Wikipedia

Arama sonuçları

24 Temmuz 2014 Perşembe

İYİLİK KAYBOLMAZ, FENALIK UNUTULMAZ

Süfyan-ı Sevrî rahmetullahi aleyhiden bazı sözler - Eğer insanların ağraz-ı dünyadan âri (dünyevi hedeflerden uzak) olarak ilim tahsil edeceklerine emin olsaydım, Allah rızası için evlerine gider öğretirdim. - Cidden âlim olanlar, ziyaretlerini zenginlere hasretmezler. - Haksız sözleri tasdik eden dost değildir. - Kalp hulusu ile tahsil olunan ilim, ibadetin ta kendisidir. - Çok adam vardır ki, haktan yana görünür; münafıktır. Ebu Nasr Beşer İbnü’l-Haris rahmetullâhi aleyhiden… - Elem ve kederlerden masun (muhafaza) olmak isteyenler, kötü tabiatlılarla konuşmasınlar. - Medihten (övülmekten) hoşlanmak kadar ahmaklık tasavvur edilemez. Ebu Yahya Malik rahmetullâhi aleyhiden… - Bir köpek, fena ve kötü ahlâklı arkadaştan hayırlıdır. - Âhiret işlerine teşvik edecek arkadaş kalmadı. Şimdiki arkadaşlar, arkadaşının kalbini ifsat etmekten başka bir şeye yaramazlar. Ebû Derda rahmetullâhi aleyhiden… - İyilik kaybolmaz, fenalık unutulmaz. - Hayrın ne kadar ufak olsa da yine işle. - İlim olmayınca insan muttaki de olamaz Ubey İbni Ka’b rahmetullâhi aleyhiden… - Kitabullah’ı rehber edinenin hükmüne razı olun. Çünkü Cenab-ı Nebi aleyhissalâtu vesselâm bize Kur’ân’ı halef olarak bıraktı. - Açlık nur, tokluk şehvet ateşidir. - Hakikati söyleyenlerin ne kadar muarız ve tahkir edicisi olsa da düşmanları dahi onların ulviyetini tasdik ederler. Selman-ı Fârisî rahmetullâhi aleyhiden… - Gece ibadetlerini bırakma. - Sadık arkadaşını bir kabahatinden dolayı terk etme, zira o, müsait bir zamanda hatasını telafi eder. Talha bin Abdullah rahmetullâhi aleyhiden… - Çok zeliller vardır ki, hüsn-ü ahlâkı (güzel ahlak) kendisini aziz eylemiştir. Sû-i ahlâk (kötü ahlak) bir vahşettir ki, neticesi vahimdir. - Hayâsız bir ömürde hayır yoktur. Hz. Ali kerremallahu vecheden… - Seninle arkadaş olacak kimse; akıllı, fenalıklardan sakınan, sâfi, doğru ve dürüst kimse olmalı. - Halk arasında fenalıklar doğuracak sözler söyleme, dilini tut. - Senin hakkında bir fenalığa sebep olabilecek herhangi bir şeye bakmaktan gözlerini men et. - Dünyaya aldanıp da saraylar kurmaktan çekin. - Bir dostunun Allah’a sevgisi yoksa sadık bile olsa ondan ayrıl. - Sır, bence anahtarı kaybolmuş, kapısı mühürlenmiş, kilitli bir ev içindeki vediaya (emanet) benzer. - Akıl din ile; din akıl ile beraberdir. Abdullah bin Hasan rahmetullâhi aleyhiden… - Salihlerin bulunduğu yerlere rahmet nazil olur. - Cemal-i ilim cemal-i servetten efdaldir. (İlmin güzelliği zenginlik güzelliğinden üstündür.) - Kendini senâ eden (öven), kadir ve itibardan düşer. İmam-ı Âzam rahmetullâhi aleyhiden… - Elli senedir halkla temas ederim. Ne günahlarımı affedecek bir dost, ne de gazabımı teskin ve ayıbımı örtecek bir arkadaş bulabildim. - İlmi ve faydalı şeyleri bırakıp da cahiller ve kararsız adamlarla konuşmaya koyulmak, ahmaklık gibidir. - (Ey ilim ehli!) İlmi zillete düşürmeyin. Cahil ile ünsiyetten daha elim bir şey yoktur. Zemahşeri rahmetullâhi aleyhiden… - Büyük bir fenalığa karşı akla gelecek iyilik, onu af etmektir. Lakin en büyük iyilik, fazladan kendisine iyilikte bulunmaktır. - Seni zemmedeni methetmen (aşağılayanı övmen), (sevap ve fazilet açısından) ciğerpareni öldüren adamın oğlunu ölümden kurtarmak gibidir. Hazret-i Aişe radıyallâhu anha validemizden… - İyi ahlâkın alametleri şunlardır: Halkla olan münasebette munis ve sadık olmak, Ana-baba ve akrabayı ziyaret etmek, İyilik edenleri mükâfatlandırmak, Komşunun, dostların, yakınların ayıplarını örtmek. Muhyiddin-i Arabî rahmetullâhi aleyhiden… - Birlik kuvvettir. Müslümanlar İslâmî bağlarla birbirlerine bağlanıp uzlaşırlarsa, yıkılmaz bir kale gibi olurlar. Din düşmanlarının bütün tecavüzlerine, zulüm ve taarruzlarına, düşmanların hilelerine karşı koymak ve korunmakta muvaffak olurlar. Ve dünyada en sadık dost, en civanmert kardeş ve arkadaşa nail olurlar. - Mürüvvet sahibi odur ki, halkın iyiliklerini görür, fenalıklarını görmez. - Nefsinin noksanını görmekte kör olanın günden güne azgınlığı artar. Davut bin İsfehânî rahmetullâhi aleyhiden… - Af aklın zekâtıdır. - Kendini, nefsini beğenmek kadar ahmaklık olamaz.

18 Temmuz 2014 Cuma

AF VE MAĞFİRET AYI: RAMAZAN-I ŞERİF

Kadir Gecesi’ni arayalım Oruçla insan şeytanı kahreder Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “... Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer; 10) Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan ayında oruç tutanlardır.” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor. Her amelin bir sevabı, her sevabın da bir hesabı vardır. Bazı ameller vardır ki her bir tanesi on sevaptır, bazıları yetmiş sevap, bazıları da yedi yüz sevaba kadar gider. Bazı ameller de vardır ki o amellere, Allah istediği kadar sevap verebilir. Orucun sevabı ise Allah-u Zülcelâl’in karşılığını hesapsız olarak verdiklerindendir. Bu hüküm, hadis-i şeriflerde bildirilmektedir. Denilmiştir ki: “Oruç tutmaktan maksat, Allah’ın düşmanını kahra uğratmaktır; o da şeytandır. Şeytan’ın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmekle olur. Bunun yolu ise oruçtur.” İbn Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü oruç ve Kur’an, kul için şefaat edeceklerdir. Oruç şöyle diyecektir: ‘Ey Rabbim! Ben, onu gündüzleri şehevi arzulardan almıştım.’ Kur’an da şöyle diyecektir: ‘Ben de onu, geceleri uykudan, dinlenmekten almıştım.’ Onların böyle demeleri üzerine, her ikisinin de şefaatleri makbul olur.” (Ahmed bin Hanbel, Taberani, İbn-i Ebi’d Dünya, Hâkim) Ramazan ayı, Allah’ın rızasına ulaşmak, cennet nimetlerini elde etmek ve cehennemden azat olmak için çok büyük bir vesiledir. Dikkat edersek hadis-i şeriflerde geçtiği üzere Ramazan ayı, hakkını yerine getirenlere şefaat edecektir. Burada, bizlere bir işaret vardır. “Onun hakkını yerine getirmek”… Çok kısa bir cümle olduğu halde, altında çok büyük manalar vardır. Orucun hakkını yerine getirmek, Allah’ın bütün emir ve nehiylerini gözetmekle olur. Demek ki Allah-u Zülcelâl, kabirde ve kıyamet gününde perişan olmamamız için bize Ramazan ayını ve Kur’an’ı nur olarak vermiştir. Öyleyse bizlerin de Ramazan ayına hürmet konusunda çok dikkatli davranması gerekir. Ramazan ayında, bol bol Kur’an okuyarak, kabir ve kıyamet gününün karanlığına karşı, bu iki nuru elde etmemiz gerekir. Bu mübarek ayda, gece gündüz demeyip elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl’i zikredelim. Hayırlar harmanı… Ramazan ayı öyle bir hayırlar harmanıdır ki, bildiğimiz gibi değil! Onu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Hz. Ömer radıyallahu anhu buyuruyor ki: “İnsan, Ramazan ayında yemek yemek için sahura kalkıyor, bu sünnettir. Fakat onun niyeti, esas olarak namaz kılmak zikir yapmak, ibadet etmek olsun.” Herhangi bir kimse, Ramazan Ayı'nın gecelerinde uyanıp kalkmak için yatağında hareket ettiğinde, bir melek şöyle nida ediyor: “Kalk! Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun.” Kalktığı zaman yatağı: “Ya Rabbi! Ona, cennette ipekten yataklar ver” diye, dua ediyor. Elbiselerini giydiği zaman elbiseleri: “Ya Rabbi! Cennet hurilerinden, cennet elbiselerinden ona ver” diye, dua ediyor. Ayakkabılarını giydiği zaman ayakkabıları: “Ya Rabbi! Onu sırat köprüsünden çabuk geçir, ayağı kaymasın, ateşin içine düşmesin” diye dua ediyor. Abdest almak için suyun yanına gittiği zaman, su: “Ya Rabbi! Onun günahlarını affu mağfiret et, onu günahlardan temizle” diye dua ediyor. Abdest alıp namaz kılmak için seccadesinin üzerine geldiği zaman, ev: “Ya Rabbi! Onun kabrini genişlet, dar etme, ona kabirde azap verme” diye, dua ediyor. Namaz kıldıktan sonra veya namazın içindeyken, Allah-Zülcelâl o kula şöyle nida ediyor: “Ya kulum! Dua senden, kabul benden. Sen iste, ne istersen vereceğim.” İşte, Allah-u Zülcelâl, Ramazan ayının hürmetine, bu fırsatı bize veriyor. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Diğer aylarda yaptığımız gibi vaktimizi boşa sarf etmemeliyiz. Bu ayda; değil beş dakikamızı, bir dakika, hatta bir saniyemizi dahi boş geçirmemeliyiz. Kişi, ibadetinden sonra, tekrar kuvvetle ibadet edebilmek için vücudunu istirahat ettirirse, o rahat ettirmesi de ibadettir. Bu ayda vaktimizi gafletle geçirmemeliyiz. Çünkü çok kıymetlidir. Nitekim bir gün, Allah Resulü minbere çıkarken Cebrail aleyhisselâm gelmiş ve: “Ramazan-ı şerîf’e erişip de günahlarını affettiremeyen kimse, rahmetten uzak olsun! Yanında Sen’in ismin zikredildiği hâlde salât ve selâm getirmeyen kimse, rahmetten uzak olsun! Ana babasının yaşlılığına erişip de veya onlardan birinin ihtiyarlığını görüp de, cenneti kazanamayan kişi rahmetten uzak olsun!” diye dua etmiş, Allah Resulü aleyhisselatu vesselam da her birinden sonra: “Âmîn!” buyurmuşlardır. (Hâkim, IV, 170/7256) Demek ki, Ramazan-ı Şerifte, vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur'an okuyarak, ya ibadet, ya zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda, kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda, insan kendini günahlardan muhafaza etmek ister çünkü dehşetinden artık hakikatin farkına varmıştır, biz de bu ayda, günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim. Af ve mağfiret ayı Bu ay, bizim için çok büyük bir fırsattır. Allah-u Zülcelâl, bir sene boyunca işlenmiş günahları, Ramazan Ayı'nın ibadetiyle affediyor. Çünkü Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Kim, inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, Müslim) Onun için firsat elimizdeyken, bunu iyi değerlendirmemiz ve kendimizi Allah-u Zülcelal'in affına müstahak etmemiz lazımdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, sanki kıyameti ve cehennemi görüyordu. Onun için demiştir ki: “Eğer benim ümmetim, Ramazan ayında kendileri için neler olduğunu bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” Ama insanın nefsi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin buyurduğu gibi istemiyor, Ramazan'ın çabucak bitmesini istiyor. Fakat bu yanlıştır! Nefsimizi azarlayarak ona: “Ey nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Allah sana bir ay yemek yememeyi emretti, o da akşama kadar, üstelik akşamdan sabaha kadar da serbestsin!” dememiz ve Efendimiz aleyhisselatu vesselamın buyurduğu gibi davranmamız lazımdır. Cennete çağırılıyoruz Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzeli ve daha fazlasıyla karşılık vardır. Yüzlerine ne kara bulaşır ne de aşağılanırlar. Cennet ehli işte bunlardır. Orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus; 26) Allah-u Zülcelâl, kullarına karşı şefkat ve merhamet sahibi olduğu için, daima onları imana ve dolayısıyla cennete çağırır. İnsanın başına kötü olarak ne gelirse, nefsinden dolayı gelir. Nefis, insana o kadar düşmandır! Nefis, insana der ki: “Sen ölünceye kadar nasıl namaz kılacaksın? Ramazan ayında, bir ay boyunca nasıl yemek yemeyeceksin, sigara içmeyeceksin, su içmeyeceksin, çay içmeyeceksin? Mallarının zekâtı çoktur, nasıl onun hepsini başkalarına vereceksin? Bütün bunlara nasıl dayanacaksın!” diye daima arsızlık ve yaramazlık yaparak, sahibini şeytanın tarafına götürmek için hatara ve fikirler ileri sürer. Nefis, çok yaramazdır. Bazen de sahibine: “Sen bu şehvetinden, bu gafletinden kendini hiç kurtaramazsın. Bunlardan kurtulmanın çaresi yoktur!” diye, ümitsizlik aşılamaya çalışır. O böyle söyleyince, kişi de o şehvetine ve gafletine, ‘Nasılsa kurtulamıyorum’ diye devam ediyor. Hâlbuki böyle bir şey yoktur. Bir kimsenin böyle düşünmesi çok gariptir. Kim: “Benim bu şehvet duygularımdan, bu gafletten kurtulmam imkânsız. Eğer kurtulursam da bu çok acayip bir şey olur!” derse, o kimse, Allah-u Zülcelal'in ilahi kudret ve azametini -hâşâ- aciz görüyor demektir. Oysa onun nefsine hidayet vermek, Allah-u Zülcelal'in katında nedir ki? Allah için hiçbir şey zor değildir. Fakat nefis ve şeytan insanı ümitsiz etmeye çalışmaktadır. Hâlbuki insanın aklı vardır; nefsin bu gibi arzularına karşı mücadele etmesi ve bunların bir hatara, bir vesvese olduğunu kabul etmesi gerekir. Kadir gecesinin kıymetini bilelim Ramazan ayı içerisinde, Kur’an-ı Kerim’de bin aydan daha hayırlı olduğu haber verilen Kadir Gecesi bulunmaktadır. Bin aydan daha kıymetli ve faziletli olan Kadir Gecesi’ni fırsat bilip kendimizi kurtaramazsak Allah’ın nasip ettiği aklın, bize ne faydası var ki? … Kadir Gecesi, çok büyük ve şerefli bir gecedir. Bu gecenin büyük ve şerefli olmasından dolayı da bu gecede yapılan ibadet ve bu ibadeti yapan kimse de büyük ve şerefli kimselerden olmaktadır. Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Leyle-i Kadir’i bilhassa Ramazan’ın son on gününde aramamızı bizlere tavsiye etmiştir. Ulemanın birçoğu, Kadir Gecesi'nin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğunu, bazıları ise ya yirmi bir, ya yirmi üç veya yirmi beş veya yirmi dokuzunda olduğunu söylemişlerdir. Ulamanın çoğunluğu, yirmi yedinci gecesi olabilir, dediği için hepimiz o geceyi Kadir Gecesi olarak biliyoruz. Fakat başka geceler de olabilir. Onun için diğer gecelerde de kendimizi yapılması gereken ibadetlerden mahrum etmemeliyiz. Bu gece, bin aydan daha hayırlı olduğu için çok iyi değerlendirmek lazımdır. Bu gecede “Allah-u Zülcelâl, bizi, benim kulum gerçekten samimiyet ve ihlâsla rızamı istiyor” diye görsün. O şekilde davranalım.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Vah Günahlarım!

Rivayet edildiğine göre Hz. Ali r.a., günahlarından korkup ümitsizliğe düşen birine: – Seni bu hale düşüren nedir, diye sordu. Adam: – Büyük günahlarım, diye cevap verdi. Hz. Ali r.a.: – Hay yazık sana! Allah’ın rahmeti senin günahlarından daha büyüktür, dedi. Adam: – Benim günahlarım hiçbir şeyin temizlemeyeceği kadar büyük, dedi. Hz. Ali r.a.: – Hayır! Asıl senin Allah’ın rahmetinden ümidini kesmen, işlediğin günahlarından daha büyük, dedi.

10 Temmuz 2014 Perşembe

ZEKâT SORULARI

Zekât ne demektir? Zekâtın hükmü nedir? Zekâtın sözlük anlamı, artmak, çoğalmak, arınmak ve bereketlenmek demektir. Dini anlamda zekât; ‘Nisab’ adı verilen, asgari zenginlik ölçüsündeki bir malın belirli bir miktarını, belirli bir zamandan sonra, Allah rızası için ihtiyaç sahibi kimselere karşılıksız olarak teslim etmektir. Zekât verebilecek niteliklere sahip olan bir insanın zekât vermesi, farzdır. Bu; kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Bunun için zekâtı inkâr etmek küfürdür. Farz olduğu halde onu yerine getirmemek, diğer farzları işlememek gibi günah ve haramdır. Zekât vermemenin cezası nedir? Zekât vermemenin hem dünyada hem de ahirette azabı vardır. Ahiretteki azabı, yakıcı, şiddetli bir azaptır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Altın ve gümüşleri biriktirip Allah yolunda harcamayanları, büyük bir azabın beklediğini müjdele. Kıyamet günü, altın ve gümüşleri ateşte kızartılarak, bunlarla sağları, solları, yanları ve sırtları dağlanır. ‘İşte bunlar biriktirdiğinizdir. Biriktirdiğinizin tadına bakın.” (Tevbe; 4-5) Allah için zekat vermek, dünya nimetlerinden uzaklaşarak, ahiret için yapılan karlı bir ticarettir. Onun için insan, elindeki bu varlığı ve zenginliği, Allah-u Zülcelal’in verdiğine ve yine O’nun bir gün alabileceğine inanıyorsa, emretmiş olduğu zekâtı verirken de cimrilik yapmamalıdır. Dün Karun’u malları ile beraber toprağa yutturan Allah-u Zülcelâl, bugün senin malını da elinden alabilir. Dünyada verilen cezanın bir çeşidi de budur. Bunu akıldan hiç çıkarmamak lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur: “O mallarda, dilencilerin ve mahrum kalanların hakkı vardır.” (Mearic; 24-25) Nisab ne demektir? Altının nisabı 20 miskal, gümüşün nisabı ise 200 dirhemdir denilmektedir. Bunlar, bugünkü ölçülere göre ne kadardır? Nisab; zekâtın farz olabilmesi için, zaruri ve aslî ihtiyaçların dışında, sahip olunan malın en az sınırıdır. Hanefi mezhebine göre; bu günkü ölçülerle altının nisabı yaklaşık 85 gramdır. Gümüşün nisabı ise yaklaşık 700 gr.dır. Şafii mezhebine göre; bugünkü ölçülerle altının nisabı yaklaşık 85 gr.dır. Gümüşün nisabı ise 504 gr.dır. Zekât Ramazan ayında mı ödenir? Vakti girmeden önce zekât ödenir mi? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, şartlar tamamlandıktan sonra, zekâtın hemen verilmesi gerekir. Bir kimseye zekât vermek farz olur da bu zekâtını ödeme gücüne sahip olursa onu geciktirmesi caiz değildir. Zekâtın farz olmasının şartlarından birisi de üzerinden bir yıl geçmiş olmasıdır. Zekâtın Ramazanla hiçbir münasebeti yoktur. Mal sahibi, hangi tarihte nisaba malik olmuşsa, o andan itibaren üzerinden bir yıl geçtiği vakit, onun zekâtını vermeye mecburdur. Zekât vermekle yükümlü olan kişi, özürsüz olarak zekâtını tehir ederse günahkâr olur. Bir kimse, ödeme gücüne sahip olduğu halde zekâtını tehir ederse, bunu tazmim etmesi gerekir. Bu mesele, bir kişinin yanında bulunan emanet mala benzer. Sahibi bu emaneti istediği zaman onu nasıl ödemek gerekirse, zekât vakti gelince onu da hemen ödemek gerekir. (Durrü’l-Muhtar; 2/16) Nisaba malik olan bir kimsenin zekâtını, yılı dolmadan önce kendi isteği ile vermesi caizdir. (Fethü’l-Kadir, 1/516; el-Mühezzeb, 1/166; el-Muğni, 2/629) Vakti gelmeden önce yıl içerisinde verilen zekâtlar, hesap edilerek, yılsonunda, yani vakti girince verilmesi gerekli olan zekât miktarından düşürülür. Zekât verilirken ticaret malları alış fiyatıyla mı yoksa satış fiyatıyla mı değerlendirilmelidir? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, satım için bulundurulmayan sabit eşyalar (demirbaşlar) düşüldükten sonra, üzerinden bir yıl geçmiş olan ve zekâtın kendisine farz olduğu ticaret mallarının değerlerinin tespit edilmesi gerekir. Meşhur olan görüşe göre, zekâtın farz olduğu anda, pazarda malın satıldığı günün fiyatı üzerinden değerlendirme yapılır. Bu fukaha çoğunluğunun görüşüdür. Bundan dolayı tercihe uygun olan, üzerinden bir yıl geçince malın zekâtının, ödeneceği gündeki çarşıdaki fiyatı esas alınarak değerlendirilmesi gerektiği şeklindeki cumhurun görüşüdür. Satış fiyatından maksat ‘toptan satış’ fiyatıdır. Çünkü bu, ihtiyaç halinde kolaylıkla satılabilecek fiyattır. Ticari malların zekâtları kendilerinden mi verilir yoksa kıymeti mi verilir? Hanefi mezhebine göre; tacir zekâtını, malın kendisinden vermekle, kıymetini vermek arasında serbesttir. Yani, bir yıl tamamlandığı zaman, mal sahibi, ticaret malının kıymetinin 1/40’ını vermekle, ticaret mallarının kendinden 1/40’ını vermek arasında serbesttir. Zengin bir kimse, fakir olan damadına zekât verebilir mi? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, damat hakiki evlat sayılmadığı için muhtaç olduğu takdirde kayınpederiyle kayınvalidesinin zekâtlarını alabildiği gibi, zengin bir damat muhtaç kayınpederiyle kayınvalidesine de zekât verebilir. Bir kimse ticaret yapmak için değil de paranın değerini muhafaza etmek için bir arsa alıp muhafaza etse, iyi bir müşteri çıkınca da satma ihtimali olsa, arsa üzerinden bir yıl geçince zekâtının verilmesi gerekir mi? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, bir kimse ticaret maksadı ile değil de elindeki paranın bugünkü değerini muhafaza etmek için bir arsa satın alır ve üzerinden bir yıl geçerse zekâtının verilmesi gerekmez. Çünkü gayesi ticaretle meşgul olup devamlı alış veriş yapmak değildir. Ancak emlak alım satımı yapan kimse, bu işin ticaretini yaptığı için zekât vermesi lazımdır. Sabit mallarda (demirbaş) zekât var mıdır? Zekât verilmesi gereken ticaret malında dikkate alınan şey, malın dönüp dolaşan (mütedavil) bir özelliğe sahip olmasıdır. Ticari mahallerde bulunan, alınıp satılmayan binalar ve sabit eşyalar, değerlendirme anında hesaba katılmaz ve bunların zekâtı verilmez. Ticaret yapan bir kimsenin elindeki ticaret malı yıllarca kalsa yine her sene zekâtını verecek midir? Hanefi ve Şafii mezhebine göre, ticaret yapan bir kimsenin elinde ticaret malı yıllarca kalsa bile nisaba ulaştığı takdirde, mutlaka her sene hesaplanıp zekâtı verilir. (Fetava el-Kübra, 2/43) Ziynet eşyasına zekât düşer mi? Hanefi mezhebine göre, altından ve gümüşten yapılmış olan; nişan yüzüğü, küpe, bilezik gibi ziynet eşyaları nisab miktarına ulaştığında, üzerinden bir sene geçtiği zaman zekât vermek gerekir. (Fethu’l-Kadir, 1/574; Durrü’l-Muhtar, 2/41) Şafii mezhebine göre, kadının sahip olduğu altın ve gümüşten olan ziynet eşyasının üzerinden bir sene geçmiş olsa bile, zekâta tabi olmaz. Çünkü bu mezhebe göre, kadının ziynet eşyası, insanın normal olarak kullandığı elbise gibidir. Fıtır sadakasını (fitre) kimler ve ne zaman verirler? Fıtır sadakası, Ramazan ayının sonuna yetişen ve asli ihtiyaçlarının dışında en az nisab miktarı bir mala sahip olan her hür Müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Buna kısaca “fitre” de denir. Bu sadaka; orucun kabulüne, ölüm sırasında sıkıntılardan ve kabir azabından kurtuluşa bir vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye ve onların da bayram sevincine katılmalarına bir yardımdır. Hanefi mezhebine göre, fitre, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olur. Ancak bu vakitten önce veya sonra da verilebilir. Önceden verilmesi ile fakirler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar. Bu nedenle, Ramazan ayı içinde verilmesi daha iyidir. Şafii mezhebine göre, fitre sadakası Ramazan ayının son akşamında güneşin batmasından itibaren vacip olur. Bayramdan sonraya bırakılması ile sadaka düşmez, kaza edilmesi gerekir.

3 Temmuz 2014 Perşembe

HAKİKİ DOSTUN MÜKâFATI

Bir dostun en hakiki yoldaşı, hiç şüphesiz üzerinde hiçbir münafıklık alameti bulunmayan, hakiki samimiyeti özünde taşıyan kimsedir. Ne emanete hıyanet eder, ne yalan söyler ne de söz verdiğinde sözünden döner. Velhasıl, kişinin milyonlarca arkadaşı olsa da dostları, bir elin beş parmağını geçemeyecek kadar azdır. İnsan yarenini daha özenli seçer ya da hayatındaki tecrübelerle tek tek elenirler. Dostluktan muhabbet açılınca aklımıza ilk gelen, sahabelerden hep Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu oluyor. Hz. Resulullah’a dostluğu yanında, elbette Rabbine olan teslimiyeti ve muhabbeti de dikkat çekiyor. Hatta üzerine ayetler indiriliyor… “Ümmetine en şefkatli muamelede bulunan hak Peygamber 124.000 sahabesinin her birinin ayrı ayrı takipçisi ve destekçisiydi. Öyle ki; her biri bu samimiyetten ötürü, en çok kendisinin sevildiğini iddia edebilirdi. Çünkü hangisi onunla bir dem beraber olsa oradan Muhammedi kokular ve nurlarla gönlü doymuş bir halde kalkıyordu. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, her vakit namazından sonra sahabelerin halini hatırını sorar. İhtiyacı olanın Mescid-i Nebevi’den çıkmadan ihtiyacı giderilir; suali olan cevabını almadan ayrılmazdı oradan. Eğer mescide iki ya da üç vakit üst üste gelemeyen olursa bizzat kendisi ziyaretinde bulunur; hasta ise şifası için dua eder, bir ihtiyacı var ise giderilmesi için yardımcı olurdu. Bir gün, yareni Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu da mescide gelemedi. Bu hal, iki veya üç vakti bulduğunda, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem hüzünle onu ziyaret için yola koyulur. Bir yandan da eğer bir hastalığı varsa şifa bulması için, yok borcu ya da dünyalık bir meşgalesi varsa Rabbi’sinden onu gidermesi için yardım ister… Yolda Cebrail aleyhisselam ile karşılaşırlar. Fakat Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şaşkınlaşır, bir türlü anlam veremez Cebrail aleyhisselâmın haline ve sorar: - Nedir bu halin Ya Cebrail? Niçin hasır içerisindesin? Hz. Cebrail: - Ya Resulellah, arkamdaki binlerce melekle beraber Ebu Bekir şerefine arza gönderildik. Ebu Bekir (radıyallahu anhu) öyle bir fedakârlık yaptı ki bizler de kendisini örnek almak istedik. Bu gün içerisinde; son bir kıyafeti üzerindeyken, sahabelerden ihtiyaç sahiplerinden biri kapısını çaldı. İhtiyacının bir kıyafet olduğunu belirtti. Ve Allah rızası için Ebu Bekir’den yardım istedi. O da o sahabenin ihtiyacını giderdi fakat kendisi hasıra sarılmak zorunda kaldı ve namazını da hem utanarak hem ağlayarak, bu şekilde eda etti. Elbisesi olmadığından, cemaatle namaza da iştirak edemedi. Biz de Allah’dan ona bir haber getirdik, dedi. O ki Kureyş’in ve Mekke’nin en tanınmış, en varlıklı ailelerinden idi. Çıkıp sokaklara seslense ihtiyacı giderilebilecek bir dost. Sadece Rabbi’sinden ihtiyacının giderilmesini istedi belki de. Sıkıntısını Rabbi’sine ısmarlamış ve sabırla beklemişti. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, gözlerinde mübarek yaşlarıyla Hz. Cebrail’e yoldaş oldu. Ve Hz. Ebu Bekir’in evine geldiler. Kapıyı çaldılar. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu kapıdan başını uzattı. Nurlu yüzünde, edepten ötürü bir kızıllık vardı. Belki sevgilisini, gönlünün huzurunu karşısında görmek onu utandırmıştı. Cebrail aleyhisselam: - Ey Ebu Bekir, Rabbim beni sana gönderdi ve buyurdu ki; “Ya Cebrail, ben Ebu Bekir kulumdan razıyım. Sor bakalım kulum da benden razı mıdır?” Hz. Ebu Bekir’in dizlerinin bağı çözüldü. Gönlünün bağları şenlendi. Rabbi’si, kudret ve şanı yüce olan Rahman ve Rahim olan biricik Rabbi’si, zerre gönlüne hitapta bulunmuş ve ona lütufta bulunmuştu. İnci inci ağlamaya başladı. O ki Kuran’ı okurken (veya Allah’ı zikrederken) yanan ciğerinin kokusu, tüm Mekke sokaklarını doldurmuştu da aç olanlar, bir lokma tadabilmek için onu ziyaret ettiğinde, yanan Ebu Bekir’i bulmuştu. O ki teslimiyetin zirvesinde yaşayan ferman… O ki hüzün yolunda üçten biri olmuştu… O ki her asırda, her demde, her lahzada aşk hazinesinin rayihası… - Ey Cebrail, ben kimim ki, ben kimim ki Rabbimden razı gelmeyeyim. Razıyım elbette ondan gelene… Razıyım elbette ondan iletilene… Razıyım elbette Rabbimden her demde… Diyerek, olduğu yerde aşkın küllerini savururcasına dönmeye başladı.” Bir aşk hikâyesi… Bir rızalık hatırası… Bakınız, dostluk adına nice kıssalar, mucizeler, hatıralar anlatılır. Ama Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhunun teslimiyeti ve sevdası bambaşkadır. Ölümün dahi bölemediği kusursuz vuslatlar ve sayısız hasretler vardır. Zamanlar farklı, diyarlar farklı, mesafeler zorlu, kişiler iştiyaklı olsa da kusursuz hediyeler taşıyan yürekler vardır.

26 Haziran 2014 Perşembe

Ramazan, Kur'an ayıdır

Ramazan ayını değerli kılan nedenlerden birisi, Kutsal kitabımız olan Kur'an'ın bu ayda indirilmiş olmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da " Ramazan ayı insanları kurtuluş yolan götüren, doğruyu yanlıştan ayıran Kur'an'ın indiği aydır. "(Bakara suresi, ayet 185) buyurmuştur. Kur'an', Allah tarafından insanlara öğüt vermek ve yol göstermek için gönderilmiştir. Bu nedenle Kur'an insan için hayati değer taşır. Kur'an okumak bir ibadettir. Peygamberimiz Allah'ın bildirdiği görev ve sorumluluklarımızı sıkça hatırlamamız için Kur'an'ı çok okumayı teşvik etmiştir. Müslümanlar, ramazan ayında Kur'an okumaya her zamankinden daha çok özen gösterirler. Bunun için evlerde veya camilerde bir araya gelerek, her gün Kur'an'dan yirmi sayfa okurlar. Ramazan ayının sonuna gelindiğin de ise Kur'an'ı baştan sona bir kez okumuş olurlar. Buna hatim denir. Daha sonra hatim duası yapılır. Müslümanlar yüzyıllar boyu bu geleneği devam ettirmişlerdir. Kur'an, Ramazan ayında inmeye başlamıştır Kur'anıkerim, ramazan ayının Kadir Gecesi'nde indirilmeye başlanmıştır. Kadir gecesi ramazan ayının 27. gecesi olarak bilinir. Yüce Allah Kadir Gecesi'nin "Bin aydan daha hayırlı" olduğunu haber vermiştir. Peygamberimiz de "Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Kadir Gecesi'ni değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhari) buyurarak, bu gecenin önemini belirtmiştir. Ramazan, oruç ve sabır ayıdır Ramazan ayını önemli kılan etkenlerden biri de, dinimizin temel ibadetlerinden olan orucun bu ay içinde tutulmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da "…Kim Ramazan ayına ulaşırsa oruç tutsun" (Bakara suresi, 185. ayet) buyurarak, ramazan ayında oruç tutulmasını emretmektedir. Bu nedenle Müslümanlar ramazan ayı boyunca oruç tutarlar. Ramazan ayı oruç, ibadet ve sabır ayıdır. Allah'ın rahmet ve bağış kapılarının açıldığı aydır. Sevgili Peygamberimiz, ramazan ayında içtenlikle yapılan dua, ibadet ve iyiliklerin Allah katında daha değerli olacağını bildirmiştir. Ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ne gibi etkileri vardır? Gerçekten ramazan ayının yaşayışımız üzerinde ayrı bir etkisi vardır. Bu ayın yaklaşması ile birlikte hazırlıklara başlanır. Ramazan boyunca yiyeceğimiz özel yemeklerin malzemelerini önceden alırız. Evlerimizde genel temizlik yapılır. Çevremizde bazı camilerin minarelerine mahya denilen "Hoş geldin ya şehrü ramazan" gibi yazılar görürüz. Radyolar, televizyonlar özel ramazan programı yaparlar. Ramazanda oruç açma vaktinin ayrı bin neşesi vardır. Bütün aile bireyleri hep birlikte sofraya oturur, oruç açma vaktini gelmesini bekleriz. Ezan veya top sesinin duyulmasıyla birlikte orucumuzu dua ile açarız. Yemeğimizi yedikten sonra dua ederek Allah'a şükrederiz. Sonra akşam namazını kılar ve teravih namazı için hazırlıklara başlarız. Bu ayda camiler dolar taşar. Ramazan ayı gerçekten bir ibadet ayı olarak yaşanır. Namaz ve orucun yanında aynı zamanda bir yardımlaşma ayıdır. Bu ayda yoksullar, düşkünler daha çok hatırlanır. Geleneğimizde yakınlar, komşular, yoksullar iftara çağrılır. Maddi durumu iyi olmayanlar için iftar sofraları düzenlenir.

19 Haziran 2014 Perşembe

GÜNAHLARDAN TAKVA İLE KORUNALIM

Günahlar karşısında titrememiz lazımdır Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O'dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O'nun katındadır. Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.” (En'âm; 2) Allah'ın emir ve nehiylerini yerine getirirsek, kıyamet gününde O'nun huzuruna başarıyla, yüzümüz ak, açık bir alınla çıkarız. Cenneti kazandıracak sebeplere başvurmadan, cenneti istememiz doğru değildir. Cennete talip olmamız lazımdır. Eğer biz talip olursak, Allah-u Zülcelâl de verecektir. Nasıl, dünya işi; yatarak, boş durarak yapılamıyor, dünya malı böyle elde edilemiyor, kişinin ille de çalışması gerekiyorsa; cenneti elde etmek için de böyle davranılmalıdır. Allah'ın katındaki ecir ve sevaplara, Allah'ın rızasına âşık olmalıyız. Bazı zatlar vardır ki, el ve ayakları hiç durmadan dünya ile meşgul olduğu halde Allah'a âşıktırlar, Allah'ı zikretmektedirler. Biz de böyle olmalıyız. Bize yarayacak olan şey budur. Herhangi bir cenaze gördüğümüz zaman, kendimizin de bir gün hiç şüphesiz, yüzde yüz onun gibi olacağımızı düşünmeliyiz. Mademki bir gün öyle olacağız, o zaman daha bu dünyadayken ahiretimize hazırlanmalıyız. Rabbimizin var olduğunu, kerem sahibi ve azap sahibi olduğunu biliyoruz ama meseleyi hafife alıyoruz. Onu bir saat düşünüyoruz, fakat yirmi saat gafiliz. Bu, Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanımak, bilmek değildir! Allah-u Zülcelal’i hakkıyla tanıyabilmemiz için bir saniye dahi Allah’tan gafil olmamamız lazımdır. Karşımıza bir günah geldiği zaman, titrememiz lazımdır. Melekler şahitlik yapacaklar Allah-u Zülcelâl, başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “O gün herkes, kendisiyle beraber bir sevk memuru ve bir şahid bulunduğu halde (mahşer meydanına) gelir.” (Kaf; 21) Kıyamet gününde, her bir kişi, yeryüzünde nerede ne yapmış ise bir melek ona şahit olacaktır. Nasıl, dünyada birisi suç işlediğinde, iki kişiyi onun başına dikiyorlar ve onu elleri bağlı olarak götürüyorlarsa, kıyamet gününde de her bir insanın yanında bir melek olacak ve Allah-u Zülcelâl, o kişinin nereye götürülmesini istiyorsa oraya götürecek, onunla beraber gidecektir. Allah-u Zülcelâl, diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfâl; 33) İnsanlar Allah'ın istediği gibi olurlarsa, hatta günah işleseler dahi, tevbe ve istiğfar ettikleri takdirde, Allah-u Zülcelâl onlara azap etmez. Çok gariptir ki, Allah-u Zülcelâl bize işaret vermekte, doğruyu göstermekte, bizler ise bundan gafil kalmaktayız! Allah-u Zülcelâl çok adalet sahibidir. Kullarına bakıyor; kulun fikri, niyeti, ne şekilde ise Allah'a karşı samimiyet derecesi ne ise ona o şekilde muamele ediyor. İnsan Allah-u Zülcelal'e, O'nun rızasına düşkün olduğu ve samimi olduğun zaman, Allah-u Zülcelal ona yardım etmekte, günahlardan kaçınması için güç ve kuvvet vermektedir. Gece gündüz ibadet etmeliyiz İnsan dünyada ne şekilde davranırsa kıyamet gününde o şekilde ameli önüne gelir. Arkamızda cehennem ateşi varken uyumayıp kalkmamız, yani gece gündüz ibadet etmemiz lazımdır. Görüyoruz ki bu ahir zamanda, günahlar çok fazla olduğu için insanlar manevi olarak hasta olmakta ve kolay kolay da tevbe etmemektedirler. Kalpleri katılaştığı için manevi olarak hasta olmaktadırlar. Allah’ın yardım ve inayetiyle bir kişinin tevbe etmesine vesile olunduğu zaman, o kişi bir müddet sonra, iyi bir hale geliyor. Fakat başkaları tarafından, ona kötü muamele yapılınca, bakıyorsun tevbesini bozabiliyor, yine eski kötü haline dönebiliyor. Bu, vebali ağır bir iştir. Onun için daima mümin kardeşlerimize karşı güler yüzlü olmalı, onlara şefkat ve merhametle davranmalıyız. Buna çok dikkat etmeliyiz! Cennete en son girene… Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal’e: “Ya Rabbi! Cennete girecek en son kula ne kadar cennet vereceksin?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: ‘Kıyamet gününde cennete en son girecek olan şahıs cennetin kapısına gelir, Ben ona cennete gir ya kulum!’ derim. O: “Ya Rabbi! Herkes yerini aldı, cennet doldu, bana yer kalmadı” der. Ben: ‘Ya Kulum! Dünyadaki bir padişahın mülkü kadar sana versem yetmez mi?’ diye sorarım. Kul: “Yeter Ya Rabbi!” der. Bunun üzerine: ‘Bunun üç katı, hatta on katını sana verdim’ buyurur. Bu kadar cennet verilen kul, o kadar sevinir, o kadar sevinir ki sanki cennetin hepsi ona verilmiştir. Musa aleyhisselam: “Ya Rabbi! Bu en adi, kendisine en az cennet verilen kuldur. Peki, kendisine en çok cennet verilen kula ne kadar vereceksin?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl: ‘Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.’ (Secde; 17) buyurdu.” (Müslim, Tirmizi) Yani, onlara ne kadar cennet verileceğini, ancak Allah-u Zülcelâl bilir. En çok cennet verilecek kişiye, ne kadar cennet verileceği gizlidir. İnsanlar bunu ancak kıyamet gününde görecek, o zaman ne kadar olduğunu bileceklerdir. İşte Allah-u Zülcelâl, onlara böyle bir mükâfat hazırlamıştır. Tevbeden kaçan kimse cennetten, Allah'ın rızasından kaçmış olur. İnsan bundan kaçar mı? Ne kadar yanlış bir şeydir. Kişi niçin kaçmaktadır? Nefis ve şeytan onu oyuna getirmekte, onun: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan pişman oldum, keşke yapmasaydım” demesini istememektedir. Tevbe etmek çok kolay olup mükâfatı çok büyüktür. Demek ki tevbe etmek de Allah'ın nasip etmesiyledir. Allah nasip etmediği zaman, kişi tevbe edemiyor. Günahtan takva ile perdelenelim Ne zaman, tam hakiki olarak Allah'a yönelirsek bize yarayacak odur. Bu dünyanın keyf ü sefası, dünya malı bize bir menfaat vermez. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” (Bakara; 186) Bu ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre, Rabbimiz daima bizimle beraberdir. Ve bizimle beraber olduğu için hem dünya hem de ahiret onun elinde olduğu için, her hayrı O'ndan istememiz lazımdır. Bakın! Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyor: “Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.” (Bakara; 194) Allah-u Zülcelâl ne güzel bizi irşad ediyor. Allah-u Zülcelâl, yardımı ile bir kimseyle beraber olursa o kişi daha ne isteyebilir? Allah-u Zülcelal'in korkusu, nefisle günahın arasında daima bir perdedir. O korku, sahibinin günaha girmesine engeldir. Yani takva, Allah korkusudur. Korkmadığımız zaman, yine Allah-u Zülcelal'e yalvaralım. Çünkü Allah-u Zülcelâl, hem dünyada hem de ahirette selamete kavuşmamız için bize yol göstermiştir. Onun için Allah-u Zülcelal'e yalvarıp dua etmemiz lazımdır. Günahtan ikrah etmeli insan… Bir kişi, Allah-u Zülcelal'in gazabına sebep olacak hangi günah olursa olsun; bu günahlara karşı kalbinde, ruhunda, sırrında, daima acizliğini görüp o günahlardan kaçınmayı, uzak durmayı istemelidir. Allah-u Zülcelal'in üzerine farz kılmış olduğu ibadetlerin dışında fazla bir ibadet yapmayan fakat günah yapmayı da istemeyen, günahlardan ikrah eden kişi; Allah-u Zülcelal'in katında, çok fazla ibadet yaptığı halde günahlara meyleden kişiden daha hayırlıdır. İnsan daima hayırlara meyilli olmalı, günahlardan da ikrah etmelidir. Bu hali kalbinde daima bulundurmalıdır. Eğer nefsine ve şeytana mağlup olup bir günah işlese bile, yine bu günahı yapmaktan ikrah etmelidir. Günah işlemese dahi günahtan ikrah etmediği takdirde, günahlara meyilli olup yine zarar görür. Allah-u Zülcelal insanın kalbine muttalidir. Kulunun kalbinde, gazabına sebep olacak günahlardan kaçma, ikrah etme var mı, yok mu diye kontrol etmektedir. Onun için daima kalbimizde günahlara karşı bir ikrah, buğz etme hali bulunmalıdır. Hülasa olarak, insanların içinde görünürde Evliya; manevi olarak da Allah-u Zülcelal'e düşman olmayalım. Allah-u Zülcelal, hem zahiri hem de manevi olarak kendisine dost olmamızı istemektedir. Yani, zahiri olarak bütün davranışlarımız, insanlara karşı düzgün olur ama kalbimiz, ruhumuz, sırrımız Allah-u Zülcelal'e karşı samimi olmazsa bu hal fâsıklıktır. Onun için zahiri âzâlarımızdan daha fazla kalbimizle Allah-u Zülcelal'e dost olmamız lazımdır. Allah-u Zülcelal'e meylimizin güçlü olması lazımdır. Eğer biz şeytanın tarafına gidersek, Allah bize buğzeder ama kendisine yönelirsek hoşuna gidecektir. İnsanların bir grubu, Allah-u Zülcelal'in yanında, bir grubu da şeytanın yanındadır. Biz de kalbimizle, ruhumuzla ve sırrımızla, Allah-u Zülcelal'in yanında olmamız lazımdır. İnsan sadece zahiri olarak Allah-u Zülcelal'e yöneldiği zaman, onun ameli devamlı olmaz. Mutlaka manevi olarak da Allah-u Zülcelal'e yönelmesi lazımdır. İman, hem zahiri hem de manevidir. Zahiri olarak dil ile kelime-i tevhid getirdiğimiz zaman, eğer bunu kalp ile de tasdik etmezsek iman etmiş sayılmayız. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin zamanında, üç yüz kişi, bu kelime-i tevhidi dil ile söylemişlerdi ama kalben bunu tasdik etmedikleri için münafık idiler. O yüzden, maneviyat insan için çok önemlidir. Allah’ın yardımına muhtacız İnsan, Allah-u Zülcelal'in tevfikine (yardımına) muhtaç olduğuna inanır ve şiddetli olarak bunu Allah'tan isterse; Allah-u Zülcelâl de ona iman kuvveti verir ve güzel olan sebeplerle onu süsler. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı ona çirkin göstererek bunlardan muhafaza eder. Öyle ise daima Allah-u Zülcelal'den tevfik istememiz lazımdır. Çünkü O'nun tevfikine çok muhtacız. Tevfik; Allah-u Zülcelal'in, kendi rızasına sebep olacak amelleri insana nasip etmesi, insana yardım etmesidir. Allah-u Zülcelal hangi amellerden razı oluyorsa bu amelleri bir kişiye nasip etmesi, ona tevfik vermesinin bir alametidir. Bunun tam tersine, razı olmadığı ve gazaba geldiği amelleri de bir kişiye nasip ederse bu da o kişiye gazaba geldiğinin bir alametidir. Onun içindir ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah-u Zülcelal'e daima şöyle dua ediyordu: “Ey kalpleri evirip çeviren Allah! Benim kalbimi, dininin üzerinde sabit kıl. Ey kalplere tasarruf eden Allah! Benim kalbimi, senin ibadetin üzerinde sabit kıl.” (Tirmizi) Tabi dinimizde gevşek olmamızın sebebi de şudur: Hep dünyanın zahirine bakıyoruz ve ona çok kıymet veriyoruz. Anlatıldığına göre, bir Evliyaya: “Senin tevbe etmenin sebebi nedir?” diye sormuşlar, o da şöyle cevap vermiştir: “Ben çok büyük bir tüccardım. Aklım, fikrim, daima ticaretimde kâr yapmaktı, aklıma başka bir şey gelmiyordu. Bir sebepten dolayı zarar ettim ve malımın hepsini kaybettim. Bu durumdan aklımı kaybedecek duruma geldim ve nereye gittiğimi bilmeden sahraya çıktım. Sahrada kulağıma bir ses geldi, fakat baktım kimseyi göremedim. Bana şöyle diyordu: “Bir kimse malı telef olduğu için mahzun oluyor ama ömrü faydasız bir şekilde boşu boşuna geçiyor, hiç mahzun olmuyor. Dünya, daima insanlara sırtını dönüp gidiyor. Ahiret de yüzünü dönmüş insanlara doğru geliyor. Sırtını dönüp kaçanın peşine düşmek ve yüzünü dönüp insana doğru gelenden kaçmak ne kadar garip!” Bu sesi duyunca kendi kendime dedim ki: ‘Ben ne kadar yanlış yapmışım. Hakikaten de bütün dünyanın ticaretini yapsaydım ve çok büyük kâr elde etseydim yine de bir gün ondan ayrılacaktım. Bu kadar üzüntü nedendir? Benim ömrüm hep boşuna geçiyor ama buna hiç üzülmüyorum! Hâlbuki ömür, benim elimde büyük bir sermayedir, onunla neler yapabilirdim… Kabir, her gün biraz daha bana yaklaşıyor, ben de ona doğru gidiyorum. Ben bunu bırakıp dünyanın peşine düşüyorum! Bu ne kadar yanlış…’ Böyle diyerek o hatalarımdan, dünyaya olan muhabbetimden pişman olup tevbe ettim ve kendimi tamamıyla Allah-u Zülcelal'e ve O'nun ibadetine verdim.” Bu, hepimiz için bir ders değil midir? O Evliyanın davranışı doğru değil midir? Onun bu davranışı doğrudur. O sesi, sanki hepimize geliyormuş gibi düşünmemiz lazımdır. İnsan daima Allah-u Zülcelal'e karşı samimi olmalıdır ve Allah-u Zülcelal'in razı olacağı amellere, nefsinin arzularından daha fazla gayretli olması lazımdır. Allah-u Zülcelal'e karşı kendimizi bir hiç olarak görmemiz gerekir. Daima O'nun kapısında durup konuşmalarımızda, hareketlerimizde, niyetlerimizde: “Allah daima beni görüyor. Bunu yapmamdan razıdır, bunu yapmamdan razı değildir.” diye düşünüp daima Allah-u Zülcelal'in razı olacağı amelleri yapmamız lazımdır. Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin...

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM