Wikipedia

Arama sonuçları

4 Mart 2018 Pazar

Muhabbetullah ve Allah için müminleri sevmek

Allah’ın sevdiği kullar Allah-u Zülcelâl, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede bazı kullarını sevdiğini bildirmiştir. Bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur: “… Allah onları sever, onlar Allah’ı severler…” (Maide; 54) Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara; 222) Bu ayet-i kerimedeki temizlik maddi temizlik olduğu gibi, manevi temizliği de yani kalp temizliğini de içine alır. Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi ona iyilik irade etmesidir. O, bu sevgi ve irade ile kalplerin üzerindeki perdeyi kaldırır, basiret gözlerini açar, hakikatleri gösterir ve bunları anlayıp kabul etmeyi kolaylaştırır. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimseyi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü (kalbini) İslam’a açar. Bir kimseyi hidayetten mahrum bırakmak isterse de, onun göğsünü göğe doğru çıkıyormuş gibi daraltıp sıkıştırır.” (En’am; 125) Hiç şüphesiz sevgide yakınlık manası da vardır. Sevgi yakınlığın en önemli sebebidir. Çünkü seven, sevdiğine yakın olmak veya onu kendisine yaklaştırmak ister. Allah-u Zülcelâl’in kulunu kendisine yaklaştırması ise ona kendi ahlak ve sıfatlarına benzer üstün ahlak ve vasıflar vermesidir. Kul, bu ahlak ve vasıflarla O’na yaklaşmış olur. Bir ayet-i kerimede bu ahlak ve sıfatlar “takva” sözüyle özetlenmiş ve şöyle buyrulmuştur: “Allah’a en yakın olanınız, takvası en çok olanınızdır.” (Hucurat; 13) Allah sevdiklerini imtihan eder Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala bir kulunu severse ona bela verir.” (Taberani) Bu hadis-i şerifin manası açıktır. Allah-u Zülcelâl bir kulunu sevmek isteyince onu dener. Yani onun sevgiye layık olup olmadığını ortaya çıkarmak için onu çeşitli bela ve musibetlerle imtihan eder. Allah-u Zülcelâl kulunun samimiyetini ortaya çıkarmak için onu imtihan ettiği şey bela olabildiği gibi nimet de olabilir. Bela imtihanı sabırla, nimet imtihanı ise şükürle kazanılır. Bu zamanda insanların büyük bir çoğunluğu bela ve musibete sabretmeye karşı zayıftırlar. Olabilir ki insan bir musibete belaya sabredemez. Onun için belasız ve musibetsiz bir sevgiyi Allah-u Zülcelâl’in fazlından isteyelim. O’nun hazineleri çoktur. Kalben ve ruhen isteyen kuluna mutlaka verir. Âlimlerden bir zat şöyle demiştir: “Sen Allah-u Zülcelâl’i sevdiğin zaman, O’nun seni imtihan ettiğini görürsen bil ki, O da seni sevmek ister.” Denilmiştir ki: “Allah bir kulu severse, ona rahmet nazarıyla nazar eder. Eğer Allah bir kula rahmet nazarıyla nazar ederse, ona azap etmez.” Şu bir gerçektir ki, Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevdiğinin en açık ve şaşmaz alameti, onu hayır ve taatlara muvaffak etmesi, şer ve günahlardan korumasıdır. Böyle kimselerin hali, hadis-i kudside şöyle anlatılmıştır: “Ben kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, anladığı kalbi olurum. Benden bir şey isterse, istediğini veririm. Bana sığınırsa kendisini korurum.” (Buhari, İbn Mace, Beyhaki) Onun için Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi demek; sevdiği kuluna azap etmemesi, kendisini günahlara karşı koruması, ona iyiliği sevdirmesi, onu hayır ve taata muvaffak kılması, nadiren işlediği günahlara karşı da ona tövbe ve istiğfar ilham etmesi ve kefaret yerine geçecek hayır ve hasenat yaptırmasıdır (nasip etmesidir). Allah-u Zülcelâl’in sevgisinin bu anlamda olduğunu bildiren çok ayetler ve hadis-i şerifler vardır. Allah-u Zülcelâl’i tanımak ve sevmek Şüphesiz Allah-u Zülcelâl’in sevgisi, kulluğun en son makam ve en üstteki derecesidir. Tövbe ve sabır gibi diğer makamlar, bu son makama ulaşmak için basamaklardır. Allah-u Zülcelâl’i sevmek, kulun kalben maddi ve manevi manada O’na yakın olmak için istek ve iştiyak duymasıdır. Allah-u Zülcelâl’e itaat ve ibadet etmek de bu sevginin ürünleridir. Allah sevgisinin aslı ve çekirdeği, bütün müminlerde vardır. Çünkü bunların sahip oldukları iman; marifet ve sevgiden oluşan bir cevherdir. Ma’rifet, Allah-u Zülcelâl’i tanımak, muhabbet ise O’nu sevmektir. Bunları kemal (en üst olgunluk) derecesine ulaştırmak için çalışmak gerekir. Allah-u Zülcelâl’i tanımak ve bilmek lazımdır. Çünkü O’nu sevmenin kuvveti, O’nu tanımanın ve bilmenin derecesiyle orantılıdır. İnsan başka şeyleri tanıdıkça sevgisi azalır, Allah-u Zülcelâl’i tanıdıkça da sevgisi artar. Bundan dolayıdır ki, Allah-u Zülcelâl’i en çok seven, O’nu en çok tanıyan ve bilen Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olmuştur. Allah-u Zülcelâl’i daha çok tanımanın ve bilmenin yolu ise daha çok tefekkür, zikir ve ibadet etmektir. ‘Tabiptim! Tabibim oldun’ Anlatıldığına göre, Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh, zamanında bir zatın kızı vardı. Çok ağlardı. Bu ağlamak onun gözünü görmez hale getirmişti. O zat Hasan-ı Basri’ye geldi ve: – Kızımın yanına gel, ona bir şeyler söyle de ağlamasın, bana acısın, dedi. Hasan-ı Basri o kızın yanına gitti ve: – Ağlama, babana acı! Deyince o kız şöyle dedi: – Ey Üstad! Gözlerim iki halin dışında değil. Birincisi O’nu görmemek, O’nu görmedikten sonra, bana başkasını görmek ne gerek? Görmesin, daha iyi… Bir de O’nu görmek var. Eğer O’nu görmek bana bu halimle nasipse bir değil, binlerce göz O’na feda olsun. Onun için ağlarım. Hasan-ı Basri kızı dinledikten sonra şöyle dedi: – Seni tedaviye geldim, ben tedavi edildim, sana tabip olarak getirildim, ama sen tabibim oldun. İmanın zevki Allah için sevmekte Allah için birbirini sevmek ve O’nun yolunda dostlar olmak ve (razı olmadığı bir şeye) Allah için buğz etmek en üstün ahlaklardandır. Allah için sevmek, Allah-u Zülcelâl’i sevmenin meyvesidir. Enes radıyallahu anhden rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Üç huy var ki, bunlar kimde olursa imanın zevkini ve tadını alır: 1- Allah ve Resulünü herkesten ve her şeyden daha çok sevmek. 2- İyiliği ve iyi kimseleri Allah için sevmek ve kötülüğe Allah için buğz etmek. 3- Allah’a şirk koşmayı büyük bir ateşe atılmaktan daha kötü görmek.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai) Abdullah b. Mesud radıyallahu anhdan rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “İmanı kâmil olan, sevdiği kimseyi, ondan menfaat gördüğü için değil, sırf Allah rızası için sever. Gerçek iman da budur.” (Taberani) Allah-u Zülcelâl’i seven bir kimse, O’nun sevdiklerini de sever. Bu yüzden bu kimse, insanlar içinde Allah-u Zülcelâl’i seven ve O’nun tarafından sevilen kimseleri sever. Hz. Ömer radıyallahu anhdan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ın bazı kulları vardır ki, onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara verilen makam dolayısıyla gıpta edip imrenirler.” Bu arada, sahabe-i kiramlar: “Onlar kimlerdir?” diye sordular. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle devam etti: “Onlar (aralarında) neseb ve akrabalık olmadığı, mal alışverişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir. Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler. İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur. İnsanların hüzünlendikleri günde onlar mahzun da olmazlar.” (Ebu Davud) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “Dikkat edin! Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus; 62) Görüldüğü gibi, müminlerin birbirlerini sevmeleri Allah-u Zülcelâl’in katında çok makbuldür. Müminlerin birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine kenetlenmelerini Allah-u Zülcelâl çok sevmektedir. Dolayısıyla Allah-u Zülcelâl’in rızası için birbirimizi sevmemiz gerekir. Enes oğlu Muaz radıyallahu anh der ki: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme: ‘En üstün iman nedir?’ diye sordum: ‘Allah için sevmen, Allah için buğz etmen, dilinden Allah’ın zikrini kesmemendir.’ dedi. ‘Daha nedir? Ya Resulallah!’ deyince de: ‘Kendin için sevdiğin şeyi insanlar için de sevmen, kendin için hoş görmediğin şeyi başkaları için de hoş görmemendir.’ buyurdu.” (Ahmed b. Hanbel) Bu ayet ve hadislerden anlaşıldı ki kişi Allah için sevmeli ve Allah için buğz etmelidir. Bu çok kıymetli bir ameldir. Bu da kalpte olur. Allah için olan sevgi kıyamete kadar devam eder. Hatta Allah için birbirlerini sevenler, birlikte cennete girmeyince razı olmayacaklardır. Yine, üstüne basarak söylüyoruz ki insan Allah yolundaki bu sevgi için ruhunu, canını, malını ne kadar feda etse, yine de bu yaptığı azdır. Müminleri birbirine düşüren şeytandır Üzülerek duymaktayız ki, bazı mümin kardeşlerimiz birbirine buğz etmekte ve birbirlerine küsmektedir. İslami hizmetlerde en büyük zarar, müminlerin birbirlerine karşı, kin ve düşmanlık beslemeleridir. Bu hal, İslami hizmetlere çok zararlıdır. Şeytan bu gibi durumların, ne kadar büyük zarar verdiğini iyi bildiği için çeşitli hilelerle müminleri aldatmaktadır. Çünkü müminler birbirlerinin aleyhinde konuşup birbirlerine buğz ettiklerinde, manen çok büyük zarara uğruyorlar. Şeytan, bunun dindeki en büyük zararlardan olduğunu bildiğinden, müminler arasında sürekli kin ve düşmanlık tohumları ekmeye çalışmaktadır. İnsanlar da kendi nefislerini tatmin etmek için şeytanın bu hilesine, bile bile uyuyorlar. Böyle yapmış olmakla, şeytana tabi olmuş oluyorlar. Bu hileye uyduktan sonra da kendilerini haklı zannediyorlar. Müminlere hatırlatma Şeytanın bu hilelerine uyan kimselere şu ayet-i kerimeyi hatırlatıyorum: “Ya kötü ameli süslenip de onu güzel gören kimse de mi? (Allah’ın hidayet verdiği kimse gibi olacak?) Şüphesiz ki, Allah dilediğini şaşırtır, dilediğine de hidayet verir. O halde (Resulüm) canın onlara karşı hasretle (tükenip) gitmesin. Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilicidir.” (Fatır; 8) Görüldüğü gibi bu davranışların İslami hizmetlere ve müminlere büyük zarar verdiği, Allah-u Zülcelâl tarafından ayet-i kerimeyle bizlere açıkça beyan edilmiştir. Bütün bunlardan sonra bize düşen görev; mümin kardeşlerimize şefkat ve merhametle davranmak, her türlü işimizi ve hizmetlerimizi sünnet-i seniyeye uygun olarak, istişareyle yapmaktır.

2 Mart 2018 Cuma

"Kudüs İslâm'ındır"

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın Rahmeti ve Bereketi üzerimize olsun. Ocak ayı ile birlikte, bir miladi yılı daha geride bırakıp yeni bir yıla girdik. Duvarlarımızdan geçen yılın takvimlerini indirdik, yeni takvimlerimizden yapraklar koparmaya başladık. Ne yazık ki yeni yıla yıllardır çözülemeyen mukaddes Kudüs şehrinin durumu ile ilgili vahim gelişmelerin hüznüyle girdik. Bilindiği gibi geçtiğimiz ayda, ABD başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail devletinin başkenti tanıdığını simgeleyen tahrik edici kararı gündeme bomba gibi düşmüştü. İslam ülkelerinin liderlerinin kahredici sessizliği, mazlum Filistin halkının yüreğini parçaladı. Mescid-i Aksa zaten Müslümanların kanayan yarası. Terör devleti İsrail, Mescid-i Aksa’nın temellirini çökertmek için tüneller açıyor. Müslüman gençlerin mescidde namaz kılmalarını yasaklıyor. Mescid-i Aksa’da Filistinli Hanım kardeşlerimiz nöbet tutuyor. Biz de onları yalnız bırakmamak adına bu sayımızda ümmete emanet olan Kudüs şehri ve Mescid-i Aksa’yı gündemimize taşıdık. Filistin’deki kardeşlerimiz uzun bir zamandır, bütün ümmet adına orada nöbet tutuyor, sabrediyor, fedakârlıklar yapıyor. Ama Kudüs şehrinin durumu, yalnız Filistin halkının bir meselesi değildir. Allah'ın mukaddes kıldığı bu şehir bütün Müslümanlara emanettir ve ümmetin ortak meselesidir. Tarihte ne zaman Müslümanlar birliğini yitirdi, gücünü kaybettiyse o zaman Kudüs şehri zalimlerin işgaline ve katliamına uğramıştır. Bugün de Kudüs’ü ilhak etmek için yapılan bu hamlenin zamanlaması manidardır. Her bir Müslüman bu olaylardan ibret almalıdır. Dostunu düşmanını bilmeli, Müslüman kardeşleriyle birlik beraberlik içinde hareket etmeli ve Peygamberlerin emaneti olan Mescid-i Aksa’yı işgalden kurtarmalıdır. Bizlere düşen evveliyetle, İsrail-ABD mallarını boykot bilincini canlı tutmak, İslam kardeşliğini güçlendirmek ve Filistin’e yardım faaliyetlerine destek olmaktır. Hiçbir şey yapmaya imkanı olmayanlar da en azından dua etmeli ve gelecek nesillere Kudüs bilincini aşılamalıdır. Rabbimiz bizleri bu zilletten kurtarsın ve onun mukaddesatına sahip çıkan kulları arasına kabul eylesin. Âmin.

1 Mayıs 2016 Pazar

GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : “Size Emredildiği Gibi”

GİRESUN TİREBOLU SABRİ KÖNTEK : “Size Emredildiği Gibi”: “Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15) Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak... Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukt...

“Size Emredildiği Gibi”

“Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15) Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak... Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukta donmamak!.. Kolay değil. Hattâ; “İnsanlar günah işlerler, günahkârların en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) hadîs-i şerîfinin işaret ettiği hakikat ile düşünürsek, tam mânâsıyla istikamet sadece Peygamberlere mahsus. Onlardan dahî Cenâb-ı Hak zelleler sâdır olmasına müsaade buyurmuş, çeşitli hikmetlerle. Bu âyetin istikamet vurgusu, “Rabbim Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olanlar...” (Fussılet, 30; Ahkāf, 13) ve benzeri âyet-i kerîmelerde de var. Kemâliyle istikametle yaşamak, gerçek kerâmet olarak isimlendirilmiş. Hak katında gerçek meziyet, bu. Üzerinde durulması gereken; bir de “emrolunduğun” kısmı var. Çünkü çoğu insanın ortalama bir istikamet duygusu vardır. Yani doğru yaptığını düşünme. Doğru bildiği yoldan gitme. Âyet-i kerîmede şöyle ifade edilir bu his: “De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre davranır. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsrâ, 84) Mizaca, tabiata, yaradılışa uygun değil, “emre uygun istikamet.” Meşrebe, yetiştirilme tarzına, toplum anlayışına uygun değil, “emre uygun istikamet.” İlâhî talimatlara göre yaşamak. Nebevî emir ve yasaklarla hayatı tanzim. İslâm, teslimiyetten geliyor. Emir dinlemek, teslîmiyetin en güzel tariflerinden biri. “İşittik ve İtaat Ettik.” Müslüman şiarı: “Semi’nâ ve ata’nâ” “İşittik ve itaat ettik.” “İşittik ve şimdi itaat etmek için hikmetini öğrenmeyi bekliyoruz!” değil. “İşittik ama kat’î delille gelen bir farz yahut haram mıdır, yoksa sünnet veya mekruh cinsinden hafif (!) bir hüküm müdür, araştırmaktayız.” değil. “İşittik ve itaat edeceğiz.” de değil. Fiiller arası zaman farkı da olmayacak. Çünkü; “İşittik ama gençlik geçtikten / hacca gidip geldikten sonra uyacağız.” gibi emre itaat çeşitleri de müslümana yakışır cinsten değil. İstikamet hiç değil. Emre itaat, Allâh’a ve Rasûlü’ne... Bir de kardeşlere... Mü’min, hayırhâh, iyi niyetli kardeşlerin emirlerine! Emr-i bi’l-mâruf... Dînimizin mühim bir hakikati. “İyiliği emretmek.” “Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker”i emreden Allah, diğer yandan da her muhataba; “Sana emredildiğinde, emrolunduğun gibi istikamette ol!” fermanında bulunmuş oluyor. Bir mânâda, “Sana ‘Şunu yap, şunu yapma!’ diyen kişi, benim emrimle emrediyor. Benim elçim. Rasûlümün ümmeti. Elçimin elçisi... Ona itaat et. Bu emirler ağırına gitmesin!” demiş oluyor. “Nebilerin varisleri olan alimler”e (Tirmizî, İlim 19) itaat etmek, Allah'a ve Resulüne itaatin bir gereği olarak ortaya çıkıyor. Emir ve yasak kelimeleri bugünün anlayışında itici kelimeler gibi geliyor. Elbette Kuran-ı Kerim emr i maruf vazifesini yüklenenlere de kavl-i leyyin yani “Yumuşak söz ve üslup kullanmak,” “Hikmetli sözlerle, mevizelerle nasihat etmek,” tavsiye ediliyor. Yine ikaz ederken hatalı kişiyi insanlar içinde mahcup etmemek için münasip bir fırsatı kollamak prensipleri zaten tebliğ ve ikazın usul şartlarındandır. Ama ikaz eden ne kadar dikkat etse de netice de emir ve yasak ham nefse zor gelir. Hakikaten; emre itaat, gururun en çok incindiği şeylerdendir. “Sana ne?” “Sana mı kaldı?” “Biliyoruz!” “Yapmadığımı ne biliyorsun?” Bu tür enâniyet kokan itirazlar yığılıverebilir, iyiliği emrettiğinizde, kötülüğü yasakladığınızda... Belki de sırf bu sebeple, Lokman Hakîm, oğluna öğütleri arasında; “İyiliği emret, kötülüğü yasakla!” buyurduktan sonra; “Başına gelene sabret!” (Lokmân, 17) ifadesini eklemişti. Tebliğ etmenin bir bedelinin olması da işin bir başka tarafı. Bazen havâsta bile bu “Emre karşı cidal” problemi yaşanmıştır. Hazret-i Ali radıyallâhu anh kendisi anlatıyor: “Bir gece Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem evimize gelip beni ve kızı Fâtıma’yı kaldırıp; “Haydi namaz (teheccüd) kılmıyor musunuz?!.” buyurdu. Ben de; “Ey Allâh’ın Rasûlü, canlarımız Allâh’ın elindedir. Eğer bizim kalkmamızı dilerse kaldırır!” dedim. Ben böyle söyleyince dönüp gitti ve bana hiçbir karşılık vermedi. Sonra onun giderken dizlerini döverek ve âyeti okuyarak; “İnsan tartışmaya ne kadar da düşkün böyle!” (Kehf, 54) dediğini duydum.” (Buharî, Teheccüd, 5; Müslim, Müsafirîn, 206) Demek ki, hayrı tavsiyeyi hazmetmek, kolay değil. Mümin emirden hoşlanmasa da münafık gibi davranmaz. Münafığın, yani kalbindeki duygulara Allâh’ı şahit tutarak (yalan yere yemin ederek) insanları tesiri altına almaya çalışan, aslında din düşmanı olup, eline geçen ilk fırsatta neslin ve malın fesadı ve helâki için uğraşan tipin bir vasfı da şudur: “Ona; ‘Allah’tan kork!’ denildiğinde, onu gurur sarar ve onu günah işlemeye sevk eder.” Düşünün; “Allah’tan kork!” emri, gururu kabartıyor, o kibir de günahı körüklüyor! Böylelerinin âkıbeti kötüdür: “Ona cehennem yeter! O ne kötü döşektir!”(Bakara, 205-206) Zaten dinimiz, ahlâkı îmân ve ibadetten sonraya koymuş gibi görünse de, aslında ahlâk hepsinin derununda yatar. Siyer-i Nebî’yi okuyalım: Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem ile muâsır olmalarına rağmen; kibir, haset ve cimrilik gibi kötü huylar, birçok bedbahtın inkârda veya nifakta ısrarına yol açmıştır. Bu sebeple, dînin ahlâkî eğitimle meşgul ve lüks gibi görünen Tasavvuf fakültesi, aslında en köklü işi yapmaktadır. Ama mütevâzıâne şekilde, son sırada imiş gibi durur. Tasavvufta sohbet usulünün kullanılmasının bir sebebi de, diğer birçok hikmet ve fâidelerinin yanında, insanı “emir dinleme”ye de alıştırması olabilir mi? Ak sakallı amcalar, ak yaşmaklı teyzeler sık sık toplanıp huşû içinde; “Namaz kılın, dünyaya kapılmayın, Allâh’ı zikredin...” ve benzeri emirleri dinlerler. Söylenenleri bilirler, çoğunu yapıyorlardır da. Ama; “Hatırlat! Hatırlatmak mü’minlere fayda verir.” (Zâriyât, 55) buyurulmuş. Tasavvufta “emir” mühimdir. “Emir, edepten üstündür.” Mürid, mürşidi tarafından tasavvufî edep açısından, edeben yapmaması gereken bir şey emredince derhâl yerine getirir. Çünkü böyle bir durumda emre, karşı; “Ama edebe mugayir bir şey emrettiniz?” demek, edepsizliğin ta kendisidir. “Emir demiri keser.” “Mürid mürşidinin irşâdı hususunda; gassal (ölü yıkayıcı) elinde meyyit (ölü) gibi olur.” gibi günümüzün tasavvuftan habersiz insanını yadırgatan ifadeler, insan nefsinin emre itiraz etme huyunu törpüleme ve itaatini güçlendirme istikametindeki tembihlerdir. Bu hakikatleri, kötü misallerle çürütmeye çalışmak mânâsızdır. “Sû-i misal, emsâl olmaz.” Yani; “Kötü örnek, misal diye verilmez.” Güzel misaller, teslîmiyetin insana neler kazandırdığını ispatlamaya yeter. Siz insanların cehaletini giderin, onlar nâ-ehil kişilerin emrine girmesinler. Yoksa birileri istismar edecek diye, adı dahî teslimiyetten gelen İslâm’ın bir esası değiştirilecek değildir. Bizim medeniyetimiz itaat ve teslîmiyetle yükselmiştir. “Emir” şeklinde yazdığımız bir kelime de “Emîr”dir. Âmir kelimesi gibi, kendisine yönetme “iş”i, yani “emr” verilmiş kişidir. İdare salâhiyetini eline almış kişidir. Ya “Emîru’l-mü’minîn” dir; yahut; “Dünyanın ücrâ köşesinde bile olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emîr tayin etmeden yaşamaları doğru olmaz.” (Ahmed, II, 177) hadîs-i şerîfindeki gibi, üç-beş kişinin başkanıdır. Fakat onun da hakkı, emirlerine itaat edilmesidir. Tabiî, İslâm’a uygun, meşrû emirlerine: “Ey îmân edenler! Allâh’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülu’l-emre (idarecilere) de itaat edin.” (Nisâ, 59) Günümüzde itaat, teslîmiyet, sadâkat, biat kültürü gibi bizim kavramlarımız; hep “körü körüne” sıfatıyla karalanıp, kötülenir. Hâlbuki emre itaat; birlik-beraberliğin, kenetlenmiş bir sur gibi cihad edebilmenin, gerçek tevâzu ve mahviyetin temel şartıdır. Tabiî itaate memur olanlar kadar, emîr ve âmir tarafına da söylenecek bir söz var: Emr iş demektir aynı zamanda. Emîr, emredeceği emri, yani işi, bizzat yaşamalıdır. Onun kalbinden, yaşayışından, hâlinden o emredeceği “iş” âdeta taşmalıdır. O zaman, inşallah, muhataptaki, memur taraftaki yadırgama ve itiraz da azalır. Kendisi daima infâk hâlinde olan kişinin, “İnfâk edin!” emri kimseye batmaz. Emr-i bi’l-mâruf’taki emir, nasıl bir emirdir, bunu İlm-i Belâgat’ta buldum. Bizim bugünkü Türkçemizde emir kelimesi anlam daralmasına uğrayarak; “Yukarıdan aşağıya bir işin yapılmasını istemek,” demek. Bir âmirin memuruna, bir babanın oğluna, bir patronun işçisine söylediği gibi. Fakat aralarında böyle bir emir-kumanda zinciri olmayan, aynı seviyede, akran olan kişiler, yani ahbab, arkadaşlar arasında samimiyete binaen emir kalıbı kullanılırsa, bu “İltimas” diye adlandırılır. Bu kelime de günümüz Türkçesinde menfi bir anlamda kullanılıyor. Aslı, “rica, talep” demektir. Bir delikanlı okuduğu ve çok beğendiği kitabı arkadaşına, “Okur musun, okuyabilir misin?” gibi nezâket kalıplarıyla tavsiye etmez. “Oğlum, bu kitabı oku! Müthiş bir kitap, çok beğeneceksin!” der. Yine akran iki amcadan biri diğerinin hastalığını duyunca, “Şu ilâcı iç, şıp diye keser!” der. Türkçemizde bu tür emirlerin sonuna, “Gelsene, yapsana, yesene...” gibi bir ilâveler de yaparız. Kalıp olarak emirdir, fakat rencide etmez. İşte eşitler arasında; emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker de böyle bir dostluk, böyle bir samimiyet gerekir. Kendi okumayan, “Oku!” diyemez, kendi tecrübe etmeyen, “İç bu ilâcı dostum!” diyemez. İşte emr i maruf da böyle olursa muhatabı rahatsız etmez. Son söz âyetten mülhem bir kıta olsun: Hak ne emreder, işit: “Fe’stekım kemâ ümirt...” “Emrolunduğun gibi; İstikāmet üzre git!..” Mustafa Asım Küçükaşçı

28 Ocak 2016 Perşembe

Kul Borcu Yüzünden Allah'a Kulluğu Unutmak

Ölçülü olmak, mü’minin vasıflarındandır: Doyunca bırakmak, hatta daha tam doymadan bırakmak... Eskitmeden atmamak... Gerekmedikçe almamak... Alınca görünüp övülecek kadar değil, bir kısmı atılıp çürütülecek kadar değil, iş göreceği kadar almak, açığı kapatacak kadar almak... İslam’ın bize öğüdü budur. Allah-u Zülcelâl, israfı kınamış, tutumlu olmayı övmüştür. “Onlar ki, (Rahman’ın o has kulları) harcadıkları zaman ne israf ederler ne de kısarlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 67) Oysa şeytan ve dostları israfı tavsiye eder. “Gereksiz yere de saçıp savurma; zira böylesine saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 27) Tıka basa yemek... Bir kısmını çöpe atmak için almak... Daha eskime belirtileri görünmeden atmak... Her şeyini tüketinceye kadar tüketmek... Borçlanabildiği kadar tüketmek... Borç hanelerini de tüketince kendini tüketmek... Tüketme imkânı kalmayınca iç âlemini tüketmek... Gecelerini zikirle doldurup günlerine “Bismillah”, akşamlarını “Elhamdülillah” ile kapatan bir Ahî pazarı değil, birkaç yıl öncesine kadar bir Anadolu kasabasında zikir ehli birinin mütevazı dükkânından bir ayakkabı almaya çalışsanız belki size dönüp “Evladım, daha ayağındaki eskimedi ki, sen bunu eskit de öyle gel!” derdi. Ya bugünün dev AVM’lerinde, neredeyse dün aldığımızı üzerine biraz koydurup bugün değiştirmeye kalkışacaklar... “Tüket!” diyorlar bize. Tüketebildiğin ne varsa tüket! Tüketecek paran kalmayınca borçlan diyorlar, ne kadar borçlanabiliyorsan o kadar borçlan... Sonra tefeci karakteriyle “kredi” imkânları tanıyorlar. Ya sonrası? Amerikalı yazar Talane Miedaner, “Yaşam Koçluğu” adlı eserinde bakın neler diyor? “Bütün borçlar sıkıntı yaratır ve enerjinizi çalar; kendinizi iyi hissetmenizi, istediğiniz insanları ve fırsatları kendinize çekmenizi zorlaştırır. Borçsuz olduğunuzda tasasız ve hafif olmanız doğaldır. Borç yükünün ağırlığı altındayken rahatlamak hiç de kolay değildir. Bir bankanın başkan yardımcısı olan ve mali durumu da çok iyi olan bir danışanım birkaç bin dolarlık kredi borcuyla dolaşıyordu; benim seminerime katılıncaya kadar da bu konuyu düşünmemişti. Ancak daha sonra, sandığından daha fazla bir bedel ödediğini fark etti. Hemen tasarruf hesabından parayı çekip bütün borcunu ödedi. Sonra beni arayıp hayatındaki farklılık için teşekkür etti. Kendisini çok daha hafiflemiş ve özgür hissediyordu.” Tüketmek ya da Kula Kul Olmak... “Borç” kavramının Arapça karşılığı “deyn”dir. “Deyn” sadece ticari borç değildir. Kişinin îfâ etmediği namaz, oruç, hac gibi ibadetler de deyn kapsamı içindedir. Nitekim hadis-i şerifte, tutulmayan oruç borcu için “deyn” kelimesi kullanılmıştır. Oruç borcu, ticari borca benzetilmiştir: “Allah’a olan borç, ödenmeye en lâyık olandır.” (Buhari, sıyam, 42; Müslim, Sıyâm, 154-155) İbnu Abbas radıyallahu anhüma (Allah-u Zülcelâl ondan ve onun babasından razı olsun) anlatıyor: "Bir kadın Resulullah aleyhissalatu vesselam'a gelerek: ‘Annem vefat etti, üzerinde de nezir orucu borcu var, kendisine bedel oruç tutabilir miyim?’ dedi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Annen üzerinde borç olsaydı da sen ödeyiverseydin, bu borç onun yerine ödenmiş olur muydu?’ diye sordu. Kadın: ‘Evet!’ deyince, Aleyhissalatu vesselam: ‘Öyleyse annene bedel oruç tut!’ buyurdu.” (Buhari, Savm 42; Muslim, Savm 156) İnsan, ölçülü tüketince kendine hizmet eder; tüketimde israfa gidince nefsine hizmet eder; yaşamına yatırım yaptığını düşündükçe kendi hizmetkârı olur, kendi kendisinin hamalı olur ve gün gelir bunun önünü almayıp ödemeyeceği kadar borçlanınca başkasının kölesi olur. Kul, borçlu psikolojisi içinde öylesine dalar ki dünyaya, önce kendini unutur, kendini ihmal eder, sonra Rabbini anmayı unutur, kulların borcunu ödemek için çırpınırken Allah-u Zülcelâl’e karşı olan borcunu unutur. Allah-u Zülcelâl’i anacağı yerde borcunu anar. Allah-u Zülcelâl’e ibadet edeceği yer ve zamanda borçlarını kapatmak için çırpınır. Ve artık borç, onun hayatına yön verir. Allah-u Zülcelâl’e kulluğu azalır, adeta kullara kul/köle olur. Yoksa bugün yaşam, pek çok kişi için böyle değil mi? “Kredi” kartı ile borçlanmak ve sonra o borcu kapatmak için bir başka “kredi” almak, o “kredi”yi kapatmak için bir başka “kredi” almak... Nihayetinde bütün anlarını o borçları için kapatmak... Bu çırpınış içinde Allah-u Zülcelâl’e olan borcu unutmak... Namazı ve diğer ibadetleri ihmal etmek... “Efendim, borçlarımı ödemek için çalışıyorum, kılmaya vakit bulamıyorum, namazımı kazaya bıraksam caiz olur mu?” demeye başlamak... Kullara borcunu ödemek için Allah-u Zülcelâl’in borcundan taviz vermek... Buna Batılı hayat tarzına eleştirel yaklaşan Batılı düşünürler bile “Efendisiz kölelik!” diyorlar. Çok tüketmek insanı öyle bir duruma getirdi ki her ne kadar bugünün dünyasında “kölelik” yok ise de bir tür “efendisiz kölelik” oluştu, diyorlar. Bu “modern kölelik”te insan, ister kendi kölesi olsun, ister başkasının... Nihayetinde kula hizmetkârdır, Allah-u Zülcelâl muhafaza buyursun, en aşırı hâli bulduğunda kula kuldur. Bu yanlış bir benzetme mi olur acaba? Hani insan, nefsine yenilip çok yer, önce o aşırı yemeğin verdiği rahatsızlığı gidermek için kendisiyle uğraşır, ibadetini hakkıyla yapamaz. Sonra aşırı kilo alır, kilolarını azaltmak için para ve zaman harcar. Derken kendine hamal olur, kendine hizmetkâr olur, o ağırlık içinde kimi zaman ibadetlerini aksatır. İsrafa kaçıp borçlanarak yaşamak biraz böyle değil mi? Bu, tam anlamıyla bir gaflet hâlidir ki israf, Arapça bir kelime olup, sözlükte, “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” anlamına gelen “se-ri-fe” fiil kökünden gelir. Burada “had” ölçüdür. İsrafta; ölçüyü kaçırmak vardır; çoğu zaman önce hata ve cehalet, sonra gaflet vardır. İnsan, o gaflet içinde yiyip içtikten epey sonra sıkıntı hissetmeye başladığında “Eyvah!” der. Ama kimileri için artık çok geç kalınmıştır. Tükeninceye Kadar Tüketmek 1. Kredi Kartı Borcu İntihara Sürükledi 54 Yaşındaki dört çocuk babası işçi Y.D. bahçede ağaca asılmış halde bulundu. (Yakınları), Kaman Belediyesi’nde şoför olarak çalışan Y.D’nin (45) Bankadan 10 bin TL. kredi alıp ödeyemediği için sıkıntı yaşadığını belirttiler. Kefil olan arkadaşıyla tartıştığını, borçları yüzünden ailesiyle sorun yaşadığını, bu nedenle ruhi bunalıma girip kendini astığını belirttiler.” 2. Borcu İçin Banka Soydu Kredi kartı borcu için bankayı soymaya çalışan Murat K. (25) kaçarken sivil polis tarafından kıskıvrak yakalandı. Amasya’nın Merzifon ilçesinde gerçekleşen olayda söz konusu kişinin, bankaya kuru sıkıyla gelip 50 bin TL. alarak kaçarken sivil polis tarafından yakalanmasıyla son buldu. 3. Kredi Kartı Mağduru Engellinin Tepkisi Kredi kartı borcundan dolayı maaşına haciz konulan engelli C.A. , protez bacağını Sakarya Barosu’nun genel kurulunun yapıldığı Sakarya Adliyesi’ne bıraktı. 4. Kredi Kartı Borcu Yüzünden Böbreğini Satışa Çıkardı Ankara Batıkent’te oturan emekli öğretmen G.B. (50), artan kredi kartı borçları yüzünden tefeciden borç aldı ve faizlerini ödeyemeyince böbreğini satışa çıkardı. G.B. “35 bin TL veren herkese böbreğimi verebilirim,” dedi. Bu bilgiler Tüketiciler Birliği’nin 2009’da yayınladığı “Tüketiciler Birliği Kredi Kartları İntihar Raporu”ndan alındı. Bunun adı “tüketirken tükenmek” değil de nedir? İşte şeytan ve dostlarının insanı sürüklediği gaflet budur. İnsan, onlara uydukça Rabbini unutur, kendini doyurma derdine düşerken Rabbine kulluktan uzaklaşır, gaflet ve dalalet içinde önce kendi dışındaki manevi/maddi bütün varlığını; sonra, bizzat kendini tüketir. İslam, buna tam zıt olanı emreder. İslam’ca yaşamak, İslamî bir hayat yaşamak ne güzeldir! Müslüman Borçlanamaz mı? Müslüman borçlanır ama onun borçlanması da Müslümancadır. Resul-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, buyurdular ki: “Allah-u Teâlâ nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan büyük günahlardan sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir.” (Ebû Davud, Büyu’ 9) Müslüman, borçlanırken bu hadis-i şerifi dikkate alır ve telef etmek için değil, ödemek için borç alır: “Kim, ödemek arzusu ile insanların malını alır ise, Allah (onun borcunu) ona bedel eda eder. Kim de telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa Allah onu telef eder.” (Buhâri, İstikrâz 2) “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’de bir adamın (parası ödenmemiş) bir devesi vardı. Adam, borcunu istemeye geldi. Bu sırada kaba sözler sarf etti, hatta Ashabdan bazıları haddini bildirmek istediler. Ancak Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, buna meydan vermeyip: ‘Bırakın onu! Hak sahibinin konuşma hakkı vardır.’ buyurdu, sonra da: ‘Devesini verin!’ diye emretti, (ilgililer) devesini aradılarsa da bulamadılar. Fakat onunkinden daha değerli bir deve buldular. Aleyhissaltu vesselam Efendimiz: ‘Bunu verin’ dedi. Adam: ‘Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin’ dedi. Aleyhissalatu vesselam: ‘En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir!’ buyurdu.” (Buhâri, İstikrâz, 4; Müslim, Musâkât 118-122,) Hadis-i Şerifin son kısmını, “ödeme şuuru” ya da “ödeme farkındalığı” ile ifade edebiliriz. Kişi, bedelini ödeyeceğinin farkında olursa az tüketir, az borçlanır. Çağın en önemli problemlerinden biri, oluşturulan tüketme ortamı ile insanın ödeme şuurunu, ödeme farkındalığını kaybetmesidir, gaflete düşüp israfa teslim olmasıdır. Bu çok ince bir planlamadır. Önce reklam üzerinden ağır bir teşvik yapılır, kişi reklamı yapılan eşyaya kavuşma isteğine hâkim olmakta güçlük çeker, sonra eline “kredi” kartı tutuşturularak ona ödeme şuuru kaybettirilir. Kişi “kredi” kartını (ki gerçekte “borçlanma kartı” demek gerekir) eline alınca hiç ödemeyecekmiş gibi alımda bulunur. Bunun sonu kendi iç barışını ve aile barışını yitirmektir. Bundan şeytandan sakınır gibi sakınmak gerekir. Gelin Rabbimizin buyruğuna kulak verelim: “Ey iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm’ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 208)

24 Aralık 2015 Perşembe

MUHABBET KÂİNATIN NÛRUDUR

“Kahrolası YAR!” Dememek İçin… Muhabbet, kâinatın hem nuru, hem hayatıdır. Muhabbet dünyanın rengi, kainatın ahengi, kalplerin feyzidir… İnsan, kainatın en şerefli mahluku olduğu için kâinatı kapsayacak muhabbeti, Allah-u Zülcelal insanın kalbine yerleştirilmiştir. Seveceğiz, istesek de istemesek de. Allah-u Zülcelal, kalbimize sevgi, muhabbet koymuş. Sevgi kuvveti; insanın kalbinin derinliklerine yerleştirilmiş köklü bir histir. Sevmek, insana Allah-u Zülcelal’in ilahi bir lütfu olduğu gibi, asli bir ihtiyaçtır. Önemli olan muhabbetin dengesini ve adresini iyi ayarlamak. İnsan, dünyevi ve nefsani duygularla sevgisini yönelttiği bir kimsenin kendisini üzmesi veya terk etmesi halinde, hiç bitmeyeceğini sandığı sevgisinin, bir anda büyük bir nefrete dönüşmesini neyle izah edebilir? Bir insanı “Allah belanı versin, Allah seni kahretsin YAR!” diyecek hale getiren duyguya, nasıl “sevgi” diyebiliriz? Peki, insan bu kadar sevgi yoğunluğunu yaşadığını düşünürken, bu ani dönüş nasıl olabilmektedir?.. Cevabı çok basit! Çünkü sevmeyi bilmiyoruz!.. Muhabbetteki dengeyi kuramıyoruz. Neyi, ne kadar sevmemiz gerektiğini bilemiyoruz? Korku-Sevgi Dengesi Allah-u Zülcelal insana korku ve sevgi gibi iki temel duygu vermiş. İnsanın yaşamı boyunca bu iki duygu, ya insanlara ya da Allah-u Zülcelal’e dönük olacaktır. İnsanlardan korkmak bizim için bir beladır. Çünkü, insan dünyada öyle şeylerden korkar ki, korkulan ona merhamet etmez, korkanın ricalarını kabûl etmez. İşte, o haldeki korku, insan için beladır. Korkuyu öyle birine yöneltmeliyiz ki, bizim korkumuz lezzetli bir boyun eğme olsun. Allah-u Zülcelal’den korkmak, O’nun rahmetine ve şefkatine iltica etmek demektir. Allah’tan korkmakta büyük bir lezzet vardır. Bir yavrunun korktuğunda koşup anne kucağına sığınması gibi. Korkuyu anne verir “Bak sana şu olacak, sen şu zarara uğrayacaksın!..” der uyarıcı ve şefkat veren bir edayla. Hatta çocuğuna “Gel kucağıma, öcü var orda” dediğinde, çocuğun annenin kucağına koşmasını düşünün. Böyle bir korku, o yavruya gâyet lezzetlidir. Halbuki, bütün annelerin şefkatleri, İlahi Rahmet’in ufak bir yansıması, sadece küçücük bir parıltısıdır. Allah-u Zülcelal’den korkmakta bu kadar lezzet varsa, O’nu sevmekteki lezzeti nasıl tartabilir ve ne ile izah edebiliriz?.. Faniye Muhabbet Beladır Fani şeylere sevgi ise hem bela hem musibettir. Dikkat edilirse, mecâzî âşıkların yüzde doksan dokuzu sevdiğinden şikayet eder. Çünkü sevgi duyulan şey fanidir, seveni tanımaz, esirgemez, ahde vefa göstermez. Gençlik gibi, dünya gibi, sağlık gibi, güzellik gibi mecazi sevgililer de bir gün arkasına bakmadan ‘hoşça kal’ bile demeden, çeker gider. Hatta bu yetmemiş gibi kendisine duyulan muhabbet için seveni aşağılar, horlar. Bunun sebebi Allah-u Zülcelal’in insan kalbinin derinliklerine yerleştirdiği ve yaratılışında var olan, kendisine duyulan sevginin çekirdeğinin hiç yok olmamasındandır. Kişi ne halde olursa olsun, kalbin derinliklerinde kalmış olsa da gizli bir sevda ile Allah-u Zülcelal’i sever. İnsan, kalbini dünyevî sevgililere tahsis edip, onlara adeta taparcasına, “kulu, kölesi” olmak şeklinde ifrata çıkardığında, “sahte sevgililerin” nazarında da aşağılık bir duruma düşer. Zira onun kalbinin derinliklerinde de ilahi sevgi cılız da olsa, tüm kalbi aydınlatamıyor da olsa Allah-u Zülcelal’e ruhtan gelen bir aşk vardır. O bunu fark edemese de, sebebini anlamasa ve izah edemese de böyle bir kişiyi aşağılar ve reddeder. Zira insan fıtratı, fıtrî olmayan her şeyi reddeder. Sevginin sınırsızlığı, sevilenin de ezeli ve ebedi olmasını gerektirir. Ezeli ve ebedi olan ve sevgiyi yaratan Cenab-ı Hak olduğuna göre, sınırsız sevilmeye layık olan da yalnız Allah’tır. İşte muhabbeti öyle birine yöneltmeliyiz ki, muhabbetimiz zilletsiz bir mutluluk olsun. Muhabbeti ‘muhabbetullah’ olanın, muhabbeti ayrılıklı ve elemli olmaz. Peki ‘muhabbetullah’ halini, kalbimize, içimize ta ruhumuza nasıl yerleştireceğiz? Kulun Allah’ı sevmesi için Allah’ın da kulunu sevmesini icab eder. Ayet–i kerimede “Allah onları, onlar da Allah’ı severler” buyrulmaktadır. (Maide: 54). O halde, Allah-u Zülcelal’in sevgisini kazanmanın yollarını aralamalıyız. Muhabbetullahta Samimiyetin Ölçüsü Kişinin Muhabbetullah’a giden yolda atacağı ilk adım, haram ve helal sınırlarına riayet etmektir. Allah’ı seven bir insan, Allah’a kavuşmayı da sever. Allah’ı çok zikreder, Allah’ın emirlerine riayet etmekte tereddüt göstermez, Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı ve Allah’ın sevdiklerini sever. Allah’ın peygamberini ve evliyalarını sever. Allah’ın sevdiklerinden bahsetmek, ona haz verir, mutluluk verir.

17 Aralık 2015 Perşembe

DÜNYA BİZİ ALDATMASIN!

Ahirette rezil olmamak için Allahu Zülcelâl ayeti kerimede şöyle buyuruyor “Ve şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur. Ve elbette ki, çalışmasını yakında görecektir.” (Necm; 39-40) İnsanlar ve cinler yeryüzünde ne yapacaklar ise, ister günah olsun ister sevap olsun; ne yaparlarsa o vardır onlar için. Bu dünyada insan ister hayır olsun ister günah her ne yapmışsa hepsini kıyamet gününde mizanda, terazide görecektir. Eğer mümin ise sevap kazanmışsa ferahlanacak, eğer kâfirse münafıksa ya da günah işlemiş tevbe etmemiş fasık olarak ahirete intikal etmişse yaptıklarıyla mahzun olacaktır. Bahusus çok mühim bir olay vardır önümüzde. Mahşer günü bütün insanlar hazır; Peygamberler, evliyalar, tanıdığın, tanımadığın insanlar… Aralarından çağıracaklar seni! Diyecekler; “Filan kişinin falan oğlu mizana gelsin!” İnsan, mizanın başına geldiğinde melekler onun amellerini okuyacaklar. Şimdi düşünün! Peygamberler, evliyalar, dost ahbap tanıdığın ve tanımadığın ne kadar insan varsa hepsi orda hazırlar ve melekler senin dünyada yaptığın iyi ve kötü ne kadar amelin varsa hiç noksan bırakmadan tamamını tek tek okuyacaklar böyle… Deniliyor ki; “Amelleri tartılırken insan, hep salih ameller, hayırlar yapmıştır, ecir ve sevapları çoktur, hep Allahu Zülcelal’in razı olduğu şeyler kazanmıştır, o insan bunlarla karşılaştığı zaman, o kadar ferahlanır ki nimet olarak ona bu ferahlanması, sevinç ve mutluluğu cennete gitmeyecek olsaydı dahi yeterdi.” Amma insan hep günah işlemişse… Mesela gayri meşru yollardan çocuğu olan kimseler, işledikleri cürümün çirkinliğinden; o kadar çirkin ve biçimsiz bir hata yapmışlar ki kendi çocuklarını dahi görmek istemiyorlar bu dünyada… İşte mizanda ameller tartılırken, bütün peygamberlerin huzurunda, bütün kâinatın huzurunda yapılan günahlar okunacak bu sefer. İnsan o anda o kadar daralacak, öyle pişman olacak, öyle derin bir ızdırap yaşayacak ki onun içinde deniliyor, “Hiç cehenneme girmeyecek olsaydı dahi o anda yaşadığı meşakkat ve sıkıntı ona yeterdi. Öyle dehşetli bir gündür; öyle mahzun oluyor, pişman oluyor insan… Peki, insanın amelleriyle karşılaşacağı o mahşer gününde kim istemez amel defterinde hep sevap yazılı olsun, Allah için yaptığı amellerle ve ecirlerle dolu olsun defteri... Kim istemez? Yaptığı salih amellerle ferahlansın orada... Herkes ister ama yalnız istemekle kalmak doğru değildir. Ahiret için hazırlık yapmak gerekir burada… İnsanın kendi nefsini muhasebeye çekmesi, daima onunla hesap görmesi lazımdır. Çünkü insan günah yaptığı zaman zelildir, aziz değildir Allah katında. Taat yaptığı zaman ise azizdir, izzet sahibidir. Taat yaptığı zaman nurdur. Günah yaptığı zaman zulmettir. Bunu böyle bilelim. Kim izzet istiyorsa salih ameller yapsın, Allahu Zülcelal’in rızasına talip olsun… Çabucak geçer ömür; bir de bakmışsın ki bitmiş… Şu dünya hayatındaki günlerimizin misali, bir idamlık mahkûmun hapishanedeki sayılı birkaç gününün misali gibidir. Suçu sabitleşmiş ve idam cezası almış; birkaç gün sonra infaz edilecektir. Şimdi düşünün! Bu mahkûmun önüne her gün envai çeşit güzel yemeklerle süslenmiş sofralar konulsa, “İstediğin gibi ye, iç” denilse keyif alır mı? Eğer tamamen aklını kaybetmiş değilse alamaz. Çünkü bilir ki kendisinin son günleridir, az bir zaman sonra ölecektir. Bu dünyada ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım, o yaşadığımız süre ne kadar çok olursa olsun ahiretin yanında bir akşam vakti kadardır. Allah-u Zülcelâl dünya hayatının ahiret karşısındaki durumunu şöyle tarif ediyor: “Kıyamet gününü gördüklerinde, (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (Nâziât; 46) Akşam vakti ne kadar kısadır, bilirsiniz. İnsan ancak üstünü başını değiştirir, namazını kılar, yemeğini yer ve hemen yatsı vakti girer. Kuşluk vakti de böyle, sabahın işleriyle, telaş içinde geçen az bir zamandır. İşte ahiretin bir günü yanında dünyada geçen seneler böyle kısacık bir zaman gibi olacaktır. Dünyada insan ne kadar güçlü kuvvetli, sıhhatli, akıllı, maharetli olsa da ahiret âleminde bunların bir faydasını görmez. Ancak bunlarla salih ameller yapıp, ahiret nimetini kazandıysa başka. Eğer elindeki nimetlerle bu dünyada şımarıyor ve kulluk vazifelerini ihmal ediyorsa da bilsin ki onların hepsi ahirette elinden alınmış olarak, aç, çıplak ve perişan bir halde haşrolacaktır. Dünya hayatı çok kısa bir zamandır. Onun rahatına bakmamamız lazımdır. Nefsimiz, bu dünya hayatını bize öyle uzun gösteriyor ki, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi bizi aldatıyor. Şimdi iki tane insan düşünelim. Biri dünyanın en iyi insanıdır, biri de dünyanın en kötü insanıdır. Ve bu kötü kişi tâ on beş yaşından yüz yaşına kadar her türlü günahı yapmış; diğeri de daima mağaralarda aç, susuz ve fakirlik içinde Allahu Zülcelal'e ibadet etmiş. Şu anda bu ikisini de buraya getirirsek ve onlara; “Sizin ömrünüz böyle geçti. Ondan ne anladınız” diye sorarsak, ikisi de diyeceklerdir ki: “Biz sanki hiçbir şey görmedik, geçti gitti!” Peki, bizim durumumuzda böyle değil midir? Aynen böyledir. Siz ne derseniz deyin. Çünkü ben kendi ömrümü öyle görüyorum. Sizde benim gibi insansınız, siz de öyle görüyorsunuz. Zaman öyle hızlı geçiyor ki, insan sanki onu hiç görmüyor. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette Allah’tan korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır.” (En’am; 32) Dikkat edelim, dünya hayatında bize verilen ömür, sıhhat, afiyet, mal ve nimetler, hep birer sermayedir. Bunları Allah yolunda kullanıp ahiret için hazırlık yapmamız lazımdır. Dünya çığırtkanı simsarlara dikkat! Dünya, gürültülü, şenlikli bir pazar yeri gibidir. Bu dünyada nefis, şeytan gibi birtakım hilekâr simsarlar vardır ki, elinde harçlığıyla pazara gelen acemileri kandırır, asıl alacağı şeyleri unutturup, kıymetsiz incik boncuklar satarak elindeki altın liraları kapıp alırlar. İşte böyle olmamak için, bize verilen nimetlerin hesabını hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü dünya hayatında hilekâr nefis ve şeytana aldananlar, ahiret hayatını görünce çok pişman olacaklardır. Dünya imkânları elimizin altında olsun, onlardan ihtiyaç kadar istifade edelim ama daha çok ahiretimizi kazanmaya bakalım. Dünya sevgisini, endişesini, hırsını kalbimize koymayalım. Dünyaya muhabbet beslemek, insanın dünya kazancını artırmaz. Muhabbet, Allah-u Zülcelal’e layıktır. Dünyanın muhabbeti ise boştur, faydasızdır. İnsanın çaresi, kendisini Allahu Zülcelal'e karşı sadık ve doğru yapmaktır. Allahu Zülcelal'e âşık olmaktır. İnsan, kalbinden dünyanın muhabbetini söküp attığı zaman, gece gündüz dünya ile meşgul olsa da, o dünya ona zarar vermez. Çünkü kalp Allahu Zülcelal'in zikri ile meşgul olacaktır. Ama kalp dünyaya bağlı olduğu zaman, dünya ile bir saniye dahi meşgul olsa, zarar görür. Kalp, Allah'ın nazargâhıdır. Onu Allahu Zülcelal'e bağlamak lazımdır. Hakikatende insanın bu dünyada tattığı nimetler de, çektiği zahmetler de ahirete nazaran bir şey değildir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir gün buyurdular: “Cehennemliklerden olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme bir kere daldırılır. Sonra: - Ey âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu? Denilir. O kişi: - Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim, der. Cennetliklerden olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır. Ona da: - Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi? Denilir. O kişi de: - Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim, der.”(Müslim) Eğer insan, günde birkaç dakika veya bir saat kadar oturup Allah-u Zülcelal’in cenneti, cehennemi ve ahireti niçin yarattığını tefekkür etse; dünyayı ve sonunun ne olacağını iyice bir düşünse, Allah’ın zikrinden gafil olarak ve ahiret için çalışmayarak ne büyük bir yanlışın içinde olduğunu açık bir şekilde anlayacaktır. Dünyaya yaklaştıkça ahiretten uzaklaşırsın Malik bin Dinar rahmetullahi aleyh demiştir ki: “Bir insanın kalbinde dünya merakı ne kadar yer alırsa, ahiretin merakı da o derece onun kalbinden çıkar.” Bu söze biraz dikkat etmemiz lazımdır. Dünya ile ahiret tamamen birbirine zıttırlar. Bunu zahiri olarak ta görebiliriz. Kalpte ahiretin merakı olduğu zaman insan namaz kılar, zikir yapar, Kur’an okur, cemaate gelir. Böyle olan bir kimsenin kalbinde Allahu Zülcelal'in rızasının merakı var demektir. Ama bu ibadetlerin üzerinde gevşek davranıyorsa, adi olan dünyanın muhabbeti, merakı kalbine girmiş, ahiretin merakı ise kalbinden çıkmış demektir. Nasıl insan bir evi terk ettiği zaman, birkaç sene sonra o ev harabeye dönüyorsa; insanın kalbi de Allah'ın rızasının merakı ondan çıktığı yada ibadet yapmadığı zaman, zikir yapmadığı zaman, cemaati kaçırdığı zaman, gece namazına kalkmadığı zaman bir merak, bir hüzün onda peydah olmazsa; aynı boş kaldığı zaman bir süre sonra harap olan ev gibi kalpte harap olur öyle... Bizim için ilaçtır. Üzerimize bir gevşeklik geldiği zaman: “Aman ben mahvoldum. Benim kalbim elden gidiyor. İmanım da gidebilir ve cehennem ateşine müstehak olabilirim” diye ateşten kaçar gibi bu halimizden kaçmamız lazımdır. Ve daima Allahu Zülcelal'e yalvarmak suretiyle O'nun rahmetine sığınmamız lazımdır. “Ya Rabbi! Ben nefsimden, vücudumdan, hatalarımdan ve amellerimden sıyrıldım. Kendimi Senin rahmetine teslim ediyorum” diye Allahu Zülcelal'e yalvarmamız lazımdır. O'nun rahmeti olmazsa, insanın ameli onu kurtaramaz. Sehl İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: “Biz (Hac sırasında) Zülhuleyfe'de Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraberdik. Birden şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar (koyun yada keçi) ölüsüyle karşılaştık. Bunun üzerine: “Şu lâşenin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyen tek damla su içirmezdi" buyurdular." (Tirmizî, Zühd 13) Kaab ibnu Malik Hz’lerinden nakledilen bir başka hadisi şerifte ise Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir." (Tirmizi) İmamı Şafii Hazretlerinin nasihati Cüneyd Bağdâdî kuddise sirruhu anlatmıştır: “İmam Şâfii dünyada hakkı konuşan bir zat idi. Bir gün bir âlim kardeşine öğüt verirken şöyle nasihat etti: “Ey kardeşim, dünya hayatı kaygan bir yer gibidir. Orada ayak sâbit kalamaz. Dünya ne kadar imar edilse sonu harap olmaktır. Onda yaşayanların en son ziyaretgâhları kabirdir. Sonu sevdiklerinden ayrılmaktır. Dünya zenginliğinin sonu fakirliktir. Mal servet toplamak güçtür. Ey kardeşim Allah’tan kork. Onun helâlinden verdiği rızka razı ol. Gayrı meşru kazanç yollarına sapma. Yetişemeyeceğin, yetişeceğini bilmediğin günler için, önceden uzun emellere dalma. Çünkü senin ömrün geçici bir gölge gibidir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gibidir. Güzel amellerini çoğalt, uzun emellerini azalt.” Bu nasihat hepimizedir. İmamı Şafi rahmetullahi aleyh bu nasihati hepimize yapmıştır. Dünyaya aldanıp ahiretten mahrum kalmayalım. Allah için olalım ve Allahu Zülcelal’in rızasını talep edelim. Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM