamele etsin, bizi nefisimize teslim etmesin. Amin
4 Mart 2018 Pazar
Muhabbetullah ve Allah için müminleri sevmek
Allah’ın sevdiği kullar
Allah-u Zülcelâl, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede bazı kullarını sevdiğini bildirmiştir. Bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur: “… Allah onları sever, onlar Allah’ı severler…” (Maide; 54)
Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara; 222)
Bu ayet-i kerimedeki temizlik maddi temizlik olduğu gibi, manevi temizliği de yani kalp temizliğini de içine alır.
Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi ona iyilik irade etmesidir. O, bu sevgi ve irade ile kalplerin üzerindeki perdeyi kaldırır, basiret gözlerini açar, hakikatleri gösterir ve bunları anlayıp kabul etmeyi kolaylaştırır.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimseyi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü (kalbini) İslam’a açar. Bir kimseyi hidayetten mahrum bırakmak isterse de, onun göğsünü göğe doğru çıkıyormuş gibi daraltıp sıkıştırır.” (En’am; 125)
Hiç şüphesiz sevgide yakınlık manası da vardır. Sevgi yakınlığın en önemli sebebidir. Çünkü seven, sevdiğine yakın olmak veya onu kendisine yaklaştırmak ister. Allah-u Zülcelâl’in kulunu kendisine yaklaştırması ise ona kendi ahlak ve sıfatlarına benzer üstün ahlak ve vasıflar vermesidir. Kul, bu ahlak ve vasıflarla O’na yaklaşmış olur.
Bir ayet-i kerimede bu ahlak ve sıfatlar “takva” sözüyle özetlenmiş ve şöyle buyrulmuştur: “Allah’a en yakın olanınız, takvası en çok olanınızdır.” (Hucurat; 13)
Allah sevdiklerini
imtihan eder
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala bir kulunu severse ona bela verir.” (Taberani)
Bu hadis-i şerifin manası açıktır. Allah-u Zülcelâl bir kulunu sevmek isteyince onu dener. Yani onun sevgiye layık olup olmadığını ortaya çıkarmak için onu çeşitli bela ve musibetlerle imtihan eder. Allah-u Zülcelâl kulunun samimiyetini ortaya çıkarmak için onu imtihan ettiği şey bela olabildiği gibi nimet de olabilir. Bela imtihanı sabırla, nimet imtihanı ise şükürle kazanılır.
Bu zamanda insanların büyük bir çoğunluğu bela ve musibete sabretmeye karşı zayıftırlar. Olabilir ki insan bir musibete belaya sabredemez. Onun için belasız ve musibetsiz bir sevgiyi Allah-u Zülcelâl’in fazlından isteyelim. O’nun hazineleri çoktur. Kalben ve ruhen isteyen kuluna mutlaka verir.
Âlimlerden bir zat şöyle demiştir: “Sen Allah-u Zülcelâl’i sevdiğin zaman, O’nun seni imtihan ettiğini görürsen bil ki, O da seni sevmek ister.”
Denilmiştir ki: “Allah bir kulu severse, ona rahmet nazarıyla nazar eder. Eğer Allah bir kula rahmet nazarıyla nazar ederse, ona azap etmez.”
Şu bir gerçektir ki, Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevdiğinin en açık ve şaşmaz alameti, onu hayır ve taatlara muvaffak etmesi, şer ve günahlardan korumasıdır.
Böyle kimselerin hali, hadis-i kudside şöyle anlatılmıştır: “Ben kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, anladığı kalbi olurum. Benden bir şey isterse, istediğini veririm. Bana sığınırsa kendisini korurum.” (Buhari, İbn Mace, Beyhaki)
Onun için Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi demek; sevdiği kuluna azap etmemesi, kendisini günahlara karşı koruması, ona iyiliği sevdirmesi, onu hayır ve taata muvaffak kılması, nadiren işlediği günahlara karşı da ona tövbe ve istiğfar ilham etmesi ve kefaret yerine geçecek hayır ve hasenat yaptırmasıdır (nasip etmesidir).
Allah-u Zülcelâl’in sevgisinin bu anlamda olduğunu bildiren çok ayetler ve hadis-i şerifler vardır.
Allah-u Zülcelâl’i
tanımak ve sevmek
Şüphesiz Allah-u Zülcelâl’in sevgisi, kulluğun en son makam ve en üstteki derecesidir. Tövbe ve sabır gibi diğer makamlar, bu son makama ulaşmak için basamaklardır.
Allah-u Zülcelâl’i sevmek, kulun kalben maddi ve manevi manada O’na yakın olmak için istek ve iştiyak duymasıdır. Allah-u Zülcelâl’e itaat ve ibadet etmek de bu sevginin ürünleridir.
Allah sevgisinin aslı ve çekirdeği, bütün müminlerde vardır. Çünkü bunların sahip oldukları iman; marifet ve sevgiden oluşan bir cevherdir.
Ma’rifet, Allah-u Zülcelâl’i tanımak, muhabbet ise O’nu sevmektir. Bunları kemal (en üst olgunluk) derecesine ulaştırmak için çalışmak gerekir.
Allah-u Zülcelâl’i tanımak ve bilmek lazımdır. Çünkü O’nu sevmenin kuvveti, O’nu tanımanın ve bilmenin derecesiyle orantılıdır. İnsan başka şeyleri tanıdıkça sevgisi azalır, Allah-u Zülcelâl’i tanıdıkça da sevgisi artar. Bundan dolayıdır ki, Allah-u Zülcelâl’i en çok seven, O’nu en çok tanıyan ve bilen Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olmuştur. Allah-u Zülcelâl’i daha çok tanımanın ve bilmenin yolu ise daha çok tefekkür, zikir ve ibadet etmektir.
‘Tabiptim! Tabibim oldun’
Anlatıldığına göre, Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh, zamanında bir zatın kızı vardı. Çok ağlardı. Bu ağlamak onun gözünü görmez hale getirmişti. O zat Hasan-ı Basri’ye geldi ve:
– Kızımın yanına gel, ona bir şeyler söyle de ağlamasın, bana acısın, dedi. Hasan-ı Basri o kızın yanına gitti ve:
– Ağlama, babana acı! Deyince o kız şöyle dedi:
– Ey Üstad! Gözlerim iki halin dışında değil. Birincisi O’nu görmemek, O’nu görmedikten sonra, bana başkasını görmek ne gerek? Görmesin, daha iyi… Bir de O’nu görmek var. Eğer O’nu görmek bana bu halimle nasipse bir değil, binlerce göz O’na feda olsun. Onun için ağlarım.
Hasan-ı Basri kızı dinledikten sonra şöyle dedi:
– Seni tedaviye geldim, ben tedavi edildim, sana tabip olarak getirildim, ama sen tabibim oldun.
İmanın zevki Allah
için sevmekte
Allah için birbirini sevmek ve O’nun yolunda dostlar olmak ve (razı olmadığı bir şeye) Allah için buğz etmek en üstün ahlaklardandır. Allah için sevmek, Allah-u Zülcelâl’i sevmenin meyvesidir.
Enes radıyallahu anhden rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Üç huy var ki, bunlar kimde olursa imanın zevkini ve tadını alır:
1- Allah ve Resulünü herkesten ve her şeyden daha çok sevmek.
2- İyiliği ve iyi kimseleri Allah için sevmek ve kötülüğe Allah için buğz etmek.
3- Allah’a şirk koşmayı büyük bir ateşe atılmaktan daha kötü görmek.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai)
Abdullah b. Mesud radıyallahu anhdan rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “İmanı kâmil olan, sevdiği kimseyi, ondan menfaat gördüğü için değil, sırf Allah rızası için sever. Gerçek iman da budur.” (Taberani)
Allah-u Zülcelâl’i seven bir kimse, O’nun sevdiklerini de sever. Bu yüzden bu kimse, insanlar içinde Allah-u Zülcelâl’i seven ve O’nun tarafından sevilen kimseleri sever.
Hz. Ömer radıyallahu anhdan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ın bazı kulları vardır ki, onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara verilen makam dolayısıyla gıpta edip imrenirler.”
Bu arada, sahabe-i kiramlar: “Onlar kimlerdir?” diye sordular. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle devam etti: “Onlar (aralarında) neseb ve akrabalık olmadığı, mal alışverişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir. Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler. İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur. İnsanların hüzünlendikleri günde onlar mahzun da olmazlar.” (Ebu Davud)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “Dikkat edin! Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus; 62)
Görüldüğü gibi, müminlerin birbirlerini sevmeleri Allah-u Zülcelâl’in katında çok makbuldür. Müminlerin birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine kenetlenmelerini Allah-u Zülcelâl çok sevmektedir. Dolayısıyla Allah-u Zülcelâl’in rızası için birbirimizi sevmemiz gerekir.
Enes oğlu Muaz radıyallahu anh der ki: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme: ‘En üstün iman nedir?’ diye sordum: ‘Allah için sevmen, Allah için buğz etmen, dilinden Allah’ın zikrini kesmemendir.’ dedi. ‘Daha nedir? Ya Resulallah!’ deyince de: ‘Kendin için sevdiğin şeyi insanlar için de sevmen, kendin için hoş görmediğin şeyi başkaları için de hoş görmemendir.’ buyurdu.” (Ahmed b. Hanbel)
Bu ayet ve hadislerden anlaşıldı ki kişi Allah için sevmeli ve Allah için buğz etmelidir. Bu çok kıymetli bir ameldir. Bu da kalpte olur. Allah için olan sevgi kıyamete kadar devam eder. Hatta Allah için birbirlerini sevenler, birlikte cennete girmeyince razı olmayacaklardır.
Yine, üstüne basarak söylüyoruz ki insan Allah yolundaki bu sevgi için ruhunu, canını, malını ne kadar feda etse, yine de bu yaptığı azdır.
Müminleri birbirine
düşüren şeytandır
Üzülerek duymaktayız ki, bazı mümin kardeşlerimiz birbirine buğz etmekte ve birbirlerine küsmektedir. İslami hizmetlerde en büyük zarar, müminlerin birbirlerine karşı, kin ve düşmanlık beslemeleridir.
Bu hal, İslami hizmetlere çok zararlıdır. Şeytan bu gibi durumların, ne kadar büyük zarar verdiğini iyi bildiği için çeşitli hilelerle müminleri aldatmaktadır. Çünkü müminler birbirlerinin aleyhinde konuşup birbirlerine buğz ettiklerinde, manen çok büyük zarara uğruyorlar.
Şeytan, bunun dindeki en büyük zararlardan olduğunu bildiğinden, müminler arasında sürekli kin ve düşmanlık tohumları ekmeye çalışmaktadır. İnsanlar da kendi nefislerini tatmin etmek için şeytanın bu hilesine, bile bile uyuyorlar. Böyle yapmış olmakla, şeytana tabi olmuş oluyorlar. Bu hileye uyduktan sonra da kendilerini haklı zannediyorlar.
Müminlere hatırlatma
Şeytanın bu hilelerine uyan kimselere şu ayet-i kerimeyi hatırlatıyorum: “Ya kötü ameli süslenip de onu güzel gören kimse de mi? (Allah’ın hidayet verdiği kimse gibi olacak?) Şüphesiz ki, Allah dilediğini şaşırtır, dilediğine de hidayet verir. O halde (Resulüm) canın onlara karşı hasretle (tükenip) gitmesin. Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilicidir.” (Fatır; 8)
Görüldüğü gibi bu davranışların İslami hizmetlere ve müminlere büyük zarar verdiği, Allah-u Zülcelâl tarafından ayet-i kerimeyle bizlere açıkça beyan edilmiştir.
Bütün bunlardan sonra bize düşen görev; mümin kardeşlerimize şefkat ve merhametle davranmak, her türlü işimizi ve hizmetlerimizi sünnet-i seniyeye uygun olarak, istişareyle yapmaktır.
2 Mart 2018 Cuma
"Kudüs İslâm'ındır"
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,
Allah'ın Rahmeti ve Bereketi üzerimize olsun.
Ocak ayı ile birlikte, bir miladi yılı daha geride bırakıp yeni bir yıla girdik. Duvarlarımızdan geçen yılın takvimlerini indirdik, yeni takvimlerimizden yapraklar koparmaya başladık. Ne yazık ki yeni yıla yıllardır çözülemeyen mukaddes Kudüs şehrinin durumu ile ilgili vahim gelişmelerin hüznüyle girdik.
Bilindiği gibi geçtiğimiz ayda, ABD başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail devletinin başkenti tanıdığını simgeleyen tahrik edici kararı gündeme bomba gibi düşmüştü. İslam ülkelerinin liderlerinin kahredici sessizliği, mazlum Filistin halkının yüreğini parçaladı.
Mescid-i Aksa zaten Müslümanların kanayan yarası. Terör devleti İsrail, Mescid-i Aksa’nın temellirini çökertmek için tüneller açıyor. Müslüman gençlerin mescidde namaz kılmalarını yasaklıyor. Mescid-i Aksa’da Filistinli Hanım kardeşlerimiz nöbet tutuyor. Biz de onları yalnız bırakmamak adına bu sayımızda ümmete emanet olan Kudüs şehri ve Mescid-i Aksa’yı gündemimize taşıdık.
Filistin’deki kardeşlerimiz uzun bir zamandır, bütün ümmet adına orada nöbet tutuyor, sabrediyor, fedakârlıklar yapıyor. Ama Kudüs şehrinin durumu, yalnız Filistin halkının bir meselesi değildir. Allah'ın mukaddes kıldığı bu şehir bütün Müslümanlara emanettir ve ümmetin ortak meselesidir.
Tarihte ne zaman Müslümanlar birliğini yitirdi, gücünü kaybettiyse o zaman Kudüs şehri zalimlerin işgaline ve katliamına uğramıştır. Bugün de Kudüs’ü ilhak etmek için yapılan bu hamlenin zamanlaması manidardır.
Her bir Müslüman bu olaylardan ibret almalıdır. Dostunu düşmanını bilmeli, Müslüman kardeşleriyle birlik beraberlik içinde hareket etmeli ve Peygamberlerin emaneti olan Mescid-i Aksa’yı işgalden kurtarmalıdır.
Bizlere düşen evveliyetle, İsrail-ABD mallarını boykot bilincini canlı tutmak, İslam kardeşliğini güçlendirmek ve Filistin’e yardım faaliyetlerine destek olmaktır. Hiçbir şey yapmaya imkanı olmayanlar da en azından dua etmeli ve gelecek nesillere Kudüs bilincini aşılamalıdır.
Rabbimiz bizleri bu zilletten kurtarsın ve onun mukaddesatına sahip çıkan kulları arasına kabul eylesin. Âmin.
1 Mayıs 2016 Pazar
GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : “Size Emredildiği Gibi”
GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : “Size Emredildiği Gibi”: “Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15) Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak... Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukt...
“Size Emredildiği Gibi”
“Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15)
Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak...
Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukta donmamak!..
Kolay değil.
Hattâ; “İnsanlar günah işlerler, günahkârların en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) hadîs-i şerîfinin işaret ettiği hakikat ile düşünürsek, tam mânâsıyla istikamet sadece Peygamberlere mahsus. Onlardan dahî Cenâb-ı Hak zelleler sâdır olmasına müsaade buyurmuş, çeşitli hikmetlerle.
Bu âyetin istikamet vurgusu, “Rabbim Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olanlar...” (Fussılet, 30; Ahkāf, 13) ve benzeri âyet-i kerîmelerde de var. Kemâliyle istikametle yaşamak, gerçek kerâmet olarak isimlendirilmiş. Hak katında gerçek meziyet, bu.
Üzerinde durulması gereken; bir de “emrolunduğun” kısmı var.
Çünkü çoğu insanın ortalama bir istikamet duygusu vardır. Yani doğru yaptığını düşünme. Doğru bildiği yoldan gitme. Âyet-i kerîmede şöyle ifade edilir bu his:
“De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre davranır.
Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsrâ, 84)
Mizaca, tabiata, yaradılışa uygun değil, “emre uygun istikamet.”
Meşrebe, yetiştirilme tarzına, toplum anlayışına uygun değil, “emre uygun istikamet.”
İlâhî talimatlara göre yaşamak. Nebevî emir ve yasaklarla hayatı tanzim.
İslâm, teslimiyetten geliyor. Emir dinlemek, teslîmiyetin en güzel tariflerinden biri.
“İşittik ve İtaat Ettik.”
Müslüman şiarı:
“Semi’nâ ve ata’nâ”
“İşittik ve itaat ettik.”
“İşittik ve şimdi itaat etmek için hikmetini öğrenmeyi bekliyoruz!” değil.
“İşittik ama kat’î delille gelen bir farz yahut haram mıdır, yoksa sünnet veya mekruh cinsinden hafif (!) bir hüküm müdür, araştırmaktayız.” değil.
“İşittik ve itaat edeceğiz.” de değil. Fiiller arası zaman farkı da olmayacak.
Çünkü; “İşittik ama gençlik geçtikten / hacca gidip geldikten sonra uyacağız.” gibi emre itaat çeşitleri de müslümana yakışır cinsten değil. İstikamet hiç değil.
Emre itaat, Allâh’a ve Rasûlü’ne...
Bir de kardeşlere... Mü’min, hayırhâh, iyi niyetli kardeşlerin emirlerine!
Emr-i bi’l-mâruf... Dînimizin mühim bir hakikati. “İyiliği emretmek.”
“Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker”i emreden Allah, diğer yandan da her muhataba;
“Sana emredildiğinde, emrolunduğun gibi istikamette ol!” fermanında bulunmuş oluyor. Bir mânâda, “Sana ‘Şunu yap, şunu yapma!’ diyen kişi, benim emrimle emrediyor. Benim elçim. Rasûlümün ümmeti. Elçimin elçisi... Ona itaat et. Bu emirler ağırına gitmesin!” demiş oluyor.
“Nebilerin varisleri olan alimler”e (Tirmizî, İlim 19) itaat etmek, Allah'a ve Resulüne itaatin bir gereği olarak ortaya çıkıyor.
Emir ve yasak kelimeleri bugünün anlayışında itici kelimeler gibi geliyor. Elbette Kuran-ı Kerim emr i maruf vazifesini yüklenenlere de kavl-i leyyin yani “Yumuşak söz ve üslup kullanmak,” “Hikmetli sözlerle, mevizelerle nasihat etmek,” tavsiye ediliyor. Yine ikaz ederken hatalı kişiyi insanlar içinde mahcup etmemek için münasip bir fırsatı kollamak prensipleri zaten tebliğ ve ikazın usul şartlarındandır. Ama ikaz eden ne kadar dikkat etse de netice de emir ve yasak ham nefse zor gelir. Hakikaten; emre itaat, gururun en çok incindiği şeylerdendir.
“Sana ne?”
“Sana mı kaldı?”
“Biliyoruz!”
“Yapmadığımı ne biliyorsun?”
Bu tür enâniyet kokan itirazlar yığılıverebilir, iyiliği emrettiğinizde, kötülüğü yasakladığınızda...
Belki de sırf bu sebeple, Lokman Hakîm, oğluna öğütleri arasında;
“İyiliği emret, kötülüğü yasakla!” buyurduktan sonra; “Başına gelene sabret!” (Lokmân, 17) ifadesini eklemişti. Tebliğ etmenin bir bedelinin olması da işin bir başka tarafı.
Bazen havâsta bile bu “Emre karşı cidal” problemi yaşanmıştır. Hazret-i Ali radıyallâhu anh kendisi anlatıyor:
“Bir gece Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem evimize gelip beni ve kızı Fâtıma’yı kaldırıp;
“Haydi namaz (teheccüd) kılmıyor musunuz?!.” buyurdu.
Ben de;
“Ey Allâh’ın Rasûlü, canlarımız Allâh’ın elindedir. Eğer bizim kalkmamızı dilerse kaldırır!” dedim.
Ben böyle söyleyince dönüp gitti ve bana hiçbir karşılık vermedi. Sonra onun giderken dizlerini döverek ve âyeti okuyarak; “İnsan tartışmaya ne kadar da düşkün böyle!” (Kehf, 54) dediğini duydum.” (Buharî, Teheccüd, 5; Müslim, Müsafirîn, 206)
Demek ki, hayrı tavsiyeyi hazmetmek, kolay değil.
Mümin emirden hoşlanmasa da münafık gibi davranmaz.
Münafığın, yani kalbindeki duygulara Allâh’ı şahit tutarak (yalan yere yemin ederek) insanları tesiri altına almaya çalışan, aslında din düşmanı olup, eline geçen ilk fırsatta neslin ve malın fesadı ve helâki için uğraşan tipin bir vasfı da şudur:
“Ona; ‘Allah’tan kork!’ denildiğinde, onu gurur sarar ve onu günah işlemeye sevk eder.”
Düşünün; “Allah’tan kork!” emri, gururu kabartıyor, o kibir de günahı körüklüyor!
Böylelerinin âkıbeti kötüdür:
“Ona cehennem yeter! O ne kötü döşektir!”(Bakara, 205-206)
Zaten dinimiz, ahlâkı îmân ve ibadetten sonraya koymuş gibi görünse de, aslında ahlâk hepsinin derununda yatar.
Siyer-i Nebî’yi okuyalım: Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem ile muâsır olmalarına rağmen; kibir, haset ve cimrilik gibi kötü huylar, birçok bedbahtın inkârda veya nifakta ısrarına yol açmıştır.
Bu sebeple, dînin ahlâkî eğitimle meşgul ve lüks gibi görünen Tasavvuf fakültesi, aslında en köklü işi yapmaktadır. Ama mütevâzıâne şekilde, son sırada imiş gibi durur.
Tasavvufta sohbet usulünün kullanılmasının bir sebebi de, diğer birçok hikmet ve fâidelerinin yanında, insanı “emir dinleme”ye de alıştırması olabilir mi?
Ak sakallı amcalar, ak yaşmaklı teyzeler sık sık toplanıp huşû içinde; “Namaz kılın, dünyaya kapılmayın, Allâh’ı zikredin...” ve benzeri emirleri dinlerler. Söylenenleri bilirler, çoğunu yapıyorlardır da. Ama; “Hatırlat! Hatırlatmak mü’minlere fayda verir.” (Zâriyât, 55) buyurulmuş.
Tasavvufta “emir” mühimdir.
“Emir, edepten üstündür.”
Mürid, mürşidi tarafından tasavvufî edep açısından, edeben yapmaması gereken bir şey emredince derhâl yerine getirir. Çünkü böyle bir durumda emre, karşı; “Ama edebe mugayir bir şey emrettiniz?” demek, edepsizliğin ta kendisidir.
“Emir demiri keser.”
“Mürid mürşidinin irşâdı hususunda; gassal (ölü yıkayıcı) elinde meyyit (ölü) gibi olur.” gibi günümüzün tasavvuftan habersiz insanını yadırgatan ifadeler, insan nefsinin emre itiraz etme huyunu törpüleme ve itaatini güçlendirme istikametindeki tembihlerdir.
Bu hakikatleri, kötü misallerle çürütmeye çalışmak mânâsızdır.
“Sû-i misal, emsâl olmaz.”
Yani; “Kötü örnek, misal diye verilmez.”
Güzel misaller, teslîmiyetin insana neler kazandırdığını ispatlamaya yeter. Siz insanların cehaletini giderin, onlar nâ-ehil kişilerin emrine girmesinler. Yoksa birileri istismar edecek diye, adı dahî teslimiyetten gelen İslâm’ın bir esası değiştirilecek değildir.
Bizim medeniyetimiz itaat ve teslîmiyetle yükselmiştir.
“Emir” şeklinde yazdığımız bir kelime de “Emîr”dir. Âmir kelimesi gibi, kendisine yönetme “iş”i, yani “emr” verilmiş kişidir. İdare salâhiyetini eline almış kişidir. Ya “Emîru’l-mü’minîn” dir; yahut; “Dünyanın ücrâ köşesinde bile olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emîr tayin etmeden yaşamaları doğru olmaz.” (Ahmed, II, 177) hadîs-i şerîfindeki gibi, üç-beş kişinin başkanıdır.
Fakat onun da hakkı, emirlerine itaat edilmesidir. Tabiî, İslâm’a uygun, meşrû emirlerine:
“Ey îmân edenler! Allâh’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülu’l-emre (idarecilere) de itaat edin.” (Nisâ, 59)
Günümüzde itaat, teslîmiyet, sadâkat, biat kültürü gibi bizim kavramlarımız; hep “körü körüne” sıfatıyla karalanıp, kötülenir. Hâlbuki emre itaat; birlik-beraberliğin, kenetlenmiş bir sur gibi cihad edebilmenin, gerçek tevâzu ve mahviyetin temel şartıdır.
Tabiî itaate memur olanlar kadar, emîr ve âmir tarafına da söylenecek bir söz var:
Emr iş demektir aynı zamanda. Emîr, emredeceği emri, yani işi, bizzat yaşamalıdır. Onun kalbinden, yaşayışından, hâlinden o emredeceği “iş” âdeta taşmalıdır. O zaman, inşallah, muhataptaki, memur taraftaki yadırgama ve itiraz da azalır. Kendisi daima infâk hâlinde olan kişinin, “İnfâk edin!” emri kimseye batmaz.
Emr-i bi’l-mâruf’taki emir, nasıl bir emirdir, bunu İlm-i Belâgat’ta buldum.
Bizim bugünkü Türkçemizde emir kelimesi anlam daralmasına uğrayarak; “Yukarıdan aşağıya bir işin yapılmasını istemek,” demek. Bir âmirin memuruna, bir babanın oğluna, bir patronun işçisine söylediği gibi.
Fakat aralarında böyle bir emir-kumanda zinciri olmayan, aynı seviyede, akran olan kişiler, yani ahbab, arkadaşlar arasında samimiyete binaen emir kalıbı kullanılırsa, bu “İltimas” diye adlandırılır. Bu kelime de günümüz Türkçesinde menfi bir anlamda kullanılıyor. Aslı, “rica, talep” demektir.
Bir delikanlı okuduğu ve çok beğendiği kitabı arkadaşına, “Okur musun, okuyabilir misin?” gibi nezâket kalıplarıyla tavsiye etmez. “Oğlum, bu kitabı oku! Müthiş bir kitap, çok beğeneceksin!” der.
Yine akran iki amcadan biri diğerinin hastalığını duyunca, “Şu ilâcı iç, şıp diye keser!” der.
Türkçemizde bu tür emirlerin sonuna, “Gelsene, yapsana, yesene...” gibi bir ilâveler de yaparız. Kalıp olarak emirdir, fakat rencide etmez. İşte eşitler arasında; emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker de böyle bir dostluk, böyle bir samimiyet gerekir. Kendi okumayan, “Oku!” diyemez, kendi tecrübe etmeyen, “İç bu ilâcı dostum!” diyemez. İşte emr i maruf da böyle olursa muhatabı rahatsız etmez.
Son söz âyetten mülhem bir kıta olsun:
Hak ne emreder, işit:
“Fe’stekım kemâ ümirt...”
“Emrolunduğun gibi;
İstikāmet üzre git!..”
Mustafa Asım Küçükaşçı
28 Ocak 2016 Perşembe
Kul Borcu Yüzünden Allah'a Kulluğu Unutmak
Ölçülü olmak, mü’minin vasıflarındandır: Doyunca bırakmak, hatta daha tam doymadan bırakmak... Eskitmeden atmamak... Gerekmedikçe almamak... Alınca görünüp övülecek kadar değil, bir kısmı atılıp çürütülecek kadar değil, iş göreceği kadar almak, açığı kapatacak kadar almak... İslam’ın bize öğüdü budur.
Allah-u Zülcelâl, israfı kınamış, tutumlu olmayı övmüştür.
“Onlar ki, (Rahman’ın o has kulları) harcadıkları zaman ne israf ederler ne de kısarlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 67)
Oysa şeytan ve dostları israfı tavsiye eder.
“Gereksiz yere de saçıp savurma; zira böylesine saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 27)
Tıka basa yemek... Bir kısmını çöpe atmak için almak... Daha eskime belirtileri görünmeden atmak... Her şeyini tüketinceye kadar tüketmek... Borçlanabildiği kadar tüketmek... Borç hanelerini de tüketince kendini tüketmek... Tüketme imkânı kalmayınca iç âlemini tüketmek... Gecelerini zikirle doldurup günlerine “Bismillah”, akşamlarını “Elhamdülillah” ile kapatan bir Ahî pazarı değil, birkaç yıl öncesine kadar bir Anadolu kasabasında zikir ehli birinin mütevazı dükkânından bir ayakkabı almaya çalışsanız belki size dönüp “Evladım, daha ayağındaki eskimedi ki, sen bunu eskit de öyle gel!” derdi.
Ya bugünün dev AVM’lerinde, neredeyse dün aldığımızı üzerine biraz koydurup bugün değiştirmeye kalkışacaklar...
“Tüket!” diyorlar bize. Tüketebildiğin ne varsa tüket! Tüketecek paran kalmayınca borçlan diyorlar, ne kadar borçlanabiliyorsan o kadar borçlan... Sonra tefeci karakteriyle “kredi” imkânları tanıyorlar. Ya sonrası?
Amerikalı yazar Talane Miedaner, “Yaşam Koçluğu” adlı eserinde bakın neler diyor?
“Bütün borçlar sıkıntı yaratır ve enerjinizi çalar; kendinizi iyi hissetmenizi, istediğiniz insanları ve fırsatları kendinize çekmenizi zorlaştırır. Borçsuz olduğunuzda tasasız ve hafif olmanız doğaldır. Borç yükünün ağırlığı altındayken rahatlamak hiç de kolay değildir. Bir bankanın başkan yardımcısı olan ve mali durumu da çok iyi olan bir danışanım birkaç bin dolarlık kredi borcuyla dolaşıyordu; benim seminerime katılıncaya kadar da bu konuyu düşünmemişti. Ancak daha sonra, sandığından daha fazla bir bedel ödediğini fark etti. Hemen tasarruf hesabından parayı çekip bütün borcunu ödedi. Sonra beni arayıp hayatındaki farklılık için teşekkür etti. Kendisini çok daha hafiflemiş ve özgür hissediyordu.”
Tüketmek ya da Kula Kul Olmak...
“Borç” kavramının Arapça karşılığı “deyn”dir. “Deyn” sadece ticari borç değildir. Kişinin îfâ etmediği namaz, oruç, hac gibi ibadetler de deyn kapsamı içindedir. Nitekim hadis-i şerifte, tutulmayan oruç borcu için “deyn” kelimesi kullanılmıştır. Oruç borcu, ticari borca benzetilmiştir:
“Allah’a olan borç, ödenmeye en lâyık olandır.” (Buhari, sıyam, 42; Müslim, Sıyâm, 154-155)
İbnu Abbas radıyallahu anhüma (Allah-u Zülcelâl ondan ve onun babasından razı olsun) anlatıyor: "Bir kadın Resulullah aleyhissalatu vesselam'a gelerek: ‘Annem vefat etti, üzerinde de nezir orucu borcu var, kendisine bedel oruç tutabilir miyim?’ dedi.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Annen üzerinde borç olsaydı da sen ödeyiverseydin, bu borç onun yerine ödenmiş olur muydu?’ diye sordu.
Kadın: ‘Evet!’ deyince, Aleyhissalatu vesselam: ‘Öyleyse annene bedel oruç tut!’ buyurdu.” (Buhari, Savm 42; Muslim, Savm 156)
İnsan, ölçülü tüketince kendine hizmet eder; tüketimde israfa gidince nefsine hizmet eder; yaşamına yatırım yaptığını düşündükçe kendi hizmetkârı olur, kendi kendisinin hamalı olur ve gün gelir bunun önünü almayıp ödemeyeceği kadar borçlanınca başkasının kölesi olur.
Kul, borçlu psikolojisi içinde öylesine dalar ki dünyaya, önce kendini unutur, kendini ihmal eder, sonra Rabbini anmayı unutur, kulların borcunu ödemek için çırpınırken Allah-u Zülcelâl’e karşı olan borcunu unutur.
Allah-u Zülcelâl’i anacağı yerde borcunu anar. Allah-u Zülcelâl’e ibadet edeceği yer ve zamanda borçlarını kapatmak için çırpınır. Ve artık borç, onun hayatına yön verir. Allah-u Zülcelâl’e kulluğu azalır, adeta kullara kul/köle olur.
Yoksa bugün yaşam, pek çok kişi için böyle değil mi? “Kredi” kartı ile borçlanmak ve sonra o borcu kapatmak için bir başka “kredi” almak, o “kredi”yi kapatmak için bir başka “kredi” almak... Nihayetinde bütün anlarını o borçları için kapatmak...
Bu çırpınış içinde Allah-u Zülcelâl’e olan borcu unutmak... Namazı ve diğer ibadetleri ihmal etmek... “Efendim, borçlarımı ödemek için çalışıyorum, kılmaya vakit bulamıyorum, namazımı kazaya bıraksam caiz olur mu?” demeye başlamak...
Kullara borcunu ödemek için Allah-u Zülcelâl’in borcundan taviz vermek... Buna Batılı hayat tarzına eleştirel yaklaşan Batılı düşünürler bile “Efendisiz kölelik!” diyorlar. Çok tüketmek insanı öyle bir duruma getirdi ki her ne kadar bugünün dünyasında “kölelik” yok ise de bir tür “efendisiz kölelik” oluştu, diyorlar.
Bu “modern kölelik”te insan, ister kendi kölesi olsun, ister başkasının... Nihayetinde kula hizmetkârdır, Allah-u Zülcelâl muhafaza buyursun, en aşırı hâli bulduğunda kula kuldur.
Bu yanlış bir benzetme mi olur acaba? Hani insan, nefsine yenilip çok yer, önce o aşırı yemeğin verdiği rahatsızlığı gidermek için kendisiyle uğraşır, ibadetini hakkıyla yapamaz. Sonra aşırı kilo alır, kilolarını azaltmak için para ve zaman harcar. Derken kendine hamal olur, kendine hizmetkâr olur, o ağırlık içinde kimi zaman ibadetlerini aksatır.
İsrafa kaçıp borçlanarak yaşamak biraz böyle değil mi? Bu, tam anlamıyla bir gaflet hâlidir ki israf, Arapça bir kelime olup, sözlükte, “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” anlamına gelen “se-ri-fe” fiil kökünden gelir.
Burada “had” ölçüdür. İsrafta; ölçüyü kaçırmak vardır; çoğu zaman önce hata ve cehalet, sonra gaflet vardır. İnsan, o gaflet içinde yiyip içtikten epey sonra sıkıntı hissetmeye başladığında “Eyvah!” der. Ama kimileri için artık çok geç kalınmıştır.
Tükeninceye Kadar Tüketmek
1. Kredi Kartı Borcu İntihara Sürükledi
54 Yaşındaki dört çocuk babası işçi Y.D. bahçede ağaca asılmış halde bulundu. (Yakınları), Kaman Belediyesi’nde şoför olarak çalışan Y.D’nin (45) Bankadan 10 bin TL. kredi alıp ödeyemediği için sıkıntı yaşadığını belirttiler. Kefil olan arkadaşıyla tartıştığını, borçları yüzünden ailesiyle sorun yaşadığını, bu nedenle ruhi bunalıma girip kendini astığını belirttiler.”
2. Borcu İçin Banka Soydu
Kredi kartı borcu için bankayı soymaya çalışan Murat K. (25) kaçarken sivil polis tarafından kıskıvrak yakalandı. Amasya’nın Merzifon ilçesinde gerçekleşen olayda söz konusu kişinin, bankaya kuru sıkıyla gelip 50 bin TL. alarak kaçarken sivil polis tarafından yakalanmasıyla son buldu.
3. Kredi Kartı Mağduru Engellinin Tepkisi
Kredi kartı borcundan dolayı maaşına haciz konulan engelli C.A. , protez bacağını Sakarya Barosu’nun genel kurulunun yapıldığı Sakarya Adliyesi’ne bıraktı.
4. Kredi Kartı Borcu Yüzünden Böbreğini Satışa Çıkardı
Ankara Batıkent’te oturan emekli öğretmen G.B. (50), artan kredi kartı borçları yüzünden tefeciden borç aldı ve faizlerini ödeyemeyince böbreğini satışa çıkardı. G.B. “35 bin TL veren herkese böbreğimi verebilirim,” dedi.
Bu bilgiler Tüketiciler Birliği’nin 2009’da yayınladığı “Tüketiciler Birliği Kredi Kartları İntihar Raporu”ndan alındı.
Bunun adı “tüketirken tükenmek” değil de nedir?
İşte şeytan ve dostlarının insanı sürüklediği gaflet budur. İnsan, onlara uydukça Rabbini unutur, kendini doyurma derdine düşerken Rabbine kulluktan uzaklaşır, gaflet ve dalalet içinde önce kendi dışındaki manevi/maddi bütün varlığını; sonra, bizzat kendini tüketir.
İslam, buna tam zıt olanı emreder. İslam’ca yaşamak, İslamî bir hayat yaşamak ne güzeldir!
Müslüman Borçlanamaz mı?
Müslüman borçlanır ama onun borçlanması da Müslümancadır.
Resul-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, buyurdular ki:
“Allah-u Teâlâ nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan büyük günahlardan sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir.” (Ebû Davud, Büyu’ 9)
Müslüman, borçlanırken bu hadis-i şerifi dikkate alır ve telef etmek için değil, ödemek için borç alır:
“Kim, ödemek arzusu ile insanların malını alır ise, Allah (onun borcunu) ona bedel eda eder. Kim de telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa Allah onu telef eder.” (Buhâri, İstikrâz 2)
“Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’de bir adamın (parası ödenmemiş) bir devesi vardı. Adam, borcunu istemeye geldi. Bu sırada kaba sözler sarf etti, hatta Ashabdan bazıları haddini bildirmek istediler. Ancak Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, buna meydan vermeyip: ‘Bırakın onu! Hak sahibinin konuşma hakkı vardır.’ buyurdu, sonra da: ‘Devesini verin!’ diye emretti, (ilgililer) devesini aradılarsa da bulamadılar. Fakat onunkinden daha değerli bir deve buldular. Aleyhissaltu vesselam Efendimiz: ‘Bunu verin’ dedi. Adam: ‘Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin’ dedi. Aleyhissalatu vesselam: ‘En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir!’ buyurdu.” (Buhâri, İstikrâz, 4; Müslim, Musâkât 118-122,)
Hadis-i Şerifin son kısmını, “ödeme şuuru” ya da “ödeme farkındalığı” ile ifade edebiliriz. Kişi, bedelini ödeyeceğinin farkında olursa az tüketir, az borçlanır.
Çağın en önemli problemlerinden biri, oluşturulan tüketme ortamı ile insanın ödeme şuurunu, ödeme farkındalığını kaybetmesidir, gaflete düşüp israfa teslim olmasıdır.
Bu çok ince bir planlamadır. Önce reklam üzerinden ağır bir teşvik yapılır, kişi reklamı yapılan eşyaya kavuşma isteğine hâkim olmakta güçlük çeker, sonra eline “kredi” kartı tutuşturularak ona ödeme şuuru kaybettirilir. Kişi “kredi” kartını (ki gerçekte “borçlanma kartı” demek gerekir) eline alınca hiç ödemeyecekmiş gibi alımda bulunur. Bunun sonu kendi iç barışını ve aile barışını yitirmektir. Bundan şeytandan sakınır gibi sakınmak gerekir.
Gelin Rabbimizin buyruğuna kulak verelim:
“Ey iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm’ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 208)
24 Aralık 2015 Perşembe
MUHABBET KÂİNATIN NÛRUDUR
“Kahrolası YAR!” Dememek İçin…
Muhabbet, kâinatın hem nuru, hem hayatıdır. Muhabbet dünyanın rengi, kainatın ahengi, kalplerin feyzidir…
İnsan, kainatın en şerefli mahluku olduğu için kâinatı kapsayacak muhabbeti, Allah-u Zülcelal insanın kalbine yerleştirilmiştir.
Seveceğiz, istesek de istemesek de. Allah-u Zülcelal, kalbimize sevgi, muhabbet koymuş. Sevgi kuvveti; insanın kalbinin derinliklerine yerleştirilmiş köklü bir histir.
Sevmek, insana Allah-u Zülcelal’in ilahi bir lütfu olduğu gibi, asli bir ihtiyaçtır. Önemli olan muhabbetin dengesini ve adresini iyi ayarlamak.
İnsan, dünyevi ve nefsani duygularla sevgisini yönelttiği bir kimsenin kendisini üzmesi veya terk etmesi halinde, hiç bitmeyeceğini sandığı sevgisinin, bir anda büyük bir nefrete dönüşmesini neyle izah edebilir?
Bir insanı “Allah belanı versin, Allah seni kahretsin YAR!” diyecek hale getiren duyguya, nasıl “sevgi” diyebiliriz? Peki, insan bu kadar sevgi yoğunluğunu yaşadığını düşünürken, bu ani dönüş nasıl olabilmektedir?..
Cevabı çok basit! Çünkü sevmeyi bilmiyoruz!.. Muhabbetteki dengeyi kuramıyoruz. Neyi, ne kadar sevmemiz gerektiğini bilemiyoruz?
Korku-Sevgi Dengesi
Allah-u Zülcelal insana korku ve sevgi gibi iki temel duygu vermiş. İnsanın yaşamı boyunca bu iki duygu, ya insanlara ya da Allah-u Zülcelal’e dönük olacaktır.
İnsanlardan korkmak bizim için bir beladır. Çünkü, insan dünyada öyle şeylerden korkar ki, korkulan ona merhamet etmez, korkanın ricalarını kabûl etmez. İşte, o haldeki korku, insan için beladır.
Korkuyu öyle birine yöneltmeliyiz ki, bizim korkumuz lezzetli bir boyun eğme olsun. Allah-u Zülcelal’den korkmak, O’nun rahmetine ve şefkatine iltica etmek demektir. Allah’tan korkmakta büyük bir lezzet vardır. Bir yavrunun korktuğunda koşup anne kucağına sığınması gibi.
Korkuyu anne verir “Bak sana şu olacak, sen şu zarara uğrayacaksın!..” der uyarıcı ve şefkat veren bir edayla. Hatta çocuğuna “Gel kucağıma, öcü var orda” dediğinde, çocuğun annenin kucağına koşmasını düşünün. Böyle bir korku, o yavruya gâyet lezzetlidir. Halbuki, bütün annelerin şefkatleri, İlahi Rahmet’in ufak bir yansıması, sadece küçücük bir parıltısıdır. Allah-u Zülcelal’den korkmakta bu kadar lezzet varsa, O’nu sevmekteki lezzeti nasıl tartabilir ve ne ile izah edebiliriz?..
Faniye Muhabbet Beladır
Fani şeylere sevgi ise hem bela hem musibettir. Dikkat edilirse, mecâzî âşıkların yüzde doksan dokuzu sevdiğinden şikayet eder. Çünkü sevgi duyulan şey fanidir, seveni tanımaz, esirgemez, ahde vefa göstermez. Gençlik gibi, dünya gibi, sağlık gibi, güzellik gibi mecazi sevgililer de bir gün arkasına bakmadan ‘hoşça kal’ bile demeden, çeker gider. Hatta bu yetmemiş gibi kendisine duyulan muhabbet için seveni aşağılar, horlar.
Bunun sebebi Allah-u Zülcelal’in insan kalbinin derinliklerine yerleştirdiği ve yaratılışında var olan, kendisine duyulan sevginin çekirdeğinin hiç yok olmamasındandır. Kişi ne halde olursa olsun, kalbin derinliklerinde kalmış olsa da gizli bir sevda ile Allah-u Zülcelal’i sever.
İnsan, kalbini dünyevî sevgililere tahsis edip, onlara adeta taparcasına, “kulu, kölesi” olmak şeklinde ifrata çıkardığında, “sahte sevgililerin” nazarında da aşağılık bir duruma düşer. Zira onun kalbinin derinliklerinde de ilahi sevgi cılız da olsa, tüm kalbi aydınlatamıyor da olsa Allah-u Zülcelal’e ruhtan gelen bir aşk vardır. O bunu fark edemese de, sebebini anlamasa ve izah edemese de böyle bir kişiyi aşağılar ve reddeder.
Zira insan fıtratı, fıtrî olmayan her şeyi reddeder. Sevginin sınırsızlığı, sevilenin de ezeli ve ebedi olmasını gerektirir. Ezeli ve ebedi olan ve sevgiyi yaratan Cenab-ı Hak olduğuna göre, sınırsız sevilmeye layık olan da yalnız Allah’tır. İşte muhabbeti öyle birine yöneltmeliyiz ki, muhabbetimiz zilletsiz bir mutluluk olsun. Muhabbeti ‘muhabbetullah’ olanın, muhabbeti ayrılıklı ve elemli olmaz.
Peki ‘muhabbetullah’ halini, kalbimize, içimize ta ruhumuza nasıl yerleştireceğiz? Kulun Allah’ı sevmesi için Allah’ın da kulunu sevmesini icab eder. Ayet–i kerimede “Allah onları, onlar da Allah’ı severler” buyrulmaktadır. (Maide: 54). O halde, Allah-u Zülcelal’in sevgisini kazanmanın yollarını aralamalıyız.
Muhabbetullahta Samimiyetin Ölçüsü
Kişinin Muhabbetullah’a giden yolda atacağı ilk adım, haram ve helal sınırlarına riayet etmektir. Allah’ı seven bir insan, Allah’a kavuşmayı da sever. Allah’ı çok zikreder, Allah’ın emirlerine riayet etmekte tereddüt göstermez, Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı ve Allah’ın sevdiklerini sever. Allah’ın peygamberini ve evliyalarını sever. Allah’ın sevdiklerinden bahsetmek, ona haz verir, mutluluk verir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
“Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15) Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak... Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukt...
-
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla 1- De ki: “Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım, 2- Yarattığı şeylerin şerrinden, 3- Karanlığ...
-
Sigaranın zararları Tüketimi, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde giderek artan, sigara illeti ile mücadele konusunda düzenle...