Wikipedia
Arama sonuçları
14 Nisan 2013 Pazar
Kutlu doğum anısına 40 hadisi
11 Nisan 2013 Perşembe
TEVBE, ALLAH’A DOST OLMANIN VESİLESİDİR
Allah kalplerde olanı bilir
Allah-u Zülcelâl, zahiri azalarımızdan daha ziyade insanların kalplerine bakıyor. İnsanların içinde olan, gizli hale bakıyor. İnsanın kalbi, nazargâh-ı ilahidir. Kalp düzeldiği zaman, bütün azalar mecburi olarak onun arkasından düzeliyorlar. Bozulduğu zaman da aynen o şekilde, kalp gibi diğer âzâlar da bozuk hareket ediyorlar, yanlış hareket ediyorlar. Onun için Allah dostları en çok kalbin ıslah edilmesinin üzerinde duruyorlar. Ve daima kalbin üzerinde, Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmayı tavsiye ediyorlar ki kalp ıslah olsun.
Allah Azze ve Celle bu konuda şöyle buyuruyor, dikkat edelim: “Rabbiniz sizin içinizdekini (kalplerinizdekini) çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenlere muhakkak (son derece) Ğafur’dur (bağışlayıcıdır).” (İsrâ; 25)
Burada, “Rabbiniz sizin içinizdeki şeyi bilir.” buyuruyor, Allah Azze ve Celle. Eğer siz salih olursanız; Allah-u Zülcelal’e karşı, içiniz, kalbiniz düzgün olursa, salih olursa, doğru olursa, samimi olursa Allah-u Zülcelal’e karşı sadık olursa “Allah bilir” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Çünkü insanlara karşı yapmış olduğumuz davranışlar gibi değildir, Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığımız davranışlar. Sen bir kişiyi zahiri olarak öyle razı edebilirsin (aldatabilirsin onu); onun hakkında iyi düşünüyormuşsun gibi görünebilir fakat kalbinden ona düşmanlık besleyebilirsin ama Allah-u Zülcelâl için öyle değildir.
“Çare tevbedir, tevbe edelim”
Allah Azze ve Celle buyuruyor; Rabbiniz sizin içinizdeki, nefsinizdeki olan şeyi bilir, eğer salih olursanız, O’na karşı doğru, sadık olursanız, Allah biliyor, buyuruyor Allah-u Zülcelâl…
Devamında, “O muhakkak tevbe edenler için Ğafurdur” buyuruyor. Elhamdulillah, Allah tevbeyi bize sevdirmiştir; Allah sevdiriyor ha!
Nasıl dünyalık rızık, sofrada önümüze geldiği zaman, yemek yedikten sonra, “Ya Rabbi, sen bu rızkı bana verdin Elhamdulillah.” diyoruz. Kula verilen manevi rızıklar da aynen öyledir. Allah vermezse sen onu zorla alamazsın. Dünyalık olan rızık sana nasip olmadığı zaman, mümkün değildir onu elde edemezsin. Ama bunu Allah sana takdir ettiği zaman, o senin nasibinse muhakkak gelir seni bulur, sana ulaşır.
Görüyoruz bazı pirinç torbalarının üzerinde Amerika yazıyor, Almanya yazıyor. Ta nerede? Allah bir topraktan çıkardı, getirdi bu eve, sana nasip etti. Allah taksim ediyor bunu. İman da öyledir!
Elhamdulillah, imandan sonra tevbeyi de, tevbeye götüren yolların sebeplerini de bize nasip etmiştir. “Allah tevbe edenler için Ğafur’dur.” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Tevbe edenleri öyle müjdeliyor. Kıymetini çok iyi bilelim. Çare tevbedir.
Elimizden geldiği kadar, imkânlarımız dâhilinde, hem kendimiz tevbenin kıymetini iyi bilelim hem de ilk önce evimizden başlamak üzere yakınlarımıza, sonra komşularımıza, sonra da bütün mümin kardeşlerimize daima tevbeyi tavsiye edelim ve onlara nasihatte bulunalım. Tevbe etmelerine vesile olalım.
Ayet-i kerimede, devamla, “Eğer siz iyi olursanız.” buyuruluyor, yani Allah rızası için amel yaparsanız, Allah’ın rızasına ulaştıran ecir ve sevaplara meraklı olursanız, ihlâslı olursanız, amelinizi güzel yapmak için çalışırsanız; Allah sizin bu halinizi biliyor, haberdardır, diyor. Bunun aksini yaparsanız, bunun tam tersi olursanız da Allah biliyor, Allah Azze ve Celle...
Bir kimse de vardır, karşısına ne çıkarsa “Bu günahtır!” demeden yapıyor, kalbinde de zerre kadar Allah rızasını kazanmak için gayret yoktur, Allah onu da biliyor, Azze ve Celle.
Ayet-i kerimede geçen “evvabin”den, yani “çokça tevbe edenler”den olmak için Allah-u Zülcelal’e daima yalvaralım. Hem kendimize hem de bütün mümin kardeşlerimize dua edelim. Çünkü gıyaben dua ettiğimiz, yanımızda olmayan kimselere dua ettiğimiz zaman, yanımızdaki melekler diyor “Sana da olsun o şekilde, kardeşin için ne şekilde istiyorsan sana da verilsin.”
Sen; “Yarabbi, mümin kardeşlerimi af ve mağfiret et!” desen, o melekler de senin için dua ediyorlar, diyorlar ki “Allah seni de affetsin.” Melekler bize dua ettiği zaman, inşaallah makbul olur, kabul edilir. İşte, bu sebeple, daima mümin kardeşlerimize dua edelim onları mahrum etmeyelim.
İnsan nefsini ıslah ederse…
Bir kimsenin Allah’ın katında salih olabilmesi, nefis muhasebesiyle mümkün olur. Nefsinle muhasebe yapacaksın. Dünyevi bir işte, ortaklarımızla nasıl muhasebe yapıyoruz, işte, o şekilde nefsimizle daima muhasebe yapacağız. Yanlış gittiği zaman ona itabta bulunup şiddetle azarlayacağız. Doğru gittiği zaman da ona teşekkür edeceğiz.
Allah indinde salih olabilmek, ancak nefisle muhasebe yapmakla mümkün olabilir. İnsan kendi nefsi ile hesaplaşır, onu Allah için ıslah ederse, Allah’ın rızasına uygun hale getirirse nefsini; bütün dünya, bütün kâinat, cennet onun olur. Eğer nefsini ıslah etmez, hep nefsinin keyf ü sefasını düşünerek hareket eder, heva ve hevesine uyarsa çok müflistir, iflas etmiştir. Dünyanın hepsi onun olsun; o yine müflistir, fakirdir, muhtaçtır. Sanki hiç bir şeyi yoktur, hiçbir şeye sahip olmamıştır.
İnsan, kendi nefsiyle muhasebe yaptığı zaman, kendi ayıplarını ve kusurlarını görecektir; Allah ona gösterecektir. O zaman da onları bertaraf etmek için, ıslah olmak için gayret gösterecektir. Ama nefsi ile hesaplaşmaz, onu hesaba çekmezse, kendi kusurlarını görmeyecektir. O zaman da daima müfettiş gibi başka insanların kusurlarını görecek, onlarla meşgul olacak ve kendisini düzeltmeyecektir.
Kusur anlayışımız nasıl olmalı?
Mümin için kusur iki kısımdır. Bir kısım, bizimki, yani kendi işlediğimiz kusurlar, diğeri ise başka mümin kardeşlerimizin yaptığı hata ve kusurlardır. Hani, eskiden heybeler vardı ya omuza asılırdı. Heybenin bir gözü önde, diğer gözü de arkada olurdu.
Kendi kusurlarımız, daima heybenin öndeki yüzünde olup gözümüzün önünde olsun. Arkadaşlarımızınkini ise heybenin arka gözüne koyalım. Görmeyelim onların kusurlarını. Çünkü biz onunla sorguya çekilmeyeceğiz. Biz kendimizinkiyle sorguya çekileceğiz. Onun için daima, biz kendi kusurlarımızı ıslah etmek için nefsimizle uğraşalım, onunla hesap görelim.
Allah Azze ve Celle, bu şekilde yaptığımız zaman kendi kusurlarımızı bize gösterecektir, inşaallah. Dedik ya Allah Azze ve Celle, insanın kalbinin en derin köşelerini bilir. Hiçbir şey Allah’tan gizli değildir.
İnsan Allah için hırslı olmalı
Allah, kulunun kendi rızasına, razı olacağı ecir ve sevaplara ne kadar haris olduğunu da bilir. Kim kendi dini üzerinde Allah için hırslı olursa Allah katında “mahbub” olur o kişi, yani sevilenlerden olur.
Nasıl bir kişi, son derecede dünya için haristir, hırslıdır, gece gündüz dünya için çalışıyorsa duydum, hepiniz de duymuşsunuzdur; Vehbi Koç vardı mesela. Onun oğluna sormuşlar, “Baban nasıl böyle zengin oldu?” Cevap vermiş, “Babam, yemek zamanlarında dahi hiç boş durmaz, hep çalışırdı, fabrikatörlerle telefonla görüşürdü.”
Bakınız, o kadar haristi o! Kim de Allah için, Allah rızası için, Allah-u Zülcelal’in katındaki ecir ve sevaplara karşı onun gibi haris olur, onun zengin olmak için daha daha gayret göstermesindeki gibi gayret gösterirse, Allah katında mahbup olur o kişi, sevgili olur. Allah’ın dostu olur, Allah’ın dostu olduğu zaman da Dost, dostuna azap vermez, inşaallahu teâlâ. Dost, dostuna iyilik yapar. Cennetin nimetlerini verir ona. Ondan razı olacaktır, inşaallahu teâla.
Allah’a dost olalım
Onun için ben her zaman ‘tevbe’ diyorum. Çünkü Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “… Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.” diyor. Allah sevdikten sonra, günah da daha insana zarar vermez. Nasıl zarar vermez? Günah işlerse hemen tevbe edecek çünkü...
Ne kadar günah yaparsa o günahlardan tevbe edecek, o günahlar da ona zarar vermeyecektir. Allah, bu şekilde kulunu sevdiği zaman, daima o kulunu koruyacak, onu muhafaza edecek, onu emniyet altına alacaktır. Onun için daima Allah’a tevbe edelim ve tevbe halinde olalım.
Böyle düşünmüyoruz, hâlbuki her bir âzâmız, bakın; gözümüz, dilimiz, elimiz, ayağımız, bunların hepsi Allah’ın bir silahıdır. Neuzubillah… Allah istediği zaman, o silahla bizi öldürebilir. Manevi olarak öldürebilir. İnsan, diline ne gelirse konuşuyor; gıybet, iftira, dedikodu, fitne ne dersen vardır onda, her şeyi mahvediyor diliyle. (Allah, tevbe etmeyen, günah işleyen kuluna manen yardım etmediği için kulunu kendi azaları ile helak ediyor.)
İşte Allah, emirlerine muhalefet edip günah işlediği için, silah gibi olan o âzâ ile o kişiyi öldürdü işte. Onun için diyorum, Allah’ın sevgisini kazanalım, Allah’ın dostu olalım. Böyle olduğu zaman, hadis-i kudsi de geçiyor;
“Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Buhârî, Rikak, 38.)”
Bakın, Allah bizi sevdiği zaman, âzâlarımız hep Allah için oluyor. Bunun tersi de -Allah muhafaza etsin- bütün azalarımız, organlarımız bir silah oluyor, Allah o kişiyi o silahlarla öldürüyor.
Nasihat kalbi canlandırır
Her zaman buraya gelemediğiniz için gittiğiniz zaman da birbirinize nasihat edin, hakkı tavsiye edin, emri bil maruf ve nehyi anil münker yapın, orada da aynı bu şekilde sohbet yapın, nasihat edin birbirinize. Günahlardan muhafaza olmak için daima rahmet-i ilahinin ineceği yerlerde oturun. Çünkü nasihat, sohbet, vaaz kalbin hayatıdır.
Bakmayın, bir insan böyle yeryüzünde yürüyor, bomba gibi gidip geliyor ama eğer onun kalbi ölmüşse o kimse hiç bir işe yaramaz. Onun için nasihat, sohbet yapmak, vaaz yapmak kalbi ihya ediyor, canlandırıyor. İnsan için manevi olarak şifadır.
Gece ile gündüzün misali
Gecelerle gündüzlerin misali, sanki yolculuk için binilen arabanın misali gibidir. Nasıl bir arabaya binip bir yere gidiyoruz. Biz uyusak da uyanık olsak da o araba bizi gideceğimiz yere götürüyorsa bu gecelerle gündüzler de aynı o misal, bizi kabre götürüyorlar. Her gün böyledir. Allah Azze ve Celle bize geceleri, saatleri, nefesleri hepsini sayıyla vermiş.
Bu, gece ve gündüzler, sanki o arabanın içindeyiz bizi götürüyorlar daima Allah-u Zülcelal’e doğru, kabre doğru bizi götürüyorlar. Haberimiz yoktur ama bizi götürüyorlar. Onun için her gün, günler ve geceler bize sesleniyorlar, diyorlar ki “Ey Âdemoğlu! Ben bu gün, yeni bir günüm!”
Sabah vakti bize sesleniyor; “Ben senin amellerine de şahidim, şahitlik yapacağım kıyamet gününde!” Cuma günü, perşembe günü, çarşamba günü, hangi gün olursa olsun, o gün bize sesleniyor, diyor ki; “Bak! Ben yeni bir günüm, ben senin amellerine kıyamet gününde şahidim, şahitlik yapacağım. Gideceğim, ta kıyamete kadar dönmeyeceğim diyor. Bize, her gün, günlerimiz böyle sesleniyor.
Allah cömerttir; isteyelim verecektir
Bakın, eserlerde geçiyor, “Davut peygambere vahyetmiş Allah Azze ve Celle: “Ya Davut! Kim bana dua etmiş, istemiş de ben onun duasını, isteğini yerine getirmemişim? Kim benim kapımı çalmış da ben açmamışım. Ben bütün maksatların, ümitlerin, isteklerin merkeziyim.”
Allah Azze ve Celle, böyle iken, biz de böyle bu kadar fakir, muhtacız. Peki, niye istemeyelim Allah-u Zülcelal’den? Bahusus, eğer her zaman yapamıyorsak da kış günleri uzundur, bazı seher zamanlarında, imsakten önce kalkalım, Allah’a yalvaralım, Allah’tan isteyelim. Bakın, Allah buyuruyor, “Kim benden istemiş de ben onun talebini geri çevirmişim. Kim benim kapımı çalmış, ben açmamışım. Ben bütün ihtiyaçların, bütün maksutların, bütün iradelerin talep edilen, isteneniyim. Benden ne isterseniz, isteyin; ben vereyim!” buyuruyor, Allah Azze ve celle.
Yani, ben böyle görüyorum, sen az bir şey yapıyorsun, bak Allah ne kadar veriyor. Biraz daha fazla yaparsan Allah daha daha fazla veriyor, ben görüyorum. Allah-u Zülcelal’in cömertliği böyledir.
Allah’tan isteyelim, Allah’a yönelelim, Allah-u Zülcelâl de hem dünyayı hem ahireti her şeyi verecektir, inşaallah. Bunu her zaman çok yerde söyledim, söylemek istiyorum; daima tevbe, istiğfar edelim. Çünkü Allah böyle sevmiş bizi.
Sen ne kadar ibadet yaparsan yap; o ibadette kibir, ucub olduğu zaman hep günahtır. Hep günahtır o! Onun için Allah Azze ve Celle, acziyet göstererek tevbe ederek, kulluk yapmamızı seviyor.
Allah bizi sevmiş, tevbe nasip etmiş
Allah-u Zülcelal’i, Rab olarak, kudret ve azamet sahibi olarak, kendimizi de O’na karşı zayıf, muhtaç, fakir olarak gördüğümüz zaman, bu hal ile de Allah’a yalvardığımız zaman, Allah-u Zülcelâl istediğimizi verecektir, inşaallahu teâlâ.
Eğer Allah’ın adaleti karşısında insanın hesabı görülürse, küçük günahlarla dahi kendini kurtaramaz. Allah’ın adaleti karşısında, küçük günahlar da büyük olur. Fakat, Allah-u Zülcelal’in fazlı karşısında büyük günahlar dahi bir şey değildir. Allah’ın fazlı, keremi, merhameti böyledir. Onun için daima tevbe halinde olalım Allah-u Zülcelal’e karşı…
Mesela, tevbe. Allah bize nasıl tevbe nasip ediyor? İlk önce Allah kulunu seviyor, sonra tevbeyi nasip ediyor ona. Bakın, o zaman “Allah, tevbeden önce beni sevdi. Ben ne kadar yaramaz bir insanım. O halde benim bu tevbeye sımsıkı sarılmam lazımdır.” Diye düşünerek hareket etmeliyiz.
Ayet-i kerimede “Allah tevbe edenleri sever.” Buyuruyor, Allah Azze ve Celle. Tevbeyi de Allah nasip ediyor. Senin kalbine ilham ediyor ki tevbe ediyorsun. İlk önce Allah irade ediyor, o kulunu seviyor, sevince de tevbe ilham ediyor, onun arzusunu senin kalbine atıyor, öyle tevbe etmiş oluyorsun.
Evet, bazı evliyalara, bazı kimseler gitmişler “Bana nasihat et kurban” demişler. Sana nasihatim, “Sen, yarın Allah-u Zülcelal’in seninle nasıl muamele etmesini istiyorsan, şimdi öyle yap!” diyor. Ne kadar güzel! Kısa ama çok güzel bir nasihat.
Biz yarın Allah bize nasıl muamele etsin istiyoruz? Merhametiyle, şefkatiyle, günahlarımızı affetmesiyle… Mademki bunları istiyoruz, şimdiden elimizde fırsat varken, ona sebep olacak salih ameller yapmalısın, diyor.
Allah’a dost olmanın vesilesidir tevbe
İşte, bunlardan bir tanesi nedir? Tevbedir! Kıyamet gününde istiyorsun ki Allah seni sevsin. Allah’ın dostluğunu kazanmak istiyorsun. Orada Allah’ın dostu olursan, Allah sana sahip çıkarsa Allah sana yardımcı olacaktır; sırat köprüsünde, mizanda, haşirde, kabirde; Azrail aleyhisselam senin ruhunu almak için geldiğinde, hepsinde Allah senin dostun olduğu için sana yardımcı olacak. Mademki böyle istiyorsun, şimdiden onun sebeplerine başvur, vesilelerine yapış diyor.
Bunun en büyük vesilesi de tevbedir. Tevbeden sonra ise salih ameller yapmaktır. Ömrün çoğu gitmiş azı kalmıştır, o da bitecek! Ondan sonra yeni bir hayat başlayacak, baki, ebedü’l-ebed bitmeyecek bir hayat başlayacak, hiç bitmez o! Ne hastalık var, ne ölüm var, ne ihtiyarlık var, daima bir yaşta yaşayacaksın.
Yani; hepimizin aklı vardır, şöyle bir düşündüğümüz zaman… Ne kadar güzel bir şeydir bu, ne kadar iyidir. Hakikaten bunu kazanmak için çok gayret göstermek lazımdır. Hepimiz bunu itiraf edeceğiz, ama tabi Allah dünya yaratmış, nefis yaratmış, şeytan yaratmış, bunlarla imtihan ediyor Allah-u Zülcelal bizi.
Hülasa, Allah-u Zülcelal’i razı etmek için, kulluk vazifesini yerine getirmek için daima gayret gösterelim. Allah-u Zülcelal’in kudret ve azameti karşısında, bizim amelimiz daima noksandır. Bakın, yolumuzun büyükleri her yapılan salih amelden sonra bile “Estağfirullah” demeyi adaptan saymışlar. Böyle yaptığımız zaman, “Yarabbi benim bu ibadetim de noksandır, senin Zat’ına layık değildir. Sen kendi fazlınla, kereminle benden kabul et!” demiş oluyoruz.
İbadetimizi bile hakkıyla yapamadığımız, noksan olduğumuz için çaremiz tevbedir. Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor, Peygamber aleyhisselatu vesselama; “Halbuki sen içlerinde iken (Habîbim), Allah onları azâblandırıcı değildi. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandırıcı değildir.” (Enfâl; 33)
Bir tek istiğfar kaldı yanımızda
Hatta genç bir Sahabe vardı, Peygamber aleyhisselatu vesselam hayattayken, o kadar çok ibadet etmiyordu. Fakat Peygamber aleyhisselatu vesselam vefat edince kendini o kadar çok ibadete verdi ki sürekli ibadet ediyor, daima Allah’a yalvarıyor, tevbe ediyordu.
Ashab-ı Kiram ona dediler ki, “Hayatta iken böyle yapsaydın, Peygamber aleyhissalatu vesselam seni çok sevecekti (veya sevinecekti), niye o zaman yapmıyordun?” Onlara şöyle dedi: “Peygamber aleyhissalatu vesselam aramızdayken, Allah bize azap vermezdi. Ayet-i kerimede, ‘Sen onların içindeyken, onların aralarındayken, onlara azap vermem.’ buyuruyor Allah Azze ve Celle.’ Ondan sonra diyor, ‘İstiğfarda bulunurlarsa da azap vermem onlara’ diyor. Rasulullah gitti, şimdi aramızda değildir, bir tek istiğfar kaldı yanımızda.”
Peygamber aleyhisselam gitti, bizim elimizde bir tek tevbe kaldı, kıyamete kadar bu tevbe ile devam edilecek, inşaallahu teâlâ. Güneş mağrip tarafından doğuncaya kadar bu tevbe kapısı açıktır.
“Tevbe edenlere azap vermem” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Onun için tevbe ile sığınalım. Allah-u Zülcelal’e karşı daima tevbe halinde olalım. O zaman, Allah-u Zülcelâl de bizi muhafaza edecektir ve bize ameli salih nasip edecek, kendi aşkını ve muhabbetini bize de nasip edecektir, inşaallah.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacak şekilde amel-i salih nasip etsin. Kendi nefsimize bizi teslim etmesin. Nefsimizi hayırlarda kullansın, inşaallahu teâlâ. (Amin)
Allah-u Zülcelâl, zahiri azalarımızdan daha ziyade insanların kalplerine bakıyor. İnsanların içinde olan, gizli hale bakıyor. İnsanın kalbi, nazargâh-ı ilahidir. Kalp düzeldiği zaman, bütün azalar mecburi olarak onun arkasından düzeliyorlar. Bozulduğu zaman da aynen o şekilde, kalp gibi diğer âzâlar da bozuk hareket ediyorlar, yanlış hareket ediyorlar. Onun için Allah dostları en çok kalbin ıslah edilmesinin üzerinde duruyorlar. Ve daima kalbin üzerinde, Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmayı tavsiye ediyorlar ki kalp ıslah olsun.
Allah Azze ve Celle bu konuda şöyle buyuruyor, dikkat edelim: “Rabbiniz sizin içinizdekini (kalplerinizdekini) çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenlere muhakkak (son derece) Ğafur’dur (bağışlayıcıdır).” (İsrâ; 25)
Burada, “Rabbiniz sizin içinizdeki şeyi bilir.” buyuruyor, Allah Azze ve Celle. Eğer siz salih olursanız; Allah-u Zülcelal’e karşı, içiniz, kalbiniz düzgün olursa, salih olursa, doğru olursa, samimi olursa Allah-u Zülcelal’e karşı sadık olursa “Allah bilir” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Çünkü insanlara karşı yapmış olduğumuz davranışlar gibi değildir, Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığımız davranışlar. Sen bir kişiyi zahiri olarak öyle razı edebilirsin (aldatabilirsin onu); onun hakkında iyi düşünüyormuşsun gibi görünebilir fakat kalbinden ona düşmanlık besleyebilirsin ama Allah-u Zülcelâl için öyle değildir.
“Çare tevbedir, tevbe edelim”
Allah Azze ve Celle buyuruyor; Rabbiniz sizin içinizdeki, nefsinizdeki olan şeyi bilir, eğer salih olursanız, O’na karşı doğru, sadık olursanız, Allah biliyor, buyuruyor Allah-u Zülcelâl…
Devamında, “O muhakkak tevbe edenler için Ğafurdur” buyuruyor. Elhamdulillah, Allah tevbeyi bize sevdirmiştir; Allah sevdiriyor ha!
Nasıl dünyalık rızık, sofrada önümüze geldiği zaman, yemek yedikten sonra, “Ya Rabbi, sen bu rızkı bana verdin Elhamdulillah.” diyoruz. Kula verilen manevi rızıklar da aynen öyledir. Allah vermezse sen onu zorla alamazsın. Dünyalık olan rızık sana nasip olmadığı zaman, mümkün değildir onu elde edemezsin. Ama bunu Allah sana takdir ettiği zaman, o senin nasibinse muhakkak gelir seni bulur, sana ulaşır.
Görüyoruz bazı pirinç torbalarının üzerinde Amerika yazıyor, Almanya yazıyor. Ta nerede? Allah bir topraktan çıkardı, getirdi bu eve, sana nasip etti. Allah taksim ediyor bunu. İman da öyledir!
Elhamdulillah, imandan sonra tevbeyi de, tevbeye götüren yolların sebeplerini de bize nasip etmiştir. “Allah tevbe edenler için Ğafur’dur.” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Tevbe edenleri öyle müjdeliyor. Kıymetini çok iyi bilelim. Çare tevbedir.
Elimizden geldiği kadar, imkânlarımız dâhilinde, hem kendimiz tevbenin kıymetini iyi bilelim hem de ilk önce evimizden başlamak üzere yakınlarımıza, sonra komşularımıza, sonra da bütün mümin kardeşlerimize daima tevbeyi tavsiye edelim ve onlara nasihatte bulunalım. Tevbe etmelerine vesile olalım.
Ayet-i kerimede, devamla, “Eğer siz iyi olursanız.” buyuruluyor, yani Allah rızası için amel yaparsanız, Allah’ın rızasına ulaştıran ecir ve sevaplara meraklı olursanız, ihlâslı olursanız, amelinizi güzel yapmak için çalışırsanız; Allah sizin bu halinizi biliyor, haberdardır, diyor. Bunun aksini yaparsanız, bunun tam tersi olursanız da Allah biliyor, Allah Azze ve Celle...
Bir kimse de vardır, karşısına ne çıkarsa “Bu günahtır!” demeden yapıyor, kalbinde de zerre kadar Allah rızasını kazanmak için gayret yoktur, Allah onu da biliyor, Azze ve Celle.
Ayet-i kerimede geçen “evvabin”den, yani “çokça tevbe edenler”den olmak için Allah-u Zülcelal’e daima yalvaralım. Hem kendimize hem de bütün mümin kardeşlerimize dua edelim. Çünkü gıyaben dua ettiğimiz, yanımızda olmayan kimselere dua ettiğimiz zaman, yanımızdaki melekler diyor “Sana da olsun o şekilde, kardeşin için ne şekilde istiyorsan sana da verilsin.”
Sen; “Yarabbi, mümin kardeşlerimi af ve mağfiret et!” desen, o melekler de senin için dua ediyorlar, diyorlar ki “Allah seni de affetsin.” Melekler bize dua ettiği zaman, inşaallah makbul olur, kabul edilir. İşte, bu sebeple, daima mümin kardeşlerimize dua edelim onları mahrum etmeyelim.
İnsan nefsini ıslah ederse…
Bir kimsenin Allah’ın katında salih olabilmesi, nefis muhasebesiyle mümkün olur. Nefsinle muhasebe yapacaksın. Dünyevi bir işte, ortaklarımızla nasıl muhasebe yapıyoruz, işte, o şekilde nefsimizle daima muhasebe yapacağız. Yanlış gittiği zaman ona itabta bulunup şiddetle azarlayacağız. Doğru gittiği zaman da ona teşekkür edeceğiz.
Allah indinde salih olabilmek, ancak nefisle muhasebe yapmakla mümkün olabilir. İnsan kendi nefsi ile hesaplaşır, onu Allah için ıslah ederse, Allah’ın rızasına uygun hale getirirse nefsini; bütün dünya, bütün kâinat, cennet onun olur. Eğer nefsini ıslah etmez, hep nefsinin keyf ü sefasını düşünerek hareket eder, heva ve hevesine uyarsa çok müflistir, iflas etmiştir. Dünyanın hepsi onun olsun; o yine müflistir, fakirdir, muhtaçtır. Sanki hiç bir şeyi yoktur, hiçbir şeye sahip olmamıştır.
İnsan, kendi nefsiyle muhasebe yaptığı zaman, kendi ayıplarını ve kusurlarını görecektir; Allah ona gösterecektir. O zaman da onları bertaraf etmek için, ıslah olmak için gayret gösterecektir. Ama nefsi ile hesaplaşmaz, onu hesaba çekmezse, kendi kusurlarını görmeyecektir. O zaman da daima müfettiş gibi başka insanların kusurlarını görecek, onlarla meşgul olacak ve kendisini düzeltmeyecektir.
Kusur anlayışımız nasıl olmalı?
Mümin için kusur iki kısımdır. Bir kısım, bizimki, yani kendi işlediğimiz kusurlar, diğeri ise başka mümin kardeşlerimizin yaptığı hata ve kusurlardır. Hani, eskiden heybeler vardı ya omuza asılırdı. Heybenin bir gözü önde, diğer gözü de arkada olurdu.
Kendi kusurlarımız, daima heybenin öndeki yüzünde olup gözümüzün önünde olsun. Arkadaşlarımızınkini ise heybenin arka gözüne koyalım. Görmeyelim onların kusurlarını. Çünkü biz onunla sorguya çekilmeyeceğiz. Biz kendimizinkiyle sorguya çekileceğiz. Onun için daima, biz kendi kusurlarımızı ıslah etmek için nefsimizle uğraşalım, onunla hesap görelim.
Allah Azze ve Celle, bu şekilde yaptığımız zaman kendi kusurlarımızı bize gösterecektir, inşaallah. Dedik ya Allah Azze ve Celle, insanın kalbinin en derin köşelerini bilir. Hiçbir şey Allah’tan gizli değildir.
İnsan Allah için hırslı olmalı
Allah, kulunun kendi rızasına, razı olacağı ecir ve sevaplara ne kadar haris olduğunu da bilir. Kim kendi dini üzerinde Allah için hırslı olursa Allah katında “mahbub” olur o kişi, yani sevilenlerden olur.
Nasıl bir kişi, son derecede dünya için haristir, hırslıdır, gece gündüz dünya için çalışıyorsa duydum, hepiniz de duymuşsunuzdur; Vehbi Koç vardı mesela. Onun oğluna sormuşlar, “Baban nasıl böyle zengin oldu?” Cevap vermiş, “Babam, yemek zamanlarında dahi hiç boş durmaz, hep çalışırdı, fabrikatörlerle telefonla görüşürdü.”
Bakınız, o kadar haristi o! Kim de Allah için, Allah rızası için, Allah-u Zülcelal’in katındaki ecir ve sevaplara karşı onun gibi haris olur, onun zengin olmak için daha daha gayret göstermesindeki gibi gayret gösterirse, Allah katında mahbup olur o kişi, sevgili olur. Allah’ın dostu olur, Allah’ın dostu olduğu zaman da Dost, dostuna azap vermez, inşaallahu teâlâ. Dost, dostuna iyilik yapar. Cennetin nimetlerini verir ona. Ondan razı olacaktır, inşaallahu teâla.
Allah’a dost olalım
Onun için ben her zaman ‘tevbe’ diyorum. Çünkü Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor: “… Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.” diyor. Allah sevdikten sonra, günah da daha insana zarar vermez. Nasıl zarar vermez? Günah işlerse hemen tevbe edecek çünkü...
Ne kadar günah yaparsa o günahlardan tevbe edecek, o günahlar da ona zarar vermeyecektir. Allah, bu şekilde kulunu sevdiği zaman, daima o kulunu koruyacak, onu muhafaza edecek, onu emniyet altına alacaktır. Onun için daima Allah’a tevbe edelim ve tevbe halinde olalım.
Böyle düşünmüyoruz, hâlbuki her bir âzâmız, bakın; gözümüz, dilimiz, elimiz, ayağımız, bunların hepsi Allah’ın bir silahıdır. Neuzubillah… Allah istediği zaman, o silahla bizi öldürebilir. Manevi olarak öldürebilir. İnsan, diline ne gelirse konuşuyor; gıybet, iftira, dedikodu, fitne ne dersen vardır onda, her şeyi mahvediyor diliyle. (Allah, tevbe etmeyen, günah işleyen kuluna manen yardım etmediği için kulunu kendi azaları ile helak ediyor.)
İşte Allah, emirlerine muhalefet edip günah işlediği için, silah gibi olan o âzâ ile o kişiyi öldürdü işte. Onun için diyorum, Allah’ın sevgisini kazanalım, Allah’ın dostu olalım. Böyle olduğu zaman, hadis-i kudsi de geçiyor;
“Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Buhârî, Rikak, 38.)”
Bakın, Allah bizi sevdiği zaman, âzâlarımız hep Allah için oluyor. Bunun tersi de -Allah muhafaza etsin- bütün azalarımız, organlarımız bir silah oluyor, Allah o kişiyi o silahlarla öldürüyor.
Nasihat kalbi canlandırır
Her zaman buraya gelemediğiniz için gittiğiniz zaman da birbirinize nasihat edin, hakkı tavsiye edin, emri bil maruf ve nehyi anil münker yapın, orada da aynı bu şekilde sohbet yapın, nasihat edin birbirinize. Günahlardan muhafaza olmak için daima rahmet-i ilahinin ineceği yerlerde oturun. Çünkü nasihat, sohbet, vaaz kalbin hayatıdır.
Bakmayın, bir insan böyle yeryüzünde yürüyor, bomba gibi gidip geliyor ama eğer onun kalbi ölmüşse o kimse hiç bir işe yaramaz. Onun için nasihat, sohbet yapmak, vaaz yapmak kalbi ihya ediyor, canlandırıyor. İnsan için manevi olarak şifadır.
Gece ile gündüzün misali
Gecelerle gündüzlerin misali, sanki yolculuk için binilen arabanın misali gibidir. Nasıl bir arabaya binip bir yere gidiyoruz. Biz uyusak da uyanık olsak da o araba bizi gideceğimiz yere götürüyorsa bu gecelerle gündüzler de aynı o misal, bizi kabre götürüyorlar. Her gün böyledir. Allah Azze ve Celle bize geceleri, saatleri, nefesleri hepsini sayıyla vermiş.
Bu, gece ve gündüzler, sanki o arabanın içindeyiz bizi götürüyorlar daima Allah-u Zülcelal’e doğru, kabre doğru bizi götürüyorlar. Haberimiz yoktur ama bizi götürüyorlar. Onun için her gün, günler ve geceler bize sesleniyorlar, diyorlar ki “Ey Âdemoğlu! Ben bu gün, yeni bir günüm!”
Sabah vakti bize sesleniyor; “Ben senin amellerine de şahidim, şahitlik yapacağım kıyamet gününde!” Cuma günü, perşembe günü, çarşamba günü, hangi gün olursa olsun, o gün bize sesleniyor, diyor ki; “Bak! Ben yeni bir günüm, ben senin amellerine kıyamet gününde şahidim, şahitlik yapacağım. Gideceğim, ta kıyamete kadar dönmeyeceğim diyor. Bize, her gün, günlerimiz böyle sesleniyor.
Allah cömerttir; isteyelim verecektir
Bakın, eserlerde geçiyor, “Davut peygambere vahyetmiş Allah Azze ve Celle: “Ya Davut! Kim bana dua etmiş, istemiş de ben onun duasını, isteğini yerine getirmemişim? Kim benim kapımı çalmış da ben açmamışım. Ben bütün maksatların, ümitlerin, isteklerin merkeziyim.”
Allah Azze ve Celle, böyle iken, biz de böyle bu kadar fakir, muhtacız. Peki, niye istemeyelim Allah-u Zülcelal’den? Bahusus, eğer her zaman yapamıyorsak da kış günleri uzundur, bazı seher zamanlarında, imsakten önce kalkalım, Allah’a yalvaralım, Allah’tan isteyelim. Bakın, Allah buyuruyor, “Kim benden istemiş de ben onun talebini geri çevirmişim. Kim benim kapımı çalmış, ben açmamışım. Ben bütün ihtiyaçların, bütün maksutların, bütün iradelerin talep edilen, isteneniyim. Benden ne isterseniz, isteyin; ben vereyim!” buyuruyor, Allah Azze ve celle.
Yani, ben böyle görüyorum, sen az bir şey yapıyorsun, bak Allah ne kadar veriyor. Biraz daha fazla yaparsan Allah daha daha fazla veriyor, ben görüyorum. Allah-u Zülcelal’in cömertliği böyledir.
Allah’tan isteyelim, Allah’a yönelelim, Allah-u Zülcelâl de hem dünyayı hem ahireti her şeyi verecektir, inşaallah. Bunu her zaman çok yerde söyledim, söylemek istiyorum; daima tevbe, istiğfar edelim. Çünkü Allah böyle sevmiş bizi.
Sen ne kadar ibadet yaparsan yap; o ibadette kibir, ucub olduğu zaman hep günahtır. Hep günahtır o! Onun için Allah Azze ve Celle, acziyet göstererek tevbe ederek, kulluk yapmamızı seviyor.
Allah bizi sevmiş, tevbe nasip etmiş
Allah-u Zülcelal’i, Rab olarak, kudret ve azamet sahibi olarak, kendimizi de O’na karşı zayıf, muhtaç, fakir olarak gördüğümüz zaman, bu hal ile de Allah’a yalvardığımız zaman, Allah-u Zülcelâl istediğimizi verecektir, inşaallahu teâlâ.
Eğer Allah’ın adaleti karşısında insanın hesabı görülürse, küçük günahlarla dahi kendini kurtaramaz. Allah’ın adaleti karşısında, küçük günahlar da büyük olur. Fakat, Allah-u Zülcelal’in fazlı karşısında büyük günahlar dahi bir şey değildir. Allah’ın fazlı, keremi, merhameti böyledir. Onun için daima tevbe halinde olalım Allah-u Zülcelal’e karşı…
Mesela, tevbe. Allah bize nasıl tevbe nasip ediyor? İlk önce Allah kulunu seviyor, sonra tevbeyi nasip ediyor ona. Bakın, o zaman “Allah, tevbeden önce beni sevdi. Ben ne kadar yaramaz bir insanım. O halde benim bu tevbeye sımsıkı sarılmam lazımdır.” Diye düşünerek hareket etmeliyiz.
Ayet-i kerimede “Allah tevbe edenleri sever.” Buyuruyor, Allah Azze ve Celle. Tevbeyi de Allah nasip ediyor. Senin kalbine ilham ediyor ki tevbe ediyorsun. İlk önce Allah irade ediyor, o kulunu seviyor, sevince de tevbe ilham ediyor, onun arzusunu senin kalbine atıyor, öyle tevbe etmiş oluyorsun.
Evet, bazı evliyalara, bazı kimseler gitmişler “Bana nasihat et kurban” demişler. Sana nasihatim, “Sen, yarın Allah-u Zülcelal’in seninle nasıl muamele etmesini istiyorsan, şimdi öyle yap!” diyor. Ne kadar güzel! Kısa ama çok güzel bir nasihat.
Biz yarın Allah bize nasıl muamele etsin istiyoruz? Merhametiyle, şefkatiyle, günahlarımızı affetmesiyle… Mademki bunları istiyoruz, şimdiden elimizde fırsat varken, ona sebep olacak salih ameller yapmalısın, diyor.
Allah’a dost olmanın vesilesidir tevbe
İşte, bunlardan bir tanesi nedir? Tevbedir! Kıyamet gününde istiyorsun ki Allah seni sevsin. Allah’ın dostluğunu kazanmak istiyorsun. Orada Allah’ın dostu olursan, Allah sana sahip çıkarsa Allah sana yardımcı olacaktır; sırat köprüsünde, mizanda, haşirde, kabirde; Azrail aleyhisselam senin ruhunu almak için geldiğinde, hepsinde Allah senin dostun olduğu için sana yardımcı olacak. Mademki böyle istiyorsun, şimdiden onun sebeplerine başvur, vesilelerine yapış diyor.
Bunun en büyük vesilesi de tevbedir. Tevbeden sonra ise salih ameller yapmaktır. Ömrün çoğu gitmiş azı kalmıştır, o da bitecek! Ondan sonra yeni bir hayat başlayacak, baki, ebedü’l-ebed bitmeyecek bir hayat başlayacak, hiç bitmez o! Ne hastalık var, ne ölüm var, ne ihtiyarlık var, daima bir yaşta yaşayacaksın.
Yani; hepimizin aklı vardır, şöyle bir düşündüğümüz zaman… Ne kadar güzel bir şeydir bu, ne kadar iyidir. Hakikaten bunu kazanmak için çok gayret göstermek lazımdır. Hepimiz bunu itiraf edeceğiz, ama tabi Allah dünya yaratmış, nefis yaratmış, şeytan yaratmış, bunlarla imtihan ediyor Allah-u Zülcelal bizi.
Hülasa, Allah-u Zülcelal’i razı etmek için, kulluk vazifesini yerine getirmek için daima gayret gösterelim. Allah-u Zülcelal’in kudret ve azameti karşısında, bizim amelimiz daima noksandır. Bakın, yolumuzun büyükleri her yapılan salih amelden sonra bile “Estağfirullah” demeyi adaptan saymışlar. Böyle yaptığımız zaman, “Yarabbi benim bu ibadetim de noksandır, senin Zat’ına layık değildir. Sen kendi fazlınla, kereminle benden kabul et!” demiş oluyoruz.
İbadetimizi bile hakkıyla yapamadığımız, noksan olduğumuz için çaremiz tevbedir. Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor, Peygamber aleyhisselatu vesselama; “Halbuki sen içlerinde iken (Habîbim), Allah onları azâblandırıcı değildi. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandırıcı değildir.” (Enfâl; 33)
Bir tek istiğfar kaldı yanımızda
Hatta genç bir Sahabe vardı, Peygamber aleyhisselatu vesselam hayattayken, o kadar çok ibadet etmiyordu. Fakat Peygamber aleyhisselatu vesselam vefat edince kendini o kadar çok ibadete verdi ki sürekli ibadet ediyor, daima Allah’a yalvarıyor, tevbe ediyordu.
Ashab-ı Kiram ona dediler ki, “Hayatta iken böyle yapsaydın, Peygamber aleyhissalatu vesselam seni çok sevecekti (veya sevinecekti), niye o zaman yapmıyordun?” Onlara şöyle dedi: “Peygamber aleyhissalatu vesselam aramızdayken, Allah bize azap vermezdi. Ayet-i kerimede, ‘Sen onların içindeyken, onların aralarındayken, onlara azap vermem.’ buyuruyor Allah Azze ve Celle.’ Ondan sonra diyor, ‘İstiğfarda bulunurlarsa da azap vermem onlara’ diyor. Rasulullah gitti, şimdi aramızda değildir, bir tek istiğfar kaldı yanımızda.”
Peygamber aleyhisselam gitti, bizim elimizde bir tek tevbe kaldı, kıyamete kadar bu tevbe ile devam edilecek, inşaallahu teâlâ. Güneş mağrip tarafından doğuncaya kadar bu tevbe kapısı açıktır.
“Tevbe edenlere azap vermem” buyuruyor Allah-u Zülcelâl. Onun için tevbe ile sığınalım. Allah-u Zülcelal’e karşı daima tevbe halinde olalım. O zaman, Allah-u Zülcelâl de bizi muhafaza edecektir ve bize ameli salih nasip edecek, kendi aşkını ve muhabbetini bize de nasip edecektir, inşaallah.
Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacak şekilde amel-i salih nasip etsin. Kendi nefsimize bizi teslim etmesin. Nefsimizi hayırlarda kullansın, inşaallahu teâlâ. (Amin)
4 Nisan 2013 Perşembe
HASETÇİNİN ŞERRİNDEN ALLAH’A SIĞINIRIM’
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla
1- De ki: “Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım,
2- Yarattığı şeylerin şerrinden,
3- Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
4- Ve düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden
5- Ve kıskandığı vakit, kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!”
Felek Suresi’nin içeriliği
Bu sûrede kullara, yarattıklarının ve karardığı zaman, gecenin şerrinden, Allah’ın himayesine girmeleri, yücelik ve saltanatına sığınmaları öğretilmektedir. Çünkü gece, ruhlar yalnızlık hisseder, kötü ve ahlâksız kimseler etrafa yayılırlar. Sûre, aynı zamanda bütün kıskanç, büyücülerden de Allah’a sığınmayı öğretir.
İniş sebebi
Muavvizeteyn (Felek ve Nas) sûrelerinin inmesinin sebebi, Lebîd b. A'sam olayıdır. Lebîd; tarak, saç, erkek çiçek kapçığı, üzerine onbir düğüm atılmış ve iğnelerle dikilmiş iplerle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme büyü yapmıştı. Bunun üzerine, Muavvizeteyn sûreleri indirildi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem her âyeti okuduğunda, bir düğüm çözüldü ve kendisinde bir hafiflik hissetti. Nihayet, son düğümü çözülünce, zincirden kurtulmuş gibi ayağa kalktı.
Felek suresinin kısa tefsiri
1- “Ey Peygamber! De ki, ‘Geceyi yaran ve karanlığı dağıtan sabahın Rabbine sığınırım.”
Felak, sabah demektir. Nitekim Yüce Allah, “Geceyi yaran” buyurmuştur. Sığınma vakti olarak, sabahın tahsis edilmesinin sebebi şudur: Gece karanlığından sonra, sabah aydınlığının yayılması, sıkıntıdan sonra, rahatlığın gelmesine benzer. İnsan, nasıl sabahın doğmasını beklerse korku içinde olan kimse de başarının gelmesini öyle bekler.
Bu ayet-i kerime, bütün Müslümanlara, Allah-u Zülcelal’e nasıl iltica (sığınma) edileceğini öğretmektedir: “Ey peygamber ve O’nun yolunun yolcuları, kendinize ve herkese söyleyin! Şöyle dua etsinler. “Ben, gecenin karanlığını yarıp sabahı ortaya çıkardığı gibi, bizce görülüp bilinen ve bilinmeyen tüm varlıkları ortaya çıkaran Rabbin himayesini, korumasını ister, O'na iltica eder, O'na sığınırım.”
2. “Yarattığı şeylerin şerrinden…”
İnsan, cin, hayvan ve haşere gibi bütün yaratıkların ve Allah'ın yarattığı bütün eziyet vericilerin şerrinden Allah'a sığınırım.
3. “Karardığı ve zifiri karanlık haline geldiğinde gecenin şerrinden Allah'a sığınırım.”
Çünkü gece karardığında, insan ve cinlerin kötüleri etrafa yayılır. Bunun içindir ki Araplar şu darb-ı meseli söylemişlerdir: “Gece, şerri en iyi gizleyen şeydir.”
Fahreddin Râzî şöyle der: “Geceleyin yırtıcı hayvanlar inlerinden, haşereler yerlerinden çıktığı, hırsız ve soyguncular hücuma geçtiği, yangınlar olduğu, yardım imkânı az olduğu için gecenin şerrinden Allah'a sığınmak emredildi.”
4. “İpliklerde düğüm yapıp üfleyen büyücülerin şerrinden de Allah'a sığınırım.”
Bu büyücüler, sihirleriyle Allah’ın kullarına zarar vermek ve karı kocayı birbirinden ayırmak için bunu yaparlar: “Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler.”
İslam’ın okuyup üflemeye bakışı
Bazı hadislerden, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin üfürükçülüğü kesinlikle menettiği anlaşılmaktadır. Daha sonra ise şirk olmamak kaydıyla, okuyup üflemeye izin vermiştir. Ancak şifa verenin, gerçekte Allah-u Zülcelal olduğu, ancak Allah’ın şifa verebileceği unutulmamalıdır.
Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bir defasında namaz kılarken, akrep tarafından ısırılmıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem namazdan çıktıktan sonra şöyle buyurdu: ‘Lanet olsun şu akrebe, namaz kılanı bile bırakmaz!’ Daha sonra su ve tuz istedi. Akrebin ısırdığı yere tuzlu suyu sürerken; Kafirun, İhlas, Felak ve Nas surelerini okudu.”
Başka bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Hz. Hasan ve Hüseyin'e şu duayı okudu: “Ben sizi, Allah'ın eksiksiz kelimelerine sığındırırım. Şeytandan, zarar veren her şeyden ve kötü gözlülerden.” (1)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme Cebrail gelerek “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) hastalandın mı?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem “Evet” dedi. Cebrail: “Allah'ın ismiyle sana üflüyorum. Sana eziyet eden her şeyden ve hased eden her nefesten, Allah-u Zülcelal sana şifa versin.” (2)
Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ilaçtan menetmemiş, hatta şöyle buyurmuştur: “Allah her hastalığın ilacını yaratmıştır, ondan yararlanın.” Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem kendisi de bazı kimselere ilaç tavsiye etmiştir.
Dikkat edilirse dua, ancak Allah'ın hükmü ve izni ile yarar sağlayabilir ve tıbbi tedaviye alternatif olarak görülmemelidir. Dua, şifa talebinin sözlü olanıdır. Fiili dua ise tedaviye başvurmaktır. Şifayı verecek olan ise her durumda, yine Allah-u Teala’dır.
Yalnız okuyup üflemekle yetinmek ise yanlıştır. Hatta bazıları muskacı dükkânları açarak, bunu bir de geçim vasıtası haline getirmişlerdir. Bu gibi davranışlar, İslam dinene ters düşmektedir.
5. “Başkasının nimetinin elinden çıkmasını isteyen ve Allah'ın kendisi için ayırdığı rızka razı olmayan hasetçinin şerrinden, Allah'a sığınırım.”
Surenin günümüze mesajları
Haset, çirkin huyların en zararlılarındandır. Herkeste bulunmakla birlikte, dereceleri farklıdır. Kimi insanda haset duygusu bir an için gelip gider, kiminde ise iyice yerleşir, bütün benliğe hâkim olur ve gittikçe artar. İşte, asıl üzerinde durulması gereken ve tehlikeli olan haset sonuncusudur.
İmam Gazalî'ye göre haset, ancak bir nimete karşı olur. Allah bir kimseye bir nimet bağışladığı zaman, diğer insanda ona karşı iki türlü hal belirir: Birincisi, o nimeti çok görerek, onun elinden gitmesini istemektir; buna haset denir. Hasedin tezâhürü de insanın elindeki varlığı, nimeti çok görmek ve yok olması halinde sevinmektir.
İkinci hal ise ne varlığa sevinmek ne de yok olmasını istemektir. Buna karşılık, o insanda bulunan nimetin kendisinde de bulunmasını istemektir. Buna da gıpta denilir. “Mü'min gıbta; münâfık haset eder.” Sözü, bu iki durumun farkını ve bulunduğu insanın niteliğini ortaya koymaktadır.
Haset, yani başkasının elinde bulunan bir nimetten hoşlanmayarak onun yok olmasını istemek haramdır. Ancak bir fâcir veya kâfirde bulunup fitne uyandıran, insanlar arası ilişkilerin bozulmasına, herkese eziyet edilmesine neden olan nimetin ortadan kalkmasını istemek, bundan hoşnut olmamak haram ve günâh değildir. Çünkü onun yok olmasını istemek bir nimeti çekemeyerek yok olmasını istemek değil; bir fitne ve zulüm aracının ortadan kalkmasını istemek demektir.
Hasedin haram olmasının sebebi, Allah’ın kullar arasında yaptığı taksim ve takdire razı olmamayı, teslimiyet göstermemeyi ifade etmesi ve Kur'ân-ı Kerîm’de ifade ettiği gibi kâfirlerin özelliklerinden birisi olarak sayılmasıdır: “Size bir iyilik dokunsa bu onları tasalandırır; size bir kötülük dokunsa ondan ötürü sevinirler…” (3)
Surenin sırlarından…
Ukbe İbn-u Amir radıyallahu anhu anlatıyor. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Bu gece indirilen ayetler var ya, onlar gibisi hiç görülmemiştir: ‘Kul euzu bi-rabbi'l felak ve Kul euzu bi-rabbi'n nas sureleri.” (4)
Hz. Cabir radıyallahu anhu anlatıyor. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bana: “Ey Cabir oku!” dedi. Ben:“Annem babam sana kurban olsun, ne okuyayım?” diye sordum. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Kul eûzu bi-rabbi'l felak ve KuI eûzu bi-rabbi'n nas sürelerini oku!” dedi. Ben de onları okudum. Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu. “Bu iki sûreyi oku, bunlar gibisini asla okuyamayacaksın!” (5)
İmâm-ı Rabbânî hazretleri de, “Sıkıntılı zamanlarda, dört kul'leri yani kulyâ, kulhu vallahu ehad, Felâk ve Nâs sûrelerini çok okumalıdır.” buyurmaktadır.
Felâk sûresini çok okuyan kimseye, Cenab-ı Hak, kolay yollardan rızık nasip eder. İnsanların hasedinden, her türlü şer ve kötülüklerden muhafaza eder, inşaallah.
Notlar: 1- Buharî, Ahmed, Tirmizî, İbn Mace. 2- Müslim. 3- Âl-i İmran, 120. 4- Müslim, Misafirin 264, (814); Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 12, (2904), Tefsir, Muavvizateyn, (3364); Ebu Davud, Salat 354, (1462,1463); Nesai, İstiaze, 1, (8, 251-254). 5- Nesai, İstiaze 1, (8, 254).
1- De ki: “Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım,
2- Yarattığı şeylerin şerrinden,
3- Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
4- Ve düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden
5- Ve kıskandığı vakit, kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!”
Felek Suresi’nin içeriliği
Bu sûrede kullara, yarattıklarının ve karardığı zaman, gecenin şerrinden, Allah’ın himayesine girmeleri, yücelik ve saltanatına sığınmaları öğretilmektedir. Çünkü gece, ruhlar yalnızlık hisseder, kötü ve ahlâksız kimseler etrafa yayılırlar. Sûre, aynı zamanda bütün kıskanç, büyücülerden de Allah’a sığınmayı öğretir.
İniş sebebi
Muavvizeteyn (Felek ve Nas) sûrelerinin inmesinin sebebi, Lebîd b. A'sam olayıdır. Lebîd; tarak, saç, erkek çiçek kapçığı, üzerine onbir düğüm atılmış ve iğnelerle dikilmiş iplerle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme büyü yapmıştı. Bunun üzerine, Muavvizeteyn sûreleri indirildi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem her âyeti okuduğunda, bir düğüm çözüldü ve kendisinde bir hafiflik hissetti. Nihayet, son düğümü çözülünce, zincirden kurtulmuş gibi ayağa kalktı.
Felek suresinin kısa tefsiri
1- “Ey Peygamber! De ki, ‘Geceyi yaran ve karanlığı dağıtan sabahın Rabbine sığınırım.”
Felak, sabah demektir. Nitekim Yüce Allah, “Geceyi yaran” buyurmuştur. Sığınma vakti olarak, sabahın tahsis edilmesinin sebebi şudur: Gece karanlığından sonra, sabah aydınlığının yayılması, sıkıntıdan sonra, rahatlığın gelmesine benzer. İnsan, nasıl sabahın doğmasını beklerse korku içinde olan kimse de başarının gelmesini öyle bekler.
Bu ayet-i kerime, bütün Müslümanlara, Allah-u Zülcelal’e nasıl iltica (sığınma) edileceğini öğretmektedir: “Ey peygamber ve O’nun yolunun yolcuları, kendinize ve herkese söyleyin! Şöyle dua etsinler. “Ben, gecenin karanlığını yarıp sabahı ortaya çıkardığı gibi, bizce görülüp bilinen ve bilinmeyen tüm varlıkları ortaya çıkaran Rabbin himayesini, korumasını ister, O'na iltica eder, O'na sığınırım.”
2. “Yarattığı şeylerin şerrinden…”
İnsan, cin, hayvan ve haşere gibi bütün yaratıkların ve Allah'ın yarattığı bütün eziyet vericilerin şerrinden Allah'a sığınırım.
3. “Karardığı ve zifiri karanlık haline geldiğinde gecenin şerrinden Allah'a sığınırım.”
Çünkü gece karardığında, insan ve cinlerin kötüleri etrafa yayılır. Bunun içindir ki Araplar şu darb-ı meseli söylemişlerdir: “Gece, şerri en iyi gizleyen şeydir.”
Fahreddin Râzî şöyle der: “Geceleyin yırtıcı hayvanlar inlerinden, haşereler yerlerinden çıktığı, hırsız ve soyguncular hücuma geçtiği, yangınlar olduğu, yardım imkânı az olduğu için gecenin şerrinden Allah'a sığınmak emredildi.”
4. “İpliklerde düğüm yapıp üfleyen büyücülerin şerrinden de Allah'a sığınırım.”
Bu büyücüler, sihirleriyle Allah’ın kullarına zarar vermek ve karı kocayı birbirinden ayırmak için bunu yaparlar: “Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler.”
İslam’ın okuyup üflemeye bakışı
Bazı hadislerden, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin üfürükçülüğü kesinlikle menettiği anlaşılmaktadır. Daha sonra ise şirk olmamak kaydıyla, okuyup üflemeye izin vermiştir. Ancak şifa verenin, gerçekte Allah-u Zülcelal olduğu, ancak Allah’ın şifa verebileceği unutulmamalıdır.
Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bir defasında namaz kılarken, akrep tarafından ısırılmıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem namazdan çıktıktan sonra şöyle buyurdu: ‘Lanet olsun şu akrebe, namaz kılanı bile bırakmaz!’ Daha sonra su ve tuz istedi. Akrebin ısırdığı yere tuzlu suyu sürerken; Kafirun, İhlas, Felak ve Nas surelerini okudu.”
Başka bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Hz. Hasan ve Hüseyin'e şu duayı okudu: “Ben sizi, Allah'ın eksiksiz kelimelerine sığındırırım. Şeytandan, zarar veren her şeyden ve kötü gözlülerden.” (1)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme Cebrail gelerek “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) hastalandın mı?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem “Evet” dedi. Cebrail: “Allah'ın ismiyle sana üflüyorum. Sana eziyet eden her şeyden ve hased eden her nefesten, Allah-u Zülcelal sana şifa versin.” (2)
Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ilaçtan menetmemiş, hatta şöyle buyurmuştur: “Allah her hastalığın ilacını yaratmıştır, ondan yararlanın.” Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem kendisi de bazı kimselere ilaç tavsiye etmiştir.
Dikkat edilirse dua, ancak Allah'ın hükmü ve izni ile yarar sağlayabilir ve tıbbi tedaviye alternatif olarak görülmemelidir. Dua, şifa talebinin sözlü olanıdır. Fiili dua ise tedaviye başvurmaktır. Şifayı verecek olan ise her durumda, yine Allah-u Teala’dır.
Yalnız okuyup üflemekle yetinmek ise yanlıştır. Hatta bazıları muskacı dükkânları açarak, bunu bir de geçim vasıtası haline getirmişlerdir. Bu gibi davranışlar, İslam dinene ters düşmektedir.
5. “Başkasının nimetinin elinden çıkmasını isteyen ve Allah'ın kendisi için ayırdığı rızka razı olmayan hasetçinin şerrinden, Allah'a sığınırım.”
Surenin günümüze mesajları
Haset, çirkin huyların en zararlılarındandır. Herkeste bulunmakla birlikte, dereceleri farklıdır. Kimi insanda haset duygusu bir an için gelip gider, kiminde ise iyice yerleşir, bütün benliğe hâkim olur ve gittikçe artar. İşte, asıl üzerinde durulması gereken ve tehlikeli olan haset sonuncusudur.
İmam Gazalî'ye göre haset, ancak bir nimete karşı olur. Allah bir kimseye bir nimet bağışladığı zaman, diğer insanda ona karşı iki türlü hal belirir: Birincisi, o nimeti çok görerek, onun elinden gitmesini istemektir; buna haset denir. Hasedin tezâhürü de insanın elindeki varlığı, nimeti çok görmek ve yok olması halinde sevinmektir.
İkinci hal ise ne varlığa sevinmek ne de yok olmasını istemektir. Buna karşılık, o insanda bulunan nimetin kendisinde de bulunmasını istemektir. Buna da gıpta denilir. “Mü'min gıbta; münâfık haset eder.” Sözü, bu iki durumun farkını ve bulunduğu insanın niteliğini ortaya koymaktadır.
Haset, yani başkasının elinde bulunan bir nimetten hoşlanmayarak onun yok olmasını istemek haramdır. Ancak bir fâcir veya kâfirde bulunup fitne uyandıran, insanlar arası ilişkilerin bozulmasına, herkese eziyet edilmesine neden olan nimetin ortadan kalkmasını istemek, bundan hoşnut olmamak haram ve günâh değildir. Çünkü onun yok olmasını istemek bir nimeti çekemeyerek yok olmasını istemek değil; bir fitne ve zulüm aracının ortadan kalkmasını istemek demektir.
Hasedin haram olmasının sebebi, Allah’ın kullar arasında yaptığı taksim ve takdire razı olmamayı, teslimiyet göstermemeyi ifade etmesi ve Kur'ân-ı Kerîm’de ifade ettiği gibi kâfirlerin özelliklerinden birisi olarak sayılmasıdır: “Size bir iyilik dokunsa bu onları tasalandırır; size bir kötülük dokunsa ondan ötürü sevinirler…” (3)
Surenin sırlarından…
Ukbe İbn-u Amir radıyallahu anhu anlatıyor. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Bu gece indirilen ayetler var ya, onlar gibisi hiç görülmemiştir: ‘Kul euzu bi-rabbi'l felak ve Kul euzu bi-rabbi'n nas sureleri.” (4)
Hz. Cabir radıyallahu anhu anlatıyor. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bana: “Ey Cabir oku!” dedi. Ben:“Annem babam sana kurban olsun, ne okuyayım?” diye sordum. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Kul eûzu bi-rabbi'l felak ve KuI eûzu bi-rabbi'n nas sürelerini oku!” dedi. Ben de onları okudum. Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu. “Bu iki sûreyi oku, bunlar gibisini asla okuyamayacaksın!” (5)
İmâm-ı Rabbânî hazretleri de, “Sıkıntılı zamanlarda, dört kul'leri yani kulyâ, kulhu vallahu ehad, Felâk ve Nâs sûrelerini çok okumalıdır.” buyurmaktadır.
Felâk sûresini çok okuyan kimseye, Cenab-ı Hak, kolay yollardan rızık nasip eder. İnsanların hasedinden, her türlü şer ve kötülüklerden muhafaza eder, inşaallah.
Notlar: 1- Buharî, Ahmed, Tirmizî, İbn Mace. 2- Müslim. 3- Âl-i İmran, 120. 4- Müslim, Misafirin 264, (814); Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 12, (2904), Tefsir, Muavvizateyn, (3364); Ebu Davud, Salat 354, (1462,1463); Nesai, İstiaze, 1, (8, 251-254). 5- Nesai, İstiaze 1, (8, 254).
1 Nisan 2013 Pazartesi
Cumanın Sünnetleri ve mekruhları
CUMANIN SÜNNETLERi VE MEKRUHLARI
1-) Cumaya gelen kimse için yıkanmak, hoş koku sürünmek ve en güzel elbiseleri giyinmek sünnettir. Yıkanmanın vakti, cuma gününün sabah vaktinden öğle vaktine kadardır. Cumaya gitmeye yakın yıkanmak daha faziletlidir. Nitekim Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)‘den rivayet edilen hadis-i şerifte Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Caminin kapısında duran melekler vardır. ilk geleni ve sonrakini yazarlar. Her kim cuma günü cünüplükten yıkanır gibi yokanır da sonra cumaya giderse bir deve sadaka vermiş gibi sevap alır. İkinci saatte giderse, bir inek sadaka vermiş gibi sevap alır. Üçüncü saatte giderse, boynuzlu bir koç sadaka vermiş gibi olur. Dördüncü saatte giderse bir tavuk sadaka vermiş gibi olur. Beşinci saatte giderse, bir yumurta sadaka vermiş gibi olur. İmam mimbere çıktğında, melekler içerde hutbeyi dinlemeye hazır olurlar.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)
2-) Cumaya erkenden yaya olarak sükunet ve vakarla gitmek, imama yakın oturmak, yolda Kur’an okumakla yahut zikir ile meşgul olmak sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü iyice yıkanıp kirlerinden temizlenen, acele edip mescide ilk gelen, bineğe binmeyip yaya yürüyen, imama yakın oturup hutbeyi dinleyen boş şeylerle uğraşmayanın her bir adımına bir yıllık gündüzleri oruç, geceleri kıyamda bulunma ameli sevabı vardır.” (Tirmizi, Ebu Davud, Ibn-i Mace, Hakim)
3-) Namazdan önce bedeni temizlemek, kendine çeki düzen vermek, ağızdaki çirkin kokuları misvakla temizleyerek gidermek, bedendeki diğer kötü kokuları gidermek sünnettir.
4-) Cuma günü Kehf suresini okumak sünnettir. Kehf suresini gündüzün okumak hakkındaki rivayet daha kuvvetlidir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Her kim cuma günü kehf suresini okursa, iki cuma arasında meydana gelen bir nurdan ona ışık saçılır.” (Hakim)
Kehf suresinin okunmasının hikmeti ise; kıyamet cuma günü kopacaktır. Cuma günü de halkın toplanması bakımından kıyamet gününe benzemektedir. Kehf suresinde ise kıyamet korkularından bahsedilmektedir.
5-) Cuma günü ve gecesi çok dua etmek sünnettir. Cuma gününde dua etmek duaların kabul edildiği saate tesadüf etme ümidinden ötürüdür. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) cuma gününden bahsederken şöyle buyurmuştur:
“Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, müslüman bir kul, Allah’tan bir şey isterken o saate tesadüf ederse mutlaka Allahu Teala ona istediğini verir.” (Buhari, Müslim)
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) eli ile de işaret ederek bu saatin az bir zaman dilimi olduğunu belirtmiştir.
Duaların kabul edildiği saat konusunda en sağlam görüş, şu hadis-i şeriftir:
“Duaların kabul edildiği saat, imamın mimbere oturduğu andan namaz bitinceye kadar geçen zamandır.” (Müslim)
6-) Ittifakla, cuma günü ve cuma gecesi Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)‘e çok salavat getirmek sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü ve gecesi bana çok salavat getirin. Her kim bana bir kere salavat getirirse Allahu Teala ona on kere rahmet eder.” (Beyhaki)
1-) Cumaya gelen kimse için yıkanmak, hoş koku sürünmek ve en güzel elbiseleri giyinmek sünnettir. Yıkanmanın vakti, cuma gününün sabah vaktinden öğle vaktine kadardır. Cumaya gitmeye yakın yıkanmak daha faziletlidir. Nitekim Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)‘den rivayet edilen hadis-i şerifte Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Caminin kapısında duran melekler vardır. ilk geleni ve sonrakini yazarlar. Her kim cuma günü cünüplükten yıkanır gibi yokanır da sonra cumaya giderse bir deve sadaka vermiş gibi sevap alır. İkinci saatte giderse, bir inek sadaka vermiş gibi sevap alır. Üçüncü saatte giderse, boynuzlu bir koç sadaka vermiş gibi olur. Dördüncü saatte giderse bir tavuk sadaka vermiş gibi olur. Beşinci saatte giderse, bir yumurta sadaka vermiş gibi olur. İmam mimbere çıktğında, melekler içerde hutbeyi dinlemeye hazır olurlar.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)
2-) Cumaya erkenden yaya olarak sükunet ve vakarla gitmek, imama yakın oturmak, yolda Kur’an okumakla yahut zikir ile meşgul olmak sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü iyice yıkanıp kirlerinden temizlenen, acele edip mescide ilk gelen, bineğe binmeyip yaya yürüyen, imama yakın oturup hutbeyi dinleyen boş şeylerle uğraşmayanın her bir adımına bir yıllık gündüzleri oruç, geceleri kıyamda bulunma ameli sevabı vardır.” (Tirmizi, Ebu Davud, Ibn-i Mace, Hakim)
3-) Namazdan önce bedeni temizlemek, kendine çeki düzen vermek, ağızdaki çirkin kokuları misvakla temizleyerek gidermek, bedendeki diğer kötü kokuları gidermek sünnettir.
4-) Cuma günü Kehf suresini okumak sünnettir. Kehf suresini gündüzün okumak hakkındaki rivayet daha kuvvetlidir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Her kim cuma günü kehf suresini okursa, iki cuma arasında meydana gelen bir nurdan ona ışık saçılır.” (Hakim)
Kehf suresinin okunmasının hikmeti ise; kıyamet cuma günü kopacaktır. Cuma günü de halkın toplanması bakımından kıyamet gününe benzemektedir. Kehf suresinde ise kıyamet korkularından bahsedilmektedir.
5-) Cuma günü ve gecesi çok dua etmek sünnettir. Cuma gününde dua etmek duaların kabul edildiği saate tesadüf etme ümidinden ötürüdür. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) cuma gününden bahsederken şöyle buyurmuştur:
“Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, müslüman bir kul, Allah’tan bir şey isterken o saate tesadüf ederse mutlaka Allahu Teala ona istediğini verir.” (Buhari, Müslim)
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) eli ile de işaret ederek bu saatin az bir zaman dilimi olduğunu belirtmiştir.
Duaların kabul edildiği saat konusunda en sağlam görüş, şu hadis-i şeriftir:
“Duaların kabul edildiği saat, imamın mimbere oturduğu andan namaz bitinceye kadar geçen zamandır.” (Müslim)
6-) Ittifakla, cuma günü ve cuma gecesi Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)‘e çok salavat getirmek sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü ve gecesi bana çok salavat getirin. Her kim bana bir kere salavat getirirse Allahu Teala ona on kere rahmet eder.” (Beyhaki)
21 Mart 2013 Perşembe
YENİLENMEYEN YENİLİR!
Yenilenmek mecburiyetindeyiz
Atalarımız, “Su uyur, düşman uyumaz!” demişler. Acaba bu sözden, sadece hudutlarımızdan sızmayı ve saldırmayı düşünen düşmanları mı anlamalı? Asıl ve daha tehlikelisi, içimizdeki düşman değil midir? Nitekim bir müthiş savaştan dönüş sırasında, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyurmuştur.
Gerçekten de nefsin ve Şeytan’ın müşterek düşmanlığı, hem sürekli hem de gözümüze görünmeden, gizlice ve sinsice gelişiyor. Bu sebepten, büyük cihad, devamlı uyanık, hazırlıklı ve güçlü olmayı gerektirir. En ufak gafleti ve boş bulunmayı, hele de “Bana bir şey olmaz!” gururunu asla affetmiyor nefis şeytan iş birliği…
Öyleyse biz iman, ihlâs ve ahlak imtihanında başarılı olabilmek için hep uyanık, çok dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Bir başka deyimle, manevi açıdan sürekli yenilenmeli, tazelenmeli ve maneviyatımızı takviye etmeliyiz.
“İmanlıyız, Elhamdulillah!” tesellisi, gaflete götürmemeli… Rabbimiz, “İnsanlar hiç imtihan edilmeden, (sadece) 'İman ettik!' demeleriyle (kendi hâllerine) bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebût; 2) mealindeki ayetle, bize ikazda bulunur. Hele de, “Ey iman edenler! İman ediniz!” (Nisa; 136) hitabıyla yüreğimizi titretir.
Demek ki her şeyden önce, inancımız konusunda her an teyakkuzda olmak, dikkat kesilmek ve yenilenmek mecburiyetindeyiz.
İnsan, maddesiyle de manasıyla da devamlı değişen bir varlıktır. Her an hücreleri, cildi, kanı değişmekte, maddi varlığı sayısız ölüş ve dirilişlere şahit olmaktadır. Manevi varlığı da sürekli değişim içindedir. Deruni dünyamızda da ölüşler, dirilişler meydana gelmekte. Bilhassa da duygu ve düşünceler bakımından hızlı bir değişkenlik içindeyiz. Öyle ki bazen, insan kendisini bile tanıyamamakta, “Ben bu işi nasıl yaptım?” diye çaresizce sızlanmaktadır.
Bu bakımdan, insan sürekli değişen, dönüşen, başkalaşan bir varlık olarak, sürekli kendini denetlemeli, güçlendirmeli ve konumunu korumaya çalışmalıdır.
Doktorlar, bazı durumlarda vitamin takviyesi yapıyorlar. Salgın hastalıklara karşı önceden aşı tavsiye ediyorlar. Aynen bunun gibi manevi ortamın olumsuzlaştığı zamanlarda da imanları takviyeye ihtiyaç vardır. Manevi bataklığın, kirin, pasın ortasında, hiçbir tedbir almadan sağlıklı kalmak imkânı yoktur.
İnsan nasıl yenilenir?
Yenilenme, önce iman konusunda gerçekleşmelidir. Çünkü iman, mümini harekete geçiren manevi motor gücüdür. İman sağlıklı, sahih ve canlı olmazsa ona bağlı olarak dönecek ibadet ve ahlak çarkları da hayatiyetini yitirir. Bu sebeple, önce iman… Görürcesine bir Allah (cc) ve ahiret imanı. Dilde değil gönülde, sözde değil özde bir iman…
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, bu hususa dikkatimizi çeker, buyurur ki: “İman da giydiğiniz elbise gibi eskir. Onu “Lâ ilâhe illâllah” ile yenileyiniz.” (Müsned, et-Terğib ve’t- Terhib)
Allah’tan başka ilah olmadığını her mümin bilir. Fakat bu bilginin bir kesin imana, iz’ana, şuura dönüşmesi, yani hep yenilenmesi gerekiyor. Her eskiyen şey gibi…
Acaba, “Lâ ilâhe illâllah”ın sadece dilimizle söylenmesi yeterli midir? Herhalde, sadece dilimizle değil, gönlümüzle, genlerimizle, bütün hücrelerimizle söylememiz, özümsememiz, ruhumuza nakşetmemiz gerekiyor. Zira bu imana son, nefeste de ihtiyacımız var. İman avcısı olan şeytan da son nefesimize kadar, bütün hilesi, hut’ası ve entrikasıyla pusuda bekliyor.
Bütün bir ömür, hep canlı, hep taze, hep yeni tutmamız gerekiyor imanımızı. Çünkü bu dünyada ancak imanla insan oluyor ve insanca yaşayabiliyoruz. Ebedi saadet dünyası da sadece imanla kazanılıyor. Böylesine kıymetli ve eşsiz bir hazinenin üzerine ne kadar titresek azdır.
Oysaki her şeyin yenisini ve tazesini seven biz, imanımızı yenileme konusunda ne kadar tembeliz!
Manevi hasarlar Kur’an ile tamir edilir
Peki, bu manevi yenilenme çabasına nereden başlamalı?
Her şeyden önce, iç dünyamıza dönüp bakmayı bilmeliyiz. Hep dışımıza bakan, görüntüyü merak edenler olarak, kalbimizi de kontrol etmeliyiz. Abdülkadir Geylani kuddise sirruhu hazretleri buyurur ki: “Kalbinde 1000 ilah varken, yatağına girdiğin sırada, dilinle ‘Allahu Ekber’ demen neye yarar?”
Her gün defalarca okuduğumuz Fatiha Suresi’nde, “Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz” deriz. Bunu deriz de dediğimizin ne kadar farkındayız ve yaşantımız bu imana ne kadar uyar? İşte, hayatımızdaki bu çelişkileri fark etmek ve onları düzeltmek çabası, manevi yenilenme hamlesidir.
Hep uyanık bir düşmana karşı, hep uyanık ve güçlü olabilmek için en temel kuvvetimiz Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü modası geçmiyor, “Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor. Yüce Yaratan’ın mucize Kitab’ı, manevi hasarları tamir ediyor, yaralara tiryak, hastalara deva, şifa oluyor.”
Kur’an’ın öğrettiği iman, her güzelliğin temeli, esası… İmanın bozulması, tuzun kokması gibi. Günümüz insanlığının bütün perişanlığı bu yüzden.
“İman, insanı insan eder, belki de sultan eder” der Bediüzzaman rahmetullahi aleyhi. İzzetli bir kul olur mümin. Kendini, haddini, edebini bilen ve bunları yitirmemek için her fedakarlığı göze alan hakiki insan…
Mümin, imanını da lütuf bilir. Sahibini unutmaz. Heyecanlı şükürlerle anar. Her anış bir tazeleniş, bir silkiniştir, bir yenileniştir aynı zamanda. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur. Bu sebeple, imanın hakikatini gönüllere nakşetmeye vesile olmak, müminin en derin sevincidir. Her yeni Şahadette, kendisi de yeniden ve bir daha müslüman olur, özüne döner, inancını pekiştirir.
Hiçbir olumsuzluk, sürekli tazelenen bir mümini ümitsiz edemez. Günaha düşmüşse tevbe lezzetini tadar. Gözyaşlarıyla temizlenir ve günahı hiç işlememiş gibi olur, yani yine yenilenir, güçlenir. Şuurlu müminin her günahını, mutlaka bir iyilik ve ibadet takip eder. Böylece bir günah, belki bin sevaba sebep olur.
İnsan ibadetle yenilenir
İmanı korumanın ve her dem yepyeni, taptaze tutmanın bir yolu da, ibadettir. İbadet, Rabbimizle sevgi iletişimini kurmak ve sürdürmek demektir. Hele de namaz…
İçinde bütün ibadetleri bulunduran temel kulluk borcu… Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem tarafından, akıp giden tertemiz bir ırmağa benzetilmiştir. Günde beş defa, evinin önünden akıp giden bu ırmakta yıkanan kişi kirli kalır mı?
İbadetin tekrarı ve sıklığı, manevi temizliğe, tazelenmeye, yenilenmeye verilen önemi gösterir. Oysaki insan olarak aldandık, hep görünür eskileri yeniledik. Hatta eşyayı eskimeden yenilemeyi sevdik. Her şeyimiz yeni, yepyeni olsun istedik ama manamız eskidi, kirlendi, özünü yitirdi; biz bunu hissetmedik bile. Çünkü gözümüz maddiyattaki yeniler için dört açılmış, buna mukabil kalp gözümüz de şaşılaşmış.
Mesela, hep yeni peşinde koşturan mümin, abdestin eskisiyle idare ediyor, namazı da bir şekilde aradan çıkarmaya çalışıyor.
Daima, “Eskiyi at, yenisini al!” diyen tüketim ekonomisi, sonunda insanı da tüketti. Çünkü fıtratı zorlayan bir hızla, insan hep bir yeniye ulaşma yarışındaydı. Bu yarış, insana ruhunu, gönlünü yenilemeyi unutturdu. Böylece, asıl insan yanını ihmal edenleri, hiçbir yenilik tatmin etmedi. Hatta atılanlar arasına ruh da katıldı.
Geriye ruhsuz, kalpsiz, yorgun, ümitsiz, bütünüyle dünyevileşmiş bir ceset kaldı. Bu haldeki ucubenin artık ne dönüp kendine bakacak hali vardı ne de yenilenecek gücü!
İman, aksiyondur
Müslüman böyle bir duruma düşmez, düşmemeli. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “İki günü birbirine eşit olan zarardadır” buyurmuştur. Bu hadisi, manevi anlamda da yorumlamak gerekir. Yani müslüman, daima dünden daha bilgili, daha ahlaklı, daha faziletli olmalı. Manevi gelişmişliği de sürekli olmalı ve hep ileriye doğru adım atmalı.
Bu gerçek, mümini hep harekete, hamleye yöneltmez mi? Durağan suların kokuştuğu gibi, miskin ve tembel mümin de manen kokuşur. İman, aksiyondur. Aksiyon, hamle, hareket, tazelik ve dolayısıyla yenilik demektir. Yunuscası, “Mümin, her dem yeniden doğar, hep tazedir, hiç usandırmaz.”
Bu hakikati anlamak için, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemi iyi anlamak gerekir. Hayatında hiç boş yoktur. Saniyelerine varıncaya kadar, hakkı verilerek yaşanmış bir hayat bırakmıştır bize. Hayatımız o hayatla hayatlanırsa, mayalanırsa, aşılanırsa, biz de yenilenmenin ve taze kalmanın sırrına ermiş oluruz.
Bıçağın nasıl bilenmeye ihtiyacı varsa insan ruhunun da yenilenmeye, aşka, şevke ihtiyacı vardır. Bu güzellik, durduk yere ve emeksiz yakalanamaz elbette. Aynı yöne dönmüş, zikirli, fikirli, ibadetli ortamlarda olmakla kolaylaşır. Tabii, oyundan, eğlenceden, internetten, televizyondan fırsat bulunabilirse!
Atalarımız, “Su uyur, düşman uyumaz!” demişler. Acaba bu sözden, sadece hudutlarımızdan sızmayı ve saldırmayı düşünen düşmanları mı anlamalı? Asıl ve daha tehlikelisi, içimizdeki düşman değil midir? Nitekim bir müthiş savaştan dönüş sırasında, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyurmuştur.
Gerçekten de nefsin ve Şeytan’ın müşterek düşmanlığı, hem sürekli hem de gözümüze görünmeden, gizlice ve sinsice gelişiyor. Bu sebepten, büyük cihad, devamlı uyanık, hazırlıklı ve güçlü olmayı gerektirir. En ufak gafleti ve boş bulunmayı, hele de “Bana bir şey olmaz!” gururunu asla affetmiyor nefis şeytan iş birliği…
Öyleyse biz iman, ihlâs ve ahlak imtihanında başarılı olabilmek için hep uyanık, çok dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Bir başka deyimle, manevi açıdan sürekli yenilenmeli, tazelenmeli ve maneviyatımızı takviye etmeliyiz.
“İmanlıyız, Elhamdulillah!” tesellisi, gaflete götürmemeli… Rabbimiz, “İnsanlar hiç imtihan edilmeden, (sadece) 'İman ettik!' demeleriyle (kendi hâllerine) bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebût; 2) mealindeki ayetle, bize ikazda bulunur. Hele de, “Ey iman edenler! İman ediniz!” (Nisa; 136) hitabıyla yüreğimizi titretir.
Demek ki her şeyden önce, inancımız konusunda her an teyakkuzda olmak, dikkat kesilmek ve yenilenmek mecburiyetindeyiz.
İnsan, maddesiyle de manasıyla da devamlı değişen bir varlıktır. Her an hücreleri, cildi, kanı değişmekte, maddi varlığı sayısız ölüş ve dirilişlere şahit olmaktadır. Manevi varlığı da sürekli değişim içindedir. Deruni dünyamızda da ölüşler, dirilişler meydana gelmekte. Bilhassa da duygu ve düşünceler bakımından hızlı bir değişkenlik içindeyiz. Öyle ki bazen, insan kendisini bile tanıyamamakta, “Ben bu işi nasıl yaptım?” diye çaresizce sızlanmaktadır.
Bu bakımdan, insan sürekli değişen, dönüşen, başkalaşan bir varlık olarak, sürekli kendini denetlemeli, güçlendirmeli ve konumunu korumaya çalışmalıdır.
Doktorlar, bazı durumlarda vitamin takviyesi yapıyorlar. Salgın hastalıklara karşı önceden aşı tavsiye ediyorlar. Aynen bunun gibi manevi ortamın olumsuzlaştığı zamanlarda da imanları takviyeye ihtiyaç vardır. Manevi bataklığın, kirin, pasın ortasında, hiçbir tedbir almadan sağlıklı kalmak imkânı yoktur.
İnsan nasıl yenilenir?
Yenilenme, önce iman konusunda gerçekleşmelidir. Çünkü iman, mümini harekete geçiren manevi motor gücüdür. İman sağlıklı, sahih ve canlı olmazsa ona bağlı olarak dönecek ibadet ve ahlak çarkları da hayatiyetini yitirir. Bu sebeple, önce iman… Görürcesine bir Allah (cc) ve ahiret imanı. Dilde değil gönülde, sözde değil özde bir iman…
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, bu hususa dikkatimizi çeker, buyurur ki: “İman da giydiğiniz elbise gibi eskir. Onu “Lâ ilâhe illâllah” ile yenileyiniz.” (Müsned, et-Terğib ve’t- Terhib)
Allah’tan başka ilah olmadığını her mümin bilir. Fakat bu bilginin bir kesin imana, iz’ana, şuura dönüşmesi, yani hep yenilenmesi gerekiyor. Her eskiyen şey gibi…
Acaba, “Lâ ilâhe illâllah”ın sadece dilimizle söylenmesi yeterli midir? Herhalde, sadece dilimizle değil, gönlümüzle, genlerimizle, bütün hücrelerimizle söylememiz, özümsememiz, ruhumuza nakşetmemiz gerekiyor. Zira bu imana son, nefeste de ihtiyacımız var. İman avcısı olan şeytan da son nefesimize kadar, bütün hilesi, hut’ası ve entrikasıyla pusuda bekliyor.
Bütün bir ömür, hep canlı, hep taze, hep yeni tutmamız gerekiyor imanımızı. Çünkü bu dünyada ancak imanla insan oluyor ve insanca yaşayabiliyoruz. Ebedi saadet dünyası da sadece imanla kazanılıyor. Böylesine kıymetli ve eşsiz bir hazinenin üzerine ne kadar titresek azdır.
Oysaki her şeyin yenisini ve tazesini seven biz, imanımızı yenileme konusunda ne kadar tembeliz!
Manevi hasarlar Kur’an ile tamir edilir
Peki, bu manevi yenilenme çabasına nereden başlamalı?
Her şeyden önce, iç dünyamıza dönüp bakmayı bilmeliyiz. Hep dışımıza bakan, görüntüyü merak edenler olarak, kalbimizi de kontrol etmeliyiz. Abdülkadir Geylani kuddise sirruhu hazretleri buyurur ki: “Kalbinde 1000 ilah varken, yatağına girdiğin sırada, dilinle ‘Allahu Ekber’ demen neye yarar?”
Her gün defalarca okuduğumuz Fatiha Suresi’nde, “Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz” deriz. Bunu deriz de dediğimizin ne kadar farkındayız ve yaşantımız bu imana ne kadar uyar? İşte, hayatımızdaki bu çelişkileri fark etmek ve onları düzeltmek çabası, manevi yenilenme hamlesidir.
Hep uyanık bir düşmana karşı, hep uyanık ve güçlü olabilmek için en temel kuvvetimiz Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü modası geçmiyor, “Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor. Yüce Yaratan’ın mucize Kitab’ı, manevi hasarları tamir ediyor, yaralara tiryak, hastalara deva, şifa oluyor.”
Kur’an’ın öğrettiği iman, her güzelliğin temeli, esası… İmanın bozulması, tuzun kokması gibi. Günümüz insanlığının bütün perişanlığı bu yüzden.
|
|
“İman, insanı insan eder, belki de sultan eder” der Bediüzzaman rahmetullahi aleyhi. İzzetli bir kul olur mümin. Kendini, haddini, edebini bilen ve bunları yitirmemek için her fedakarlığı göze alan hakiki insan…
Mümin, imanını da lütuf bilir. Sahibini unutmaz. Heyecanlı şükürlerle anar. Her anış bir tazeleniş, bir silkiniştir, bir yenileniştir aynı zamanda. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur. Bu sebeple, imanın hakikatini gönüllere nakşetmeye vesile olmak, müminin en derin sevincidir. Her yeni Şahadette, kendisi de yeniden ve bir daha müslüman olur, özüne döner, inancını pekiştirir.
Hiçbir olumsuzluk, sürekli tazelenen bir mümini ümitsiz edemez. Günaha düşmüşse tevbe lezzetini tadar. Gözyaşlarıyla temizlenir ve günahı hiç işlememiş gibi olur, yani yine yenilenir, güçlenir. Şuurlu müminin her günahını, mutlaka bir iyilik ve ibadet takip eder. Böylece bir günah, belki bin sevaba sebep olur.
İnsan ibadetle yenilenir
İmanı korumanın ve her dem yepyeni, taptaze tutmanın bir yolu da, ibadettir. İbadet, Rabbimizle sevgi iletişimini kurmak ve sürdürmek demektir. Hele de namaz…
İçinde bütün ibadetleri bulunduran temel kulluk borcu… Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem tarafından, akıp giden tertemiz bir ırmağa benzetilmiştir. Günde beş defa, evinin önünden akıp giden bu ırmakta yıkanan kişi kirli kalır mı?
İbadetin tekrarı ve sıklığı, manevi temizliğe, tazelenmeye, yenilenmeye verilen önemi gösterir. Oysaki insan olarak aldandık, hep görünür eskileri yeniledik. Hatta eşyayı eskimeden yenilemeyi sevdik. Her şeyimiz yeni, yepyeni olsun istedik ama manamız eskidi, kirlendi, özünü yitirdi; biz bunu hissetmedik bile. Çünkü gözümüz maddiyattaki yeniler için dört açılmış, buna mukabil kalp gözümüz de şaşılaşmış.
Mesela, hep yeni peşinde koşturan mümin, abdestin eskisiyle idare ediyor, namazı da bir şekilde aradan çıkarmaya çalışıyor.
Daima, “Eskiyi at, yenisini al!” diyen tüketim ekonomisi, sonunda insanı da tüketti. Çünkü fıtratı zorlayan bir hızla, insan hep bir yeniye ulaşma yarışındaydı. Bu yarış, insana ruhunu, gönlünü yenilemeyi unutturdu. Böylece, asıl insan yanını ihmal edenleri, hiçbir yenilik tatmin etmedi. Hatta atılanlar arasına ruh da katıldı.
Geriye ruhsuz, kalpsiz, yorgun, ümitsiz, bütünüyle dünyevileşmiş bir ceset kaldı. Bu haldeki ucubenin artık ne dönüp kendine bakacak hali vardı ne de yenilenecek gücü!
İman, aksiyondur
Müslüman böyle bir duruma düşmez, düşmemeli. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “İki günü birbirine eşit olan zarardadır” buyurmuştur. Bu hadisi, manevi anlamda da yorumlamak gerekir. Yani müslüman, daima dünden daha bilgili, daha ahlaklı, daha faziletli olmalı. Manevi gelişmişliği de sürekli olmalı ve hep ileriye doğru adım atmalı.
Bu gerçek, mümini hep harekete, hamleye yöneltmez mi? Durağan suların kokuştuğu gibi, miskin ve tembel mümin de manen kokuşur. İman, aksiyondur. Aksiyon, hamle, hareket, tazelik ve dolayısıyla yenilik demektir. Yunuscası, “Mümin, her dem yeniden doğar, hep tazedir, hiç usandırmaz.”
Bu hakikati anlamak için, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemi iyi anlamak gerekir. Hayatında hiç boş yoktur. Saniyelerine varıncaya kadar, hakkı verilerek yaşanmış bir hayat bırakmıştır bize. Hayatımız o hayatla hayatlanırsa, mayalanırsa, aşılanırsa, biz de yenilenmenin ve taze kalmanın sırrına ermiş oluruz.
Bıçağın nasıl bilenmeye ihtiyacı varsa insan ruhunun da yenilenmeye, aşka, şevke ihtiyacı vardır. Bu güzellik, durduk yere ve emeksiz yakalanamaz elbette. Aynı yöne dönmüş, zikirli, fikirli, ibadetli ortamlarda olmakla kolaylaşır. Tabii, oyundan, eğlenceden, internetten, televizyondan fırsat bulunabilirse!
14 Mart 2013 Perşembe
ALLAH’I, NASIL RAZI EDECEĞİZ?
Kıyamet gününde insanlar iki kısma ayrılacaktır. Birisi Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak suretiyle cenneti âlâda olacak, bir kısmı da neuzubillah Allah-u Zülcelal’in gazabına uğrayacak şekilde cehennemde azap göreceklerdir. Fakat Allah-u Zülcelal, daha dünyada iken orada gerçekleşecek olan hali, bize bu dünyada beyan etmiştir. Kim ne şekilde davranırsa Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanacak, ne şekilde de davranırsa cehennemin azabına müstahak olacak, dünyada iken Peygamberler göndermek suretiyle kelamını beyan etmiştir Allah-u Zülcelal…
Her insanın kendi nefsine hitap etmesi lazımdır. Allah Azze ve Celle insana seçim yapabilmesi için cüz-i ihtiyari vermiştir. “Bu cennet yolu, bu cehennem yolu; hangisini seçiyorsan seç” diye, tercihlerinde serbest bırakmak suretiyle, bir cüz-i ihtiyari bizlere nasip etmiştir.
Kıyamet gününde, amellerinin kaydedildiği kitapları sağ ellerine verilen kimseleri, bu ayet-i kerime de Allah Azze ve Celle şöyle beyan ediyor: “Kitabı sağ tarafından verilen: ‘Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum’ der. Artık o, meyveleri sarkmış yüce bir cennette, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.” (Hakka; 19-22)
Kitabı sağından verilmiş olanlar, ellerine aldıklarında; “Gelin benim kitabımı okuyun” diyorlar. Güzel şeyler yazılı, Allah-u Zülcelal’in rızasına sebep olacak salih ameller yazılı olduğu halde amel defterini alan kimseler, “Alın benim kitabımı okuyun. Çünkü ben, benim hesabımın karşıma geleceğini biliyordum” diyecekler. O kimseler cennet-i âlâda, razı olacakları şekilde, çok güzel bir hal, bir maişet ve davranış içinde olacaklardır. Böyle buyuruyor Allah-u Zülcelal…
Bir kimse, kıyamet gününde amel defterinin önüne geleceğini, kendisiyle hesap görüleceğini bilirse salih ameller yapacaktır. Onun için akıllı olan kimse, amel-i salih yapacak ve hazırlık yapacaktır. Allah-u Zülcelal haber veriyor. Hesapla karşılaşacağını bilen kul: “Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” diyecek. “Hesapla karşılaşacağımı bildiğim için hazırlık yapmıştım” diyecektir.
Milim dahi şüphemiz yoktur
Elhamdulillah, hepimizin aklı vardır, imanımız vardır, inancımız vardır. Ayet-i kerimeye göre bir milim dahi şüphe yoktur, mutlaka bu hesap önümüze gelecektir, bize sorulacaktır, hesaba çekileceğiz! Amma nasıl bir günde? Öyle korkulacak bir gündür ki o gün anlatılmaz. Fakat o günün Sahibi çok merhamet sahibidir. Çok korkunç bir gündür fakat o günün Sahibi de çok merhametlidir.
“… Rahmetim her şeyi kaplamıştır (kuşatmıştır).” (A’râf; 156) buyuruyor Allah-u Zülcelal. Allah’ın rahmetine umudumuz vardır bizim.
Madem önümüzde böyle ölüm gibi bir hakikat vardır bizi bekleyen… Her gün ömrümüz eksiliyor. Madem nefesler bize sayıyla verilmiştir ve her gün bu nefesleri tüketiyoruz ve ölüp hesaba çekileceğiz… Bu ölüm için, insan nasıl hazırlık yapmayacak, karşılaşacağı hesap için hazırlanmayacaktır? Nasıl, Allah-u Zülcelal’in intikamından korkmuyor da günahlara devam ediyor?
İşlediği günahlar için bir ceza olduğunu bildiği halde, nasıl amelini güzel yapmıyor ve nasıl Allah-u Zülcelal’in razı olacağı salih amelleri yapmak için gayret sarf etmiyor?
Sevinen insanlardan olmak için…
Allah-u Zülcelal’in ayet-i kerimede bildirdiği sevinen kimselerden olmak istiyorsak, uymamız gereken bazı kurallar vardır. Bunlara uyarsak, inşaallah biz de o kimselerden oluruz.
Birincisi; nefsi hesaba çekmek, kalbi temizlemektir. İnsan, hesaba çekilmeden önce, kendi nefsini hesaba çekmelidir. Allah-u Zülcelal’in huzurunda hesaba çekilmeden evvel, az çok, o hesap günü için kendi nefsimizle hesap görmeli, kendi nefsimize hitap ederek, ona Allah-u Zülcelal’in razı olduğu hayırları yapmasını nasihat etmeliyiz.
Seyyidimiz İmam-ı Ömer radıyallahu anhu: “Hesaba çekilmeden evvel nefsinizle hesaplaşınız, onu hesaba çekiniz.” demiştir.
Allah-u Zülcelal’in huzuruna varmadan önce, Allah bizimle hesap görmeden önce, bizim kendi nefsimizle hesap görmemiz lazımdır. Kim, bu dünyada kendi nefsi ile hesap görürse onun kıyamet gününde hesabı hafif olacaktır. Amma kim de önüne ne gelirse yaparsa hesabı ağır olacaktır. Çünkü Allah-u Zülcelal, milimi milimine, hiçbir zaman, bir saniye dahi olsa insanlardan gafil kalmıyor. Bahusus insanın kalbine bakıyor. Kalp nazargah-ı ilahidir. Allah kalplere bakar. Orasını Allah-u Zülcelal için, Allah-u Zülcelal’in rızası için çok temiz tutmak lazımdır.
İnsan çok zayıf olduğu halde; kalbini, nefsini heva ve hevesinden, kötü ve mezmum sıfatlardan temizler, nefsiyle de Allah rızası için hesap görürse Allah da ona yardım edecektir.
Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede haber veriyor: “İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” Biz bu zayıflığımızla, Allah rızası için kendi nefsimizle mücadele edersek, bir hata yaptığında, “Yanlış yapıyorsun, Allah için ben bunu kabul etmem senden!” der, nasıl insan bir düşmana tepki gösteriyor ya, öyle biz de nefsimize tepki gösterir, ona karşı mücadele edersek, Allah-u Zülcelal bizi görüyor, bize yardım edecektir.
Düştüğümüz hatalardan, günahlardan rahatsız oluyoruz, günah işlemek istemiyoruz, günaha düştüğümüz zaman, hemen tevbe ederek Allah’ın rahmetine kaçıyoruz… İşte, biz böyle olursak Allah-u Zülcelal, eksiklerimizi tamamlayacaktır inşaallahu teâlâ.
Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için gayret göstermemiz lazımdır, mahzun (hüzünlü) olmamız lazımdır bunun için.
Her fiil ve işte Allah’ın rızasını gözetmeli
İkincisi; bütün yapılan işlerde, konuşmalarda ve fiillerde, daima Allah’ın rızasını gözetmektir.
İnsan, bir şey yaptığı zaman, niyeti Allah’ın rızası olursa her ne yaparsa -meşru olan- hep sevap kazanacaktır. Konuştuğu zaman, “Bu konuşmamdan Allah razıdır… Allah için konuşuyorum.” Bir şey yaptığı zaman, “Bu yaptığımdan da Allah razıdır, Allah için yapıyorum” diye düşünecektir. Amma meşru olmayan bir şeyle de karşılaştığı zaman “Bundan Allah razı değildir, Allah için bunu terk etmem, bunu yapmamam lazımdır” diye düşünmelidir. O zaman da Allah kulundan razı oluyor.
Bütün yaptığımız işlerde ve fiillerde, yapmak için ve yapmamak için hepsi de Allah rızası için olursa Allah-u Zülcelal de bizden razı olur inşaallah. Yeter ki biz, Allah-u Zülcelal’in rızasını gözetelim.
Üçüncüsü, kalpten Allah’a ve kullarına karşı muhabbet duymak ve bütün kullarına karşı merhametli olmak için gayret göstermektir. İnsan bunun için gayret ederse o zaman, Allah-u Zülcelal de kendi muhabbetini ve rahmetini kulunun üzerine nazil edecek (indirecek) ve o kul da merhametli olacaktır. Kıyamet gününde de Allah-u Zülcelal, başkalarına merhametli olduğu için o kuluna merhametle muamele edecektir inşaallah.
Allah-u Zülcelal, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem için “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor.
Biz de böyle herkese merhametle, şefkatle davranırsak ve Allah rızası için seversek Allah-u Zülcelal’in, Hazreti Peygamber için açtığı bu rahmet kapısından istifade ederiz, bize de nasip edecektir inşaallah.
Dördüncüsü; Allah-u Zülcelal’in sevdiği; yumuşak huylu, hilm sahibi, sehl sahibi, başkalarına kolaylık gösteren kimselerden olmaktır. Hadis-i şeriflerde geçiyor. Onlara, “cana yakın” diyoruz; “Cana yakındır, sehldir, yumuşaktır” diye, Cennet ehlini vasfetmiştir Hazreti Peygamber aleyhisselam...
Allah, neyi seviyorsa onu sevmeliyiz!
Allah-u Zülcelal neyi seviyorsa bizim de onu sevmemiz lazımdır, o şekilde yapmamız lazımdır. Daima merhameti sevmiş Allah-u Zülcelal.
Bakın, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz anlatıyor. Hadis-i kudsi şerifinde Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü aziz ve celil olan Allah şöyle buyuracak:
- Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Kul diyecek:
- Ey Rabbim, sen Rabbu’l-Âlemin iken, ben seni nasıl ziyaret ederim? Rab Teâlâ buyuracak:
- Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eğer onu ziyaret etseydin, yanında beni bulacaktın? Rab Teâlâ diyecek:
- Ey Âdemoğlu! Ben senden yiyecek istedim ama sen beni doyurmadın! Kul diyecek:
- Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki âlemlerin Rabbisin? Rab Teâlâ buyuracak:
- Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin Ben onu yanımda bulacaktım. Rab Teâlâ buyuracak:
- Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin! Kul diyecek:
- Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki Âlemlerin Rabbisin! Rab Teâlâ diyecek:
- Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın bunu benim yanımda (bir amel olarak) bulacaktın!” (Müslim)
İşte böyle, Allah-u Zülcelal neyi seviyorsa biz de onu sevelim inşaallah. Biz böyle yaparsak Allah-u Zülcelal de bize merhametiyle muamele edecektir inşaallah.
“Allah beni görüyor, gözetliyor!”
Kalbimizi Allah-u Zülcelal’in huzurunda, daima teyakkuzda tutmamız lazımdır. “Allah daima beni görüyor, gözetliyor” diye, Allah-u Zülcelâl ile murakabeli olmamız lazımdır. Bu çok önemlidir.
İnsanın önüne ansızın bir mesele geliyor, konuşması icab ediyor bakıyorum hemen konuşuyor. Karşısına geleni hemen yapıyor ama sonra bakıyor, o yaptığı da konuştuğu da yanlıştır. O zaman, hem konuşmalarımızdan önce hem de yapacağımız şeylerden önce, bir miktar duraklayalım ve düşünelim: “Allah bundan razı mıdır, razı değil midir?”
O konuşmamızdan eğer Allah razı olursa konuşalım. O yapacağımız fiilden eğer Allah razı ise onu yapalım. Yok; razı değilse, olmayacağı bir şey ise yapmayalım. Acele etmeyelim o gibi şeylerde. Allah-u Zülcelal ile daima murakabeli olalım…
Görüyoruz bir kimse öldüğü zaman, kıyameti koparıyorlar yakınları değil mi, üzülüyorlar. Zaten o bir gün ölecekti. Ama bir kalp ölürse; bir kalp Allah-u Zülcelal’in rızasından uzaklaşıp rahmetinden mahrum kalıp ölürse, inancı zayıflarsa, gitgide bakıyorsun ki ateist oluyor,
inanmıyorlar neuzubillah. Hiç o kalbe bir şey demiyorlar. Öldü bak, o da öldü ama o ölüm, bu dünyadaki ölümden daha azim bir şeydir. Ahiret bakımından insan ölürse çok büyük bir şeydir yani. Ebed’ül-Ebed, baki olarak Allah’ın gazabına uğrayacak, cehennem azabının içinde olacaktır.
Ama dünyadaki olan musibet (ölüm) öyle değildir. Vücut ölüyor. Zaten ölecektir bir gün. Ya bugün, ya yarın. Normaldir, herkes ölüyor ama o, kalbin ölmesi, çok büyük bir musibettir.
İbrahim b. Edhem rahmetullahi aleyhi ne güzel söylüyor bakın: “Benim Allah’tan istediğim; matlubum, himmetim, kastım, elde etmek için gayret ettiğim şey sadece, “Beni, kendi Zatına âşık olan kullarından etsin, onu bana versin. Daima ben Allah-u Zülcelal’i isteyecek bir hal üzere olmak istiyorum.”
Dünyadaki; paradır, yemektir, sudur, keyf ü sefadır, ne olursa olsun, dünyada ben bunları istemiyorum. Sadece benim kalbime, kendisini isteyen bir aşk versin.
Bunu sanki hiç bir şey değilmiş, önemsizmiş gibi anlatıyoruz... Ne mutlu ona!...
Sen böyle talip olduğun zaman, Allah’ın zatının aşkına talip olduğun zaman, Allah’a dost olduğun zaman, aslında bütün kâinata talip oluyorsun. Sanki kâinatın reisi, cihan padişahı olmuşsun gibidir.
Azrail aleyhisselam ruhunu kabzetmek için geldiği zaman, sana “Merhaba” diyecek, kabire girdiğin zaman kabir sana, “Merhaba” diyecek. Zira hepsi sana dost oluyor. Çünkü sen, bütün kâinatın ve onların sahibi olan Allah’a dost olmuşsun.
Yunus aleyhisselam misali isteyelim!
İnsan, Allah-u Zülcelal’in aşkına müşteri olduğu zaman, O’nun zatına talip olup Allah’a dost olduğu zaman, Allah-u Zülcelal’i hakiki manada sevdiği zaman, bütün kâinat onun oluyor. Bütün kâinat ona dost oluyor… Bunun tersi olduğu zaman da sen bütün dünyayı küçük bir şeye karşılık satmış gibi oluyorsun!
Öyleyse daha vakit varken, Allah’a dost olmak için kalbimizle biz, Rabbimize yönelelim, bütün azalarımız da ona tabii olacaktır inşaallah. Kalbimizle Allah-u Zülcelal’e yöneldiğimiz zaman, bütün azalarımızda onunla yönelecektir.
Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimiz buyurmuşlar: “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” (Buhari)
Kalbin ıslahı, bizim için çok mühimdir. Kalbimizi Allah-u Zülcelal’e teslim edelim ve “Ya Rabbi, bu bir et parçasıdır, sen yaratmışsın onu. Ben bunu, Sana teslim ettim, bunu ıslah et!” diye Allah’a yalvaralım. Allah için hiç bir şey zor değildir, Allah her şeye kadirdir. Samimi olarak Allah-u Zülcelal’den istersek kalbimizi ıslah edecektir. Yeter ki samimi olalım.
O büyük denizin içinde, karanlık gecede, balığın karnında mahkûm kalan Yunus aleyhisselam gibi Allah’a yalvaralım, mutlaka Allah-u Zülcelal verecektir inşaallah-u teâlâ.
Yunus aleyhisselam, yalnız Allah’a güvendi ve Allah’tan başka ne varsa her şeyden ve herkesten umutsuz oldu. Yoksa o balığın karnında, bir beşer olarak kim onu kurtaracaktı? Sadece ve sadece Allah’ı bildi. Ve bütün kalbiyle Allah’a güvenerek, Allah’a itimad ederek “Lailahe illa ente subhaneke innî kûntû minezzalimin” dedi. Allah da onu kurtardı.
Böyle işte… Allah-u azze ve celle her şeye kadirdir, her şeyi ondan isteyelim inşaallahu teâlâ.
Velhasıl, kim, daha bu dünya da iken kendi amel defterinin kendisine verileceğini bilerek hareket eder ve kendi hesabını görürse Allah-u Zülcelal’in huzuruna bembeyaz (nurani) bir yüzle gidecektir.
Tevbenin kıymetini herkese anlatalım
Düşünün ki amel defterinizin her bir sayfası, sabahtan akşama kadar bir gündür. Sabahtan akşama kadar, hayır ve şer namına ne yaparsanız oraya yazılmaktadır. Sen de bunu bilerek hareket eder, hayır ve salih amel yaparsan kıyamet gününde senin defterinde güzel olacaktır.
Hata yapmışsan bile “Elhamdulillah” diyecek, şükredeceksin. Çünkü Allah sana tevbe etme fırsatını vermiştir. Hata yaparsak tevbe edersek sevaptır, sevap yaparsak zaten sevaptır. Onun için biz tevbenin kıymetini bilelim.
Her zaman söylüyorum bunu, ailemizden başlayarak komşularımıza, akrabalarımıza ve tüm mümin kardeşlerimize tevbenin kıymetini anlatalım.
Bakmayın siz, dinimize yabancı olmuşuz biz, tevbenin kıymetini bilmiyoruz. Yoksa tevbe insan için kurtuluştur. O olmasa kimse kendini kurtaramaz, özellikle de bu ahirzamanda. Çarşılar, denizler misali günahtır. Denize gir de ıslanma bakalım... Mümkün müdür?
Günah işlediğin zaman, tevbe edersen Allah-u Zülcelâl affeder. Elimizden geldiği kadar, biz kendimizi günahlara karşı muhafaza edelim ama olabilir ki nefsimize mağlup olup tekrar günaha düşebiliriz. O zaman hemen tevbeye kaçalım. Allah-u Zülcelal, tevbeyi sevmiştir, tevbe edenleri seviyor.
Ayet-i Kerime de buyuruluyor: “Şüphesiz Allah, çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara; 222)
İnsan, günlük olarak amel defterine yazılacakları göz önünde bulundurarak, sabahtan akşama kadar ne yapacağını ve ne yaptığını hesap etmezse, muhasebesini yapmazsa, önüne ne gelirse yaparsa –neuzubillah- çok pişman olacaktır.
Ona bu ayet-i kerimedeki gibi, “Oku kitabını! Hesap görücü olarak, bugün sana nefsin yeter!” denildiği zaman, onun eli, gözü, dili, bütün azaları şahitlik yapacaktır. Ne günah yapmışsa ortaya çıkacaktır. Bu dünyada soru yok, cevap lazım değildir! Ama ahirette soru vardır ve cevap lazımdır ona…
İşte bu yüzden, Allah-u Zülcelal’in bize vermiş olduğu bu tevbe nimetinin kıymetini bilelim. Daima, mümin kardeşlerimize de tevbe etmek nasip olsun diye, Allah rızası için anlatmak suretiyle hizmet edelim.
İslam ahlakı, dünyayı cennet yapıyor
Biz bir kimseyi tevbeye davet edersek, o da bu davetimize icabet ederse o kardeşimizi şeytanın yolundan almış, Allah’ın yoluna girmesine vesile olmuş oluyoruz. İnsanlara emri’l-bil-ma’ruf nehy’i-ani’l-münker yapmış oluyoruz. Bu, Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gidiyor. İnsanlara iyiliği emretmek ve onları kötülükten alıkoymak vahyin bereketidir. O bereket, yeryüzünden kalkarsa her şeyin bereketi kalkar ve insanlar hayvan gibi olurlar. (Böyle bir surumda,) kim kime galip gelirse onu mağlup edecek, kim kime vurabilirse ona vuracaktır.
Ama Allah’ın emir ve nehiyleri yeryüzünde uygulanırsa yeryüzü cennet olacaktır. Her zaman söylüyorum. Bir kimsenin komşusu iyi olursa bir başka yere gittiği zaman “Benim komşum benim evime, namusuma bekçidir, nöbetçidir” diyecek, hiç korkmayacak, rahat edecektir. Ama kötü olursa uyuyamaz ki,“Acaba benim evime, namusuma ne yapar?” diye endişe edecektir.
İslam ahlakı, dünyayı böyle cennet yapıyor. Şeytanın ahlakı ise tam onun tersidir. Onun için biz, böyle bozulmuş olan mümin kardeşlerimizi; Kur’an ahlakına, güzel ahlaka davet edersek, onlar da Kur’an ahlakına gelirlerse, bu da Allah-u Zülcelal’in hoşuna gidiyor.
Allah tevbeyi sevmiştir. Tevbe edenleri de sevmiştir. Onun için tevbeye sarılalım. Devamlı tevbe halinde olalım. “Ben her zaman hata sahibiyim. Günah işlemediysem de gaflete düştüm, bu da bir hatadır tevbe etmem lazımdır” diye, pişman olalım.
“Ben öyle istiyorum ki ya Rabbi, ben devamlı zikrinle huzurlu olayım” diyelim. Ama içten yanalım, öyle isteyelim. Biz böyle yaparsak ben inanıyorum ki Allah-u Zülcelal, bizi devamlı zikriyle meşgul olanlardan sayacak, sanki bütün zamanlarımızda, devamlı zikir halindeymişiz gibi bizden bunu kabul edecektir inşaallah.
Allah-u Zülcelal hepimizi, razı olacağı salih amellerle meşgul etsin, nefsimize teslim etmesin. Bizi hayırlarda kullansın inşaallah. (Âmin)
Her insanın kendi nefsine hitap etmesi lazımdır. Allah Azze ve Celle insana seçim yapabilmesi için cüz-i ihtiyari vermiştir. “Bu cennet yolu, bu cehennem yolu; hangisini seçiyorsan seç” diye, tercihlerinde serbest bırakmak suretiyle, bir cüz-i ihtiyari bizlere nasip etmiştir.
Kıyamet gününde, amellerinin kaydedildiği kitapları sağ ellerine verilen kimseleri, bu ayet-i kerime de Allah Azze ve Celle şöyle beyan ediyor: “Kitabı sağ tarafından verilen: ‘Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum’ der. Artık o, meyveleri sarkmış yüce bir cennette, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.” (Hakka; 19-22)
Kitabı sağından verilmiş olanlar, ellerine aldıklarında; “Gelin benim kitabımı okuyun” diyorlar. Güzel şeyler yazılı, Allah-u Zülcelal’in rızasına sebep olacak salih ameller yazılı olduğu halde amel defterini alan kimseler, “Alın benim kitabımı okuyun. Çünkü ben, benim hesabımın karşıma geleceğini biliyordum” diyecekler. O kimseler cennet-i âlâda, razı olacakları şekilde, çok güzel bir hal, bir maişet ve davranış içinde olacaklardır. Böyle buyuruyor Allah-u Zülcelal…
Bir kimse, kıyamet gününde amel defterinin önüne geleceğini, kendisiyle hesap görüleceğini bilirse salih ameller yapacaktır. Onun için akıllı olan kimse, amel-i salih yapacak ve hazırlık yapacaktır. Allah-u Zülcelal haber veriyor. Hesapla karşılaşacağını bilen kul: “Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” diyecek. “Hesapla karşılaşacağımı bildiğim için hazırlık yapmıştım” diyecektir.
Milim dahi şüphemiz yoktur
Elhamdulillah, hepimizin aklı vardır, imanımız vardır, inancımız vardır. Ayet-i kerimeye göre bir milim dahi şüphe yoktur, mutlaka bu hesap önümüze gelecektir, bize sorulacaktır, hesaba çekileceğiz! Amma nasıl bir günde? Öyle korkulacak bir gündür ki o gün anlatılmaz. Fakat o günün Sahibi çok merhamet sahibidir. Çok korkunç bir gündür fakat o günün Sahibi de çok merhametlidir.
“… Rahmetim her şeyi kaplamıştır (kuşatmıştır).” (A’râf; 156) buyuruyor Allah-u Zülcelal. Allah’ın rahmetine umudumuz vardır bizim.
Madem önümüzde böyle ölüm gibi bir hakikat vardır bizi bekleyen… Her gün ömrümüz eksiliyor. Madem nefesler bize sayıyla verilmiştir ve her gün bu nefesleri tüketiyoruz ve ölüp hesaba çekileceğiz… Bu ölüm için, insan nasıl hazırlık yapmayacak, karşılaşacağı hesap için hazırlanmayacaktır? Nasıl, Allah-u Zülcelal’in intikamından korkmuyor da günahlara devam ediyor?
İşlediği günahlar için bir ceza olduğunu bildiği halde, nasıl amelini güzel yapmıyor ve nasıl Allah-u Zülcelal’in razı olacağı salih amelleri yapmak için gayret sarf etmiyor?
Sevinen insanlardan olmak için…
Allah-u Zülcelal’in ayet-i kerimede bildirdiği sevinen kimselerden olmak istiyorsak, uymamız gereken bazı kurallar vardır. Bunlara uyarsak, inşaallah biz de o kimselerden oluruz.
Birincisi; nefsi hesaba çekmek, kalbi temizlemektir. İnsan, hesaba çekilmeden önce, kendi nefsini hesaba çekmelidir. Allah-u Zülcelal’in huzurunda hesaba çekilmeden evvel, az çok, o hesap günü için kendi nefsimizle hesap görmeli, kendi nefsimize hitap ederek, ona Allah-u Zülcelal’in razı olduğu hayırları yapmasını nasihat etmeliyiz.
Seyyidimiz İmam-ı Ömer radıyallahu anhu: “Hesaba çekilmeden evvel nefsinizle hesaplaşınız, onu hesaba çekiniz.” demiştir.
Allah-u Zülcelal’in huzuruna varmadan önce, Allah bizimle hesap görmeden önce, bizim kendi nefsimizle hesap görmemiz lazımdır. Kim, bu dünyada kendi nefsi ile hesap görürse onun kıyamet gününde hesabı hafif olacaktır. Amma kim de önüne ne gelirse yaparsa hesabı ağır olacaktır. Çünkü Allah-u Zülcelal, milimi milimine, hiçbir zaman, bir saniye dahi olsa insanlardan gafil kalmıyor. Bahusus insanın kalbine bakıyor. Kalp nazargah-ı ilahidir. Allah kalplere bakar. Orasını Allah-u Zülcelal için, Allah-u Zülcelal’in rızası için çok temiz tutmak lazımdır.
İnsan çok zayıf olduğu halde; kalbini, nefsini heva ve hevesinden, kötü ve mezmum sıfatlardan temizler, nefsiyle de Allah rızası için hesap görürse Allah da ona yardım edecektir.
Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede haber veriyor: “İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” Biz bu zayıflığımızla, Allah rızası için kendi nefsimizle mücadele edersek, bir hata yaptığında, “Yanlış yapıyorsun, Allah için ben bunu kabul etmem senden!” der, nasıl insan bir düşmana tepki gösteriyor ya, öyle biz de nefsimize tepki gösterir, ona karşı mücadele edersek, Allah-u Zülcelal bizi görüyor, bize yardım edecektir.
Düştüğümüz hatalardan, günahlardan rahatsız oluyoruz, günah işlemek istemiyoruz, günaha düştüğümüz zaman, hemen tevbe ederek Allah’ın rahmetine kaçıyoruz… İşte, biz böyle olursak Allah-u Zülcelal, eksiklerimizi tamamlayacaktır inşaallahu teâlâ.
Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için gayret göstermemiz lazımdır, mahzun (hüzünlü) olmamız lazımdır bunun için.
Her fiil ve işte Allah’ın rızasını gözetmeli
İkincisi; bütün yapılan işlerde, konuşmalarda ve fiillerde, daima Allah’ın rızasını gözetmektir.
İnsan, bir şey yaptığı zaman, niyeti Allah’ın rızası olursa her ne yaparsa -meşru olan- hep sevap kazanacaktır. Konuştuğu zaman, “Bu konuşmamdan Allah razıdır… Allah için konuşuyorum.” Bir şey yaptığı zaman, “Bu yaptığımdan da Allah razıdır, Allah için yapıyorum” diye düşünecektir. Amma meşru olmayan bir şeyle de karşılaştığı zaman “Bundan Allah razı değildir, Allah için bunu terk etmem, bunu yapmamam lazımdır” diye düşünmelidir. O zaman da Allah kulundan razı oluyor.
Bütün yaptığımız işlerde ve fiillerde, yapmak için ve yapmamak için hepsi de Allah rızası için olursa Allah-u Zülcelal de bizden razı olur inşaallah. Yeter ki biz, Allah-u Zülcelal’in rızasını gözetelim.
Üçüncüsü, kalpten Allah’a ve kullarına karşı muhabbet duymak ve bütün kullarına karşı merhametli olmak için gayret göstermektir. İnsan bunun için gayret ederse o zaman, Allah-u Zülcelal de kendi muhabbetini ve rahmetini kulunun üzerine nazil edecek (indirecek) ve o kul da merhametli olacaktır. Kıyamet gününde de Allah-u Zülcelal, başkalarına merhametli olduğu için o kuluna merhametle muamele edecektir inşaallah.
Allah-u Zülcelal, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem için “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor.
Biz de böyle herkese merhametle, şefkatle davranırsak ve Allah rızası için seversek Allah-u Zülcelal’in, Hazreti Peygamber için açtığı bu rahmet kapısından istifade ederiz, bize de nasip edecektir inşaallah.
Dördüncüsü; Allah-u Zülcelal’in sevdiği; yumuşak huylu, hilm sahibi, sehl sahibi, başkalarına kolaylık gösteren kimselerden olmaktır. Hadis-i şeriflerde geçiyor. Onlara, “cana yakın” diyoruz; “Cana yakındır, sehldir, yumuşaktır” diye, Cennet ehlini vasfetmiştir Hazreti Peygamber aleyhisselam...
Allah, neyi seviyorsa onu sevmeliyiz!
Allah-u Zülcelal neyi seviyorsa bizim de onu sevmemiz lazımdır, o şekilde yapmamız lazımdır. Daima merhameti sevmiş Allah-u Zülcelal.
Bakın, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz anlatıyor. Hadis-i kudsi şerifinde Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü aziz ve celil olan Allah şöyle buyuracak:
- Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Kul diyecek:
- Ey Rabbim, sen Rabbu’l-Âlemin iken, ben seni nasıl ziyaret ederim? Rab Teâlâ buyuracak:
- Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eğer onu ziyaret etseydin, yanında beni bulacaktın? Rab Teâlâ diyecek:
- Ey Âdemoğlu! Ben senden yiyecek istedim ama sen beni doyurmadın! Kul diyecek:
- Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki âlemlerin Rabbisin? Rab Teâlâ buyuracak:
- Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin Ben onu yanımda bulacaktım. Rab Teâlâ buyuracak:
- Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin! Kul diyecek:
- Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki Âlemlerin Rabbisin! Rab Teâlâ diyecek:
- Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın bunu benim yanımda (bir amel olarak) bulacaktın!” (Müslim)
İşte böyle, Allah-u Zülcelal neyi seviyorsa biz de onu sevelim inşaallah. Biz böyle yaparsak Allah-u Zülcelal de bize merhametiyle muamele edecektir inşaallah.
“Allah beni görüyor, gözetliyor!”
Kalbimizi Allah-u Zülcelal’in huzurunda, daima teyakkuzda tutmamız lazımdır. “Allah daima beni görüyor, gözetliyor” diye, Allah-u Zülcelâl ile murakabeli olmamız lazımdır. Bu çok önemlidir.
İnsanın önüne ansızın bir mesele geliyor, konuşması icab ediyor bakıyorum hemen konuşuyor. Karşısına geleni hemen yapıyor ama sonra bakıyor, o yaptığı da konuştuğu da yanlıştır. O zaman, hem konuşmalarımızdan önce hem de yapacağımız şeylerden önce, bir miktar duraklayalım ve düşünelim: “Allah bundan razı mıdır, razı değil midir?”
O konuşmamızdan eğer Allah razı olursa konuşalım. O yapacağımız fiilden eğer Allah razı ise onu yapalım. Yok; razı değilse, olmayacağı bir şey ise yapmayalım. Acele etmeyelim o gibi şeylerde. Allah-u Zülcelal ile daima murakabeli olalım…
Görüyoruz bir kimse öldüğü zaman, kıyameti koparıyorlar yakınları değil mi, üzülüyorlar. Zaten o bir gün ölecekti. Ama bir kalp ölürse; bir kalp Allah-u Zülcelal’in rızasından uzaklaşıp rahmetinden mahrum kalıp ölürse, inancı zayıflarsa, gitgide bakıyorsun ki ateist oluyor,
inanmıyorlar neuzubillah. Hiç o kalbe bir şey demiyorlar. Öldü bak, o da öldü ama o ölüm, bu dünyadaki ölümden daha azim bir şeydir. Ahiret bakımından insan ölürse çok büyük bir şeydir yani. Ebed’ül-Ebed, baki olarak Allah’ın gazabına uğrayacak, cehennem azabının içinde olacaktır.
Ama dünyadaki olan musibet (ölüm) öyle değildir. Vücut ölüyor. Zaten ölecektir bir gün. Ya bugün, ya yarın. Normaldir, herkes ölüyor ama o, kalbin ölmesi, çok büyük bir musibettir.
İbrahim b. Edhem rahmetullahi aleyhi ne güzel söylüyor bakın: “Benim Allah’tan istediğim; matlubum, himmetim, kastım, elde etmek için gayret ettiğim şey sadece, “Beni, kendi Zatına âşık olan kullarından etsin, onu bana versin. Daima ben Allah-u Zülcelal’i isteyecek bir hal üzere olmak istiyorum.”
Dünyadaki; paradır, yemektir, sudur, keyf ü sefadır, ne olursa olsun, dünyada ben bunları istemiyorum. Sadece benim kalbime, kendisini isteyen bir aşk versin.
Bunu sanki hiç bir şey değilmiş, önemsizmiş gibi anlatıyoruz... Ne mutlu ona!...
Sen böyle talip olduğun zaman, Allah’ın zatının aşkına talip olduğun zaman, Allah’a dost olduğun zaman, aslında bütün kâinata talip oluyorsun. Sanki kâinatın reisi, cihan padişahı olmuşsun gibidir.
Azrail aleyhisselam ruhunu kabzetmek için geldiği zaman, sana “Merhaba” diyecek, kabire girdiğin zaman kabir sana, “Merhaba” diyecek. Zira hepsi sana dost oluyor. Çünkü sen, bütün kâinatın ve onların sahibi olan Allah’a dost olmuşsun.
Yunus aleyhisselam misali isteyelim!
İnsan, Allah-u Zülcelal’in aşkına müşteri olduğu zaman, O’nun zatına talip olup Allah’a dost olduğu zaman, Allah-u Zülcelal’i hakiki manada sevdiği zaman, bütün kâinat onun oluyor. Bütün kâinat ona dost oluyor… Bunun tersi olduğu zaman da sen bütün dünyayı küçük bir şeye karşılık satmış gibi oluyorsun!
Öyleyse daha vakit varken, Allah’a dost olmak için kalbimizle biz, Rabbimize yönelelim, bütün azalarımız da ona tabii olacaktır inşaallah. Kalbimizle Allah-u Zülcelal’e yöneldiğimiz zaman, bütün azalarımızda onunla yönelecektir.
Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimiz buyurmuşlar: “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” (Buhari)
Kalbin ıslahı, bizim için çok mühimdir. Kalbimizi Allah-u Zülcelal’e teslim edelim ve “Ya Rabbi, bu bir et parçasıdır, sen yaratmışsın onu. Ben bunu, Sana teslim ettim, bunu ıslah et!” diye Allah’a yalvaralım. Allah için hiç bir şey zor değildir, Allah her şeye kadirdir. Samimi olarak Allah-u Zülcelal’den istersek kalbimizi ıslah edecektir. Yeter ki samimi olalım.
O büyük denizin içinde, karanlık gecede, balığın karnında mahkûm kalan Yunus aleyhisselam gibi Allah’a yalvaralım, mutlaka Allah-u Zülcelal verecektir inşaallah-u teâlâ.
Yunus aleyhisselam, yalnız Allah’a güvendi ve Allah’tan başka ne varsa her şeyden ve herkesten umutsuz oldu. Yoksa o balığın karnında, bir beşer olarak kim onu kurtaracaktı? Sadece ve sadece Allah’ı bildi. Ve bütün kalbiyle Allah’a güvenerek, Allah’a itimad ederek “Lailahe illa ente subhaneke innî kûntû minezzalimin” dedi. Allah da onu kurtardı.
Böyle işte… Allah-u azze ve celle her şeye kadirdir, her şeyi ondan isteyelim inşaallahu teâlâ.
Velhasıl, kim, daha bu dünya da iken kendi amel defterinin kendisine verileceğini bilerek hareket eder ve kendi hesabını görürse Allah-u Zülcelal’in huzuruna bembeyaz (nurani) bir yüzle gidecektir.
Tevbenin kıymetini herkese anlatalım
Düşünün ki amel defterinizin her bir sayfası, sabahtan akşama kadar bir gündür. Sabahtan akşama kadar, hayır ve şer namına ne yaparsanız oraya yazılmaktadır. Sen de bunu bilerek hareket eder, hayır ve salih amel yaparsan kıyamet gününde senin defterinde güzel olacaktır.
Hata yapmışsan bile “Elhamdulillah” diyecek, şükredeceksin. Çünkü Allah sana tevbe etme fırsatını vermiştir. Hata yaparsak tevbe edersek sevaptır, sevap yaparsak zaten sevaptır. Onun için biz tevbenin kıymetini bilelim.
Her zaman söylüyorum bunu, ailemizden başlayarak komşularımıza, akrabalarımıza ve tüm mümin kardeşlerimize tevbenin kıymetini anlatalım.
Bakmayın siz, dinimize yabancı olmuşuz biz, tevbenin kıymetini bilmiyoruz. Yoksa tevbe insan için kurtuluştur. O olmasa kimse kendini kurtaramaz, özellikle de bu ahirzamanda. Çarşılar, denizler misali günahtır. Denize gir de ıslanma bakalım... Mümkün müdür?
Günah işlediğin zaman, tevbe edersen Allah-u Zülcelâl affeder. Elimizden geldiği kadar, biz kendimizi günahlara karşı muhafaza edelim ama olabilir ki nefsimize mağlup olup tekrar günaha düşebiliriz. O zaman hemen tevbeye kaçalım. Allah-u Zülcelal, tevbeyi sevmiştir, tevbe edenleri seviyor.
Ayet-i Kerime de buyuruluyor: “Şüphesiz Allah, çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara; 222)
İnsan, günlük olarak amel defterine yazılacakları göz önünde bulundurarak, sabahtan akşama kadar ne yapacağını ve ne yaptığını hesap etmezse, muhasebesini yapmazsa, önüne ne gelirse yaparsa –neuzubillah- çok pişman olacaktır.
Ona bu ayet-i kerimedeki gibi, “Oku kitabını! Hesap görücü olarak, bugün sana nefsin yeter!” denildiği zaman, onun eli, gözü, dili, bütün azaları şahitlik yapacaktır. Ne günah yapmışsa ortaya çıkacaktır. Bu dünyada soru yok, cevap lazım değildir! Ama ahirette soru vardır ve cevap lazımdır ona…
İşte bu yüzden, Allah-u Zülcelal’in bize vermiş olduğu bu tevbe nimetinin kıymetini bilelim. Daima, mümin kardeşlerimize de tevbe etmek nasip olsun diye, Allah rızası için anlatmak suretiyle hizmet edelim.
İslam ahlakı, dünyayı cennet yapıyor
Biz bir kimseyi tevbeye davet edersek, o da bu davetimize icabet ederse o kardeşimizi şeytanın yolundan almış, Allah’ın yoluna girmesine vesile olmuş oluyoruz. İnsanlara emri’l-bil-ma’ruf nehy’i-ani’l-münker yapmış oluyoruz. Bu, Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gidiyor. İnsanlara iyiliği emretmek ve onları kötülükten alıkoymak vahyin bereketidir. O bereket, yeryüzünden kalkarsa her şeyin bereketi kalkar ve insanlar hayvan gibi olurlar. (Böyle bir surumda,) kim kime galip gelirse onu mağlup edecek, kim kime vurabilirse ona vuracaktır.
Ama Allah’ın emir ve nehiyleri yeryüzünde uygulanırsa yeryüzü cennet olacaktır. Her zaman söylüyorum. Bir kimsenin komşusu iyi olursa bir başka yere gittiği zaman “Benim komşum benim evime, namusuma bekçidir, nöbetçidir” diyecek, hiç korkmayacak, rahat edecektir. Ama kötü olursa uyuyamaz ki,“Acaba benim evime, namusuma ne yapar?” diye endişe edecektir.
İslam ahlakı, dünyayı böyle cennet yapıyor. Şeytanın ahlakı ise tam onun tersidir. Onun için biz, böyle bozulmuş olan mümin kardeşlerimizi; Kur’an ahlakına, güzel ahlaka davet edersek, onlar da Kur’an ahlakına gelirlerse, bu da Allah-u Zülcelal’in hoşuna gidiyor.
Allah tevbeyi sevmiştir. Tevbe edenleri de sevmiştir. Onun için tevbeye sarılalım. Devamlı tevbe halinde olalım. “Ben her zaman hata sahibiyim. Günah işlemediysem de gaflete düştüm, bu da bir hatadır tevbe etmem lazımdır” diye, pişman olalım.
“Ben öyle istiyorum ki ya Rabbi, ben devamlı zikrinle huzurlu olayım” diyelim. Ama içten yanalım, öyle isteyelim. Biz böyle yaparsak ben inanıyorum ki Allah-u Zülcelal, bizi devamlı zikriyle meşgul olanlardan sayacak, sanki bütün zamanlarımızda, devamlı zikir halindeymişiz gibi bizden bunu kabul edecektir inşaallah.
Allah-u Zülcelal hepimizi, razı olacağı salih amellerle meşgul etsin, nefsimize teslim etmesin. Bizi hayırlarda kullansın inşaallah. (Âmin)
7 Mart 2013 Perşembe
Şeytan Tuzağı
Yüce Kitabımız’ın bildirdiğine göre İblis, ilahî huzurdan kovulduktan sonra Allah Tealâ’dan kıyamet gününe kadar mühlet istemiş ve istediği mühlet kendisine verildiğinde şöyle demiştir:
“Öyleyse beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üzerine oturacağım. Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” ( A’raf , 16-17 )
Dünya hayatının insan için bir imtihan olmasının hikmeti gereği İblis’e, insanları saptırmak için çalışması doğrultusunda mühlet verilmiş olduğunu bu ayetten anlıyoruz.
Konuyla ilgili bir diğer ayette, İblis’in göstereceği bu çabanın bütün insanları aldatamayacağı şöyle ifade edilmektedir:
“(İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onlara (insanlara, günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç…” (Hicr, 38-40)
Buradan anlıyoruz ki, şeytanın aldatamayacağı kimseler, imanda, ibadette, ahlâkta ve sair söz ve davranışlarında yolunu Allah Tealâ’ya adayarak yaşayan ihlâs sahibi kullardır.
“Öyleyse beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üzerine oturacağım. Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” ( A’raf , 16-17 )
Dünya hayatının insan için bir imtihan olmasının hikmeti gereği İblis’e, insanları saptırmak için çalışması doğrultusunda mühlet verilmiş olduğunu bu ayetten anlıyoruz.
Konuyla ilgili bir diğer ayette, İblis’in göstereceği bu çabanın bütün insanları aldatamayacağı şöyle ifade edilmektedir:
“(İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onlara (insanlara, günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç…” (Hicr, 38-40)
Buradan anlıyoruz ki, şeytanın aldatamayacağı kimseler, imanda, ibadette, ahlâkta ve sair söz ve davranışlarında yolunu Allah Tealâ’ya adayarak yaşayan ihlâs sahibi kullardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...