Wikipedia

Arama sonuçları

29 Ocak 2015 Perşembe

İman, İslâm, İhsan

Müslüman bir toplumda doğduk, büyüdük. Şükür ki İslâm’la her an yüz yüzeyiz, kimliğimizde İslâm yazıyor. Bu durumda ya müslümanlığımızı gelenek olarak ya da bilinçli bir tercih ve şuur halinde yaşayacağız. Hakiki müslümanlık imanla başlar, ibadetlerle olgunlaşır, “ihsan” mertebesiyle kemale erer. Bu üç temel esası, Efendimiz s.a.v.’in meşhur “Cibril Hadisi”nden öğreniyoruz. Cebrail a.s, Hz. Peygamber s.a.v.’in de aralarında bulunduğu bir sahabe topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, islâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasulü s.a.v.’e sorarak cevaplarını almıştır. Bu hadis-i şerif ekseninde kendimizi tanıyalım, müslüman kimliğimizi şuur ve hal hareket planında kuşanalım. Hz. Ömer r.a. anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber s.a.v.’le birlikte oturuyorduk. Hiçbirimizin tanımadığı, beyaz elbiseli, siyah saçlı, güzel kokulu, yoldan gelmiş gibi bir hâli olmayan birisi çıkageldi. Efendimiz’in huzuruna kadar geldi, edeple önüne oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve: – Ya Muhammed, bana İslâm’ın ne olduğunu anlat, dedi. Allah Rasulü s.a.v.: – İslâm, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna inanman, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa Allah’ın evini ziyaret edip hac yapmandır, diye cevap verdi. O kişi: – Doğru söyledin, dedi. Biz onun bu tutumuna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de Allah Rasulü’nü tasdik ediyordu. Gelen zat sonra: – Bana iman’dan haber ver, dedi. Allah Rasulü s.a.v.: – İman, Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerrin bir kaderle meydana geldiğine inanmandır, diye cevap verdi. O kişi: – Doğru söyledin, dedi ve sonra: – Bana ihsanı anlatır mısın? diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.: – İhsan, Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir, buyurdu. Gelen zat: – Bana kıyametin ne zaman kopacağını haber verir misin? diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.: – Bu konuda soru sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir, buyurdu. Gelen zat: – O halde onun belirtilerinden haber ver, dedi. Allah Rasulü s.a.v., kıyametin bazı alametlerinden haber verdikten sonra o kişi kalktı, cemaatin içine girdi ve bir anda gözden kayboldu. Bir müddet sonra Allah Rasulü s.a.v. bana dönerek: – Ömer, soru soranın kim olduğunu biliyor musun? diye sordu. Ben: – Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedim. O zaman buyurdu ki: – O Cebrail idi. Size dininizi öğretmeye gelmişti.. (Buharî; Müslim; Ebu Davud; Tirmizî; İbn Mâce) Bu hadisin farklı rivayetlerinde ilk olarak ‘iman’ın tarif edildiği zikredilir. Fakat kesin olan şu ki, vahiy meleği Cebrail a.s.’ın tasdikiyle Allah Rasulü s.a.v.’in dilinden dinin üç temel üzerine bina edildiğini öğreniyoruz. Bunlar iman, islâm ve ihsandır.

23 Ocak 2015 Cuma

Herkes ve Her şey İçin Adalet

Adalet kelimesini duyduğumuzda aklımıza ne gelir? Sadece mahkemeler, kanunlar ve hakimlerin tarafsızlığı gibi konular geliyorsa, adalet kavramına bakışımızı yeniden gözden geçirmeliyiz demektir. Adalet, hayatımızın tam merkezinde yer alır. Allah Tealâ’ya karşı adalet, insanlara karşı adalet, her şeye karşı adalet… Adalet kavramı sözlükte “doğruluk”, “düzen ve denge”, “her şeye ve herkese layık olduğu değeri vermek”, “hakkı hak sahibine ulaştırmak” gibi anlamlara geliyor. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde müminlere adaleti gözetmeleri buyrulmuş (Bakara, 282; Nisa, 3; Maide, 8 ), pek çok hadis-i şerifte de adaletin büyük bir fazilet olduğu ve elde edilmesi gerektiği bildirilmiştir. İlahî adalete atıf yapan “el-Adl” ism-i şerifi de Esma-i Hüsnâ’da, yani Allah’ın güzel isimleri arasında arasında yer alır. Peygamberlerin sıfatlarından biri de adil olmalarıdır. Allah’a karşı adalet İslâmî bir kavram olarak ‘adil olmak’tan söz ederken, Allah Tealâ’ya karşı adaletli olmak her şeyden önce gelir. Allah Tealâ cennet karşılığında müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. (Tevbe, 111). Dolayısıyla Allah Tealâ biz müminler üzerinde hak sahibidir. Hak sahibi olarak bizlerden istediği de gereği gibi kulluk etmemizdir. Adalet adına yapacağımız ilk şey Allah Tealâ’nın çizdiği sınırları aşmamak, O’na gereken kulluğu yapmaktır. Müminler olarak bizden istenen ibadet ve itaati yerine getirmemiz bizi adil birer müslüman haline getirmektedir. Aynı şekilde, ibadetlerin zamanında ve gereği gibi yapılması, adaletin zamanında ve gerektiği gibi tecellisi anlamına gelirken, gecikme ve kusur, adaletin gecikmesi ve eksikliği demektir. Nefse ve aileye adalet Allah Tealâ’ya adaletten sonra kendi nefsimize, ailemize ve çevremizdeki insanlara karşı adaletli olmamız gerekir. İnsanın kendi nefsine karşı adaleti, nefsini Allah Tealâ’nın emirlerine uymaya zorlamasıdır. Çünkü nefsten beklenen, onu yaratan Allah’a itaat etmesidir.Bu itaat ne zaman gerçekleşirse o zaman hak yerini bulmuş olur. Kişinin bu hakkın yerini bulmasını sağlamasının adı da adalettir. İnsanın ailesine karşı adaleti de üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Aile fertlerinden her birinin hakkı farklı olduğundan, adalet de farklı tecelli edecektir. Öncelikle ailenin küçük olsun büyük olsun tüm fertlerinin en temel hakkı, onların maddi ve manevi ihtiyaçlarının temin edilmesidir. Dolayısıyla, hane halkının karnını doyurmak adaletin bir gereği olduğu gibi, kalplerini doyurmak da adaletin bir gereğidir. Çocukların hakkı sevgi ve şefkattir. Aile büyüklerinin şefkat ve merhametini çocuklardan esirgememeleri onları adalet sahibi yapar. Çocukların iyi terbiye görmesi, maddi ve manevi eğitimleri de adaletin gereğidir. Eşlerin birbirleri üzerindeki hakkı, karşılıklı sevgi ve saygıdır. Eşlerin birbirlerine karşı sevgilerini yitirmelerine neden olacak davranışlardan sakınmaları, saygıyı elden bırakmamaları, adaletin varlığını gösterir. Anne babanın hakkı evlatlarından vefa görmektir. Evlat, anne babayla ilgilenmeli, ihtiyaçlarını görmeli, hastalık ve sağlıklarında onları arayıp sormalıdır. Gelin ve damadın hakkı, kayınvalide ve kayınpederlerinden öz evlat gibi muamele görmeleridir. O halde, kayınvalide ve kayınpederlerin gelin ve damatlarına karşı müşfik davranmaları, onları kendi öz evlatları gibi görmeleri onların adaletine işaret eder. Aileden vefat etmiş olanların hakkı da, varsa borçlarının ödenmesi, miraslarının gereği gibi taksim edilmesi, arkalarından hayır duada bulunulmasıdır. Yakınlara ve topluma adalet Akrabalarımız, dostlarımız ve komşularımızın da üzerimizde hakları vardır. Bu hakların da gözetilmesi gerekir. Akrabanın hakkı sıla-i rahimdir. Kişi akrabasıyla görüp görüşür, imkanı ölçüsünde onlardan yardımını esirgemez. Dostların hakkı da sadakattir. İyi günde de kötü günde de dostlarımızın yanında olursak o zaman adil davranmış oluruz. Komşuların hakkı ise neredeyse akraba hakkı gibidir. İhtiyaçları olduğunda yardım etmek, onların bizdeki hakkıdır. Nihayetinde adaletimiz bütün toplumadır. Toplumun hakkı, düzenin sağlanması ve devam etmesidir. Tanıdığımız tanımadığımız pek çok insanla günlerimizi paylaşıyoruz. Birbirimizi karşılıklı olarak gözetmemiz ve medeni ölçüler içerisinde davranmamız toplum düzeninin sağlanmasında en büyük etkendir. Burada akla gelen bir konu, biz iyi davranışlar sergilerken başkaları aynı şekilde karşılık vermezse ne yapacağız? Elbette adil olmaya devam edeceğiz. Asıl önemli olan bizim topluma karşı adaletimizdir. Bizim sorumluluğumuz budur. Başkalarının haklarımızı görmezden gelmesi, kuralları hiçe sayması bizim de adaleti terk edebileceğimiz anlamına asla gelmez. Zira müminler olarak adaletli olmakla ve bu güzel faziletin yayılmasına yardımcı olmakla yükümlüyüz. Manevi terbiyede adalet Birey ve toplum açısından son derece önemli olan adalet kavramını elbette tasavvuf da ele almış ve büyük bir önem vermiştir. İmam Gazalî ve İmam Sühreverdî hazretleri gibi tasavvuf yolunun büyükleri, kişinin dış görünüşünün yanında ahlâkı ve karakteriyle de insan olması, yani nefsinde bulunan hayvanî özelliklerden kurtulması için adaleti gerekli görmüşlerdir. İnsan kendisini ancak doğru bilgi ve adaletle düzeltebilecektir. Nefisteki kötülüklerden kurtulmanın yolunun, kendisinde adaletin yani dengenin bulunmasına bağlı olduğunu belirtmişlerdir. Gereksiz şeyleri terk etmek ve gerekli olana yönelmek adalettir. Bütün bu yazılanlarla birlikte söylemek gerekir ki, adalet tüm faziletleri kuşatır. Dolayısıyla gerçek anlamda adil sıfatını elde etmek için kişinin tüm faziletleri kendisinde bulundurması gerekir.

15 Ocak 2015 Perşembe

Alay etmek..Müslümanlarla alay edenlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Hindistan’daki İslam düşmanlarının azgınlarını görüyoruz. Müslümanlarla alay ediyorlar. Müslümanları kötülüyorlar. Ellerine fırsat geçerse, güçleri yeterse, Müslümanlara her işkenceyi yaparlar. Hatta hepsini öldürürler. Yahut onları dinden, imandan ayırırlar. İslam terbiyesini, ahlakını, hayasını, şerefini yok ederler. O halde, Müslümanların bu azgın kâfirlere uymamaları, bunlardan sakınmaları, bunlara aldanmamaları, bunun için Allahü teâlâdan haya etmeleri lazımdır. (Haya imandandır) buyuruldu. Müslüman olanın böyle çirkin işlerden sıkılması lazımdır. İslam düşmanlarını, Allah’ın emirleri ile alay edenleri, helale, harama aldırış etmeyenleri zararlı bilmelidir. Bunları aşağı tutmalıdır. Bunlara yardımı dokunan her hareketten sakınmalıdır. Bir kimsenin Müslüman olmasına alamet, İslam düşmanlarını tanıması, onlara aldanmaması, sözlerini dinlememesidir. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde, Tevbe suresi 28. âyetinde kâfirlere Necs yani pis dedi. 95. âyetinde de Rics buyurdu. Rics de pis demektir. Bunun için, Müslümanların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri lazımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, onları sevmezler, onlardan sakınırlar. Onlarla birlikte bulunmaktan nefret ederler. Böyle kâfirlerle meşveret etmek, işleri onlara danışıp onların sözü ile hareket etmek, bu din düşmanlarına kıymet vermek olur. Hem de, onları çok yükseltmek olur. Onlardan yardım, şifa beklemek ve hele onlar vasıtası ile dua ve ibadet etmek boşuna uğraşmaktır. Mümin suresinin 50. âyetinde ve Rad suresinin 14. âyetinde mealen, (Kâfirlerin duaları ancak dalalettir) buyuruldu. Yani, İslam düşmanlarının duaları kabul olmaz, hiç fayda vermez. Kâfirler, papazlar vasıtası ile yapılan duaları Allahü teâlâ hiçbir zaman kabul etmez. Böyle duaların Müslümanlara faydası olmaz. Yalnız bu suretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, dua ederken, putlarını, Allah’ın düşmanlarını araya korlar. Onlardan dua beklemenin kötülüğünün çirkinliğinin nereye kadar uzandığını, Müslümanlığın temelinden yıkılıp, kokusunun bile kalmayacağını buradan anlamalıdır. Büyüklerden biri buyuruyor ki: (Sizden biriniz divane olmadıkça, tam Müslüman olamazsınız). Burada (Divane olmak), İslamiyet’i yaymak için çalışmak, çabalamak ve bu arada kendi faydasını ve zararını hatırına bile getirmemek demektir. Müslümanlığa dokunmasın da, her ne olursa olsun, olmayan da olmasın! Yeter ki, Müslümanlığa bir zarar olmasın! Müslümanlık demek, Allahü teâlânın ve Onun Peygamberinin razı olduğu, beğendiği şeyler demektir. Allahü teâlânın razı olduğu şeyden daha kıymetli ne olabilir?) (C1, m.163) Küfrü gerektiren sözler Muteber kitaplarda buyuruluyor ki: Küfre sebep olan bir sözü, tehdit edilmeden söyleyenin imanı gider. Çünkü her müslümanın bilmesi gereken şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür olmaz, büyük günahtır. Küfre girenin önceki ibadetleri yok olur. Tevbe ederse, geri gelmez. Tevbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir, küfre sebep olan şeyden de tevbe etmesi gerekir. (Berika, Hadika) Burhaneddin-i Mergınani hazretleri, (Kur'an-ı kerimi teganni ile okuyan hâfıza, ne güzel okudun diyenin imanı gider. Tecdid-i iman ve tecdid-i nikah gerekir) buyurdu. (Dürr-ül-münteka) Ebu Nasr-ı Debbusi hazretleri, Kadi Zahireddin-i Harezmi hazretlerinden naklen buyuruyor ki: (Bir şarkıcıyı dinleyen veya herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmayarak, buna, ne güzel dese, o anda imanı gider. (Müjdeci Mek. 266) Kâfirlerin ibadet olarak yaptıkları ve kâfirlik alameti olan ve İslamiyet’i inkâr etmek ve inanmamak alameti olan ve tahkir etmemiz vacip olan şeyleri yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da, kâfir olur. (Birgivi vasıyyetnamesi) Zaruri olan ve tevatür ile bildirilmiş olan din bilgilerine inanmayan kâfir olur. İnanmamayı gösteren her söz, ister şaka olarak, isterse gönülden olmayarak olsun küfür olur. (Milel-nihal) Küfre sebep olan bir işi yapmak küfür olur. Mesela beline, zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve küfre mahsus şey giymek de böyledir. Bunları mizah için, başkalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre sebep olur. İtikadının doğru olması fayda vermez. (Berika) Miftah-ül-cenne’de diyor ki Filan müslüman benim gözümde yahudi gibidir demek küfürdür. Ahirette olacak şeylerle alay etmek küfürdür. Kabirdeki ve kıyametteki azaplara akla, fenne uygun değildir diyerek inanmamak, faiz helal olsaydı demek, İslam bilgilerini ve din âlimlerini aşağılamak da, küfürdür. Akıllı, bilgili, edebiyatçı olduğunu göstermek için veya yanındakileri güldürmek, sevindirmek veya alay etmek için söylenen sözlerde küfre düşmekten çok korkmalıdır. Bir kimse, küçük günah işlese, buna tevbe et denildiğinde, (tevbe edecek bir şey yapmadım ki..) dese, kâfir olur. (Filan şey, filan kimsede yoktur, varsa kâfir olayım) diye, yemin eylese, o şey, o kimsede olsun veya olmasın, o kimse, kâfir olayım dediği için küfre girmiştir. Kâfirlerin ibadetleri, İslamiyet’e uymayan işleri güzeldir demek de küfürdür. Bir kadın, beline bir kara ip bağlasa, (bu nedir) deseler, (zünnardır) dese, kâfir olur. Nasrani olmak, yahudi olmaktan, [amerikan kâfiri olmak, komünist olmaktan] hayırlıdır demek küfürdür. İlim meclisinde ne işim var veya din adamlarının sözü neye yarar demek küfür olur. Biri diğerine, gel fıkıh kitabını okuyalım dese, o da, (Ben ilmi ne yapayım) dese, ilmi hafife aldığı için kâfir olur. (Miftah-ül-cenne)

8 Ocak 2015 Perşembe

ASRIN BÜYÜK BELASI: SİGARA!

Sigaranın zararları Tüketimi, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde giderek artan, sigara illeti ile mücadele konusunda düzenlenen bir panelde konuşan Prof. Dr. Asaf Ataseven, bakın tütünü nasıl tarif ediyor: “Tütün, yapraklarında tanen, zamk, nişasta, reçine ve alkoloidler bulunan bir bitkidir.” “Bu alkoloidler içinde miktarı en fazla olan nikotin alkoloididir. Nikotin sulfat tuzları, tarımda böcek öldürücü olarak kullanılır. Nikotin zehirli bir madde olduğu için tıpta kullanılmamıştır ve bir ilaç değildir. 5-6 damla nikotin zerk edilen bir köpek derhal ölür. Gene bir paket sigaranın ihtiva ettiği nikotin bir insana zerk edilse, insanı öldürebilir. Günlük hayatta sigara aralıklarla içildiği ve zehirli maddelerin önemli bir kısmı ağızdan çıkan dumanla dışarı atıldığı için öldürmüyor.” Beyin tümörlerinin %99’u, Beyin kanamalarının %85’i, Akciğer kanserlerinin %’90’ı, Gırtlak kanserlerinin %’99’u sigara kaynaklıdır. Sigara içenlerde kırmızı küreciklerin oksijen taşıma kapasitesi 1/6 ilâ 1/3 oranında azalır. Sigara içenlerin vücuduna %15 ilâ %33 daha az oksijen girmektedir. Bu en önce beyin ve kalbin harabiyeti demektir. Tütün dumanında 4000 adet zararlı madde vardır. Sigara içen kadınlar, içmeyen kadınlardan 15 yaş fazla ihtiyarlamaktadır. Sigara içen annelerin çocukları, oksijen azlığı sebebiyle geri zekâlı olur. Tiryaki hanımların çocuklarında sakatlık ihtimali %’65 gibi ciddi bir çizgidedir. Sigara içen kadınlarda kısırlık 10 kat fazladır. Erken doğum ve düşüklerin %’80’inin sebebi sigaradır. Dünya ülkelerinde çıkan yangınların %70’inden sigara sorumludur. Sigaranın sebep olduğu ölümler, diğer uyuşturucularınkinden 13 kat fazladır. Sigara içenlerde ani ölüm, içmeyenlere oranla 10 kat fazladır. 45-50’nin altındaki erkeklerde koroner (kalp)’den ölenlerin %80’i sigara kaynaklıdır. Tütündeki radyoaktif, kurşun ve polonium, radyoaktif parçalar olarak hücreleri mahvetmektedir. Bacak damar tıkanıklıklarının %90’ı sigaradandır. Günde 1 paket sigara içenlerin vücudunda 20 yılda, 7 kg. is ve katran birikimi olmaktadır. Tütün dumanında binden fazla madde bulunmaktadır. Bunlar arasında insana zararlı olanların bir kısmı şunlardır: • Nikotin: Muhtemel alışkanlık oluşumuna yol açmaktadır. Sinir sistemini uyarıcı ve baskılayıcı etkileri, ayrıca kalp-damar sistemine zararlı tesirleri bulunmaktadır. • Kansorejen Maddeler: Tütün dumanındaki kimyasal maddelerin birçoğunun kanser yapıcı olduğu anlaşılmıştır. Bunlar arasında nitrozaminler, benziprenler, fenoller, hidrokarbonlar önemlidir. • İrritan (tahriş edici) Maddeler: Solunum yollarında daralmaya sebep olurlar. Solunum yollarının yabancı maddelerden, kirlerden, mikroplardan temizlenmesinde çok önemli rolü olan “titrek tüylü epitel tabakası”nın bozulmasına ve aşırı müküs ifrazatına sebep olurlar. • Karbonmonoksit: Tütün dumanında %1 ilâ %5 kadar bulunabilen bu madde, kanda karboksihemağlobin artışına yol açarak oksijenin taşınmasını aksatmaktadır. Buna bağlı olarak doku ve organların beslenmesi bozulur, kişinin iş kapasitesi azalır. Karbonmonoksit ayrıca, kandaki C vitamininin azalmasına yol açar. Salgın bir hastalık Tütün alışkanlığı dünyada görülen en yaygın alışkanlıktır. Dünya Sağlık Teşkilatı’nın yayınlarına göre, kişi başına en fazla tütün tüketen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Sigaranın zararları geç anlaşılmış ve ondan sonra aleyhine kampanyalar başlatılmıştır. Ancak ekonomik ve politik nedenlerle, uzun yıllar, hükümetler yeterince ilgilenmediğinden istenen neticeler alınmamıştır. (Ancak, son yıllarda çıkarılan kanunlar ve yapılan düzenlemelerle, sigarayla mücadelede ciddi bir mesafe kat edilmeye başlanmış ve geniş halk kitleleri de bu mücadeleye destek vermektedir.) Dünya Sağlık Teşkilatı sigara içmeyi salgın bir hastalık (epidemi) olarak nitelemektedir. Teşkilatın bu değerlendirmesi, 30 yıllık bir sürede gerçekleştirilen 8 büyük araştırmanın sonuçlarına dayanmaktadır. Bu projelerde 2 milyona yakın insan ve 290 bin kadar ölüm vakası tetkik edilmiştir. Sigara içmek bir alışkanlık olmasının ötesinde bir kitle zehiridir. Sadece kendi zararıyla kalmaz, aynı zamanda daha zararlı alışkanlıklara da sürükler. Esrar gibi bir takım zararlı maddeleri muhafaza eder. Sigara içenlerde, alkol ve uyuşturucu kullanma eğilimi daha fazladır. Eroin ve diğer uyuşturucu alışkanlıkları, genelde sigara ile başlamaktadır. Bir tür kölelik! Sigara; irade zayıflaması, tembellik ve rehavete alıştırır. Biraz keyif verir, fakat bu keyfi kısa zamanda çok fazlasıyla götürür. Rûhî gerginlik ve sıkıntıyı azaltmak için bir anlık içilen sigara, zamanla rûhî bir alışkanlık ve davranış biçimi olmaya başlar. Kesildiği zamanlar sıkıntı artar, zihnî faaliyetler zayıflar, yorgunluk, bitkinlik, iştahsızlık, uykusuzluk, baş ağrısı belirtileri kendini göstermeye başlar. Bunlar sigara eksikliği belirtileridir ve artık kişi sigaraya bağımlı haline gelmiştir. İrade dışı bir şeye bağımlı olma hali, sigaranın yol açtığı zararların başında gelmektedir. Sigara, erken ölüm ve hastalıkların önlenebilir en önemli sebebini oluşturmaktadır. Bu alışkanlık milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine ve çok daha fazlasının sakat kalmasına yol açmaktadır. Sigara, büyük ölçüde vücudu etkilemekte ve pek çok hastalığa sebep olmaktadır. Bu hastalıklar arasında sigarayla ilişkisi net olarak belirlenmiş olanları şöyle sıralayabiliriz: • Kanser • Kalp-Damar Sistemi hastalıkları • Solunum Sistemi hastalıkları • Sindirim Sistemi hastalıkları Başı dumanlı gençlik Çabuk ulaşılabilir olması sebebiyle, gençler arasında sigara içmek oldukça yaygındır. Gelişmiş ülkelerde 12-17 yaş arasındaki her beş ergenden birinin sigara tiryakisi olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde ise bu oran daha yüksektir. Sigara kullanımı başlı başına zarardır. Gençler için ise adeta mayınlı bir tarladır. Şu gerçeği de unutmayalım: Sigara içen gençler, aynı zamanda alkol ve uyuşturucu bağımlılığına yatkın kişiler haline gelmektedir. Çünkü sigara, kişinin öteki kötü alışkanlıklara karşı direncini de azaltmaktadır. Aslında, sigarayı ilk içen genelde haz almaz, ancak ısrarla kullandığında bir süre sonra zevk duyar. Bazıları sadece meraktan sigaraya başlar, içmekle büyüdüklerini ve havalı olduklarını zannederler. Derken, ardından bağımlılık gelir. Çocuğunun sigaraya başlamasını istemeyen anne-babanın başta kendisinin kullanmaması gerekir. Elindeki sigarayla, oğluna nasihat eden babanın etkisinin ne derece olacağına siz karar verin!... Çocuklara sigaranın zararlarından ve bağımlılıktan kurtulmanın zorluğundan bahsetmekte yarar vardır. Çocuğunuzun sigara içip içmediğini araştırmalı, bu konuda meraklı olmalı ve fakat, onu sıkboğaz da etmemelisiniz. Sigaraya gençlik döneminde alışmayan birinin tiryaki olması zordur. Çünkü sigara içenlerin % 95’i, sigaraya 21 yaşına kadar başlamışlardır. Çocuğumuzun sağlıklı, mutlu ve kendinden emin bir hayata adım atmasını sağlamanın en önemli yolu, ona kendini iyi hissettirecek şeylerden söz etmenizdir. Kendilerini sevmeye başlamaları onları sağlıklarına kavuşturacaktır. Bedenimizin de bir emanet olduğunu, kendimizi seviyorsak onu korumamız gerektiğini bilmelidir. Evde ve yanınızda sigara içmesine kesinlikle müsaade etmeyin. Aslında bu bir Anadolu geleneğidir ve çok makul sebeplere dayanır. Son olarak ona verdiğiniz cep harçlığı hakkında bir kez daha düşünün. Acaba harçlığı fazla mı gelmektedir? Öyle ise azaltılmasında fayda vardır. Ekonomik zararları Tütün ya da sigara içiminin sağlığa olan zararları yanında, ekonomiye olan zararları da azımsanmayacak boyuttadır. Bu alışkanlık sebebiyle oluşan ekonomik kayıpları iki grupta toplamak mümkündür: Doğrudan ve dolaylı kayıplar. Amerika’da yapılan hesaplara göre sigaranın sebep olduğu doğrudan kayıplar, yılda yaklaşık 15 milyar dolar, dolaylı kayıplar ise 35 milyar dolardır. Basit bir deyimle, üretilen her 15 paket sigara için Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde iki ağaç yakılarak yok edilmektedir. Ülkemizde şu anda 1 paket sigara ortalama 4 TL. Günde 1 paket içen için ayda 120 TL., yılda en az 1440 TL. 30 yılda yaklaşık 43.000 TL. masraf etmektedir. Sigaranın hikâyesi Bileşiminde nikotin ve 4 bine yakın zehirli madde bulunan tütün bitkisinin kıyılmış, kurutulmuş ve kullanılmaya hazır duruma getirilmiş yaprağından sigara yapılır. Tohumu son derece küçük olduğu için önce fideliğe ekilen tütün, sonra tarlaya aktarılır. Tütünün anayurdu Amerika’dır. Avrupa’ya Amerika’nın keşfi ile gelmiştir. Kuzey Amerika, Meksika ve Haiti’de yerliler mabetlerde yakarak dumanını çekerlerdi. Kolombos ve arkadaşları 1511’de Petrus (Tabaccos) ismiyle İspanya ve Portekiz’e soktular. 1560 senesinde Fransa Büyükelçisi Jean Nicot, Fransa Sarayı’na şifa verici bir bitki olarak tütün tohumlarını soktu. Tütün Fransa’dan Almanya’ya, daha sonra da bütün dünyaya yayılmıştır. Nicot’un ününe izafeten tütünün içindeki zehire ‘Nikotin’ adı verildi. Tütün tohumu, Osmanlı Devleti’ne (1605-1606) senesinde yabancı gemilerle getirilerek, ilk tütün ekimi Selanik vilayetinin Yenice-Vardar kasabasında yapıldı. 4. Murat zamanında tütün yasaklandı.1862’de tütün ithali serbest bırakıldı ve tekel altına alındı. Bilahare tekrar ithali yasaklandı. 1874’de yurt içinde istihsali serbest bırakıldı. Türkiye’de 600 bin civarında aile geçimini tütün ekimi sağlamaktadır. Dünya genelinde 1 milyar 360 milyon, ülkemizde ise 22 milyon insan (çoğunluğu gençler olmak üzere) sigara kullanmaktadır. Bunların büyük bölümü de bağımlı yani tiryakidir. Sigara nasıl bırakılmalı? Sigaranın sayısız zararlarını bilen akıllı kişinin ilk işi, şüphesiz bunu bırakma çabasına girmesidir. O halde yapılacak işleri şöylece sıralayabiliriz: • Kesin karar veriniz ve bu işte iradenizi sonuna kadar kullanmayı göze alınız. • Sigarayı birden bırakınız. Zîrâ deneyler, birden bırakanların ve birden bırakmanın daha başarılı olduğunu göstermiştir. • Bu halde, ilk iş olarak sigara içen arkadaş ve çevrelerden kesin olarak uzaklaşınız. • Size sigarayı hatırlatan her şeyi yaşamınızdan uzaklaştırınız. • Sizde sigara arzusu uyandıran yiyecek ve içeceklerden uzak durunuz. Bilhassa sigara arzusu şiddetlenince bir bardak su içiniz. • Plânlı, ölçülü ve faal bir yaşam çizgisini benimseyiniz. • Sizi strese sokacak konulardan ve tartışmalardan uzak durunuz. • Boş zamanlarınızda sportif faaliyetlere hiç olmazsa uygun yürüyüşlere iltifat ediniz. • Mümkünse birkaç arkadaşla grup halinde bırakınız ve bu savaşta manevi duygularınızı da devreye sokunuz. Sigarayı bıraktıktan sonra • 20 dk. sonra, tansiyon normale döner. • 1 gün sonra, kalp krizi riski azalmaya başlar. • 2 gün sonra, nikotin vücuttan atılmaya başlar. • 2 hafta sonra, spor yapmak kolaylaşır. • 1 ay sonra, ciğer kapasitesi % 30 artar. • 1 yıl sonra, kalp krizi riski % 50 azalır. • 3 yıl sonra, kalp krizi riski hiç sigara içmemiş insanlarla aynı olur.

25 Aralık 2014 Perşembe

İman Cennetin Anahtarıdır

Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde insanların halinin ne olacağını ve onlara ne lazım olacağını bildirip, cüz-i ihtiyarıyla o güzel halleri kazanması ve kötü hallerden muhafaza olması için bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Senin Rabbin(in heybeti) geldiği, melekler saf saf dizildiği ve Cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan hatırlar, anlar. Ama bu hatırlamanın ona ne faydası var? Der ki; Ah, n’olurdu ben daha önce dünyadayken hayattım için (salih ameller sunmuş, önden göndermiş) olsa idim” (Fecr 22- 24) Yani o kıyamet günü Rabbin öyle tecelli ediyor ki, öyle heybetli oluyor ki… Saf saf meleklerle beraber… Nasıl biz namaz kılarken ellerimizi bağlıyoruz, melekler de öyle saf bağlıyorlar. Allah ne şekilde onlara emrediyor ise o şekilde arka arkaya saf tutuyorlar. Daha korkunç olan “ve o zaman cehennem getirilecektir.” Öyle bir heybetli ses çıkarıyor ki, sanki hararetten patlayacak. Sanki bir bomba patlayınca nasıl bir hararet oluyor, nasıl bir korkunç ses oluyor, öyle bir ses geliyor ondan. İşte insan o zaman günahlarını, hatalarını hatırlayacak. “Eyvah” diyecek, “Bu vardı, günahlara karşı böyle ceza vardı değil mi? Şimdi ben cehennem ateşinde azap göreceğim” diye hatırlayacak. Ama artık hatırlamak ne menfaat verir ki? Ne diyor? “Keşke bu hayatım için bir şeyler takdim etseydim. Keşke buraya gelmeden önce, salih amellerin her çeşidinden yapmış, önceden göndermiş olsaydım. Allah’ın rahmetini kazanmak için salih ameller yapsaydım” diye temenni edecektir. Keşke diyecek ama keşke demekte bir menfaat yok ki… Şimdi, dünyadayken bunu düşünmenin menfaati var… Allah’ın Mahlûkatına Merhamet Edelim! Allah-u Zülcelal’in merhametini kazanmak için bu dünyada, onun mahlûkatına karşı merhametli olmamız lazımdır. İlk önce kendimize merhametli olmamız lazım, nefsimize merhamet etmemiz lazımdır. Ama bizim düşündüğümüz gibi merhamet değil… Nefsime uyku ile merhamet edeceğim, sokaklarda, denizlerde gezdireceğim değil. Çünkü bu geçici hayattır, bitecek. Ebed’ül ebed olan hayat için ona merhamet etmek lazımdır. Sonra mümin kardeşlerimize merhamet edelim. Yeryüzünde ne varsa bütün mahlûkata karşı, hatta bir böceğe bile merhametli olalım. Çünkü onları da Allah yarattı, tıpkı bizim gibi… Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler.” (Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16) Kuran’dan sonra en sahih kitaplarımız, Buharî ve Müslim Hadis kitaplarında şöyle anlatılıyor: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bir adam yolda yürürken susadı, derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yalamakta olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: “Bu köpek de benim gibi susamış” deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti.” Sahabe sordu: “Ey Allah’ın Resulü! Yani bize hayvanlara yaptığımız iyilikler için de ücret mi var?” dediler. Aleyhissalatu vesselam: “Evet! Her “yaş ciğer” sahibi için bir ücret vardır” buyurdu. (Buhari, Şirb 9; Müslim, Selam 153) Yine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi eve hapsetmiş, yiyecek vermemişti. Yeryüzünün haşeratından yemeye de salıvermemişti.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk 17, Şirb 9; Müslim, Birr 151) Allah-u Zülcelâl günahları affetmek için günah işledikten sonra müracaat edeceğimiz bazı sebepler yaratmıştır. İlkönce tevbeyi, istiğfarı sebep olarak yaratmıştır. Günahtan sonra onu silecek bir salih amel yapmayı sebep kılmıştır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin şefaatini, evliyaların şefaatini sebep kılmıştır. Ama bu sebeplere başvurmak lazımdır. Eğer bu kadar sebep varken biz bunlara başvurmazsak artık sadece kendimizi kınayalım. Çünkü Allah-u Zülcelâl kıyamet günü diyecek ki: “Ey Kullarım! Bunlar sizin beraberinizde getirdiğiniz günah defterleridir. Hiç fazla bir şey yazılmamıştır. Hepsini hesap ettim, şimdi size veriyorum. Kim onda bir salih amel görüyorsa Allah’a hamd etsin.” Çünkü o hayırları yapmak için ona Allah kuvvet verdi, nasip etti. Evet, doğrudur, buraya gelmenizde en büyük sebep, Allah’ın bize kuvvet vermesi, Allah’ın bizim kalbimize ilham etmesidir. Bunun için Allah’a hamd etmek lazım. “Kim de amel defterinde günah görüyorsa kimseye itab etmesin kendi nefsine itab etsin.” Cennete Tertemiz Girilir Allah-u Zülcelâl bize iman nasip etmiştir, bu cennetin anahtarıdır. Bu sende varsa cennetin kapısı açılacak önünde… Ama anahtarın kapıyı açması için de tam kilide uygun olması lazımdır. Anahtarın dişleri vardır, işte o dişler amel-i salihtir. Namazdır, zekâttır, hacdır, yaptığımız hizmetlerdir. Anahtarın kapıyı açması için bu amel-i salihlerin de olması lazımdır ki, kilide tam uysun. Bu da ancak Allah’ın yardımıyla olur. Bir anahtarın bir dişi eksik olursa, kilidi açamaz. Elimizden geldiği kadar namazlarımızı, zekâtlarımızı yerine getirmemiz, Allah’ın sevmediği günahlardan çekinmemiz lazımdır. Çünkü o günahlar, hatalar cennete girmeye manidir. Kişinin cennete tertemiz girmesi lazımdır. Bir kişi diyor ki “Ben bir gün caminin kapısına gittim. Elbisem temiz değildi. Bir kişi dedi ki, ‘Sen nasıl bu pis elbiseyle camiye gireceksin?’ O zaman kendi kendime düşündüm: ‘Sübhanallah! Bu kalbimi Allah’a karşı temizlemeden Allah’ın huzuruna nasıl gireceğim?’ Ondan sonra daima kalbimi temizlemek için gayret gösterdim. “Allah’ın dünyadaki evine, camiye kirli elbiseyle giremezsem, cennetine nasıl gireceğim?” Diye düşündüm. Devamlı kalbimi temizlemeye gayret gösterdim.” Akıllı, hayrı ve şerri bilen değil ki… Tamam, bildin ama devamlı şerri yapıyorsun, hayrı yapmıyorsun, ne faydası var? Akıllı, hayrı bildiği zaman yapan, şerri bildiği zaman yapmayandır. Çünkü hayrın akıbeti Allah’ın rızası ve ahirette hazırladığı nimetleridir. Şerri de tam tersidir. Onun için akıllılık bildiğini yapmaktır. Hasan Basri diyor: “Hiçbir kimse yoktur ki, kabre girdiği zaman bir melaike onunla birlikte olmasın. O der ki ‘Amelini yaz!’ İsterse dünyada yazı bilmesin, orada bilecek… Eğer o kişi dünyadayken salih amel yapıyorsa, ilk önce ‘Bismillahirrahmanirrahim’ yazıyor ve kabir azabından emin oluyor.” Besmele, çok kıymetli bir zikirdir, bilmiyoruz onu kıymetini. Bilâ teşbih, senin bir memlekette nüfus cüzdanın olduğu zaman rahat olursun. Nüfus cüzdanın olmadığı zaman orada soracaklar, burada soracaklar, rahat olamazsın. İşte besmele de öyledir. Hz. Ebubekir hicret ederken Sevr mağarasına geldiler. Kâfirler onların tam önünden geçiyorlardı, mağaranın tepesinde de çatlak yerler vardı, eğer eğilip baksalar göreceklerdi, onları. Hz. Ebubekir dedi ki “Ya Rasulallah, ayaklarının dibine baksalar bizi görecekler!” Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Üzülme, Allah bizimledir.” Allah’ın sizinle beraber olması ne kadar güzel bir şeydir! Bütün kâinat onun elindedir! Yeter ki o bizimle beraber olsun, bize hiçbir zarar dokunmaz! Çünkü hiçbir şey O’nun izni olmadan sana veremez. Öyleyse sadece “Allah’ın rızasını kazandım mı?” diye mahzun olalım. Ne kadar uğraşsak, pişman olmayacağız, bunu bilin. Eğer Allah’ın rızası için “Daha güzel amel yapmalıyım” diye nefsinle mücadele ediyorsan, böyle bir derdin varsa demek ki senin kalbin hayydır, diridir, sağlamdır. Eğer kalbde böyle bir dert yoksa o kalp, sahipsiz ev gibi, haraptır. Allah’a kendimizi teslim edelim, ihlâsla amel yapalım. O zaman Allah salih amel nasip edecektir. Niyet halis olması lazımdır. Allah-u Zülcelâl Davud aleyhisselama buyurdu: “Ya Davud! Sen de bir şey istiyorsun ben de istiyorum. Ama benim istediğim olacaktır! Eğer bana teslim olursan, ben senin istediğini de vereceğim.” Yani “Bana teslim olursan, ben Allah’a havale ettim, o verse de, vermese de, ben ona razıyım dersen, senin istediğini de veririm. Ama teslim olmazsan, o zaman seni faydasız işlerle meşgul ederim.” İlla ki Allah’ın dediği olacak! O zaman kulun görevi, Allah’ın azametine karşı teveccüh etmektir. Çünkü o zaman Allah’a halis bir kul olmuş oluyor. Kalbimizi daima Allah-u Zülcelâl’in nuruna çevirelim. Onun huzurunda hata yapmayalım çünkü kalp günahların zulümâtından hastalanıyor. Bunu salih amel yapmak isteyip de yapamadığımız zaman anlayabiliriz. Bazı sofiler diyor ki, “Virdime oturamıyorum.” Benim yanımda oturuyor ama başka zaman oturamıyor. Yemek için oturabiliyor, çay içmeye oturabiliyor ama virdine oturamıyor. Manevi hastalıktan başka bir şey yok. Eğer diyorsan ki, “Zoruma gidiyor” doğrudur. Ama nasıl ki doktora gidiyorsun sana acı şurup veriyor, iyileşmek için içiyorsun. İğne veriyor sana, canını acıtmıyor mu? Onun gibi nefsini biraz zorlamak lazım. “Hoşuna gitmese de oturacağım!”diyeceğiz, virdimizi çekeceğiz. Tedavi oluyorsun o zaman. O manevi hastalık gidecektir inşaallah. Her Geçen Gün Amelimize Şahittir Dünyayı biz böyle sakin görüyoruz hâlbuki her şey bizi çağırıyor, kabir bizi çağırıyor, o topraklar… Hatta içinde bulunduğumuz gün bizi çağırıyor. Sabah gün doğduğu zaman: “Ey Adem oğlu! Ben Allah’ın yeni bir mahlukuyum! Ben yeni bir günüm, senin ameline de şahidim!” Sübhanallah! Üzerimizden ne kadar gün geçmişse hepsi: “Filan kul bende şunu yaptı, şunu yapmadı…” diye şahitlik yapacaktır. O günün saatleri bittikten sonra, bize diyor ki: “Ben gidiyorum, kıyamete kadar dönmem!” Onlar böyle sesleniyorlar ama biz onlardan gafiliz! Allah-u Zülcelâl bir Kudsî hadiste buyuruyor ki: “Ben yeryüzü halkına azap etmeyi murat ettiğimde, mescitleri inşa ve tamir edenleri, benim rızam için birbirlerini sevenleri ve seher vakitlerinde istiğfar edenleri görünce, onlara azap etmekten vazgeçerim.” Bakmayın, biz Allah’ın dostlarının hürmetine dünyada yaşıyoruz. Bakmayın öyle denizlerde, sokaklarda dolaşıyorlar, Allah-u Zülcelâl evliyaların hürmetine müsaade ediyor. Onlardan bir tanesi de, Allah için birbirini sevenler ve istiğfarda bulunanlar. Müjdeler olsun, siz bu hadisin haber verdiği kişiler arasına giriyorsunuz. Bunlar Allah’ın rızasını kazanan işlerdir. Bazı evliyalar Allah’a münacatta bulunuyorlardı: “Ya Rabbi eğer benimle senin aranda ateş denizi olsaydı ben yine sana gelirdim, o ateş bana mani olmazdı.” Yani nefsini feda ediyor. Kişi Allah’a dost olduğu zaman ne olursa olsun ona… Bakın depremler oluyor, ne olursa olsun, kârdasın. İstersen parça parça olsan da sana bir şey olmaz… Ama sen pamuklara sarılmış olsan, dünya senin olsa, Allah’a teveccüh etmiş değilsen sana bir faydası yok! Uzun emel bizi aldatıyor. Genç bir kadın Ramazan ayında yemek yiyor. Yaşlı bir kadın da ona diyor ki: “Allah’tan korkmuyor musun?” O da diyor ki: “Ben de senin gibi ihtiyar olunca tutacağım!” Bu sözünden sonra on gün geçiyor, bir gün pencereden bakarken düşüyor ve ölüyor. Hani ihtiyar olacaktı!? Evliyalar diyor ki; “Dünya ehli dünyadan ayrıldığı zaman ona sorsalar, ‘Dünyadan hatırladığın en güzel şey nedir?’ Der ki: ‘Allah’ı tanımaktır!’ Başka bir şey hatırına gelmeyecektir.”Allah’ı tanımak dünyadaki en değerli şeydir. Başka hiçbir şeyin değeri yoktur. Tarikatın üç merhalesi vardır, burada olmayanlara da anlatın. Başlangıcı muhabbettir. İkinci merhale, bir iki sene sonra olabilir, on sene sonra olabilir, bazen muhabbet olur bazen kabz (tutukluk)hali verilir. Gavs diyordu ki, bakın Gavs olduğu halde “Bazen öyle oluyordum ki sanki ben tarikatten çıktım, sadatların feyzi üzerimde kalmadı, böyle bir duruma geliyordum.”diyor. Bu şunun içindir, “Yani bak sende bir şey yoktur, her şey Allah’tandır. Muhabbeti veren de Allah’tır. Verirsem veriyorum vermezsem de vermiyorum. Zannetme ki ben iyiyim, ondan bana veriliyor.” İşte sofinin bunu bilmesi için bazen ondan muhabbet alınır. Bu kötülüğümüz için değildir, bizim için mühim olan istikamettir. O tutukluk zamanında da namazını, virdini, her şeyini yap, Allah’ın daha çok hoşuna gidiyor. İçinden şevk ve muhabbet gelmediği halde yapmanın mükâfatı daha büyüktür. Çünkü nefsin bundan bir zevki yok, nefse muhalefet sevabı var. Bazıları bu tutukluk zamanında tasavvuftan vazgeçiyor, arkadaşlarının yanından ayrılıyor, sohbetlere, hatmeye gelmiyor. Bu şeytanın hilesidir. Onun için hiç moralimizi bozmadan amelimize devam etmek lazım. Üçüncü merhale, ise ne kadar amel yaparsan yap, “Ben ne yaptım ki,” diyorsun, kendini Allah’a karşı yok gibi görüyorsun. Bu üç merhalenin hangisinde olursan ol hiç mahzun olmayın, Allah sizi tedavi ediyor.

18 Aralık 2014 Perşembe

NAMAZ KILINMASI MEKRUH VAKİTLER

Kerâhet Vakitleri Kısaca namazın ehemmiyeti Namaz kılmanın ne kadar önemli bir emr-i ilahi olduğu her Müslümanın bilgisi dahilindedir. Fakat namazın önemini tekrar hatırlatmak gerekirse şu birkaç hadis-i şerif dahi yeterli olacaktır. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin, “İman ile küfür arasındaki fark, namazı kılıp kılmamaktır.”(Tirmizi) buyurmuş olması namazın önemini ortaya koymaktadır. (Bu hadis-i şerifi izah eden ehlisünnet alimleri farziyetini inkâr etmediği müddetçe namaz kılmayan birisi kâfir olmaz, demişlerdir.) Bir hadis-i şerifte ise namazı, vaktinde şartlarını tam yerine getirerek kılmanın kurtuluşunun vesilesi olduğu, namaz hususunda gereken ihtimamı göstermemesinin ise hüsrana uğramasına sebep olduğunu beyan sadedinde şöyle buyurulmuştur; “Kıyamet günü kulun ilk hesap konusu ve ilk gözden geçirilecek amel hanesi namazdır. Bu konudaki hesaplaşma iyi geçerse kul kurtulur, bozuk geçtiği takdirde ise aldanmış ve hüsrana uğramış olur.” (Taberani) Namazın önemini ortaya koymak açısından bu iki hadis-i şerif yeterli olacaktır. Mümin namazına ihtimam gösterir. Mümkün mertebe tam vaktinde eda etmeye çalışır. Fakat bazen gaflete düştüğü için ya da günümüz ulaşım şartları, ağır işlerde çalışmasının yoğunluğu/yorgunluğu yada başka sebeplerle namazını tam vaktinde kılamayabilir. Namazını vaktinde kılmayı kaçırmışsa kaza ederek, geciktirmişse de bir sonraki vaktin girmesine yani ezanının okunmasına kadar olan sürede eda edip, kılabilir. Malumdur ki bir namazın vakti (Sabah namazı hariç) diğer namazın vaktinin girişine kadardır. Mesela, öğle namazının vakti, ikindi namazına kadardır. Fakat bazı vakitlerde namaz kılmak mekruhtur ve bu vakitlerde (ikindi namazı hariç) namaz kılınmaz, kılınırsa iadesi gerekir. Bu yazımızdaki konumuzda budur işte; “Bu vakitler kaç tanedir? Hangi vakitlerdir? O vakitlere muhatab kalan müminler nasıl hareket etmelidir?” gibi soruların cevaplarını inceleyeceğiz. Mekruh vakitler Beş vakit vardır ki, onlara "mekruh vakitler" denir: Birincisi: Güneşin doğmasından bir mızrak boyu (beş derece) ki, memleketimize göre kırk ile elli dakika arasında bir zamanla yükselişine kadar olan zamandır. İkincisi: Güneşin yükselip de tam tepeye geldiği zeval anının bulunduğu vakittir. Bu da öğle namazından önceki kırk dakikalık bir zamandır. Üçüncüsü: Güneşin sararmasından ve gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden itibaren batışı zamanına kadar olan vakittir. Bu da güneşin batmasından yani akşam namazından kırk beş dk. öncedir. Buraya kadar saydığımız, üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz namazlar, ne vitir gibi vacip olan namazlar, ne de önceden hazırlanmış bir cenaze namazı kılınabilir, ne de evvelce okunmuş bir secde ayeti için tilavet secdesi yapılabilir. Bunlar yapılsa iadeleri gerekir. Daha açık yazmamız gerekirse kısaca güneş doğarken, tepedeyken ve batarken namaz kılınmaz. Kılınması tahrîmen (harama yakın) mekruhtur. Bu husustaki bir hadis-i şerif şu şekildedir: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, üç vakitte namaz kılmamızı ve cenazemizi defnetmemizi yasakladı. Bu vakitler: Güneş doğmaya başladığı andan yükselinceye kadar. Öğleyin güneş tepe noktasına gelince, batıya meyledinceye kadar. Güneş batmaya meylettiği andan batıncaya kadar. (1) Hadiste zikredilen üç vakit, gündüzün uzunluk ve kısalığına göre değişmekle birlikte, yaklaşık olarak kırk beşer dakikalık sürelerdir. Bu vakitlerde namaz kılınması, yer verdiğimiz hadis ve aynı anlamda olan daha başka hadisler dolayısıyla mekruh görülmüştür. Ölçü ve akılda tutulması gereken bir not olarak şunu da belirtmek isteriz; Bir kimsenin ikindi namazını kerahet vaktine bırakmaması esastır. Fakat her nasılsa kerahet vaktine kalmışsa, güneş batıncaya kadar ikindi namazını yine de mutlaka kılmalıdır. Çünkü namazı kerahet vaktine bırakmak mekruh, kazaya bırakmak ise haramdır. Dördüncüsü: Fecri Sadıkın doğmasından güneşin doğacağı zamana kadar olan vakittir. Beşincisi: İkindi namazı kılındıktan sonra güneşin batmasına kadar olan vakittir. Ayrıca, zikredilen ilk üç vakitte nafile namazda kılınmaz. Ancak kılınacak olsa kerahetle caiz olur ve iadesi gerekmez. Çünkü bu kerahet nafile namazların sıhhatli olmasına engel değildir. Bununla beraber bu vakitlerden birine rastlayan bir nafile namazı kerahet vaktinden sonra onu kaza etmek daha faziletlidir. Bu üç vakit ateşe tapanların ibadet zamanıdır. Onlara benzemekten kaçınmak, İslam için saygının gereğidir. Kerâhet vaktinde kılınan farz namaz geçerli değildir. Nâfileler sahih olsa da, usûlen mekruh olur. Bu üç vakitte başlanan nâfileleri bozmalı, ancak başka bir zamanda kazâ etmelidir. Akşam kerâhat vaktinde ikindi namazının farzı hariç, bir farz namaz kılınsa dahi sahih (doğru) olmaz. Bu yüzden kerâhat vaktinde kılınan farz namazın, kerâhat vakti çıktıktan sonra o namazın tekrar kılınması daha doğru olur. Tilavet secdesi vaciptir ve kerahat vakti kılınmaz. Kılınsa dahi sahih değildir. Kısacası kerâhat vakti hiçbir şekilde namaz ve secde yapılmaz. Yalnızca o günün ikindi namazının farzına izin vardır. Bilinmesi gerekenler Diğer iki (dördüncü ve beşinci)kerahet vakitlerinde ise nafile namaz kılmak mekruhtur. Farz ve vacip namaz mekruh değildir. Cenaze namazı ve tilavet secdesi de mekruh değildir. Bu iki vakitten birinde başlanmış olan bir nafile namazı, kerahetten kurtulması için bozulmuş olursa, sonradan onu kaza etmek gerekir. Güneşin batışı halinde yalnız o günün ikindi namazı kılınabilir. Fakat diğer bir günün kazaya kalmış olan ikindi namazı kılınmaz. Çünkü kâmil bir vakitte vacip olan bir ibadet, nakıs olan (keraheti bulunan) bir vakitte kaza edilemez. Kerahet vakti ise ibadetlerin noksanlığına sebeptir. Güneşin doğuşuna rastlayan her hangi bir namaz ise bozulmuş olur. Bunun için bir kimse daha ikindi namazını kılmakta iken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazını kılmakta iken güneş doğsa, namazı bozulur. Çünkü birinci halde, yeni bir namaz vakti girmiş olur. İkinci halde ise, namaz vakti çıkmış; fakat yeni bir namaz vakti girmemiş olur. Tam zeval anına rastlayan bir namaz farz veya vacip ise bozulur; eğer nafile ise mekruh olmuş olur. Yalnız İmam Ebu Yusuf’a göre Cuma günü zeval vaktinde nafile namaz kılınması caizdir ve keraheti yoktur. Zeval vakti son bulup da güneş batıya doğru yönelmeye başlayınca artık ittifakla kerahet vakti çıkmış olur. Kerahet vaktinde okunan bir secde ayetinden dolayı secde yapılabilir. Ancak kerahet vaktinden sonraya bırakmak daha faziletlidir. Yine kerahet vakitlerinden birinde hazırlanmış olan bir cenazenin namazı o vakitte kılınabilir. Öyle ki faziletli olan bu namazı geciktirmeyip hemen kılmaktır. Çünkü cenazelerde acele etmek menduptur. Güneşin batışından sonra, daha akşam namazının farzını kılmadan nafile namaz kılmak mekruhtur. Çünkü akşam namazı geciktirilmiş olur. Oysaki akşam namazında acele etmekte fazilet vardır. Cuma günü imam hutbeye çıktıktan sonra veya ikamet getirildikten sonra namaza başlamak mekruhtur. İki bayram namazından önce ve bayram hutbeleri arasında ve bu hutbelerden sonra bayram namazı kılınan yerde nafile namaz kılmak mekruh olduğu gibi, güneş tutulması, yağmur duası ve hac hutbeleri arasında da mekruhtur. Bu hutbeleri dinlemek lazımdır. Mekruh olmayan bir vakitte başlanmış olan nafile bir namaz bozulmuş olsa, (bunu kaza etmek vacip olduğundan) ikindi namazından sonra güneşin batışına kadar ve fecrin doğuşundan sonra güneşin bir mızrak boyu yükselmesine kadar kaza edilmez, mekruhtur. Bununla beraber kaza edilse sahih olur. Diğer kerahet vakitleri de böyledir. Ancak başta sıralanan ilk üç kerahet vakti böyle değildir. Onların birinde kaza edilmesi sahih olmaz; yeniden kaza edilmesi gerekir. Bir namaz kılınırken diğer namazın vakti girse, bu namaz tamamlanır ve eda edilmiş sayılır. Ancak sabah namazı kılarken vakti çıkmışsa, bunu yeniden kılmak gerekir. NOT: 1. Müslim, Müsâfirîn 293; Ebû Dâvud, Cenâiz 55; Tirmizî, Cenâiz 41, Nesâî, Mevâkît 31. Konuyla ilgili diğer hadisler ve açıklamalar için bk. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, c.7, s. 427-446.

11 Aralık 2014 Perşembe

ALLAH-U ZÜLCELAL’DEN İHSANINI İSTEYELİM

İnsanın işi rast gider Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediği kuluna nasip eder. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir." (Yunus; 107) Allah-u Zülcelal, bu ayet-i kerimede kullarına, kendi kudret ve azametini beyan etmektedir. Bu ayet-i kerimeden bize düşen ders; her şeyin Allah-u Zülcelal'den olduğuna inanmaktır. İster hayır olsun, ister musibet olsun, her şeyi veren Allah-u Zülcelal’dir ve bu verdiğini insanın üzerinden kaldıracak olan da yine Allah’tır. Peygamberler, Evliyalar ve melekler; Allah-u Zülcelal'e, yine Allah-u Zülcelal izin verirse şefaatçi olabilirler. Yalnızca rica ederler. Onların elinde de başka bir şey yoktur. Allah-u Zülcelal'in şefkat ve merhameti ne kadar çok ise, azabı da o kadar çoktur. Allah-u Zülcelal'in azametini, mümin olan her insanın bilmesi lazımdır. Bu dünyanın, göklerin ne kadar büyük olduğunu hepimiz görüyoruz. Bunlar, Allah-u Zülcelal'in yarattığı Kürsî'nin yanında ufacık bir halka gibidirler. O çok büyük olan Kürsi de Arş-ı Âlâ'nın yanında küçük bir halkası gibidir. Allah-u Zülcelal bir şeye 'ol!' dediği zaman o şey oluverir. Allah-u Zülcelal böyle Azim'dir, kudret ve güç sahibidir. Allah Teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş'ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş'a istiva etmiştir. O, Arş'ı da diğer mahlûkatı da korumaktadır. Daima bizim üzerimize nâzırdır, bizi daima kontrol etmektedir. Onun için Allah-u Zülcelal'in bu kudret ve azametinin farkına varmamız ve kendimizi ayarlamamız lazımdır. Günahlardan ancak bunu idrak ederek kurtulabiliriz. Allah-u Zülcelal'in dostları, O'nun emir ve nehiylerini inceden inceye yerine getirirler. Buna rağmen, Fudayl bin İyaz şöyle demiştir: “Ben Peygamberlere ve mukarrebun olan meleklere; bunlar Allah'ın Peygamberleridirler, Allah'a kavuştular, Allah-u Zülcelal onlara istedikleri her şeyi verecek diye gıbta etmiyorum. Ben Allah'ın yaratmadığı herhangi bir mahlûkata gıbta ediyorum. Çünkü Peygamberler de, mukarrebun olan melekler de kıyamet gününü görecekler. Ama yaratılmamış olan mahlûk, kıyameti onun dehşetini görmeyecek. Keşke ben o yaratılmayan mahlûkun yerinde olsaydım.” İşte bakın! Fudayl bin İyaz Allah-u Zülcelal'in çok büyük bir dostu olmasına rağmen, Kıyamet gününün dehşetinden, Allah-u Zülcelal'in azametinden öyle çok korkuyordu ki böyle söylüyordu. Biz Allah-u Zülcelal'e imanımızda ne kadar samimi olursak, O'nun ibadetini, dininin hizmetini ne kadar yaparsak, O'da bizi o derece hem dünyada hem de ahirette bütün tehlikelerden muhafaza edecektir. Demek ki insan, Allah-u Zülcelal'e tam manası ile ve samimi bir kalp ile bağlansa, Allah-u Zülcelal insanın her işini kolay eder. “Ya Rabbi! Kendimi Sana teslim ettim” Şöyle rivayet edilmiştir: "Bir Evliyaya ömrünün son vaktinde Allah-u Zülcelal bir kız çocuğu verdi. Kızın annesi öldü. Ve bir süre sonra da bu Evliya olan zat sekarata düştü. Bir kişi onun yanına gelerek: - Kızını bana teslim et. Ben onu senin istediğin biçimde büyütürüm, dedi. Evliya: - Hayır, ben onu Rabbime teslim ediyorum. Eğer beni seviyorsan, benim kızımı Kabe'ye götür ve İsmail aleyhisselam'ın hücresine koy, dedi. Adam onun vasiyetini yerine getirerek, kızı Kâbe'ye götürdü. Mekke emirinin annesi o esnada tavaf yapıyordu. Kızı görünce, aldı ve çok güzel bir şekilde büyüttü ve vezirin oğluyla evlendirdi. İşte bakın! O zat, Allah-u Zülcelal'e nasıl tevekkül etti, Allah-u Zülcelal'de ona nasıl karşılık verdi? Fakat böyle davranabilmek için kuvvetli bir iman ve Allah'ın kudret ve azametini iyice idrak etmek lazımdır. İşte o Evliya da kızını Allah'a teslim etti. Bir kızı koruyup, gözetmek Allah-u Zülcelal için nedir ki? Hiçbir zorluğu yoktur. Bir kimse, bir yolculuğa çıktı. Onun hanımı hamileydi. Yola çıkarken: “Ya Rabbi! Ben hanımımın karnındaki çocuğu sana teslim ediyorum, dedi ve oradan ayrıldı. Evine döndüğü zaman hanımını bulamayınca: - Benim hanımım nerede? Diye sordu. Ona dediler ki: - Senin hanımın hamile olarak vefat etti ve onu o şekilde gömdük! Kabristana gelince, yukarıdan kabristanın içine bir nur indiğini gördü. Hanımının kabrinin başına geldiğinde baktı ki o nur, hanımının kabrine iniyor. Kabri açtı ve kadının çocuğun annesinin göğsünden süt emdiğini gördü. Ve şöyle bir ses işitti: “Sen o çocuğun annesini de bize teslim etseydin, şimdi ikisini de sağ salim görürdün. Ama yalnızca çocuğu teslim ettin, işte senin çocuğun.” Allah-u Zülcelal, öyle kudret ve azamet sahibidir ki bunun farkına varırsak, “Ya Rabbi! Beni hayırlarda kullan. Kendimi sana teslim ettim." diyerek, samimi bir şekilde ıslah olmak için O'na teslim olursak, Allah-u Zülcelal hayırlı amelleri yapmayı bize nasip edeceği gibi, günahlardan da bizi muhafaza edecektir. Fakat daha sabahleyin yatağımızdan kalkar kalkmaz, sanki dünyanın sahibi bizmişiz gibi kibirle, ucubla: “Ben şöyle yapacağım, böyle yapacağım” diyoruz. Neyiz ki, ne yapacağız? Biz hiçbir şeyi kendi başımıza yapamayız. Her şeyi kudret ve azamet sahibi olan Allah-u Zülcelal yapmaktadır. Bunun iyice idrakine varıp, kendimizi O'na teslim edersek ve bize hayırları nasip etmesi için yardım ister, yalvarırsak, Allah-u Zülcelal çok cömerttir. Dolu olan hazinelerinden bize de verecektir. Allah’tan ihsanını isteyelim Kıyamet günü geldiğinde insan, sanki dünyada hiç yaşamamış gibi olacaktır. Cüneyd-i Bağdadi'nin amelini insan kitaplarda gördüğü zaman, onun kulluk gayreti karşısında şaşırıyor, hayretlere düşüyor. Muhammed el-Haremi isminde bir zat şöyle anlatmıştır: “Ben Cüneyd-i Bağdadi'nin yanına gittim. Sekarat halindeydi. Baktım ki, ruhu vücudundan çıkmak üzere olduğu halde Kur'an okuyordu. Ona dedim ki: - Allah razı olsun! Nefsine biraz şefkat et, can veriyorsun yine de Kur'an okuyorsun. Bana dedi ki: - Ya Ebu Muhammed! Bilmiyor musun ki buna benim şu anda herkesten çok daha fazla ihtiyacım vardır. Çünkü diğer insanların önlerinde daha ömürleri var. Kur'an okuyabilirler, namaz kılabilirler ve daha pek çok ibadet yapabilirler. Ama benim amel defterim kapanıyor. Onun için şu anda benim herkesten çok daha fazla bu sevaba ihtiyacım vardır.” Hele bakın! Ne kadar da ince düşünüyorlar. Sekarat esnasında (ölüm anında) dahi Allah-u Zülcelal'in ibadetini yapmak için çaba gösteriyorlardı. Ama biz, biraz rahatsızlansak: “Ben bu gün çok rahatsızım. Başım ağrıyor, şöyle hastayım, böyle hastayım!” diyoruz. Hele bir onların haline bakın, bir de bizim halimize bakın. Allah-u Zülcelal bize merhamet etsin; bizim amelimizle değil, kendi fazl-ı keremi ile bize muamele etsin. Acaib bir haldir. Eğer insan bu zamanda kendi kusurlarına bakarsa: “Ben Allah'ın azabına müstahakım” diyerek ümitsizliğe düşüyor. Fakat diğer taraftan da Allah-u Zülcelal'in şefkat ve merhametini işittiği, öğrendiği zaman dili çözülüyor, ferahlanıyor ve Allah'tan istemek için iştiyak duyuyor. Onun için şu şekilde dua etmemiz lazımdır: “Ya Rabbi! Rahmet ve merhatinle, ihsan ve kereminle, şefkatinle bize muamele et. Bizim ehil olduğumuz şeyle, amelimize göre bize muamele etme!” Allah-u Zülcelal'in dostları bu şekilde dua ediyorlardı. Çünkü Allah-u Zülcelal şefkat ve merhamet sahibidir, cömerttir, lütuf sahibidir. Eğer Allah-u Zülcelal bize ihsan ve keremiyle muamele ederse, şefkat ve merhametiyle muamele edecektir. Ama bizim amelimizle bize muamele ederse azap ile muamele edilmeye müstehak olacağız. Çünkü bizim amel defterimiz hep hata ve günahlarla doludur. Niçin? Çünkü zaten bizim ibadetlerimiz bile Allah-u Zülcelal'e karşı hatadır. Onun için de sadatlar, her ibadetin arkasından yirmibeş sefer, “Estağfirullah” demeyi adaba koymuşlardır. İnsan her ibadetinden sonra 25 kere Estağfirullah dediği zaman: “Ya Rabbi! Benim okuduğum Kur'an, yaptığım zikir, kıldığım namaz senin Zatına layık değildir. Bu ibadetleri huzurlu olarak değil, gaflet içerisinde yaptım. Benim kalbim başka yerdeydi. Bu ibadet benim için sanki hata gibidir. Senden özür diliyorum” demiş oluyor. Sadatlar bize bunu tavsiye etmişlerdir. Bizim salih amellerimiz dahi Allah-u Zülcelal'in kudret ve azametine karşı sanki hata gibidir. Salih amellerimizin durumu böyle iken, kim bilir günahlarımız nasıldır? Biz Allah-u Zülcelal'in ne kadar şefkat ve merhamet sahibi olduğunu unuttuğumuz için, bazı zamanlarda O'na karşı hata yapıyoruz. Yoksa bunu tam olarak idrak etmiş olsaydık, elimizi biraz vicdanımıza koyup, “Ben nasıl şefkat ve merhamet sahibi olan Rabbime karşı hata yapabilirim” diyecek ve günahlardan vazgeçecektik! Tevbe eden günah işlememiş gibidir Abdullah ibn-i Mes'ud radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Günahından tevbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir." (İbn Mace) Yani insan, anasından doğduğu zaman, nasıl günahsız ve tertemiz olarak dünyaya geliyorsa, günahından tevbe eden kimse de anasından yeni doğup, günahsız ve tertemiz dünyaya gelmiş gibi olur. Allah-u Zülcelal çok merhametlidir. Bizlere çok büyük bir nimet olarak tevbe kapısını açmıştır. Cüneyd-i Bağdadi şöyle anlatmıştır: “Bir gün rüya âleminde ya da hal esnasında gördüm ki, şeytan çıplak olarak insanlarla oynuyor. Ona dedim ki: - Ey Lain, sen o kadar hayâsızsın ki, insanlarla çıplak olarak oynuyorsun. Şeytan: - Bunlar insan mıdır? Bunlar insan değil ki, ben onlardan hayâ edeyim. Bunların Allah ile hiç bir alakası yoktur, diye karşılık verdi. Ona: - Peki, seni yakan insanlar kimdir? Diye sordum. Şeytan - Filan camiye git, orada bazı insanlar görürsün, işte onlar beni yakıp mahvettiler, diye cevap verdi. Şeytana: - Onlar seni ne ile yakıyorlar? diye sordum. Şeytan: - Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen “Allah” diyerek zikrediyorlar, Allah’tan yardım istiyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar, diye cevap verdi. Çünkü şeytan Allah-u Zülcelal’in adının anıldığı, zikredildiği yerde duramaz, hemen kaçar. Bu halden sonra uyandım baktım ki, gece yarısıdır. Hemen o camiye gittim. Oradakilere selam verdim ve birisi bana dönerek: “Sen o köpeğe inanma!” dedi. Anladım ki onlar Allah’ın izni ile benim bu halimden haberdardırlar. İşte onlar, daima Allah-u Zülcelal ile beraber bulunuyorlardı. İnsan Allah'la beraber olduğu zaman, Allah-u Zülcelal'in kudret ve azametinin karşısında kimsenin duramayacağını anlar. Allah-u Zülcelal, insana çok büyük bir nimet olarak aklı bağışlamıştır. İnsan bu akılla, hem dünyasını hem de ahiretini kazanmalıdır. Akıl öyle nurani bir cevherdir ki onun nuru, kalbin üzerine gelerek, bütün vücudu hareket ettirir. Ulema, dünya hayatının fani, ahiret hayatının ise baki olduğuna, nakil ve akıl ile ittifak etmişlerdir. İnsan için dünyanın nimetleri ne kadar çok olursa olsun, fani oldukları için hiçbir şeye yaramaz. Dikkat edersek; kendimiz de bunu aklederek anlayabiliriz. Şeytan bizim düşmanımızdır Allah-u Zülcelal, yine bizlere, Kur'an-ı Kerim'de şöyle bir uyarıda bulunuyor: “Şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (Bakara; 208) Şeytanın yeri, cehennemin dibidir. Şeytan, Allah'ın kullarıyla uğraşıp onların da kendisiyle birlikte cehenneme girmesini istiyor. Nitekim Allah-u Zülcelal, bu ayet-i kerimede şeytanın düşmanımız olduğunu bizlere beyan etmiştir. İşte bunun için insanın, daima düşmanıyla mücadele içerisinde olması gerekir. Şeytan, birinci olarak, insanın imansız olarak dünyadan ayrılmasına sebep olmak ister. Bunu yapamazsa, büyük günahları yaptırmak ister. Bunu da yaptıramazsa, küçük günahlara devam etmesini ister. Eğer bunu da yaptıramazsa, ibadetten geri bırakmak ve keyf-ü sefa yaptırmak ister. Sonsuza kadar cehennemde kalacağından, insanların da kendisiyle beraber yanması için çalışır. İnsan dünyada Müslüman olarak yaşasa dahi, yine şeytan son nefesinde onunla uğraşır. Fakat hakkı talep eden, Allah-u Zülcelal'in rızasına talip olan mümin, bunun şuurunda olur. Müminin kalbinde bir melek bir de şeytan bulunur. Bunlar, daima savaş halindedir. Eğer bu savaşta melek galip gelirse, kalp Allah-u Zülcelal'e açılır. O zaman şeytan da insandan uzaklaşır ve o insan, artık hep hayrı talep eder, hayırla meşgul olur ve hayırlı işler yapar. İşte biz de aklımızla bu meleğe yardımcı olalım. Nefsimiz, daima Allah-u Zülcelal'in ibadetinde, zikrinde ve hizmetinde bulunduğu zaman melek, şeytana galip gelecektir. Böyle olduğu zaman, kalbimiz Allah-u Zülcelal'in ibadetine, zikrine, hizmetine ve rızasına yönelecek ve şeytan, meleğe esir olacaktır inşaallah. Diğer türlü davranıp günahlara yönelir de ibadet ve zikir yapmazsak o zaman şeytan, meleğe galip gelecek ve onu esir alacaktır. Böyle olunca, şeytan, boğazımıza bir ip takmış gibi bizleri günahlara sevk edecektir.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM