Wikipedia
Arama sonuçları
6 Şubat 2014 Perşembe
RAHMET KAPISI SANA AÇILINCAYA KADAR SABRET…
Salih amel yapanı Allah korur!
İnsanları hareket ettiren, onlara güç veren, rızık veren, bütün kâinatın mutlak hükümdarı olan Allah-u Zülcelaldir ve daima kullarına muttalidir. Böyle olduğu için daima Allah'tan yardım istememiz ve Allah’ın bize vermiş olduğu cüz-i ihtiyariyle güç ve kuvvet ile daima salih ameller yapmamız lazımdır. Böyle yaptığımız zaman Allah, bize sahip çıkacaktır inşaallah.
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki benim velîm (dost ve yardımcım), Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren Allah’tır ve O, bütün salih kimselere velilik eder (salih kullarına sahip çıkar).” (A’râf; 196)
Demek ki ibadet yapmayan, salih olmayan, salih amel yapmayan kimselere Allah-u Zülcelâl sahip çıkmıyor, günahların içine dalıyorlar onlar. Ama insan ne kadar Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine riayet ederse o kadar Allah-u Zülcelâl, ona sahip çıkıyor ve günahlardan da o kulunu muhafaza ediyor.
Hiçbir zaman salih amellerden geri kalmayalım. Peygamber aleyhissalatu vesselam hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Düşünmek, acele hareket etmemek, teenni ile hareket etmek her işte hayırdır, yalnız amel-i salihte durmak, ağır davranmak, onu geciktirmek (hayır) değil!”
Amel-i salih ile karşılaşır karşılaşmaz, hemen onu yapmamız lazımdır. Onda hayır vardır. Bütün insanlar öldükleri zaman pişman olacaklardır. Yapanlar, “Biz keşke daha çok yapsaydık” diye pişman olacaklardır. Kaabu'l Ahbar, Hazret-i Ömer radıyallahu anhuya, “Ya Emire'l Müminin! İnsan, 70 peygamberin amelini de yapsa kıyamet gününde 'Ben niye az yaptım?' diyecektir” demiş.
Kabirde melekler kime ikram eder?
Allah-u Zülcelâl kimi seviyor, kimi sevmiyor dünyada belli oluyor. Allah Azze ve Celle, bir kulunu sevdiği zaman ona amel-i salih nasip ediyor, ameli salih yapması için başarı veriyor ona, kendi ailesi, arkadaşları, komşuları içinde ona amel-i salih için başarı veriyor, güzel ahlak nasip ediyor, hilm verir, onun dilini tatlı yapar bütün insanlara karşı. Böyle olduğu zaman herkes ondan razı olur.
Ebu Amr Osman İbni Affân radıyallahu anh rivayet ediyor: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir ölü defnedildikten sonra kabri başında durdu ve şöyle buyurdu: “Kardeşinizin bağışlanmasını isteyiniz ve Allah’tan ona (Münker ve Nekir’in sorularına güzel cevap verebilmesi için) başarılar dileyiniz. Çünkü o şu anda sorgulanmaktadır.” (Ebu Davud)
Yani, bir insan vefat edip defni bittikten sonra, o mümin kardeşimizin cenazesine katılan kimseler daha ayrılmadan önce, mutlaka melekler iniyorlar onun başına ve sorguya çekiyorlar o kimseyi. Onun için Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam, “Durun ve arkadaşınızın Münker-Nekir meleklerine doğru cevap verebilmesi için dua edin, başarı dileyin ona! Onun günahlarının affedilmesi için istiğfar edin” demiş.
Bunu unutmamamız lazımdır. Bir gün bunu hepimiz göreceğiz, mümin kardeşlerimizin duasına muhtaç olacağız. Yaptığımız ameller bizim karşımıza çıkartılacak...
Eğer sen, Allah-u Zülcelal’i razı etmiş isen o melekler sana öyle hürmet edecekler, öyle ikramda bulunacaklar ki senin ne anan, ne baban, ne arkadaşın, ne dostun ahbabın, hiç kimse onların ikramı gibi sana ikram etmeyecekler. Öyle ikramda bulunulacaksın onlar tarafından…
Ama neuzûbillah, eğer Allah-u Zülcelal’i razı etmemişsek o zaman onlar, nasıl bir düşman bir düşmanına azab ediyor ise öyle azab edecekler, nasıl işkence ediyor düşman düşmanına öyle işkence edecekler bize…
Bunu unutmamız lazımdır. Ama unutuyoruz… Bu bizi mahvediyor zaten.
Bu gaflet uykusuna dalınca, ahireti unutuyoruz. Başta kabir, kabirden sonra ta haşir meydanına kadar; sırat köprüsü, mizan, insanların amel defterlerinin ellerine verilmesi gibi yaşayacağımız olaylardan gafil kalıyoruz. Sanki daima dünyada kalacağız zannediyoruz. İşte, bu bizi mahvediyor. Yoksa ara sıra o manzaraları gözümüzün önüne getirir hatırlarsak mutlaka amel-i salih yapacağız.
Allah'ın yeryüzündeki şahitleri
Şöyle bilelim: Eğer bir insanın etrafında bulunan insanlar, komşuları, birlikte çalıştığı arkadaşları, ailesi gibi ona yakın olan insanlar, ondan razı ve hoşnut oluyorlar ise siz bunu bilin, inşaallah-u Teâlâ, o salih bir kimsedir ve Allah da ondan razıdır. Eğer onlar, o kimse öldüğü zaman, “Allah onu kahretsin, kurtardık biz ondan” diyorlarsa o zaman da Allah ona gazaba gelecektir neuzûbillah…
Enes bin Malik radıyallahu anhu şöyle anlatmıştır: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin yanından bir cenaze geçirdiler. Sahabeler bu cenazeyi (Ne güzel bir insandı, ondan hayırdan başka bir şey görmedik, hep iyi şeyler yapıyordu diye) hayırla anıp övdüler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem: ‘Vacip oldu’ buyurdu. Sonra başka bir cenaze daha geçirildi. Sahabeler bu cenazeyi de (Hiç bir hayır yapmadı, insanlar hep ondan rahatsız oluyordu diye) şer ile anıp kötülediler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem yine: ‘Vacip oldu’ buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ömer radiyallahu anhu, “Ne vacip oldu?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem:
“Önce geçen cenazeyi hayır ile anıp övdünüz. İşte ona, cennet vacip oldu. Sonra geçen cenazeyi şer ile anıp kötülediniz. Ona da cehennem vacip oldu. Çünkü sizler, yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz’ buyurdu.” (Buhari, Ebu Davud, Müslim, Tirmizi)
Demek ki biz, Allah'ın yeryüzündeki şahitleriyiz. Eğer müminler, hayırla bir kimse hakkında şahitlik ederlerse o kimse cennetliktir. Bir kimse için de kötülüğüne şahitlik ederlerse o da cehennemliktir.
Ebu Hureyre radıyallahu anhu anlatıyor; Resulullah sallallahu aleyhi vesellem (Rabbinden aktararak) şöyle buyurdu: “Her hangi bir Müslüman kul ölür de yakın komşularından üç ev halkı kendisinin iyiliğine şahadet ederse, Allah da şöyle buyurur: ‘Ben bu kullarımın (kendi bildikleriyle alakalı olarak) yaptıkları şahitliği kabul ettim ve (onların bilmeyip de) benim bildiğim şeyleri (kulumun kusurlarını da) affettim.” (Ahmed b. Hanbel)
Annemiz Aişe radıyallahu anhaya: “Bir kimse, iyi ya da kötü olduğunu nasıl bilecek?” diye sormuşlar. Anamız şöyle cevap vermiş: “Sen, kendin 'Ben Allah'ın hakkını yerine getiremiyorum, ben iyi değilim' dediğin zaman, aslında sen iyisin. Ve sen 'Ben iyiyim' dediğin zaman, kendini iyi gördüğün zaman da aslında sen kötüsün” demiştir. Çünkü insan ne kadar iyi olursa, ne kadar iyilik yaparsa ne kadar ibadet yaparsa yapsın, Allah-u Zülcelal'e layıkıyla ibadet etmiş olamaz, eksik olur.
Diyemezsin 'Ben iyiyim.' Ancak, Allah rahmetiyle sana muamele edecek olursa iyi olabilirsin. Yoksa insanın kendi bünyesiyle, kendi nefsiyle 'Ben Allah-u Zülcelal'in hakkını yerine getirebiliyorum, layıkıyla ibadet ediyorum' demesi yanlıştır. O'nun için daima Allah'ın rahmetine, ihsanına, fazlına ve keremine müşteri olalım ve daima o şekilde Allah'tan isteyelim.
Nasıl tedavi olacağız?
Bazı kimseler, bazı kimseler için diyorlar; “Filan kişinin gözü keskindir!” Yani, küçük şeyleri, uzakta olan şeyleri çok net görüyor. Oysa önceki büyüklerimiz “İnsanlardan gözü en keskin olan kimse, kendi günahlarını gören, kendi kusurları ile meşgul olan ve işlemiş olduğu günahlarından pişman olan kimsedir” demişlerdir.
Seyda Muhammed Raşid Hazretleri kaddesallahu sırruhul aliyye diyordu: “Kişiyi, kendisi kadar kimse bilmez.”
Bazı müminler, ferasetle bir insanı gördükleri zaman, nasıldır, biraz fark edebilir. Fakat o kimsenin iyi ya da kötü olduğunu onun kadar kimse bilmez. En iyi o bilir halini, ahvalini... Biz kendimizi biliyoruz. Kendimizi bildiğimiz için, “Ben geriye gidiyorum. Benim muhabbetim azalıyor. Amel-i salih yapmıyorum. Oysa ameli salih yaptığım zaman tedavi oluyorum. Manevi güç kazanıyor, kuvvetli oluyorum. O şekilde, ben kendimi günahlardan muhafaza edebiliyorum. Hatalardan o güçle kaçınabiliyorum. İbadetleri yapmak için güçlü oluyorum. Öyleyse ben neden salih amel yapmıyor, gayret göstermiyorum?” diye, kendimizi hesaba çekmemiz lazımdır.
Böyle, kendimizin ne şekilde olduğumuzu meydana çıkardıktan sonra, her gün biraz ibadet yapmak suretiyle, Allah-u Zülcelal'den kuvvet istersek feyz, nispet ve Allah'ın merhameti bizim üzerimize gelecek ve biz onunla tedavi olacağız.
İnsan, ahiretten gafil kalıyor. O ahiretin manzaralarından gafil kaldığı için sanki daima dünyada kalacak, sanki dünyada yaşayacakmış gibi düşünmeye başlıyor. Ve böylece çok fazla günahlara düşüyor ve sevaplardan da geri kalıyor.
Bir kişi Mekke-i Mükerreme’ye gidiyor, Hacc’a gidiyor. Ayrılmasına iki üç saat, bir gün kadar az bir zaman kaldığı zaman, “Eyvah! Zamanım tükenmiş gitme vaktim gelmiş, az bir süre sonra buradan ayrılacağım. Son fırsatımdır! Bari bir tavaf yapayım, iki rekâtta olsa namaz kılayım” diyor. Çünkü ayrılmasının yakın olduğunun farkına varıyor.
İşte, dünya da aynen böyledir. Dünyadan biz, hangi dakikada, hangi saniyede, hangi toprağın üzerinde ayrılacağız bilmiyoruz. “Her an ölüm gelebilir ve bu dünyadan ayrılmak zorunda kalabilirim! Öyleyse hemen kaza namazlarımı bitireyim, şu zikirleri de yapayım, Kur'an okumaktan geri kalmayayım, insanlara hakkı tavsiye edeyim” diyerekten, daima amel-i salih yapmamız lazımdır.
İnsan, halis niyetle padişah olur!
Bazı kimseler, “Zikirden geri kaldım, ibadetimden geri kaldım, yerimde sayıyorum, sanki önümdeki her kapı benim için kapanmış gibi” diyor, böyle bir umutsuzluğun içine giriyorlar. Böyle düşünmek çok yanlıştır.
Eğer böyle bir hal senin başına gelirse hemen ne yapacaksın? “El-Fettah” olan Allah-u Zülcelal’in kapısında duracaksın! Kapıda dur ve o kapı sana açılıncaya kadar o kapıyı çal…
Kapıyı çaldığın zaman, Allah mutlaka sana o merhamet kapısını açacaktır, inşaallah. O’nun katında istediğin her şey vardır; cennet var, cehennemden muhafaza olmak var, ne istersen iste, hepsi vardır. O yüzden, o kapının açılması için gayret edelim.
Peki, o kapı nasıl çalınır? Namaz kıldığımız, zikir yaptığımız, Kur’an okuduğumuz, hayır yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelal’in kapısını çalmış oluyoruz. Günahla karşılaştığımızda o günahı, Allah için terk etmemiz dahi öyledir!
Allah-u Zülcelâl, mutlaka halis niyetle kapısını çalana, o kapıyı açacak ve merhametiyle muamele edecektir, inşaallahu teâlâ…
Hülasa salih amelle, halis niyetle köleler padişah olmuşlar, sultanlar derecesine yükselmişlerdir. Misal; Peygamberlerimizden hazreti Yusuf aleyhisselam… Daha küçük bir çocuk iken, Mısır'ın pazarında onu köle olarak sattılar. Ama ne oldu? Mısır'a padişah oldu. Ama nasıl bir padişah! Yedi sene kıtlık oldu; insanlarda gıda namına hiçbir şey kalmadı, yalnız Yusuf aleyhisselamın yanında vardı. Dünyanın bütün insanları, ona muhtaç oldu. Her taraftan, herkes onun kapısına geliyordu.
Nefse uymak ile de padişahsan köle oluyorsun! Züleyha da Mısır Sultanın hanımıydı, kendi nefsine uydu ve o köle oldu bu sefer...
Yusuf Peygamber padişah oldu, Züleyha ise köle oldu. Selman-ı Farisi radıyallahu anhu, ateşperest bir Mecusi’nin oğluydu. Babası ateşe tapıyordu. Fakat Selman-ı Farisi radıyallahu anhu bir halis niyetle babasından kaçtı Şam'a gitti. Onun kölesi oldu, bunun hizmetine girdi, tek derdi hakikati öğrenmekti. O rahibe hizmet ediyor, o öleceği zaman “Kime tabi olayım?” diyordu. Böyle böyle, birçok rahibe hizmet etti. Ta ki hizmetine girdiği bir rahip öleceği zaman “Tabii olabileceğin bir kimseyi tanımıyorum” diyerek, ona peygamberimizin geleceğini haber verinceye kadar bu böyle devam etti. Kendisine haber verildiği üzere, Efendimiz aleyhissalatu vesselamı bulmak için yollara düştü. Esir olarak Mekke'de bir Yahudi'ye köle olarak satıldı.
Yaşananların tamamını anlatamıyoruz burada, uzundur. Nihayet Peygamber aleyhisselatu vesselam efendimizin yanına geldi, iman etti ve Peygamber aleyhissalatu vesselam “Selman Ehl-i Beyt’tendir” diyerek, onu methetti. Babası ateşe tapıyordu fakat o öyle ihlâslıydı, öyle halis bir niyete sahipti ki Peygamberimiz onu Ehl-i Beyt’ten saydı.
Nuh aleyhisselam, ulu’lazm peygamberlerdendir. Bütün peygamberler büyüktür, yalnız içlerinden beş tanesi daha büyüktür, ulu’lazm peygamberlerdir. Öyle olduğu halde, onun oğlu Kenan, kâfirlere meyletti babasına uymadı, kâfir oldu neuzûbillah. Yani, bakın nasıl çark oluyor, devrediyor dünya...
Sen, Allah Azze ve Celleye köle olduğun zaman, halis niyetle amel-i salih yaptığın zaman; köle olsan bile Allah seni padişah yapar. Padişah olursan da günah yaptığın zaman Allah seni rezil eder, köle olursun. Onun için bize lazım olan şey, ahiret illa ahiret!
Ahiret bizim için çok mühimdir. Ona sımsıkı sarılalım, bize yarayacak olan odur. Başka bir şey değil!
Allah-u Zülcelâl, bizi kendi nefsimize teslim etmesin. (Âmin)
26 Ocak 2014 Pazar
23 Ocak 2014 Perşembe
Beş Büyük Nimet
Yaşadığımız çağa “tüketim çağı” diyorlar. Yediklerimiz içtiklerimiz, giyip kuşandıklarımız, paramız imkanlarımız, hatta üstünde yaşadığımız kürre-i arz tüketmek kelimesiyle yan yana.
Oysa biz bütün bunları, sahip olduğumuz her şeyi nimet biliriz. Tüketmek ne kelime, işler hayır akıbet hayır olsun diye lütuf bilir değerlendiririz.
Çağın adı ne olursa olsun alemlere rahmet olarak gönderilenin mesajı her dem yeni, taze. O mesaj “beş nimet” diyor bize, “beş nimetin kıymetini bil.” Tüketmek yerine kıymet bilmek, kıymet bulmak için…
Nimetin kıymetini en iyi kaybeden anlar. Gençliğin kıymetini ihtiyarlara, sıhhatin kıymetini hastalara, zenginliğin kıymetini yoksullara, boş zamanın kıymetini sorumluluklarına yetişemeyenlere sormak lazım. Böylece belki neyi tükettiğimizin farkına varabiliriz.
Allah Tealâ’nın kulları üzerindeki nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. “Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayıp bitiremezsiniz.” (İbrahim, 34) ayeti bu hakikati bildirir. Ancak bu nimetler içerisinde beş tanesi insan için büyük öneme sahiptir. O yüzden hadis-i şerifte bu beş nimetin ganimet bilinmesi tavsiye edilerek şöyle buyrulmuştur:
“Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganimet bil:
• İhtiyarlık gelmeden gençliğini,
• Hastalık gelmeden sıhhatini,
• Fakirlik gelmeden zenginliğini,
• Meşguliyet gelmeden boş vaktini,
• Ecel gelmeden hayatını…” (Hakim, Müstedrek, 7846)
Hadisin açıklamasına geçmeden önce nimetin ne olduğuna değinelim. Sözlüklerde “her türlü lütuf, iyilik, ihsan” demek olan nimet, kulun önüne Rabbi tarafından cömertçe serilen ilâhi sofranın adıdır. Bunun karşılığında kuldan istenen şey, kendisine verilen nimeti yad edip (Mâide, 11), gerçek sahibine karşı şükür borcunu yerine getirmesi (Nahl, 14) ve onlarla Rabbine yaklaşmaya yol aramasıdır.
Nimet bu yönüyle, verileni görmek, verene şükretmek, vermedi diye üzülmemektir.
Dünyadaki hiçbir nimet kalıcı değildir, bir gün elden çıkar gider. İhtiyarlık gençliğin, hastalık sıhhatin, fakirlik zenginliğin, meşguliyet boş vaktin ve nihayet ölüm hayatın sonudur.
Bu nimetlerden bazıları her ne kadar geçici olarak geri alınıp tekrar verilseler de, bazıları bir daha verilmemek üzere geri alınırlar. O bakımdan Sevgili Peygamberimiz s.a.v., bu beş nimetin eldeyken ganimet bilinmesini istemektedir bizden.
9 Ocak 2014 Perşembe
BİZE DÜŞEN İSLAM’I ANLATMAKTIR
İnsanlar ölünce fırsat kaçıyor…
Allah-u Zülcelâl, kıyamet gününde insanlara karşı ne şekilde muamele edeceğini ve insanların dünyada yaptıklarından tamamıyla haberdar olduğunu bir ayet-i kerimede şöyle beyan ediyor: “Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman, insan (halinin ne olacağını) düşünmez mi? Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.” (Âdiyât; 9-11)
“İnsanlar, bilmiyorlar mı; zahiri ve batini olarak bütün yaptıklarını Allah-u Zülcelâl biliyor, kaydediyor ve kıyamet günüde hepsini açığa çıkaracak” buyruluyor. “Onlar böyle kabih işleri, çirkin günahları yapıyorlar ama Allah-u Zülcelâl kabirden onları yeryüzüne çıkardığı zaman ve insanın kalbinde, göğsünde taşıdığı bütün gizli sırları da ortaya koyduğu zaman, hallerinin ne olacağını düşünmüyorlar mı?” buyuruyor!
Ne kadar korkunç! Bazı çirkin günahlar var; bir insan küçük bir çocuktan dahi gizli yapıyor, o ufak çocuğun görmemesi için gayret gösteriyor ama kıyamet gününde bütün peygamberlerin, meleklerin evliyaların huzurunda; tanıdığımız ve tanımadığımız bütün insanların yanında, Allah-u Zülcelâl hepsini açığa çıkaracaktır.
Onun için elimizden geldiği kadar, tevbenin kıymetini bilelim. Tevbe edersek ne kadar günahımız varsa Allah-u Zülcelâl affedecek ve bizim yanımızda o günahlara şahitlik eden meleklere de unutturacak, bilmeyecekler inşaallah. Sadece Allah bilecek ve Allah affedecek… O kadar kıymetli bir şeydir bu tevbe… İnsan için kurtuluştur ama kıymetini bilmiyoruz.
Çok büyük bir fırsattır, insan öldükten sonra, o fırsat onun elinden kaçıyor. Bir kuş, insanın elinden birden nasıl uçuyorsa ömür de bittikten sonra, o fırsat elimizde kalmıyor işte... Onun için elimizden geldiği kadar tevbenin kıymetini bilelim. Sadece biz değil; ailemiz, komşularımız ve bütün mümin kardeşlerimize de bunu böylece söyleyelim inşaallah.
Vahyin yeryüzündeki bereketi
“Huzeyfe radıyallahu anhudan rivayet edilen bir hadiste, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Canımı, gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz ya da Allah kendi katından, yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra, Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama duanız kabul edilmez.” (Tirmizi)
Çünkü emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) yani birbirimize nasihat etmemiz, birbirimize Allah'ın emir ve nehiylerini hatırlatıp söylememiz, vahyin yeryüzündeki bereketidir. Vahyinin bereketi kalkarsa yeryüzünden, hiç bir şeyin bereketi kalmaz. İnsanlar -çok afedersiniz- hayvan gibi kimin kime gücü yeterse kimin kuvveti kiminkinden daha çoksa vurur, kırar; insanlar birbirlerine zulmeder, öldürür… Bu böyledir.
Ama İslam ahlakını, Kur’an ahlakını birbirimize anlatırsak dünya da cennet oluyor ahiret de... Sadece bir sefere mahsus bir vazife değildir emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker; tâ kabre kadar birbirimize hakkı söylememiz lazımdır.
“Ben bir sefer söyledim yapmadı!” diyerek bırakmak, doğru değildir. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, kendisine peygamberlik geldiği zamandan, ta kabrin kapısına kadar emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker yapmıştır. Nice işkenceler, zorluklar, sıkıntılar gördüğü halde, hiç ihmal etmemiştir. Bizim peygamberimiz devamlı böyle yaptığı için bizim de O’na mutabaat etmemiz lazımdır.
Ayet-i kerimede buyruluyor: “(Resulüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz (mutabaat ediniz)ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân; 31)
Denizden bir damla kadar dahi olsa Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimize mutabaat yapmamız (uymaya, benzemeye çalışmamız) lazımdır.
Eski kavimlerden ibret alalım
Bizden öncekilerin daima bize ibret olmaları lazımdır. Beni İsrail kavmi gibi bizden önceki kavimlerden bazıları kötü, çirkin şeyler, günahlar yapıyorlardı. Bazıları da onlara nasihat ediyorlardı. “Yapmayın yanlıştır” diyorlardı, onlar yine devam ediyorlardı. Onları birinci gün ikaz edip uyaranlar, öbür gün hiç söylemiyorlardı. Sanki emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker bir gündür, bir gün, bir defa söylüyorlar, öbür gün, o hata yapanların devam etiğini gördükleri halde daha söylemiyorlardı. Daha sonraları ise git gide onlara benziyorlar, o hata yapanlar gibi onlar da yapıyorlardı.
Bu şekilde hepsi bozuldular, onlara azap indi. Sonra onlar, o halden kurtulmak için ne kadar dua ettilerse, ne kadar Allah'a yalvardılarsa da Allah bir daha onların duasını kabul etmedi ve hepsini birden helak etti…
Onun için elimizden geldiği kadar hiç tereddüt etmeden, devamlı, ölünceye kadar, kabir kapısına kadar, durmadan dinlenmeden, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker yapmamız lazımdır.
Allah o, Beni İsrail kavmi hakkında ayet-i kerimede, “… Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri yapmadılar. Onlar ne kötü bir şey yaptılar” buyuruyor.
Onun için bizim durumumuz da aynen böyle… Bir gün söyler, iki gün söyler, bu ay söyler, öbür ay da söylemezsek, öbür sene söylemezsek, emr-i bi’l-ma’rufu terk edersek bize de o Beni İsrail kavmi gibi Allah gazaba gelecektir.
Anlatmakla görevliyiz, başarmakla değil!
Bizim mürşidimizin babası Seyyid Abdulhakim el-Bilvanisi kuddise sirruhu ihtiyar idi. Bitlis dağlarında, hayvan sırtında bile gidilemiyordu. Buna rağmen o, bastonuyla köy köy dolaşıyordu. Onunla beraber, yanında yolculuk yapan kimseler anlatıyor: “Üç gün, üç gece köylerde dolaştı, hep tevbe sohbeti yaptı, hep emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker anlattı, fakat onlardan hiç bir tanesi tevbe etmedi. Onlar ne kadar tevbe etmiyorlarsa o, daha da aşka geliyor, bir daha bir daha anlatıyordu. Onunla beraber olanların, bizlerin üzüldüğünü, moralimizin bozulduğunu anladı. Dedi:
- Ben bakıyorum, siz üzülüyorsunuz? Biz:
- Evet, üç gün üç gece bu sıkıntılarla bu dağları geziyorsunuz, ihtiyarsınız, bir kişi bile tevbe etmiyor. Boşu boşuna geziyoruz. Bize:
- Ama siz yanlış davranıyorsunuz, dedi. Bakın, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz de böyle anlatıyordu insanlara.
Üzülüyordu kimse iman etmiyor, diye... Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimelerde ne buyurdu: “… Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey, ancak tebliğ etmektir.” (Âl-i İmran, 20) “Sen, sevdiğine hidayet veremezsin. Lâkin Allah, dilediğine hidayet verir.” (Kasas, 56)
Allah Azze ve Celle, Peygamberimizin üzerinden bize yol göstermiştir. Yol böyledir, biz anlatacağız, görevimizi yapacağız, geri kalanı Allah'a bırakacağız.
İşte, ben bakıyorum bazı insanlar, birkaç sefer anlatılmasına rağmen tevbe etmiyorlar, “İşte tevbe olmuyor, şudur budur…” diye, anlatanlar vazgeçiyorlar.
(İnsanların böyle söylemeleri) Seni ne alakadar eder? Bu, ta kabir kapısına kadar senin görevindir. Görevini yapacaksın. Görevini yaptığın zaman, Allah sevap yazıyor. Allah-u Zülcelâl senden razı oluyor. Böyle olduğu için, onlar hidayete geldi ya da gelmedi; seni ne alakadar eder!
Onun için anlatalım. Eğer biz, bir mecliste bir yerde daima Allah’tan bahsedersek, Allah’ın rahmeti yağıyor oraya… O cemaat oradan dağıldığı zaman hepsi rahmetle, aff u mağfiretle dağılıyor oradan. Ama bunun tersi -neuzûbillah- hep günah, hep gıybet… Bir cemaat, böyle yaparsa ve dağılırlarsa, afedersiniz nasıl köpekler bir leşin üzerinden bir parça alıyor, dağılıyorlar ise o cemaat de bir zat diyor, öyle dağılıyor.
Allah-u Zülcelal’in emirlerinden bahsetmekle, Peygamber sallallahu aleyhi veselleme salâvat getirmekle, onun hadislerini okumakla bizden önceki evliyaların sohbetlerini okumakla, bizim de onlar gibi olmamız lazımdır. Biz böyle sohbet ettiğimiz zaman, Allah’ın rahmeti geliyor üzerimize, Allah’ın affı geliyor… İnsanlar o cemaatten dağıldığı zaman inşaallah, hepsi günahlardan temizlenmiş olarak dağılıyorlar. Öbür türlü, dediğim gibi günahla, Allah’ın gazabı ile dağılıyorlar.
Kaleye gir de kurtul!
Allah’ın taati, Allah-u Zülcelal’in kalesidir! Öyle bir kaledir ki, şeytandan, nefsten, dünyadan muhafaza ediyor. İbadet edince, Allah’ın zikrini yapınca, Allah’a itaatte bulununca insan bir kaleye girmiş gibi oluyor ve o kendisini o zararlı olan şeylerden muhafaza ediyor. Ama insan taat yapmadığı zaman, zikir yapmadığı zaman, İslam hizmeti yapmadığı zaman, kaleden çıkmış oluyor. Bu dünya, nefis, şeytan onu helake götürüyor, onu cehenneme doğru götürüyor.
Yani nasıl önceden kılıçla birbirlerine saldırıyorlar, savaş yapıyorlardı. O zamanlar insan, bir kaleye girdiği zaman emin oluyordu. Bu şekilde de biz eğer Allah-u Zülcelal’in zikrinde, taatinde, hizmetinde bulunursak Allah-u Zülcelâl o yaptıklarımız sayesinde bizi kaledeymişiz gibi emin kılacaktır inşaallah. Kimde ondan çıkarsa neuzûbillah her tarafdan şeytan, nefis, dünya ona zarar vermek için saldıracaklar, insan daima onlarla imtihan olacak. Onlara karşı, daima zarara girmesi çok kuvvetlidir.
Subhanallah! Allah bize bu aklı vermiş, bu imanı da vermiş, ne şekil davranmamız gerektiğini bize bildirmiş. Derin olarak düşünseydik, gece gündüz Allah’a ibadet etmemiz lazım idi değil mi bu akılla, bu imanla? Öyleyse daha vakit varken bu bizim önümüze gelecek olan olaylara karşı ne yapacağımızı daima düşünmemiz ve hiç durmadan gayret göstermemiz lazımdır.
Kötü hal üzere ölmekten kork!
Tabiinden Hasan-ı Basri radıyallahu anhu diyor, “Eğer Allah-u Zülcelâl bir kuluna şer murad ederse ona ömrünün sonunda -neuzubillah- günahlar, kötü ameller nasip eder ve o kötü fiilleri yapmış olarak ahrete gider.”
Ne kadar yaşayacağımızı bilemiyoruz. “Kötü amellere tevbe etmeden ben bu şekilde ölürsem, bu kötü amel üzerinde iken ömrüm son bulursa benim halim ne olacak?” diye düşünmemiz lazımdır. Ama Allah, bir kişinin hayrını dilerse tevbeyi ona sevdirecektir. Tevbeyi sevecek, pişmanlığı hissedecektir.
Allah veriyor onu da... Ne mutlu ona, tevbe edecek ve tevbeden sonra da amel-i salih yapmak suretiyle, devam edecek ömrünün sonuna kadar. O güzel hale devamlılıkla Allah onu, kendine doğru götürüyor ve öyle vefat ediyor.
Bu şekilde olması da Allah-u Zülcelal’in onu sevmesinin alametidir. Onu sevmiştir ki tevbe nasip ediyor ve tevbe üzereyken de onun ruhunu alıyor.
Elimizden geldiği kadar, Allah için çalışalım, gayret edelim. Her an biz ölebiliriz. Her an Allah-u Zülcelâl, ömrümüzü bitirebilir. Zaten bize sayıyla vermiştir bu ömrü. Hatta nefesle… O nefesler bittiği zaman öleceğiz. Ama ne kadar nefesimiz kalmış, bilmediğimiz için her an tevbe ederek, amel-i salih yapmak suretiyle sebat etmemiz lazımdır.
Allah-u Zülcelâl, hepimize, razı olacağı şekilde amel-i salih nasip etsin inşaallah. Bizi, kendi nefsimize teslim etmesin ve o nefsimizi hayırlarda kullansın inşaallah.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Namaz, tartışmasız biçimde İslam dininin temelidir. Namazın Miraç’ta emredilmesi, Allah’ın Müslümanlara verdiği özel bir nimettir. Gerçek ve...
-
Geçmiş namazların sadece fazları kılınır, sünnetleri kılınmaz. Aynı anda birden fazla kaza namazı kılınacaksa bir ezan okunur, her kaza için...
-
Habeşistan Kırallığı'nın Yemen Vâlisi Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan'da yaymak ve Arapları Kâbe ziyâretinden vazgeçirmek için, San...