Wikipedia

Arama sonuçları

26 Şubat 2015 Perşembe

Köle Bir Gün Kral Olunca

Eğri bina ne içinde oturana güven verir, ne yanından yöresinden geçene. Bir millet ki sözüm ona imanı başkalarını katletmeyi emreder. İnanç böyle eğrilince, kendilerine zulmedeni yakalayan adaleti görmelerine rağmen kendileri de zalim olur. Halbuki ilâhi adalet her zalimi yakalayacaktır. Ortadoğu’yu ateşlere salan Siyonist projeyi bir de böyle değerlendirmek gerekir. 19. yüzyıl Avrupası’ndaki yeni şartlar bu kıtada bir yahudi olarak var olabilme imkanını hem olumlu hem olumsuz yönlerde etkilemiştir. 1789’da Fransa’da yaşanan devrim, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganlarıyla ortaya çıkmıştı. Bu ilkelerin getirdiği heyecan zamanla Avrupa’yı sarmaya ve devletleri de etkilemeye başladı. Din ve etnik kimlik farklılığı teoride de olsa önemini kaybetmeye başlıyor, bir ülkenin toprakları üzerinde beraberce yaşayan herkes eşit vatandaşlar olarak tanımlanıyordu. Böyle bir vatandaşlık tanımı yahudileri de oldukça rahatlatmış, sosyal hayatta daha serbest hareket etme imkanı bulmuşlardı. İki bin yıla yakın bir süredir hıristiyanlar tarafından “İsa’nın katilleri” sıfatıyla sürekli hırpalanan yahudiler yeni ortamdan faydalanarak kısa sürede yaşadıkları ülkelerde her sahada sivrilmeye başladılar. Ne var ki Darwin’in görüşlerinden yola çıkılarak geliştirilen ırkçı kuramların etkisiyle toprağa bağlı vatandaşlık tanımı, yerini soy birliğini esas alan bir milliyetçilik anlayışına terk etmeye başlıyordu. Bu durum yahudiler için oldukça tedirginlik vericiydi ve yeniden bütün olumsuzlukların kaynağı olarak gösterilmeye başlanıyorlardı. Yahudilerin arayışı ve Siyonizm Peki yahudiler hangi davranış tarzını kendi durumlarına uygun görüyorlardı? Almanya, Doğu Avrupa ve Rusya’da oldukça fazla sayıda yahudi, sol hareketlerin içerisindeydi. Bunlar görünürde Yahudilikle bağlarını kopartmışlardı. Bütün dinleri ortadan kaldıran, insanlar arasında milliyet esasına göre ayrım yapmayan enternasyonalist bir sistemin yerleşmesi için en ön saflarda mücadele veriyorlardı. Komünist bir dünyada Yahudilik, gerek dinsel gerek ırksal açıdan tarihsel anlamını yitirecek ve yahudiler nihayet tedirginlik içerisinde yaşamaktan kurtulacaklardı. İkinci kısım yahudiler asimilasyondan yanaydı. Yaşadıkları ülkelerin kültürünü benimsemeli ve bu ülkelerin çıkarları için çalışmalıydılar. Yahudi kimlikleri yaşadıkları ülkelere sadakatleri açısından bir problem teşkil etmemeliydi. Ne var ki artık pek çok yahudi ne yaparlarsa yapsınlar azınlık durumunda oldukları ülkelerde asla kabul görmeyecekleri ve normalleşemeyeceklerini düşünüyorlardı. Bazılarına göre bütün yahudiler vaftiz olup Hıristiyanlığa geçse bile yahudi olarak görülmeye devam edeceklerdi. İşte tam bu noktada yahudiler arasında bir üçüncü fikir, siyonizm fikri gelişmeye başladı. İsmini Kudüs yakınlarındaki Siyon tepesinden alan hareket, yahudilerin vaat edilmiş topraklara dönüşünü öngörüyordu. Gerçi dindar yahudiler Siyon’a geri dönme inancını hep muhafaza ve bunun için dua etmişlerdi ama bu dönüş beklenen kurtarıcı öncülüğünde olmalıydı. Bu yeni hareket ise hedefe ulaşabilmek için çağın maddi araçlarını ve geçerli yöntemlerini kullanmayı benimsiyordu. Yine de bir yahudi hareketi olarak dinsel kavram ve sembollerle örülmüştü. Zaten böyle bir hareketi meşru göstermenin tek yolu da yahudilerin Filistin’deki tarihsel ve dinsel haklarından bahsetmekti. Teodor Herzl, kendi tecrübelerinden yola çıkarak yahudiler için tek çözümün kendilerine ait bir toprak parçası üzerinde ve bir yahudi devletinin çatısı altında yaşamaları olduğu sonucuna varmıştı. Yahudiler ancak kendi inanç, gelenek ve kültürlerini rahatça yaşayabilecekleri böyle bir yurtta psikolojik olarak normalleşebilecekler, diğer milletlerle siyasi ve ekonomik münasebetlere girerek dünya toplumu içinde yerlerini alacaklardı. Filistin’i satın almak Ama yahudilerin ne bir karış toprağı vardı ve ne de dönüş fikrine sıcak bakanların sayısı yeterliydi. Pek çok yahudi, düzenlerini bozup Filistin’e doğru sonu belirsiz bir maceraya yelken açmaktan çekiniyordu. Bir yandan yahudiler Siyon’a dönüş fikrine inandırılmalı, diğer yandan da bazı devletler nezdinde girişimlerde bulunulmalıydı. Herzl elindekileri gözden geçirdiğinde iki önemli araca sahip olduğunu gördü: Para ve ikna kabiliyeti… Yahudi sermayesini siyonizm idealine inandırabilir ve devletlerin yöneticileri ile temasa geçip onları ikna edebilirse işi kısa yoldan halledebileceğini düşünüyordu. Filistin bir Osmanlı toprağı idi ve Osmanlı devleti de borç içerisindeydi. Yani yahudilerde olmayan toprak Osmanlılar’da bol miktarda mevcutken, Osmanlı’da olmayan para da yahudilerde mevcuttu. Böylece bu işi bir alışveriş anlayışı içerisinde halledebileceğini düşünerek bir aracı vasıtasıyla II. Abdülhamid Han’a önerisini sundu. Ama bildiğimiz gibi Sultan bir araziyi değil, İslâm vatanını yönettiğinin bilincindeydi. Herzl’e iletilmesi için şunları söyledi: “Bay Herzl’e söyleyin bu meselede ikinci bir adım atmasın! Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk devleti bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, museviler milyonlarını saklasınlar, benim devletim parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Bizim ancak cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir bedenin taksim edilmesine müsaade edemem.” Köle kral olursa Her şeye rağmen siyonistler ünlü Rothschild ailesinin sağladığı finansmanla Doğu Avrupa’dan bazı yahudi ailelerini Filistin’e sızdırmaya başlamıştı. Burada hatırı sayılır bir yahudi yerleşimi oluşturmakla Osmanlı devleti yıkıldığı anda bölge üzerinde hak iddia etmeyi planlıyorlardı. Bu yerleşimcilerin çoğu kanun dışı yollardan gelip Avrupa devletlerinin himayesinde bölgede barınıyorlardı. Siyonistlerin propagandalarında kullandıkları sloganlardan biri şuydu: “Yurtsuz bir halk için halksız bir yurt.” Filistin’deki Arap varlığını yok sayan Siyonistler, bölgeyi zorbalıkla da olsa ele geçirmeye kararlıydı. Yahudi yerleşimcilerin Filistin’e gelmesiyle bölgeyi nasıl bir geleceğin beklediğine dair işaretler de ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir Yahudi olan Achad Haam Filistin izlenimlerini 1891 yılında şöyle anlatıyordu: “Yahudiler sürgünde iken köleydiler, şimdi ise kendilerini sonsuz bir özgürlük içerisinde buldular. Bu büyük değişiklik onların bir kölenin kral olması örneğinde de görüleceği gibi baskı ve zorbalığa meyletmelerine neden oldu. Araplara büyük bir gaddarlık ve düşmanlıkla davranıyorlar, haksızlıkla topraklarına tecavüz ediyor, onları hiçbir neden olmaksızın hem de hayasızca dövüyorlar.” Şüphesiz ki bu sözler Filistin sorununun kökenine dair aydınlatıcı işaretlerle dolu. Görülüyor ki yahudiler azmak ve aşağılanmak arasında bir üçüncü yol bulamıyorlar. İsrail’e giden yol 1908 İttihatçı ihtilali ve meşrutiyetin ikinci kez ilanı siyonistler için yeni bir fırsattı. İttihatçı liderlerin yahudilerle ilişkileri ve masonik bağlantıları düşünüldüğünde, ikna edilmeleri kolay gibi gözüküyordu. Gerçekten de ilk günlerde birtakım sözler alındı. Ama zaman ilerledikçe ittihatçılar Abdülhamid Han’ın politikalarına dönme zarureti hissettiler. I. Dünya Savaşı boyunca yahudilerin vereceği mali ve politik desteğe duyulan ihtiyaca rağmen siyonistlere geçit verilmedi. Savaşın giderek İtilaf Cephesi lehine dönmesi siyonistleri de İngiltere’ye yaklaştırıyordu. Filistin’in İngilizlerce işgali ve bölgede bir yahudi yurdunun oluşturulmasının İngiltere tarafından resmen destekleneceğine dair Balfour bildirisi ile yahudi yerleşimi hızlanmaya başladı. İngiltere, Filistin’de kendi himayesinde bir yahudi yerleşimini resmi politikası haline getirmişti. Almanya’da nazilerin iktidara gelmesi ile yahudiler de bu ülkeyi terk etmeye başlıyordu. Ne var ki ABD, İngiltere gibi ülkeler yahudi göçmenler için kota koymuştu. Bu yüzden Filistin’e yönlenen yahudi sayısında bir artış oldu. Daha da fazlası gidebilirdi ama bu göç olayını organize eden siyonist kuruluş da kendi soydaşlarına kota uyguluyor ve kalifiye yahudileri seçiyordu. Böylece pek çok yahudi, ABD, İngiltere ve siyonistler tarafından Nazilere terk edildi. II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan yahudi katliamları da Filistin’deki yahudi varlığını meşrulaştırmak için kullanıldı. Savaştan sonra siyonistler Filistin’de artık İngilizlerin işinin sona erdiğine inanıyorlardı. İngilizler’i bölgeden çıkarmak için örgütlü terör ve sabotaj faaliyetlerine başladılar. Halbuki bağımsızlık talep etmediklerini defalarca deklare etmişlerdi. Sonunda İngilizler bölgeden çekildi. 1948’de İsrail devleti bağımsızlığını ilan ettiğinde ABD bu yeni devleti 10 dakika içinde tanıyıverdi. Siyonistler yeni dünya düzenini çoktan kavramış ve Beyaz Saray’ı ablukaya almışlardı bile. Böylece Araplara karşı mücadelelerinde süper bir desteğe sahip oluyorlardı. Başından beri gerçek hedeflerini gizlemiş, 1948’de bağımsız bir devlet olduklarını ilan ettikleri güne kadar böyle bir niyete sahip olduklarını sürekli olarak inkâr etmişlerdi. Yahudilerin uzun, İsrail’in kısa tarihi gösteriyor ki, gün gelip de Arap komşularıyla umulmadık şekillerde barış yapsalar bile İsrail siyonist hedeflerinden vazgeçmeyecek. İsrail içindeki liberal ve sol kanadın yayılmacı politikalara karşı tavrı ne olursa olsun, devletin politikalarını tayin etme hususunda son sözü hep radikaller söylemiştir. Vaat edilmiş hakimiyete sahip olana kadar uğraşacaklardır. Bu hayalin alanı, Lübnan’ı da içine alan ve Nil’den Fırat’a kadar ve hatta Teodor Herzl’in de açıkça ifade ettiği gibi kuzeyde Kapadokya’ya değin uzanan geniş bir coğrafyadır.1948 yılında İsrail’in ilk başbakanı olan David Ben Gurion da bunu açıkça söylemiştir. Bütün dünya bilmektedir ki barışın şartı, İsrail ve onu destekleyenlerin buna niyet etmesidir. Ama tarih göstermiştir ki, zalimin niyeti zulümdür. Bundan vazgeçmez, hem insanlara hem kendine zulmeder.

12 Şubat 2015 Perşembe

Niyet İnsanın Vücudundaki Ruh Gibidir

Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde kime rahmetiyle, kime gazabıyla muamele edeceğini ayet-i kerimesinde bizlere şöyle beyan ediyor: “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah Teâlâ’nın rızasına nail olmak için nefsini satar. Allah-ü Azîmüşşan ise kullarına çok Rauf ve Rahimdir.” (Bakara, 207) Allah-u Zülcelâl kendi kullarına karşı niye Rauf ve Rahimdir? Çünkü insanın nefsi, Allah-u Zülcelal’in hakiki malıdır. Bizleri Allah yarattığı için hepimiz onun mülküyüz. Öyle olduğu halde kendi mülkünü kendi rızasına karşı satın alıyor. “Nefsini bana sat ben de cennetin nimetlerini ve rızamı sana vereyim!” Bu şekilde Allah cenneti ve rızasını nefsimize karşı bizden satın alıyor. Yalnız nefsimizden vazgeçmemizi ve Allah’a satmamızı istiyor. Bir insan, malını birine bir ücret karşılığında satarken o malın üzerinde başka hakkı kalır mı? Hayır. O zaman biz mümin olarak, nefsimizi Allah’ın rızasına ve cennet nimetlerine karşı, Allah-u Zülcelal’e sattıysak, bizim onda, daha hakkımız kalmamıştır. O zaman ne yapmamız lazım? Nefsimiz bize diyecek ki, “Sabahleyin, uykusuzsun, yat.” Sen de ona diyeceksin ki, “Sen benim malım değilsin ki. Sen Rabbimin malısın. Sen kalkacaksın, çünkü o sana emretmiş, ‘Sabah kalk namaz kıl,’ diye. Kalkacaksın, kılacaksın. Seninle benim bir alakam kalmamış, sen Allah’ın malısın!” Eğer böyle diyebiliyorsak o zaman nefsimizi Allah’a satmışız ama eğer ona hala sahip çıkıyorsak demek ki, bizim malımız diye bakıyoruz, kalben daha Allah’a satmamışız. O zaman rızasını ve cennetini daha satın almamışız. Öyleyse elimizden geldiği kadar Allah-u Zülcelâl’in malını ona geri verelim ve Allah’ın rızasını nefsimiz karşılığında satın alalım inşallah. Niyet Halis Olursa Niyetimiz daima Allah’ın rızasını gözetmek olmalı. Yolda insanlara eza verecek bir dikeni Allah rızası için yerden kaldırmak bile, niyetimiz sırf Allah rızası olduğu takdirde, çok sevaptır. İki adamın biri yola kazık çakarak, diğeri aynı kazığı yerden çıkararak cennete girmişler. Birinci adam buraya kervanlar geliyor, insanlar burada konaklıyorlar, onların hayvanları vardır. “Ben buraya bu kazığı çakayım, hayvanlarını bağlasınlar, bana dua etsinler. Allah benden razı olsun,” deyip yere bir kazık çaktı ve bu ameliyle cenneti kazandı. Ufak bir şey gibi görünüyor ama Allah rızası için Allah’ın kullarının menfaati için, Allah’ın merhamet ettiği kullarına o da merhamet ettiği için bu ameli ona cenneti kazandırıyor. İkinci adam da o kazığı orada gördü, gözleri görmeyen birinin bu kazığı görmeyip o kazığa takılıp düşebileceğini düşünüp kazığı oradan kaldırdı, o da bu ameliyle cennete girdi. Çünkü ikisi de bunu Allah rızası için yaptı. Birisi kazığı çakmakla biri de kazığı çıkarmakla cenneti kazandı. Niyet çok mühimdir. Enes b. Mâlik radıyallahu anhu’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Tebük seferi sırasında söyle buyurmuştur: “Medine’de bir topluluk kalmıştır ki, biz bir dağ yolunda, bir vadide her yürüyüşümüzde, onlar da bizimle birliktedirler.” Ashab-ı kiram: “Yâ Resulullah, onlar nasıl bizimle birlikte olur?” diye sorunca da; “Onları burada bulunmaktan (hastalık, gücü yetmemek gibi) meşru özürleri alıkoymuştur.” (Buhârî, Cihâd, 14I, Temennî, 9, Menâkibu’l-Ensâr, 1, 3, Megâzî, 56) Niyet, Allah’ın yanında bu kadar kıymetlidir. Onları hastalık ya da bir özür geri bıraktı ama imkânları olsa niyetleri cihada iştirak etmekti. Niyet insanın vücudundaki ruh gibidir. İnsanın vücudunda ruh varken her şeyi yapabiliyor. Ruh çıktıktan sonra ölüyor, bir odun gibi yerde kalıyor. Niyet de amel-i salih için böyledir. Amel-i salih, niyet Allah rızası olduğu zaman Allah’ın yanında makbuldür. O hayattaki bir insan gibidir. Niyet samimi olmadığı zaman, diyelim ki, hayırlı bir iş yapıyor ama niyeti Allah rızası değil, “Adettendir” diyerek yapıyor, o zaman, o amel, ruhu olmayan insan bedeni gibi ölüdür. Ashab-ı kiramdan bazıları dedi ki, “Filanca kişi, Allah ve Resulü için değil, şu kadınla evlenmek için Medine’ye göçtü. Bu kişiye hicret sevabı var mı?” Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Rasulüne ise, onun hicreti Allah ve Rasulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlayacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1, Eyman, 23) Amellerin sevabı, niyetin halis olması ölçüsündedir. Niyeti zayıfsa amelin sevabı da zayıftır, ortaysa orta, kuvvetliyse kuvvetli… İnşallah-u Teâlâ sizin buraya gelmeniz Allah rızası içindir. Evinizden masraf yaparak, uykusuz kalarak buraya geliyorsunuz ve bunda Allah rızasından başka menfaatiniz yok. Hakkınızda “Bu adam filan yere gitti, tevbe aldı,” diye konuşulacağını ummuyorsunuz, riyaya girmez, İnşallah-u Teala bu ameliniz Allah içindir. Bu gibi şeyleri çoğaltalım. Allah rızasını kazanmak için elimizden ne geliyorsa yapalım. İnsan ne kadar amel-i salih yaparsa kendine zarar verecek şeylerden, sıkıntılardan Allah onu muhafaza eder. Çünkü her şey Allah’ın elindedir. Allah-u Zülcelâl bizi muhafaza etmese biz ne yapabiliriz? Allah-u Zülcelal’in hıfzı bizi kaplamıştır. Onun muhafazasından hariç bir iğne deliği kadar yer olsa biz helak olurduk. Her bir müminin üzerinde elli tane melaike vardır ve onu muhafaza ediyor. Allah-ı Zülcelal’in hıfzı bizi ihata etmiş, yoksa şeytanlar, cinler insanı mahvederdi. Allah’ın zatının kıymetini bilelim, O’na âşık olalım. Bu hak bir vazifedir bizim üzerimize. İlim Cennet Yolunun Rehberidir Bu ahir zamanda görüyoruz dünyada deniz gibi günah vardır. Böyle olduğu için bir de günahların kefaretleri vardır, günahları silip yok edecek şeyler vardır. O sebeplere el uzatalım ki üzerimizde günah kalmasın. İslami kitaplara bakın, o zaman dediklerimi anlayacaksınız. İnsan okumadığı zaman sanıyor ki, İslam böyledir, böyle devam edeceğiz. Hâlbuki kabrin kapısından girerken böyle olmadığını görüp pişman olacağız, “Ben yanlış yaptım,” diyeceğiz. İlim cennet yolunun rehberidir. Diyelim ki ben İstanbul’a gitmek istiyorum ama yolunu bilmiyorum. Adana yoluna girdim gidiyorum, İstanbul’a varabilecek miyim? Yolunu bilmiyorum ki, gidebileyim. Allah’ın rızasının bir yolu vardır, cennetin bir yolu vardır. O yolu bilmek ve o yolda yürümek lazımdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurmuşlardır ki: “Nerede olursan, Allah’tan kork, bir günah işlediğinde, peşinden onun zararını yok edecek bir iyilik yap ki, yaptığın kötülüğü silsin. İnsanlara iyilik ve güzel huyla muamele et.” (Tirmizî, Bir, 55) Sadaka vermek bir günahın kefaretidir, zikrullah günahın bir telafisidir, Efendimize salavat getirmek günahlara kefarettir. Hatta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, “Kim yemekten sonra, şöyle dua ederse, geçmiş günahları affolunur buyuruyor: Okunuşu: “Elhamdülillahillezî et’amenî haze’t-taâme ve razakanîhi min gayri havlin minnî velâ kuvve,” Meali: “Bana bu yiyeceği yediren ve tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet olmadan bunu bana rızık kılan Allah’a hamdolsun” (Ebû Dâvud, Libâs 1; Tirmizî, Da’avât 75; İbnu Mâce, Et’ime 16) Bakın bu dua ile geçmiş günahlar ve gelecekteki günahlar affoluyor. “Sübhanallahivelhamdulillah vesübhanerabbiyelaziym” dediğin zaman günahların affoluyor. Bunların hakkında çok hadis-i şerifler vardır. İnşallah bunları yaparsak yeryüzünde günahsız yürüyeceğiz. Arkadaşlarınıza söyleyin tevbe etsinler, gelsinler sadatların kitaplarını görsünler okusunlar, sohbetleri dinlesinler. Günahları olmasın öldükleri zaman. Günahlarla Allah’ın huzuruna gitmesinler. Çünkü günahlar ateştir. Allah Tevbe Edenleri Sever Allah-u Zülcelal buyuruyor ki: “Muhakkak ki Allah, tevvabin olanları (tövbe edenleri) sever ve temizlenenleri sever.” (Bakara, 222) Tevbeyle hem günahlar affolunuyor hem Allah’a dost oluyoruz. Bunun için tevbeyle Allah’ın dostluğunu kazanmış oluyoruz. Dost dostunu yakmaz, dostuna sıkıntı vermez. Günahından tevbe eden kişi o günahı işlememiş gibidir. Günahtan tevbe eden şahıs anasından doğduğu gibi temizdir. Arkadaşlarınıza anlatın birbirimize yardımcı olalım. Birbirimize yardımcı olduğumuz zaman yardımcı olduğumuz kişi de biz de sevap kazanmış olacağız. Onların sevabı bizim kabrimize de gelecek inşallah. Eğer insan daima Allah ile murakabe halinde olursa niyeti de daima Allah rızası olur. Allah-u Zülcelâl onun aklındadır, niyetindedir. Bir şey onun önüne geldiği zaman “Allah bundan razı mıdır, acaba razı değil midir?” diye düşünecek. Salih ameller yaptığı zaman “Ben bunu kitapta okudum, Allah bundan razıdır, bunu yaparsam Allah’ın rızasını kazanırım.” Diye, sadece Allah’ın rızasını kazanmaya niyetli olacak. Bir başka iş karşısına çıkınca “Ben sohbette dinledim, Allah bundan razı değil, bunu Allah rızası için yapmayacağım.” Diye kendisini alıkoyacak. Bu şekilde ölünceye kadar böyle Allah’ın rızasını gözetirse Allah-u Zülcelal’ın yanında çok makbul olur. İnşallah Allah’ı razı edersek her şey çok kolay oluyor. Davud aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e münacaat etmiş; “Ya Rabbi bana mizanı göster!” demiş. “Kıyamette insanların günah ve sevaplarını tartan teraziyi bana göster ya Rabbi, onu merak ediyorum,” buyurmuş. Allah-u Zülcelal ona mizanı göstermiş. Görmüş ki her bir kefe şark ve garba kadar büyüktür, yani dünyanın bir ucundan diğer ucuna kadar. Bu manzara karşısında bayılmış. Bir müddet geçip ayıldıktan sonra: “Ya Rabbi kim bunu sevaplarla doldurabilir ki? Bu kadar büyük mizanı kim doldurabilir?” demiş. Allah-u Zülcelal, Davud aleyhisselama “Eğer ben kulumdan razı olursam bir hurmayla doldururum şark ve garbın arasını, kulumun mizandaki sevap kefesini.” buyurmuş. Allah diyor ki “Ben Kulumdan razı olursam mizanı, sırat köprüsünü, mahşer yerini, kabri, neresi olursa olsun, Ben kuluma işini kolaylaştırırım.” Bunda ders vardır. Öyleyse bizim görevimiz her amelimizde Allah’ı razı etmektir. Elimizden geldiğince, “Aciz olsam da, karınca adımlarıyla bu yolda yürümeliyim, Allah’ın rızasının yolunda,” demeliyiz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurmuş: “iki cümle vardır ki dilde hafif, mîzanda ağırdır ve Rahmân olan Allah’a çok sevgilidir. Bunlar: “Sübhânallahi ve bi-hamdihî sübhânallahi’l-azîm”dir. (Buhârî, Daavât 65) Bu kelimeler, Allah’a karşı çok sevgilidir, çok kıymetlidir, Allah seviyor böyle dediğimiz zaman. Ne yapmışsa bu dünya manzarası bizleri mahvetmiş. Dünya gözümüzün önündedir, biz ahireti görmüyoruz, onu unutmuşuz hep dünyayla meşgulüz. Onunla aldanıyoruz, ta ki kabrin kapısına gelene kadar. Oraya girdiğimizde aklımız başımıza gelecek ama artık çok geç olacak. Daima ahiret manzarasını aklımıza getirelim, sırat köprüsü, kıldan ince bir köprü, ateş üzerinde, “Oradan nasıl geçeceğim” diye düşünelim. Efendimiz bile “sellim sellim” diyerek titreyecek “Ya Rabbi! Onları selamette kıl!” diye… Bu manzaraları düşünmeliyiz ahireti aklımıza daha sık getirirsek ibadetlerimizde daha gayretli olacağız inşallah. Bazı evliyalar demiştir ki, “İnsan, gece gündüz kıyamet hallerini göz önüne getirmedikçe kâmil insan olamaz.” Bunları gözünün önüne getirirse kendini o zamana hazırlayacak. Çaremiz tevbedir. Kıyamet gününde Melekler insanların günah defterlerini Allah’ın huzuruna götürüyorlar, bir de bakıyorlar ki o kişinin günahı sevap olarak yazılmış. Allah-u Zülcelâl’e karşı mahcup oluyorlar. “Ya Rabbi, senin bu kulun dünyadayken günah işledi ama biz burada onu sevap olarak görüyoruz, mahcup olduk. Ama Rabbimiz sen biliyorsun ki o ne yaptıysa biz onu yazdık.” Diyorlar. Rabbimiz buyuruyor ki: “Doğru söylüyorsunuz. O günahı işledi ve siz onun günahını yazdınız ama kulum günahını işledikten sonra pişman oldu, tevbe etti, istiğfarda bulundu. Ben de, Ekremu’l ekremîn erhamür’rahimin’im. Onun o günahını siz daha gelmeden önce sevaba çevirdim.” Ayet-i kerimede buyruluyor: “Ancak tevbe ve iman edip, iyi amel işleyenler başka; çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Furkan, 70) İşte elimizde böyle fırsatlar var. Biz cahiliz. Kendimize çok haksızlık yapıyoruz. Nasıl bir kişi ateşe düşüyor ya da denize düşüp boğuluyorken, nasıl, bir el onu kurtarmak için uzanıyorsa tevbe de, işte o bizi kurtaracak eldir. Sen o eli tutuyorsun, cehennem azabından, Allah’ın gazabından kendini muhafaza etmiş oluyorsun. Onun için tevbenin kıymetini bilelim. İnşallah Allah-u Zülcelâl de bize kıyamet gününde rahmetiyle muamele edecektir. Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı amel-i salihler işlemeyi nasip etsin bizi kendi nefsimize teslim etmesin, nefsimizi hayırlarda kullansın inşallah.

29 Ocak 2015 Perşembe

İman, İslâm, İhsan

Müslüman bir toplumda doğduk, büyüdük. Şükür ki İslâm’la her an yüz yüzeyiz, kimliğimizde İslâm yazıyor. Bu durumda ya müslümanlığımızı gelenek olarak ya da bilinçli bir tercih ve şuur halinde yaşayacağız. Hakiki müslümanlık imanla başlar, ibadetlerle olgunlaşır, “ihsan” mertebesiyle kemale erer. Bu üç temel esası, Efendimiz s.a.v.’in meşhur “Cibril Hadisi”nden öğreniyoruz. Cebrail a.s, Hz. Peygamber s.a.v.’in de aralarında bulunduğu bir sahabe topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, islâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasulü s.a.v.’e sorarak cevaplarını almıştır. Bu hadis-i şerif ekseninde kendimizi tanıyalım, müslüman kimliğimizi şuur ve hal hareket planında kuşanalım. Hz. Ömer r.a. anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber s.a.v.’le birlikte oturuyorduk. Hiçbirimizin tanımadığı, beyaz elbiseli, siyah saçlı, güzel kokulu, yoldan gelmiş gibi bir hâli olmayan birisi çıkageldi. Efendimiz’in huzuruna kadar geldi, edeple önüne oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve: – Ya Muhammed, bana İslâm’ın ne olduğunu anlat, dedi. Allah Rasulü s.a.v.: – İslâm, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna inanman, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa Allah’ın evini ziyaret edip hac yapmandır, diye cevap verdi. O kişi: – Doğru söyledin, dedi. Biz onun bu tutumuna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de Allah Rasulü’nü tasdik ediyordu. Gelen zat sonra: – Bana iman’dan haber ver, dedi. Allah Rasulü s.a.v.: – İman, Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerrin bir kaderle meydana geldiğine inanmandır, diye cevap verdi. O kişi: – Doğru söyledin, dedi ve sonra: – Bana ihsanı anlatır mısın? diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.: – İhsan, Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir, buyurdu. Gelen zat: – Bana kıyametin ne zaman kopacağını haber verir misin? diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.: – Bu konuda soru sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir, buyurdu. Gelen zat: – O halde onun belirtilerinden haber ver, dedi. Allah Rasulü s.a.v., kıyametin bazı alametlerinden haber verdikten sonra o kişi kalktı, cemaatin içine girdi ve bir anda gözden kayboldu. Bir müddet sonra Allah Rasulü s.a.v. bana dönerek: – Ömer, soru soranın kim olduğunu biliyor musun? diye sordu. Ben: – Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedim. O zaman buyurdu ki: – O Cebrail idi. Size dininizi öğretmeye gelmişti.. (Buharî; Müslim; Ebu Davud; Tirmizî; İbn Mâce) Bu hadisin farklı rivayetlerinde ilk olarak ‘iman’ın tarif edildiği zikredilir. Fakat kesin olan şu ki, vahiy meleği Cebrail a.s.’ın tasdikiyle Allah Rasulü s.a.v.’in dilinden dinin üç temel üzerine bina edildiğini öğreniyoruz. Bunlar iman, islâm ve ihsandır.

23 Ocak 2015 Cuma

Herkes ve Her şey İçin Adalet

Adalet kelimesini duyduğumuzda aklımıza ne gelir? Sadece mahkemeler, kanunlar ve hakimlerin tarafsızlığı gibi konular geliyorsa, adalet kavramına bakışımızı yeniden gözden geçirmeliyiz demektir. Adalet, hayatımızın tam merkezinde yer alır. Allah Tealâ’ya karşı adalet, insanlara karşı adalet, her şeye karşı adalet… Adalet kavramı sözlükte “doğruluk”, “düzen ve denge”, “her şeye ve herkese layık olduğu değeri vermek”, “hakkı hak sahibine ulaştırmak” gibi anlamlara geliyor. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde müminlere adaleti gözetmeleri buyrulmuş (Bakara, 282; Nisa, 3; Maide, 8 ), pek çok hadis-i şerifte de adaletin büyük bir fazilet olduğu ve elde edilmesi gerektiği bildirilmiştir. İlahî adalete atıf yapan “el-Adl” ism-i şerifi de Esma-i Hüsnâ’da, yani Allah’ın güzel isimleri arasında arasında yer alır. Peygamberlerin sıfatlarından biri de adil olmalarıdır. Allah’a karşı adalet İslâmî bir kavram olarak ‘adil olmak’tan söz ederken, Allah Tealâ’ya karşı adaletli olmak her şeyden önce gelir. Allah Tealâ cennet karşılığında müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. (Tevbe, 111). Dolayısıyla Allah Tealâ biz müminler üzerinde hak sahibidir. Hak sahibi olarak bizlerden istediği de gereği gibi kulluk etmemizdir. Adalet adına yapacağımız ilk şey Allah Tealâ’nın çizdiği sınırları aşmamak, O’na gereken kulluğu yapmaktır. Müminler olarak bizden istenen ibadet ve itaati yerine getirmemiz bizi adil birer müslüman haline getirmektedir. Aynı şekilde, ibadetlerin zamanında ve gereği gibi yapılması, adaletin zamanında ve gerektiği gibi tecellisi anlamına gelirken, gecikme ve kusur, adaletin gecikmesi ve eksikliği demektir. Nefse ve aileye adalet Allah Tealâ’ya adaletten sonra kendi nefsimize, ailemize ve çevremizdeki insanlara karşı adaletli olmamız gerekir. İnsanın kendi nefsine karşı adaleti, nefsini Allah Tealâ’nın emirlerine uymaya zorlamasıdır. Çünkü nefsten beklenen, onu yaratan Allah’a itaat etmesidir.Bu itaat ne zaman gerçekleşirse o zaman hak yerini bulmuş olur. Kişinin bu hakkın yerini bulmasını sağlamasının adı da adalettir. İnsanın ailesine karşı adaleti de üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Aile fertlerinden her birinin hakkı farklı olduğundan, adalet de farklı tecelli edecektir. Öncelikle ailenin küçük olsun büyük olsun tüm fertlerinin en temel hakkı, onların maddi ve manevi ihtiyaçlarının temin edilmesidir. Dolayısıyla, hane halkının karnını doyurmak adaletin bir gereği olduğu gibi, kalplerini doyurmak da adaletin bir gereğidir. Çocukların hakkı sevgi ve şefkattir. Aile büyüklerinin şefkat ve merhametini çocuklardan esirgememeleri onları adalet sahibi yapar. Çocukların iyi terbiye görmesi, maddi ve manevi eğitimleri de adaletin gereğidir. Eşlerin birbirleri üzerindeki hakkı, karşılıklı sevgi ve saygıdır. Eşlerin birbirlerine karşı sevgilerini yitirmelerine neden olacak davranışlardan sakınmaları, saygıyı elden bırakmamaları, adaletin varlığını gösterir. Anne babanın hakkı evlatlarından vefa görmektir. Evlat, anne babayla ilgilenmeli, ihtiyaçlarını görmeli, hastalık ve sağlıklarında onları arayıp sormalıdır. Gelin ve damadın hakkı, kayınvalide ve kayınpederlerinden öz evlat gibi muamele görmeleridir. O halde, kayınvalide ve kayınpederlerin gelin ve damatlarına karşı müşfik davranmaları, onları kendi öz evlatları gibi görmeleri onların adaletine işaret eder. Aileden vefat etmiş olanların hakkı da, varsa borçlarının ödenmesi, miraslarının gereği gibi taksim edilmesi, arkalarından hayır duada bulunulmasıdır. Yakınlara ve topluma adalet Akrabalarımız, dostlarımız ve komşularımızın da üzerimizde hakları vardır. Bu hakların da gözetilmesi gerekir. Akrabanın hakkı sıla-i rahimdir. Kişi akrabasıyla görüp görüşür, imkanı ölçüsünde onlardan yardımını esirgemez. Dostların hakkı da sadakattir. İyi günde de kötü günde de dostlarımızın yanında olursak o zaman adil davranmış oluruz. Komşuların hakkı ise neredeyse akraba hakkı gibidir. İhtiyaçları olduğunda yardım etmek, onların bizdeki hakkıdır. Nihayetinde adaletimiz bütün toplumadır. Toplumun hakkı, düzenin sağlanması ve devam etmesidir. Tanıdığımız tanımadığımız pek çok insanla günlerimizi paylaşıyoruz. Birbirimizi karşılıklı olarak gözetmemiz ve medeni ölçüler içerisinde davranmamız toplum düzeninin sağlanmasında en büyük etkendir. Burada akla gelen bir konu, biz iyi davranışlar sergilerken başkaları aynı şekilde karşılık vermezse ne yapacağız? Elbette adil olmaya devam edeceğiz. Asıl önemli olan bizim topluma karşı adaletimizdir. Bizim sorumluluğumuz budur. Başkalarının haklarımızı görmezden gelmesi, kuralları hiçe sayması bizim de adaleti terk edebileceğimiz anlamına asla gelmez. Zira müminler olarak adaletli olmakla ve bu güzel faziletin yayılmasına yardımcı olmakla yükümlüyüz. Manevi terbiyede adalet Birey ve toplum açısından son derece önemli olan adalet kavramını elbette tasavvuf da ele almış ve büyük bir önem vermiştir. İmam Gazalî ve İmam Sühreverdî hazretleri gibi tasavvuf yolunun büyükleri, kişinin dış görünüşünün yanında ahlâkı ve karakteriyle de insan olması, yani nefsinde bulunan hayvanî özelliklerden kurtulması için adaleti gerekli görmüşlerdir. İnsan kendisini ancak doğru bilgi ve adaletle düzeltebilecektir. Nefisteki kötülüklerden kurtulmanın yolunun, kendisinde adaletin yani dengenin bulunmasına bağlı olduğunu belirtmişlerdir. Gereksiz şeyleri terk etmek ve gerekli olana yönelmek adalettir. Bütün bu yazılanlarla birlikte söylemek gerekir ki, adalet tüm faziletleri kuşatır. Dolayısıyla gerçek anlamda adil sıfatını elde etmek için kişinin tüm faziletleri kendisinde bulundurması gerekir.

15 Ocak 2015 Perşembe

Alay etmek..Müslümanlarla alay edenlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Hindistan’daki İslam düşmanlarının azgınlarını görüyoruz. Müslümanlarla alay ediyorlar. Müslümanları kötülüyorlar. Ellerine fırsat geçerse, güçleri yeterse, Müslümanlara her işkenceyi yaparlar. Hatta hepsini öldürürler. Yahut onları dinden, imandan ayırırlar. İslam terbiyesini, ahlakını, hayasını, şerefini yok ederler. O halde, Müslümanların bu azgın kâfirlere uymamaları, bunlardan sakınmaları, bunlara aldanmamaları, bunun için Allahü teâlâdan haya etmeleri lazımdır. (Haya imandandır) buyuruldu. Müslüman olanın böyle çirkin işlerden sıkılması lazımdır. İslam düşmanlarını, Allah’ın emirleri ile alay edenleri, helale, harama aldırış etmeyenleri zararlı bilmelidir. Bunları aşağı tutmalıdır. Bunlara yardımı dokunan her hareketten sakınmalıdır. Bir kimsenin Müslüman olmasına alamet, İslam düşmanlarını tanıması, onlara aldanmaması, sözlerini dinlememesidir. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde, Tevbe suresi 28. âyetinde kâfirlere Necs yani pis dedi. 95. âyetinde de Rics buyurdu. Rics de pis demektir. Bunun için, Müslümanların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri lazımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, onları sevmezler, onlardan sakınırlar. Onlarla birlikte bulunmaktan nefret ederler. Böyle kâfirlerle meşveret etmek, işleri onlara danışıp onların sözü ile hareket etmek, bu din düşmanlarına kıymet vermek olur. Hem de, onları çok yükseltmek olur. Onlardan yardım, şifa beklemek ve hele onlar vasıtası ile dua ve ibadet etmek boşuna uğraşmaktır. Mümin suresinin 50. âyetinde ve Rad suresinin 14. âyetinde mealen, (Kâfirlerin duaları ancak dalalettir) buyuruldu. Yani, İslam düşmanlarının duaları kabul olmaz, hiç fayda vermez. Kâfirler, papazlar vasıtası ile yapılan duaları Allahü teâlâ hiçbir zaman kabul etmez. Böyle duaların Müslümanlara faydası olmaz. Yalnız bu suretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, dua ederken, putlarını, Allah’ın düşmanlarını araya korlar. Onlardan dua beklemenin kötülüğünün çirkinliğinin nereye kadar uzandığını, Müslümanlığın temelinden yıkılıp, kokusunun bile kalmayacağını buradan anlamalıdır. Büyüklerden biri buyuruyor ki: (Sizden biriniz divane olmadıkça, tam Müslüman olamazsınız). Burada (Divane olmak), İslamiyet’i yaymak için çalışmak, çabalamak ve bu arada kendi faydasını ve zararını hatırına bile getirmemek demektir. Müslümanlığa dokunmasın da, her ne olursa olsun, olmayan da olmasın! Yeter ki, Müslümanlığa bir zarar olmasın! Müslümanlık demek, Allahü teâlânın ve Onun Peygamberinin razı olduğu, beğendiği şeyler demektir. Allahü teâlânın razı olduğu şeyden daha kıymetli ne olabilir?) (C1, m.163) Küfrü gerektiren sözler Muteber kitaplarda buyuruluyor ki: Küfre sebep olan bir sözü, tehdit edilmeden söyleyenin imanı gider. Çünkü her müslümanın bilmesi gereken şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür olmaz, büyük günahtır. Küfre girenin önceki ibadetleri yok olur. Tevbe ederse, geri gelmez. Tevbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir, küfre sebep olan şeyden de tevbe etmesi gerekir. (Berika, Hadika) Burhaneddin-i Mergınani hazretleri, (Kur'an-ı kerimi teganni ile okuyan hâfıza, ne güzel okudun diyenin imanı gider. Tecdid-i iman ve tecdid-i nikah gerekir) buyurdu. (Dürr-ül-münteka) Ebu Nasr-ı Debbusi hazretleri, Kadi Zahireddin-i Harezmi hazretlerinden naklen buyuruyor ki: (Bir şarkıcıyı dinleyen veya herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmayarak, buna, ne güzel dese, o anda imanı gider. (Müjdeci Mek. 266) Kâfirlerin ibadet olarak yaptıkları ve kâfirlik alameti olan ve İslamiyet’i inkâr etmek ve inanmamak alameti olan ve tahkir etmemiz vacip olan şeyleri yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da, kâfir olur. (Birgivi vasıyyetnamesi) Zaruri olan ve tevatür ile bildirilmiş olan din bilgilerine inanmayan kâfir olur. İnanmamayı gösteren her söz, ister şaka olarak, isterse gönülden olmayarak olsun küfür olur. (Milel-nihal) Küfre sebep olan bir işi yapmak küfür olur. Mesela beline, zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve küfre mahsus şey giymek de böyledir. Bunları mizah için, başkalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre sebep olur. İtikadının doğru olması fayda vermez. (Berika) Miftah-ül-cenne’de diyor ki Filan müslüman benim gözümde yahudi gibidir demek küfürdür. Ahirette olacak şeylerle alay etmek küfürdür. Kabirdeki ve kıyametteki azaplara akla, fenne uygun değildir diyerek inanmamak, faiz helal olsaydı demek, İslam bilgilerini ve din âlimlerini aşağılamak da, küfürdür. Akıllı, bilgili, edebiyatçı olduğunu göstermek için veya yanındakileri güldürmek, sevindirmek veya alay etmek için söylenen sözlerde küfre düşmekten çok korkmalıdır. Bir kimse, küçük günah işlese, buna tevbe et denildiğinde, (tevbe edecek bir şey yapmadım ki..) dese, kâfir olur. (Filan şey, filan kimsede yoktur, varsa kâfir olayım) diye, yemin eylese, o şey, o kimsede olsun veya olmasın, o kimse, kâfir olayım dediği için küfre girmiştir. Kâfirlerin ibadetleri, İslamiyet’e uymayan işleri güzeldir demek de küfürdür. Bir kadın, beline bir kara ip bağlasa, (bu nedir) deseler, (zünnardır) dese, kâfir olur. Nasrani olmak, yahudi olmaktan, [amerikan kâfiri olmak, komünist olmaktan] hayırlıdır demek küfürdür. İlim meclisinde ne işim var veya din adamlarının sözü neye yarar demek küfür olur. Biri diğerine, gel fıkıh kitabını okuyalım dese, o da, (Ben ilmi ne yapayım) dese, ilmi hafife aldığı için kâfir olur. (Miftah-ül-cenne)

8 Ocak 2015 Perşembe

ASRIN BÜYÜK BELASI: SİGARA!

Sigaranın zararları Tüketimi, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde giderek artan, sigara illeti ile mücadele konusunda düzenlenen bir panelde konuşan Prof. Dr. Asaf Ataseven, bakın tütünü nasıl tarif ediyor: “Tütün, yapraklarında tanen, zamk, nişasta, reçine ve alkoloidler bulunan bir bitkidir.” “Bu alkoloidler içinde miktarı en fazla olan nikotin alkoloididir. Nikotin sulfat tuzları, tarımda böcek öldürücü olarak kullanılır. Nikotin zehirli bir madde olduğu için tıpta kullanılmamıştır ve bir ilaç değildir. 5-6 damla nikotin zerk edilen bir köpek derhal ölür. Gene bir paket sigaranın ihtiva ettiği nikotin bir insana zerk edilse, insanı öldürebilir. Günlük hayatta sigara aralıklarla içildiği ve zehirli maddelerin önemli bir kısmı ağızdan çıkan dumanla dışarı atıldığı için öldürmüyor.” Beyin tümörlerinin %99’u, Beyin kanamalarının %85’i, Akciğer kanserlerinin %’90’ı, Gırtlak kanserlerinin %’99’u sigara kaynaklıdır. Sigara içenlerde kırmızı küreciklerin oksijen taşıma kapasitesi 1/6 ilâ 1/3 oranında azalır. Sigara içenlerin vücuduna %15 ilâ %33 daha az oksijen girmektedir. Bu en önce beyin ve kalbin harabiyeti demektir. Tütün dumanında 4000 adet zararlı madde vardır. Sigara içen kadınlar, içmeyen kadınlardan 15 yaş fazla ihtiyarlamaktadır. Sigara içen annelerin çocukları, oksijen azlığı sebebiyle geri zekâlı olur. Tiryaki hanımların çocuklarında sakatlık ihtimali %’65 gibi ciddi bir çizgidedir. Sigara içen kadınlarda kısırlık 10 kat fazladır. Erken doğum ve düşüklerin %’80’inin sebebi sigaradır. Dünya ülkelerinde çıkan yangınların %70’inden sigara sorumludur. Sigaranın sebep olduğu ölümler, diğer uyuşturucularınkinden 13 kat fazladır. Sigara içenlerde ani ölüm, içmeyenlere oranla 10 kat fazladır. 45-50’nin altındaki erkeklerde koroner (kalp)’den ölenlerin %80’i sigara kaynaklıdır. Tütündeki radyoaktif, kurşun ve polonium, radyoaktif parçalar olarak hücreleri mahvetmektedir. Bacak damar tıkanıklıklarının %90’ı sigaradandır. Günde 1 paket sigara içenlerin vücudunda 20 yılda, 7 kg. is ve katran birikimi olmaktadır. Tütün dumanında binden fazla madde bulunmaktadır. Bunlar arasında insana zararlı olanların bir kısmı şunlardır: • Nikotin: Muhtemel alışkanlık oluşumuna yol açmaktadır. Sinir sistemini uyarıcı ve baskılayıcı etkileri, ayrıca kalp-damar sistemine zararlı tesirleri bulunmaktadır. • Kansorejen Maddeler: Tütün dumanındaki kimyasal maddelerin birçoğunun kanser yapıcı olduğu anlaşılmıştır. Bunlar arasında nitrozaminler, benziprenler, fenoller, hidrokarbonlar önemlidir. • İrritan (tahriş edici) Maddeler: Solunum yollarında daralmaya sebep olurlar. Solunum yollarının yabancı maddelerden, kirlerden, mikroplardan temizlenmesinde çok önemli rolü olan “titrek tüylü epitel tabakası”nın bozulmasına ve aşırı müküs ifrazatına sebep olurlar. • Karbonmonoksit: Tütün dumanında %1 ilâ %5 kadar bulunabilen bu madde, kanda karboksihemağlobin artışına yol açarak oksijenin taşınmasını aksatmaktadır. Buna bağlı olarak doku ve organların beslenmesi bozulur, kişinin iş kapasitesi azalır. Karbonmonoksit ayrıca, kandaki C vitamininin azalmasına yol açar. Salgın bir hastalık Tütün alışkanlığı dünyada görülen en yaygın alışkanlıktır. Dünya Sağlık Teşkilatı’nın yayınlarına göre, kişi başına en fazla tütün tüketen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Sigaranın zararları geç anlaşılmış ve ondan sonra aleyhine kampanyalar başlatılmıştır. Ancak ekonomik ve politik nedenlerle, uzun yıllar, hükümetler yeterince ilgilenmediğinden istenen neticeler alınmamıştır. (Ancak, son yıllarda çıkarılan kanunlar ve yapılan düzenlemelerle, sigarayla mücadelede ciddi bir mesafe kat edilmeye başlanmış ve geniş halk kitleleri de bu mücadeleye destek vermektedir.) Dünya Sağlık Teşkilatı sigara içmeyi salgın bir hastalık (epidemi) olarak nitelemektedir. Teşkilatın bu değerlendirmesi, 30 yıllık bir sürede gerçekleştirilen 8 büyük araştırmanın sonuçlarına dayanmaktadır. Bu projelerde 2 milyona yakın insan ve 290 bin kadar ölüm vakası tetkik edilmiştir. Sigara içmek bir alışkanlık olmasının ötesinde bir kitle zehiridir. Sadece kendi zararıyla kalmaz, aynı zamanda daha zararlı alışkanlıklara da sürükler. Esrar gibi bir takım zararlı maddeleri muhafaza eder. Sigara içenlerde, alkol ve uyuşturucu kullanma eğilimi daha fazladır. Eroin ve diğer uyuşturucu alışkanlıkları, genelde sigara ile başlamaktadır. Bir tür kölelik! Sigara; irade zayıflaması, tembellik ve rehavete alıştırır. Biraz keyif verir, fakat bu keyfi kısa zamanda çok fazlasıyla götürür. Rûhî gerginlik ve sıkıntıyı azaltmak için bir anlık içilen sigara, zamanla rûhî bir alışkanlık ve davranış biçimi olmaya başlar. Kesildiği zamanlar sıkıntı artar, zihnî faaliyetler zayıflar, yorgunluk, bitkinlik, iştahsızlık, uykusuzluk, baş ağrısı belirtileri kendini göstermeye başlar. Bunlar sigara eksikliği belirtileridir ve artık kişi sigaraya bağımlı haline gelmiştir. İrade dışı bir şeye bağımlı olma hali, sigaranın yol açtığı zararların başında gelmektedir. Sigara, erken ölüm ve hastalıkların önlenebilir en önemli sebebini oluşturmaktadır. Bu alışkanlık milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine ve çok daha fazlasının sakat kalmasına yol açmaktadır. Sigara, büyük ölçüde vücudu etkilemekte ve pek çok hastalığa sebep olmaktadır. Bu hastalıklar arasında sigarayla ilişkisi net olarak belirlenmiş olanları şöyle sıralayabiliriz: • Kanser • Kalp-Damar Sistemi hastalıkları • Solunum Sistemi hastalıkları • Sindirim Sistemi hastalıkları Başı dumanlı gençlik Çabuk ulaşılabilir olması sebebiyle, gençler arasında sigara içmek oldukça yaygındır. Gelişmiş ülkelerde 12-17 yaş arasındaki her beş ergenden birinin sigara tiryakisi olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde ise bu oran daha yüksektir. Sigara kullanımı başlı başına zarardır. Gençler için ise adeta mayınlı bir tarladır. Şu gerçeği de unutmayalım: Sigara içen gençler, aynı zamanda alkol ve uyuşturucu bağımlılığına yatkın kişiler haline gelmektedir. Çünkü sigara, kişinin öteki kötü alışkanlıklara karşı direncini de azaltmaktadır. Aslında, sigarayı ilk içen genelde haz almaz, ancak ısrarla kullandığında bir süre sonra zevk duyar. Bazıları sadece meraktan sigaraya başlar, içmekle büyüdüklerini ve havalı olduklarını zannederler. Derken, ardından bağımlılık gelir. Çocuğunun sigaraya başlamasını istemeyen anne-babanın başta kendisinin kullanmaması gerekir. Elindeki sigarayla, oğluna nasihat eden babanın etkisinin ne derece olacağına siz karar verin!... Çocuklara sigaranın zararlarından ve bağımlılıktan kurtulmanın zorluğundan bahsetmekte yarar vardır. Çocuğunuzun sigara içip içmediğini araştırmalı, bu konuda meraklı olmalı ve fakat, onu sıkboğaz da etmemelisiniz. Sigaraya gençlik döneminde alışmayan birinin tiryaki olması zordur. Çünkü sigara içenlerin % 95’i, sigaraya 21 yaşına kadar başlamışlardır. Çocuğumuzun sağlıklı, mutlu ve kendinden emin bir hayata adım atmasını sağlamanın en önemli yolu, ona kendini iyi hissettirecek şeylerden söz etmenizdir. Kendilerini sevmeye başlamaları onları sağlıklarına kavuşturacaktır. Bedenimizin de bir emanet olduğunu, kendimizi seviyorsak onu korumamız gerektiğini bilmelidir. Evde ve yanınızda sigara içmesine kesinlikle müsaade etmeyin. Aslında bu bir Anadolu geleneğidir ve çok makul sebeplere dayanır. Son olarak ona verdiğiniz cep harçlığı hakkında bir kez daha düşünün. Acaba harçlığı fazla mı gelmektedir? Öyle ise azaltılmasında fayda vardır. Ekonomik zararları Tütün ya da sigara içiminin sağlığa olan zararları yanında, ekonomiye olan zararları da azımsanmayacak boyuttadır. Bu alışkanlık sebebiyle oluşan ekonomik kayıpları iki grupta toplamak mümkündür: Doğrudan ve dolaylı kayıplar. Amerika’da yapılan hesaplara göre sigaranın sebep olduğu doğrudan kayıplar, yılda yaklaşık 15 milyar dolar, dolaylı kayıplar ise 35 milyar dolardır. Basit bir deyimle, üretilen her 15 paket sigara için Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde iki ağaç yakılarak yok edilmektedir. Ülkemizde şu anda 1 paket sigara ortalama 4 TL. Günde 1 paket içen için ayda 120 TL., yılda en az 1440 TL. 30 yılda yaklaşık 43.000 TL. masraf etmektedir. Sigaranın hikâyesi Bileşiminde nikotin ve 4 bine yakın zehirli madde bulunan tütün bitkisinin kıyılmış, kurutulmuş ve kullanılmaya hazır duruma getirilmiş yaprağından sigara yapılır. Tohumu son derece küçük olduğu için önce fideliğe ekilen tütün, sonra tarlaya aktarılır. Tütünün anayurdu Amerika’dır. Avrupa’ya Amerika’nın keşfi ile gelmiştir. Kuzey Amerika, Meksika ve Haiti’de yerliler mabetlerde yakarak dumanını çekerlerdi. Kolombos ve arkadaşları 1511’de Petrus (Tabaccos) ismiyle İspanya ve Portekiz’e soktular. 1560 senesinde Fransa Büyükelçisi Jean Nicot, Fransa Sarayı’na şifa verici bir bitki olarak tütün tohumlarını soktu. Tütün Fransa’dan Almanya’ya, daha sonra da bütün dünyaya yayılmıştır. Nicot’un ününe izafeten tütünün içindeki zehire ‘Nikotin’ adı verildi. Tütün tohumu, Osmanlı Devleti’ne (1605-1606) senesinde yabancı gemilerle getirilerek, ilk tütün ekimi Selanik vilayetinin Yenice-Vardar kasabasında yapıldı. 4. Murat zamanında tütün yasaklandı.1862’de tütün ithali serbest bırakıldı ve tekel altına alındı. Bilahare tekrar ithali yasaklandı. 1874’de yurt içinde istihsali serbest bırakıldı. Türkiye’de 600 bin civarında aile geçimini tütün ekimi sağlamaktadır. Dünya genelinde 1 milyar 360 milyon, ülkemizde ise 22 milyon insan (çoğunluğu gençler olmak üzere) sigara kullanmaktadır. Bunların büyük bölümü de bağımlı yani tiryakidir. Sigara nasıl bırakılmalı? Sigaranın sayısız zararlarını bilen akıllı kişinin ilk işi, şüphesiz bunu bırakma çabasına girmesidir. O halde yapılacak işleri şöylece sıralayabiliriz: • Kesin karar veriniz ve bu işte iradenizi sonuna kadar kullanmayı göze alınız. • Sigarayı birden bırakınız. Zîrâ deneyler, birden bırakanların ve birden bırakmanın daha başarılı olduğunu göstermiştir. • Bu halde, ilk iş olarak sigara içen arkadaş ve çevrelerden kesin olarak uzaklaşınız. • Size sigarayı hatırlatan her şeyi yaşamınızdan uzaklaştırınız. • Sizde sigara arzusu uyandıran yiyecek ve içeceklerden uzak durunuz. Bilhassa sigara arzusu şiddetlenince bir bardak su içiniz. • Plânlı, ölçülü ve faal bir yaşam çizgisini benimseyiniz. • Sizi strese sokacak konulardan ve tartışmalardan uzak durunuz. • Boş zamanlarınızda sportif faaliyetlere hiç olmazsa uygun yürüyüşlere iltifat ediniz. • Mümkünse birkaç arkadaşla grup halinde bırakınız ve bu savaşta manevi duygularınızı da devreye sokunuz. Sigarayı bıraktıktan sonra • 20 dk. sonra, tansiyon normale döner. • 1 gün sonra, kalp krizi riski azalmaya başlar. • 2 gün sonra, nikotin vücuttan atılmaya başlar. • 2 hafta sonra, spor yapmak kolaylaşır. • 1 ay sonra, ciğer kapasitesi % 30 artar. • 1 yıl sonra, kalp krizi riski % 50 azalır. • 3 yıl sonra, kalp krizi riski hiç sigara içmemiş insanlarla aynı olur.

25 Aralık 2014 Perşembe

İman Cennetin Anahtarıdır

Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde insanların halinin ne olacağını ve onlara ne lazım olacağını bildirip, cüz-i ihtiyarıyla o güzel halleri kazanması ve kötü hallerden muhafaza olması için bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Senin Rabbin(in heybeti) geldiği, melekler saf saf dizildiği ve Cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan hatırlar, anlar. Ama bu hatırlamanın ona ne faydası var? Der ki; Ah, n’olurdu ben daha önce dünyadayken hayattım için (salih ameller sunmuş, önden göndermiş) olsa idim” (Fecr 22- 24) Yani o kıyamet günü Rabbin öyle tecelli ediyor ki, öyle heybetli oluyor ki… Saf saf meleklerle beraber… Nasıl biz namaz kılarken ellerimizi bağlıyoruz, melekler de öyle saf bağlıyorlar. Allah ne şekilde onlara emrediyor ise o şekilde arka arkaya saf tutuyorlar. Daha korkunç olan “ve o zaman cehennem getirilecektir.” Öyle bir heybetli ses çıkarıyor ki, sanki hararetten patlayacak. Sanki bir bomba patlayınca nasıl bir hararet oluyor, nasıl bir korkunç ses oluyor, öyle bir ses geliyor ondan. İşte insan o zaman günahlarını, hatalarını hatırlayacak. “Eyvah” diyecek, “Bu vardı, günahlara karşı böyle ceza vardı değil mi? Şimdi ben cehennem ateşinde azap göreceğim” diye hatırlayacak. Ama artık hatırlamak ne menfaat verir ki? Ne diyor? “Keşke bu hayatım için bir şeyler takdim etseydim. Keşke buraya gelmeden önce, salih amellerin her çeşidinden yapmış, önceden göndermiş olsaydım. Allah’ın rahmetini kazanmak için salih ameller yapsaydım” diye temenni edecektir. Keşke diyecek ama keşke demekte bir menfaat yok ki… Şimdi, dünyadayken bunu düşünmenin menfaati var… Allah’ın Mahlûkatına Merhamet Edelim! Allah-u Zülcelal’in merhametini kazanmak için bu dünyada, onun mahlûkatına karşı merhametli olmamız lazımdır. İlk önce kendimize merhametli olmamız lazım, nefsimize merhamet etmemiz lazımdır. Ama bizim düşündüğümüz gibi merhamet değil… Nefsime uyku ile merhamet edeceğim, sokaklarda, denizlerde gezdireceğim değil. Çünkü bu geçici hayattır, bitecek. Ebed’ül ebed olan hayat için ona merhamet etmek lazımdır. Sonra mümin kardeşlerimize merhamet edelim. Yeryüzünde ne varsa bütün mahlûkata karşı, hatta bir böceğe bile merhametli olalım. Çünkü onları da Allah yarattı, tıpkı bizim gibi… Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler.” (Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16) Kuran’dan sonra en sahih kitaplarımız, Buharî ve Müslim Hadis kitaplarında şöyle anlatılıyor: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bir adam yolda yürürken susadı, derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yalamakta olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: “Bu köpek de benim gibi susamış” deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti.” Sahabe sordu: “Ey Allah’ın Resulü! Yani bize hayvanlara yaptığımız iyilikler için de ücret mi var?” dediler. Aleyhissalatu vesselam: “Evet! Her “yaş ciğer” sahibi için bir ücret vardır” buyurdu. (Buhari, Şirb 9; Müslim, Selam 153) Yine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi eve hapsetmiş, yiyecek vermemişti. Yeryüzünün haşeratından yemeye de salıvermemişti.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk 17, Şirb 9; Müslim, Birr 151) Allah-u Zülcelâl günahları affetmek için günah işledikten sonra müracaat edeceğimiz bazı sebepler yaratmıştır. İlkönce tevbeyi, istiğfarı sebep olarak yaratmıştır. Günahtan sonra onu silecek bir salih amel yapmayı sebep kılmıştır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin şefaatini, evliyaların şefaatini sebep kılmıştır. Ama bu sebeplere başvurmak lazımdır. Eğer bu kadar sebep varken biz bunlara başvurmazsak artık sadece kendimizi kınayalım. Çünkü Allah-u Zülcelâl kıyamet günü diyecek ki: “Ey Kullarım! Bunlar sizin beraberinizde getirdiğiniz günah defterleridir. Hiç fazla bir şey yazılmamıştır. Hepsini hesap ettim, şimdi size veriyorum. Kim onda bir salih amel görüyorsa Allah’a hamd etsin.” Çünkü o hayırları yapmak için ona Allah kuvvet verdi, nasip etti. Evet, doğrudur, buraya gelmenizde en büyük sebep, Allah’ın bize kuvvet vermesi, Allah’ın bizim kalbimize ilham etmesidir. Bunun için Allah’a hamd etmek lazım. “Kim de amel defterinde günah görüyorsa kimseye itab etmesin kendi nefsine itab etsin.” Cennete Tertemiz Girilir Allah-u Zülcelâl bize iman nasip etmiştir, bu cennetin anahtarıdır. Bu sende varsa cennetin kapısı açılacak önünde… Ama anahtarın kapıyı açması için de tam kilide uygun olması lazımdır. Anahtarın dişleri vardır, işte o dişler amel-i salihtir. Namazdır, zekâttır, hacdır, yaptığımız hizmetlerdir. Anahtarın kapıyı açması için bu amel-i salihlerin de olması lazımdır ki, kilide tam uysun. Bu da ancak Allah’ın yardımıyla olur. Bir anahtarın bir dişi eksik olursa, kilidi açamaz. Elimizden geldiği kadar namazlarımızı, zekâtlarımızı yerine getirmemiz, Allah’ın sevmediği günahlardan çekinmemiz lazımdır. Çünkü o günahlar, hatalar cennete girmeye manidir. Kişinin cennete tertemiz girmesi lazımdır. Bir kişi diyor ki “Ben bir gün caminin kapısına gittim. Elbisem temiz değildi. Bir kişi dedi ki, ‘Sen nasıl bu pis elbiseyle camiye gireceksin?’ O zaman kendi kendime düşündüm: ‘Sübhanallah! Bu kalbimi Allah’a karşı temizlemeden Allah’ın huzuruna nasıl gireceğim?’ Ondan sonra daima kalbimi temizlemek için gayret gösterdim. “Allah’ın dünyadaki evine, camiye kirli elbiseyle giremezsem, cennetine nasıl gireceğim?” Diye düşündüm. Devamlı kalbimi temizlemeye gayret gösterdim.” Akıllı, hayrı ve şerri bilen değil ki… Tamam, bildin ama devamlı şerri yapıyorsun, hayrı yapmıyorsun, ne faydası var? Akıllı, hayrı bildiği zaman yapan, şerri bildiği zaman yapmayandır. Çünkü hayrın akıbeti Allah’ın rızası ve ahirette hazırladığı nimetleridir. Şerri de tam tersidir. Onun için akıllılık bildiğini yapmaktır. Hasan Basri diyor: “Hiçbir kimse yoktur ki, kabre girdiği zaman bir melaike onunla birlikte olmasın. O der ki ‘Amelini yaz!’ İsterse dünyada yazı bilmesin, orada bilecek… Eğer o kişi dünyadayken salih amel yapıyorsa, ilk önce ‘Bismillahirrahmanirrahim’ yazıyor ve kabir azabından emin oluyor.” Besmele, çok kıymetli bir zikirdir, bilmiyoruz onu kıymetini. Bilâ teşbih, senin bir memlekette nüfus cüzdanın olduğu zaman rahat olursun. Nüfus cüzdanın olmadığı zaman orada soracaklar, burada soracaklar, rahat olamazsın. İşte besmele de öyledir. Hz. Ebubekir hicret ederken Sevr mağarasına geldiler. Kâfirler onların tam önünden geçiyorlardı, mağaranın tepesinde de çatlak yerler vardı, eğer eğilip baksalar göreceklerdi, onları. Hz. Ebubekir dedi ki “Ya Rasulallah, ayaklarının dibine baksalar bizi görecekler!” Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Üzülme, Allah bizimledir.” Allah’ın sizinle beraber olması ne kadar güzel bir şeydir! Bütün kâinat onun elindedir! Yeter ki o bizimle beraber olsun, bize hiçbir zarar dokunmaz! Çünkü hiçbir şey O’nun izni olmadan sana veremez. Öyleyse sadece “Allah’ın rızasını kazandım mı?” diye mahzun olalım. Ne kadar uğraşsak, pişman olmayacağız, bunu bilin. Eğer Allah’ın rızası için “Daha güzel amel yapmalıyım” diye nefsinle mücadele ediyorsan, böyle bir derdin varsa demek ki senin kalbin hayydır, diridir, sağlamdır. Eğer kalbde böyle bir dert yoksa o kalp, sahipsiz ev gibi, haraptır. Allah’a kendimizi teslim edelim, ihlâsla amel yapalım. O zaman Allah salih amel nasip edecektir. Niyet halis olması lazımdır. Allah-u Zülcelâl Davud aleyhisselama buyurdu: “Ya Davud! Sen de bir şey istiyorsun ben de istiyorum. Ama benim istediğim olacaktır! Eğer bana teslim olursan, ben senin istediğini de vereceğim.” Yani “Bana teslim olursan, ben Allah’a havale ettim, o verse de, vermese de, ben ona razıyım dersen, senin istediğini de veririm. Ama teslim olmazsan, o zaman seni faydasız işlerle meşgul ederim.” İlla ki Allah’ın dediği olacak! O zaman kulun görevi, Allah’ın azametine karşı teveccüh etmektir. Çünkü o zaman Allah’a halis bir kul olmuş oluyor. Kalbimizi daima Allah-u Zülcelâl’in nuruna çevirelim. Onun huzurunda hata yapmayalım çünkü kalp günahların zulümâtından hastalanıyor. Bunu salih amel yapmak isteyip de yapamadığımız zaman anlayabiliriz. Bazı sofiler diyor ki, “Virdime oturamıyorum.” Benim yanımda oturuyor ama başka zaman oturamıyor. Yemek için oturabiliyor, çay içmeye oturabiliyor ama virdine oturamıyor. Manevi hastalıktan başka bir şey yok. Eğer diyorsan ki, “Zoruma gidiyor” doğrudur. Ama nasıl ki doktora gidiyorsun sana acı şurup veriyor, iyileşmek için içiyorsun. İğne veriyor sana, canını acıtmıyor mu? Onun gibi nefsini biraz zorlamak lazım. “Hoşuna gitmese de oturacağım!”diyeceğiz, virdimizi çekeceğiz. Tedavi oluyorsun o zaman. O manevi hastalık gidecektir inşaallah. Her Geçen Gün Amelimize Şahittir Dünyayı biz böyle sakin görüyoruz hâlbuki her şey bizi çağırıyor, kabir bizi çağırıyor, o topraklar… Hatta içinde bulunduğumuz gün bizi çağırıyor. Sabah gün doğduğu zaman: “Ey Adem oğlu! Ben Allah’ın yeni bir mahlukuyum! Ben yeni bir günüm, senin ameline de şahidim!” Sübhanallah! Üzerimizden ne kadar gün geçmişse hepsi: “Filan kul bende şunu yaptı, şunu yapmadı…” diye şahitlik yapacaktır. O günün saatleri bittikten sonra, bize diyor ki: “Ben gidiyorum, kıyamete kadar dönmem!” Onlar böyle sesleniyorlar ama biz onlardan gafiliz! Allah-u Zülcelâl bir Kudsî hadiste buyuruyor ki: “Ben yeryüzü halkına azap etmeyi murat ettiğimde, mescitleri inşa ve tamir edenleri, benim rızam için birbirlerini sevenleri ve seher vakitlerinde istiğfar edenleri görünce, onlara azap etmekten vazgeçerim.” Bakmayın, biz Allah’ın dostlarının hürmetine dünyada yaşıyoruz. Bakmayın öyle denizlerde, sokaklarda dolaşıyorlar, Allah-u Zülcelâl evliyaların hürmetine müsaade ediyor. Onlardan bir tanesi de, Allah için birbirini sevenler ve istiğfarda bulunanlar. Müjdeler olsun, siz bu hadisin haber verdiği kişiler arasına giriyorsunuz. Bunlar Allah’ın rızasını kazanan işlerdir. Bazı evliyalar Allah’a münacatta bulunuyorlardı: “Ya Rabbi eğer benimle senin aranda ateş denizi olsaydı ben yine sana gelirdim, o ateş bana mani olmazdı.” Yani nefsini feda ediyor. Kişi Allah’a dost olduğu zaman ne olursa olsun ona… Bakın depremler oluyor, ne olursa olsun, kârdasın. İstersen parça parça olsan da sana bir şey olmaz… Ama sen pamuklara sarılmış olsan, dünya senin olsa, Allah’a teveccüh etmiş değilsen sana bir faydası yok! Uzun emel bizi aldatıyor. Genç bir kadın Ramazan ayında yemek yiyor. Yaşlı bir kadın da ona diyor ki: “Allah’tan korkmuyor musun?” O da diyor ki: “Ben de senin gibi ihtiyar olunca tutacağım!” Bu sözünden sonra on gün geçiyor, bir gün pencereden bakarken düşüyor ve ölüyor. Hani ihtiyar olacaktı!? Evliyalar diyor ki; “Dünya ehli dünyadan ayrıldığı zaman ona sorsalar, ‘Dünyadan hatırladığın en güzel şey nedir?’ Der ki: ‘Allah’ı tanımaktır!’ Başka bir şey hatırına gelmeyecektir.”Allah’ı tanımak dünyadaki en değerli şeydir. Başka hiçbir şeyin değeri yoktur. Tarikatın üç merhalesi vardır, burada olmayanlara da anlatın. Başlangıcı muhabbettir. İkinci merhale, bir iki sene sonra olabilir, on sene sonra olabilir, bazen muhabbet olur bazen kabz (tutukluk)hali verilir. Gavs diyordu ki, bakın Gavs olduğu halde “Bazen öyle oluyordum ki sanki ben tarikatten çıktım, sadatların feyzi üzerimde kalmadı, böyle bir duruma geliyordum.”diyor. Bu şunun içindir, “Yani bak sende bir şey yoktur, her şey Allah’tandır. Muhabbeti veren de Allah’tır. Verirsem veriyorum vermezsem de vermiyorum. Zannetme ki ben iyiyim, ondan bana veriliyor.” İşte sofinin bunu bilmesi için bazen ondan muhabbet alınır. Bu kötülüğümüz için değildir, bizim için mühim olan istikamettir. O tutukluk zamanında da namazını, virdini, her şeyini yap, Allah’ın daha çok hoşuna gidiyor. İçinden şevk ve muhabbet gelmediği halde yapmanın mükâfatı daha büyüktür. Çünkü nefsin bundan bir zevki yok, nefse muhalefet sevabı var. Bazıları bu tutukluk zamanında tasavvuftan vazgeçiyor, arkadaşlarının yanından ayrılıyor, sohbetlere, hatmeye gelmiyor. Bu şeytanın hilesidir. Onun için hiç moralimizi bozmadan amelimize devam etmek lazım. Üçüncü merhale, ise ne kadar amel yaparsan yap, “Ben ne yaptım ki,” diyorsun, kendini Allah’a karşı yok gibi görüyorsun. Bu üç merhalenin hangisinde olursan ol hiç mahzun olmayın, Allah sizi tedavi ediyor.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM