Wikipedia
Arama sonuçları
30 Ekim 2014 Perşembe
ANA-BABA HAKKI
Cennet annelerin ayakları altındadır
Anne, çocuğu aylarca karnında taşıyan, sonrada dünyaya getiren ve her türlü fedakârlığı göze alarak çocuğu maddİ ve manevi açıdan yetiştiren kadındır.
İslam Dini, ananın çocuk üzerindeki hakkının daha büyük olması nedeniyle özellikle analara daha sonra da babalara çok iyilik yapılmasını emretmiştir.
Ananın emeğini hiçbir teşekkür karşılayamaz. Bu emeğin karşılığı hiç bir mükâfatla takdir edilemez. Babanın da hakkı büyüktür.
Anne, hamile kaldığı andan, itibaren evlad sebebiyle meşakkatler çekmeye başlar. Doğum kolay bir hadise değildir. Hayati tehlikeleri beraberinde getirir.
Doğum sırasında ölen, şifasız dertlere giriftar olan anneler çoktur. Doğum normal cereyan etse bile, doğum sonu ve acılar başlı başına ciddi ve tahammülü zor fevkalade bir imtihandır.
Annenin esas hizmeti doğumdan sonra başlar. Çocuğun emzirilmesi, giydirilmesi temizliğinin yapılması, terbiye edilmesi, tedavisi gibi ardı arkası kesilmeyen vasati on beş yıl sürecek hasbi bir hizmet dönemi doğumla başlar. Eğer çocuk özürlü ise belki ölünceye kadar o çocuğuna en güzel şekilde bakmaya devam eder bıkmadan, usanmadan.
Cenab-ı Hakk'ın annelere koyduğu şefkat duygusu, -sefihleşerek fıtratını bozmamış- anneleri istirahatını, sıhhatini, yeme içme ve giyinmesini düşünmeden bütün imkânlarıyla çocuğuna hizmete sevk eder.
Evladın bu hizmeti maddi bir karşılıkla ödemesi mümkün değildir? Yapabilecek tek şey annenin kendine sunduğu anneliğin idrakinde olması, minnettarlığının şuurundan olduğuna annesine hissettirmesidir.
Anneye daha çok iyilik etmek gerektiğini şu hadisi şerif bize haber vermektedir: “Adamın biri Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme gelip sordu:
- Ey Allah'ın Resulü, insanlar içinde iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en ziyade kim hak sabidir? Diye sordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
- Annen" diye cevap verdi. Adam:
- Sonra kim? Dedi. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, yine:
- Annen, diye cevap verdi. Adam tekrar:
- Sonra kim? Diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem yine:
- Annen, diye cevap verdi. Adam tekrar sordu:
- Sonra kim? Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bu dördüncüyü:
- Baban! Diye cevapladı.” (Buhari, Müslim)
İslam Dini evladın annesine ve babasına karşı olan saygı ve hizmet borcu hususunda ısrar eder, annenin evlat üzerindeki hukukunun babanınkine nisbetle en az üç misli olduğunu söyler.
Âlimler annenin babaya rağmen üç misli zahmet çektiğine Kur'an-ı Kerimin şu ayette işaret buyurduğunu söylemişlerdir: (Mealen) “Biz insana, anne babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Zira annesi, onu karnında, zorluğa uğrayarak taşımış onu güçlükle doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.” (Ahkâf; 15)
Âlimler der ki; “Hadiste anneye tanınan üç misli hak, ayette zikredilen üç şeye karşılıktır; hamilelik zahmeti, doğurma meşakkati ve emzirme sıkıntısı.”
Anne ve babalara kim bakacak?
Ana ve babanın çocukları üzerinde bir takım dini ve hukuki hak ve yetkileri sahip kabul edilmiştir. Analık ve babalık ilişkisine dair bazı özel hükümler konulmuştur.
Kur'an-ı Kerim'de gerekse hadislerde çoğunlukla Allah'a kulluk görevinin hemen ardından ana babaya karşı saygılı olma ve iyi davranmanın bir görev olduğuna dikkat çekilir. Nitekim Bakara suresinin 83. ayetinde İsrailoğullarına yüklenen ve uyacaklarına dair söz (misak) alınan sekiz konudaki görevler sıralanırken en başta yalnızca Allah'a kulluk, ikinci olarak da ana babaya iyilik etme vazifesi gösterilmiştir.
Mesela şu ayetler anne ve babaya iyiliğe emretmektedir: “Allah'a kulluk edin. O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya iyilik edin.” (Nisa; 36)
“Rabbin, ancak kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa sakın onlara öf bile deme, onları azarlama; her zaman onlara güzel değerli sözler söyle, acıyarak onlara daima kucak aç ve yumuşak davran ve Ya Rab beni küçükken bakıp büyüttükleri gibi sen de şimdi onlara acı, diyerek dua et!” (İsrâ; 24)
Bu ayetlerde anne-baba hakkının, Allah'a kulluktan sonra gelmesi, tüm diğer insani haller karşısında önceliği olduğunun açık kanıtıdır.
Mikdad b. Ma'kerib 'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah size analarınıza iyi davranmanızı tavsiye ediyor. (Bu cümleyi üç kez tekrarladı). Allah size babalarınıza iyi davranmanızı emrediyor. Allah size en yakın akrabanıza ve sonra yakınlık derecesine göre diğer akrabalarınıza iyi davranmanızı ve haklarını gözetmenizi tavsiye ediyor.” (Ahmet Bin Hanbel, İbni Mace)
Hatta bu Kütüb-i Sitte (17/471) de bu hadisin bir rivayette de şöyle bir ilave vardır. Hatta anne ve babası kendisine eza vermiş olsa bile iyilik yapılmasını Peygamberimiz tavsiye etmektedir.
16 Ekim 2014 Perşembe
BİZE ‘DELİ’ DESİNLER
Yeterince hizmet etmiyoruz
Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.” (Zariyat; 56) Allah-u Zülcelal, insanları başıboş hareket etsinler, nefislerinin istediği gibi yaşasınlar diye yaratmamıştır.
Efendimiz aleyhissalâtu vesselâmla birlikte, Bedir Harbi’nde üç yüz mümin vardı, üç yüz küsür mümin...
Harpten bir önceki gece, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kendisi için hazırlanan yerde durmadan ibadet yapıyor, ardından da Allah-u Zülcelal'e “Allah’ım! Bana yaptığın vaadini yerine getir. Sen, şu bir avuç topluluğu helak edersen, (kâfirler onlara galip olurlarsa) artık sana yeryüzünde ibadet edecek hiç kimse kalmaz!” diyerek, öyle yalvarıyordu ki Efendimizin cübbesi mübarek sırtından düşmüş, bu hali gören sahabe efendilerimiz, Hazreti Ebubekir radıyallahu anhu Efendimiz, dayanamayıp üzüntüden ağlıyorlardı.
Kardeşlerim, bizim de bu zamandaki halimiz aynen öyledir. Biz çok geriye gidiyoruz. Müminler olarak, Müslümanlar olarak çok geriye gidiyoruz. İslam için yeterince çalışmıyor, İslam hizmetinde gayretli olmuyoruz. Ya dünyayla, ya hep keyf ü sefayla; çayla, boş konuşmakla, malayani işlerle meşgul oluyoruz. Bu şekilde ömrümüzü bitiriyoruz. Biz bu haldeyken, mümin kardeşlerimiz de günahlara, şeytana, dünyaya, küfre meylediyorlar ve bu şekilde dinimizi kaybediyoruz!
Git gide Allaha ibadet edecek, hakiki olarak bir toplum, bir cemaat kalmayacak. Çalışmıyoruz, İslam için, Müslümanlar için, dinin yaşanması için yeterince gayret göstermiyoruz. Bu konuda çok üzgünüm.
Çalışalım! Her nerede oturursak Allah'tan bahsedelim. Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerinden, Allah-u Zülcelal ve Hazreti Resûlullah Efendimize itaatten bahsedelim. Allah-u Zülcelal’in rızası bundadır. Daima söylüyorum; Allah'a âşık olalım. O bize kalacak, o bize yarayacak, bize menfaat verecek olan odur. Kabirde onu öyle bir güzel göreceksiniz, onunla öyle ferahlanacaksınız ki ancak karşılaştığınızda bunun güzelliğini anlayabilirsiniz.
Herkese tevbeyi anlatalım…
Her bir insanın eline, kıyamet gününde bir kitap verilecek. Sabahtan akşama kadar ne yapmış isek kıyamet gününde, o kitapta bir sayfa olarak karşımıza çıkacak. Eğer Allah'ın zikriyle, ibadetiyle, İslam hizmetiyle meşgul olmuş; tevbeyi, namazı anlatmakla ömrümüzü geçirmiş isek o sayfa, şarkla garbı aydınlatacaktır. O kadar bir ışık, o kadar bir nur, aydınlık meydana çıkacak... ‘Cehennem ehli dahi o sayfayı gördüğü, o nura baktığı zaman azabı hafifleyecek’ diye söylenmiştir. O kadar ferah, o kadar güzel ve muazzam bir şeydir!
Eğer bir kul da bunun aksine ömrünü, günlerini hep gafletle, hep malayani ile hep günahlarla geçirmişse onun kitabının sayfaları da kıyamet gününde açıldığı zaman, bir karanlık, zulmet, pis bir koku ortaya çıkacaktır. Eğer diyor kitap, “Cennet ehli onu görürlerse cennet nimetlerinden lezzet almaları azalırdı.” O kadar biçimsiz, o kadar kabih bir şeydir, yani o kadar sıkıntılıdır.
Günlerimiz bu şekilde öyle ya da böyle geçiyor. Boşa harcamayalım onları. Elimizden geldiği kadar arkadaşlarımıza anlatalım, çalışalım. Onların imanına bak, bomba gibiydiler! Ashab-ı Kiram’dan bir kişi, bir yere gitseydi, kimi görse, kiminle karşılaşsa, rastladığı bütün insanları imana davet ediyordu. Çünkü onlar, Allah’a âşık idiler, imanları kuvvetliydi.
Bizde elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar onlar gibi yapalım. Onlar ne şekilde yapmışlarsa biz de o şekilde; nerede oturursak hep Allah'tan bahsedelim, Allah’ın rızasını kazandıracak amellerden bahsedelim. Bahusus tevbeden bahsedelim. Çünkü bir insan tevbe etmezse Allah-u Zülcelal’in rızası yolunda başarılı olamaz, o yola giremez. Tevbe etmeyen insan, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandıran amellerle arasını düzeltemez. O kimse Allah-u Zülcelal’e dua da ederse olmuyor.
Şimdi bakın! Dünya hayatına baktığımız zaman, nasıl bir kişi bir yere gitmek için oraya götüren bir yola giriyorsa tevbe de öyle Allah-u Zülcelal’in rızasına götüren bir yoldur. Sen o yola girmezsen o yere gidemezsin.
Tevbe, böyledir işte. Bakmayın, din garip olmuş, şimdi insanlar kıymetini bilmiyorlar. Tevbe, kişiyle Allah arasında öyle bir vesiledir ki, sayılamayacak kadar kıymetlidir. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Eğer siz, büyük günahlardan kendinizi muhafaza ederseniz, Allah azze ve celle sizin küçük günahlarınızı affeder ve çok güzel bir yere sizi nasip edecektir.”
9 Ekim 2014 Perşembe
Namaz hakkında Ayet-i Kerimeler
“Her nefis kendi kazandığından dolayı rehindir. Ancak amel defterleri sağından verilenler müstesna. Onlar cennettedirler. Günahkârlara sorarlar: ‘Nedir sizi cehenneme sokan?’ Onlar der ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik. Ceza gününü de yalanlardık. Nihayet bize ölüm gelip çattı.” (Müddessir 38-47)
“Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” (Taha 14)
“Birtakım insanlar ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur 37)
“Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 45)
“Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular; onlar cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır.” (Meryem 59)
Kur’an, bu ve benzeri onlarca ayetiyle namazı emrediyor ve namaz kılmamanın acı neticesini insanlara ders veriyor.
2 Ekim 2014 Perşembe
Kurban kesmenin fazileti
Kurban nisabına malik olanın, kurban kesmesi vacib iken, kurban kesilmeyen ev inleyerek, sahibine beddua eder, (Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara düçar kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Kurban kesmeyi bir nimet bilmeli! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye]
(Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hâkim]
(Kurbanın postunun her kılına ve her parçasına bir sevab vardır.) [Hakim]
(Kurbanlarınız semiz olsun. Onlar Sıratta bineklerinizdir.) [Zâd-ül mukvin]
(Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevab vardır. Kanının her damlası kadar mükâfat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun!) [İbni Mace]
(Kurbanlarınızı gönül hoşluğuyla kesin! Çünkü hiçbir Müslüman yoktur ki, kurbanını kıbleye döndürüp kessin de, bunun kanı, boynuzu, yünü, her şeyi kıyamette kendi mizanına konan sevabı olmasın!) [Deylemi]
(Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani]
(Kurban bayramında yapılan amellerden Allahü teâlâ katında kurban kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden Allahü teâlâ, onu muhafaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin!) [Tirmizi]
(Kurbanların en hayırlısı boynuzlu koçtur.) [İbni Mace]
(Ya Fatıma, kurbanının yanına git! Kesilirken orada bulun! Kurbanının yere akacak ilk kan damlasıyla, geçmiş günahların affedilir.) [İ. Hibban]
(Kesilen kurban, Kıyamette, etiyle, kanıyla 70 kat büyüyerek mizana konur.) [İsfehani]
25 Eylül 2014 Perşembe
Komşuya Ne Oldu?
Çağın albenili çehresiyle tanıştıkça hırslanıyor, hırslandıkça dünyevîleşiyor, dünyevîleştikçe de değerlerimize duyarsız hale geliyoruz. Gün geçmiyor ki bizi biz eden değerlerimizden birini ihmal veya ihlal etmiş olmayalım. İşte onlardan biri de komşuluk…
Kökü, “konuş-mak: birlikte yakın yerlere konmak, yerleşmek” fiiline dayanan ve eski Türkçe’de “konşu, konşı…” gibi değişik şekillerde telaffuz edilen komşu kelimesi, bilindiği üzere, evleri birbirine yakın veya bitişik kimseler için kullanılır. Ancak geleneğimizde komşu, evlerin yakınlığı manasının ötesinde bir anlama sahiptir. O da paylaşım, dayanışma ve gönül yakınlığıdır.
Bize göre gerçek komşu, evini, ekmeğini ve gönlünü komşusuyla paylaşabilen insandır. Komşu o kişidir ki, komşusuyla karşılaştığında selamlaşıp halleşsin, keder ve sevincine ortak olsun, kusurlarını araştırmasın, kendisine yönelik hatalarını affedip yüzüne vurmasın.
Dinimiz gerçek komşuyu, komşusu fakir düştüğünde ihtiyacını gideren, borç istediğinde veren, bir hayır isabet ettiğinde onu tebrik eden, şer isabet ettiğinde taziye ve tesellide bulunan, hastalandığında ziyaretine giden, öldüğünde cenazesini kaldıran ve komşusuna asla eziyet etmeyen erdemli şahsiyet olarak tanımlar. Bunlar, aynı zamanda komşunun komşu üzerindeki haklarıdır.
Sevgili Peygamberimiz s.a.v., “Cebrail, komşu hakkında bana öyle tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.”1 buyurmuşlardır. Bununla komşu komşuya mirasçı yapılmasa bile, komşu hak ve yükümlülüklerinin önemi vurgulanmıştır.
İyi davranmak
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, komşuya iyi davranmamızı emrederken2 Sevgili Peygamberimiz s.a.v. de Allah katında en hayırlı komşunun, komşusuna en çok hayrı dokunan olduğunu ifade buyurur.3
Bir müslüman, komşusuna ne kadar iyi davranır, onunla ne kadar iyi geçinirse, müslümanlığı da o denli kâmil demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyrulur ki: “Civarında bulunan komşu ile iyi geçin ki (gerçek) müslüman olasın.”4
İyi komşuluk ilişkileri toplumun huzur ve mutluluğu demektir. İyi komşuya sahip olmayı müslümanın saadetinden5 sayan Rasul-i Ekrem Efendimiz s.a.v., Allah’a ve ahiret gününe inanan kimsenin, komşusuna iyilik ve ikramda bulunmasını öğütler.6 O’nun komşu hakkında Ebu Zer r.a.’a yaptığı şu tavsiye oldukça manidardır: “Tencereyi kaynattığın zaman suyunu bol koy, sonra etrafındaki komşularına bak ve onlara da ver.”7
Hemen aklımıza, “Ya yapmış olduğumuz yemekten ancak bir ya da birkaç komşuya verebilecek durumumuz varsa?” diye bir soru gelebilir. Benzer soruyu Hz. Aişe r.a. validemiz, sevgili eşi, iki cihan güneşi Peygamber Aleyhisselam’a yöneltiyor:
- İki komşum var; birinin kapısı tam kapıma bakıyor, diğerinin kapısı ise arkadadır. Bazen her ikisine de verecek durumum olmuyor? Bunların hangisini tercih edeyim, hangisi daha çok hak sahibidir? Rasul-i Ekrem s.a.v. buyuruyor ki:
- “Kapısı kapına bakan daha çok hak sahibidir.”8
Hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere, üzerimizde en çok hakkı bulunan komşu bize en yakın olan komşudur. Dolayısıyla yardıma en yakın komşudan başlanması en uygun olanıdır.
18 Eylül 2014 Perşembe
İNSANA HİZMET HAKKA HİZMETTİR
İnsana hizmet
Şair Baki şöyle der: ‘Şu gök kubbe altında baki kalan, hoş bir seda imiş.” Kâinatın sahibine kulluk ve mahlûkatın sıkıntı ve meşakkatlerine ortak olmaktır hayata mana katan. Bir başkasının selamet bulabilmesi için kendi elindeki kibrit ile onun yolunu aydınlatmaktır.
Elinde olan ışık huzmesi çok bir aydınlık vermiyorsa, yüzünde sırlı nur ve elinde kandil mumu olanın, mum altlığı olmaktır. Başka bir ifadeyle, hizmete gücü yetmiyorsa hizmet edene hizmet etmektir.
Hz. Peygamberin omuzlarından yükselen İslam-ı Mübin, kendisine hizmet edeni kurtuluşa erdirmiş, ona dünya ve ahiret mutluluğun sunmuştur. Nasıl ki bir işçi kendisine verilen bir ücret karşılığında canla başla çalışıp patronunun takdirini ve güvenini kazanıyorsa, Allah’ın dini için her hangi bir dünyevi karşılık beklemeden hizmet eden kişiye de mülkün sahibi olan Allah’ın ikramı elbet kesintisiz ve sürekli olacaktır. Bu Allah’ın adaletindendir.
Yeryüzünü bizler için bir imtihan yeri kılan Yüce Allah, yeryüzüne gönderdiği her bir kulunu da kendisine halife kılmıştır. Kul dünyada yaptığı ameller ile o halifelik vazifesinin niteliklerine bürünür; ameli, ihlâsı, samimiyeti, ölçüsünde de müminin kalbi Yüce Allah’ın yeryüzündeki sıfatlarının bir tecelligah yeri haline gelir. Çünkü kul amel ettikçe Allah’ın sıfatları kulda tecelli eder.
Böyle bir durumda, kim Allah’ın kullarına dünya sahnesinde yardımda bulunur, onun kolu kanadı olur, hatta: “Bu mümin kardeşim de yeryüzünde Allah’ın bir halifesidir, bu yüzden ben bu kula hizmet etmeliyim, varsa sıkıntıları, gidermeliyim” derse o vakit, o kulun indinde Allah’a hizmet etmiş olur. Kula hizmet eden kişi de tıpkı Allah’a hizmet etmiştir. Allah’a hizmetkâr olana da kâinattaki canlı cansız tüm varlıklar hizmetkâr olur.
Bari hizmet edebe hizmet edelim
Yaratıcının dinine hadim olan kul, bir toprağa bastığında, Seyda Muhammed Konyevî Efendinin ifadesi ile, o toprak kendi lisanı ile yüce Allah’a: “Ya Rabbi sana hamd olsun ki, senin dinine hizmet eden, rızanı alan bir kul, benim üzerimden geçti.” der. Peygamber Efendimizin, “Kişi arkadaşının dini (ahlakı) üzeredir.” hadis-i şerifi ve sair ayetlerdeki “Sadıklarla beraber olun” ifadeleri de bir cihetle, insanın diğer bir insan üzerindeki etkisine işaret etmektedir.
İnsan, yaratılışındaki bir hikmetin neticesindendir ki, iletişim kurduğu bir başka mahlûkata tesiri dokunur. Yaratıcımız da bizlerin yaratılış nüvemize kodladığı bu tesir etme kabiliyetini, asıl itibari ile dinin emir ve yasaklarını bir diğer mümin kardeşimize anlatıp onlarda bir etki uyandıralım diye vermiştir.
İşte, böyle bir tesir oluşturma kabiliyetine sahip insanoğlu, yapacağı emri bil maruf nehy-i an-il münker ile bir başka âdemoğluna Allah adına hizmet etmiş olur. Şu dünya misafirhanesinde, Allah’ın bir diğer misafiri olan yaratığına iyilik eden kişi, böylelikle Hak Teala’nın misafirine ev sahipliği yaparak, ona Ensar (yardımcı) olmuş olur. Allah’ın misafirini ağırlamak onun hizmetinde olmak, hem o misafirin Allah katındaki kıymetini artırır hem de gerçek ev sahibi olan Allah’ın yüceliği takdis edilmiş olur.
Bundandır ki, biz müminlerin en büyük düşmanı olan şeytan aleyhillane, bitkinin, havanın, tahribatı için değil, bizzat tüm bunlara muktedir olabilecek olan insanın bozulmasına kast ediyor; insanoğlunun asıl gönderiliş vazifesini, yine insanın kendisine unutturmaya çalışıyor. Bu yüzden, insanoğlunun kendisini yoktan var eden Allah’a karşı kulluk yapmasını istememek sureti ile insanı, insana hizmetkâr değil; bir rekabetçi, bir düşman olarak gösteriyor.
Bundaki gayesi ise insanlar arasında nifak tohumu ekip kendi gibi Allah’a asi mahlûkatın sayısını arttırmaktır. Çünkü şeytan ve onun ehli de biliyor ki, şu yeryüzünün misafiri olan bizler, birbirimize düşüp ayrılık çıkarır isek, bu gök kubbenin altı niteliksiz, davasız nereden gelip nereye gideceğini bilemeyen insanlarla dolacaktır. Oysa bizi bir kan pıhtısından yaratan yaratıcımız, her çağda ve her mekânda, dostlarını bu dünya toprağından eksik bırakmamıştır.
Kimi şarkta kimi garpta, kimi Yemen’de, kimi şimalde, hepsi kendilerini Allah’ın sonsuzluk vaadine teslim etmiş şekilde, hayatlarını, Rahmanın biz kullarına adamışlardır.
Hiç unutulmayan iki insan
Yeryüzü kurulalı beri iki sınıf insan vardır ki hiç unutulmamışlardır. Örneğin, Hz. Âdem ve Hz. Havva annemiz yeryüzüne indiklerinden beridir hiç unutulmamışlardır. Sürekli nesilden nesile aktarıla gelmişlerdir. Bu birinci sınıf insanlar ki Allah’ın kendilerine verdiği maldan ilimden infak edip kendilerini Allah’ın dinine hasretmişlerdir. Diğer bir ifade ile insanlığın kurtuluşu için kendilerini Allah’ın kullarına hizmete adamışlardır.
Binaenaleyh; bu grup insanlara Yüce Allah sahip çıkmış, diğer inananları da bu kullarına yardımcı kılmıştır. Hatta sonraki gelen nesiller, geçmişteki güzel insanları daimi surette hayırla yâd edip onlara her devirde ve her çağda rahmet okumuşlardır. Mesela, bir Abdulkadir-i Geylani, ömrünü Allah’ın kullarına hizmetle geçirmiştir. Allah da kendi misafirleri kabul ettiği kullarına olan hizmetlerinden ötürü, Abdulkadir-i Geylani gibi zatları, kıyamete kadar diğer müslümanlar tarafından hayır ile andırmış, andırmaktadır. Diğer bir sınıf insanlar da vardır ki, Allah’a ve onun misafiri olan kullara eziyetleri sebebi ile her zaman ve her çağda lanet ile anılmışlar ve anılmaktadırlar.
Kim ki Allah’a hakkı ile kul oldu, kâinat ona hizmetkâr oldu.
Kim ki şeytana rabt oldu, cehennem ona yoldaş oldu.
İnsanoğlu yeryüzünün şehzadesidir. Lakin şehzadeler de bazı zaman yolunu kaybeder, gayya kuyularına düşerler, ıztırar dolu şehirlerin telaşı onları da sürükler; ta ki gelip pis bir dere yatağında duraklarlar. Yolunu kaybeden Allah’ın halifesi olan eşref-i mahlûkat için kendi imtihan serüveni, daha güzel yolu tercih edebilmek, nimetin kıymetine, farkına varabilmek için bereketli yol kazalarıdır. Yani, insan melek de değildir ki günah işlemesin; Allah kuluna, kul olmak zafiyeti içerisinde, bu ahvali ile kıymet verip, onu yüceltmiş; bazılarını da peygamber seçmiştir. Evliyalar halk etmiş, peygamberleri önümüze örnek, şühedaları bize iman fedaileri, âlimleri ise bizlere yol gösterici olarak seçmiştir.
Dünya işlerinin bir desisesi ya da birkaç hilesi varken, Allah yolunun binler desisesi, binler şeytani tuzakları vardır… Hizmeti asıl kıymetlendiren de çekilen bu çilelerdir. Bu çile insanı hamlıktan kurtarır; insanı insan-ı kâmil eder.
Kişi Allah’ın dinine hizmet ederse Allah da o kuldan razıdır demiştik.
Peki, ne vakit?
Âlim, edindiği ilmi üstülük kurma aracı görmediğinde; zengin, malı sebebi ile toplum içerisinde söz sahibi olmak niyetinden müstağni olduğunda; idareci, idaresi altında bulunanları, evladı veya babası olarak gördüğünde; tüccar, yaptığı her akdi Allah ile yapıyormuş gibi kabul ettiğinde, o zaman Allah da o kullarından razı olacaktır.
15 Eylül 2014 Pazartesi
ALLAH SENİNLEYKEN, SEN KİMİNLEYDİN?
Allah’ın Gazabı
Kıyamet ve mahşer günü hesap sorma günüdür. İnsanları yaratan ve onları dünya hayatında imtihana tabi tutan Allah-u Zülcelal, o gün onlardan hesap sorar.
Nitekim Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Yemin olsun, biz kendilerine Peygamber gönderdiğimiz milletlerden de, onlara gönderdiğimiz Peygamberlerden de hesap soracağız. Biz bunların yaptıklarını tam bir bilgi ile onlara anlatacağız. Çünkü biz onlardan uzak değildik. O gün amelleri tartmak gerçektir. Kimin iyi amelleri ağır gelirse o iflah olur. Kimin iyi amelleri hafif gelirse, ayetlerimize karşı işledikleri zulümden dolayı nefislerini hüsrana bırakmıştır." (A'raf; 6-7)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Siz, Rabb'inizin huzuruna vardığınızda, tercüman olmaksızın size soru soracak, siz de O'na cevap vereceksiniz." (Tirmizi)
Kıyamet gününde, ister hayır ister şer, bütün amellerimizden hesaba çekileceğiz. O günde, ameli kötü olanlar için ayet-i kerimede buyrulduğu gibi: "Yazıklar olsun o kullara..." (Yasin; 30) denilecektir.
Kalpler çarpmaya, vücutlar titremeye başlayacak
İnsanın başına nasıl bir dert bir musibet geldiğinde: "Ah! Çok kederliyim!" dediği gibi, kıyamet gününde de kafir ve münafıklar, hasret ve keder içinde böyle diyeceklerdir. Evet, o gün öyle bir gündür ki, nice büyük Peygamberler bile, hayret içinde olduğu için kendi nefislerinin kurtuluşu için "Nefsi, nefsi" (Ben ne yapacağım!) diyecektir.
Melekler halka dönecek, teker teker bütün insanları çağırararak; "Ey falan oğlu falan, hesaba gel!" diyecekler. İşte, o anda kalpler çarpmaya ve vücutlar titremeye başlayacak, akıllar yerinden oynayacak, hatta bazıları hesaba çekilmeden cehenneme girmeyi tercih edecekler.
‘Keşke bu çirkin amellerimizle Allah-u Zülcelal'in huzuruna çıkmadan ve rezil olmadan, doğrudan cehenneme gitsek’ diyeceklerdir. İşte, bu dehşetli gün gelmeden evvel, hazırlanmamız lazımdır.
İnsan, sonbaharda toprağa buğday atarsa, baharda orada ne biter? Buğday biter. Çiçek ekerse, çiçek çıkar. Toprağa diken tohumu atarsa, ondan diken çıkar. İnsan dünyada ne tohum ekerse, kıyamet gününde onu biçecektir.
Bu dünyada insanın kalbindeki, içindeki, ruhundaki şey görülmez, tam hakikatiyle meydana çıkmasa da zahiri âzâlar üzerinde belli olur. Fakat kıyamet gününde, tam hakikatiyle ortaya çıkacaktır.
İnsan son baharda ne tohum atarsa, baharda onu elde eder. Tohum atmayan kimseler, herkes harman zamanı buğdayını kaldırırken, tohum atmadığı için eli boş kalacaktır.
Dünyada ibadet, zikir yapmayan, Allah-u Zülcelal'e taatte bulunmayan kimseler de sonbaharda tohum atmamış gibi olurlar. Dünyada sonbaharda tohum atmayanlar, arkadaşları buğdayını pirincini kaldırıp sevinirken, nasıl pişman olup 'keşke ben de tohum atsaydım, tembellik yapmasaydım' diyorlarsa; bunun gibi bu dünyada hayır, taat ve zikir tohumu atmazsak, kıyamet gününde pişman oluruz.
Yazın buğday toplamayan kışın aç kalır
Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri bazen şu hikayeyi anlatırdı: "Eski insanlar, buğdayını biçtiği zaman, geride bazı taneler kalırdı. Fakir kadınlar ve erkekler de onu toplardı. O zamanlar, dul bir kadın ve yetişmiş bir de kızı vardı. Buğdaylar biçildikten sonra o kadına: "Gidin geride kalan taneleri toplayın. Şimdi tam zamanıdır. Eğer toplamazsanız kış mevsiminde perişan olursunuz. Kızın da sana yardım etsin." dediler.
Bu sözler karşısında, kadın: "Biz toplayıp ne yapacağız? Zaten ben ihtiyarım yakında öleceğim. Kızım da yetişkin olduğu için onu evlendireceğim. Dolayısıyla o tanelere ihtiyacımız yoktur." dedi.
Kış geldiğinde ne ihtiyar kadın öldü, ne de nasibi olmadığı için kızı evlenebildi. Kış mevsimi geldi, hava soğudu, evde bir şeyleri olmadığı için perişan oldular. Kadın sokağa çıkıp; "Buğday toplama yeri neresidir? Bana gösterin ki biraz buğday toplayayım!" deyince, ona: "Bu zaman buğday toplama zamanı değildir, her tarafı kar kaplamıştır. Onun vakti yaz mevsimindeydi." dediler.
Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri bu olayı anlattıktan sonra şöyle derdi: "İşte, bu dünyada daha vücudumuzda hayat varken, şimdi buğday toplama zamanı iken, hazırlığımızı yapalım. Kış mevsimi geldiği, kar diz boyu olduğu zaman, yani ölüpte kabre girdikten sonra pişman olacağız. Bana bir yol gösterin diyeceğiz. Ama o zaman iş işten geçmiş olacak ve amel yapma vakti bulunmayacaktır."
Şimdi amel yapma zamanı iken, elimizden geldiğince bunu değerlendirelim. Şimdi elimizde fırsat vardır. Yoksa, fırsat kaçtıktan sonra, o ihtiyar kadın gibi perişan oluruz.
Allah-u Zülcelal kullarına karşı çok merhamet ve şefkat sahibidir. Fakat biz O'nun bu sabrına, keremine güvenip aldanıyoruz.
Allah seninleyken, sen kiminleydin?
Bir gün Şeyh Ebu Hasan (r.aleyh), camide vaaz veriyordu. Evliyaullahtan Şibl-i Numani de caminin önünden geçerken onun vaaz ettiğini gördü. O diyordu ki: "Kıyamet günü Allah-u Zülcelal insana şöyle soracaktır: "Sana ömür verdim, bu ömrü nerede sarf ettin? Bu gençliği, kuvveti sana verdim, nerede sarf ettin? Günah işleyerek mi, sevap isleyerek mi yoksa boş gezerek mi geçirdin? Sana mal verdim, bu malı nereden kazanıp nereye harcadın, ölümü duydun buna ne hazırlık yaptın?"
Şeyh Ebu Hasan'ın bu şekilde vaaz verdiğini duyan Şibli, ona şöyle dedi: "Ya Hasan! Allah'ın kullarını o kadar korkutma!" O: "Peki, ne diyeyim ya Şibli?" deyince, dedi ki: "Sen onlara, Allah seninle beraberken, sen kiminle beraberdin diye sor!"
Bakınız, ne büyük bir sorudur. Allah devamlı olarak seninle beraberken, sen kiminle beraberdin? Buna nasıl cevap vereceğiz? Ben dünyayla, kötü insanlarla, keyf ve sefayla beraberdim mi diyeceğiz?
Allah, kendi kudret ve azametiyle bizimle beraber olup bizden hiç ayrılmıyorken, bizim başkalarıyla beraber olmamız, ne kadar büyük bir haksızlıktır. Oysa cevabımızın ne olması gerekirdi?
"Ya Rabbi! Senin bu zayıf yaramaz kulun, senin kuvvetinle, seninle beraberdir." dememiz lazımdı. O bizimle beraberken, bizim dünyayla, günahla, kötü insanlarla beraber olmamız çok ayıptır. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir." (Hadid; 4)
Onun için kendimizi hesap gününe hazırlayalım. Allah-u Zülcelal'in merhameti, keremi, bize sabretmesi, bizi mağrur ediyor. (Kendimizi güven içinde görüyoruz.) Yoksa eğer cenneti, cehennemi, haşir meydanını, sırat köprüsü veya mizanı, bir an bize gösterseydi, aklımız hemen başımıza gelecekti. Ama bu bir imtihandır. Allah-u Zülcelal imtihanın bitmemesi için göstermiyor.
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Sen Rabbinin kerim olmasıyla mı mağrur oluyorsun?" (İnfitar; 6)
Nasıl Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ile beraber olmaya muhtaç idiler. O, dinlerini muhafaza etmek için onlara bir delil idiyse, bunun gibi zamanımıza gelinceye kadar da Sadat-ı Kiram da bizim için delildirler.
Mevlana Halid-i Bağdadi kuddise sırruhu bir nasihatlerinde şöyle buyurmuştur: "En mühim vasiyetim şudur ki; ölümü, ahiret hallerini ve nimetlerin hakiki sahibini unutmayınız. Elden geldiği kadar Peygamberlerin Efendisinin sallallahu aleyhi vesellem sünnetine uymada ileri gitmeye çalışınız.
Zikir yapmamak; harpten kaçmak gibidir
Biz Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetindeniz. Elimizden geldiği kadar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat edip, aynı şekilde hareket etmeliyiz. Sahabe-i Kiram, açlık ve susuzluk içinde, bir hurma ile yetinerek harp yapıyorlardı. Peki, biz niçin: "Zikrimi yapamıyorum, nefsim şöyle etmiyor, böyle etmiyor!" diyoruz. Bu son derece yanlış bir şeydir. Kaldı ki zamanımızda kılıçla harp da yoktur.
Namaz kılmak, namaz kılmak için cemaate gitmek, imsaktan önce teheccüde kalmak, işte bunların hepsi (manevi) harptir. Bunları yapmadığımız zaman, benim kanaatimce, harpten kaçıyoruz demektir. Bunları yapmayan kimse, harp olduğu zaman da kaçacak demektir.
Allah-u Zülcelal bir insana muhabbet veriyor. Fakat insan, muhabbetin neden dolayı geldiğini, niçin verildiğini düşünmüyor. Halbuki kendisini Allah'a verdiği için, Allah da ona muhabbet vermiştir.
Bundan başka, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme uymuş, mutabaat etmiş idi. Bundan dolayı da muhabbet verilmişti. Fakat o mutabaat azaldığı zaman, insanın muhabbeti de azalıyor.
Çünkü muhabbet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatına bağlanmıştır. Bu dünyada bir şeyimiz kaybolduğu zaman, hemen onu aramaya koyuluyoruz. Peki, dünyada geçici olan, adi bir şeyimizi arıyoruz da, neden kaybolan muhabbetimizi aramıyoruz?!..
Halbuki insan, o muhabbetle Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanarak, cennete girip cehennemden muhafaza olacaktır. Haklı olarak, insan nasıl ki, kaybolan dünyalık bir şeyini arıyorsa, Allah-u Zülcelal'in muhabbetini daha ziyade araması lazımdır. O muhabbetin tekrar bulunması da, yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme mutabaat etmekle mümkündür. İnsan, Hz. Peygamber'e mutabaat ettiğinde, yine eski muhabbetini bulacaktır.
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Amin)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...