Wikipedia

Arama sonuçları

8 Nisan 2014 Salı

2014 Kutlu Doğum Haftası 14-20 NİSAN KUTLAMA

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hıristiyan bir din bilgini iken hicretin dokuzuncu senesinde Medine’ye gelerek İslam’la şereflenen Temîmu’d-Dârî’nin rivayet ettiğine göre bir gün Allah Resulü (sas.), ashabına hitap ederken, üç kez tekrar ederek şöyle seslendi: “ الدِّينُ النَّصِيحَةُ (Din samimi olmaktır. Din samimi olmaktır. Din samimi olmaktır.)” Sahabeden bazıları, “Din kime karşı samimi olmaktır ya Rasulallah?” diye sordular. Sevgili Peygamberimiz de (sas.), “Allah’a karşı, Kitabına karşı, Peygamberine karşı, Müslümanların meşru idarecilerine karşı ve bütün Müslümanlara karşı samimi olmaktır.” diye cevap verdi.1 Dinin doğru ya da yanlış anlaşılmaya müsait bir zemini vardır. Din eğer doğru anlaşılırsa insan hayatında su ve hava kadar önemli ve tabiidir. Ancak yanlış anlaşıldığında bu tabiilik bozulur. Bu yanlış anlamanın vereceği zarar da dinsizliğin vereceği zararla eşdeğerdir. Dinin doğru anlaşılma sorunu bazen bir hadisin tümünde bazen de –buradaki gibi– bir kelimede ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu hadisteki “nasîhat” kelimesi Arapçadan Türkçeye geçerken anlam kaymasına uğramış; bu yolla hem bu güzel söz yanlış anlaşılmış hem de Hz. Peygamber’in (sas.) yaptığı bu güzel din tanımı gözlerden kaybolmuştur. Görüldüğü gibi burada anahtar kavram “nasihat” kelimesidir. “Nasihat” kelimesi doğru anlaşılmadan yahut Hz. Peygamber’in (sas.) bu kavramdan ne kastettiği tespit edilmeden İslam’ın dörtte birine denk kabul edilen bu hadisin doğru anlaşılması mümkün değildir. Bilindiği gibi Türkçemizde ‘nasihat’ kelimesi ‘iyiye ve güzele sevk etmek için yapılan güzel konuşma, vaaz ve öğüt vermek’ manalarına kullanılmaktadır. Oysa Arapçada ‘nasihat’ kelimesi ‘samimiyet’, ‘içtenlik’ ve ‘gönülden bağlılık’ demektir. Bu sebeple Kur’an dilinde ‘tevbe-i nasûh’ ibaresi kullanılmıştır. Çünkü ‘nasûh’ ve ‘nasîhat’ aynı kökten gelmektedir. Buhârî’nin, iman ile ilgili hadislerin başında, “Ameller niyetlere göredir.”2 hadisine yer verip sonunda ise bab başlığı olarak da olsa “Din nasihattir.” hadisini zikretmesi oldukça manidardır. Zira bununla imanın amelleriyle birlikte niyete, niyetin ise ihlas ve samimiyete dayanması gerektiğini ima etmiştir.3 Bütün bunlara rağmen gerek ülkemizde gerekse İslam âleminin muhtelif bölgelerinde “nasihat” kelimesini “aldatılmak, kandırılmak, ihanet, adavet ve iki yüzlü davranma”nın zıddı olarak “ihlas, samimiyet, içten davranmak ve gönülden bağlanmak” anlamı değil de “öğüt, vaaz ve tavsiye” anlamı verilmiş; bu hadis de “Din samimiyettir.” yerine “Din vaaz ve irşaddır.” şeklinde anlaşılmıştır. Vaizler yaptıkları işin, üstlendikleri görevin dinin özüne taalluk ettiğini ifade etmek için söze hep bu hadisle başlamış ve hadise de bu yanlış anlamı yüklemişlerdir.4 Bu kutlu ifadeye göre; Din-i Mübin-i İslam’ı kabul eden her insan Allah’a iman ve kulluk, Kur’an’a tabi olma, Hz. Peygamber’i (sas.) örnek alma, yöneticilere karşı hakkı söyleme ve toplumsal görevlerini yerine getirme, sınıf ve statü farkı gözetmeksizin bütün Müslümanların ve hatta bütün insanların haklarına riayet etme gibi konularda ciddi bir samimiyet sınavına tabi tutulmuş demektir. Buna göre ihlas ve samimiyet, dinin özü, dindarlığın hülasasıdır. İhlas ve samimiyet, inancın, kulluğun ve itaatin sadece ve sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’a özgü kılınmasıdır. İhlas ve samimiyet, bütün ibadetlerin, her türlü riya, gösteriş ve çıkar kaygılarından arındırılıp sadece Allah rızası için yapılmasıdır. İhlas, yaratıcısına gizli-açık hiçbir şeyi ortak koşmadan yapılan samimi imandır. İhlas, dünyevi bir çıkar beklemeden sırf Allah rızası için yapılan kulluktur. İhlas, Allah’a karşı olduğu gibi insanlara, canlı-cansız bütün varlıklara karşı gösterilen samimiyettir. İhlas, nifak ve ikiyüzlülükten uzak bir kalp safiyetidir. İhlas, Allah rızasına göre hareket eden akıl ve kalbin karşılıksız, garazsız amelidir. İhlas, Hz. Mevlânâ’nın ifadesiyle, olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktır. İhlas olmazsa, ruhumuzun miracına sebep olması gereken namazlarımız bizleri kötülüklerden alıkoyamaz. İhlas olmazsa oruçlarımız, artık bizim için bir kalkan değil, sadece açlık ve susuzluktan ibaret kalır. İhlas olmazsa kurbanlarımız Rabbimize kurbiyete vesile olamaz, elimizde kalan sadece onların etleri ve kanları olur. İhlasın yerini gösteriş, samimiyetin yerini riya almışsa, sağ elimizin verdiğini sol elimizin bilmemesi gereken fedakârlıklarımızı herkes biliyorsa, o vakit sadakalarımız Rabbimize sadakatimizi ifade etmekten çok uzakta demektir. Gösteriş malzemesi yapılan sadakalar ömrümüze bereket getirmekten ziyade bizi çoraklaştırır. Riya ile safiyetini kaybeden ameller, Rabbimizin katında, üzerinde az bir toprak bulunan ve şiddetli yağmura maruz kalınca çıplak hâle gelen kayaya benzer.5 İhlas ve samimiyet, sadece inanç ve ibadetlerimizde değil, insanlarla ilişkilerimizde de son derece önemlidir. Müslüman’ın Müslüman’a karşı samimi, içten ve gönülden davranması da dinin önemli bir ilkesidir. Zira müminin en önemli vasfı olan güvenilirlik ancak içten ve samimi davranışlarla sağlanabilir. Aile ve akraba ortamında, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde, iş ve ticaret hayatında, kısacası hayatın her alanında insanlara karşı içten ve samimi davranmak en büyük ahlaki erdemlerdendir. Bu erdemi kazanmanın en kısa yolu da her işimizde Allah rızasını ön planda tutmak ve O’nun her an bizi görüp gözettiğini aklımızdan çıkarmamaktır. İnsanları değerlendirmemizde ve eşyaya bakışımızda bu yaklaşım esas olursa dünyevi çıkar ve hırsların körüklediği pek çok olumsuzluk kolayca bertaraf edilebilir. Halis ameller, riya ile, gösteriş arzusu ile, “desinler diye” yapılarak kirletildiğinde anlamını kaybeder. Samimiyet olmadan değerler, değerini yitirir. “Cömert” desinler diye infakta bulunan, “âlim” desinler diye ilim tahsil eden, “kahraman” desinler diye savaşan kimsenin çabasının Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Hatta bu kimseler, sahte niyetlerle yapılan sahte amellerinden ötürü ahirette hüsrana uğrayacaklardır.6 Çünkü ihlası, samimiyeti bilmeyene insanlar “âlim” dese de hakiki cahil odur. Gönlünü Rabbinin rızasıyla zenginleştirmeyenin adı “zengin” olsa da hakikatte o, insanların en yoksuludur. Samimiyetsiz secdelerle abid, dünyaya gönül bağlayarak zahid, dünyalık için hicret ederek muhacir olunmaz. Gerçek muhacir her şeyden önce dünyaya ve dünyalıklara dair her şeyi terk ederek “ihlas”a hicret edendir. Uzaklarda bir yerlerde boynu bükük bir hâlde ihlas bizi bekliyor. Riyadan, kibirden, ikiyüzlülükten uzaklaşıp samimiyetin kapısını ne zaman çalacağız? Kulluk gösterilerinden, gösteriş bağımlılığından, iyilikleri pazarlarda satmaktan uzaklaşıp ihlas, samimiyet ve takvanın gönlünü ne zaman alacağız? Sahi yolculuğumuz nereye? Bizler kimin muhaciriyiz? Ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi Allah’ın azabından sadece O’nun ihlaslı kulları kurtulacaktır.7 Hz. Peygamber bir hadislerinde (sas.), “Ey yücelik ve ikram sahibi! Beni ve ailemi dünya ve ahirette her an sana ihlas ve samimiyetle bağlı kıl.”8 şeklinde dua etmiştir. Netice olarak Hz. Peygamber’in (sas.) din tanımı şöyledir: “Din samimiyettir; içten ve gönülden bağlılıktır. Din samimiyettir; içten ve gönülden bağlılıktır. Din samimiyettir; içten ve gönülden bağlılıktır.” Bu duygu ve düşüncelerle aziz milletimizin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, gönül coğrafyamızdaki kardeşlerimizin ve tüm İslâm âleminin Kutlu Doğum Haftasını tebrik ediyor; mana dünyamızda ve düşünce ufkumuzda yeni pencereler açmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum. Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ Diyanet İşleri Başkanı

3 Nisan 2014 Perşembe

Önce Nefsini Düzelt

Allahu Tealâ’nın en büyük nimetlerinden ilki iman ve İslâm’dır. İmanı olan kimse cihana meydan okuyacak güçtedir ama hiçbir sebepten dolayı kendi nefsine pay çıkartmayacak ahlâka da sahiptir. İmanı olan insan Allahu Tealâ’nın emirlerine ram olur ve böylece hakiki insan (insan-ı kâmil) olur. İmandan sonraki en büyük nimet, günahları idrak edip, tevbe kapısını açmak ve tevbe-i nasuhu ele geçirmektir. Allahu Tealâ, “Hep birden Allah’a tevbe edin. Ey mü’minler, bu yoldan kurtuluşa ermeniz umulur.” buyurmakta ve bu ayet-i kerime ile insanları tevbeye çağırıyor. İnsan önce kendi tevbe edip, kendisini ıslah etmeli. Aksi takdirde ne kendisine, ne de başkasına faydası olur. Hocaların yanıldığı nokta budur. Hoca bildiğiyle amel ederse arif olur, şifa kaynağı olur. Kendi halimiz güzel olmadıkça, kalpleri sözle fethedemeyiz. Onun için önce kendimiz azad olmalıyız. Allah tevbede samimiyet ve sadakat ister. Sen kendini kurtarmadıkça başkasına fayda veremezsin. Ama kalp temizlenip nefis nurlanınca, insanın başkalarına tesiri olur. Sahabenin ulularından yedi tane Abdullah var. Bunlardan birisi Abdullah b. Mes’ud. Abdullah b. Mes’ud Hazretleri bir gün Küfe nahiyelerinden birinden geçiyordu. Yolunun üzerindeki bir evde birtakım insanlar toplanmış, şarap içip şarkı söylüyorlardı. İçlerinde sesi çok güzel bir çalgıcı da vardı. İsmi Zazan idi. Abdullah b. Mes’ud, evin önünden geçerken Zazan’ın hem udunu hem de şarkı söyleyen sesini duydu. Kalbi merhametle dolup şöyle dedi: “Bu ses Allah’ın kitabını okusaydı ne güzel olurdu!” Ve yürüdü. Allah bir adamın kalbine hidayet verirse ona idrak de verir. Zazan, Abdullah b. Mes’ud’un oradan geçerken bir şey söylediğini fark etti. Yanındakilere o zatın kim olduğunu ve ne söylediğini sordu. “O, Abdullah b. Mes’ud’dur. ‘Bu ses, Allah’ın Kitabını okusaydı ne güzel olurdu’ dedi” dediler. Zazan’ın kalbi ürperdi, ilâhî bir coşkuya kapıldı. Udunu yere çarpıp, koşarak Abdullah b. Mes’ud’a yetişti. Ona yetişince ağlamaya başladı. İkisi de birbirlerine sarılarak ağlaştılar. Zazan tevbe etti. Abdullah b. Mes’ud’un sevdiği, ilim sahibi bir imam oldu. Nasıl ki Abdullah ibni Mes’ud’un tek bir sözünden Zazan’a iyi hal geçtiyse, tövbesinde samimi ve sadık olan da başkalarına tesir eder. Hiçbir bozuk kimse, senin elinde yararlı hale gelemez; ta ki sen kendi özünde yararlı olmadıkça… Yalnız kaldığın zaman Allah’dan korkmazsın; ta ki halk arasında Halık için yaşamadıkça…

20 Mart 2014 Perşembe

Gül Gibi Geçinmek Varken

“Gül gibi geçinme” deyiminde geçimin güzelliği güle benzetilerek anlatılmış; bunun daha nesini düşünelim, demeyin. Gelin, neden “dünya hayatı, maişet, anlaşma” karşılığı olarak “geçim” yahut “geçinme” kelimesinin seçildiğini, benzetme unsuru gülün neye tekabül ettiğini birlikte sorgulayalım. “Gül gibi geçinmek” yahut “gül gibi geçinip gitmek”, hemen herkesin bildiği bir deyim. Bir arada yaşayan insanların birbirleriyle çatışmadan, mutlu, rahat, huzurlu bir hayat sürdürdüklerini anlatmak için kullanılıyor. Fakat bu deyimin lafzı ile manası arasındaki irtibat çok da sorgulanmıyor galiba. Çünkü durup düşünmek isteyenleri “geri kalmak”la korkutup nefes nefese koşuşturmaya mahkûm eden modern çağ, böyle deyimlerin hakikatine vâkıf olacak kadar bir vakfe imkanı tanımıyor insanlara. Halbuki medeniyetimizin diğer tezahürleri gibi, medeniyet bakiyesi deyim ve atasözlerimiz de, iman esaslarıyla tahkim veya tashih edilmiş müslümanca tasavvurlar barındırıyor derununda. Bunlar laf olsun diye öylesine söylenmiş harc-ı âlem sözler değil. Dünya üzerinden salimen geçip gitmemizi kolaylaştıran yol ve yürüyüş tariflerinin saklandığı bir definenin şifreleri adeta. Durup düşünmeden, üzerinde akıl yormadan ne kapısını aralıyor ne de esrarını açıyor. Gül gibi geçinme deyiminde geçimin güzelliği güle benzetilerek anlatılmış; bunun daha nesini düşünelim, demeyin. Gelin, neden “dünya hayatı, maişet, anlaşma” karşılığı olarak “geçim” yahut “geçinme” kelimesinin seçildiğini, benzetme unsuru gülün neye tekabül ettiğini birlikte sorgulayalım. Ömür dediğin Deyimdeki “geçinmek” kelimesi, “yaşamak, ömür sürmek, hayatını idame ettirmek” demek. Bu süreç, muvakkat (geçici) olması, belli bir zaman aralığında başlayıp bitmesi sebebiyle “geçinmek”le karşılanmış. Dünya hayatımızın geçiciliği, Allah Tealâ’nın takdir ettiği bir ömrü yaşadıktan sonra bir gün mutlaka nihayete ereceği, müslümanlar olarak en temel kabullerimizden biri. Anadolu’da yaşlılar bugün de bir tanıdıklarının vefatını, “falanca geçinmiş” diye haber vererek, onun dünya yolculuğunu tamamladığını aktarıyor birbirine. Dolayısıyla geçinmek; ölümle biten bir yürüyüşü, bir yol almayı, bir geçip gitmeyi de ifade ediyor. Kısaca, “Dünyada garip bir yolcu gibi ol.” hadis-i şerifinin özeti bu kelime. Geçim veya geçinmeye daha sonra verilen “maişet” manası ise, yürüyebilmek için gerekli olan iaşe zaruretine işaret etmek yanında, bu zaruretin sınırlarını ve maksadını da belirliyor. Yani ancak dünya üzerinden geçip gitmemize imkan sağlayacak, bu geçici yürüyüşü mümkün kılacak kadar dünya metaına, bunların maksat değil vasıta olduğunu bilerek meyletmemiz gerektiğini söylüyor bize. Daha azının takatten düşürüp yürümeyi engellediği gibi, daha çoğunu yüklenmenin, istiap haddini aşmanın da yol almayı engelleyeceğini ihtar ediyor. Nihayet yolun ve yolculuğunun farkında olan, zaruret sınırları içinde tuttuğu dünya metaına, sadece istikamet üzere yürüyebilmesini sağladığı için değer veren insanlardaki kanaat, istiğna ve mülayemet hali, “geçinme”ye “anlaşma, uyum, imtizaç” manasını yüklüyor. Bunun aksi bir tutum, yani geçimi sadece maişetten ibaret sanıp bunu fazlaca dert etmek ve dünyalık talebindeki ifrat, hem geçişimizi sekteye uğrattığı, hem başkalarıyla çekişip çatışmaya sürüklediği için “geçimsizliğe” sebep oluyor.

6 Mart 2014 Perşembe

OKU, ÖĞREN, ANLAT…

Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa…’ Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın şu hadis-i şerifi hiç aklımızdan çıkmasın ve onunla amel edelim inşaallah: “Medine ehlinden bir adam, Şam’da bulunan, (sahabeden) Ebu Derda radıyallahu anhuya uğrar…” Tabii şimdi biz bir yere giderken uçakla, arabayla kolayca gidip geliyoruz. Ama o zaman eğer bir devesi yoksa yayan yolculuk ediyorlardı. O şahıs, ta Medine’den Şam’a geliyor. Belki yayan belki devesiyle… Ebu Derda adama sorar: - Ey kardeşim, seni buraya getiren şey nedir? Adam: - Senin, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden bir hadis rivayet ettiğinin haberi bana ulaştı, o hadis için buraya geldim, der. Ebu Derda: - Yani, sen ticaret için gelmemiş misin? Adam: - Hayır, der. Ebu Derda: - Başka herhangi bir ihtiyaç içinde mi gelmedin? Adam: - Hayır, der. Ebu Derda: - Yani, bendeki hadisi öğrenmek için mi buraya geldin? Adam: - Evet, der. Bunun üzerine Ebu Derda dedi ki: - Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu işittim: “Kim, ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah da onu, cennete götürecek yola koyar. Melekler de ilim tahsil eden kimselerden razı oldukları halde, onlar için kanatlarını sererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta sudaki balıklar dâhil, âlimler için (Allah’tan) mağfiret dilerler. Âlimlerin abidlere olan üstünlüğü, Ay’ın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Peygamberler, dinar ve dirhemi miras bırakmazlar. Onlar, sadece miras olarak ilim bırakırlar. Kim (miras olarak) ilim alırsa büyük bir paya/hisseye sahip olmuş olur.” (Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace) Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle anlatılıyor: “Kubeyse radıyallahu anhu isminde bir sahabe, Peygamber aleyhissalâtu vesselam Efendimizin yanına geliyor. - Ya Resûlellah! Allah’tan sana gelen vahiyden bana bir şey söyle, ben onunla amel edeyim, diyor. Efendimiz aleyhissalâtu vesselam: - Sen buraya bunun için mi geldin Ey Kubeyse? - Evet, Ya Resûlellah, diyor. Bunun üzerine Efendimiz aleyhissalâtu vesselam: - Sen vahyi talep ettiğin için, ilmi talep ettiğin için buraya geldin. Sen gelirken, ne kadar ağaç varsa, ne kadar toprak kum, ne kadar taş varsa senin yolunda, hepsi senin için Allah’tan istiğfarda bulundular, buyurdu. Halis niyetle ilim öğren Eskiden insanlar Arapça öğrenip ancak okuyarak ilim sahibi olabiliyorlardı. Amma şimdi elhamdülillah, Tefsir, Fıkıh, Hadis, Tasavvuf, ne varsa ilim olarak, hepsi Türkçeye çevrilmiştir. Okuyarak öğrenebilir, ilim sahibi olabilirsiniz. Sen halis niyetle bir hadis kitabı alırsan, ilim öğrenmek, Allah’ın emir ve yasaklarını öğrenmek için bir kitabı alır okursan, sanki sen de -inşaallah- o kimse gibi Medine’den Şam’a geliyorsun. Kitabı eline al, halis niyetle oku! “Allah ne buyuruyor, Hazreti Peygamber aleyhisselam ne buyuruyor, bunları öğreneyim, öğrendiklerimle amel yapayım ve mümin kardeşlerime de anlatayım” der, bu niyetle okursan o sahabe efendimiz için istiğfar edildiği gibi senin için de istiğfar edilir ve sen de onun gibi sevap alırsın, inşaallahu teâlâ… Elimizden geldiği kadar, dinimiz ilmi ne şekilde bize emrediyorsa onu okuyalım, öğrenelim. Kitap okuyun! Âlimler, o kadar ilim öğenmişler, sonra o ilimleri ile amel etmişler ve o kitapları yazmışlar. Siz de onların kitaplarını okur, amel ederseniz inşaallah siz de bir âlim gibi olabilirsiniz. Onun için okuyalım, amel edelim ve birbirimize de emri’l bi’l ma’ruf yapalım inşaallah... Hani Karun, nerede altınları? İlim okur ve onunla amel ederse insan, gökler ve yerler, öldüğü zaman onun için ağlıyorlar! “O insan secde ediyordu, Allah’ın emir ve yasaklarını anlatıyordu” diye, yerler ve gökler ağlıyorlar. İlim sahibi, Allah-u Zülcelal’in katında o kadar kıymetlidir işte… Toprak, gökler bize bakıyorlar, sen ibadet ettiğin, amel yaptığın zaman onlar seviniyorlar ve sen öldüğün zaman da bir daha sen onun üzerinde ibadet yapmayacaksın diye üzülüyorlar… Karun’a, Allah öyle bir mal, öyle bir mülk vermişti ki bazı insanlar onu gördüklerinde hayret ediyorlar, “Keşke Allah bize de verseydi” diyorlardı. Ama Allah dostları, onlara, “Hayır, Hayır! Allah katında olan ecir ve sevaplar, bu Karun’un yanında olanlardan daha hayırlıdır” diyorlardı. İnsan hakikate bakarsa, dünyanın manzarasına, altınına, parasına gıpta değil de Allah katındaki ecir ve sevaplara, mükâfata gıpta etmesi lazımdır. Birisi bakıyorsun, aşkla muhabbetle ibadet yapıyor, zikir yapıyor, İslam hizmeti yapıyor, aşkla muhabbetle Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini anlatıyor; insanın, “Ne güzel hizmet yapıyor, ne güzel anlatıyor, nereye gitse hep Allah’tan bahsediyor. Keşke ben de onun gibi olsaydım” diyerek, işte o kimseye gıpta etmesi lazımdır. Hani Karun nerede? Onun altınları nerede? Kimdir o? Kim Karun gibi olursa o da toprak olacak, altınları da toprak olacak, malı mülkü de ona fayda vermeyecek, Karun gibi o da ölecektir. Lokman Hekimin nasihati Günah günahı getiriyor biz daima hayırlara niyet edelim… Lokman Hekim oğluna diyor: “Sen daima günahtan uzak ol, günah da senden uzak olacaktır.” “Günaha yaklaşma, sen ona yaklaşırsan o da sana yaklaşacaktır, günah günah getirecektir” diyor ona… Hikmet sahibi ya, ne güzel söylüyor öyle değil mi? Bir kimse düşünün. Namazını hiç terk etmemiş! Bütün kâinat onun üstüne yıkılırsa da terk etmeyecektir o! Ama bir gün terk etti mi bitiyor, arkası da gelecektir. Bir sofi zikrini terk etti bir gün; öbür gün de terk edecek! Öbür gün de terk edecek, arkası gelecektir. İşte, günaha da yol açtığın zaman, arkası sıra başka günahlar da gelecektir. Çünkü sen, kapıyı açtın! ... Günah kapısını açmayalım, hayır kapısını açalım biz! Hayır hayırı getiriyor, günah günahı getiriyor. Bir hata yaptığımız zaman hemen tevbeye kaçalım. “Ya Rabbi! Ben pişmanım…” diyelim. Allah-u Zülcelâl senin samimi olduğunu, kalben o günahı yapmak istemediğini ama kaza gibi olduğunu gördüğü için senin o günahı affedecek, tertemiz olacaksın inşaallah… Allah ile aramız nasıl? Bir insanı gördüğünüzde, eğer o kimse ibadetini yapıyor, amel-i sâlih yapıyor, başkalarıyla değil kendi hataları ile meşgul oluyorsa sen bil ki o insan, Allah-u Zülcelal’in sahip çıktığı bir insandır. Rabiatü'l Adeviyye tasavvuf ehli, Allah’a âşık bir kadındı. O şöyle diyor: “Bir kimsenin kalbi, Allah-u Zülcelal’in muhabbetinin, aşkının, ibadetinin tadını alır, Allah Zülcelâl o insanın kalbinde kendi sevgisini muhabbetini görürse işte o zaman, o kimsenin hata ve kusurlarını Allah o kimseye gösterecektir.” Yani, o kişinin hata ve kusurlarını, Allah-u Zülcelâl o kimseye gösterecek o da kendisini düzeltecektir. “Daha sonra Allah-u Zülcelâl neden razı ise amel-i sâlih olarak o kimseye nasip edecektir” diyor… Bunu böyle bilelim. Demek ki bir insan da yoldan çıkmışsa, hep kötü şeyler yapıyor, hep ahlaksız şeyler yapıyor, günah işliyor ve de tevbe etmiyorsa o insanın kalbinde hayır yoktur. Kalbinde Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için bir güç, bir talep yoktur, bir istek yoktur. Allah-u Zülcelâl, o insandan yardımını kesiyor ve nefsine, şeytana o insanı teslim ediyor. İşte, bu da Allah-u Zülcelal’in o insana gazaba geldiğinin alametidir, neuzûbillah. Baktın bir kimse, hep İslam hizmeti yapıyor, zikir yapıyor, ibadet ediyor, bir hata yaptığı zaman da hemen tevbeye gidiyor ve kendini düzeltmeye çalışıyorsa sen bil ki o insanın kalbinde Allah-u Zülcelal’in aşkı, muhabbeti vardır. Onun için de Allah-u Zülcelâl o insana sahip çıkmıştır… Allah-u Zülcelâl daima kulunun kalbine bakıyor. Eğer kulun kalbinde hep hayır varsa, muhabbeti varsa Allah da ona sahip çıkıyor, bütün hayırları da o kuluna nasip ediyor. İşte, bunun için elimizden geldiği kadar, kalbimizi Allah-u Zülcelal’e samimiyet ve ihlâs ile açalım ve diyelim; “Ya Rabbi! Hem maddi hem manevi olarak, razı olacağın şeyleri bana nasip et. Kalbimi de ya Rabbi, nasıl razı oluyorsan o şekilde düzelt. Razı olduğun şeyleri, hayırları isteme arzusunu benim kalbime koy” diye, Allah’a yalvarır, Allah’tan istersek, Allah-u Zülcelâl buyuruyor: “Dua edin, ben kabul edeyim sizden.” (Mümin; 60) Talip olalım yeter… Biz, Allah-u Zülcelal’in kalbimizdeki muhabbetini çoğaltacak şeyler yapalım, Allah-u Zülcelal de bize bu şekilde sahip çıkacak ve hayırları bize nasip edecektir inşaallah. Her insanın bir şeytanı vardır Her insanın bir görevli şeytanı vardır. Keşif keramet sahibi bir evliya, kendi şeytanını gördü. Baktı ki o kadar zayıf, o kadar biçimsiz, sanki ölecek gibi... Aradan biraz zaman geçtikten sonra, tekrar şeytanını gördü ki biraz daha kuvvetli olmuş. O evliya şeytanına sordu: - Ne oldu ki sen bu kadar güçlendin ve değiştin. Oysa sen, daha önce ölecekmişsin gibi hasta ve kötü bir durumdaydın? Şeytanı ona cevap verdi: - Sen ne zaman değiştin, senin ibadetlerin ne zaman değiştiyse ben de o zaman değiştim! - Nasıl? Dedi… - Sen eskiden çok ibadet sahibiydin, sâlih ameller yapıyordun, zikirle meşguldün; ben o zaman üzüntümden, kederimden zayıf düşüyordum. Sana karşı bir gücüm kalmıyordu. Sen ne zaman ibadetini eksik yapmaya başladın, ben de o zaman kuvvetlendim, diye şeytanı ona cevap verdi. Biz görmüyoruz ama aynen bizimkisi de öyledir. Ne kadar ibadet yaparsak, ne kadar Allah-u Zülcelal’e karşı samimiyetimizi artırırsak o da o kadar eriyor ve zayıf düşüyor. İbadetten düştüğümüz zaman da o kadar kuvvetli oluyor. Hatta kitaplarda deniliyor; “Bir insan evine girdiği zaman, selam verirse, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ derse, yemek pişirirken besmele çekerse o da dışarıda kalıyor, o yemekten faydalanamıyor.” Bir kimse de ne selam veriyor, ne eve girerken ne de yemek yerken Besmele çekiyor, yemekten sonra da “Elhamdulillah” demiyorsa şeytan onunla beraber eve giriyor, onunla yemek yiyor ve o ne yaparsa ondan faydalanarak güçleniyor… Anlatılıyor; “İki müminin şeytanı yan yana gelmişler. Birisi çok zayıf, birisi de kuvvetliymiş. Kuvvetli olan diğerine sormuş: - Sen niye bu kadar zayıfsın? Öteki cevap vermiş: - Ben öyle bir kişinin yanındayım ki o, her şeye 'Bismillahirrahmanirrahim' ile başlıyor. Ben de ne yemek yiyebiliyorum, ne eve girebiliyorum ne de başka bir şey yapabiliyorum. Böyle zayıf düşüyorum, demiş… Kuvvetli olan diyor. - Benimki öyle değildir. Ben onunla yerim, onunla içerim, onunla evine girer, onunla uyurum. Ne besmele çeker, ne de hamd eder, diyor… Birisi öyle birisi böyle işte… Biz uyanık olalım. Gaflete düşmeyelim. Az bir zamanımızı değerlendirsek baki olan ahiret hayatımızı düzelteceğiz inşaallah-u teâlâ… İmam-ı Ali radıyallahu anhu diyor: “Bela, insanın başına ancak bir günah ile nazil olur!” Bir kavim, bir millet günah yaptığı zaman, bela iniyor onların üzerine. “Bir bela da bir insanın üzerinden kalkarsa ancak tevbe ile kalkar” diyor. İnsanlara dini anlatmanın fazileti Elimizden geldiği kadar, Allah rızası için İslam’a hizmet edelim. Bilelim ki bu kısa zaman bitecek!.. Ahiret hususunda gayretsiz olduğumuz için böyle tam samimi olarak, insanların tevbesine vesile olmak için çalışmıyoruz biz. Ne kadar anlatırsak anlatalım, emri’l bi’l maruf nehyi ani’l münkerin; ilim okumak sonra da bunu başkalarına anlatmanın faziletini anlatamıyor, aciz kalıyorum. Fazileti hakkında o kadar çok hadis-i şerif ve ayet var, ancak ben yalnızca bir tane hadis-i şerif ile iktifa ettim. Ben baktım, kitapta tam 40 sayfa, ilim okumak ve insanlara anlatmanın fazileti anlatılıyor. Fakat ben sadece en başta naklettiğim hadis-i şerifi sizlere anlattım. O kadar menfaatli ve Allah-u Zülcelal’in katında makbuldür ilim okumak ve başkalarına anlatmak… Kitap okuyalım, ilim öğrenelim ve başkalarına anlatalım inşaallah… Onun için çocuk, çocuk arkadaşına; kadın, kadın arkadaşına; genç, genç arkadaşına; ihtiyar, ihtiyar arkadaşına anlatsın ve bu sevaba nail olsun inşaallah. Herkese, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini, tevbeyi anlatalım inşaallah…

20 Şubat 2014 Perşembe

Kur’ân Bize Yeter Deyip İbadeti Terkedenler

sözünü edeceğimiz kişiler Kur’ân’a iman eden ancak tuttukları yol ile İslâm’ın yaşanmasına, hayata mal olmasına bilmeden de olsa zarar veren bir kesim. Her menfi hareketin arkasında bir ecnebi parmağı aramak herkesin hemen aklına gelen öncelikli şık. Ama, sözünü edeceğimiz kimseler ecnebilere alet olmaktan çok, onları bilmeyerek sevindiren cinsten. Şöyle ki, ülkemizde Kur’ân hakikatlerine gönülden bağlı, İslâm ahlâkını benimsemiş, ibadetlerini aksatmadan yerine getiren büyük bir gençlik kesimi var. Bunların sayılarının her geçen gün biraz daha artması, bütün düşmanlarımızı derinden düşündürüyor. Bu yıkıcı güçler, gençliğin İslâm’la tanışmasına engel olmak için özellikle içkiyi, uyuşturucuyu, sefahati, her türlü ahlâk dışı yayınları sürekli teşvik ediyorlar. Hedefleri, akıl ve kalplerini şehvet odaklı işleten hayvanî bir gençlik ortaya çıkarmak. Bu vadide hayli yol aldıklarını da teslim etmek durumundayız. Ancak, yıkımın kolay, yapmanın zor olduğu dikkate alındığında onları her geçen gün biraz daha ümitsiz eden bir tablonun büyüdüğü ve yükseldiği de bir gerçek. İşte yıllar önce, bu düşmanları sevindirecek ve onlara sönük de olsa ümit ışığı olabilecek bir tuhaf akım çıkmıştı ortaya. Bunlar bugünlerde yeniden boy gösterme hevesine kapıldıkları için konu üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Bu kişiler diyorlar ki, Kur’ânda her şey vardır, başka bir kaynak aramaya gerek yoktur. Bunlar, İslâm’ın temeli olan kelime-i şahadetin her iki kanadına da iman ettiklerini ifade etmekle birlikte, ikinci kanadı, amel konusunda hiç nazara almama gibi tuhaf bir yola girmiş bulunuyorlar. Bunun için de, hadis-i şerifleri İslâm’ın ikinci kaynağı olarak kabul etmiyor, her şeyin zaten Kur’ânda bulunduğunu, bunlara gerek olmadığını söylüyorlar. Kendilerine diyorsunuz ki, “Kur’ânda namaz emredilmekle birlikte nasıl kılınacağı tafsilatıyla anlatılmamış; hadis-i şerifler ve Allah Resulünün (asm.) uygulamaları olmaksızın nasıl namaz kılacağız?” Bu sorunuza, Kur’ânda anlatılandan ne anlıyorsak namazı öylece kılacağız diye cevap veriyorlar. Sorularınızı artırıyorsunuz, “Kur’ânda beş vakit namaz açık olarak geçmiyor, sadece sabah ve akşam namazından bahsediliyor, bir da orta namazdan. Bu ise ikindi namazı olarak anlaşılabiliyor.” dediğinizde, size hemen hak veriyor ve “Zaten namaz iki vakittir üçüncüsü bizim tercihimize bırakılmış.” diyorlar. “O halde,” diyorsunuz, “iki vakit de olsa bu iki namazı kaç rekât kılacağız, namazda neler okuyacağız. Zira bunlar da Kur’ânda açıklanmamış.” Bu sorunuza şu garip cevabı alıyorsunuz: Rekat diye bir şey yok, Kur’ânda sadece namaz emredilmiş, rükûdan, secdeden bahsedilmiş, kıble tayin edilmiş. Kişi gerisini kendisi belirleyecek, dilediği namazı yine dilediği kadar rekât kılabilir; bir rekât da kılar, on rekât da. Bu kesimin bütün yanılmalarını burada aktarmaya gerek yok. “Namaz dinin direğidir.” (Tirmizi, İman 8) hadis-i şerifinden hareketle açıklamalarımızı sadece namaz örneği üzerinde yapmakla yetineceğiz. Diğer ibadetlerdeki fikir sapmaları da bundan farksız. Önce, etrafımıza şöyle bir bakalım, bunların dediği şekilde namaz kılan kimse var mı? Yok. Kendilerinin de böyle bir namaz kıldıklarını hiç sanmıyoruz. Kılsalar, haklı bildikleri bu dava ile ortaya çıkar, namazı o şekilde kılan bir ekol teşkil eder ve sayılarının artması için de gayret gösterirlerdi. O halde, bu fikrin neticesi, güya Kur’âna uygun namaz kılma perdesi altında, namaz kılmayan bir nesil yetiştirmek. Kur’ânın ilk muhatapları ve Resulullahın (asm.) ilk arkadaşları ve talebeleri olan sahabelerin böyle bir namaz kıldıklarını bunlar da iddia edemiyorlar. Sahabeler Allah Resulünün (asm.) her hareketini, özellikle de ibadete dair uygulamalarını büyük bir titizlikle aynen tatbik ve taklit etmişler. Onları takip eden tabiin döneminde ve daha sonraki asırların Müslümanlarında da böyle bir ferdî ve keyfî uygulama görülmüyor. Bu hal, tâ bu asra kadar böylece devam ediyor. Hak mezhepler yanında, dalâlet fırkası dediğimiz İslâm’ın istikamet çizgisinden sapma gösteren kesimlerde de böyle indî bir ibadet şekli göremiyoruz. Bu asra kadar böyle bir uygulama görülmediğine göre, bu kesimin iddiaları esas alındığında bugüne kadar Kur’âna uygun ibadet hiç yapılmamış oluyor. Dolayısıyla, İslâm dini hayata mal olmamış, sadece inanç planında kalmış bir din oluyor. Yine bunların telakkisine göre, Peygamber Efendimiz de (asm.) namazın nasıl kılınacağını ümmetine öğretmeyen, onları bu noktada kendi görüşleriyle baş başa bırakan birisi olarak görülüyor. “O halde, peygambere ne gerek vardı?” diye bir soru akla gelebiliyor. Eğer peygamberin tek görevi insanlara Kur’ânı tebliğ etmek ise Kur’ânın nasıl yaşanacağı konusunda örnek olmak gibi bir görevi yoksa, o zaman Kur’ânın nazil olması, peygamber olmaksızın bir melekle de gerçekleştirilebilirdi. Melekler, diledikleri şekillere girebilen nuranî varlıklardır. Nitekim Cebrail Aleyhisselam Allah Resulünün (asm.) huzuruna, sahabeden Dıhye’nin suretiyle çıkabildiğine göre, Cenab-ı Hak, Kur’ânı da Cebrail vasıtasıyla ve Tevrat’ta olduğu gibi bir defasında toplu olarak inzal eder, uygulamasını insanların şahsî görüşlerine ve tercihlerine bırakabilirdi. Bu kişilerin takıldıkları nokta, namaz ve diğer ibadetleri Cenab-ı Hakk’ın niçin bütün tafsilatıyla Kur’ânda anlatmadığı meselesi. Onlar, bunu şöyle yorumluyorlar: Demek ki, buna gerek yok ve kulların bu konuda serbest bırakmaları onlar için bir rahmet. Böyle bir anlayışa göre, beşerî kanunlarda da bu kadar tafsilata gerek yok. Bütün suçları tek tek sıralamak, bunların cezalarını bütün teferruatıyla ortaya koymak yersiz ve mânasız. Herkes anayasayı incelesin, nasıl anlıyorsa öyle uygulasın. Yine bu anlayışa göre, kâinat kitabındaki ince mânaları da araştırmak yersiz. Allah açıkça neyi göstermişse onunla amel etmek kâfi. Yani, güneşle yolunu göreceksin, havayı teneffüs edeceksin, toprağı ekip biçeceksin, suyu içecek ve ekinlerini sulayacaksın o kadar. Ne yer altı kaynaklarını, ne iç organların görevlerini, ne genlerin, ne atomların, ne ışınların keyfiyetini araştırmak gerekmez. Zira, gerekseydi Allah onları da güneş gibi, su gibi gözümüze gösterirdi. Böyle bir düşünce nasıl insanı ilimden ve medeniyet nimetlerinden mahrum bırakırsa, sadece Kur’ân ayetlerinde açıkça beyan edilen mânalara bakmak da Kur’ânın çok geniş mâna ikliminden, çok derin feyiz kaynaklarından insanı mahrum eder. Böyle bir kişi, sadece anladığı kadarıyla yetinir, anlamadıklarını yahut açıklanmayan hükümleri yaşama ihtiyacı duymaz. Zaten nefsin de istediği, böyle şükürsüz bir hayat, ibadetsiz bir dindir. İçtihada karşı çıkan, mezhepleri tanımayan, ilm-i hali gereksiz bulan bu kişilerin yaptığı da, aslında, çok yanlış bir içtihattır. Yani, “Sadece Kur’ân ayetleri yeterlidir, hadislere bile ihtiyaç yoktur.” demek, başlı başına ve sorumsuzca yapılmış cüretkâr bir içtihattır. Zira, Kur’ân-ı Kerimde, “Sadece ayetlerle iktifa edin, Peygamberin sünnetine uymanız gerekmez.” mânasında bir ayet yoktur. Aksine, o Hak elçisine her hususta uymamız gerektiğini emreden ayetler mevcuttur. Bunlardan bir kaçını ileride arz edeceğiz. O halde böyle bir anlayış, tamamen his ve hevesten kaynaklanan yanlış bir içtihattır. Bakınız, içtihat kapısını açan ve ayetlerden hüküm çıkarmaya imkân veren ayet-i kerimede ne buyruluyor: “Eğer o meseleyi peygambere ve müminlerden ihtisas sahibi kimselere havale etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.” (Nisâ, 4/ 83) Ayette geçen “istinbat” yani hüküm çıkarma imkânı, yine ayetteki ifadesiyle ulu’l-emr olan yetkili kişilere tanınmıştır. Nitekim, bu ayetin verdiği müsaade ile Allah Resulü (asm.) bizzat içtihat yaptıkları gibi, sahabenin yetkili âlimleri de içtihatta bulunmuşlardır. “Sadece Kur’ânla amel ederiz.” diyen kişiler Kur’ânın bu ayetiyle de amel etmek gerektiğini, bunun ise yetkili kişilerce yapılan içtihatlara uymak manasına geldiğini de bilmelidirler. Fıkıh konusunda zamanın ihtiyacına ve ortaya çıkan yeni durumların halline dair yapılan içtihatlar, Üstat Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, yüzde on kadardır; şeriatın yüzde doksanlık kısmı ise muhkemattır, yani kati hükümlerdir. Kur’ânın açıkça bildirdiği meselelerde ve Allah Resulünün (asm.) kati beyanlarında içtihat yapılamaz ve bunlar şeriatın yüzde doksanını teşkil ederler. Allah Resulü (asm.) namazla ilgili ayetleri nasıl uygulamışsa bunlara aynen uymak, her Müslüman üzerine bir borçtur. Peygamber Efendimiz (asm.) sabah namazını iki rekât kılmışsa, bunu ne bire indirmeye, ne de üçe çıkarmaya kimsenin yetkisi yoktur. O Hak Elçisi (asm.) bütün ömrü boyunca sabah namazını iki rekât kılmışken, bütün ashab-ı kiram da O’na aynen uymuşlarken, bugüne kadar gelen bütün alimler ve onlara uyan bütün müminler de bu konuda ittifak etmişlerken, artık “Kur’ânda sabah namazının iki rekât olduğuna dair bir ayet.” yok gibi bir gerekçe ile, başta Peygamberimiz (asm.) olmak üzere bütün Müslümanlara ters bir uygulamaya gitmek, dini tahrife yönelik değilse çok büyük bir gaflettir. “Her kim de, hidâyet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra, Resulullaha muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat âhirette kendisini cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!” (Nisa, 4/115) Yine bu kişiler Kur’ânı okuduklarına göre şu ayet-i kerimeleri de görmüşlerdir: “Peygamber size her ne getirirse onu alın, sizi neden menederse ondan da sakının.” (Haşr, 59/7) “Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) “De ki, Allah’a ve resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, elbette Allah küfre girenleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/ 32) “De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin; tâ ki Allah da sizi sevsin. …” (Âl-i İmran, 3/ 31) “Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!” (Enfâl, 8/20) “Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!” ( Nisâ, 4/69) “Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab,33/36) “Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65) Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimelerde Resulünü hiç nazara vermeden, doğrudan, “Benim emirlerime uyun, yasaklarımdan sakının. Bana itaat edin. … ” diyebilirdi. Bunun yerine, bu gibi ifadelerin ihtiyar edilmesi, Allah’a itaatin peygambere uymaksızın mümkün olamayacağı içindir. Hele bazı hükümler vardır ki, en âlim insanlar da bu konuda bir karar veremezler. Konumuza sadık kalarak örneğimizi de yine namazdan verelim. Yetkili âlimlerimiz namazın vakitleriyle ilgili ayet-i kerimelere bazı izahlar getirebilseler bile, namazın rekâtlarına, rüku ve secdelerin sayılarına, bunların yapılış sıralarına, rükuda ve secdede okunacak tespihlere kadar çok meselede bir hüküm veremezler. Zira, bu gibi meseleler peygamber talimi olmaksızın mücerret akılla ve ilimle halledilemez. Biz bu gibi iddia sahiplerinin bazı yazılarını okuduk. Dikkatimizi çeken bir noktayı yazmak isteriz: Bu yazıların çoğunda Peygamber Efendimiz (asm.) için sadece peygamber denilmekle yetinilmiş, ne hazret denilmeye, ne de aleyhissalatü vesselam diyerek ona salat ve selama gerek duyulmamıştır. Bunun o kişiler için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyoruz. Sadece bir kısmına kısaca değinmekle yetindiğimiz bu yanlış anlayış ve hatalı davranışların, bir kasıt eseri olmayıp gafletten kaynaklandığına inanmak istiyor ve kendilerinin bu yoldan kısa zamanda dönmelerini temenni ediyoruz. Aksi halde, bazı kişilerin namazsız ve ibadetsiz bir hayat geçirmelerine sebep olacaklar ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce onların bütün ihmallerinin ve günahlarının bir katı da kendilerine yazılmakla büyük bir zarara uğrayacaklardır.

13 Şubat 2014 Perşembe

Sırlarla Dolu Garip Haller

Allah’ın [celle celâluhû] âlemlere ışık veren nuru on iki yaşında iken ticaret maksadıyla Ebû Tâlib’in büyük Şam şehrine gitmek üzere olduğunu duydu. Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem], “Ey benim şefkatli amcam, bilirsin ki annem de babam da yoldaşım da sırdaşım da yoktur. Acaba beni kimin koruyucu kanatları altına bırakıp gideceksin?” şeklindeki ince sözlerini Ebû Tâlib işitince, karanlık cihanı aydınlatan o peygamberlik dolunayını sefer yoldaşı etti. Güneş gibi pek çok konak aşarak günlerden bir gün Kefer adında bir köye vardılar. Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] ayağı tozunu görmek ümidiyle o köyde bulunan harap bir kilisede yaşamayı seçmiş kâmil Bahîrâ ile sohbet ettiler. Bahîrâ’nın ismi Circis olup Peygamberimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] ayağının tozunu toprağını öpmek ümidiyle ömrünü o dar ve sıkıcı yerde geçirmiş ve insanlığın en hayırlısının oraya ayak basması şerefi ile müşerref olma arzusu içinde hep yol gözlemişti. Birden Kureyş kervanının geldiğini duymuş, kafile üzerinde bir bulutun gölgelik ettiğini odasının penceresinden görmüş ve bu kafilede kutlu bir kişinin varlığına kanaat getirerek işin sonunu görmeye dikkatini vermişti. Kafiledekiler köyün etrafına inince Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem], amcası Ebû Tâlib ile yapraksız ve meyvesiz bir ağacın altına yaygılarını serip oturdu. Bu sırada Bahîrâ’nın uyanık bakışlarıyla daha önce müşahede ettiği merhamet bulutu, ağacın üzerinde durarak kendisine verilen vazifeyi yerine getirmeye başladı. Zikredilen ağaç pek çok seneden beri meyve vermek ve yeşillik göstermek nimetinden mahrum bir şekilde gayet kuru ve kederli bir haldeydi. Âlemlerin efendisinin hayat bağışlayan feyzi ile tazelik bulmuş ve hemen yeşillere bürünmüş bir güzel kimse gibi dal budak salmıştı. Bu harikalığı ârif Bahîrâ görünce gelişi müjdelenen ahir zaman peygamberinin o kervanda bulunduğunu anlayıp, Beyit: Ey ciğer müjde ki dildâr geldi Nahl-i ümmîd-i dîle yâr geldi [Ey kalbim, müjdeler olsun, sevgili geldi. Gönlümüzdeki ümit fidanına yâr geldi.] müjdesiyle mihmandarlık malzemelerini tedarik etti ve daha sonra kervandakilerin hepsini kendi derviş ziyafethanesine davet etti. Ebû Tâlib, “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir” düsturunca insanlığın önderi Resûlullah Efendimiz’i kafilenin eşyasını korumakla görevlendirdi. Bütün kafile ahalisini yanına alıp Bahîrâ’nın davetine bizzat icabet etti. Ancak bulut parçası ağacın üzerinden ayrılmadı. Bahîrâ, insanları aydınlatan o kandilin parlaklığını gelen bu topluluk arasında göremeyince, Kureyş’in yıldızının aralarına katılarak ziyafeti aydınlatmasını Ebû Tâlib’den istedi. Dileği kabul gördü, dünyaya ışık saçan o dolunay, meclis halkasına dahil oldu. Beyit: Ne câyî kim kadem bastın yüzüm ol yerde ferş olsun Ne yer kim sâye saldın hâk olam ol rehgüzâr üzre [Her nereye ayak bastıysan yüzüm o yerin sergisi olsun. Ve her nereye gölge saldıysan da ben o yol üstünde toprak olayım.] Bahîrâ, Peygamber Efendimiz’i [sallallahu aleyhi vesellem] baştan ayağa süzdü ve semavî kitaplarda geçen peygamberlik alametlerini görünce onun müjdelenen nebî olduğunu anladı. Davetliler ziyafet için yerlerine geçtikten sonra Ebû Tâlib’e, “Ey saygıdeğer ihtiyar, isminiz nedir ve bu ikbali açık taze fidan hangi yüce meyveli ağacın aslına aittir?” diye sordu. Soruya verilen, “Namım Ebû Tâlib’dir, o yeni açmış gonca da benim kalbimin çiçeğidir” cevabını kabul etmedi. “Bu şerefli şemâil, semavî kitapların söylediklerine benzemektedir. Yüce bir sedefin incisi olan o muhterem zatın yetim olması gerekir” diyerek hakikati ortaya koyunca “O kutlu güneş, eşsiz inci gibi babasız ve anasızdır, idaresi de benim sorumluluğuma verilmiş yeğenimdir, gerçekte benim neslimden evladım değildir” şeklinde verilen cevaptan dolayı mesrur olmuş ve görüşündeki isabetine memnun olmuş, sevinmiştir. Ara söz Asîlüddin Herâtî anlatıyor: Mekke’de doğup Medine beşiğinde yaşamış Resûlullah Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] Basra ve Şam sahrasına şeref vereceği, gökteki yıldızların hareketlerinden Rum rasatçıları tarafından ortaya çıkarılıp öğrenilmiştir. Hıristiyanların tahrik etmesiyle yedi Rum, Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] kutlu varlığına el uzatmak zannıyla Şam bölgesine doğru yola çıktılar. Tesadüf eseri, Mesîh yürüyüşlü Resûl-i Ekrem’in [sallallahu aleyhi vesellem] Bahîrâ’nın kilisesine gölge bıraktığı gece gökten gelen bir bela gibi köyün yakınlarına geldiler. Hayvanlarını mâbedin kapısındaki halkalara bağlayıp Bahîrâ ile görüşmek için mâbedin içine girdiler. Ancak Bahîrâ, Hz. İsa’nın [aleyhisselâm] ümmetinin önde gelenlerin-den biriydi. Kapısına gelen melânetli bu adamların içlerinde gizledikleri sırları farketti. Gerçekleşmesi kimsenin aklına gelmeyen kötülüğü menetmek için aşağıda zikredilecek konuşmayı yaptı ve o cehennemlikleri köyden kovup uzaklaştırdı. Konuşmanın Metni: Allah’ın [celle celâluhû] muradı, bir şeyin olmasını dilediği takdirde yaratılmışlardan hiçbir varlık, buna engel olacak perdeyi çekemez. Bunun için eğer mübarek varlığını ortadan kaldırmak düşüncesinde olduğunuz yüce zat, geleceği vaat edilen peygamber ise dünyanın bütün yaratıkları bir araya gelseler de saçının bir telini incitemezler. Eğer o peygamber değilse boş yere kan dökeceğinizden bu da dinen çok büyük bir vebaldir. Bu yüzden meşru olmayan bu durumdan yüz çevirmeli ve geri dönmelisiniz.

12 Şubat 2014 Çarşamba

Eden Bulur!

Buhara kentinde geçimini evlere su taşımakla sağlayan bir sucu vardı. Bu adam otuz senedir bir kuyumcunun evine su taşımaktaydı. Bu kuyumcunun iffetli, örtünmeye çok dikkat eden, dindar, zarafet sahibi ve güzel bir hanımı vardı. Bu sucu yine âdeti üzerine kuyumcunun evine geldi. Su kuyusu hemen evin kapısındaydı. Kuyumcunun karısı da evde öğle uykusu için uzanmakta idi. Sucu eve girip kadına yaklaştı, elinden tutup okşadı ve biraz sıktıktan sonra bırakıp gitti. Kadın akşam olunca çarşıdan gelen kocasına: — Bana doğruyu söyle, bugün çarşıda Allah’ın (c.c) hoşlanmayacağı hangi şeyi yaptın? diye sordu; kocası: — Ben hiçbir şey yapmadım, dedi. Karısı: — Eğer bana doğruyu söylemezsen bu evde kalmam; bir daha ne sen beni görürsün, ne de ben seni, dedi. O zaman kocası: — Tamam, o zaman dinle! Bugün dükkânıma bir kadın geldi. Ben ona altından bir bilezik yaptım. O bana elini uzattı, ben de bileziği koluna taktım. Teninin beyazlığı ve bileğinin inceliği çok hoşuma gitti; elini tuttum, sıktım ve okşadım, dedi. Karısı: —Niçin böyle bir şey yaptın? Otuz senedir bizim evimize su taşıyan o adamdan bu güne kadar hiçbir hıyanet görmemiştik. Bugün benim elimi tuttu, sıktı ve okşadı, dedi. Kocası: — Ey kadın! Yaptığımdan pişmanım; beni affet, hakkını helal et! dedi, Karısı: — Efendi! Allah (c.c) sonumuzu hayra ulaştırsın, dedi. Ertesi gün olunca sucu geldi ve kendisini kadının önüne atarak topraklar içinde dövünmeye başladı; kadına: — Ey hanım efendi! Bana hakkınızı helal edin; şeytan beni aldattı ve saptırdı, dedi. Kadın: — Sen işine bak, yoluna git! Zira bu hata senden değil, kuyumcu olan kocamdan kaynaklandı. Allah (c.c) dünyada iken kısas yaparak ona cezasını verdi; dedi.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM