İslam itikad nizamında temel iman esaslarından biri de “Ahiret Günü”ne inanmaktır. İnançlarımız ve amellerimize göre, mutluluk dolu, ya da belirli bir süresi veya bütünü azaplarla çevrili ebedî bir hayat yaşamak için, ölümden sonra tekrar dirileceğimize iman etmektir.
İnsan, bu yüceler yücesi güne inanmadıkça, bu mukaddes günü yakınlardan yakın bilmedikçe, bu günün korkusuyla ürpermedikçe, bu günün saadetine arzu duymadıkça dünya hayatını mânâlandıramaz, yaşama aşkı ve emelleriyle dolu canlı ve gayeli bir hayat süremez, iradesi ve imkanlarını faziletlere yönelterek özlemi duyulan bir “İslam insanı” olamaz.
Bunun içindir ki, ahiret gününe iman konusu Kur’an-ı Kerim’de pek çok kere işlenmekte, bu azim gücün varlığı ve oluş şekli şuurlara yerleştirilmektedir. Bu mutlak adalet günündeki ilahi muhakeme bütün dehşeti ve ayrıntılarıyla birleştirilmekte, cennet ve nimetleri, cehennem ve azabı gayet açık bir şekilde tasvir olunmaktadır.
Bu gerçek ve yüce günün sahibi Rabbimiz şöyle buyurur: “İnkarcılar, öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini zannedip iddia ettiler. (Ey Peygamber! (Onlara) de ki; hayır (zannettiğiniz gibi değil.) Rabbim hakk için muhakkak yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu ise Allah’a göre kolaydır.” (Tegabün/7)
“Gökler ve yeri yaratan (Allah’ın), Onlar gibisini yaşatmaya gücü yetmez mi? Elbette buna gücü yeter. O, herşeyi yaratandır, herşeyi bilendir.” (Yasin/81)
İnsanların inanmaya çağrıldıkları ahiret gününün kainat nizamının çünkü ile başlayacak ilk safhasını ve insanların büyük bir korku ve dehşet içerisinde kabirlerinden diriltilerek çıkarılacaklarını Kur’an’ımız şöyle açıklamaktadır:
“Gök, yarıldığı zaman.”
“Güneş dürüldüğü (ve ziyası söndürüldüğü zaman.” “Yıldızlar dökülüp saçıldığı zaman, dağlar yürütüldüğü (toz duman olduğu) zaman, denizler fışkırtıldığı, kabirler (in toprağı) alt-üst edildiği zaman, insan -kaçış nereye-? diyecek. Hayır hiçbir sığınak yok.” O gün kişi, (Hak iddia ederler korkusuyla) kardeşinden, anasından ve babasından, zevcesinden ve oğullarından kaçacaktır. O gün herkesin (varıp) duracağı yer ancak Rabbin (in huzurudur.)” (Tekvir, İnfitar, Abese, Kıyame Sureleri)
Kur’an ayetlerinde oluş şekli açıklanan ahiret gününde insanların Allah’ın huzurunda nasıl muhakeme olunacaklarını da Kur’an’ımız şöyle belirtmektedir: “Herkesin boynuna işledikleri amelleri dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırır (ve şöyle deriz): (Amel) Kitabını oku. Bugün kendi hesabını kendin göreceksin.” (İsra/13-14)
“Amel kitabı ortaya konunca, suçluların onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün. -Vah bize, eyvah bize! Bu nasıl kitapmış küçük büyük birşey bırakmadan hepsini saymış- derler. Yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.” (Kehf/49)
“(İşte o gün ağızlarını mühürleriz.) Kendi dilleri, elleri ve ayakları yapmış olduklarına tanıklık ederler. O gün Allah onlara kesinleşmiş cezalarını verecektir. Allah’ın apaçık hak olduğunu bileceklerdir.” (Nur/24-25)
Mükafat ve ceza tevziinde Allah’ın adaleti tecelli etmeye başlayınca Allah’ı, elçisini ve kanunlarını tanımayan inkarcı ve isyancıların, yoksun kalacakları mutluluktan ve uğrayacakları azaptan ötürü pek büyük nedamet duyguları içerisinde vahlanacaklarını, ama bu sızlanışların bir faydası olmayacağını, zira hiçbir dost ve yardımcısının bulunmayacağını da Kur’an’ımız bütün tafsilatıyla açıklamaktadır:
“... O gün kişi elleri ile yapıp öne sürdüğü işlere bakar, inkarcı ve isyancı kişi de şöyle der: Ah! Ne olurdu ben bir toprak olaydım. (Keşke dirilmeyeydim.)” (Nebe/40)
Ne olaydı, ben Hak Peygamberle (ve O’nun izindekilerle) beraber bir kurtuluş yolu edineydim. Yazıklar olsun bana! Keşke beni sapıtan falanı dost edinmeyeydim. Vallahi beni, bana geldikten sonra Kur’an (düzeni)nden o sapıttı.” (Furkan/27-29)
“Artık onlara, şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.” (Müddesir/48)
“(Zaten Allah’ı elçisini ve kanunlarını tanımamakla öz nefislerine, hakları çiğnemekle ve fertlere ve topluma) zulmedenlerin ne dostu ne de dinlenir bir şefaatçisi olur.” (Mümin/18)
Kur’an ve sünnet açıklamalarına göre, iman etmedikçe ve tevbe ile arınarak İslam dinini yaşamadıkça, Allah’a, Peygamberlerine ve ahiret gününe inanmayanlar, rabbimizin ve peygamberlerimizin hayatımızı düzenleyen emir ve yasaklarına uymayanlar cehenneme atılacaklar. Evet inançsızlar, namaz kılmayanlar, cemiyetin fakir kesimini kalkındırmak istemeyenler, zekat vermeyenler, çeşitli entrikalarla fert ve toplum haklarına tecavüz edenler, zinacı, içkici ve çekiştiriciler, Hakk’a çağırdıkları halde Hakk’ı yaşamayanlar gibi inkarcılar ve günahkârlar inanmadıkları veya azabından koruyacak hayatı sürdürmedikleri için Cehennem atılacaklar ve Allahu Teala onlara şöyle buyuracaktır: “Bu (ahiret) günümüze kavuşmayı unutmanıza karşılık tadın azabı. Doğrusu (şimdi) biz de sizi unuttuk. (Sizi cehenneme bıraktık) Yaptıklarınıza karşılık, çekin o, ardı arkası kesilmeyen azabı!” (Secde/14)
İslam dinini hayat düzeni edinerek Allah’a ve Peygamberine itaat edenler de mutluluk yurdu cennetlere gönderilecekler ve onlara şöyle denilecek: “İşte, (söz, iş ve davranışlarınızla) İslam’ı yaşamamız sebebiyle mirasçısı olduğunuz cennet” (A’raf/43). “Her türlü elemden arınmışlık) selamet size. Artık mutlusunuz. Ebedi olarak kalmak üzere girin cennete.” (Zümer/73)
İbn-ü Ömer (r.a.) anlatıyor:
Allah’ın rasulü (s.a.v.) ile beraberdim. Ensar’dan bir sahabi (Allah’ın Rasulüne) geldi ve O’na selam verdi. Sonra da sordu:
- (Ya Rasulullah) Mü’minlerin en zekisi hangisidir?
- Onların ölümü en çok hatırlayanı, ölümden sonrası için en güzel bir şekilde (ahiret) hazırlığı yapanıdır. İşte onlar, (evet bu gibiler) en zeki mü’minlerdir. (Tac 5/212, İ. Mace 4259)
Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de cehennem ve cennet hayatını idraklerimize yaklaştırarak bütün ayrıntılarıyla bildirmektedir. Bu açıklamalar o kadar canlıdır ki, bazen de ruhun etkileneceği şekilde tablolaştırılır ve seslendirilir.
İslam’a inanmayanlar ve bu hak nizamı yaşamayanların, Hz. Peygambere iman edip, O’nun yolunu ve izini takip etmeyenlerin atılacakları Cehennem’in azabını ve bu azabın kalblere korku salıcı dehşetini Kur’an ayetlerinden izleyelim.
“Cehennem, (kendisine atılacaklara) uzak bir yerden gözükünce, onlar, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.” (Furkan/16)
İşitirler de tam bir nedamet ve hüsran içinde şöyle vahlarlar: “.......Keşke ölüm kat’î olaydı (da bir daha dirilmiyeydim) Malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı.” (Hakka/27)
İnkarcı ve isyancı kullar cehenneme atıldığında; azab onları kuşatacak. “... Azab, onları tepelerinden ve ayakları altından saracak.” (Ankebut/55) “.... Derilerinin her yanışında, azabı tadmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, hakimdir.” (Nisa/56)”Günahkarların (cehennemdeki) yemeği o zakkum ağacıdır. O, kaynar suyun fıkırdadığı gibi karınlar içinde kaynayacak erimiş madenler gibidir.” (Duhan/43-46) “İşte siz, ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu bu zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine (erimiş maden tortusu gibi) kaynar su içeceksiniz. Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.” (Vakıa/51-56) “... Bu içki, ne fena bir içki ve bu ateş de ne kötü konaklama yeridir.” (Kehf/29)
Pek tabidir ki, azablılar bu korkunç elemden kurtulmak, ızdırabı ölümden daha ağır olan cehennemden çıkmak isterler. Ana nafile. “... Oradan her çıkmak istediklerinde, yine o ateş içerisine döndürülürler ve onlara; -tadın bakalım yalanlayıp durduğunuz o ateşin azabını- denilir.” (Secde/20)
Kur’an-ı Kerim’de, cehennem ateşi ve cehennemliklerin azabı canlı tablolar halinde takdim olunduğu gibi, cennet nimetleri ve cennetliklerin mutlu hayatı da ruhları etkileyici bir şekilde sunulmaktadır.
“İnanan ve yararlı işler yapanlar için hoş bir hayat ve güzel bir istikbal vardır.” (Ra’d/29) “... Onları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedi olarak kalıcıdırlar.” (Nisa/57) “Gerçekten cennetlik olanlar o gün eğlenceyle meşguldürler.” (Yasin/55) “Onlar dal bastı kirazları, salkımları sarkmış muz ağaçları ve yayılmış tatlı gölgeler altında, çağlayarak akan sular kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında, yüksek döşeklerde...” (Vakıa/28/34) “... Cevherlerle örülmüş tahtlar üzerindedirler....” (Vakıa/15) “(Cennette onlar için) işlediklerine karşılık olarak sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır.” (Vakıa, 22-23) “Biz ceylan gözlüleri (cennetlikler için) yeniden yaratmışızdır. Onları, bakire, şuh, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” (Vakıa/35-37) “Ebedi gençliğe erdirilmiş genç hizmetçiler, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler ibrikler ve kaselerle (cennetliklerin) etrafında dolaşırlar.” ( Vakıa/17-19)
İmanlı ve güzel amelli mü’minler öyle nimetler içerisindedirler ki, Kur’anımızın ifadesiyle onları kimsecikler bilmez. “Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan mutlu kılıcı nimetleri hiçbir kimse bilmez.” (Secde/17)
Peygamber Efendimiz bir hadislerinde: “Cennet ehli, cennete girdiklerinde, bir ilgili (melek) şu açıklamayı yapar: Şüphe yok ki, siz cennette ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve daima sıhhatte bulunacak, ihtiyarlamayacak, ebedi genç kalacaksınız. Sonsuz nimetlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz.” (R. Salihin Ter. 3/406)
Wikipedia
Arama sonuçları
2 Mayıs 2013 Perşembe
25 Nisan 2013 Perşembe
>>>TEVBE KAPISI>>>
“(Ey Resulüm) de ki; ”Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm kesinlikle sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size (ahirette bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma-8)
Böyle bir ayet varken akl–ı selim sahibi bir insan nasıl rahatça oturup keyfine baksın? Böyle bir ayeti okuduktan sonra insanın yapacağı en akıllıca iş günahlarına tevbe etmektir.
İnsan bazen ilmindeki yetersizlik nedeniyle günah işler, işlediğinin günah olduğunun bilincinde değildir. Bu nedenle tevbe ederken, küçük yaştan bugüne değin, bilip bilmeden işlediğimiz bütün günahlar için niyet etmeliyiz.
İnsan yaşadığı sürece farklı bilinç düzeylerinden geçmektedir. Bir bilinç düzeyinde günah olarak algılamadığı bir hal, bir üst bilinç düzeyinde günah olarak algılanabilmektedir. Bu nedenle olsa gerek Resulullah Efendimiz (sav) her bir hicabı aştığında bir önceki hali için tevbe edermiş.
Bizler kul olarak her zaman günah işlemeye yatkınız, Allah–ü Teala’nın koruduğu kullar hariç olmak üzere. Buna rağmen Allah (cc) bağışlanma ve tevbe kapılarını açmış. İbn Mace’den rivayet edilen bir hadiste buyruluyor ki: “Günahına tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir.” Bu bir günahtan ötekine batan biz aciz kullar için ne güzel bir müjde. Demek ki; önemli olan kendi kusurumuzun bilincinde olmak, utanmak, pişman olmak ve arınmak. Böylece kul kendi seyrinde de ilerlemekte, nefs basamaklarında yükselmektedir.
Nur Suresinde şöyle buyruluyor; “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz. Ta ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.”
Tevbe bir arınma kapısıdır. İnsan günahlarına tevbe ederken, duygusal olarak bazı duraklardan geçer. Belki de istenen, aranan bu duraklardan geçmektir. Böylece insanın Rabbi ile olan bağları güçlenir. Günah işleyip, sonra pişman olup af dilemek, arınmaya çalışmak nefs basamaklarında da ilerlemeyi sağlar.
Ayrıca anmadan geçemeyeceğimiz şöyle bir hadis–i şerif var: “Kul kimi kez işlediği günah vesilesiyle, cennete girer.” ‘Bu nasıl olur?’ diye sorulduğu zaman, Efendimiz (sav), “Zira kul, işlediği bir günaha öyle tevbe eder ve pişmanlık duyar ki; üzerinde hatadan eser kalmaz.” (Tirmizi, Darimi, İbn Kesir, 11/6043).
Ölmeden önce ölüp, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekerken, tevbe kapısı en sık başvurduğumuz kapıdır. Tevbe kapısının kıymetini bilelim. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun.
Böyle bir ayet varken akl–ı selim sahibi bir insan nasıl rahatça oturup keyfine baksın? Böyle bir ayeti okuduktan sonra insanın yapacağı en akıllıca iş günahlarına tevbe etmektir.
İnsan bazen ilmindeki yetersizlik nedeniyle günah işler, işlediğinin günah olduğunun bilincinde değildir. Bu nedenle tevbe ederken, küçük yaştan bugüne değin, bilip bilmeden işlediğimiz bütün günahlar için niyet etmeliyiz.
İnsan yaşadığı sürece farklı bilinç düzeylerinden geçmektedir. Bir bilinç düzeyinde günah olarak algılamadığı bir hal, bir üst bilinç düzeyinde günah olarak algılanabilmektedir. Bu nedenle olsa gerek Resulullah Efendimiz (sav) her bir hicabı aştığında bir önceki hali için tevbe edermiş.
Bizler kul olarak her zaman günah işlemeye yatkınız, Allah–ü Teala’nın koruduğu kullar hariç olmak üzere. Buna rağmen Allah (cc) bağışlanma ve tevbe kapılarını açmış. İbn Mace’den rivayet edilen bir hadiste buyruluyor ki: “Günahına tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir.” Bu bir günahtan ötekine batan biz aciz kullar için ne güzel bir müjde. Demek ki; önemli olan kendi kusurumuzun bilincinde olmak, utanmak, pişman olmak ve arınmak. Böylece kul kendi seyrinde de ilerlemekte, nefs basamaklarında yükselmektedir.
Nur Suresinde şöyle buyruluyor; “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz. Ta ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.”
Tevbe bir arınma kapısıdır. İnsan günahlarına tevbe ederken, duygusal olarak bazı duraklardan geçer. Belki de istenen, aranan bu duraklardan geçmektir. Böylece insanın Rabbi ile olan bağları güçlenir. Günah işleyip, sonra pişman olup af dilemek, arınmaya çalışmak nefs basamaklarında da ilerlemeyi sağlar.
Ayrıca anmadan geçemeyeceğimiz şöyle bir hadis–i şerif var: “Kul kimi kez işlediği günah vesilesiyle, cennete girer.” ‘Bu nasıl olur?’ diye sorulduğu zaman, Efendimiz (sav), “Zira kul, işlediği bir günaha öyle tevbe eder ve pişmanlık duyar ki; üzerinde hatadan eser kalmaz.” (Tirmizi, Darimi, İbn Kesir, 11/6043).
Ölmeden önce ölüp, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekerken, tevbe kapısı en sık başvurduğumuz kapıdır. Tevbe kapısının kıymetini bilelim. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun.
23 Nisan 2013 Salı
MÜSLÜMANLARIN BİRLİĞİ, SÜNNET’E SARILMAKTADIR
Sünnete sarılıp bid’atten sakınmak
Hadis-i Şerif
Ebu Necih İrbad İbni Sâriye radıyallahu anhu şöyle dedi: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bize çok tesirli bir öğüt verdi. Bu öğütten dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bizler:
- Ey Allah’ın Rasulü! Bu öğüt, sanki ayrılmak üzere olan birinin öğüdüne benziyor, bari bize bir tavsiyede bulun, dedik. Bunun üzerine:
“Size, Allah’a çok saygı duymanızı, başınıza bir Habeşli köle bile emir olsa onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler, pek çok ihtilaflar görecekler. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-i Râşidin’in sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere sımsıkı sarılınız. Sonradan ortaya çıkarılmış bid’atlardan şiddetle kaçınınız. Çünkü her bid’at dalâlettir, sapıklıktır” buyurdular. (Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mâce)
Hadisin Önemi
Bu hadis-i şerif, Peygamberimizin ashabına ve bütün Müslümanlara yapmış olduğu vasiyeti ihtiva etmektedir. Burada, Allah’a karşı saygılı olup Müslümanların kendilerinden olan ve İslam’a göre seçilen yöneticilere itaat emredilmektedir. Zaten dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek de buna bağlıdır. Ayrıca Efendimiz bidat ve sapıklıktan uzak olup sünnete sarılarak İslâm yolunda ilerlediği sürece, ümmetin hidayet ve kurtuluşuna kefil olmuştur.
Açıklamalar
Peygamber Efendimizin vaazları, nasihat ve öğütleri; kısa, özlü ve dikkat çekici idi. Bu sebeple, sahabe-i kiram onu kolayca ezberleyip akıllarında tutarlar ve birbirlerine anlatıp aktarırlardı. Ayrıca Resul-i Ekrem, vaaz ve nasihat zamanını çok iyi gözetir, sahabenin halini, vaktini ve içinde bulunduğu durumu dikkate alırdı.
Hadisin ravisi İrbâd, bu çok tesirli öğüdü dinleyen ashabın, o andaki hislerini ve durumlarını dile getirmektedir. Sahabeden pek çokları, Hz. Peygamber’den bir hadis naklederken, o andaki ortamı da bize haber verirler. Bu, onların güzel âdetlerinden biridir. Böylece biz, onların Hz. Peygamber’i ne kadar can kulağı ile dinlediklerini, sonra ona nasıl uyduklarını, itaat ettiklerini de öğrenmiş oluruz.
Bu durum, bize aynı zamanda Efendimizin hadisleri ve sünneti karşısında nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini de öğretir. Sahabe, Resul-i Ekrem’in sözleri karşısında ürperir, kalpleri titrer ve gözlerinden yaş akıtarak ağlarlardı. Bütün bunlar, samimiyetle inanmanın, itaat arzusu içinde olmanın, Allah ve Resulünü sevip saymanın birer göstergesidir. Kuran ve Sünnet karşısında, bizlerin de örnek almamız gereken davranışlardır.
Sahabe-i kiram, bu öğütten o kadar etkilendiler ki, bunu dünyaya veda eden bir insanın son sözlerine benzetip, Rasulullah Efendimizden kendilerine tavsiyede bulunmasını istediler. Yine, Peygamberimiz, o ana kadar sahabelerin pek alışık olmadığı bir üslupla konuşmuştur, diyebiliriz. Sahabeler bu konuşmadan yakaladıkları ipuçları ile bir hükme vardılar, bunu da açıkça Hz. Peygambere söylediler. “Bu öğüt, sanki veda eden bir kimsenin sözlerine benziyor” değerlendirmesinin anlamı budur.
Sahabeler, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin bir nevi veda konuşması yaptığını görünce: “Mademki durum budur, o halde senden sonra ne yapacağımızı bize emret. Kurtuluşa nasıl ereceğimizi, yaşadığımız sürece nasıl bir yol takip edeceğimizi, senden sonraki halimizin ne olacağını bize söyle” demek istediler. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz onlara çok kısa, fakat gerçekten çok muhtevalı bir tavsiyede bulundu.
Efendimiz takvayı tavsiye etti
İlk tavsiye ettiği şey takva oldu. Takva çok geniş anlamlı bir terimdir. Kısaca belirtmek gerekirse Allah’tan korkmayı, Allah’a karşı günah işlemekten sakınmayı, O'na son derece saygılı olmayı, dinin emrettiği her şeye gücü ölçüsünde sarılmayı, yasakladıklarından da uzak durmayı ifade eder.
Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: “Sizden önce kitap verilenlere de, size de ‘Allah’tan korkun’ diye tavsiye ettik.” (Nisa; 131)
Bu ayet, takvanın üç kısmını da kapsamaktadır. Bunlar:
- Şirkten ve Allah’a karşı isyandan sakınmak,
- Allah’tan başka kimseden korkmamak,
- Emredilenleri yapmak, yasak kılınanlardan uzak durmaktır.
Takva, ahiret azığıdır. İnsanı ebedî azaptan o kurtarır, cennet-i alaya ulaştırır, Allah’ın hoşnutluğuna o nail kılar. Kısaca takva, iyi ve üstün mümin olmanın adıdır. Bu ise yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız gibi ferdi, kendi iç bünyesinde nefis muhasebesine, kendi kendini kontrole sevk eder. Böylece fert olgunlaşır ve kendi dışındakilerle münasebetlerini düzene koyma imkânına kavuşur.
Bu, toplumda düzeni sağlamanın da ilk basamağıdır. Takva sahibi olmak, insanların elinde olan ve birbirleri ile yarışabilecekleri bir alandır. Onun için Allah-u Teâlâ “Allah katında en üstün olanınız, Allah’tan en çok korkanlarınız, takvada en ileri olanlarınızdır.” (Hucurat; 13) buyurur.
Emire itaatin ölçüsü
Hz. Peygamberin takvadan sonra tavsiye ettiği ikinci önemli konu, Müslümanların kendilerinden olan emir, yani devleti yöneteni dinlemeleri ve ona itaat etmektir. Hatta bu yönetici, toplumun en alt tabakası içinden çıkmış biri de olsa ona itaat mecburiyeti vardır.
Nitekim hadiste “Habeşli bir köle bile başınıza emir olsa” denilmektedir ki, İslâm hukukuna göre, kölelerin emirliği caiz değildir. Bu bir faraziye, bir varsayımdır. İtaatin önemini kavratmak, fitneden korunmanın yolunu öğretmek, başsızlığın felaket olduğuna dikkat çekmek içindir. Ancak yöneticiyi dinlemek ve ona itaat etmek, her halükarda mutlak bir emir şeklinde anlaşılagelmiş değildir. Dinleme ve itaatin boyutlarını, şartlarını ve niteliklerini de Kur’an ve Sünnet açıklığa kavuşturmuştur.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, “İtaat, dinin uygun gördüğü hususlardadır” buyurmuşlardır. Yöneticilerin, günah olan emirlerine itaat edilmez. Fakat bu sebeple onlara karşı ayaklanmak ve harb etmek de caiz görülmemiştir. Çünkü itaatin zıddı, her zaman isyan ve başkaldırma değildir. İsyanda, toplumun fitneye sürüklenmesi ve daha büyük musibetlere uğraması söz konusudur.
İslâm, fitneyi önlemek ve ortadan kaldırmak için meşrû sayılan her yola başvurur. Kur’an-ı Kerim, “fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha büyük bir günah olduğunu” bildirir.
Bir emire, devlet başkanına itaat etmenin şartı ise onun soyu, sopu ve nesebi değildir. Burada aranan şart, emirin İslâm’a uygun davranıp davranmadığıdır. Yönetici adil de olsa zalim de olsa, onun emirlerinin İslâmî olup olmadığına bakılır. Kişinin kendi hali ve yaşama biçimine göre karar verilmez. Çünkü onun hali, gizli kaldığı sürece kendi şahsını ilgilendirir.
Takva, nasıl insanın iç düzenini sağlar ve kişiyi başkaları ile ilişkilerinde iyiliğe sevk ederse emirler, yani devleti yönetenler de dış düzeni sağlamak ve toplumun birliğini, beraberliğini temin etmek ve korumakla yükümlüdürler. İnsan bazen nasıl nefsinin arzularıyla çelişkiye düşer ve sabrederse yöneticilerle de çelişkiye düşebilir. O zaman da sabretmesi gerekir. İslâm, nasıl kişinin kendi iç düzenini ve şahsi varlığını korumaya önem vermişse, toplum düzenini ve birliğini korumaya da aynı şekilde, belki de daha çok önem verir.
Bütün bunlar, her şeye rağmen kötülüklere ve kötülere göz yummak veya sessiz ve tepkisiz kalmak anlamına gelmez. Tam aksine, hangi durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini iyi tayin etmek anlamına gelir.
Bu hadiste, Peygamber Efendimizin işaret ettiği üçüncü husus, kendisinden sonra pek çok ihtilafların ortaya çıkacağı gerçeğidir ki, o zaman kendisinin ve râşid halifelerin yaşayış tarzına sımsıkı bağlanma zarureti vardır. Doğruya ulaşmak ve kurtuluşa ermek, ancak bu şekilde mümkün olur.
Ümmet fitnelere karşı uyarılmıştır
Peygamber Efendimiz, bu hadislerinde, kendisinden sonra ortaya çıkacak olan pek çok ihtilaf ve fitneyi haber vermiştir. Bu, onun mucizelerinden biri sayılır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ileride ortaya çıkacak durumları toplu bir şekilde ve tafsilatıyla bilmekteydi.
Zira ona bu bilgileri, Allah Teâlâ haber vermişti. Ancak Resul-i Ekrem Efendimiz bu konudaki bilgileri zaman, mekân gibi belirleyici unsurları ile haber vermemiştir. Hatta genel anlamda bile herkese söylememiştir. Sadece Huzeyfe İbni Yeman gibi, Ebu Hureyre gibi bazı özellikli sahabelere söylemiştir. Onlar da kendilerine haber verilen bu özel bilgileri, müsaade edildiği nisbette açıklamışlar ve başkalarına nakletmişlerdir. Hadis kitaplarımızın “Fiten” bahisleri, bu nevi rivayetleri ihtiva eder.
Ümmetin içinde fitneler ve ihtilaflar çoğalınca, görüş ayrılıkları da artar. O zaman insanlar hangi fikrin yanında olacaklar, nasıl hareket edeceklerdir? İşte, Resulullah Efendimiz bunun hal çaresini de göstermektedir. Kendisinin ve raşid halifelerin sünnetlerine sımsıkı sarılmak, yegâne çıkış yoludur. Çünkü onların takip ettikleri yol hak yoldur.
Ortaya çıkacak ihtilaflar ifadesiyle, İslâm ümmeti içinde yer alacak olan bid’at fırkaları kastedilmiş olmalıdır. Çünkü ihtilaf, küfür veya dinsizlik demek değildir. Fakat ciddi boyuttaki ihtilaflar, ümmeti fitnelere büyük günahlara sevk eder. Hatta insan, farkında olmaksızın kendini, dinin hudutları dışında bulabilir.
İslâm ümmeti içindeki ihtilafların, bölünme ve parçalanmanın, grupçuluk ve hizipçiliğin, itaatsizlik ve baştanımazlığın Müslüman toplumları ne hale getirdiğini, günümüzde de gözlerimizle görüyor ve bunun ızdırabını hep birlikte çekiyoruz. Ümmet olma vasfına sahip bulunmadığımız gibi, ayrı milletlere ve pek çok ülkelere bölünmüş halimizle, kendi milli hudutlarımız ve coğrafyamız içinde de birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi sağlayabilmiş değiliz.
İslâm toplumlarının fitneden kurtulabilmesi, ihtilaflara düşmemesi için müşterek bir düşünce ve hareket tarzına sahip olmaları gerekir. Bu ise belli bir şahsın veya bir grubun düşünce ve hareket tarzı olamaz. Çünkü başka şahıslar ve gruplar da vardır; onlar da kendilerinin haklı ve doğru olduklarını iddia edebilirler.
İşte Peygamber Efendimiz, bunu da açıkça tespit ve tayin etmiş, “Sizin üzerinize gerekli olan; benim sünnetime, yoluma ve doğru yola ulaştırılmış Hulefa-i Raşidin’in sünnetine sımsıkı sarılmanızdır” buyurarak, ortak hareket noktasını göstermiştir. Bilindiği gibi, Hulefa-i Râşidin, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’dir. Peygamberimiz, başka birçok hadislerinde olduğu gibi, bu hadiste de onların hidayet, hak ve doğru yol üzere bulunacaklarını, kendilerine uyulması gerektiğini ifade buyurmuşlardır. Ehl-i Sünnetin bütün mezhepleri, Hulefâ-i Râşidîn’e uyulması gerektiği konusunda görüş birliği içindedirler.
Bundan sonra, Peygamber Efendimiz bir noktaya daha dikkat çekmekte, bid’atlerden mutlaka sakınılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Çünkü sünnete uygun olmayan davranışlar bid’attır.
Bid’at, dinde yeri bulunmayan, sonradan ortaya çıkarılmış olan inanç, uygulama ve ibadetlerdir. Kur’an ve Sünnet’te yeri bulunmadığı ve bu iki asla aykırı olduğu için, her bid’at, dalâlet (sapıklık) diye nitelendirilmiştir. Burada “bidat” veya “muhdes” kelimelerinin “sonradan ortaya çıkan şey” anlamındaki sözlük manası kastedilmiş değildir. Kastedilen esas mana ise, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olarak ortaya çıkan itikat, ibadet ve dinden sayılan şeylerdir.
Çünkü sonradan olan bazı işler ve icadlar vardır ki, bunlar hayatî ihtiyaç ve zaruretlerdir. Bu nevi şeyleri bidattır diye reddetmek mümkün değildir. Bu ihtiyaç ve zaruretlerin, sapıklıkla da bir alâkası yoktur. Bu sebepledir ki, sonradan ortaya çıkıp itikat, ibadet ve amelle ilgili olmayan şeyleri, yani icadları bidat olarak nitelemek, doğru bir anlayış ve yaklaşım sayılmaz. (Mesela, Mevlid-i Şerif okumak gibi.)
Dinde bid’at; Allah ve Resulünün emir ve delillerine muhalif olarak dine sokulan şeylerdir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin “Her bid’at sapıklıktır” ifadesi, insanları bundan sakındırmaktadır.
Hadis-i Şerif
Ebu Necih İrbad İbni Sâriye radıyallahu anhu şöyle dedi: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bize çok tesirli bir öğüt verdi. Bu öğütten dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bizler:
- Ey Allah’ın Rasulü! Bu öğüt, sanki ayrılmak üzere olan birinin öğüdüne benziyor, bari bize bir tavsiyede bulun, dedik. Bunun üzerine:
“Size, Allah’a çok saygı duymanızı, başınıza bir Habeşli köle bile emir olsa onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler, pek çok ihtilaflar görecekler. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-i Râşidin’in sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere sımsıkı sarılınız. Sonradan ortaya çıkarılmış bid’atlardan şiddetle kaçınınız. Çünkü her bid’at dalâlettir, sapıklıktır” buyurdular. (Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mâce)
Hadisin Önemi
Bu hadis-i şerif, Peygamberimizin ashabına ve bütün Müslümanlara yapmış olduğu vasiyeti ihtiva etmektedir. Burada, Allah’a karşı saygılı olup Müslümanların kendilerinden olan ve İslam’a göre seçilen yöneticilere itaat emredilmektedir. Zaten dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek de buna bağlıdır. Ayrıca Efendimiz bidat ve sapıklıktan uzak olup sünnete sarılarak İslâm yolunda ilerlediği sürece, ümmetin hidayet ve kurtuluşuna kefil olmuştur.
Açıklamalar
Peygamber Efendimizin vaazları, nasihat ve öğütleri; kısa, özlü ve dikkat çekici idi. Bu sebeple, sahabe-i kiram onu kolayca ezberleyip akıllarında tutarlar ve birbirlerine anlatıp aktarırlardı. Ayrıca Resul-i Ekrem, vaaz ve nasihat zamanını çok iyi gözetir, sahabenin halini, vaktini ve içinde bulunduğu durumu dikkate alırdı.
Hadisin ravisi İrbâd, bu çok tesirli öğüdü dinleyen ashabın, o andaki hislerini ve durumlarını dile getirmektedir. Sahabeden pek çokları, Hz. Peygamber’den bir hadis naklederken, o andaki ortamı da bize haber verirler. Bu, onların güzel âdetlerinden biridir. Böylece biz, onların Hz. Peygamber’i ne kadar can kulağı ile dinlediklerini, sonra ona nasıl uyduklarını, itaat ettiklerini de öğrenmiş oluruz.
Bu durum, bize aynı zamanda Efendimizin hadisleri ve sünneti karşısında nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini de öğretir. Sahabe, Resul-i Ekrem’in sözleri karşısında ürperir, kalpleri titrer ve gözlerinden yaş akıtarak ağlarlardı. Bütün bunlar, samimiyetle inanmanın, itaat arzusu içinde olmanın, Allah ve Resulünü sevip saymanın birer göstergesidir. Kuran ve Sünnet karşısında, bizlerin de örnek almamız gereken davranışlardır.
Sahabe-i kiram, bu öğütten o kadar etkilendiler ki, bunu dünyaya veda eden bir insanın son sözlerine benzetip, Rasulullah Efendimizden kendilerine tavsiyede bulunmasını istediler. Yine, Peygamberimiz, o ana kadar sahabelerin pek alışık olmadığı bir üslupla konuşmuştur, diyebiliriz. Sahabeler bu konuşmadan yakaladıkları ipuçları ile bir hükme vardılar, bunu da açıkça Hz. Peygambere söylediler. “Bu öğüt, sanki veda eden bir kimsenin sözlerine benziyor” değerlendirmesinin anlamı budur.
Sahabeler, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin bir nevi veda konuşması yaptığını görünce: “Mademki durum budur, o halde senden sonra ne yapacağımızı bize emret. Kurtuluşa nasıl ereceğimizi, yaşadığımız sürece nasıl bir yol takip edeceğimizi, senden sonraki halimizin ne olacağını bize söyle” demek istediler. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz onlara çok kısa, fakat gerçekten çok muhtevalı bir tavsiyede bulundu.
Efendimiz takvayı tavsiye etti
İlk tavsiye ettiği şey takva oldu. Takva çok geniş anlamlı bir terimdir. Kısaca belirtmek gerekirse Allah’tan korkmayı, Allah’a karşı günah işlemekten sakınmayı, O'na son derece saygılı olmayı, dinin emrettiği her şeye gücü ölçüsünde sarılmayı, yasakladıklarından da uzak durmayı ifade eder.
Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: “Sizden önce kitap verilenlere de, size de ‘Allah’tan korkun’ diye tavsiye ettik.” (Nisa; 131)
Bu ayet, takvanın üç kısmını da kapsamaktadır. Bunlar:
- Şirkten ve Allah’a karşı isyandan sakınmak,
- Allah’tan başka kimseden korkmamak,
- Emredilenleri yapmak, yasak kılınanlardan uzak durmaktır.
Takva, ahiret azığıdır. İnsanı ebedî azaptan o kurtarır, cennet-i alaya ulaştırır, Allah’ın hoşnutluğuna o nail kılar. Kısaca takva, iyi ve üstün mümin olmanın adıdır. Bu ise yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız gibi ferdi, kendi iç bünyesinde nefis muhasebesine, kendi kendini kontrole sevk eder. Böylece fert olgunlaşır ve kendi dışındakilerle münasebetlerini düzene koyma imkânına kavuşur.
Bu, toplumda düzeni sağlamanın da ilk basamağıdır. Takva sahibi olmak, insanların elinde olan ve birbirleri ile yarışabilecekleri bir alandır. Onun için Allah-u Teâlâ “Allah katında en üstün olanınız, Allah’tan en çok korkanlarınız, takvada en ileri olanlarınızdır.” (Hucurat; 13) buyurur.
Emire itaatin ölçüsü
Hz. Peygamberin takvadan sonra tavsiye ettiği ikinci önemli konu, Müslümanların kendilerinden olan emir, yani devleti yöneteni dinlemeleri ve ona itaat etmektir. Hatta bu yönetici, toplumun en alt tabakası içinden çıkmış biri de olsa ona itaat mecburiyeti vardır.
Nitekim hadiste “Habeşli bir köle bile başınıza emir olsa” denilmektedir ki, İslâm hukukuna göre, kölelerin emirliği caiz değildir. Bu bir faraziye, bir varsayımdır. İtaatin önemini kavratmak, fitneden korunmanın yolunu öğretmek, başsızlığın felaket olduğuna dikkat çekmek içindir. Ancak yöneticiyi dinlemek ve ona itaat etmek, her halükarda mutlak bir emir şeklinde anlaşılagelmiş değildir. Dinleme ve itaatin boyutlarını, şartlarını ve niteliklerini de Kur’an ve Sünnet açıklığa kavuşturmuştur.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, “İtaat, dinin uygun gördüğü hususlardadır” buyurmuşlardır. Yöneticilerin, günah olan emirlerine itaat edilmez. Fakat bu sebeple onlara karşı ayaklanmak ve harb etmek de caiz görülmemiştir. Çünkü itaatin zıddı, her zaman isyan ve başkaldırma değildir. İsyanda, toplumun fitneye sürüklenmesi ve daha büyük musibetlere uğraması söz konusudur.
İslâm, fitneyi önlemek ve ortadan kaldırmak için meşrû sayılan her yola başvurur. Kur’an-ı Kerim, “fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha büyük bir günah olduğunu” bildirir.
Bir emire, devlet başkanına itaat etmenin şartı ise onun soyu, sopu ve nesebi değildir. Burada aranan şart, emirin İslâm’a uygun davranıp davranmadığıdır. Yönetici adil de olsa zalim de olsa, onun emirlerinin İslâmî olup olmadığına bakılır. Kişinin kendi hali ve yaşama biçimine göre karar verilmez. Çünkü onun hali, gizli kaldığı sürece kendi şahsını ilgilendirir.
Takva, nasıl insanın iç düzenini sağlar ve kişiyi başkaları ile ilişkilerinde iyiliğe sevk ederse emirler, yani devleti yönetenler de dış düzeni sağlamak ve toplumun birliğini, beraberliğini temin etmek ve korumakla yükümlüdürler. İnsan bazen nasıl nefsinin arzularıyla çelişkiye düşer ve sabrederse yöneticilerle de çelişkiye düşebilir. O zaman da sabretmesi gerekir. İslâm, nasıl kişinin kendi iç düzenini ve şahsi varlığını korumaya önem vermişse, toplum düzenini ve birliğini korumaya da aynı şekilde, belki de daha çok önem verir.
Bütün bunlar, her şeye rağmen kötülüklere ve kötülere göz yummak veya sessiz ve tepkisiz kalmak anlamına gelmez. Tam aksine, hangi durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini iyi tayin etmek anlamına gelir.
Bu hadiste, Peygamber Efendimizin işaret ettiği üçüncü husus, kendisinden sonra pek çok ihtilafların ortaya çıkacağı gerçeğidir ki, o zaman kendisinin ve râşid halifelerin yaşayış tarzına sımsıkı bağlanma zarureti vardır. Doğruya ulaşmak ve kurtuluşa ermek, ancak bu şekilde mümkün olur.
Ümmet fitnelere karşı uyarılmıştır
Peygamber Efendimiz, bu hadislerinde, kendisinden sonra ortaya çıkacak olan pek çok ihtilaf ve fitneyi haber vermiştir. Bu, onun mucizelerinden biri sayılır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ileride ortaya çıkacak durumları toplu bir şekilde ve tafsilatıyla bilmekteydi.
Zira ona bu bilgileri, Allah Teâlâ haber vermişti. Ancak Resul-i Ekrem Efendimiz bu konudaki bilgileri zaman, mekân gibi belirleyici unsurları ile haber vermemiştir. Hatta genel anlamda bile herkese söylememiştir. Sadece Huzeyfe İbni Yeman gibi, Ebu Hureyre gibi bazı özellikli sahabelere söylemiştir. Onlar da kendilerine haber verilen bu özel bilgileri, müsaade edildiği nisbette açıklamışlar ve başkalarına nakletmişlerdir. Hadis kitaplarımızın “Fiten” bahisleri, bu nevi rivayetleri ihtiva eder.
Ümmetin içinde fitneler ve ihtilaflar çoğalınca, görüş ayrılıkları da artar. O zaman insanlar hangi fikrin yanında olacaklar, nasıl hareket edeceklerdir? İşte, Resulullah Efendimiz bunun hal çaresini de göstermektedir. Kendisinin ve raşid halifelerin sünnetlerine sımsıkı sarılmak, yegâne çıkış yoludur. Çünkü onların takip ettikleri yol hak yoldur.
Ortaya çıkacak ihtilaflar ifadesiyle, İslâm ümmeti içinde yer alacak olan bid’at fırkaları kastedilmiş olmalıdır. Çünkü ihtilaf, küfür veya dinsizlik demek değildir. Fakat ciddi boyuttaki ihtilaflar, ümmeti fitnelere büyük günahlara sevk eder. Hatta insan, farkında olmaksızın kendini, dinin hudutları dışında bulabilir.
İslâm ümmeti içindeki ihtilafların, bölünme ve parçalanmanın, grupçuluk ve hizipçiliğin, itaatsizlik ve baştanımazlığın Müslüman toplumları ne hale getirdiğini, günümüzde de gözlerimizle görüyor ve bunun ızdırabını hep birlikte çekiyoruz. Ümmet olma vasfına sahip bulunmadığımız gibi, ayrı milletlere ve pek çok ülkelere bölünmüş halimizle, kendi milli hudutlarımız ve coğrafyamız içinde de birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi sağlayabilmiş değiliz.
İslâm toplumlarının fitneden kurtulabilmesi, ihtilaflara düşmemesi için müşterek bir düşünce ve hareket tarzına sahip olmaları gerekir. Bu ise belli bir şahsın veya bir grubun düşünce ve hareket tarzı olamaz. Çünkü başka şahıslar ve gruplar da vardır; onlar da kendilerinin haklı ve doğru olduklarını iddia edebilirler.
İşte Peygamber Efendimiz, bunu da açıkça tespit ve tayin etmiş, “Sizin üzerinize gerekli olan; benim sünnetime, yoluma ve doğru yola ulaştırılmış Hulefa-i Raşidin’in sünnetine sımsıkı sarılmanızdır” buyurarak, ortak hareket noktasını göstermiştir. Bilindiği gibi, Hulefa-i Râşidin, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’dir. Peygamberimiz, başka birçok hadislerinde olduğu gibi, bu hadiste de onların hidayet, hak ve doğru yol üzere bulunacaklarını, kendilerine uyulması gerektiğini ifade buyurmuşlardır. Ehl-i Sünnetin bütün mezhepleri, Hulefâ-i Râşidîn’e uyulması gerektiği konusunda görüş birliği içindedirler.
Bundan sonra, Peygamber Efendimiz bir noktaya daha dikkat çekmekte, bid’atlerden mutlaka sakınılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Çünkü sünnete uygun olmayan davranışlar bid’attır.
Bid’at, dinde yeri bulunmayan, sonradan ortaya çıkarılmış olan inanç, uygulama ve ibadetlerdir. Kur’an ve Sünnet’te yeri bulunmadığı ve bu iki asla aykırı olduğu için, her bid’at, dalâlet (sapıklık) diye nitelendirilmiştir. Burada “bidat” veya “muhdes” kelimelerinin “sonradan ortaya çıkan şey” anlamındaki sözlük manası kastedilmiş değildir. Kastedilen esas mana ise, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olarak ortaya çıkan itikat, ibadet ve dinden sayılan şeylerdir.
Çünkü sonradan olan bazı işler ve icadlar vardır ki, bunlar hayatî ihtiyaç ve zaruretlerdir. Bu nevi şeyleri bidattır diye reddetmek mümkün değildir. Bu ihtiyaç ve zaruretlerin, sapıklıkla da bir alâkası yoktur. Bu sebepledir ki, sonradan ortaya çıkıp itikat, ibadet ve amelle ilgili olmayan şeyleri, yani icadları bidat olarak nitelemek, doğru bir anlayış ve yaklaşım sayılmaz. (Mesela, Mevlid-i Şerif okumak gibi.)
Dinde bid’at; Allah ve Resulünün emir ve delillerine muhalif olarak dine sokulan şeylerdir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin “Her bid’at sapıklıktır” ifadesi, insanları bundan sakındırmaktadır.
21 Nisan 2013 Pazar
HZ. Muhammed (sav) İncil'de Haber Veriliyor
| ||||
İncil’in tahrif edilmeden önceki asıl nüshalarında Hz.Muhammed(â.s)'dan teferruatlıca, hatta ismi dahi zikredilmişdi. İncil'de O'nun ismi Ahmed olarak zikrediliyordu. Ancak daha sonra tahrif edilince asıl nüshalardan Hz.Muhammed(a.s)'ın ismi ve özelliklerinin silindiğini görüyoruz. Barnaba inicilinde uzun yıllar Hz. Muhammed(a.s)'ın geleceği bildiriliyordu. Barnaba incilinde diğer İncillere nazaran tahrifat çok değildir. Matta,Markos,Luka,Yuhanna İncillerinde tahrifat daha fazla olmuştur. Bu İncilleri incelediğimizde bu tahrifatları fark edebiliriz. Bu tahrifatlara rağmen şu anki tahrif edilmiş İncillerde Hz. Muhammed(a.s)'a işaret eden ayetlere rastlamaktayız.Bu ayetleri dikkatlice incelersek Hz. Muhammed(a.s)'ın geleceğinin müjdelendiğini görürüz.
Bu ayetlerden bazılarını sizlere takdim ediyorum.Yuhanna İncili 16/7-8. ayetlerinde şöyle yazmaktadır: "Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum.Benim gitmem sizin için hayırlıdır.Çünkü gitmezsem,Tecellici size gelmez. Fakat gidersem onu size gönderirim. Ve O geldiği zaman günah için ve hüküm için Dünyayı ilzam edecektir." Bu ayette "Tecellici" olarak işaret edilen Hz.Muhammed(a.s)'ın ta kendisidir. Yuhanna İncili 16/12-13.ayetlerinde şöyle denilmekte: "Size söyleyecek daha çok şeyim var, fakat şimdi dayanamazsınız. Ama O Hakikat Ruhu gelince, size her hakikate yol gösterecek, çünkü kendiliğinden söylemeyecektir.Fakat ne işitirse söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir." Bu ayetlerde "Hakikat Ruhu" olarak işaret edilen Hz Muhammed(a.s)'dır. Bu ayet Kur'an-ı Kerim'de Hz Muhammed(AS)'ın zikredilen özelliklerine mutabıktır. Kur'an-ı Kerim'de ALLAH(cc) Hz.Muhammed(a.s)'la ilgili olarak "O,heva ve hevesinden konuşmaz, O'nun konuştuğu vahiydir."(Necm,3-4) buyurulmaktadır. Yuhanna İncili 14/26.ayetinde şöyle denilmekte:"Fakat benim ismimle babanın göndereceği tecellici,O ise her şeyi öğretecek ve size söylediği her şeyi hatırınıza getirecektir." Bu ayet Kur'an-ı Kerim'de zikredilen Hz Muhammed(a.s)'ın özellikleriyle mutabıktır.Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmakta: "Rasule(Hz Muhammed'e) düşen (vazife) ancak duyurmadır.ALLAH(cc) açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir."(Maide 99) Bu ayeti kerime İncil'deki "O size her şeyi öğretecek" sözüyle mutabıktır. Ayrıca "Size söylediği her şeyi hatırınıza getirecektir" diyerek Kur'an-ı Kerim'in ezberlenme mucizesine de işaret edilmektedir. Yuhanna İncil'i 15/26. ayetinde şöyle denilmektedir:Babadan size göndereceğim tecellici, babadan çıkan hakikat ruhu geldiği zaman, benim için O şehadet edecektir." Bir hadisi şerifte Hz Muhammed(a.s) şöyle buyurdu:"İnsanlar arasında Meryem oğlu İsa'ya dünyada ve ahirette en yakın olan benim. Bütün peygamberler kardeştir, bir babanın ayrı kadınlardan doğmuş evlatları gibidir.Dinleri birdir.(Buhari,Tecrid-i Sarih:1403) Her iki peygamber de birbirlerini tasdik edip doğrulamaktadır. İsa(AS)'ın İncil'deki bu ayetlerde haber verdiği Yunanca Paraklit ile Latince Paraklitos, Arapça tam olarak Ahmed kelimesinin karşılığıdır. Hz.Muhammed(a.s)'ın diğer ismi de Ahmed'dir. Paraklit lafzı Hristiyanlarca "Hamdedici" veya "kurtarıcı" anlamında kullanılmaktadır. Matta İncil'inin ve Luka İncil'inin "Göklerin melekutunun yakın olduğu" şeklindeki ifadeleri (Matta:13/31-32) Hz Muhammed(a.s) için söylenmiştir. Matta İncil'i 13/31-32. ayetlerinde şöyle yazılıdır."Göklerin melekutu, bir adamın alıp tarlasına ektiği bir hardal tanesine benzer. O tane ki, bütün tohumların gerçi en küçüğüdür.Fakat büyüyünce, sebzelerden daha büyüktür ve ağaç olur,şöyle ki, göğün kuşları gelip onun dallarında yerleşirler." Gerçekten de İslam Dini başlangıçta zayıftı,bir hardal tanesi gibiydi daha sonra yeşerdi çok kuvvetlendi. |
18 Nisan 2013 Perşembe
RESULULLAH’IN SEVGİSİZLİK TEDAVİSİ
Çocuklara sevgi aşılamanın yolu
Sevgisizliğin çaresi
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin talebeleri olan Sahabeler, kalplerini sürekli denetlemişler ve sevgisizliğe asla geçit vermemişlerdir. Onları mide açlığından çok, gönül açlığı ilgilendirmiştir. O güzel gönüllü insanlar, yüreklerindeki sevginin azalmasıyla tedirgin olmuşlar, hemen sevgilerini yeniden coşturmanın yolunu aramışlardır…
Ne mutlu onlara ki, en muhteşem gönül doktorunu da yanı başlarında bulmuşlar ve dertlerine en etkili, en evrensel reçeteleri yazdırmışlardır.
İşte, onlardan biri, Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme gelir ve kalbinin katılaştığından dertlenir. İnsanlığın gönül doktoru Efendimiz, kıyamete kadar geçerliliğini yitirmeyecek olan muhteşem reçetesini yazıverir: “Kalbinin yumuşamasını dilersen, ya bir fakiri doyur ya da bir yetimin başını okşa.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2, 263)
Anne babanın ve özellikle de bütün eğitimcilerin gözleri gönüllerinde olmalı, sürekli sevgi düzeylerini denetlemelidirler. Çünkü asıl açlık, gönül açlığıdır. Gönlün sevgi seviyesi düşükse çocuklara karşı davranışımızı doğru ayarlama imkânımız kalmaz. Bir başka deyişle, sevgisiz eğitim olmaz. Bu düşüncelerimi dile getirdiğim bir konferansımda, dinleyicilerime sormuştum:
- Peki, siz acaba son kez ne zaman bir yetimin ya da öksüzün başını okşadınız? Bir beyefendi hemen elini kaldırdı ve içimi ezen şu cevabı verdi:
- Hocam! Sen bırak öksüzü yetimi de bize, çocuklarımızın başını en son ne zaman okşadığımızı sor!
İşte, bu ilgisizlik, sevgisizlik bataklığını günden güne derinleştiriyor. Fakiri, yetimi, öksüzü koruyup kollayan, aslında asıl iyiliği kendine yapıyor. Çünkü bu suretle, sevgisini bereketlendirip gönlünü çoraklaşmaktan kurtarıyor.
Şartsız sevginin Sultanı
Sevgisine karşılık beklememek, aldığına bakmaksızın vermek duygusunda, Efendimiz aleyhissalâtu vesselam eşsiz bir örnektir. Bu özelliği sebebiyle, Rabbimiz, o Güzeller Güzeli’ni kendi sıfatlarıyla övmüş ve “Sen, müminlere Rauf ve Rahim’sin” buyurmuştur. Tevbe Suresi’nin 128. ayeti, hepimizin ezberinde, hep canlı ve taze olarak bulunmalıdır: “And olsun ki, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona pek ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere çok şefkatli, çok merhametlidir.”
Kendisine düşmanlık eden inançsızlara bile gönlünü açmayı, onları da kurtarmaya çalışmayı inanılmaz derecede ileri götürmüş, bu yüzden de Rabbimiz tarafından şöyle uyarılmıştır: “Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa arkalarından üzülerek, âdeta kendini tüketeceksin! (Kehf; 6)
Hâlbuki Efendimiz aleyhissalâtu vesselamın görevi, sadece hakikati duyurmaktır. Ancak onun emsalsiz sevgi ve şefkatle dolu gönlü, adeta hiç kimsenin cehenneme gitmesine razı olamıyor. “İnanmıyorlar” diye, kendini kahredecek, paralayacak derecede üzüntülere düşüyor. Ve O’nu, bu hali sebebiyle Rabbimiz uyarıyor ve bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu bildirerek teselli ediyor.
Ve başka bir ayet-i kerimede buyuruyor ki, “Sen, şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.” (Yusuf; 103)
Yine Rabbimiz, O’nun şefkat ve sevgisinin nasıl bir sonuç doğurduğunu şöyle açıklamıştır: “Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi.” (Âl-i Îmrân; 159)
Yüceler Yücesi, bu özelliği sebebiyle, hem Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi övmüş hem de O’nun bu güzel vasfını bizlere örnek göstermiştir.
Kötüler için çırpınır,
Günahkârlar için gözyaşı döker.
Hayatı sevgi ve şefkatten ibaret.
Bizlere örnek; bir ders, ibret...
Peki, bizler, onun inançsız karşıtlarına davrandığı gibi davranabiliyor muyuz çocuklarımıza!..
Bu kadarını bile başarabilsek, çocuklarımız, yüreklerini hiçbir şekilde koparmazlar bizden. Hem gerçekten insan olurlar hem de her şartta seven, gerçek kişiler haline gelirler.
“Çocuklarınıza yardımcı olunuz!”
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurur: “Her doğan çocuk, muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anasıyla babası onu; Yahudi, Nâsrâni veya Mecûsî yaparlar…” (Sahih-i Buhari)
Gerçekten de çocuklar doğuştan tertemizdir. Bütün kötülükleri sonradan öğrenir. Yani, içine doğdukları dünya, onları rengine boyar, kendisine benzetir.
Efendimiz aleyhissalâtu vesselam, “Çocuklarınıza iyilik üzere olmaları hususunda yardımcı olunuz” buyurmuş, bu yardımın nasıl olacağını uygulayarak da göstermiştir. Mesela, yemek sırasında, mevcut duruma müdahale edip doğrusunu yaptırır. Yemeğe besmele ile başlamayı, sağ elle ve kendi önünden yemeyi, bizzat tatbik ederek öğretir...
Ceza denince, bazı anne babaların aklına ilk önce dayak geliyor. Oysaki bu ceza şekli, akla en son ve bütün çözümlerin tükendiği noktada gelmeli; mümkünse hiç uygulanmamalı.
Sevgili Peygamberimiz, dayağa izin verir ama ona öyle bir sınırlama getirir ki dayak sertçe bir masaja ve kendine getirme harekâtına döner. Çünkü yüze, başa, karna, kasığa vurmayı ve dayağa kendini tatmin duygusunu katmayı yasaklamıştır. Dayak, çocuğu yaralamamalı ve sağlığını bozacak şekle gelmemeli. Çünkü maksat, çocuğun canını yakmak değil, suçu önlemek ya da hatadan vazgeçirmektir.
Çocuklara olan sevgisi ise dillere destandı. Buyururdu ki, “Çocuklarınızı öpüp seviniz. Her öptüğünüzde cennetteki makamınız bir derece yükselir.”
Akra b. Haris, Efendimizin Hz. Hasan’ı öptüğünü görünce:
- Benim on çocuğum var ama hiçbirini öpmedim, dedi. Efendimiz aleyhissalatu vesselamın, verdiği ibretli cevabı, mutlaka duymuş olmalısınız:
- Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.
Bir başka zaman da Efendimiz aleyhissalatu vesselama bir bedevi geldi ve hayretle:
- Demek siz çocukları öpüyorsunuz, oysa biz onları hiç öpmeyiz, dedi. Bunun üzerine, şefkat madeni Efendimiz aleyhissalatu vesselam şöyle buyurdu:
- Yüce Allah, senin kalbinden merhameti kaldırmışsa ben ne yapayım!
Sevgisini, sadece çocuklarına, torunlarına, söylemezdi. Bu sevgiden bütün çocuklar nasiplenmiştir. Dostlarının çocukları, öksüzler, yetimler, hicret sırasında Medine’de kendisini karşılayan kız çocukları, düğünden dönen çocuklar, hatta başka din mensuplarının çocukları... Bunların hepsi, O muhteşem yüreğin muhabbetinden gıdalanmıştır.
Seven insanların en güzeli
Güzeller Güzeli, “Çocukları şefkatle kucaklar, bağrına basardı.” Bir dizine Usame’yi, diğerine de Torunu Hasan’ı alarak, “Allah’ım, bunları sev, çünkü ben onları seviyorum” buyururdu. İbn Abbas’ı da bağrına basarak, “Allah’ım ona Kitap’ı öğret” diye, dua ettiğini biliyoruz.
Bir defasında, hasta torununu ziyarete gitmiş, çocuğun durumuna çok üzülmüş ve ağlamıştı.
- Niçin ağlıyorsunuz, ey Allah’ın Resulü? Diye soranlara, şu cevabı vermişti:
- Bu, merhamettir. Allah, onu dilediği kulunun kalbine koyar. Ve ancak merhametli kullarına, rahmetiyle muamelede bulunur.
Güzeller Güzeli’nin bir âdeti de çocukları omzunda taşımasıydı. Bir gün, Hz. Hasan’ı omzuna oturtmuş, sokakta gidiyordu. Karşısından gelen sahabe, bu manzarayı görünce, “Ey Hasan, ne güzel bir bineğin var. Senden önce hiç kimsenin, bu kadar güzel bir biniti olmadı” dedi. Bunun üzerine Efendimiz aleyhissalâtu vesselam, “Ama amcası, binici de ne güzel!” buyurdu.
“Gözümün nuru” diye tarif ettiği namazda, hem de Allah’a en yakın olduğu secde sırasında, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin radıyallahu anhum, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin sırtına binerlerdi. Güzeller Güzeli, çocuklar incinmesinler diye, secdesini uzatırdı.
Bazen torununu kucaklamış olarak namazını kılar, bazen de torunlarını zor durumda görüp hutbesine ara verir. Onları kucağına alıp tekrar minbere çıkar ve hutbesine devam buyururlardı.
Bazen kucağına aldığı bebekler, üzerini ıslatırdı. Efendimiz, bundan dolayı asla kızmaz, yüzünü asmaz, sadece temizlik için su ister, kirlenen yeri kendisi yıkardı.
Bir defasında, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, sabah namazını her zamanki gibi uzunca kıldırmayı arzu etti. Fakat namaza başlayınca, cemaatteki hanımlardan birinin çocuğu, “Anneee! Anneee!” diye ağlamaya başladı. Güzeller Güzeli, bu feryada dayanamadı ve namazı düşündüğünün aksine, çok kısa kıldırdı.
Hazreti Rasulullah Efendimiz, hasta çocukları ziyarete gider ve onların tedavileriyle de yakından ilgilenirdi. Efendimize bir ara hizmet etmiş bulunan bir Yahudi çocuğu hastalanmıştı. Onu da ziyaret etti ve şefkatini göstererek ilgilendi. Bu durumdan çok etkilenen ve mutlu olan çocuk, İslam’a yöneldi.
O, yolda ve yorgun gördüğü çocukları devesine bindirir, onları böylece şereflendirip sevindirirdi. Kuşu ölmüş bir çocuğa, taziye ziyaretinde bulunma inceliğini bile göstermiştir.
“Çocuklarla çocuklaşın” buyuran Güzeller Güzeli, bu tavsiyesini bizzat uygulamış; onlara hediyeler vererek, şakalar yaparak, sevgi iletişimini çok güçlü kurmuştur.
Evet, babaların en güzeli böyleydi. O en güzel baba, herkese babalık yaptı; herkes de O’nun kucağına koştu.
Şimdi, O’nu seven babalar, bu yüreğin neresinde? Eğitimin olmazsa olmaz ilk şartı, sevgi merkezli olmasıdır. Çünkü eğitim her şeyden önce yürek işidir.
Sevgisizliğin çaresi
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin talebeleri olan Sahabeler, kalplerini sürekli denetlemişler ve sevgisizliğe asla geçit vermemişlerdir. Onları mide açlığından çok, gönül açlığı ilgilendirmiştir. O güzel gönüllü insanlar, yüreklerindeki sevginin azalmasıyla tedirgin olmuşlar, hemen sevgilerini yeniden coşturmanın yolunu aramışlardır…
Ne mutlu onlara ki, en muhteşem gönül doktorunu da yanı başlarında bulmuşlar ve dertlerine en etkili, en evrensel reçeteleri yazdırmışlardır.
İşte, onlardan biri, Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme gelir ve kalbinin katılaştığından dertlenir. İnsanlığın gönül doktoru Efendimiz, kıyamete kadar geçerliliğini yitirmeyecek olan muhteşem reçetesini yazıverir: “Kalbinin yumuşamasını dilersen, ya bir fakiri doyur ya da bir yetimin başını okşa.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2, 263)
Anne babanın ve özellikle de bütün eğitimcilerin gözleri gönüllerinde olmalı, sürekli sevgi düzeylerini denetlemelidirler. Çünkü asıl açlık, gönül açlığıdır. Gönlün sevgi seviyesi düşükse çocuklara karşı davranışımızı doğru ayarlama imkânımız kalmaz. Bir başka deyişle, sevgisiz eğitim olmaz. Bu düşüncelerimi dile getirdiğim bir konferansımda, dinleyicilerime sormuştum:
- Peki, siz acaba son kez ne zaman bir yetimin ya da öksüzün başını okşadınız? Bir beyefendi hemen elini kaldırdı ve içimi ezen şu cevabı verdi:
- Hocam! Sen bırak öksüzü yetimi de bize, çocuklarımızın başını en son ne zaman okşadığımızı sor!
İşte, bu ilgisizlik, sevgisizlik bataklığını günden güne derinleştiriyor. Fakiri, yetimi, öksüzü koruyup kollayan, aslında asıl iyiliği kendine yapıyor. Çünkü bu suretle, sevgisini bereketlendirip gönlünü çoraklaşmaktan kurtarıyor.
Şartsız sevginin Sultanı
Sevgisine karşılık beklememek, aldığına bakmaksızın vermek duygusunda, Efendimiz aleyhissalâtu vesselam eşsiz bir örnektir. Bu özelliği sebebiyle, Rabbimiz, o Güzeller Güzeli’ni kendi sıfatlarıyla övmüş ve “Sen, müminlere Rauf ve Rahim’sin” buyurmuştur. Tevbe Suresi’nin 128. ayeti, hepimizin ezberinde, hep canlı ve taze olarak bulunmalıdır: “And olsun ki, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona pek ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere çok şefkatli, çok merhametlidir.”
Kendisine düşmanlık eden inançsızlara bile gönlünü açmayı, onları da kurtarmaya çalışmayı inanılmaz derecede ileri götürmüş, bu yüzden de Rabbimiz tarafından şöyle uyarılmıştır: “Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa arkalarından üzülerek, âdeta kendini tüketeceksin! (Kehf; 6)
Hâlbuki Efendimiz aleyhissalâtu vesselamın görevi, sadece hakikati duyurmaktır. Ancak onun emsalsiz sevgi ve şefkatle dolu gönlü, adeta hiç kimsenin cehenneme gitmesine razı olamıyor. “İnanmıyorlar” diye, kendini kahredecek, paralayacak derecede üzüntülere düşüyor. Ve O’nu, bu hali sebebiyle Rabbimiz uyarıyor ve bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu bildirerek teselli ediyor.
Ve başka bir ayet-i kerimede buyuruyor ki, “Sen, şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.” (Yusuf; 103)
Yine Rabbimiz, O’nun şefkat ve sevgisinin nasıl bir sonuç doğurduğunu şöyle açıklamıştır: “Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi.” (Âl-i Îmrân; 159)
Yüceler Yücesi, bu özelliği sebebiyle, hem Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi övmüş hem de O’nun bu güzel vasfını bizlere örnek göstermiştir.
Kötüler için çırpınır,
Günahkârlar için gözyaşı döker.
Hayatı sevgi ve şefkatten ibaret.
Bizlere örnek; bir ders, ibret...
Peki, bizler, onun inançsız karşıtlarına davrandığı gibi davranabiliyor muyuz çocuklarımıza!..
Bu kadarını bile başarabilsek, çocuklarımız, yüreklerini hiçbir şekilde koparmazlar bizden. Hem gerçekten insan olurlar hem de her şartta seven, gerçek kişiler haline gelirler.
“Çocuklarınıza yardımcı olunuz!”
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurur: “Her doğan çocuk, muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anasıyla babası onu; Yahudi, Nâsrâni veya Mecûsî yaparlar…” (Sahih-i Buhari)
Gerçekten de çocuklar doğuştan tertemizdir. Bütün kötülükleri sonradan öğrenir. Yani, içine doğdukları dünya, onları rengine boyar, kendisine benzetir.
Efendimiz aleyhissalâtu vesselam, “Çocuklarınıza iyilik üzere olmaları hususunda yardımcı olunuz” buyurmuş, bu yardımın nasıl olacağını uygulayarak da göstermiştir. Mesela, yemek sırasında, mevcut duruma müdahale edip doğrusunu yaptırır. Yemeğe besmele ile başlamayı, sağ elle ve kendi önünden yemeyi, bizzat tatbik ederek öğretir...
Ceza denince, bazı anne babaların aklına ilk önce dayak geliyor. Oysaki bu ceza şekli, akla en son ve bütün çözümlerin tükendiği noktada gelmeli; mümkünse hiç uygulanmamalı.
Sevgili Peygamberimiz, dayağa izin verir ama ona öyle bir sınırlama getirir ki dayak sertçe bir masaja ve kendine getirme harekâtına döner. Çünkü yüze, başa, karna, kasığa vurmayı ve dayağa kendini tatmin duygusunu katmayı yasaklamıştır. Dayak, çocuğu yaralamamalı ve sağlığını bozacak şekle gelmemeli. Çünkü maksat, çocuğun canını yakmak değil, suçu önlemek ya da hatadan vazgeçirmektir.
Çocuklara olan sevgisi ise dillere destandı. Buyururdu ki, “Çocuklarınızı öpüp seviniz. Her öptüğünüzde cennetteki makamınız bir derece yükselir.”
Akra b. Haris, Efendimizin Hz. Hasan’ı öptüğünü görünce:
- Benim on çocuğum var ama hiçbirini öpmedim, dedi. Efendimiz aleyhissalatu vesselamın, verdiği ibretli cevabı, mutlaka duymuş olmalısınız:
- Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.
Bir başka zaman da Efendimiz aleyhissalatu vesselama bir bedevi geldi ve hayretle:
- Demek siz çocukları öpüyorsunuz, oysa biz onları hiç öpmeyiz, dedi. Bunun üzerine, şefkat madeni Efendimiz aleyhissalatu vesselam şöyle buyurdu:
- Yüce Allah, senin kalbinden merhameti kaldırmışsa ben ne yapayım!
Sevgisini, sadece çocuklarına, torunlarına, söylemezdi. Bu sevgiden bütün çocuklar nasiplenmiştir. Dostlarının çocukları, öksüzler, yetimler, hicret sırasında Medine’de kendisini karşılayan kız çocukları, düğünden dönen çocuklar, hatta başka din mensuplarının çocukları... Bunların hepsi, O muhteşem yüreğin muhabbetinden gıdalanmıştır.
Seven insanların en güzeli
Güzeller Güzeli, “Çocukları şefkatle kucaklar, bağrına basardı.” Bir dizine Usame’yi, diğerine de Torunu Hasan’ı alarak, “Allah’ım, bunları sev, çünkü ben onları seviyorum” buyururdu. İbn Abbas’ı da bağrına basarak, “Allah’ım ona Kitap’ı öğret” diye, dua ettiğini biliyoruz.
Bir defasında, hasta torununu ziyarete gitmiş, çocuğun durumuna çok üzülmüş ve ağlamıştı.
- Niçin ağlıyorsunuz, ey Allah’ın Resulü? Diye soranlara, şu cevabı vermişti:
- Bu, merhamettir. Allah, onu dilediği kulunun kalbine koyar. Ve ancak merhametli kullarına, rahmetiyle muamelede bulunur.
Güzeller Güzeli’nin bir âdeti de çocukları omzunda taşımasıydı. Bir gün, Hz. Hasan’ı omzuna oturtmuş, sokakta gidiyordu. Karşısından gelen sahabe, bu manzarayı görünce, “Ey Hasan, ne güzel bir bineğin var. Senden önce hiç kimsenin, bu kadar güzel bir biniti olmadı” dedi. Bunun üzerine Efendimiz aleyhissalâtu vesselam, “Ama amcası, binici de ne güzel!” buyurdu.
“Gözümün nuru” diye tarif ettiği namazda, hem de Allah’a en yakın olduğu secde sırasında, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin radıyallahu anhum, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin sırtına binerlerdi. Güzeller Güzeli, çocuklar incinmesinler diye, secdesini uzatırdı.
Bazen torununu kucaklamış olarak namazını kılar, bazen de torunlarını zor durumda görüp hutbesine ara verir. Onları kucağına alıp tekrar minbere çıkar ve hutbesine devam buyururlardı.
Bazen kucağına aldığı bebekler, üzerini ıslatırdı. Efendimiz, bundan dolayı asla kızmaz, yüzünü asmaz, sadece temizlik için su ister, kirlenen yeri kendisi yıkardı.
Bir defasında, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, sabah namazını her zamanki gibi uzunca kıldırmayı arzu etti. Fakat namaza başlayınca, cemaatteki hanımlardan birinin çocuğu, “Anneee! Anneee!” diye ağlamaya başladı. Güzeller Güzeli, bu feryada dayanamadı ve namazı düşündüğünün aksine, çok kısa kıldırdı.
Hazreti Rasulullah Efendimiz, hasta çocukları ziyarete gider ve onların tedavileriyle de yakından ilgilenirdi. Efendimize bir ara hizmet etmiş bulunan bir Yahudi çocuğu hastalanmıştı. Onu da ziyaret etti ve şefkatini göstererek ilgilendi. Bu durumdan çok etkilenen ve mutlu olan çocuk, İslam’a yöneldi.
O, yolda ve yorgun gördüğü çocukları devesine bindirir, onları böylece şereflendirip sevindirirdi. Kuşu ölmüş bir çocuğa, taziye ziyaretinde bulunma inceliğini bile göstermiştir.
“Çocuklarla çocuklaşın” buyuran Güzeller Güzeli, bu tavsiyesini bizzat uygulamış; onlara hediyeler vererek, şakalar yaparak, sevgi iletişimini çok güçlü kurmuştur.
Evet, babaların en güzeli böyleydi. O en güzel baba, herkese babalık yaptı; herkes de O’nun kucağına koştu.
Şimdi, O’nu seven babalar, bu yüreğin neresinde? Eğitimin olmazsa olmaz ilk şartı, sevgi merkezli olmasıdır. Çünkü eğitim her şeyden önce yürek işidir.
14 Nisan 2013 Pazar
Kutlu doğum anısına 40 hadisi
11 Nisan 2013 Perşembe
TEVBE, ALLAH’A DOST OLMANIN VESİLESİDİR
Allah kalplerde olanı bilir
Allah-u Zülcelâl, zahiri azalarımızdan daha ziyade insanların kalplerine bakıyor. İnsanların içinde olan, gizli hale bakıyor. İnsanın kalbi, nazargâh-ı ilahidir. Kalp düzeldiği zaman, bütün azalar mecburi olarak onun arkasından düzeliyorlar. Bozulduğu zaman da aynen o şekilde, kalp gibi diğer âzâlar da bozuk hareket ediyorlar, yanlış hareket ediyorlar. Onun için Allah dostları en çok kalbin ıslah edilmesinin üzerinde duruyorlar. Ve daima kalbin üzerinde, Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmayı tavsiye ediyorlar ki kalp ıslah olsun.
Allah Azze ve Celle bu konuda şöyle buyuruyor, dikkat edelim: “Rabbiniz sizin içinizdekini (kalplerinizdekini) çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenlere muhakkak (son derece) Ğafur’dur (bağışlayıcıdır).” (İsrâ; 25)
Burada, “Rabbiniz sizin içinizdeki şeyi bilir.” buyuruyor, Allah Azze ve Celle. Eğer siz salih olursanız; Allah-u Zülcelal’e karşı, içiniz, kalbiniz düzgün olursa, salih olursa, doğru olursa, samimi olursa Allah-u Zülcelal’e karşı sadık olursa “Allah bilir” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Çünkü insanlara karşı yapmış olduğumuz davranışlar gibi değildir, Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığımız davranışlar. Sen bir kişiyi zahiri olarak öyle razı edebilirsin (aldatabilirsin onu); onun hakkında iyi düşünüyormuşsun gibi görünebilir fakat kalbinden ona düşmanlık besleyebilirsin ama Allah-u Zülcelâl için öyle değildir.
“Çare tevbedir, tevbe edelim”
Allah Azze ve Celle buyuruyor; Rabbiniz sizin içinizdeki, nefsinizdeki olan şeyi bilir, eğer salih olursanız, O’na karşı doğru, sadık olursanız, Allah biliyor, buyuruyor Allah-u Zülcelâl…
Devamında, “O muhakkak tevbe edenler için Ğafurdur” buyuruyor. Elhamdulillah, Allah tevbeyi bize sevdirmiştir; Allah sevdiriyor ha!
Nasıl dünyalık rızık, sofrada önümüze geldiği zaman, yemek yedikten sonra, “Ya Rabbi, sen bu rızkı bana verdin Elhamdulillah.” diyoruz. Kula verilen manevi rızıklar da aynen öyledir. Allah vermezse sen onu zorla alamazsın. Dünyalık olan rızık sana nasip olmadığı zaman, mümkün değildir onu elde edemezsin. Ama bunu Allah sana takdir ettiği zaman, o senin nasibinse muhakkak gelir seni bulur, sana ulaşır.
Görüyoruz bazı pirinç torbalarının üzerinde Amerika yazıyor, Almanya yazıyor. Ta nerede? Allah bir topraktan çıkardı, getirdi bu eve, sana nasip etti. Allah taksim ediyor bunu. İman da öyledir!
Elhamdulillah, imandan sonra tevbeyi de, tevbeye götüren yolların sebeplerini de bize nasip etmiştir. “Allah tevbe edenler için Ğafur’dur.” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Tevbe edenleri öyle müjdeliyor. Kıymetini çok iyi bilelim. Çare tevbedir.
Elimizden geldiği kadar, imkânlarımız dâhilinde, hem kendimiz tevbenin kıymetini iyi bilelim hem de ilk önce evimizden başlamak üzere yakınlarımıza, sonra komşularımıza, sonra da bütün mümin kardeşlerimize daima tevbeyi tavsiye edelim ve onlara nasihatte bulunalım. Tevbe etmelerine vesile olalım.
Ayet-i kerimede, devamla, “Eğer siz iyi olursanız.” buyuruluyor, yani Allah rızası için amel yaparsanız, Allah’ın rızasına ulaştıran ecir ve sevaplara meraklı olursanız, ihlâslı olursanız, amelinizi güzel yapmak için çalışırsanız; Allah sizin bu halinizi biliyor, haberdardır, diyor. Bunun aksini yaparsanız, bunun tam tersi olursanız da Allah biliyor, Allah Azze ve Celle...
Bir kimse de vardır, karşısına ne çıkarsa “Bu günahtır!” demeden yapıyor, kalbinde de zerre kadar Allah rızasını kazanmak için gayret yoktur, Allah onu da biliyor, Azze ve Celle.
Ayet-i kerimede geçen “evvabin”den, yani “çokça tevbe edenler”den olmak için Allah-u Zülcelal’e daima yalvaralım. Hem kendimize hem de bütün mümin kardeşlerimize dua edelim. Çünkü gıyaben dua ettiğimiz, yanımızda olmayan kimselere dua ettiğimiz zaman, yanımızdaki melekler diyor “Sana da olsun o şekilde, kardeşin için ne şekilde istiyorsan sana da verilsin.”
Sen; “Yarabbi, mümin kardeşlerimi af ve mağfiret et!” desen, o melekler de senin için dua ediyorlar, diyorlar ki “Allah seni de affetsin.” Melekler bize dua ettiği zaman, inşaallah makbul olur, kabul edilir. İşte, bu sebeple, daima mümin kardeşlerimize dua edelim onları mahrum etmeyelim.
İnsan nefsini ıslah ederse…
Bir kimsenin Allah’ın katında salih olabilmesi, nefis muhasebesiyle mümkün olur. Nefsinle muhasebe yapacaksın. Dünyevi bir işte, ortaklarımızla nasıl muhasebe yapıyoruz, işte, o şekilde nefsimizle daima muhasebe yapacağız. Yanlış gittiği zaman ona itabta bulunup şiddetle azarlayacağız. Doğru gittiği zaman da ona teşekkür edeceğiz.
Allah indinde salih olabilmek, ancak nefisle muhasebe yapmakla mümkün olabilir. İnsan kendi nefsi ile hesaplaşır, onu Allah için ıslah ederse, Allah’ın rızasına uygun hale getirirse nefsini; bütün dünya, bütün kâinat, cennet onun olur. Eğer nefsini ıslah etmez, hep nefsinin keyf ü sefasını düşünerek hareket eder, heva ve hevesine uyarsa çok müflistir, iflas etmiştir. Dünyanın hepsi onun olsun; o yine müflistir, fakirdir, muhtaçtır. Sanki hiç bir şeyi yoktur, hiçbir şeye sahip olmamıştır.
İnsan, kendi nefsiyle muhasebe yaptığı zaman, kendi ayıplarını ve kusurlarını görecektir; Allah ona gösterecektir. O zaman da onları bertaraf etmek için, ıslah olmak için gayret gösterecektir. Ama nefsi ile hesaplaşmaz, onu hesaba çekmezse, kendi kusurlarını görmeyecektir. O zaman da daima müfettiş gibi başka insanların kusurlarını görecek, onlarla meşgul olacak ve kendisini düzeltmeyecektir.
Kusur anlayışımız nasıl olmalı?
Mümin için kusur iki kısımdır. Bir kısım, bizimki, yani kendi işlediğimiz kusurlar, diğeri ise başka mümin kardeşlerimizin yaptığı hata ve kusurlardır. Hani, eskiden heybeler vardı ya omuza asılırdı. Heybenin bir gözü önde, diğer gözü de arkada olurdu.
Kendi kusurlarımız, daima heybenin öndeki yüzünde olup gözümüzün önünde olsun. Arkadaşlarımızınkini ise heybenin arka gözüne koyalım. Görmeyelim onların kusurlarını. Çünkü biz onunla sorguya çekilmeyeceğiz. Biz kendimizinkiyle sorguya çekileceğiz. Onun için daima, biz kendi kusurlarımızı ıslah etmek için nefsimizle uğraşalım, onunla hesap görelim.
Allah Azze ve Celle, bu şekilde yaptığımız zaman kendi kusurlarımızı bize gösterecektir, inşaallah. Dedik ya Allah Azze ve Celle, insanın kalbinin en derin köşelerini bilir. Hiçbir şey Allah’tan gizli değildir.
İnsan Allah için hırslı olmalı
Allah, kulunun kendi rızasına, razı olacağı ecir ve sevaplara ne kadar haris olduğunu da bilir. Kim kendi dini üzerinde Allah için hırslı olursa Allah katında “mahbub” olur o kişi, yani sevilenlerden olur.
Nasıl bir kişi, son derecede dünya için haristir, hırslıdır, gece gündüz dünya için çalışıyorsa duydum, hepiniz de duymuşsunuzdur; Vehbi Koç vardı mesela. Onun oğluna sormuşlar, “Baban nasıl böyle zengin oldu?” Cevap vermiş, “Babam, yemek zamanlarında dahi hiç boş durmaz, hep çalışırdı, fabrikatörlerle telefonla görüşürdü.”
Bakınız, o kadar haristi o! Kim de Allah için, Allah rızası için, Allah-u Zülcelal’in katındaki ecir ve sevaplara karşı onun gibi haris olur, onun zengin olmak için daha daha gayret göstermesindeki gibi gayret gösterirse, Allah katında mahbup olur o kişi, sevgili olur. Allah’ın dostu olur, Allah’ın dostu olduğu zaman da Dost, dostuna azap vermez, inşaallahu teâlâ. Dost, dostuna iyilik yapar. Cennetin nimetlerini verir ona. Ondan razı olacaktır, inşaallahu teâla.
Allah’a dost olalım
Onun için ben her zaman ‘tevbe’ diyorum. Çünkü Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “… Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.” diyor. Allah sevdikten sonra, günah da daha insana zarar vermez. Nasıl zarar vermez? Günah işlerse hemen tevbe edecek çünkü...
Ne kadar günah yaparsa o günahlardan tevbe edecek, o günahlar da ona zarar vermeyecektir. Allah, bu şekilde kulunu sevdiği zaman, daima o kulunu koruyacak, onu muhafaza edecek, onu emniyet altına alacaktır. Onun için daima Allah’a tevbe edelim ve tevbe halinde olalım.
Böyle düşünmüyoruz, hâlbuki her bir âzâmız, bakın; gözümüz, dilimiz, elimiz, ayağımız, bunların hepsi Allah’ın bir silahıdır. Neuzubillah… Allah istediği zaman, o silahla bizi öldürebilir. Manevi olarak öldürebilir. İnsan, diline ne gelirse konuşuyor; gıybet, iftira, dedikodu, fitne ne dersen vardır onda, her şeyi mahvediyor diliyle. (Allah, tevbe etmeyen, günah işleyen kuluna manen yardım etmediği için kulunu kendi azaları ile helak ediyor.)
İşte Allah, emirlerine muhalefet edip günah işlediği için, silah gibi olan o âzâ ile o kişiyi öldürdü işte. Onun için diyorum, Allah’ın sevgisini kazanalım, Allah’ın dostu olalım. Böyle olduğu zaman, hadis-i kudsi de geçiyor;
“Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Buhârî, Rikak, 38.)”
Bakın, Allah bizi sevdiği zaman, âzâlarımız hep Allah için oluyor. Bunun tersi de -Allah muhafaza etsin- bütün azalarımız, organlarımız bir silah oluyor, Allah o kişiyi o silahlarla öldürüyor.
Nasihat kalbi canlandırır
Her zaman buraya gelemediğiniz için gittiğiniz zaman da birbirinize nasihat edin, hakkı tavsiye edin, emri bil maruf ve nehyi anil münker yapın, orada da aynı bu şekilde sohbet yapın, nasihat edin birbirinize. Günahlardan muhafaza olmak için daima rahmet-i ilahinin ineceği yerlerde oturun. Çünkü nasihat, sohbet, vaaz kalbin hayatıdır.
Bakmayın, bir insan böyle yeryüzünde yürüyor, bomba gibi gidip geliyor ama eğer onun kalbi ölmüşse o kimse hiç bir işe yaramaz. Onun için nasihat, sohbet yapmak, vaaz yapmak kalbi ihya ediyor, canlandırıyor. İnsan için manevi olarak şifadır.
Gece ile gündüzün misali
Gecelerle gündüzlerin misali, sanki yolculuk için binilen arabanın misali gibidir. Nasıl bir arabaya binip bir yere gidiyoruz. Biz uyusak da uyanık olsak da o araba bizi gideceğimiz yere götürüyorsa bu gecelerle gündüzler de aynı o misal, bizi kabre götürüyorlar. Her gün böyledir. Allah Azze ve Celle bize geceleri, saatleri, nefesleri hepsini sayıyla vermiş.
Bu, gece ve gündüzler, sanki o arabanın içindeyiz bizi götürüyorlar daima Allah-u Zülcelal’e doğru, kabre doğru bizi götürüyorlar. Haberimiz yoktur ama bizi götürüyorlar. Onun için her gün, günler ve geceler bize sesleniyorlar, diyorlar ki “Ey Âdemoğlu! Ben bu gün, yeni bir günüm!”
Sabah vakti bize sesleniyor; “Ben senin amellerine de şahidim, şahitlik yapacağım kıyamet gününde!” Cuma günü, perşembe günü, çarşamba günü, hangi gün olursa olsun, o gün bize sesleniyor, diyor ki; “Bak! Ben yeni bir günüm, ben senin amellerine kıyamet gününde şahidim, şahitlik yapacağım. Gideceğim, ta kıyamete kadar dönmeyeceğim diyor. Bize, her gün, günlerimiz böyle sesleniyor.
Allah cömerttir; isteyelim verecektir
Bakın, eserlerde geçiyor, “Davut peygambere vahyetmiş Allah Azze ve Celle: “Ya Davut! Kim bana dua etmiş, istemiş de ben onun duasını, isteğini yerine getirmemişim? Kim benim kapımı çalmış da ben açmamışım. Ben bütün maksatların, ümitlerin, isteklerin merkeziyim.”
Allah Azze ve Celle, böyle iken, biz de böyle bu kadar fakir, muhtacız. Peki, niye istemeyelim Allah-u Zülcelal’den? Bahusus, eğer her zaman yapamıyorsak da kış günleri uzundur, bazı seher zamanlarında, imsakten önce kalkalım, Allah’a yalvaralım, Allah’tan isteyelim. Bakın, Allah buyuruyor, “Kim benden istemiş de ben onun talebini geri çevirmişim. Kim benim kapımı çalmış, ben açmamışım. Ben bütün ihtiyaçların, bütün maksutların, bütün iradelerin talep edilen, isteneniyim. Benden ne isterseniz, isteyin; ben vereyim!” buyuruyor, Allah Azze ve celle.
Yani, ben böyle görüyorum, sen az bir şey yapıyorsun, bak Allah ne kadar veriyor. Biraz daha fazla yaparsan Allah daha daha fazla veriyor, ben görüyorum. Allah-u Zülcelal’in cömertliği böyledir.
Allah’tan isteyelim, Allah’a yönelelim, Allah-u Zülcelâl de hem dünyayı hem ahireti her şeyi verecektir, inşaallah. Bunu her zaman çok yerde söyledim, söylemek istiyorum; daima tevbe, istiğfar edelim. Çünkü Allah böyle sevmiş bizi.
Sen ne kadar ibadet yaparsan yap; o ibadette kibir, ucub olduğu zaman hep günahtır. Hep günahtır o! Onun için Allah Azze ve Celle, acziyet göstererek tevbe ederek, kulluk yapmamızı seviyor.
Allah bizi sevmiş, tevbe nasip etmiş
Allah-u Zülcelal’i, Rab olarak, kudret ve azamet sahibi olarak, kendimizi de O’na karşı zayıf, muhtaç, fakir olarak gördüğümüz zaman, bu hal ile de Allah’a yalvardığımız zaman, Allah-u Zülcelâl istediğimizi verecektir, inşaallahu teâlâ.
Eğer Allah’ın adaleti karşısında insanın hesabı görülürse, küçük günahlarla dahi kendini kurtaramaz. Allah’ın adaleti karşısında, küçük günahlar da büyük olur. Fakat, Allah-u Zülcelal’in fazlı karşısında büyük günahlar dahi bir şey değildir. Allah’ın fazlı, keremi, merhameti böyledir. Onun için daima tevbe halinde olalım Allah-u Zülcelal’e karşı…
Mesela, tevbe. Allah bize nasıl tevbe nasip ediyor? İlk önce Allah kulunu seviyor, sonra tevbeyi nasip ediyor ona. Bakın, o zaman “Allah, tevbeden önce beni sevdi. Ben ne kadar yaramaz bir insanım. O halde benim bu tevbeye sımsıkı sarılmam lazımdır.” Diye düşünerek hareket etmeliyiz.
Ayet-i kerimede “Allah tevbe edenleri sever.” Buyuruyor, Allah Azze ve Celle. Tevbeyi de Allah nasip ediyor. Senin kalbine ilham ediyor ki tevbe ediyorsun. İlk önce Allah irade ediyor, o kulunu seviyor, sevince de tevbe ilham ediyor, onun arzusunu senin kalbine atıyor, öyle tevbe etmiş oluyorsun.
Evet, bazı evliyalara, bazı kimseler gitmişler “Bana nasihat et kurban” demişler. Sana nasihatim, “Sen, yarın Allah-u Zülcelal’in seninle nasıl muamele etmesini istiyorsan, şimdi öyle yap!” diyor. Ne kadar güzel! Kısa ama çok güzel bir nasihat.
Biz yarın Allah bize nasıl muamele etsin istiyoruz? Merhametiyle, şefkatiyle, günahlarımızı affetmesiyle… Mademki bunları istiyoruz, şimdiden elimizde fırsat varken, ona sebep olacak salih ameller yapmalısın, diyor.
Allah’a dost olmanın vesilesidir tevbe
İşte, bunlardan bir tanesi nedir? Tevbedir! Kıyamet gününde istiyorsun ki Allah seni sevsin. Allah’ın dostluğunu kazanmak istiyorsun. Orada Allah’ın dostu olursan, Allah sana sahip çıkarsa Allah sana yardımcı olacaktır; sırat köprüsünde, mizanda, haşirde, kabirde; Azrail aleyhisselam senin ruhunu almak için geldiğinde, hepsinde Allah senin dostun olduğu için sana yardımcı olacak. Mademki böyle istiyorsun, şimdiden onun sebeplerine başvur, vesilelerine yapış diyor.
Bunun en büyük vesilesi de tevbedir. Tevbeden sonra ise salih ameller yapmaktır. Ömrün çoğu gitmiş azı kalmıştır, o da bitecek! Ondan sonra yeni bir hayat başlayacak, baki, ebedü’l-ebed bitmeyecek bir hayat başlayacak, hiç bitmez o! Ne hastalık var, ne ölüm var, ne ihtiyarlık var, daima bir yaşta yaşayacaksın.
Yani; hepimizin aklı vardır, şöyle bir düşündüğümüz zaman… Ne kadar güzel bir şeydir bu, ne kadar iyidir. Hakikaten bunu kazanmak için çok gayret göstermek lazımdır. Hepimiz bunu itiraf edeceğiz, ama tabi Allah dünya yaratmış, nefis yaratmış, şeytan yaratmış, bunlarla imtihan ediyor Allah-u Zülcelal bizi.
Hülasa, Allah-u Zülcelal’i razı etmek için, kulluk vazifesini yerine getirmek için daima gayret gösterelim. Allah-u Zülcelal’in kudret ve azameti karşısında, bizim amelimiz daima noksandır. Bakın, yolumuzun büyükleri her yapılan salih amelden sonra bile “Estağfirullah” demeyi adaptan saymışlar. Böyle yaptığımız zaman, “Yarabbi benim bu ibadetim de noksandır, senin Zat’ına layık değildir. Sen kendi fazlınla, kereminle benden kabul et!” demiş oluyoruz.
İbadetimizi bile hakkıyla yapamadığımız, noksan olduğumuz için çaremiz tevbedir. Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor, Peygamber aleyhisselatu vesselama; “Halbuki sen içlerinde iken (Habîbim), Allah onları azâblandırıcı değildi. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandırıcı değildir.” (Enfâl; 33)
Bir tek istiğfar kaldı yanımızda
Hatta genç bir Sahabe vardı, Peygamber aleyhisselatu vesselam hayattayken, o kadar çok ibadet etmiyordu. Fakat Peygamber aleyhisselatu vesselam vefat edince kendini o kadar çok ibadete verdi ki sürekli ibadet ediyor, daima Allah’a yalvarıyor, tevbe ediyordu.
Ashab-ı Kiram ona dediler ki, “Hayatta iken böyle yapsaydın, Peygamber aleyhissalatu vesselam seni çok sevecekti (veya sevinecekti), niye o zaman yapmıyordun?” Onlara şöyle dedi: “Peygamber aleyhissalatu vesselam aramızdayken, Allah bize azap vermezdi. Ayet-i kerimede, ‘Sen onların içindeyken, onların aralarındayken, onlara azap vermem.’ buyuruyor Allah Azze ve Celle.’ Ondan sonra diyor, ‘İstiğfarda bulunurlarsa da azap vermem onlara’ diyor. Rasulullah gitti, şimdi aramızda değildir, bir tek istiğfar kaldı yanımızda.”
Peygamber aleyhisselam gitti, bizim elimizde bir tek tevbe kaldı, kıyamete kadar bu tevbe ile devam edilecek, inşaallahu teâlâ. Güneş mağrip tarafından doğuncaya kadar bu tevbe kapısı açıktır.
“Tevbe edenlere azap vermem” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Onun için tevbe ile sığınalım. Allah-u Zülcelal’e karşı daima tevbe halinde olalım. O zaman, Allah-u Zülcelâl de bizi muhafaza edecektir ve bize ameli salih nasip edecek, kendi aşkını ve muhabbetini bize de nasip edecektir, inşaallah.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacak şekilde amel-i salih nasip etsin. Kendi nefsimize bizi teslim etmesin. Nefsimizi hayırlarda kullansın, inşaallahu teâlâ. (Amin)
Allah-u Zülcelâl, zahiri azalarımızdan daha ziyade insanların kalplerine bakıyor. İnsanların içinde olan, gizli hale bakıyor. İnsanın kalbi, nazargâh-ı ilahidir. Kalp düzeldiği zaman, bütün azalar mecburi olarak onun arkasından düzeliyorlar. Bozulduğu zaman da aynen o şekilde, kalp gibi diğer âzâlar da bozuk hareket ediyorlar, yanlış hareket ediyorlar. Onun için Allah dostları en çok kalbin ıslah edilmesinin üzerinde duruyorlar. Ve daima kalbin üzerinde, Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmayı tavsiye ediyorlar ki kalp ıslah olsun.
Allah Azze ve Celle bu konuda şöyle buyuruyor, dikkat edelim: “Rabbiniz sizin içinizdekini (kalplerinizdekini) çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenlere muhakkak (son derece) Ğafur’dur (bağışlayıcıdır).” (İsrâ; 25)
Burada, “Rabbiniz sizin içinizdeki şeyi bilir.” buyuruyor, Allah Azze ve Celle. Eğer siz salih olursanız; Allah-u Zülcelal’e karşı, içiniz, kalbiniz düzgün olursa, salih olursa, doğru olursa, samimi olursa Allah-u Zülcelal’e karşı sadık olursa “Allah bilir” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Çünkü insanlara karşı yapmış olduğumuz davranışlar gibi değildir, Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığımız davranışlar. Sen bir kişiyi zahiri olarak öyle razı edebilirsin (aldatabilirsin onu); onun hakkında iyi düşünüyormuşsun gibi görünebilir fakat kalbinden ona düşmanlık besleyebilirsin ama Allah-u Zülcelâl için öyle değildir.
“Çare tevbedir, tevbe edelim”
Allah Azze ve Celle buyuruyor; Rabbiniz sizin içinizdeki, nefsinizdeki olan şeyi bilir, eğer salih olursanız, O’na karşı doğru, sadık olursanız, Allah biliyor, buyuruyor Allah-u Zülcelâl…
Devamında, “O muhakkak tevbe edenler için Ğafurdur” buyuruyor. Elhamdulillah, Allah tevbeyi bize sevdirmiştir; Allah sevdiriyor ha!
Nasıl dünyalık rızık, sofrada önümüze geldiği zaman, yemek yedikten sonra, “Ya Rabbi, sen bu rızkı bana verdin Elhamdulillah.” diyoruz. Kula verilen manevi rızıklar da aynen öyledir. Allah vermezse sen onu zorla alamazsın. Dünyalık olan rızık sana nasip olmadığı zaman, mümkün değildir onu elde edemezsin. Ama bunu Allah sana takdir ettiği zaman, o senin nasibinse muhakkak gelir seni bulur, sana ulaşır.
Görüyoruz bazı pirinç torbalarının üzerinde Amerika yazıyor, Almanya yazıyor. Ta nerede? Allah bir topraktan çıkardı, getirdi bu eve, sana nasip etti. Allah taksim ediyor bunu. İman da öyledir!
Elhamdulillah, imandan sonra tevbeyi de, tevbeye götüren yolların sebeplerini de bize nasip etmiştir. “Allah tevbe edenler için Ğafur’dur.” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Tevbe edenleri öyle müjdeliyor. Kıymetini çok iyi bilelim. Çare tevbedir.
Elimizden geldiği kadar, imkânlarımız dâhilinde, hem kendimiz tevbenin kıymetini iyi bilelim hem de ilk önce evimizden başlamak üzere yakınlarımıza, sonra komşularımıza, sonra da bütün mümin kardeşlerimize daima tevbeyi tavsiye edelim ve onlara nasihatte bulunalım. Tevbe etmelerine vesile olalım.
Ayet-i kerimede, devamla, “Eğer siz iyi olursanız.” buyuruluyor, yani Allah rızası için amel yaparsanız, Allah’ın rızasına ulaştıran ecir ve sevaplara meraklı olursanız, ihlâslı olursanız, amelinizi güzel yapmak için çalışırsanız; Allah sizin bu halinizi biliyor, haberdardır, diyor. Bunun aksini yaparsanız, bunun tam tersi olursanız da Allah biliyor, Allah Azze ve Celle...
Bir kimse de vardır, karşısına ne çıkarsa “Bu günahtır!” demeden yapıyor, kalbinde de zerre kadar Allah rızasını kazanmak için gayret yoktur, Allah onu da biliyor, Azze ve Celle.
Ayet-i kerimede geçen “evvabin”den, yani “çokça tevbe edenler”den olmak için Allah-u Zülcelal’e daima yalvaralım. Hem kendimize hem de bütün mümin kardeşlerimize dua edelim. Çünkü gıyaben dua ettiğimiz, yanımızda olmayan kimselere dua ettiğimiz zaman, yanımızdaki melekler diyor “Sana da olsun o şekilde, kardeşin için ne şekilde istiyorsan sana da verilsin.”
Sen; “Yarabbi, mümin kardeşlerimi af ve mağfiret et!” desen, o melekler de senin için dua ediyorlar, diyorlar ki “Allah seni de affetsin.” Melekler bize dua ettiği zaman, inşaallah makbul olur, kabul edilir. İşte, bu sebeple, daima mümin kardeşlerimize dua edelim onları mahrum etmeyelim.
İnsan nefsini ıslah ederse…
Bir kimsenin Allah’ın katında salih olabilmesi, nefis muhasebesiyle mümkün olur. Nefsinle muhasebe yapacaksın. Dünyevi bir işte, ortaklarımızla nasıl muhasebe yapıyoruz, işte, o şekilde nefsimizle daima muhasebe yapacağız. Yanlış gittiği zaman ona itabta bulunup şiddetle azarlayacağız. Doğru gittiği zaman da ona teşekkür edeceğiz.
Allah indinde salih olabilmek, ancak nefisle muhasebe yapmakla mümkün olabilir. İnsan kendi nefsi ile hesaplaşır, onu Allah için ıslah ederse, Allah’ın rızasına uygun hale getirirse nefsini; bütün dünya, bütün kâinat, cennet onun olur. Eğer nefsini ıslah etmez, hep nefsinin keyf ü sefasını düşünerek hareket eder, heva ve hevesine uyarsa çok müflistir, iflas etmiştir. Dünyanın hepsi onun olsun; o yine müflistir, fakirdir, muhtaçtır. Sanki hiç bir şeyi yoktur, hiçbir şeye sahip olmamıştır.
İnsan, kendi nefsiyle muhasebe yaptığı zaman, kendi ayıplarını ve kusurlarını görecektir; Allah ona gösterecektir. O zaman da onları bertaraf etmek için, ıslah olmak için gayret gösterecektir. Ama nefsi ile hesaplaşmaz, onu hesaba çekmezse, kendi kusurlarını görmeyecektir. O zaman da daima müfettiş gibi başka insanların kusurlarını görecek, onlarla meşgul olacak ve kendisini düzeltmeyecektir.
Kusur anlayışımız nasıl olmalı?
Mümin için kusur iki kısımdır. Bir kısım, bizimki, yani kendi işlediğimiz kusurlar, diğeri ise başka mümin kardeşlerimizin yaptığı hata ve kusurlardır. Hani, eskiden heybeler vardı ya omuza asılırdı. Heybenin bir gözü önde, diğer gözü de arkada olurdu.
Kendi kusurlarımız, daima heybenin öndeki yüzünde olup gözümüzün önünde olsun. Arkadaşlarımızınkini ise heybenin arka gözüne koyalım. Görmeyelim onların kusurlarını. Çünkü biz onunla sorguya çekilmeyeceğiz. Biz kendimizinkiyle sorguya çekileceğiz. Onun için daima, biz kendi kusurlarımızı ıslah etmek için nefsimizle uğraşalım, onunla hesap görelim.
Allah Azze ve Celle, bu şekilde yaptığımız zaman kendi kusurlarımızı bize gösterecektir, inşaallah. Dedik ya Allah Azze ve Celle, insanın kalbinin en derin köşelerini bilir. Hiçbir şey Allah’tan gizli değildir.
İnsan Allah için hırslı olmalı
Allah, kulunun kendi rızasına, razı olacağı ecir ve sevaplara ne kadar haris olduğunu da bilir. Kim kendi dini üzerinde Allah için hırslı olursa Allah katında “mahbub” olur o kişi, yani sevilenlerden olur.
Nasıl bir kişi, son derecede dünya için haristir, hırslıdır, gece gündüz dünya için çalışıyorsa duydum, hepiniz de duymuşsunuzdur; Vehbi Koç vardı mesela. Onun oğluna sormuşlar, “Baban nasıl böyle zengin oldu?” Cevap vermiş, “Babam, yemek zamanlarında dahi hiç boş durmaz, hep çalışırdı, fabrikatörlerle telefonla görüşürdü.”
Bakınız, o kadar haristi o! Kim de Allah için, Allah rızası için, Allah-u Zülcelal’in katındaki ecir ve sevaplara karşı onun gibi haris olur, onun zengin olmak için daha daha gayret göstermesindeki gibi gayret gösterirse, Allah katında mahbup olur o kişi, sevgili olur. Allah’ın dostu olur, Allah’ın dostu olduğu zaman da Dost, dostuna azap vermez, inşaallahu teâlâ. Dost, dostuna iyilik yapar. Cennetin nimetlerini verir ona. Ondan razı olacaktır, inşaallahu teâla.
Allah’a dost olalım
Onun için ben her zaman ‘tevbe’ diyorum. Çünkü Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “… Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.” diyor. Allah sevdikten sonra, günah da daha insana zarar vermez. Nasıl zarar vermez? Günah işlerse hemen tevbe edecek çünkü...
Ne kadar günah yaparsa o günahlardan tevbe edecek, o günahlar da ona zarar vermeyecektir. Allah, bu şekilde kulunu sevdiği zaman, daima o kulunu koruyacak, onu muhafaza edecek, onu emniyet altına alacaktır. Onun için daima Allah’a tevbe edelim ve tevbe halinde olalım.
Böyle düşünmüyoruz, hâlbuki her bir âzâmız, bakın; gözümüz, dilimiz, elimiz, ayağımız, bunların hepsi Allah’ın bir silahıdır. Neuzubillah… Allah istediği zaman, o silahla bizi öldürebilir. Manevi olarak öldürebilir. İnsan, diline ne gelirse konuşuyor; gıybet, iftira, dedikodu, fitne ne dersen vardır onda, her şeyi mahvediyor diliyle. (Allah, tevbe etmeyen, günah işleyen kuluna manen yardım etmediği için kulunu kendi azaları ile helak ediyor.)
İşte Allah, emirlerine muhalefet edip günah işlediği için, silah gibi olan o âzâ ile o kişiyi öldürdü işte. Onun için diyorum, Allah’ın sevgisini kazanalım, Allah’ın dostu olalım. Böyle olduğu zaman, hadis-i kudsi de geçiyor;
“Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Buhârî, Rikak, 38.)”
Bakın, Allah bizi sevdiği zaman, âzâlarımız hep Allah için oluyor. Bunun tersi de -Allah muhafaza etsin- bütün azalarımız, organlarımız bir silah oluyor, Allah o kişiyi o silahlarla öldürüyor.
Nasihat kalbi canlandırır
Her zaman buraya gelemediğiniz için gittiğiniz zaman da birbirinize nasihat edin, hakkı tavsiye edin, emri bil maruf ve nehyi anil münker yapın, orada da aynı bu şekilde sohbet yapın, nasihat edin birbirinize. Günahlardan muhafaza olmak için daima rahmet-i ilahinin ineceği yerlerde oturun. Çünkü nasihat, sohbet, vaaz kalbin hayatıdır.
Bakmayın, bir insan böyle yeryüzünde yürüyor, bomba gibi gidip geliyor ama eğer onun kalbi ölmüşse o kimse hiç bir işe yaramaz. Onun için nasihat, sohbet yapmak, vaaz yapmak kalbi ihya ediyor, canlandırıyor. İnsan için manevi olarak şifadır.
Gece ile gündüzün misali
Gecelerle gündüzlerin misali, sanki yolculuk için binilen arabanın misali gibidir. Nasıl bir arabaya binip bir yere gidiyoruz. Biz uyusak da uyanık olsak da o araba bizi gideceğimiz yere götürüyorsa bu gecelerle gündüzler de aynı o misal, bizi kabre götürüyorlar. Her gün böyledir. Allah Azze ve Celle bize geceleri, saatleri, nefesleri hepsini sayıyla vermiş.
Bu, gece ve gündüzler, sanki o arabanın içindeyiz bizi götürüyorlar daima Allah-u Zülcelal’e doğru, kabre doğru bizi götürüyorlar. Haberimiz yoktur ama bizi götürüyorlar. Onun için her gün, günler ve geceler bize sesleniyorlar, diyorlar ki “Ey Âdemoğlu! Ben bu gün, yeni bir günüm!”
Sabah vakti bize sesleniyor; “Ben senin amellerine de şahidim, şahitlik yapacağım kıyamet gününde!” Cuma günü, perşembe günü, çarşamba günü, hangi gün olursa olsun, o gün bize sesleniyor, diyor ki; “Bak! Ben yeni bir günüm, ben senin amellerine kıyamet gününde şahidim, şahitlik yapacağım. Gideceğim, ta kıyamete kadar dönmeyeceğim diyor. Bize, her gün, günlerimiz böyle sesleniyor.
Allah cömerttir; isteyelim verecektir
Bakın, eserlerde geçiyor, “Davut peygambere vahyetmiş Allah Azze ve Celle: “Ya Davut! Kim bana dua etmiş, istemiş de ben onun duasını, isteğini yerine getirmemişim? Kim benim kapımı çalmış da ben açmamışım. Ben bütün maksatların, ümitlerin, isteklerin merkeziyim.”
Allah Azze ve Celle, böyle iken, biz de böyle bu kadar fakir, muhtacız. Peki, niye istemeyelim Allah-u Zülcelal’den? Bahusus, eğer her zaman yapamıyorsak da kış günleri uzundur, bazı seher zamanlarında, imsakten önce kalkalım, Allah’a yalvaralım, Allah’tan isteyelim. Bakın, Allah buyuruyor, “Kim benden istemiş de ben onun talebini geri çevirmişim. Kim benim kapımı çalmış, ben açmamışım. Ben bütün ihtiyaçların, bütün maksutların, bütün iradelerin talep edilen, isteneniyim. Benden ne isterseniz, isteyin; ben vereyim!” buyuruyor, Allah Azze ve celle.
Yani, ben böyle görüyorum, sen az bir şey yapıyorsun, bak Allah ne kadar veriyor. Biraz daha fazla yaparsan Allah daha daha fazla veriyor, ben görüyorum. Allah-u Zülcelal’in cömertliği böyledir.
Allah’tan isteyelim, Allah’a yönelelim, Allah-u Zülcelâl de hem dünyayı hem ahireti her şeyi verecektir, inşaallah. Bunu her zaman çok yerde söyledim, söylemek istiyorum; daima tevbe, istiğfar edelim. Çünkü Allah böyle sevmiş bizi.
Sen ne kadar ibadet yaparsan yap; o ibadette kibir, ucub olduğu zaman hep günahtır. Hep günahtır o! Onun için Allah Azze ve Celle, acziyet göstererek tevbe ederek, kulluk yapmamızı seviyor.
Allah bizi sevmiş, tevbe nasip etmiş
Allah-u Zülcelal’i, Rab olarak, kudret ve azamet sahibi olarak, kendimizi de O’na karşı zayıf, muhtaç, fakir olarak gördüğümüz zaman, bu hal ile de Allah’a yalvardığımız zaman, Allah-u Zülcelâl istediğimizi verecektir, inşaallahu teâlâ.
Eğer Allah’ın adaleti karşısında insanın hesabı görülürse, küçük günahlarla dahi kendini kurtaramaz. Allah’ın adaleti karşısında, küçük günahlar da büyük olur. Fakat, Allah-u Zülcelal’in fazlı karşısında büyük günahlar dahi bir şey değildir. Allah’ın fazlı, keremi, merhameti böyledir. Onun için daima tevbe halinde olalım Allah-u Zülcelal’e karşı…
Mesela, tevbe. Allah bize nasıl tevbe nasip ediyor? İlk önce Allah kulunu seviyor, sonra tevbeyi nasip ediyor ona. Bakın, o zaman “Allah, tevbeden önce beni sevdi. Ben ne kadar yaramaz bir insanım. O halde benim bu tevbeye sımsıkı sarılmam lazımdır.” Diye düşünerek hareket etmeliyiz.
Ayet-i kerimede “Allah tevbe edenleri sever.” Buyuruyor, Allah Azze ve Celle. Tevbeyi de Allah nasip ediyor. Senin kalbine ilham ediyor ki tevbe ediyorsun. İlk önce Allah irade ediyor, o kulunu seviyor, sevince de tevbe ilham ediyor, onun arzusunu senin kalbine atıyor, öyle tevbe etmiş oluyorsun.
Evet, bazı evliyalara, bazı kimseler gitmişler “Bana nasihat et kurban” demişler. Sana nasihatim, “Sen, yarın Allah-u Zülcelal’in seninle nasıl muamele etmesini istiyorsan, şimdi öyle yap!” diyor. Ne kadar güzel! Kısa ama çok güzel bir nasihat.
Biz yarın Allah bize nasıl muamele etsin istiyoruz? Merhametiyle, şefkatiyle, günahlarımızı affetmesiyle… Mademki bunları istiyoruz, şimdiden elimizde fırsat varken, ona sebep olacak salih ameller yapmalısın, diyor.
Allah’a dost olmanın vesilesidir tevbe
İşte, bunlardan bir tanesi nedir? Tevbedir! Kıyamet gününde istiyorsun ki Allah seni sevsin. Allah’ın dostluğunu kazanmak istiyorsun. Orada Allah’ın dostu olursan, Allah sana sahip çıkarsa Allah sana yardımcı olacaktır; sırat köprüsünde, mizanda, haşirde, kabirde; Azrail aleyhisselam senin ruhunu almak için geldiğinde, hepsinde Allah senin dostun olduğu için sana yardımcı olacak. Mademki böyle istiyorsun, şimdiden onun sebeplerine başvur, vesilelerine yapış diyor.
Bunun en büyük vesilesi de tevbedir. Tevbeden sonra ise salih ameller yapmaktır. Ömrün çoğu gitmiş azı kalmıştır, o da bitecek! Ondan sonra yeni bir hayat başlayacak, baki, ebedü’l-ebed bitmeyecek bir hayat başlayacak, hiç bitmez o! Ne hastalık var, ne ölüm var, ne ihtiyarlık var, daima bir yaşta yaşayacaksın.
Yani; hepimizin aklı vardır, şöyle bir düşündüğümüz zaman… Ne kadar güzel bir şeydir bu, ne kadar iyidir. Hakikaten bunu kazanmak için çok gayret göstermek lazımdır. Hepimiz bunu itiraf edeceğiz, ama tabi Allah dünya yaratmış, nefis yaratmış, şeytan yaratmış, bunlarla imtihan ediyor Allah-u Zülcelal bizi.
Hülasa, Allah-u Zülcelal’i razı etmek için, kulluk vazifesini yerine getirmek için daima gayret gösterelim. Allah-u Zülcelal’in kudret ve azameti karşısında, bizim amelimiz daima noksandır. Bakın, yolumuzun büyükleri her yapılan salih amelden sonra bile “Estağfirullah” demeyi adaptan saymışlar. Böyle yaptığımız zaman, “Yarabbi benim bu ibadetim de noksandır, senin Zat’ına layık değildir. Sen kendi fazlınla, kereminle benden kabul et!” demiş oluyoruz.
İbadetimizi bile hakkıyla yapamadığımız, noksan olduğumuz için çaremiz tevbedir. Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor, Peygamber aleyhisselatu vesselama; “Halbuki sen içlerinde iken (Habîbim), Allah onları azâblandırıcı değildi. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandırıcı değildir.” (Enfâl; 33)
Bir tek istiğfar kaldı yanımızda
Hatta genç bir Sahabe vardı, Peygamber aleyhisselatu vesselam hayattayken, o kadar çok ibadet etmiyordu. Fakat Peygamber aleyhisselatu vesselam vefat edince kendini o kadar çok ibadete verdi ki sürekli ibadet ediyor, daima Allah’a yalvarıyor, tevbe ediyordu.
Ashab-ı Kiram ona dediler ki, “Hayatta iken böyle yapsaydın, Peygamber aleyhissalatu vesselam seni çok sevecekti (veya sevinecekti), niye o zaman yapmıyordun?” Onlara şöyle dedi: “Peygamber aleyhissalatu vesselam aramızdayken, Allah bize azap vermezdi. Ayet-i kerimede, ‘Sen onların içindeyken, onların aralarındayken, onlara azap vermem.’ buyuruyor Allah Azze ve Celle.’ Ondan sonra diyor, ‘İstiğfarda bulunurlarsa da azap vermem onlara’ diyor. Rasulullah gitti, şimdi aramızda değildir, bir tek istiğfar kaldı yanımızda.”
Peygamber aleyhisselam gitti, bizim elimizde bir tek tevbe kaldı, kıyamete kadar bu tevbe ile devam edilecek, inşaallahu teâlâ. Güneş mağrip tarafından doğuncaya kadar bu tevbe kapısı açıktır.
“Tevbe edenlere azap vermem” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Onun için tevbe ile sığınalım. Allah-u Zülcelal’e karşı daima tevbe halinde olalım. O zaman, Allah-u Zülcelâl de bizi muhafaza edecektir ve bize ameli salih nasip edecek, kendi aşkını ve muhabbetini bize de nasip edecektir, inşaallah.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacak şekilde amel-i salih nasip etsin. Kendi nefsimize bizi teslim etmesin. Nefsimizi hayırlarda kullansın, inşaallahu teâlâ. (Amin)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...