Wikipedia

Arama sonuçları

12 Haziran 2014 Perşembe

TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAAT KANDİLİNİ TEBRİK EDERİZ. SELAM VE DUAYLA..... .Sabri KÖNTEK..

Perşembeyi Cumaya bağlayan gece idrak edilecek Berat Kandili dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bir mesaj yayımladı. Mesajında, Berat gecesinin insanoğlu için her yıl bir hesaplaşma durağı olduğunu ifade eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez, “İnsanoğlu için adeta her yıl hesaplaşma durakları olarak oluşturulan bu rahmet gecelerinde, Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirme, zaman zaman ihmal ettiğimiz kulluğumuzun farkına varma, kendimize çeki düzen verme fırsatı buluyoruz” dedi. Berat’ın yegâne sahibinin Allah olduğunu ancak her insanın beratının kendi elinde olduğunu kaydeden Başkan Görmez’in mesajında şu ifadelere yer verildi; “Berat gecesi Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirmek için bir fırsat…” 12 Haziran Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Cenab-ı Hakk’ın lütfu ve inayetiyle yeni bir Berat Kandilini daha idrak edeceğiz. Hızla akıp giden ömür içerisinde böylesine bir geceye bir kez daha eriştirip bizlere güzel bir fırsat bahşettiği için Cenab-ı Hakk’a ne kadar hamd ü sena etsek ve ne kadar şükretsek azdır. Her yıl gelişiyle pek çok güzelliğin yaşandığı rahmet, mağfiret ve arınma mevsimi Ramazan-ı şerife yaklaştığımızın habercisi, kurtuluş, af ve arınma gecesi olan Berat Kandili, bizlere manevi bir nefes aldırma, kendimize dönme, tefekkür etme, kendimizi sorgulama, geçici olanla kalıcı olanı fark etme, kalp gözümüzü açma ve gönül dünyamızı temizleme fırsatı sunar. İnsanoğlu için adeta her yıl hesaplaşma durakları olarak oluşturulan bu rahmet gecelerinde, Cenab-ı Hakk’la olan ilişkilerimizi yeniden güzelleştirme, zaman zaman ihmal ettiğimiz kulluğumuzun farkına varma, kendimize çeki düzen verme fırsatı buluyoruz. “Berat Kandilinin bize öğrettiği en önemli hususlardan biri sadece Allah’ın affına mazhar olmak değil, affedici olmaktır…” Berat Kandili, bizlere her türlü kötülük, çirkinlik, haksızlık ve adaletsizlikten beri olmayı, arzularımızın, tutkularımızın, heva ve heveslerimizin, bencilliklerimizin egemenliğinden, nefsimizin esaretinden kurtularak gerçek özgürlük olan beratımıza nasıl kavuşacağımızı öğretir. Nefis ve şeytanın hile ve tuzaklarından uzak kalmayı öğretir. Müslümanlar bu gecede kendilerini, hayatlarını, hayal ve beklentilerini planlayarak, onları Kur’an ve sünnet ölçüleri içinde bir kere daha gözden geçirerek aslında gerçek mü’min olma ve rıza-yı Bâri’yi kazanma yolunda kayda değer mesafe kat etme imkânına sahip olurlar. Bu mübarek gecenin bize sunduğu manevi iklimde beratımızı almamızın Yüce Rabbimiz’in ilahi mesajına kulak vermekle, Sevgili Peygamberimiz (sas)’in bizlere miras bırakmış olduğu sünnetini ve ahlakî erdemleri hayatımıza yansıtmakla mümkün olacağını bir kez daha anlarız. Her yıl mübarek Ramazan ayına on beş gün kala idrak ettiğimiz Berat Kandilinin bize öğrettiği en önemli hususlardan biri sadece Allah’ın affına mazhar olmak değil, affedici olmaktır. Zira Allah’tan af bekleyen affedici olur. Allah’tan bağışlanma dileyen bağışlayıcı olur. Allah’ın hoşnutluğunu isteyen, hiç kimseyi hor ve hakir görmez. Allah’ın sevgisine ulaşmak isteyen, daima yüreğinde sevgi ve merhamet taşır. “Berat’ın yegâne sahibi elbette Yüce Rabbimizdir. Ancak her insanın beratı kendi elindedir…” Zira biz O’na bir adım yaklaşırsak O bize bin adım yaklaşır. Her türlü kötü amellerimizden tövbe ile uzaklaşır, salih amel ile O’na yönelirsek Allah’ın mağfireti şüphesiz bize erişir. Yeryüzünü nimetleriyle donatan Rabbimizin verdikleri karşısında şükran duygusunu ifa ederek mülke ve eşyaya bakışımızı değiştirmeye vesile yapacağımız bu gecelerde elde ettiklerimizin, hayatımızın bütün gün ve gecelerine ahlak olarak yansımasını dua ve niyazlarımızda istemeliyiz. Biz müminlerin hırsları, tutkuları ve arzuları sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Allah’ın rızası sadece Rabbimize yaptığımız ibadetlerimizle sınırlı olmayıp tüm beşeri ilişkilerdeki ahlaki tutum ve davranışlarımızda da Rabbimizin rızasını kazanma arzu ve iştiyakını içimizde barındırmalıyız. Rabbimizin rızasına muvafık olmayan her türlü dünyevi çıkar ve isteklerden bizi beri kılması için beraat gecesini bir fırsat gecesi olarak görmeliyiz. “Berat Kandili, kendimize, ailemize, din kardeşlerimize ve tüm kâinata karşı affedici, onarıcı ve bağışlayıcı olmayı öğretir…” Berat Kandili, Yüce Rabbimiz nezdinde beratımıza vesile olduğu, Rabbimizin affediciliğine ve bağışlayıcılığına sığınmayı öğrettiği gibi, kendimize, ailemize, din kardeşlerimize ve tüm kâinata karşı affedici, onarıcı ve bağışlayıcı olmayı öğretir. Berat, kırılan kalpleri onarma, dargınlık duvarlarını yıkma, kin, nefret ve intikam duygularını aşma günüdür. Yüce Yaradan’ın affına erebilmek için yaratılanı affetme günüdür. “Günahlarımızın beraatı ahdimize uygun olmayan davranışlarımızdan vazgeçerek Rabbimizin mağfiretiyle gerçekleşir…” Bu gece vesilesiyle her türlü fitne ve fesattan kendimizi beri kılmalıyız. Günahlarımızın beraatı ancak misakımızı hatırlayarak ahdimize uygun olamayan davranışlarımızdan vazgeçerek Rabbimizin mağfiretiyle gerçekleşir. Bu gece mağfiret gecesi, bugün rahmetin tecelli edeceği gündür. Gündelik hayatın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere, bir kandil olması dileğiyle aziz milletimizin ve yurt dışında yaşayan millet varlığımızla birlikte bütün İslâm âleminin Berat Kandili’ni kutluyorum. Yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların bizleri istikamet sahibi yapmasını temenni ediyor, bu gecenin, ülkemizin, İslâm âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, insanlığın hidayet, barış ve huzuruna, bütün müminlerin tövbe ve dualarının kabulü ile arınma ve affına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

5 Haziran 2014 Perşembe

Cuma günü

1- Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allah katında günlerin efendisi Cuma’dır. O kurban ve Ramazan bayramı günlerinden de faziletlidir. Cuma gününde şu beş özellik vardır: 1- Hazret-i Âdem o gün yaratıldı. 2- O gün yeryüzüne indirildi. 3- O gün vefat etti. 4- O günde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir. 5- Kıyamet o gün kopacaktır. Allah’a yakın hiç bir melek, hiçbir gök, hiçbir yer yoktur, hiçbir rüzgar, hiçbir dağ ve taş yoktur ki, Kıyametin kopmasına sahne olacağı için Cuma gününün heybetinden korkmasın.) [Buhari, İ. Ahmed] Cuma, müminlerin bayramıdır. Bugün yapılan ibadetlere en az, iki kat sevap verilir. Bugün işlenen günahlar da, iki kat yazılır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de, Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha kötüsü yoktur.) [Ramuz] (Cuma günü günah işlemeden geçerse, diğer günler de selametle geçer.) [İ.Gazali] (Cuma günü, kuşlar, vahşi hayvanlar birbirine, “Selam size, bugün Cumadır” derler.) [Deylemi] (Cuma diğer Cumaya kadar ve fazladan üç gün içinde işlenen günahlara kefaret olur. Çünkü iyi bir amel işleyene on kat sevap verilir.) [Taberani] (Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.) [Deylemi] (Cuma günü gusleden kimsenin günahları affolur.) [Taberani] (Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni] [Böyle büyük mükafat verilebilmesi için, o kişinin, düzgün itikada sahip olması, kul hakkını, kazaya kalan farzlarını ödemesi ve haramlardan vazgeçmesi şarttır.] (Cuma günü veya gecesi ölen mümin, şehid olur, kabir azabından kurtulur.) [Ebu Nuaym] (Ana-babanın kabrini, Cuma günleri ziyaret eden kimsenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.) [Tirmizi] (Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni] (Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehani] (Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk verilir.) [Taberani] 2- Kendisine Cuma namazı farz olan her müslümanın alışverişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Özürsüz Cumaya gitmemek haramdır. Ezan okunurken de, alışveriş yapmak mekruhtur. Halbuki alışverişin kendisi helaldir. Yani alınan mal mekruh değil, helaldir. Fakat ezan okunurken alışveriş yapılması mekruhtur. (Dürer) Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cuma namazını farz kıldı. Adil veya zalim bir imam [başkan] zamanında küçümseyerek veya inkâr ederek Cuma namazını terk edenin iki yakası bir araya gelmesin! Böyle bir kimse tevbe etmezse, onun namazı, zekatı, haccı, orucu ve hiçbir ibadeti kabul olmaz.) [İbni Mace] (Allah’a ve ahirete inanan, Cuma namazına gitsin!) [Taberani] (Cuma namazını kılmayan kimsenin kalbi mühürlenir [iyilik yapamaz olur], gafil olur.) [Müslim] (Cuma namazına giderken ayakları tozlanan kimseye Cehennem ateşi haramdır.) [Tirmizi] (Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn [yani iki Kul euzüyü] okuyan kimseyi, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İbni Sünni] (Büyük günah işlenmediği müddetçe, beş vakit namaz ile Cuma namazı, öteki Cumaya kadar aralarda işlenen günahlara kefarettir.) [Müslim] Seferi olana Cuma kılmak farz değildir, kılarsa farz sevabını alır. (Hindiyye) Cuma namazı kılınmayan çok küçük köylerde ve kâfir ülkelerinde, cemaatle öğle namazı kılınır ve ikamet okunur. Cumanın sahih olduğu yerlerde, öğleyi cemaatle kılmak ve ikamet okumak mekruh olur. (Redd-ül Muhtar, Fetava-i Abdurrahim) Mahkumlara Cuma namazı farz değildir. Öğle namazını cemaatle kılabilirler. Cuma namazı yalnız erkeklere farzdır. Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi şöyle: (Cuma namazı kılmak, köle, kadın, çocuk, hasta hariç, her müslümana farzdır.) [Hakim] (Cumaya gelmeyen erkeklerin evlerini yıksam diye düşündüm.) [Buhari] Kadınların Cuma günü, öğle namazını evlerinde kılmak için cemaatin camiden çıkmasını beklemeleri şart değildir. (Hidaye) 3- Cuma günü oruç tutmak müstehaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cuma günü oruç tutana, on ahiret günü oruç sevabı verilir.) [Beyheki] Bazı âlimlere göre de yalnız Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yalnız Cuma günü oruç tutmayın! Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutun.) [Buhari] (Sünnet ve mekruh olduğu bildirilen bir işi yapmamalıdır! Bunun için Cuma günü orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmalıdır!) (Redd-ül Muhtar)

29 Mayıs 2014 Perşembe

Nur-u Muhammedi’ye Köprü: Altın Nesil

Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler, hiç kendilerinden ayrılır mıydı? Sevmenin adını “Muhabbet” koymuş Allahu Tealâ… Ve bunu şöyle dile getirmiş Allah’ın sevgili Rasulü (A.S.): “Benim rızam için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine (para, vakit) harcayanlara, muhabbetim vacip olmuştur.” (Muvatta) Sevmek… Kimle?.. Neyi?.. Nasıl?.. İşte sevdiğimizi söylediğimiz Sevgili Rasül’ün bize söylediği esas: “Kişi müslüman kardeşini severse, onu sevdiğini kendisine söylesin.” (Ebu Davud, Tirmizî) Ve… Alemi yaratan Yüce Sevgili yarattığı kullarından sevmeyi ve sevilmeyi istiyor. İnsanların arasına gönderdiği peygamberine: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için, sana sevgimi lutfettim.” (Taha/ 39) buyuruyor. Peygamberler… İnsanların arasından seçilmiş, kendilerine vahyolunmuş, terbiye edilmiş, Allah’ın sevgili kulları… Ve Allah Tealâ, sevginin yani muhabbetin, Peygamberin şahsında ve onun sıfatlarında, gören gözle ve anlayan gönülle teneffüs edilmesini istiyor. Bunu en çok kimlerden istiyor? Elbetteki sevmenin ne demek olduğunu bilen ve “ben seviyorum” sözünün ne anlama geldiğini bilen kullarından. Yani müminlerden… Ve… Müminlerden istenen şu: Ey Sevgiyle gönderdiğim ve nurumdan var ettiğim Rasül!… “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (A. İmran/31) Sevgi Yolu Sevmenin yolu Allah’tan, Allah’ı sevmenin yolu da Rasul-ü Ekrem’den geçiyor. Kim Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsa, önce O’nun sevdiğini sevecek demektir bu. Hem böylece insan sevilecek. Sevilince de kusurları görülmeyecek, görülse bile affedilecek demek… İşte Hz. Ömer (R.A.) inanmıştı ve sevmişti bir kere Rasulullah (A.S.)’ı. Zira cahiliye döneminden kalma ızdırapları vardı. Kusurlarını göstermişti ona en sevdiği… Zira dost acı söylerdi. Ve böylesi bir dosta canlar kurbandı… Sevdiği dostu, Rasulü Ekrem (A.S.), kendisine (Hz. Ömer’in) içindeki gerçek dostu göstermişti. İçindeki, dostu sandığı şeytanı bile, terketmişti O’nu. Görmek istemiyordu Şeytan Hz. Ömer’i. Mescid-i Nebi’ye vardığında beyninden vurulmuşa döndü Hz. Ömer (R.A.). Muğire b. Şu’be: “Rasulullah (A.S.) vefat etti” diyordu. Hz. Ömer: “Hayır! Yalan söylüyorsun!.. O vefat etmedi. Münafıklar yok olmadıkça O vefat etmez.” (İbn-i Sa’d) diyordu. Kaybetmek istemi yordu O’nu. Daha soracakları vardı. O sevgili, kendisine sevmenin ne demek olduğunu öğretiyordu. Hayır! O yok olmamalı, ölmemeliydi!… Böyle diyordu, Hz. Ömer (R.A.): “Kim öldü derse, boynunu vururum!” Hz. Ömer bu… Dediğini yapar mı yapardı… Sıddık-ı Ekber (R.A.) İbn-i Ümmi Mektum âmâydı. Mescidin son cemaat mahallinde “Muhammed ancak peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle geriye dönerse, Allah’a zarar vermiş olmayacaktır.” (A.İmran/144) ayetlerini okuyordu. O esnada Hz. Ebu Bekir mescide girdi. Hz. Ömer ayakta, hiç oturacak halde değil!… Ebu Bekir (R.A.): “Otur artık, ey Ömer!” dedi. Cemaati de susturdu ve: “Ey insanlar! Sizden kim Muhammed’e tapıyorsa iyi bilsin, Muhammed ölmüştür! Sizden kim de Allah’a ibadet ediyorsa hiç şüphesiz O diridir ve ölmez!…” (Buhari) Halk ve Hz. Ömer gözyaşları içinde “Anam-babam sana feda olsun Ya Rasulallah!…” diyordu. (İbn-i Sa’d) Evet, gerçek sevgili, en Yüce Sevgili Allahu Tealâ’ydı. O’na ulaşmak önemliydi. O’na giden yolda olmak ve severek ölmek önemliydi. Sevmenin Zamanı Ve… Şimdi O’nun gibi yaşamanın tam zamanıydı. Zaten yaşıyorlardı. En sevdiklerinin yolunu her an takip ediyorlardı. Ama şimdi, sorumluluk duygusu içerisinde O’nu anlatmalıydılar. O Sevgili Rasulü görmeyenler vardı. Sevgi onlara anlatılmalıydı. Rasulü Ekrem (A.S.)’i görememiş olanlara, aynen O’nu görüyorlarmışcasına anlatılmalıydı. İnsanlar her an O’nu (A.S.) görebilmeliydi. Böylece O sevgili Rasül hep gönüllerde yaşamalıydı. Zira, O yaşarsa Allah sevilecek, insanlar Allah’ı sevdikçe itaat edecekler, isyan etmeyeceklerdi. Ve… “Ben seviyorum” diyen; her an ve her zaman ilahi nuru seyredip duracak; mahvolmak, yok olmak ve geri durmak onun tanımadığı kavramlar olacaktı. Sevenin Adı: Bilal-i Habeşi İşte… Bilal-i Habeşi (R.A.)… Sevdim dediği, Rasulü Ekrem (A.S.)’i toprağa verdikten sonra, bütün Medine ona dar gelmişti. Bağrına taş basmış, sevgilinin hasretini çekiyordu. Halife Hz. Ebubekir’in (R.A.) huzuruna geldi. Müsaade istedi Medine’den ayrılmak için. Acılarını her gün katmerleştirmek istemiyordu belki de. Hz. Ebubekir (R.A.) müsaade etmedi. Zira Bilal-i Habeşi, en çok sevdiği insan, Rasul-ü Ekrem (A.S.)’in yadigarıydı. Onun okuduğu ezanlar hep devam etmeliydi. Ama Bilal-i Habeşi (R.A.) mahzundu… Sevgi, muhabbet ve ayrılık nedir bunu o anlardı. Mekke fethedilince Kabe-i Muazzama’da, En Yüce Sevgili Allah’ın huzurunda, en sevgili Rasul Muhammed (A.S.)’in önünde Ezan-ı Muhammediyi okumanın hazzını o bilirdi. Bu anlatılmaz, ancak yaşanırdı. Ama şimdi o muhabbete, sevgiliyi görmeden, o anı yaşamadan nasıl seslenip çağırmalıydı insanları… Ve O… “Ben Rasulullah’sız Medine’yi istemem, ben buna tahammül edemem.” (Tecrid) diyordu. Hz. Ebubekir: “Ey Bilal! Benim hatırım yok mu? Benim için Medine’de kal…” diyordu. Kıramadı Sıddık-ı Ekber (R.A.)’i. Medine’de kaldı. Sonra bir fırsatını bulup Hz. Ömer (R.A.)’in hilafeti zamanında izin isteyerek, cihad için Şam’a gitti ve oraya yerleşti. Sevginin Muştusudur Rüya Gün geçmiyordu ki Şam’da Rasulullah (A.S.)’ı hatırlamasın!.. Bir gece rüyasında, Efendimiz (A.S.)’i gördü. Evet… İşte… En sevdiği karşısındaydı ve ondan bir tek isteği vardı: “Ey Bilal! Beni ziyarete gelmeyecek misin?” Artık sevgiliden muştuyu almıştı bir kere… Duramazdı. Gözyaşları içinde Medine-i Münevvere’ye atını sürdü. Hiç kimseyi görmüyordu gözü. Doğruca Mescid-i Nebi’ye vardı. Saadetli yılları düşündü. Nebi (A.S.)’nin namaza duruşunu, saf tutuşunu, tekbir alışını… hep hatırladı. Sonra Ravza-i Mutahhara’ya yüzünü sürdü. Buralar, hep sevgiliyi hatırlatan yerlerdi. O, eski günlerini yad ederken evlad-ı rasul Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.) efendilerimiz O’na bakıyorlardı. Bilal-i Habeşi (R.A.) Nuru Muhammediyi bütün ruhuna tenefüs edercesine, onların ellerine sarıldı. Öpüp kokladı Asr-ı Saadet güllerini… Ve şöyle dediler Bilal’e (R.A.): “ Bizim hatırımıza, sabah ezanını okur musun?!…” Adeta bu istek, O sevgili Rasül’den (A.S.) gelmişti. Kıramazdı ve kıramadı da… Mahzun Bilal (R.A.): “Olur!..” dedi. Ezan-ı Muhammedî Bambaşkaydı o sabah, Medine… Mescid-i Nebi hareketlendi. Bilal-i Habeşi Mescidin üzerine ezan okumak için çıkınca… “- Allahu Ekber!… Allahu Ekber!…” nidaları, Medine’de seher vakti duyulunca, istisnasız bütün müminler İsrafil (A.S.) suru üflüyormuşcasına korkarak yataklarından fırladılar. “- Eşhedü enlâ ilahe illallah!…” derken Bilal-i Habe-şi, Medine insanları adeta Peygamber (A.S.) yeniden dünyaya teşrif etmişcesine sokaklara döküldüler. “Eşhedü enne Muhammed’er-Rasulullah!…” sözlerini halk işitince, kadınıyla erkeğiyle Mescid-i Nebi’yi doldurdular. Herkes birbirine bakıyor, gözyaşlarını dökmedik kimseye rastlanmıyordu… (İbnü’l-Esir) O gün… Yeniden canlanmıştı ümmet. Sevgi ve Muhabbet bir kez daha kendini göstermişti. Bir olmuştu sevenler, sevgiliyle buluşunca… İnsanların gözlerinin içi gülüyordu. Seven ağlardı, bu üzülmek değildi. Bu onların ilk hali değildi. Onlar her an seven, sevdiklerini söyleyen, kimi sevdiğini bilen, nasıl sevilmesi gerektiğini yaşayarak anlatanlardı. Yine… Onlardan biriydi Abdullah b. Mesud… “Rasulullah’tan bize bahset” denilince: “Rasulullah (A.S.) şöyle buyurdu: ….” der, gözleri yaşla dolar, başını aşağıya eğer, derin bir soluk alır, göğsü genişler ve Rasulullah (A.S.)’dan bahsetmeye başlardı. Sözlerini aynısıyla aktaramamış olma ihtimalini de gözönüne alarak, O’nun (A.S.) adına yalan bir söz sarfetmekten tir tir titrer; “… İşte!… Rasulullah (A.S.) bunun gibi veya buna yakın ya da buna benzer buyurdu…” derdi. (İbn-i Mace) Sahabe-i Kiram yaşayarak anlatıyordu. Onların bu hali insanlara tesir ediyordu. Kendilerinden sonra gelen nesil, ashabı hep yaşar halde buldu. Sahabe-i Kiram sevgilerini satırlara değil, sadrlara (gönüllere) yazmışlardı. Onların sevgilerini görenler, hiç kendilerinden ayrılır mıydı?. Hangi zaman ve zeminde olursa olsun böylesi sevgiyi anlatanlardan ayrılır mıydı hiç insan?!… İşte, ayrılmadı… İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, Ahmed b. Hanbeller… Şah-ı Geylani, Muhyiddin-i Arabiler… Habib-i Acemi, Hasan-ı Basri-ler… Beyazıd-ı Bestami, İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadiler… Yaşadılar… Yaşattılar… Sevgiyi, sevdiklerini gösterdiler, örnek oldular… (R.Anhüm)

22 Mayıs 2014 Perşembe

REGâİB VE Mİ’RâC FIRSATINI KAÇIRMAYALIM…25.MAYIS

2014 Senesinin Mayıs ayı içerisinde kaçırılmaması gereken iki kıymetli mühim gece var. Bunlardan ilki, 01-02 Mayıs, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Regâib kandili, ikincisi ise 25-26 Mayıs, Pazar’ı Pazartesiye bağlayan gece Mirâc kandilidir. Uyanık olalım! Kim bilir belki bize sunulan son fırsatımız bu geceler olacaktır. Ertesi gün öleceğini bilen bir insan, nasıl salih ameller yapmak ve günahların zülumâtından temizlenmek isterse öyle salih ameller yapalım. Gülistan Dergisi olarak tüm mümin kardeşlerimizin Regâib ve Mir’âc Gecesini tebrik eder, hepimiz için tevbe, Kur’an tilaveti, zikrullah ve ibadetle geçirilen, salih amellerin işlendiği geceler olması dileriz… Regâib Gecesi Regâib Gecesi, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin Allah’ın bazı çok özel lütuflarına mazhar olduğu, Rabbani ikramlara eriştiği bir gecedir. Hicrî takvime göre, yedinci ay olan Receb-i Şerif’in ilk Cuma gecesine rastlar. Yani, Perşembeyi Cumaya bağlayan gece, kandil gecesi olmaktadır. Her sene Müslümanlar tarafından değerlendirilmekte, ihya edilmekte olan bu gecenin hürmet, kıymet ve kutsiyeti ile alakalı birçok hadis-i şerif, pek çok işaret ve evliyaullahtan nakledilen hikmetler bulunmaktadır. Her kandil gibi bir arınma, yunup yıkanma fırsatıdır. İbadet, dua ve istiğfar zamanı, ahirete yatırım vakti, müminler için açılmış bir sofra… Susuzluktan çatlamış olan bir toprak için su ne ise zülumâttan kararmış kalpler için de bu gecenin ehemmiyeti odur. “Regaib” adını, bu nurlu geceye melekler vermişler! Enes b. Malik’ten naklen, Humeyd et-Tavil Rasulullah Efendimiz’in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “… Sizler sakın ola Receb ayının ilk Cumasının arefesini (yani Perşembe gününü ve akşamını, Reğâib gecesini) ihmal etmeyesiniz (gaflet içinde geçirmeyesiniz). O, öyle bir gecedir ki, melekler o geceyi Reğâib (rağbet edilen büyük armağan) adını vermişlerdir…” Regâib Gecesinin Fazileti Peygamberimizin mevlid-i şerif olan kutlu doğumuyla yeryüzü nasıl küfür ve cehaletin karanlıklarından kurtulup büyük bir mutluluğa boğulduysa, onun dünyayı teşriflerinin ilk basamağı sayılabilecek bu Reğâib gecesini de bütün kâinat alkışlamış, coşkun bir sevinçle ayakta karşılamıştır. Üç ayların ilki olan Receb-i Şerif girdiğinde “Allah’ım, hakkımızda Receb ve Şa’ban ayını mübarek kıl, bizleri Ramazan ayına ulaştır.” (Câmiu’s-Sağîr, Müsned, Beyhaki] diye dua eden Allah Rasûlü’nün bu hadis-i şeriflerinden istinbat edilen yoruma göre: Receb ayının, manen çok bereketli olan bu Regâib gecesinin bir özelliği de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi ve teşrifatçısı olmasıdır. Mi’râc Gecesi Bir kısım âlimlere göre, ikinci bir kadir gecesi olarak görülen Mi’râc, Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme ikram edilmiş çok kıymetli bir gecedir. Daha önce hiç kimseye nasip olmamıştır. Mi’râc, “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamına gelir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem göğe yükseltilerek, Allah-u Zülcelal’in huzuruna kabul edildiği geceye, Mi’râc Gecesi denmiştir. Allah-u Zülcelâl ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “Geceleyin kulunu, ayetlerimizden bir kısmını göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra; 1) Mi’râc Gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesidir. Mi’râc mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında vuku bulmuştur. İçinde bulunduğumuz sene itibariyle 25-26 Mayıs, Pazar’ı Pazartesiye bağlayan gece Mir’âc gecesidir. Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi Mi’râc’a çıkarıp kendisiyle Arşı Âlâ’da görüşme imkânı lütfettiği için hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme hem de O’nun ümmetine büyük bir şeref bahşetmiştir. Mir’âc Gecesinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme birçok ilahi ikramlar verilmiştir. Mesela; Allah’a ortak koşmayanların cennete gireceği müjdesi, beş vakit namaz ve ayrıca Bakara Suresi’nin son iki ayeti, bu gece Müslümanlara hediye olarak ikram edilmiştir. Böyle mübarek gün ve geceleri birer fırsat bilmeli, bu müstesna zaman dilimlerinde Allah-u Zülcelal’e daha da yakın olmaya çalışmalıyız. Bilelim ki, Allah’a yakınlık, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği şeylerden kaçınmakla mümkündür. Allah-u Zülcelâl biz günahkâr ve asi kullarına merhamet etmiş, muhatap kabul etmiş ve bizlere bu ikramları vermiştir. Bu ikram ve izzetler, Allah-u Zülcelal’in yolundan gittiğimiz müddetçe bizim içindir… Eğer, “Bu ikramlara layık olmak istiyorum” diyorsak, gecenin gündüzünden başlamak üzere sadaka verelim, tevbe edelim, zikir ve ibadetlerle Allah-u Zülcelal’in rahmet ve merhametine layık olmaya çalışalım. Unutmayalım; kurtuluş, Allah-u Zülcelal’in yolundadır ve bir gün O’na döneceğiz.

17 Mayıs 2014 Cumartesi

FİTNE ZAMANI NASIL DAVRANMALI?

Toplumsal fitneler imanı hedef alabilir! Dünya hayatının bir takım fitneleri, kişiyi günaha sürüklese belki ondan şefaat ile kurtulmak yahut cezasını çekip yine cennete girmek mümkün olabilir. Ama bir de Peygamberimizin bizi uyardığı imanı hedef alan fitneler vardır: “Karanlık gecelerin parçaları gibi fitneler vardır ki, kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar…” (Ebu Davud, Fiten, 2) Toplumsal fitneler, bazen o kadar akıl karıştırıcıdır ki hak ile batılı birbirinden ayırmak o kadar kolay olmaz. Hatta fitneleri yayanlar, bunu güya ıslahat namına yapar, kendilerine kurtarıcı süsü verirler: “Onlara; ‘Yeryüzünde fitne fesat çıkarmayın’ dendiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara, 11) Böyle kargaşalı zamanlar, asr-ı saadette, yani henüz Peygamber efendimiz insanların arasında yaşıyorken dahi çıkmıştır. İman edenlerin arasında bulunan bir kısım imanı zayıf kişiler, dıştan iman etmiş gibi görünen ama kalbi Müslümanlara karşı bulanık duygularla dolu olan münafıklarla, müşrikler ve Yahudilerle oturup kalkmaya devam etmiş, bu sebeple de onların karalama kampanyalarının etkisinde kalmışlardır. Bu, arada kalmış kişiler, bir fitne çıktığı zaman, hemen ona tabi oluverip müminleri zorda bırakmışlardır. Mesela, Uhud harbinde Müslümanların ordusundan üç yüz kişi, böyle telkinler sebebiyle ayrılıp moral bozmuştur. Ve bunun gibi başka birçok fitneler olmuştur. Kimi dinlediğimize dikkat edelim İnsanoğlunun kalbi, kaba benzer. O kap, kişinin kulağından giren sözlerle dolar ve renkten renge bürünür. Bu sebeple, Kuran-ı Kerim müminleri fitnelere karşı uyarırken evvela, kulak verip dinleyecekleri sözler hususunda ikaz eder: “O, size Kitapta: ‘Allah'ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz’ diye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacak olandır.” (Nisa, 140) Allah-u Teâlâ müminlere dostlarını, sohbet arkadaşlarını seçmekte son derece dikkatli olmalarını emretmiştir. “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resûlüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü’minlerdir.” (Maide, 55) “Allah'a, elçisine ve ahiret gününe inanmış bir topluluk göremezsin ki, Allah'a ve elçisine karşı gelenleri dost edinsin. Hatta onlar, kendilerinin anaları, babaları, çocukları, oğulları, kardeşleri ve akrabaları bile olsa...” (Mücadile, 22) “Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119) Hayat rehberimiz olan Kuran-ı Kerim, bu ayetlerle müminleri toplumsal fitnelere elverişli olmaktan sakındırır. Fitneye uymaya müsait kişilerin, genellikle, bu öğütlere kulak vermeyen, hem müminlerle hem de korku veya menfaat hisleri sebebiyle gayr-i müslim ve münafıklarla içli dışlı olan kişiler olduklarını haber verir: “Birtakım kimseler bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak ister (iki tarafa da dost görünürler) Fitne için her davet olunuşlarında onun içine baş aşağı dalarlar…” (Nisa, 91) Gerçekten de Kuran-ı Kerim’i dikkatle okuduğumuz zaman, bize insan tabiatına dair çok önemli ipuçları verdiğini ve kıyamete kadar gelecek bütün hadiselerde, bize çok güzel rehberlik yaptığını görürüz. Mesela, bütün asırlardaki Müslümanlara hidayet kaynağı olan şu ayet-i kerime, zamanımızdaki enformasyon kirliliği karşısında müminin takınması gereken tavrı ne kadar güzel ortaya koyar: “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek bir takım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 6) Gerçekten de zamanımızda medya, sosyal medya, fısıltı gazetesi hep birden el ele vermiş, Müslümanlar arasında fitne çıkarmaktadır. Teknolojinin de kötüye kullanımı ile görsel ve işitsel destekli, teknoloji harikası iftiralar, piyasaya sürülebilmektedir. Şu zamanda en fazla dikkat edeceğimiz husus, iç yüzünü iyice bilmediğimiz bir malumata hemen kapılmamak, bilhassa paylaştığımız ve aktardığımız bilgilere çok dikkat etmek olmalıdır. Allah-u Teâlâ bizleri duyduğumuz her şeye itibar etmememiz, rast geldiğimiz her akıntıya kapılmamamız için uyarmaktadır: “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi organların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsrâ, 36) Kime danışmalı? Peygamber efendimiz ve ashabı, bizim gibi ufak tefek meselelerle değil, toptan yok olma tehlikesi içeren çok zorlu savaşlarla, kuşatmalarla imtihan edildiler. Böyle zamanlarda, iman bakımından zayıf olan kişiler, yayılan dedikoduları kulaktan kulağa yayarak, toplumda endişeye ve güvensizliğe sebep oldular. Allah-u Teâlâ onların şahsında ümmete şöyle öğüt veriyor ve böyle durumlarda nasıl davranılması gerektiğini öğretiyor: “Kendilerine barış veya savaş ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu Peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları, onu anlayıp bilirlerdi. Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.” (Nisa, 83) Bu ayetten anlıyoruz ki mümin bir haber duyduğu zaman, alelacele hüküm vermemeli ve onu aktarmamalı, aksine onun aslını araştırmak ve gerekli tedbirler almak için ümmetin içindeki âkil ve basiretli kişilerle görüşüp onların hüküm vermesini beklemelidir. Çünkü böyle aceleyle yaymak, müminleri, anlık şayialarla dalgalanıveren, birliği dirliği kolayca bozuluveren bir toplum haline getirir. Bu durum ise son derece tehlikelidir. Oysa ilim irfan sahibi kişiler sakince düşünerek, “Bu şayia kimin menfaatine hizmet ediyor? Bu haberin neticesi Müslümanlar için nasıl olur?” diye basiretle bakarsa, istişare edip akıl birliği yaparak en doğru sonuca varabilir. Bu şekilde davranmaya dikkat edilirse toplum, böyle komplolara karşı dirençli, sağlam duruşu olan bir ümmet olur. Birliğin bozulmaması için Müslüman emire uymalı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahir zaman fitneleri hususunda ümmetini uyaran birçok hadis-i şerifleri vardır. Bunlarda ilk tavsiyesi: “Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!” (Buhari, Fiten 11, Müslim, İmaret, 51) olmuştur. Kuran-ı Kerime baktığımız zaman yine aynı tavsiyeyi görürüz: “Ey müminler! Allah'a uyun, elçisine uyun; ulul emre uyun (sizden görev başında olanlara mutabaat edin)…” (Nisa 59) İlk bakışta “görev başındaki kişilere itaat et” emri akla uygun gelmeyebilir. Ya iş başındakiler yanlış yoldaysa? Diye düşünülebilir. Oysa meseleye şöyle bakılırsa asıl maksat anlaşılır: “Herkes anlık şüphe ve kuruntularla yöneticiler aleyhine kışkırtılırsa o memlekette düzen kalır mı?” Peygamberimiz müminlerin birliğini bozmamaları hususuna çok önem vermiş, bunun için müminlerin kendilerinden olan idarecilerine, velev ki mükemmel olmasalar da birliği sağlamak için uymalarını emretmiştir. Fitne zamanı mümin nasıl davranmalı? Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem ümmetinin arasından ayrıldıktan az bir zaman sonra, yalancı peygamberlerin zuhuru ve ridde hadiseleri meydana gelmiş, daha sonra da Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp Kerbela faciasına kadar uzanan acılar yaşanmıştır. Bu meselelerin de ortaya çıkmasıyla, sahih hadislerin derlendiği kitapların fiten bölümlerinde toplumsal kargaşa zamanlarında yapılması gerekenlere dair geniş yer ayrılmıştır. Fitne, adı üstünde karmaşık bir durum demektir. Kelimenin kök anlamı, madeni eriterek karışıklardan arındırmak demektir. Müminler fitne zamanlarında, adeta erimiş maden potasındaki eriyik gibi zorlu bir durumdadırlar. Mesela, birbirleriyle sürtüşme yaşayan iki tarafın da Müslüman olduğu ve haklı olduğunu iddia ettiği durumlarda işler karışıktır. Böyle zamanlarda, eğer haklı olan taraf aşikâr ise Kuran-ı Kerim’in emri, haksız olan tarafa nasihat etmek, dinlemiyorsa haklı olan tarafın yanında durup haddini aşan tarafı bu hareketinden vazgeçirmektir: “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafla mücadele edin. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.” (Hucurat, 9) Elbette ayette geçen “mücadele edin” emri, kanunla düzenlenmiş yollar veya devletin silahlı kuvvetleri eliyle yapılır. Yoksa kişisel veya örgütsel faaliyetlerle kendi adaletini uygulamak şeklinde bir yöntem, toplumu terörize edeceği için yasaklanmıştır. Peygamberimizin fitne dönemlerine dair en çok tavsiye ettiği şey, sabır, teenni, çekingen olmak, şiddeti tırmandırmamaktır. Peygamberimiz hiçbir durumda isyan ve kargaşaya izin vermemiştir. Eğer ortada Müslümanların hiçbir cemaati ve rehberi, idarecisi kalmamışsa bu durumda da “… bütün batıl fırkaları ter ket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal.” buyurmuştur. (Buhari, Fiten, 11; Müslim, İmaret, 51) Yine, farklı tariklerden gelen hadislerde, gerekirse canını feda etmek pahasına da olsa, Hz. Âdemin hayırlı oğlu Habil gibi olmayı, yani “Sen beni öldürmek için elini kaldırsan da ben sana elimi kaldırmayacağım” demeyi, iç karışıklıklarda rol almamayı emretmiştir. Farklı hadis-i şeriflerde, fitne zamanlarında eve çekilmek, dağlara çekilmek, yakınlarını kurtarmakla meşgul olmak gibi tavsiyeler zikredilmiştir. “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki: - Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın? - Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah'ın Resulü! Dedim. Buyurdular ki: - Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terk edersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaati ile de (uğraşmayı) terk edersin. (Buhârî, Salat, 88, Fiten, 13; Ebu Davud, Melâhim 17, 4342; İbnu Mace, Fiten, 10, 3957) Resûlullah aaleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir.” (Müslim, Fiten, 130, 2948; Tirmizî, Fiten, 31, 2202) Bilhassa eğer mesele kolayca hüküm verilemeyecek kadar karmaşık ise veya mesela dünyalık menfaatleri, makamları paylaşamamak gibi dinle alakası olmayan şeylerse, fitneyi yalnız bırakmak emredilmiştir: “Yakında fitneler meydana gelecektir. O sıralarda oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen de koşandan hayırlıdır.” (Buhârî, Fiten, 9; Müslim, Fiten, 10, 12-13) Böyle zamanlarda, kazanacak tarafı tutup zayıf tarafa zulmetmesine yardım ederek dünyalık bir menfaat elde etmeye çalışmak, zulme ortak olmak demek olacaktır. Açıkça zulmettiği görülen tarafa nasihat edilir, vazgeçirmeye çalışılır. Müslümanların arasını bulmak esas olmalı, asla dedikodu ve laf taşıma gibi günahlara bulaşmamalıdır. Bugün daha iyi anlıyoruz ki hem bir ülke sınırları içindeki Müslüman grupların hem dünya Müslümanlarının, meselelerini görüşüp istişare edecekleri ortamlara ihtiyaç vardır.

15 Mayıs 2014 Perşembe

AHİRETE, DÜNYADAN DAHA FAZLA YÖNELELİM

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah'a ve Resul'e itaat edin ki, merhamet edilenlerden olasınız.” (Âl-i İmrân; 132) Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki Allah'a ibadet ve Allah-u Zülcelal'e itaat, O'nun rahmetine vesiledir. O'nun için insanın, elinden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal'in ibadetine sarılması gerekir. Allah-u Zülcelâl, Peygamberleri o kadar büyük ve mükerrem (yüce) yarattığı halde, onlar nasıl idiler? Zekeriya aleyhisselam, vaaz etmek için kürsüye oturduğu zaman, sağına ve soluna bakardı. Eğer oğlu Yahya'yı göremez ise azap ayetlerini okurdu, onu görünce azap ayetlerinden bir şey okumazdı. Oğluna şefkati vardı. Çünkü onun, cehennem ateşini dinlemeye tahammülü yoktu. Zekeriya aleyhisselam, yine bir gün vaaz etmek üzere kürsüye oturdu. O gün cemaat çok fazla idi. Topluluğu gözden geçirdi ve oğlunu göremedi. Yahya aleyhisselam başını gömleğinin içine sokmuş, cemaat arasına karışmıştı. Zekeriya aleyhisselam oğlunu göremeyince, cehennem ateşine dair ayetleri okumaya başladı ve ağlaya ağlaya şöyle anlattı: “Cebrail aleyhisselam bana dedi ki; cehennemde bir dağ var onun ismi Sekran'dır, bunun dibinde bir vadi vardır ki, onun ismi de Gadban'dır. Bu Gadban, Yüce Allah'ın gazabından yaratılmıştır. Bu vadide ateşten kuyular vardır ki, her birinin derinliği iki yüz senelik yoldur. Bu kuyuların içinde ateşten tabutlar vardır. Tabutların içinde ise ateşten zincirler, bukağılar vardır.” Bunları duyan Yahya aleyhisselam hemen kalktı ve dışarı çıktı. Dışarı çıkarken: “Vay Sekran'ın elinden başıma gelenlere! Vay Gadban'ın elinden başıma gelenlere!” diyordu. Bunu gören Zekeriya aleyhisselam hanımı ile onun peşinden koştular fakat onu bulamadılar. Giderken bir çobanı gördüler ve: - Sen, şu boyda, bir genci gördün mü? Diye sordular. Çoban ise: - Galiba siz, Yahya'yı arıyorsunuz? Dedi. Onlar: - Evet, O'nu arıyoruz, dediler. Çoban: - Ben onu bir yamaçta bıraktım. O: “Yerim cennet midir, cehennemde midir bilmedikçe, ne bir şey yiyeceğim, ne de bir şey içeceğim” diyordu, dedi. Gittiler, Yahya aleyhisselam'ı bağırırken buldular. Annesi: - Ey yavrucuğum, seni karnımda şu kadar ay taşımam hakkı için, seni göğsümde şu kadar ay emzirdiğim hakkı için, yanımıza gel de birlikte eve dönelim, dedi. Babası Zekeriya aleyhisselam da: - Senden bir dileğim var, üzerindeki bu gömleği çıkar, şu cübbeyi giy, dedi. Yahya aleyhisselam geldi ve birlikte eve döndüler. Anası, Yahya aleyhisselamın yemesi için bir şeyler hazırladı. Onları yedikten sonra, kendisini uyku bastırdı. Uyuyunca rüya gördü. Bu rüyasında: “Ey Yahya, evimden hayırlı bir ev, yakınlığımdan hayırlı bir yakınlık mı buldun?” diye ses geldi. Hemen irkilerek, ağlayarak uyandı ve: - Tez benim gömleğimi verin, cübbenizi alın. Anladım ki, siz benim helak olmamı istiyorsunuz, dedi. Bunu duyan Zekeriyya aleyhisselam: - Oğlumu bırakın, kendi nefsi için amel etsin, böylelikle cehennem ateşinden kurtulabilir, dedi. İşte, onlar öyle idiler. Allah-u Zülcelâl, onların makamlarını yücelttiği için, o derecede de onlara korku veriyordu. İşte sözü, bunun üzerine getirdim. Bu ahir zamanda, ortamın nasıl olduğu herkesçe malumdur. Günahlar sanki bir deniz gibidir. Bizler korkmaya, ağlamaya ve Allah'a yalvarmaya daha ziyade muhtacız. Kimin derdi sadece dünya olursa… Ebu Derda radıyallahu anhudan rivayetle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Elinizden geldikçe kendinizi dünya işlerine fazla kaptırmayınız. Biraz da ibadet için vakit ayırınız. Zira kimin gailesi (derdi, tasası) sırf dünya olursa, Allah işlerini dağıtır. Fakirliği iki gözünün arasına getirir. Hep fakir olduğunu sanır. Kimin de gailesi daha çok ahiret olursa, Allah işlerini toparlar, huzurunu arttırır. Zenginliği kalbine yerleştirir. Gönül zenginliğinde huzur bulur. Kim; kalbini Allah'a bağlarsa Allah müminlerin kalbinde ona sevgi ve merhamet yaratır, meydana getirir. Herkes onu sever. Hakkında hayırlı olan her şeyi ona hızla yaklaştırır.” (Taberani, Beyhaki) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz şöyle buyurur: Ey Âdemoğlu! (Kulum) Kendini ibadetime ver ki, kalbini kanaatle, elini malla doldurayım. Ey Âdemoğlu! Benden uzaklaşırsan (ibadeti terk edersen) kalbini fakirlikle (aç gözlülükle) doldurur, elini de faydasız şeylerle oyalarım.” (Hâkim) Bunun için bizler de devamlı olarak Allah-u Zülcelal'in zikri ile meşgul olmaya çalışırsak ve Allah-u Zülcelal'in istediği, emrettiği şekilde kulluk vazifelerimizi yapmaya gayret edersek, kabre girdiğimizde ve mahşer yerine vardığımızda Allah-u Zülcelâl de bize rahmeti ile muamele edecektir inşaallah. Unutmayalım, Allah-u Zülcelâl bizden hakiki ve samimi bir şekilde kulluk istemektedir. Bunun yolu da O'nun emrettiği, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği ve Peygamber varisi âlimlerin, Sâdât-ı Kiram’ın yaşadığı yoldan gitmekle mümkündür.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Müslümanın Sınırları

İslâm’a gönül vermiş insanların coğrafî sınırları nerede başlar, nerede biter? İslâm topraklarında başlar, İslâm topraklarında biter kanaatindeyseniz, yanılıyorsunuz demektir. Elbette vatan duygusu, toprak sevgisi, doğup büyüdüğü yerlerle gönül bağı her insanda fıtrî olarak mevcuttur. Dolayısıyla müslümanlar da böyle duygular yaşarlar. Nitekim Efendimiz s.a.v.’in hicret esnasında Mekke’den ayrılırken Hazvera tepeciğinden şehre baktığı ve şöyle buyurduğu bilinir: – Vallahi, sen Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın. Bana senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur! Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt yuva tutmazdım. (Tirmizî; İbn Mace; Ahmed b. Hanbel; Darimî) Efendimiz s.a.v.’in bu dokunaklı seslenişi yaptığı Hazvare tepeciği Mekkelilerin pazar yeri olarak kullandıkları, genişletmeler sonucunda bugün Mescid-i Haram’a dahil edilmiş bir yerdir. Fakat Allah Rasulü s.a.v. idealleri uğruna, mesajını daha öteye götürmek adına, Allah’ın ismini yüceltmek amacıyla (ilâ-yı kelimetullah) ve dahi nice hikmet ve gerekçelerle hicret etmiştir. Efendimiz s.a.v. rüyasında Mekke’den ayrılıp, içerisinde hurma ağaçları olan bir yere hicret ettiğini görmüştü. Bunun üzerine hicret yurdunun Yemame veya Hecer olabileceğini düşünmüştü. Fakat sonradan anladı ki orası Yesrib’di. Onun hicretiyle birlikte Yesrib, önce “Medinetü’n-Nebi: Peygamber Şehri” zamanla sadece ve yalnızca mutlak manada “şehir” anlamında Medine diye anılmaya başlandı. Dönüşümün büyük adımı “Hicret” Allah’ın Elçisi s.a.v. Yesrib’in sadece adını değiştirmekle kalmadı. Onun mübarek varlığı sayesinde Yesrib şehirleşti, sosyal doku değişti, hatta ve hatta ilk zamanlar Mekke’ye alışkın muhacirleri çarpan, hastalandıran iklimi O’nun duasıyla daha mutedil bir hal aldı. Ve O, Rabbinden şehir adına bir şey daha diledi. Atası Hz. İbrahim a.s.’a Mekke’nin “harem” kılınması gibi kendisine de Medine’nin harem kılınmasını… Allah Tealâ bu duayı kabul etti. O günden beridir müslümanların iki haremi vardır: Mekke ve Medine… Yani “Haremeyn-i Şerifeyn.” O’nun hicreti dönüşümü Medine’den başlamıştı. Dönüşüm durmadı. Bugün de devam ediyor ve kıyamete kadar da sürecek. İşte bu yüzden hicret, bir kaçış; yurdunu, yuvasını ve vatanını terk ediş değildir. Yeni bir başlangıç, kutlu bir doğuş, bir evrilmedir. Allah Rasulü s.a.v. daha sonra ayrıldığı şehri, Mekke’yi de fethedecektir. Fethin ardından gelişen olaylarda Efendimiz s.a.v.’in ganimetleri yeni müslümanlara, hemşehrilerine dağıttığını gören Medineli Ensar, O’nun Mekke’ye yerleşeceği endişesine kapılmıştır. Bunun üzerine yapılan toplantıda O, Ensar’a kendilerine yaptığı iyiliklerden söz etmiş, isterlerse Ensar’ın da kendisine olan bağlılık ve yararlarını hatırlatabileceklerine değinmiştir. Bunları söylerken göz yaşlarına engel olamamıştı. Ensar’a bütün insanların bir vadide toplanmaları, Ensar’ın da başka bir vadide toplanması halinde onları tercih edeceğini belirtmiş, Ensar da ağlamaya başlamıştı. Göz yaşları içinde Allah’ın Peygamberi’nin; – Ganimetler diğerlerinin olsun, siz Allah’ın Rasulü’nü alarak Medine’ye dönün. Bu yetmez mi size, teklifine cevapları, kesinlikle O’nunla birlikte şehre dönmek olmuştu. O, Medine’ye döndü, şehri bir defalığına Tebük Gazvesi, bir defalığına da Veda Haccı için terk etti. Fakat yine döndü ve orada kaldı. Kıyamete kadar da kalacak. Çünkü artık orası O’nun şehridir. Mekke’nin fethinden sonra hicretin anlamı ve uygulaması değişti. Fetihten sonra hicret “cihad ve niyet”e dönüştü. Yalnız bu, Mekke’nin İslâm Yurdu (Darü’l-İslâm) olmasına matuftu. Zira İslâm Yurdu halini alan bir beldeden başka bir yere hicrete gerek yoktur. Dini yaşamak, yaşatmak, can ve malını, ırz ve namusunu, haysiyet ve şerefini korumak amacıyla bir yerden bir yere göç ise hicret kapsamında kalsa gerektir. Hatta “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz!’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik..’ diye cevap verdiler. Melekler de ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir, orası ne kötü bir gidiş yeridir!” (Nisa, 97) ilahî fermanı bu uğurda hicrete işaret etmektedir denilebilir. Yeryüzü mescidi Yeryüzünün tamamının müslümanlara mescit kılındığını haber veren Peygamberimiz s.a.v. belki de bu hadisiyle müslümanlara dünya ölçeğinde bir hedef gösteriyordu. Yani dünyanın bütünüyle müslümanlara musahhar kılındığına işaret buyuruyordu. Müslümanlar dünya haritasını serip baktıklarında hâlâ mescit veya cami inşa edilmemiş yerler olduğunu görüyorlarsa, oturup bu hadisi yeniden düşünmek zorunda değiller midir? Elbette müslümanların meskûn olduğu bölgelerde de sorunlar var. Oraların İslâmlaşmasında, bir barış ve esenlik yurdu olmasında da bir takım eksiklik ve aksaklıklar bulunmaktadır. Ama İslâm’ın yayılmasında ve genişlemesinde bir durgunluğa tahammül edilemez. Bugünkü sınırlarla yetinilemez, yetinilmemelidir de… Peygamber s.a.v. Efendimiz’in Yesrib’den başlayarak gerçekleştirdiği büyük dönüşümü tamamlamak, dünyanın tamamını kapsayacak şekilde genişletmek ümmetine düşen bir sorumluluk olarak geçerliliğini hâlâ sürdürmektedir. Tarih içinde geçmiş nesillerin çoğu o zamanki imkanlarla bu sorumluluğu bihakkın yerine getirdiler. Sahabi efendilerimizden itibaren hemen hemen bütün müslüman idareler Allah’ın mesajını yeryüzüne yaymak için büyük çabalar gösterdiler, birçok hükümdar bu uğurda şehitlik mertebesine erişti. Fakat 19’uncu asırdan itibaren müslüman dünyanın içinde biri bitip diğeri başlayan büyük sorunlar, ayrılık ve ayrıştırmalar müslümanların gözünü uzak ufuklardan çevirmiş oldu.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM