Wikipedia

Arama sonuçları

31 Temmuz 2014 Perşembe

İbadet Nedir - Niçin İbadet Ediyoruz ?

İbadet, Yüce Rabbimiz olan Allah(cc) 'ın, vermiş olduğu nimetlere karşı kulluk vazifelerimizi kapsayan genel bir fıkıh terimidir. Yerde ve gökte bulunan herşey Allah'ı tesbih ederler, onu zikrederler, her bir mahlukun ve eşyanın zikri farklı olabilir. Sonuçta istikamet tevhid'dir. Bir ve tek olan Allah'a şükretmek, emir ve yasaklarına uymaktır. De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. [En'am,162] Neden yapılan ibadetler, alemlerin rabbi için ? sorusuna, bütün nimetleri veren, bizi yaratan ve tek hükümdar olan Rabbimizin aklımıza gelmesi güzel bir cevap olur. İbadet, Allah için yapılırsa faydalı olur. Aksi halde, kişinin kendi zararına olur. Nitekim, riya olan işte hayır yoktur. (Birileri görsün, bilsin diye, gösteriş amacıyla yapılan ibadetler riya kapsamındadır) Niçin İbadet Ediyoruz ? Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. [Zariyat,56] İbadet kulluktur. Mademki yaratılış amacımız Allah'ı bir ve tek bilip, ona kulluk etmektir, o zaman ne duruyoruz ? "Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz." [Yasin,22] Rabbimiz, bizi yarattı, bize sayamayacağımız kadar nimet verdi, bizleri yanlız bırakmadı, en hayırlı mahluk olan insan olarak yarattı ve bizlere müslümanlığı nasip etti. Bizi o kadar sevdi ki, imtahan üstüne imtahan verdi, kendisine güvenenleri ve rızası için yapılan hiçbir ameli karşılıksız bırakmadı. Bizden kul olmamızı, kulluk etmemizi isteyen, sadece ondan korkmamızı, ona yönelmemizi, istedi. Tanınmak istedi, zikredilmek istedi, sevmek ve sevilmek istedi. O, ol dedi ve her istediği oldu. Artık imtahan dönemine vardık. Yaratılma amacımızı bilmemiz için peygamberler, kitaplar gönderdi. Birçok şeyi vesile kıldı. Ancak insanların çoğu, bu kadar verilen nimetin şükrü karşısında hep aciz kaldı ve hep aciz kalıyor. İbretlik çok olay oldu. Hatta birçoğunu Kur'an-ı Kerimde haber verdi. Ders alın, Şükredin, nankörlük etmeyin, itaat edin, isyan etmeyin öğütleriyle bizleri uyardı. O, hep güzel ve hayırlı olanı murat etti. Bizim ona kul olmamızı istedi. İsyan edenler ve karşı gelenler oldu. İtirazcılar ve nankörlükler arttı. Ancak samimi olan kulları, nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi, ne için yaratıldığımızın bilincini kavrayarak düşündüler. Ölüm sonrasına inandıkları, bu kâinatın bir düzen ile hareket ettiğini kavradıkları ve Allah emrettiği için, onun rızasını kazanmak için ibadet etme mecburiyeti hissettiler. İbadet ile onu zikretmek, onun rızası için çalışmak ve şükretmek ile, hem dünyamızı hem ahiretimizi kazanmamız gerekir. İmtahan vaktindeyiz. Bu imtahan içerisinde, sıkıntıya düştüğümüz ve rahatlığa kavuştuğumuz zamanlar olacaktır. Dua, ile Allah'a yönelerek ondan istemek, ondan beklemek ve ona güvenmek gerektiğini bilmekte bize yardımcı olacaktır. Nitekim Dua, ibadetin ta kendisidir (Hadis-i Şerif) Nasıl İbadet Etmeliyiz ? Müslümanlığımız gereği, yapılması tavsiye edilen ilk işimiz, Allah'ın adıyla başlamak sûretiyle samimi ve Allah(cc) rızası için yapılan niyettir. Niyetler samimi olmadıkça, ibadetlerde gösteriş oldukça ilerleyemeyiz. Bu yüzden, ilkönce niyetimizi kontrol etmeliyiz. İbadet etmek için fıkıh öğrenmemiz ve bilmemiz gerekir. (Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer. [Hadis-i Şerif, Deylemi]) Bütün farzlar, vacipler, sünnetler ibadettir. Namaz, oruç, zekat, hac, rızık temin etmek, zikretmek, yardım etmek, haramdan sakınmak, helali talep etmek, dua etmek, din kardeşinin sıkıntısını gidermek, Kur'an okumak, ilim öğrenmek, ilim öğretmek gibi Allah için yapılan her şey ibadettir. İnsanların en çok ibadet edeni, en çok Kur'an okuyandır. [Hadis-i Şerif, Deylemi] Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez. [Hadis-i Şerif, Taberani] İbadetlerdeki feyzi, bereketi, lezzeti almak ve yaşamak istiyorsak Fıkıh öğrenmeliyiz. Bu sitenin amaçlarından biri, fıkıh öğretmektir. Fıkıh ise, bütün dini bilgileri kapsayan en büyük İLİM'lerden biridir.

24 Temmuz 2014 Perşembe

İYİLİK KAYBOLMAZ, FENALIK UNUTULMAZ

Süfyan-ı Sevrî rahmetullahi aleyhiden bazı sözler - Eğer insanların ağraz-ı dünyadan âri (dünyevi hedeflerden uzak) olarak ilim tahsil edeceklerine emin olsaydım, Allah rızası için evlerine gider öğretirdim. - Cidden âlim olanlar, ziyaretlerini zenginlere hasretmezler. - Haksız sözleri tasdik eden dost değildir. - Kalp hulusu ile tahsil olunan ilim, ibadetin ta kendisidir. - Çok adam vardır ki, haktan yana görünür; münafıktır. Ebu Nasr Beşer İbnü’l-Haris rahmetullâhi aleyhiden… - Elem ve kederlerden masun (muhafaza) olmak isteyenler, kötü tabiatlılarla konuşmasınlar. - Medihten (övülmekten) hoşlanmak kadar ahmaklık tasavvur edilemez. Ebu Yahya Malik rahmetullâhi aleyhiden… - Bir köpek, fena ve kötü ahlâklı arkadaştan hayırlıdır. - Âhiret işlerine teşvik edecek arkadaş kalmadı. Şimdiki arkadaşlar, arkadaşının kalbini ifsat etmekten başka bir şeye yaramazlar. Ebû Derda rahmetullâhi aleyhiden… - İyilik kaybolmaz, fenalık unutulmaz. - Hayrın ne kadar ufak olsa da yine işle. - İlim olmayınca insan muttaki de olamaz Ubey İbni Ka’b rahmetullâhi aleyhiden… - Kitabullah’ı rehber edinenin hükmüne razı olun. Çünkü Cenab-ı Nebi aleyhissalâtu vesselâm bize Kur’ân’ı halef olarak bıraktı. - Açlık nur, tokluk şehvet ateşidir. - Hakikati söyleyenlerin ne kadar muarız ve tahkir edicisi olsa da düşmanları dahi onların ulviyetini tasdik ederler. Selman-ı Fârisî rahmetullâhi aleyhiden… - Gece ibadetlerini bırakma. - Sadık arkadaşını bir kabahatinden dolayı terk etme, zira o, müsait bir zamanda hatasını telafi eder. Talha bin Abdullah rahmetullâhi aleyhiden… - Çok zeliller vardır ki, hüsn-ü ahlâkı (güzel ahlak) kendisini aziz eylemiştir. Sû-i ahlâk (kötü ahlak) bir vahşettir ki, neticesi vahimdir. - Hayâsız bir ömürde hayır yoktur. Hz. Ali kerremallahu vecheden… - Seninle arkadaş olacak kimse; akıllı, fenalıklardan sakınan, sâfi, doğru ve dürüst kimse olmalı. - Halk arasında fenalıklar doğuracak sözler söyleme, dilini tut. - Senin hakkında bir fenalığa sebep olabilecek herhangi bir şeye bakmaktan gözlerini men et. - Dünyaya aldanıp da saraylar kurmaktan çekin. - Bir dostunun Allah’a sevgisi yoksa sadık bile olsa ondan ayrıl. - Sır, bence anahtarı kaybolmuş, kapısı mühürlenmiş, kilitli bir ev içindeki vediaya (emanet) benzer. - Akıl din ile; din akıl ile beraberdir. Abdullah bin Hasan rahmetullâhi aleyhiden… - Salihlerin bulunduğu yerlere rahmet nazil olur. - Cemal-i ilim cemal-i servetten efdaldir. (İlmin güzelliği zenginlik güzelliğinden üstündür.) - Kendini senâ eden (öven), kadir ve itibardan düşer. İmam-ı Âzam rahmetullâhi aleyhiden… - Elli senedir halkla temas ederim. Ne günahlarımı affedecek bir dost, ne de gazabımı teskin ve ayıbımı örtecek bir arkadaş bulabildim. - İlmi ve faydalı şeyleri bırakıp da cahiller ve kararsız adamlarla konuşmaya koyulmak, ahmaklık gibidir. - (Ey ilim ehli!) İlmi zillete düşürmeyin. Cahil ile ünsiyetten daha elim bir şey yoktur. Zemahşeri rahmetullâhi aleyhiden… - Büyük bir fenalığa karşı akla gelecek iyilik, onu af etmektir. Lakin en büyük iyilik, fazladan kendisine iyilikte bulunmaktır. - Seni zemmedeni methetmen (aşağılayanı övmen), (sevap ve fazilet açısından) ciğerpareni öldüren adamın oğlunu ölümden kurtarmak gibidir. Hazret-i Aişe radıyallâhu anha validemizden… - İyi ahlâkın alametleri şunlardır: Halkla olan münasebette munis ve sadık olmak, Ana-baba ve akrabayı ziyaret etmek, İyilik edenleri mükâfatlandırmak, Komşunun, dostların, yakınların ayıplarını örtmek. Muhyiddin-i Arabî rahmetullâhi aleyhiden… - Birlik kuvvettir. Müslümanlar İslâmî bağlarla birbirlerine bağlanıp uzlaşırlarsa, yıkılmaz bir kale gibi olurlar. Din düşmanlarının bütün tecavüzlerine, zulüm ve taarruzlarına, düşmanların hilelerine karşı koymak ve korunmakta muvaffak olurlar. Ve dünyada en sadık dost, en civanmert kardeş ve arkadaşa nail olurlar. - Mürüvvet sahibi odur ki, halkın iyiliklerini görür, fenalıklarını görmez. - Nefsinin noksanını görmekte kör olanın günden güne azgınlığı artar. Davut bin İsfehânî rahmetullâhi aleyhiden… - Af aklın zekâtıdır. - Kendini, nefsini beğenmek kadar ahmaklık olamaz.

18 Temmuz 2014 Cuma

AF VE MAĞFİRET AYI: RAMAZAN-I ŞERİF

Kadir Gecesi’ni arayalım Oruçla insan şeytanı kahreder Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “... Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer; 10) Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan ayında oruç tutanlardır.” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor. Her amelin bir sevabı, her sevabın da bir hesabı vardır. Bazı ameller vardır ki her bir tanesi on sevaptır, bazıları yetmiş sevap, bazıları da yedi yüz sevaba kadar gider. Bazı ameller de vardır ki o amellere, Allah istediği kadar sevap verebilir. Orucun sevabı ise Allah-u Zülcelâl’in karşılığını hesapsız olarak verdiklerindendir. Bu hüküm, hadis-i şeriflerde bildirilmektedir. Denilmiştir ki: “Oruç tutmaktan maksat, Allah’ın düşmanını kahra uğratmaktır; o da şeytandır. Şeytan’ın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmekle olur. Bunun yolu ise oruçtur.” İbn Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü oruç ve Kur’an, kul için şefaat edeceklerdir. Oruç şöyle diyecektir: ‘Ey Rabbim! Ben, onu gündüzleri şehevi arzulardan almıştım.’ Kur’an da şöyle diyecektir: ‘Ben de onu, geceleri uykudan, dinlenmekten almıştım.’ Onların böyle demeleri üzerine, her ikisinin de şefaatleri makbul olur.” (Ahmed bin Hanbel, Taberani, İbn-i Ebi’d Dünya, Hâkim) Ramazan ayı, Allah’ın rızasına ulaşmak, cennet nimetlerini elde etmek ve cehennemden azat olmak için çok büyük bir vesiledir. Dikkat edersek hadis-i şeriflerde geçtiği üzere Ramazan ayı, hakkını yerine getirenlere şefaat edecektir. Burada, bizlere bir işaret vardır. “Onun hakkını yerine getirmek”… Çok kısa bir cümle olduğu halde, altında çok büyük manalar vardır. Orucun hakkını yerine getirmek, Allah’ın bütün emir ve nehiylerini gözetmekle olur. Demek ki Allah-u Zülcelâl, kabirde ve kıyamet gününde perişan olmamamız için bize Ramazan ayını ve Kur’an’ı nur olarak vermiştir. Öyleyse bizlerin de Ramazan ayına hürmet konusunda çok dikkatli davranması gerekir. Ramazan ayında, bol bol Kur’an okuyarak, kabir ve kıyamet gününün karanlığına karşı, bu iki nuru elde etmemiz gerekir. Bu mübarek ayda, gece gündüz demeyip elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl’i zikredelim. Hayırlar harmanı… Ramazan ayı öyle bir hayırlar harmanıdır ki, bildiğimiz gibi değil! Onu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Hz. Ömer radıyallahu anhu buyuruyor ki: “İnsan, Ramazan ayında yemek yemek için sahura kalkıyor, bu sünnettir. Fakat onun niyeti, esas olarak namaz kılmak zikir yapmak, ibadet etmek olsun.” Herhangi bir kimse, Ramazan Ayı'nın gecelerinde uyanıp kalkmak için yatağında hareket ettiğinde, bir melek şöyle nida ediyor: “Kalk! Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun.” Kalktığı zaman yatağı: “Ya Rabbi! Ona, cennette ipekten yataklar ver” diye, dua ediyor. Elbiselerini giydiği zaman elbiseleri: “Ya Rabbi! Cennet hurilerinden, cennet elbiselerinden ona ver” diye, dua ediyor. Ayakkabılarını giydiği zaman ayakkabıları: “Ya Rabbi! Onu sırat köprüsünden çabuk geçir, ayağı kaymasın, ateşin içine düşmesin” diye dua ediyor. Abdest almak için suyun yanına gittiği zaman, su: “Ya Rabbi! Onun günahlarını affu mağfiret et, onu günahlardan temizle” diye dua ediyor. Abdest alıp namaz kılmak için seccadesinin üzerine geldiği zaman, ev: “Ya Rabbi! Onun kabrini genişlet, dar etme, ona kabirde azap verme” diye, dua ediyor. Namaz kıldıktan sonra veya namazın içindeyken, Allah-Zülcelâl o kula şöyle nida ediyor: “Ya kulum! Dua senden, kabul benden. Sen iste, ne istersen vereceğim.” İşte, Allah-u Zülcelâl, Ramazan ayının hürmetine, bu fırsatı bize veriyor. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, ibadetinden sonra, tekrar kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse, o rahat ettirmesi de ibadettir. Bu ayda vaktimizi gafletle geçirmemeliyiz. Çünkü çok kıymetlidir. Nitekim bir gün, Allah Resulü minbere çıkarken Cebrail aleyhisselâm gelmiş ve: “Ramazan-ı şerîf’e erişip de günahlarını affettiremeyen kimse, rahmetten uzak olsun! Yanında Sen’in ismin zikredildiği hâlde salât ve selâm getirmeyen kimse, rahmetten uzak olsun! Ana babasının yaşlılığına erişip de veya onlardan birinin ihtiyarlığını görüp de, cenneti kazanamayan kişi rahmetten uzak olsun!” diye dua etmiş, Allah Resulü aleyhisselatu vesselam da her birinden sonra: “Âmîn!” buyurmuşlardır. (Hâkim, IV, 170/7256) Demek ki, Ramazan-ı Şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur'an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza etmek ister çünkü dehşetinden artık hakikatin farkına varmıştır, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim. Af ve mağfiret ayı Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelâl, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan Ayı'nın ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Kim, inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, Müslim) Onun için firsat elimizdeyken, bunu iyi değerlendirmemiz ve kendimizi Allah-u Zülcelal'in affına müstahak etmemiz lazımdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, sanki kıyameti ve cehennemi görüyordu. Onun için demiştir ki: “Eğer benim ümmetim, Ramazan ayında kendileri için neler olduğunu bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” Ama insanın nefsi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, Ramazan'ın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Nefsimizi azarlayarak ona: “Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!” dememiz ve Efendimiz aleyhisselatu vesselamın buyurduğu gibi davranmamız lazımdır. Cennete çağırılıyoruz Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzeli ve daha fazlasıyla karşılık vardır. Yüzlerine ne kara bulaşır ne de aşağılanırlar. Cennet ehli işte bunlardır. Orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus; 26) Allah-u Zülcelâl, kullarına karşı şefkat ve merhamet sahibi olduğu için, daima onları imana ve dolayısıyla cennete çağırır. İnsanın başına kötü olarak ne gelirse, nefsinden dolayı gelir. Nefis, insana o kadar düşmandır! Nefis, insana der ki: “Sen ölünceye kadar nasıl namaz kılacaksın? Ramazan ayında, bir ay boyunca nasıl yemek yemeyeceksin, sigara içmeyeceksin, su içmeyeceksin, çay içmeyeceksin? Mallarının zekâtı çoktur, nasıl onun hepsini başkalarına vereceksin? Bütün bunlara nasıl dayanacaksın!” diye daima arsızlık ve yaramazlık yaparak, sahibini şeytanın tarafına götürmek için hatara ve fikirler ileri sürer. Nefis, çok yaramazdır. Bazen de sahibine: “Sen bu şehvetinden, bu gafletinden kendini hiç kurtaramazsın. Bunlardan kurtulmanın çaresi yoktur!” diye, ümitsizlik aşılamaya çalışır. O böyle söyleyince, kişi de o şehvetine ve gafletine, ‘Nasılsa kurtulamıyorum’ diye devam ediyor. Hâlbuki böyle bir şey yoktur. Bir kimsenin böyle düşünmesi çok gariptir. Kim: “Benim bu şehvet duygularımdan, bu gafletten kurtulmam imkânsız. Eğer kurtulursam da bu çok acayip bir şey olur!” derse, o kimse, Allah-u Zülcelal'in ilahi kudret ve azametini -hâşâ- aciz görüyor demektir. Oysa onun nefsine hidayet vermek, Allah-u Zülcelal'in katında nedir ki? Allah için hiçbir şey zor değildir. Fakat nefis ve şeytan insanı ümitsiz etmeye çalışmaktadır. Hâlbuki insanın aklı vardır; nefsin bu gibi arzularına karşı mücadele etmesi ve bunların bir hatara, bir vesvese olduğunu kabul etmesi gerekir. Kadir gecesinin kıymetini bilelim Ramazan ayı içerisinde, Kur’an-ı Kerim’de bin aydan daha hayırlı olduğu haber verilen Kadir Gecesi bulunmaktadır. Bin aydan daha kıymetli ve faziletli olan Kadir Gecesi’ni fırsat bilip kendimizi kurtaramazsak Allah’ın nasip ettiği aklın, bize ne faydası var ki? … Kadir Gecesi, çok büyük ve şerefli bir gecedir. Bu gecenin büyük ve şerefli olmasından dolayı da bu gecede yapılan ibadet ve bu ibadeti yapan kimse de büyük ve şerefli kimselerden olmaktadır. Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Leyle-i Kadir’i bilhassa Ramazan’ın son on gününde aramamızı bizlere tavsiye etmiştir. Ulemanın birçoğu, Kadir Gecesi'nin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğunu, bazıları ise ya yirmi bir, ya yirmi üç veya yirmi beş veya yirmi dokuzunda olduğunu söylemişlerdir. Ulamanın çoğunluğu, yirmi yedinci gecesi olabilir, dediği için hepimiz o geceyi Kadir Gecesi olarak biliyoruz. Fakat başka geceler de olabilir. Onun için diğer gecelerde de kendimizi yapılması gereken ibadetlerden mahrum etmemeliyiz. Bu gece, bin aydan daha hayırlı olduğu için çok iyi değerlendirmek lazımdır. Bu gecede “Allah-u Zülcelâl, bizi, benim kulum gerçekten samimiyet ve ihlâsla rızamı istiyor” diye görsün. O şekilde davranalım.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Vah Günahlarım!

Rivayet edildiğine göre Hz. Ali r.a., günahlarından korkup ümitsizliğe düşen birine: – Seni bu hale düşüren nedir, diye sordu. Adam: – Büyük günahlarım, diye cevap verdi. Hz. Ali r.a.: – Hay yazık sana! Allah’ın rahmeti senin günahlarından daha büyüktür, dedi. Adam: – Benim günahlarım hiçbir şeyin temizlemeyeceği kadar büyük, dedi. Hz. Ali r.a.: – Hayır! Asıl senin Allah’ın rahmetinden ümidini kesmen, işlediğin günahlarından daha büyük, dedi.

10 Temmuz 2014 Perşembe

ZEKâT SORULARI

Zekât ne demektir? Zekâtın hükmü nedir? Zekâtın sözlük anlamı, artmak, çoğalmak, arınmak ve bereketlenmek demektir. Dini anlamda zekât; ‘Nisab’ adı verilen, asgari zenginlik ölçüsündeki bir malın belirli bir miktarını, belirli bir zamandan sonra, Allah rızası için ihtiyaç sahibi kimselere karşılıksız olarak teslim etmektir. Zekât verebilecek niteliklere sahip olan bir insanın zekât vermesi, farzdır. Bu; kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Bunun için zekâtı inkâr etmek küfürdür. Farz olduğu halde onu yerine getirmemek, diğer farzları işlememek gibi günah ve haramdır. Zekât vermemenin cezası nedir? Zekât vermemenin hem dünyada hem de ahirette azabı vardır. Ahiretteki azabı, yakıcı, şiddetli bir azaptır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Altın ve gümüşleri biriktirip Allah yolunda harcamayanları, büyük bir azabın beklediğini müjdele. Kıyamet günü, altın ve gümüşleri ateşte kızartılarak, bunlarla sağları, solları, yanları ve sırtları dağlanır. ‘İşte bunlar biriktirdiğinizdir. Biriktirdiğinizin tadına bakın.” (Tevbe; 4-5) Allah için zekat vermek, dünya nimetlerinden uzaklaşarak, ahiret için yapılan karlı bir ticarettir. Onun için insan, elindeki bu varlığı ve zenginliği, Allah-u Zülcelal’in verdiğine ve yine O’nun bir gün alabileceğine inanıyorsa, emretmiş olduğu zekâtı verirken de cimrilik yapmamalıdır. Dün Karun’u malları ile beraber toprağa yutturan Allah-u Zülcelâl, bugün senin malını da elinden alabilir. Dünyada verilen cezanın bir çeşidi de budur. Bunu akıldan hiç çıkarmamak lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur: “O mallarda, dilencilerin ve mahrum kalanların hakkı vardır.” (Mearic; 24-25) Nisab ne demektir? Altının nisabı 20 miskal, gümüşün nisabı ise 200 dirhemdir denilmektedir. Bunlar, bugünkü ölçülere göre ne kadardır? Nisab; zekâtın farz olabilmesi için, zaruri ve aslî ihtiyaçların dışında, sahip olunan malın en az sınırıdır. Hanefi mezhebine göre; bu günkü ölçülerle altının nisabı yaklaşık 85 gramdır. Gümüşün nisabı ise yaklaşık 700 gr.dır. Şafii mezhebine göre; bugünkü ölçülerle altının nisabı yaklaşık 85 gr.dır. Gümüşün nisabı ise 504 gr.dır. Zekât Ramazan ayında mı ödenir? Vakti girmeden önce zekât ödenir mi? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, şartlar tamamlandıktan sonra, zekâtın hemen verilmesi gerekir. Bir kimseye zekât vermek farz olur da bu zekâtını ödeme gücüne sahip olursa onu geciktirmesi caiz değildir. Zekâtın farz olmasının şartlarından birisi de üzerinden bir yıl geçmiş olmasıdır. Zekâtın Ramazanla hiçbir münasebeti yoktur. Mal sahibi, hangi tarihte nisaba malik olmuşsa, o andan itibaren üzerinden bir yıl geçtiği vakit, onun zekâtını vermeye mecburdur. Zekât vermekle yükümlü olan kişi, özürsüz olarak zekâtını tehir ederse günahkâr olur. Bir kimse, ödeme gücüne sahip olduğu halde zekâtını tehir ederse, bunu tazmim etmesi gerekir. Bu mesele, bir kişinin yanında bulunan emanet mala benzer. Sahibi bu emaneti istediği zaman onu nasıl ödemek gerekirse, zekât vakti gelince onu da hemen ödemek gerekir. (Durrü’l-Muhtar; 2/16) Nisaba malik olan bir kimsenin zekâtını, yılı dolmadan önce kendi isteği ile vermesi caizdir. (Fethü’l-Kadir, 1/516; el-Mühezzeb, 1/166; el-Muğni, 2/629) Vakti gelmeden önce yıl içerisinde verilen zekâtlar, hesap edilerek, yılsonunda, yani vakti girince verilmesi gerekli olan zekât miktarından düşürülür. Zekât verilirken ticaret malları alış fiyatıyla mı yoksa satış fiyatıyla mı değerlendirilmelidir? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, satım için bulundurulmayan sabit eşyalar (demirbaşlar) düşüldükten sonra, üzerinden bir yıl geçmiş olan ve zekâtın kendisine farz olduğu ticaret mallarının değerlerinin tespit edilmesi gerekir. Meşhur olan görüşe göre, zekâtın farz olduğu anda, pazarda malın satıldığı günün fiyatı üzerinden değerlendirme yapılır. Bu fukaha çoğunluğunun görüşüdür. Bundan dolayı tercihe uygun olan, üzerinden bir yıl geçince malın zekâtının, ödeneceği gündeki çarşıdaki fiyatı esas alınarak değerlendirilmesi gerektiği şeklindeki cumhurun görüşüdür. Satış fiyatından maksat ‘toptan satış’ fiyatıdır. Çünkü bu, ihtiyaç halinde kolaylıkla satılabilecek fiyattır. Ticari malların zekâtları kendilerinden mi verilir yoksa kıymeti mi verilir? Hanefi mezhebine göre; tacir zekâtını, malın kendisinden vermekle, kıymetini vermek arasında serbesttir. Yani, bir yıl tamamlandığı zaman, mal sahibi, ticaret malının kıymetinin 1/40’ını vermekle, ticaret mallarının kendinden 1/40’ını vermek arasında serbesttir. Zengin bir kimse, fakir olan damadına zekât verebilir mi? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, damat hakiki evlat sayılmadığı için muhtaç olduğu takdirde kayınpederiyle kayınvalidesinin zekâtlarını alabildiği gibi, zengin bir damat muhtaç kayınpederiyle kayınvalidesine de zekât verebilir. Bir kimse ticaret yapmak için değil de paranın değerini muhafaza etmek için bir arsa alıp muhafaza etse, iyi bir müşteri çıkınca da satma ihtimali olsa, arsa üzerinden bir yıl geçince zekâtının verilmesi gerekir mi? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, bir kimse ticaret maksadı ile değil de elindeki paranın bugünkü değerini muhafaza etmek için bir arsa satın alır ve üzerinden bir yıl geçerse zekâtının verilmesi gerekmez. Çünkü gayesi ticaretle meşgul olup devamlı alış veriş yapmak değildir. Ancak emlak alım satımı yapan kimse, bu işin ticaretini yaptığı için zekât vermesi lazımdır. Sabit mallarda (demirbaş) zekât var mıdır? Zekât verilmesi gereken ticaret malında dikkate alınan şey, malın dönüp dolaşan (mütedavil) bir özelliğe sahip olmasıdır. Ticari mahallerde bulunan, alınıp satılmayan binalar ve sabit eşyalar, değerlendirme anında hesaba katılmaz ve bunların zekâtı verilmez. Ticaret yapan bir kimsenin elindeki ticaret malı yıllarca kalsa yine her sene zekâtını verecek midir? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, ticaret yapan bir kimsenin elinde ticaret malı yıllarca kalsa bile nisaba ulaştığı takdirde, mutlaka her sene hesaplanıp zekâtı verilir. (Fetava el-Kübra, 2/43) Ziynet eşyasına zekât düşer mi? Hanefi mezhebine göre, altından ve gümüşten yapılmış olan; nişan yüzüğü, küpe, bilezik gibi ziynet eşyaları nisab miktarına ulaştığında, üzerinden bir sene geçtiği zaman zekât vermek gerekir. (Fethu’l-Kadir, 1/574; Durrü’l-Muhtar, 2/41) Şafii mezhebine göre, kadının sahip olduğu altın ve gümüşten olan ziynet eşyasının üzerinden bir sene geçmiş olsa bile, zekâta tabi olmaz. Çünkü bu mezhebe göre, kadının ziynet eşyası, insanın normal olarak kullandığı elbise gibidir. Fıtır sadakasını (fitre) kimler ve ne zaman verirler? Fıtır sadakası, Ramazan ayının sonuna yetişen ve asli ihtiyaçlarının dışında en az nisab miktarı bir mala sahip olan her hür Müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Buna kısaca “fitre” de denir. Bu sadaka; orucun kabulüne, ölüm sırasında sıkıntılardan ve kabir azabından kurtuluşa bir vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye ve onların da bayram sevincine katılmalarına bir yardımdır. Hanefi mezhebine göre, fitre, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olur. Ancak bu vakitten önce veya sonra da verilebilir. Önceden verilmesi ile fakirler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar. Bu nedenle, Ramazan ayı içinde verilmesi daha iyidir. Şafii mezhebine göre, fitre sadakası Ramazan ayının son akşamında güneşin batmasından itibaren vacip olur. Bayramdan sonraya bırakılması ile sadaka düşmez, kaza edilmesi gerekir.

3 Temmuz 2014 Perşembe

HAKİKİ DOSTUN MÜKâFATI

Bir dostun en hakiki yoldaşı, hiç şüphesiz üzerinde hiçbir münafıklık alameti bulunmayan, hakiki samimiyeti özünde taşıyan kimsedir. Ne emanete hıyanet eder, ne yalan söyler ne de söz verdiğinde sözünden döner. Velhasıl, kişinin milyonlarca arkadaşı olsa da dostları, bir elin beş parmağını geçemeyecek kadar azdır. İnsan yarenini daha özenli seçer ya da hayatındaki tecrübelerle tek tek elenirler. Dostluktan muhabbet açılınca aklımıza ilk gelen, sahabelerden hep Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu oluyor. Hz. Resulullah’a dostluğu yanında, elbette Rabbine olan teslimiyeti ve muhabbeti de dikkat çekiyor. Hatta üzerine ayetler indiriliyor… “Ümmetine en şefkatli muamelede bulunan hak Peygamber 124.000 sahabesinin her birinin ayrı ayrı takipçisi ve destekçisiydi. Öyle ki; her biri bu samimiyetten ötürü, en çok kendisinin sevildiğini iddia edebilirdi. Çünkü hangisi onunla bir dem beraber olsa oradan Muhammedi kokular ve nurlarla gönlü doymuş bir halde kalkıyordu. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, her vakit namazından sonra sahabelerin halini hatırını sorar. İhtiyacı olanın Mescid-i Nebevi’den çıkmadan ihtiyacı giderilir; suali olan cevabını almadan ayrılmazdı oradan. Eğer mescide iki ya da üç vakit üst üste gelemeyen olursa bizzat kendisi ziyaretinde bulunur; hasta ise şifası için dua eder, bir ihtiyacı var ise giderilmesi için yardımcı olurdu. Bir gün, yareni Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu da mescide gelemedi. Bu hal, iki veya üç vakti bulduğunda, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem hüzünle onu ziyaret için yola koyulur. Bir yandan da eğer bir hastalığı varsa şifa bulması için, yok borcu ya da dünyalık bir meşgalesi varsa Rabbi’sinden onu gidermesi için yardım ister… Yolda Cebrail aleyhisselam ile karşılaşırlar. Fakat Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şaşkınlaşır, bir türlü anlam veremez Cebrail aleyhisselâmın haline ve sorar: - Nedir bu halin Ya Cebrail? Niçin hasır içerisindesin? Hz. Cebrail: - Ya Resulellah, arkamdaki binlerce melekle beraber Ebu Bekir şerefine arza gönderildik. Ebu Bekir (radıyallahu anhu) öyle bir fedakârlık yaptı ki bizler de kendisini örnek almak istedik. Bu gün içerisinde; son bir kıyafeti üzerindeyken, sahabelerden ihtiyaç sahiplerinden biri kapısını çaldı. İhtiyacının bir kıyafet olduğunu belirtti. Ve Allah rızası için Ebu Bekir’den yardım istedi. O da o sahabenin ihtiyacını giderdi fakat kendisi hasıra sarılmak zorunda kaldı ve namazını da hem utanarak hem ağlayarak, bu şekilde eda etti. Elbisesi olmadığından, cemaatle namaza da iştirak edemedi. Biz de Allah’dan ona bir haber getirdik, dedi. O ki Kureyş’in ve Mekke’nin en tanınmış, en varlıklı ailelerinden idi. Çıkıp sokaklara seslense ihtiyacı giderilebilecek bir dost. Sadece Rabbi’sinden ihtiyacının giderilmesini istedi belki de. Sıkıntısını Rabbi’sine ısmarlamış ve sabırla beklemişti. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, gözlerinde mübarek yaşlarıyla Hz. Cebrail’e yoldaş oldu. Ve Hz. Ebu Bekir’in evine geldiler. Kapıyı çaldılar. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu kapıdan başını uzattı. Nurlu yüzünde, edepten ötürü bir kızıllık vardı. Belki sevgilisini, gönlünün huzurunu karşısında görmek onu utandırmıştı. Cebrail aleyhisselam: - Ey Ebu Bekir, Rabbim beni sana gönderdi ve buyurdu ki; “Ya Cebrail, ben Ebu Bekir kulumdan razıyım. Sor bakalım kulum da benden razı mıdır?” Hz. Ebu Bekir’in dizlerinin bağı çözüldü. Gönlünün bağları şenlendi. Rabbi’si, kudret ve şanı yüce olan Rahman ve Rahim olan biricik Rabbi’si, zerre gönlüne hitapta bulunmuş ve ona lütufta bulunmuştu. İnci inci ağlamaya başladı. O ki Kuran’ı okurken (veya Allah’ı zikrederken) yanan ciğerinin kokusu, tüm Mekke sokaklarını doldurmuştu da aç olanlar, bir lokma tadabilmek için onu ziyaret ettiğinde, yanan Ebu Bekir’i bulmuştu. O ki teslimiyetin zirvesinde yaşayan ferman… O ki hüzün yolunda üçten biri olmuştu… O ki her asırda, her demde, her lahzada aşk hazinesinin rayihası… - Ey Cebrail, ben kimim ki, ben kimim ki Rabbimden razı gelmeyeyim. Razıyım elbette ondan gelene… Razıyım elbette ondan iletilene… Razıyım elbette Rabbimden her demde… Diyerek, olduğu yerde aşkın küllerini savururcasına dönmeye başladı.” Bir aşk hikâyesi… Bir rızalık hatırası… Bakınız, dostluk adına nice kıssalar, mucizeler, hatıralar anlatılır. Ama Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhunun teslimiyeti ve sevdası bambaşkadır. Ölümün dahi bölemediği kusursuz vuslatlar ve sayısız hasretler vardır. Zamanlar farklı, diyarlar farklı, mesafeler zorlu, kişiler iştiyaklı olsa da kusursuz hediyeler taşıyan yürekler vardır.

26 Haziran 2014 Perşembe

Ramazan, Kur'an ayıdır

Ramazan ayını değerli kılan nedenlerden birisi, Kutsal kitabımız olan Kur'an'ın bu ayda indirilmiş olmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da " Ramazan ayı insanları kurtuluş yolan götüren, doğruyu yanlıştan ayıran Kur'an'ın indiği aydır. "(Bakara suresi, ayet 185) buyurmuştur. Kur'an', Allah tarafından insanlara öğüt vermek ve yol göstermek için gönderilmiştir. Bu nedenle Kur'an insan için hayati değer taşır. Kur'an okumak bir ibadettir. Peygamberimiz Allah'ın bildirdiği görev ve sorumluluklarımızı sıkça hatırlamamız için Kur'an'ı çok okumayı teşvik etmiştir. Müslümanlar, ramazan ayında Kur'an okumaya her zamankinden daha çok özen gösterirler. Bunun için evlerde veya camilerde bir araya gelerek, her gün Kur'an'dan yirmi sayfa okurlar. Ramazan ayının sonuna gelindiğin de ise Kur'an'ı baştan sona bir kez okumuş olurlar. Buna hatim denir. Daha sonra hatim duası yapılır. Müslümanlar yüzyıllar boyu bu geleneği devam ettirmişlerdir. Kur'an, Ramazan ayında inmeye başlamıştır Kur'anıkerim, ramazan ayının Kadir Gecesi'nde indirilmeye başlanmıştır. Kadir gecesi ramazan ayının 27. gecesi olarak bilinir. Yüce Allah Kadir Gecesi'nin "Bin aydan daha hayırlı" olduğunu haber vermiştir. Peygamberimiz de "Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Kadir Gecesi'ni değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhari) buyurarak, bu gecenin önemini belirtmiştir. Ramazan, oruç ve sabır ayıdır Ramazan ayını önemli kılan etkenlerden biri de, dinimizin temel ibadetlerinden olan orucun bu ay içinde tutulmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da "…Kim Ramazan ayına ulaşırsa oruç tutsun" (Bakara suresi, 185. ayet) buyurarak, ramazan ayında oruç tutulmasını emretmektedir. Bu nedenle Müslümanlar ramazan ayı boyunca oruç tutarlar. Ramazan ayı oruç, ibadet ve sabır ayıdır. Allah'ın rahmet ve bağış kapılarının açıldığı aydır. Sevgili Peygamberimiz, ramazan ayında içtenlikle yapılan dua, ibadet ve iyiliklerin Allah katında daha değerli olacağını bildirmiştir. Ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ne gibi etkileri vardır? Gerçekten ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ayrı bir etkisi vardır. Bu ayın yaklaşması ile birlikte hazırlıklara başlanır. Ramazan boyunca yiyeceğimiz özel yemeklerin malzemelerini önceden alırız. Evlerimizde genel temizlik yapılır. Çevremizde bazı camilerin minarelerine mahya denilen "Hoş geldin ya şehrü ramazan" gibi yazılar görürüz. Radyolar, televizyonlar özel ramazan programı yaparlar. Ramazanda oruç açma vaktinin ayrı bin neşesi vardır. Bütün aile bireyleri hep birlikte sofraya oturur, oruç açma vaktini gelmesini bekleriz. Ezan veya top sesinin duyulmasıyla birlikte orucumuzu dua ile açarız. Yemeğimizi yedikten sonra dua ederek Allah'a şükrederiz. Sonra akşam namazını kılar ve teravih namazı için hazırlıklara başlarız. Bu ayda camiler dolar taşar. Ramazan ayı gerçekten bir ibadet ayı olarak yaşanır. Namaz ve orucun yanında aynı zamanda bir yardımlaşma ayıdır. Bu ayda yoksullar, düşkünler daha çok hatırlanır. Geleneğimizde yakınlar, komşular, yoksullar iftara çağrılır. Maddi durumu iyi olmayanlar için iftar sofraları düzenlenir.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM