Wikipedia

Arama sonuçları

4 Nisan 2013 Perşembe

HASETÇİNİN ŞERRİNDEN ALLAH’A SIĞINIRIM’

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla
1- De ki: “Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım,
2- Yarattığı şeylerin şerrinden,
3- Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
4- Ve düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden
5- Ve kıskandığı vakit, kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!”

Felek Suresi’nin içeriliği

Bu sûrede kullara, yarattıklarının ve karardığı zaman, gecenin şerrinden, Allah’ın himayesine girmeleri, yücelik ve saltanatına sığınmaları öğretilmektedir. Çünkü gece, ruhlar yalnızlık hisseder, kötü ve ahlâksız kimseler etrafa yayılırlar. Sûre, aynı zamanda bütün kıskanç, büyücülerden de Allah’a sığınmayı öğretir.

İniş sebebi

Muavvizeteyn (Felek ve Nas) sûrelerinin inmesinin sebebi, Lebîd b. A'sam olayıdır. Lebîd; tarak, saç, erkek çiçek kapçığı, üzerine onbir düğüm atılmış ve iğnelerle dikilmiş iplerle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme büyü yapmıştı. Bunun üzerine, Muavvizeteyn sûreleri indirildi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem her âyeti okuduğunda, bir düğüm çözüldü ve kendisinde bir hafiflik hissetti. Nihayet, son düğümü çözülünce, zincirden kurtulmuş gibi ayağa kalktı.

Felek suresinin kısa tefsiri

1- “Ey Peygamber! De ki, ‘Geceyi yaran ve karanlığı dağıtan sabahın Rabbine sığınırım.”

Felak, sabah demektir. Nitekim Yüce Allah, “Geceyi yaran” buyurmuştur. Sığınma vakti olarak, sabahın tahsis edilmesinin sebebi şudur: Gece karanlığından sonra, sabah aydınlığının yayılması, sıkıntıdan sonra, rahatlığın gelmesine benzer. İnsan, nasıl sabahın doğmasını beklerse korku içinde olan kimse de başarının gelmesini öyle bekler.

Bu ayet-i kerime, bütün Müslümanlara, Allah-u Zülcelal’e nasıl iltica (sığınma) edileceğini öğretmektedir: “Ey peygamber ve O’nun yolunun yolcuları, kendinize ve herkese söyleyin! Şöyle dua etsinler. “Ben, gecenin karanlığını yarıp sabahı ortaya çıkardığı gibi, bizce görülüp bilinen ve bilinmeyen tüm varlıkları ortaya çıkaran Rabbin himayesini, korumasını ister, O'na iltica eder, O'na sığınırım.”

2. “Yarattığı şeylerin şerrinden…”

İnsan, cin, hayvan ve haşere gibi bütün yaratıkların ve Allah'ın yarattığı bütün eziyet vericilerin şerrinden Allah'a sığınırım.

3. “Karardığı ve zifiri karanlık haline geldiğinde gecenin şerrinden Allah'a sığınırım.”

Çünkü gece karardığında, insan ve cinlerin kötüleri etrafa yayılır. Bunun içindir ki Araplar şu darb-ı meseli söylemişlerdir: “Gece, şerri en iyi gizleyen şeydir.”

Fahreddin Râzî şöyle der: “Geceleyin yırtıcı hayvanlar inlerinden, haşereler yerlerinden çıktığı, hırsız ve soyguncular hücuma geçtiği, yangınlar olduğu, yardım imkânı az olduğu için gecenin şerrinden Allah'a sığınmak emredildi.”

4. “İpliklerde düğüm yapıp üfleyen büyücülerin şerrinden de Allah'a sığınırım.”

Bu büyücüler, sihirleriyle Allah’ın kullarına zarar vermek ve karı kocayı birbirinden ayırmak için bunu yaparlar: “Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler.”

İslam’ın okuyup üflemeye bakışı

Bazı hadislerden, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin üfürükçülüğü kesinlikle menettiği anlaşılmaktadır. Daha sonra ise şirk olmamak kaydıyla, okuyup üflemeye izin vermiştir. Ancak şifa verenin, gerçekte Allah-u Zülcelal olduğu, ancak Allah’ın şifa verebileceği unutulmamalıdır.

Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bir defasında namaz kılarken, akrep tarafından ısırılmıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem namazdan çıktıktan sonra şöyle buyurdu: ‘Lanet olsun şu akrebe, namaz kılanı bile bırakmaz!’ Daha sonra su ve tuz istedi. Akrebin ısırdığı yere tuzlu suyu sürerken; Kafirun, İhlas, Felak ve Nas surelerini okudu.”

Başka bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Hz. Hasan ve Hüseyin'e şu duayı okudu: “Ben sizi, Allah'ın eksiksiz kelimelerine sığındırırım. Şeytandan, zarar veren her şeyden ve kötü gözlülerden.” (1)

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme Cebrail gelerek “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) hastalandın mı?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem “Evet” dedi. Cebrail: “Allah'ın ismiyle sana üflüyorum. Sana eziyet eden her şeyden ve hased eden her nefesten, Allah-u Zülcelal sana şifa versin.” (2)

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ilaçtan menetmemiş, hatta şöyle buyurmuştur: “Allah her hastalığın ilacını yaratmıştır, ondan yararlanın.” Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem kendisi de bazı kimselere ilaç tavsiye etmiştir.

Dikkat edilirse dua, ancak Allah'ın hükmü ve izni ile yarar sağlayabilir ve tıbbi tedaviye alternatif olarak görülmemelidir. Dua, şifa talebinin sözlü olanıdır. Fiili dua ise tedaviye başvurmaktır. Şifayı verecek olan ise her durumda, yine Allah-u Teala’dır.

Yalnız okuyup üflemekle yetinmek ise yanlıştır. Hatta bazıları muskacı dükkânları açarak, bunu bir de geçim vasıtası haline getirmişlerdir. Bu gibi davranışlar, İslam dinene ters düşmektedir.

5. “Başkasının nimetinin elinden çıkmasını isteyen ve Allah'ın kendisi için ayırdığı rızka razı olmayan hasetçinin şerrinden, Allah'a sığınırım.”

Surenin günümüze mesajları

Haset, çirkin huyların en zararlılarındandır. Herkeste bulunmakla birlikte, dereceleri farklıdır. Kimi insanda haset duygusu bir an için gelip gider, kiminde ise iyice yerleşir, bütün benliğe hâkim olur ve gittikçe artar. İşte, asıl üzerinde durulması gereken ve tehlikeli olan haset sonuncusudur.

İmam Gazalî'ye göre haset, ancak bir nimete karşı olur. Allah bir kimseye bir nimet bağışladığı zaman, diğer insanda ona karşı iki türlü hal belirir: Birincisi, o nimeti çok görerek, onun elinden gitmesini istemektir; buna haset denir. Hasedin tezâhürü de insanın elindeki varlığı, nimeti çok görmek ve yok olması halinde sevinmektir.

İkinci hal ise ne varlığa sevinmek ne de yok olmasını istemektir. Buna karşılık, o insanda bulunan nimetin kendisinde de bulunmasını istemektir. Buna da gıpta denilir. “Mü'min gıbta; münâfık haset eder.” Sözü, bu iki durumun farkını ve bulunduğu insanın niteliğini ortaya koymaktadır.

Haset, yani başkasının elinde bulunan bir nimetten hoşlanmayarak onun yok olmasını istemek haramdır. Ancak bir fâcir veya kâfirde bulunup fitne uyandıran, insanlar arası ilişkilerin bozulmasına, herkese eziyet edilmesine neden olan nimetin ortadan kalkmasını istemek, bundan hoşnut olmamak haram ve günâh değildir. Çünkü onun yok olmasını istemek bir nimeti çekemeyerek yok olmasını istemek değil; bir fitne ve zulüm aracının ortadan kalkmasını istemek demektir.

Hasedin haram olmasının sebebi, Allah’ın kullar arasında yaptığı taksim ve takdire razı olmamayı, teslimiyet göstermemeyi ifade etmesi ve Kur'ân-ı Kerîm’de ifade ettiği gibi kâfirlerin özelliklerinden birisi olarak sayılmasıdır: “Size bir iyilik dokunsa bu onları tasalandırır; size bir kötülük dokunsa ondan ötürü sevinirler…” (3)

Surenin sırlarından…

Ukbe İbn-u Amir radıyallahu anhu anlatıyor. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Bu gece indirilen ayetler var ya, onlar gibisi hiç görülmemiştir: ‘Kul euzu bi-rabbi'l felak ve Kul euzu bi-rabbi'n nas sureleri.” (4)

Hz. Cabir radıyallahu anhu anlatıyor. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bana: “Ey Cabir oku!” dedi. Ben:“Annem babam sana kurban olsun, ne okuyayım?” diye sordum. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Kul eûzu bi-rabbi'l felak ve KuI eûzu bi-rabbi'n nas sürelerini oku!” dedi. Ben de onları okudum. Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu. “Bu iki sûreyi oku, bunlar gibisini asla okuyamayacaksın!” (5)

İmâm-ı Rabbânî hazretleri de, “Sıkıntılı zamanlarda, dört kul'leri yani kulyâ, kulhu vallahu ehad, Felâk ve Nâs sûrelerini çok okumalıdır.” buyurmaktadır.

Felâk sûresini çok okuyan kimseye, Cenab-ı Hak, kolay yollardan rızık nasip eder. İnsanların hasedinden, her türlü şer ve kötülüklerden muhafaza eder, inşaallah.

Notlar: 1- Buharî, Ahmed, Tirmizî, İbn Mace. 2- Müslim. 3- Âl-i İmran, 120. 4- Müslim, Misafirin 264, (814); Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 12, (2904), Tefsir, Muavvizateyn, (3364); Ebu Davud, Salat 354, (1462,1463); Nesai, İstiaze, 1, (8, 251-254). 5- Nesai, İstiaze 1, (8, 254).

1 Nisan 2013 Pazartesi

Cumanın Sünnetleri ve mekruhları

CUMANIN SÜNNETLERi VE MEKRUHLARI
1-) Cumaya gelen kimse için yıkanmak, hoş koku sürünmek ve en güzel elbiseleri giyinmek sünnettir. Yıkanmanın vakti, cuma gününün sabah vaktinden öğle vaktine kadardır.  Cumaya gitmeye yakın yıkanmak daha faziletlidir. Nitekim Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)‘den rivayet edilen  hadis-i şerifte Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Caminin kapısında duran melekler vardır. ilk geleni ve sonrakini yazarlar. Her kim cuma günü cünüplükten yıkanır gibi yokanır da sonra cumaya giderse bir deve sadaka vermiş gibi sevap alır. İkinci saatte giderse, bir inek sadaka vermiş gibi sevap alır. Üçüncü saatte giderse, boynuzlu bir koç sadaka vermiş gibi olur. Dördüncü saatte giderse bir tavuk sadaka vermiş gibi olur. Beşinci saatte giderse, bir yumurta sadaka vermiş gibi olur. İmam mimbere çıktğında, melekler içerde hutbeyi dinlemeye hazır olurlar.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)
2-) Cumaya erkenden yaya olarak sükunet ve vakarla gitmek, imama yakın oturmak, yolda Kur’an okumakla yahut zikir ile meşgul olmak sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü iyice yıkanıp kirlerinden temizlenen, acele edip mescide ilk gelen, bineğe binmeyip yaya yürüyen, imama yakın oturup hutbeyi dinleyen boş şeylerle uğraşmayanın her bir adımına bir yıllık gündüzleri oruç, geceleri kıyamda bulunma ameli sevabı vardır.” (Tirmizi, Ebu Davud, Ibn-i Mace, Hakim)
3-) Namazdan önce bedeni temizlemek, kendine çeki düzen vermek,  ağızdaki çirkin kokuları misvakla temizleyerek gidermek, bedendeki diğer kötü kokuları gidermek sünnettir.
4-) Cuma günü Kehf suresini okumak sünnettir.  Kehf suresini gündüzün okumak hakkındaki rivayet daha kuvvetlidir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)        hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Her kim cuma günü kehf suresini okursa, iki cuma arasında meydana gelen bir nurdan ona ışık saçılır.” (Hakim)
Kehf suresinin okunmasının hikmeti ise; kıyamet cuma günü kopacaktır. Cuma günü de halkın toplanması bakımından kıyamet gününe benzemektedir. Kehf suresinde ise kıyamet korkularından bahsedilmektedir.
5-) Cuma günü ve gecesi çok dua etmek sünnettir. Cuma gününde dua etmek duaların kabul edildiği saate tesadüf etme ümidinden ötürüdür. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) cuma gününden bahsederken şöyle buyurmuştur:
“Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, müslüman bir kul, Allah’tan bir şey isterken o saate tesadüf ederse mutlaka Allahu Teala ona istediğini verir.” (Buhari, Müslim)
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) eli ile de işaret ederek bu saatin az bir zaman dilimi olduğunu belirtmiştir.
Duaların kabul edildiği saat konusunda en sağlam görüş, şu hadis-i şeriftir:
“Duaların kabul edildiği saat, imamın mimbere oturduğu andan namaz bitinceye kadar geçen zamandır.” (Müslim)
6-) Ittifakla, cuma günü ve cuma gecesi Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)‘e çok salavat getirmek sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)  hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Cuma günü ve gecesi bana çok salavat getirin. Her kim bana bir kere salavat getirirse Allahu Teala ona on kere rahmet eder.” (Beyhaki)

21 Mart 2013 Perşembe

YENİLENMEYEN YENİLİR!

Yenilenmek mecburiyetindeyiz
Atalarımız, “Su uyur, düşman uyumaz!” demişler. Acaba bu sözden, sadece hudutlarımızdan sızmayı ve saldırmayı düşünen düşmanları mı anlamalı? Asıl ve daha tehlikelisi, içimizdeki düşman değil midir? Nitekim bir müthiş savaştan dönüş sırasında, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyurmuştur.

Gerçekten de nefsin ve Şeytan’ın müşterek düşmanlığı, hem sürekli hem de gözümüze görünmeden, gizlice ve sinsice gelişiyor. Bu sebepten, büyük cihad, devamlı uyanık, hazırlıklı ve güçlü olmayı gerektirir. En ufak gafleti ve boş bulunmayı, hele de “Bana bir şey olmaz!” gururunu asla affetmiyor nefis şeytan iş birliği…

Öyleyse biz iman, ihlâs ve ahlak imtihanında başarılı olabilmek için hep uyanık, çok dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Bir başka deyimle, manevi açıdan sürekli yenilenmeli, tazelenmeli ve maneviyatımızı takviye etmeliyiz.

“İmanlıyız, Elhamdulillah!” tesellisi, gaflete götürmemeli… Rabbimiz, “İnsanlar hiç imtihan edilmeden, (sadece) 'İman ettik!' demeleriyle (kendi hâllerine) bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebût; 2) mealindeki ayetle, bize ikazda bulunur. Hele de, “Ey iman edenler! İman ediniz!” (Nisa; 136) hitabıyla yüreğimizi titretir.

Demek ki her şeyden önce, inancımız konusunda her an teyakkuzda olmak, dikkat kesilmek ve yenilenmek mecburiyetindeyiz.
İnsan, maddesiyle de manasıyla da devamlı değişen bir varlıktır. Her an hücreleri, cildi, kanı değişmekte, maddi varlığı sayısız ölüş ve dirilişlere şahit olmaktadır. Manevi varlığı da sürekli değişim içindedir. Deruni dünyamızda da ölüşler, dirilişler meydana gelmekte. Bilhassa da duygu ve düşünceler bakımından hızlı bir değişkenlik içindeyiz. Öyle ki bazen, insan kendisini bile tanıyamamakta, “Ben bu işi nasıl yaptım?” diye çaresizce sızlanmaktadır.

Bu bakımdan, insan sürekli değişen, dönüşen, başkalaşan bir varlık olarak, sürekli kendini denetlemeli, güçlendirmeli ve konumunu korumaya çalışmalıdır.

Doktorlar, bazı durumlarda vitamin takviyesi yapıyorlar. Salgın hastalıklara karşı önceden aşı tavsiye ediyorlar. Aynen bunun gibi manevi ortamın olumsuzlaştığı zamanlarda da imanları takviyeye ihtiyaç vardır. Manevi bataklığın, kirin, pasın ortasında, hiçbir tedbir almadan sağlıklı kalmak imkânı yoktur.

İnsan nasıl yenilenir?

Yenilenme, önce iman konusunda gerçekleşmelidir. Çünkü iman, mümini harekete geçiren manevi motor gücüdür. İman sağlıklı, sahih ve canlı olmazsa ona bağlı olarak dönecek ibadet ve ahlak çarkları da hayatiyetini yitirir. Bu sebeple, önce iman… Görürcesine bir Allah (cc) ve ahiret imanı. Dilde değil gönülde, sözde değil özde bir iman…

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, bu hususa dikkatimizi çeker, buyurur ki: “İman da giydiğiniz elbise gibi eskir. Onu “Lâ ilâhe illâllah” ile yenileyiniz.” (Müsned, et-Terğib ve’t- Terhib)

Allah’tan başka ilah olmadığını her mümin bilir. Fakat bu bilginin bir kesin imana, iz’ana, şuura dönüşmesi, yani hep yenilenmesi gerekiyor. Her eskiyen şey gibi…

Acaba, “Lâ ilâhe illâllah”ın sadece dilimizle söylenmesi yeterli midir? Herhalde, sadece dilimizle değil, gönlümüzle, genlerimizle, bütün hücrelerimizle söylememiz, özümsememiz, ruhumuza nakşetmemiz gerekiyor. Zira bu imana son, nefeste de ihtiyacımız var. İman avcısı olan şeytan da son nefesimize kadar, bütün hilesi, hut’ası ve entrikasıyla pusuda bekliyor.

Bütün bir ömür, hep canlı, hep taze, hep yeni tutmamız gerekiyor imanımızı. Çünkü bu dünyada ancak imanla insan oluyor ve insanca yaşayabiliyoruz. Ebedi saadet dünyası da sadece imanla kazanılıyor. Böylesine kıymetli ve eşsiz bir hazinenin üzerine ne kadar titresek azdır.

Oysaki her şeyin yenisini ve tazesini seven biz, imanımızı yenileme konusunda ne kadar tembeliz!

Manevi hasarlar Kur’an ile tamir edilir

Peki, bu manevi yenilenme çabasına nereden başlamalı?

Her şeyden önce, iç dünyamıza dönüp bakmayı bilmeliyiz. Hep dışımıza bakan, görüntüyü merak edenler olarak, kalbimizi de kontrol etmeliyiz. Abdülkadir Geylani kuddise sirruhu hazretleri buyurur ki: “Kalbinde 1000 ilah varken, yatağına girdiğin sırada, dilinle ‘Allahu Ekber’ demen neye yarar?”

Her gün defalarca okuduğumuz Fatiha Suresi’nde, “Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz” deriz. Bunu deriz de dediğimizin ne kadar farkındayız ve yaşantımız bu imana ne kadar uyar? İşte, hayatımızdaki bu çelişkileri fark etmek ve onları düzeltmek çabası, manevi yenilenme hamlesidir.

Hep uyanık bir düşmana karşı, hep uyanık ve güçlü olabilmek için en temel kuvvetimiz Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü modası geçmiyor, “Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor. Yüce Yaratan’ın mucize Kitab’ı, manevi hasarları tamir ediyor, yaralara tiryak, hastalara deva, şifa oluyor.”
Kur’an’ın öğrettiği iman, her güzelliğin temeli, esası… İmanın bozulması, tuzun kokması gibi. Günümüz insanlığının bütün perişanlığı bu yüzden.



“İman, insanı insan eder, belki de sultan eder” der Bediüzzaman rahmetullahi aleyhi. İzzetli bir kul olur mümin. Kendini, haddini, edebini bilen ve bunları yitirmemek için her fedakarlığı göze alan hakiki insan…

Mümin, imanını da lütuf bilir. Sahibini unutmaz. Heyecanlı şükürlerle anar. Her anış bir tazeleniş, bir silkiniştir, bir yenileniştir aynı zamanda. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur. Bu sebeple, imanın hakikatini gönüllere nakşetmeye vesile olmak, müminin en derin sevincidir. Her yeni Şahadette, kendisi de yeniden ve bir daha müslüman olur, özüne döner, inancını pekiştirir.

Hiçbir olumsuzluk, sürekli tazelenen bir mümini ümitsiz edemez. Günaha düşmüşse tevbe lezzetini tadar. Gözyaşlarıyla temizlenir ve günahı hiç işlememiş gibi olur, yani yine yenilenir, güçlenir. Şuurlu müminin her günahını, mutlaka bir iyilik ve ibadet takip eder. Böylece bir günah, belki bin sevaba sebep olur.

İnsan ibadetle yenilenir

İmanı korumanın ve her dem yepyeni, taptaze tutmanın bir yolu da, ibadettir. İbadet, Rabbimizle sevgi iletişimini kurmak ve sürdürmek demektir. Hele de namaz…

İçinde bütün ibadetleri bulunduran temel kulluk borcu… Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem tarafından, akıp giden tertemiz bir ırmağa benzetilmiştir. Günde beş defa, evinin önünden akıp giden bu ırmakta yıkanan kişi kirli kalır mı?

İbadetin tekrarı ve sıklığı, manevi temizliğe, tazelenmeye, yenilenmeye verilen önemi gösterir. Oysaki insan olarak aldandık, hep görünür eskileri yeniledik. Hatta eşyayı eskimeden yenilemeyi sevdik. Her şeyimiz yeni, yepyeni olsun istedik ama manamız eskidi, kirlendi, özünü yitirdi; biz bunu hissetmedik bile. Çünkü gözümüz maddiyattaki yeniler için dört açılmış, buna mukabil kalp gözümüz de şaşılaşmış.
Mesela, hep yeni peşinde koşturan mümin, abdestin eskisiyle idare ediyor, namazı da bir şekilde aradan çıkarmaya çalışıyor.

Daima, “Eskiyi at, yenisini al!” diyen tüketim ekonomisi, sonunda insanı da tüketti. Çünkü fıtratı zorlayan bir hızla, insan hep bir yeniye ulaşma yarışındaydı. Bu yarış, insana ruhunu, gönlünü yenilemeyi unutturdu. Böylece, asıl insan yanını ihmal edenleri, hiçbir yenilik tatmin etmedi. Hatta atılanlar arasına ruh da katıldı.

Geriye ruhsuz, kalpsiz, yorgun, ümitsiz, bütünüyle dünyevileşmiş bir ceset kaldı. Bu haldeki ucubenin artık ne dönüp kendine bakacak hali vardı ne de yenilenecek gücü!

İman, aksiyondur

Müslüman böyle bir duruma düşmez, düşmemeli. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “İki günü birbirine eşit olan zarardadır” buyurmuştur. Bu hadisi, manevi anlamda da yorumlamak gerekir. Yani müslüman, daima dünden daha bilgili, daha ahlaklı, daha faziletli olmalı. Manevi gelişmişliği de sürekli olmalı ve hep ileriye doğru adım atmalı.

Bu gerçek, mümini hep harekete, hamleye yöneltmez mi? Durağan suların kokuştuğu gibi, miskin ve tembel mümin de manen kokuşur. İman, aksiyondur. Aksiyon, hamle, hareket, tazelik ve dolayısıyla yenilik demektir. Yunuscası, “Mümin, her dem yeniden doğar, hep tazedir, hiç usandırmaz.”

Bu hakikati anlamak için, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemi iyi anlamak gerekir. Hayatında hiç boş yoktur. Saniyelerine varıncaya kadar, hakkı verilerek yaşanmış bir hayat bırakmıştır bize. Hayatımız o hayatla hayatlanırsa, mayalanırsa, aşılanırsa, biz de yenilenmenin ve taze kalmanın sırrına ermiş oluruz.

Bıçağın nasıl bilenmeye ihtiyacı varsa insan ruhunun da yenilenmeye, aşka, şevke ihtiyacı vardır. Bu güzellik, durduk yere ve emeksiz yakalanamaz elbette. Aynı yöne dönmüş, zikirli, fikirli, ibadetli ortamlarda olmakla kolaylaşır. Tabii, oyundan, eğlenceden, internetten, televizyondan fırsat bulunabilirse!

14 Mart 2013 Perşembe

ALLAH’I, NASIL RAZI EDECEĞİZ?

Kıyamet gününde insanlar iki kısma ayrılacaktır. Birisi Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak suretiyle cenneti âlâda olacak, bir kısmı da neuzubillah Allah-u Zülcelal’in gazabına uğrayacak şekilde cehennemde azap göreceklerdir. Fakat Allah-u Zülcelal, daha dünyada iken orada gerçekleşecek olan hali, bize bu dünyada beyan etmiştir. Kim ne şekilde davranırsa Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanacak, ne şekilde de davranırsa cehennemin azabına müstahak olacak, dünyada iken Peygamberler göndermek suretiyle kelamını beyan etmiştir Allah-u Zülcelal…

Her insanın kendi nefsine hitap etmesi lazımdır. Allah Azze ve Celle insana seçim yapabilmesi için cüz-i ihtiyari vermiştir. “Bu cennet yolu, bu cehennem yolu; hangisini seçiyorsan seç” diye, tercihlerinde serbest bırakmak suretiyle, bir cüz-i ihtiyari bizlere nasip etmiştir.
Kıyamet gününde, amellerinin kaydedildiği kitapları sağ ellerine verilen kimseleri, bu ayet-i kerime de Allah Azze ve Celle şöyle beyan ediyor: “Kitabı sağ tarafından verilen: ‘Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum’ der. Artık o, meyveleri sarkmış yüce bir cennette, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.” (Hakka; 19-22)

Kitabı sağından verilmiş olanlar, ellerine aldıklarında; “Gelin benim kitabımı okuyun” diyorlar. Güzel şeyler yazılı, Allah-u Zülcelal’in rızasına sebep olacak salih ameller yazılı olduğu halde amel defterini alan kimseler, “Alın benim kitabımı okuyun. Çünkü ben, benim hesabımın karşıma geleceğini biliyordum” diyecekler. O kimseler cennet-i âlâda, razı olacakları şekilde, çok güzel bir hal, bir maişet ve davranış içinde olacaklardır. Böyle buyuruyor Allah-u Zülcelal…

Bir kimse, kıyamet gününde amel defterinin önüne geleceğini, kendisiyle hesap görüleceğini bilirse salih ameller yapacaktır. Onun için akıllı olan kimse, amel-i salih yapacak ve hazırlık yapacaktır. Allah-u Zülcelal haber veriyor. Hesapla karşılaşacağını bilen kul: “Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” diyecek. “Hesapla karşılaşacağımı bildiğim için hazırlık yapmıştım” diyecektir.

Milim dahi şüphemiz yoktur

Elhamdulillah, hepimizin aklı vardır, imanımız vardır, inancımız vardır. Ayet-i kerimeye göre bir milim dahi şüphe yoktur, mutlaka bu hesap önümüze gelecektir, bize sorulacaktır, hesaba çekileceğiz! Amma nasıl bir günde? Öyle korkulacak bir gündür ki o gün anlatılmaz. Fakat o günün Sahibi çok merhamet sahibidir. Çok korkunç bir gündür fakat o günün Sahibi de çok merhametlidir.

“… Rahmetim her şeyi kaplamıştır (kuşatmıştır).” (A’râf; 156) buyuruyor Allah-u Zülcelal. Allah’ın rahmetine umudumuz vardır bizim.
Madem önümüzde böyle ölüm gibi bir hakikat vardır bizi bekleyen… Her gün ömrümüz eksiliyor. Madem nefesler bize sayıyla verilmiştir ve her gün bu nefesleri tüketiyoruz ve ölüp hesaba çekileceğiz… Bu ölüm için, insan nasıl hazırlık yapmayacak, karşılaşacağı hesap için hazırlanmayacaktır? Nasıl, Allah-u Zülcelal’in intikamından korkmuyor da günahlara devam ediyor?

İşlediği günahlar için bir ceza olduğunu bildiği halde, nasıl amelini güzel yapmıyor ve nasıl Allah-u Zülcelal’in razı olacağı salih amelleri yapmak için gayret sarf etmiyor?

Sevinen insanlardan olmak için…

Allah-u Zülcelal’in ayet-i kerimede bildirdiği sevinen kimselerden olmak istiyorsak, uymamız gereken bazı kurallar vardır. Bunlara uyarsak, inşaallah biz de o kimselerden oluruz.

Birincisi; nefsi hesaba çekmek, kalbi temizlemektir. İnsan, hesaba çekilmeden önce, kendi nefsini hesaba çekmelidir. Allah-u Zülcelal’in huzurunda hesaba çekilmeden evvel, az çok, o hesap günü için kendi nefsimizle hesap görmeli, kendi nefsimize hitap ederek, ona Allah-u Zülcelal’in razı olduğu hayırları yapmasını nasihat etmeliyiz.

Seyyidimiz İmam-ı Ömer radıyallahu anhu: “Hesaba çekilmeden evvel nefsinizle hesaplaşınız, onu hesaba çekiniz.” demiştir.
Allah-u Zülcelal’in huzuruna varmadan önce, Allah bizimle hesap görmeden önce, bizim kendi nefsimizle hesap görmemiz lazımdır. Kim, bu dünyada kendi nefsi ile hesap görürse onun kıyamet gününde hesabı hafif olacaktır. Amma kim de önüne ne gelirse yaparsa hesabı ağır olacaktır. Çünkü Allah-u Zülcelal, milimi milimine, hiçbir zaman, bir saniye dahi olsa insanlardan gafil kalmıyor. Bahusus insanın kalbine bakıyor. Kalp nazargah-ı ilahidir. Allah kalplere bakar. Orasını Allah-u Zülcelal için, Allah-u Zülcelal’in rızası için çok temiz tutmak lazımdır.
İnsan çok zayıf olduğu halde; kalbini, nefsini heva ve hevesinden, kötü ve mezmum sıfatlardan temizler, nefsiyle de Allah rızası için hesap görürse Allah da ona yardım edecektir.

Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede haber veriyor: “İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” Biz bu zayıflığımızla, Allah rızası için kendi nefsimizle mücadele edersek, bir hata yaptığında, “Yanlış yapıyorsun, Allah için ben bunu kabul etmem senden!” der, nasıl insan bir düşmana tepki gösteriyor ya, öyle biz de nefsimize tepki gösterir, ona karşı mücadele edersek, Allah-u Zülcelal bizi görüyor, bize yardım edecektir.

Düştüğümüz hatalardan, günahlardan rahatsız oluyoruz, günah işlemek istemiyoruz, günaha düştüğümüz zaman, hemen tevbe ederek Allah’ın rahmetine kaçıyoruz… İşte, biz böyle olursak Allah-u Zülcelal, eksiklerimizi tamamlayacaktır inşaallahu teâlâ.

Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için gayret göstermemiz lazımdır, mahzun (hüzünlü) olmamız lazımdır bunun için.

Her fiil ve işte Allah’ın rızasını gözetmeli

İkincisi; bütün yapılan işlerde, konuşmalarda ve fiillerde, daima Allah’ın rızasını gözetmektir.

İnsan, bir şey yaptığı zaman, niyeti Allah’ın rızası olursa her ne yaparsa -meşru olan- hep sevap kazanacaktır. Konuştuğu zaman, “Bu konuşmamdan Allah razıdır… Allah için konuşuyorum.” Bir şey yaptığı zaman, “Bu yaptığımdan da Allah razıdır, Allah için yapıyorum” diye düşünecektir. Amma meşru olmayan bir şeyle de karşılaştığı zaman “Bundan Allah razı değildir, Allah için bunu terk etmem, bunu yapmamam lazımdır” diye düşünmelidir. O zaman da Allah kulundan razı oluyor.

Bütün yaptığımız işlerde ve fiillerde, yapmak için ve yapmamak için hepsi de Allah rızası için olursa Allah-u Zülcelal de bizden razı olur inşaallah. Yeter ki biz, Allah-u Zülcelal’in rızasını gözetelim.

Üçüncüsü, kalpten Allah’a ve kullarına karşı muhabbet duymak ve bütün kullarına karşı merhametli olmak için gayret göstermektir. İnsan bunun için gayret ederse o zaman, Allah-u Zülcelal de kendi muhabbetini ve rahmetini kulunun üzerine nazil edecek (indirecek) ve o kul da merhametli olacaktır. Kıyamet gününde de Allah-u Zülcelal, başkalarına merhametli olduğu için o kuluna merhametle muamele edecektir inşaallah.

Allah-u Zülcelal, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem için “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor.
Biz de böyle herkese merhametle, şefkatle davranırsak ve Allah rızası için seversek Allah-u Zülcelal’in, Hazreti Peygamber için açtığı bu rahmet kapısından istifade ederiz, bize de nasip edecektir inşaallah.

Dördüncüsü; Allah-u Zülcelal’in sevdiği; yumuşak huylu, hilm sahibi, sehl sahibi, başkalarına kolaylık gösteren kimselerden olmaktır. Hadis-i şeriflerde geçiyor. Onlara, “cana yakın” diyoruz; “Cana yakındır, sehldir, yumuşaktır” diye, Cennet ehlini vasfetmiştir Hazreti Peygamber aleyhisselam...

Allah, neyi seviyorsa onu sevmeliyiz!

Allah-u Zülcelal neyi seviyorsa bizim de onu sevmemiz lazımdır, o şekilde yapmamız lazımdır. Daima merhameti sevmiş Allah-u Zülcelal.
Bakın, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz anlatıyor. Hadis-i kudsi şerifinde Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü aziz ve celil olan Allah şöyle buyuracak:

- Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Kul diyecek:
- Ey Rabbim, sen Rabbu’l-Âlemin iken, ben seni nasıl ziyaret ederim? Rab Teâlâ buyuracak:
- Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eğer onu ziyaret etseydin, yanında beni bulacaktın? Rab Teâlâ diyecek:

- Ey Âdemoğlu! Ben senden yiyecek istedim ama sen beni doyurmadın! Kul diyecek:
- Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki âlemlerin Rabbisin? Rab Teâlâ buyuracak:
- Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin Ben onu yanımda bulacaktım. Rab Teâlâ buyuracak:

- Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin! Kul diyecek:
- Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki Âlemlerin Rabbisin! Rab Teâlâ diyecek:
- Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın bunu benim yanımda (bir amel olarak) bulacaktın!” (Müslim)

İşte böyle, Allah-u Zülcelal neyi seviyorsa biz de onu sevelim inşaallah. Biz böyle yaparsak Allah-u Zülcelal de bize merhametiyle muamele edecektir inşaallah.

 


“Allah beni görüyor, gözetliyor!”

Kalbimizi Allah-u Zülcelal’in huzurunda, daima teyakkuzda tutmamız lazımdır. “Allah daima beni görüyor, gözetliyor” diye, Allah-u Zülcelâl ile murakabeli olmamız lazımdır. Bu çok önemlidir.

İnsanın önüne ansızın bir mesele geliyor, konuşması icab ediyor bakıyorum hemen konuşuyor. Karşısına geleni hemen yapıyor ama sonra bakıyor, o yaptığı da konuştuğu da yanlıştır. O zaman, hem konuşmalarımızdan önce hem de yapacağımız şeylerden önce, bir miktar duraklayalım ve düşünelim: “Allah bundan razı mıdır, razı değil midir?”

O konuşmamızdan eğer Allah razı olursa konuşalım. O yapacağımız fiilden eğer Allah razı ise onu yapalım. Yok; razı değilse, olmayacağı bir şey ise yapmayalım. Acele etmeyelim o gibi şeylerde. Allah-u Zülcelal ile daima murakabeli olalım…

Görüyoruz bir kimse öldüğü zaman, kıyameti koparıyorlar yakınları değil mi, üzülüyorlar. Zaten o bir gün ölecekti. Ama bir kalp ölürse; bir kalp Allah-u Zülcelal’in rızasından uzaklaşıp rahmetinden mahrum kalıp ölürse, inancı zayıflarsa, gitgide bakıyorsun ki ateist oluyor,

inanmıyorlar neuzubillah. Hiç o kalbe bir şey demiyorlar. Öldü bak, o da öldü ama o ölüm, bu dünyadaki ölümden daha azim bir şeydir. Ahiret bakımından insan ölürse çok büyük bir şeydir yani. Ebed’ül-Ebed, baki olarak Allah’ın gazabına uğrayacak, cehennem azabının içinde olacaktır.

Ama dünyadaki olan musibet (ölüm) öyle değildir. Vücut ölüyor. Zaten ölecektir bir gün. Ya bugün, ya yarın. Normaldir, herkes ölüyor ama o, kalbin ölmesi, çok büyük bir musibettir.

İbrahim b. Edhem rahmetullahi aleyhi ne güzel söylüyor bakın: “Benim Allah’tan istediğim; matlubum, himmetim, kastım, elde etmek için gayret ettiğim şey sadece, “Beni, kendi Zatına âşık olan kullarından etsin, onu bana versin. Daima ben Allah-u Zülcelal’i isteyecek bir hal üzere olmak istiyorum.”

Dünyadaki; paradır, yemektir, sudur, keyf ü sefadır, ne olursa olsun, dünyada ben bunları istemiyorum. Sadece benim kalbime, kendisini isteyen bir aşk versin.

Bunu sanki hiç bir şey değilmiş, önemsizmiş gibi anlatıyoruz... Ne mutlu ona!...

Sen böyle talip olduğun zaman, Allah’ın zatının aşkına talip olduğun zaman, Allah’a dost olduğun zaman, aslında bütün kâinata talip oluyorsun. Sanki kâinatın reisi, cihan padişahı olmuşsun gibidir.

Azrail aleyhisselam ruhunu kabzetmek için geldiği zaman, sana “Merhaba” diyecek, kabire girdiğin zaman kabir sana, “Merhaba” diyecek. Zira hepsi sana dost oluyor. Çünkü sen, bütün kâinatın ve onların sahibi olan Allah’a dost olmuşsun.

Yunus aleyhisselam misali isteyelim!

İnsan, Allah-u Zülcelal’in aşkına müşteri olduğu zaman, O’nun zatına talip olup Allah’a dost olduğu zaman, Allah-u Zülcelal’i hakiki manada sevdiği zaman, bütün kâinat onun oluyor. Bütün kâinat ona dost oluyor… Bunun tersi olduğu zaman da sen bütün dünyayı küçük bir şeye karşılık satmış gibi oluyorsun!

Öyleyse daha vakit varken, Allah’a dost olmak için kalbimizle biz, Rabbimize yönelelim, bütün azalarımız da ona tabii olacaktır inşaallah. Kalbimizle Allah-u Zülcelal’e yöneldiğimiz zaman, bütün azalarımızda onunla yönelecektir.

Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimiz buyurmuşlar: “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” (Buhari)

Kalbin ıslahı, bizim için çok mühimdir. Kalbimizi Allah-u Zülcelal’e teslim edelim ve “Ya Rabbi, bu bir et parçasıdır, sen yaratmışsın onu. Ben bunu, Sana teslim ettim, bunu ıslah et!” diye Allah’a yalvaralım. Allah için hiç bir şey zor değildir, Allah her şeye kadirdir. Samimi olarak Allah-u Zülcelal’den istersek kalbimizi ıslah edecektir. Yeter ki samimi olalım.

O büyük denizin içinde, karanlık gecede, balığın karnında mahkûm kalan Yunus aleyhisselam gibi Allah’a yalvaralım, mutlaka Allah-u Zülcelal verecektir inşaallah-u teâlâ.

Yunus aleyhisselam, yalnız Allah’a güvendi ve Allah’tan başka ne varsa her şeyden ve herkesten umutsuz oldu. Yoksa o balığın karnında, bir beşer olarak kim onu kurtaracaktı? Sadece ve sadece Allah’ı bildi. Ve bütün kalbiyle Allah’a güvenerek, Allah’a itimad ederek “Lailahe illa ente subhaneke innî kûntû minezzalimin” dedi. Allah da onu kurtardı.

Böyle işte… Allah-u azze ve celle her şeye kadirdir, her şeyi ondan isteyelim inşaallahu teâlâ.

Velhasıl, kim, daha bu dünya da iken kendi amel defterinin kendisine verileceğini bilerek hareket eder ve kendi hesabını görürse Allah-u Zülcelal’in huzuruna bembeyaz (nurani) bir yüzle gidecektir.

Tevbenin kıymetini herkese anlatalım

Düşünün ki amel defterinizin her bir sayfası, sabahtan akşama kadar bir gündür. Sabahtan akşama kadar, hayır ve şer namına ne yaparsanız oraya yazılmaktadır. Sen de bunu bilerek hareket eder, hayır ve salih amel yaparsan kıyamet gününde senin defterinde güzel olacaktır.
Hata yapmışsan bile “Elhamdulillah” diyecek, şükredeceksin. Çünkü Allah sana tevbe etme fırsatını vermiştir. Hata yaparsak tevbe edersek sevaptır, sevap yaparsak zaten sevaptır. Onun için biz tevbenin kıymetini bilelim.

Her zaman söylüyorum bunu, ailemizden başlayarak komşularımıza, akrabalarımıza ve tüm mümin kardeşlerimize tevbenin kıymetini anlatalım.

Bakmayın siz, dinimize yabancı olmuşuz biz, tevbenin kıymetini bilmiyoruz. Yoksa tevbe insan için kurtuluştur. O olmasa kimse kendini kurtaramaz, özellikle de bu ahirzamanda. Çarşılar, denizler misali günahtır. Denize gir de ıslanma bakalım... Mümkün müdür?

Günah işlediğin zaman, tevbe edersen Allah-u Zülcelâl affeder. Elimizden geldiği kadar, biz kendimizi günahlara karşı muhafaza edelim ama olabilir ki nefsimize mağlup olup tekrar günaha düşebiliriz. O zaman hemen tevbeye kaçalım. Allah-u Zülcelal, tevbeyi sevmiştir, tevbe edenleri seviyor.

Ayet-i Kerime de buyuruluyor: “Şüphesiz Allah, çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara; 222)
İnsan, günlük olarak amel defterine yazılacakları göz önünde bulundurarak, sabahtan akşama kadar ne yapacağını ve ne yaptığını hesap etmezse, muhasebesini yapmazsa, önüne ne gelirse yaparsa –neuzubillah- çok pişman olacaktır.

Ona bu ayet-i kerimedeki gibi, “Oku kitabını! Hesap görücü olarak, bugün sana nefsin yeter!” denildiği zaman, onun eli, gözü, dili, bütün azaları şahitlik yapacaktır. Ne günah yapmışsa ortaya çıkacaktır. Bu dünyada soru yok, cevap lazım değildir! Ama ahirette soru vardır ve cevap lazımdır ona…

İşte bu yüzden, Allah-u Zülcelal’in bize vermiş olduğu bu tevbe nimetinin kıymetini bilelim. Daima, mümin kardeşlerimize de tevbe etmek nasip olsun diye, Allah rızası için anlatmak suretiyle hizmet edelim.

İslam ahlakı, dünyayı cennet yapıyor

Biz bir kimseyi tevbeye davet edersek, o da bu davetimize icabet ederse o kardeşimizi şeytanın yolundan almış, Allah’ın yoluna girmesine vesile olmuş oluyoruz. İnsanlara emri’l-bil-ma’ruf nehy’i-ani’l-münker yapmış oluyoruz. Bu, Allah-u Zülcelal’in çok hoşuna gidiyor. İnsanlara iyiliği emretmek ve onları kötülükten alıkoymak vahyin bereketidir. O bereket, yeryüzünden kalkarsa her şeyin bereketi kalkar ve insanlar hayvan gibi olurlar. (Böyle bir surumda,) kim kime galip gelirse onu mağlup edecek, kim kime vurabilirse ona vuracaktır.

Ama Allah’ın emir ve nehiyleri yeryüzünde uygulanırsa yeryüzü cennet olacaktır. Her zaman söylüyorum. Bir kimsenin komşusu iyi olursa bir başka yere gittiği zaman “Benim komşum benim evime, namusuma bekçidir, nöbetçidir” diyecek, hiç korkmayacak, rahat edecektir. Ama kötü olursa uyuyamaz ki,“Acaba benim evime, namusuma ne yapar?” diye endişe edecektir.

İslam ahlakı, dünyayı böyle cennet yapıyor. Şeytanın ahlakı ise tam onun tersidir. Onun için biz, böyle bozulmuş olan mümin kardeşlerimizi; Kur’an ahlakına, güzel ahlaka davet edersek, onlar da Kur’an ahlakına gelirlerse, bu da Allah-u Zülcelal’in hoşuna gidiyor.

Allah tevbeyi sevmiştir. Tevbe edenleri de sevmiştir. Onun için tevbeye sarılalım. Devamlı tevbe halinde olalım. “Ben her zaman hata sahibiyim. Günah işlemediysem de gaflete düştüm, bu da bir hatadır tevbe etmem lazımdır” diye, pişman olalım.

“Ben öyle istiyorum ki ya Rabbi, ben devamlı zikrinle huzurlu olayım” diyelim. Ama içten yanalım, öyle isteyelim. Biz böyle yaparsak ben inanıyorum ki Allah-u Zülcelal, bizi devamlı zikriyle meşgul olanlardan sayacak, sanki bütün zamanlarımızda, devamlı zikir halindeymişiz gibi bizden bunu kabul edecektir inşaallah.

Allah-u Zülcelal hepimizi, razı olacağı salih amellerle meşgul etsin, nefsimize teslim etmesin. Bizi hayırlarda kullansın inşaallah. (Âmin)

7 Mart 2013 Perşembe

Şeytan Tuzağı

Yüce Kitabımız’ın bildirdiğine göre İblis, ilahî huzurdan kovulduktan sonra Allah Tealâ’dan kıyamet gününe kadar mühlet istemiş ve istediği mühlet kendisine verildiğinde şöyle demiştir:
“Öyleyse beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üzerine oturacağım. Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” ( A’raf , 16-17 )
Dünya hayatının insan için bir imtihan olmasının hikmeti gereği İblis’e, insanları saptırmak için çalışması doğrultusunda mühlet verilmiş olduğunu bu ayetten anlıyoruz.
Konuyla ilgili bir diğer ayette, İblis’in göstereceği bu çabanın bütün insanları aldatamayacağı şöyle ifade edilmektedir:
“(İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onlara (insanlara, günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç…” (Hicr, 38-40)
Buradan anlıyoruz ki, şeytanın aldatamayacağı kimseler, imanda, ibadette, ahlâkta ve sair söz ve davranışlarında yolunu Allah Tealâ’ya adayarak yaşayan ihlâs sahibi kullardır.

28 Şubat 2013 Perşembe

Salih Evlatlardan Olmak İçin…

Allah-u Zülcelâl, ana ve baba hakkını yerine getirmeyi kendi emir ve nehiyleriyle yan yana getirmiştir. Sanki anne ve babanın hakkını yerine getirmek, Allah’ın hakkını yerine getirmek gibidir.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara“öf!” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: “Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.” (İsra; 23-24)
Demek ki evlat, hem ana-baba sağken onların haklarını gözetmeli, hem de öldükten sonra onların affedilmeleri için dua edip, kabirlerini ziyaret etmelidir.
Eğer Kur’an ve hadislerde, bu ana-baba hakkında hüküm olmasaydı dahi, aklen onlara iyilik yapmak icap ettiği anlaşılırdı. İnsan küçük çocuğuna nasıl zahmet çekiyor, bakıyorsa onlar da bize küçükken böyle bakmışlardı.
Bundan da anlaşılıyor ki, onlara bakmak farzdır. Kur’an ve hadis de bize bunu emrettiği için onlara daima iyilik yapmalıdır. İnsan bunu yaparken de; Allah ve Resulü emrediyor diye niyet etmelidir ki sevap kazansın.
İbnu Amr radıyallahu anhu anlatıyor: “Bir adam, cihada iştirak etmek için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’den izin istedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Annen baban sağlar mı?” diye sordu. Adam: “Evet” deyince: “Onlara (hizmet de cihad sayılır), sen onlara hizmet ederek cihad yap” buyurdu.(Buhârî, Cihâd 138, Edeb 3)
Onun için imkân dâhilinde anne ve babamız bizim dinimize zarar vermeyecek şekilde emrettiklerinde onların istediği gibi yapmak lazımdır. Bu husustaki zorluklara sabretmekte cihad sevabı vardır. Dinimize zarar verecek şeyler emrettiklerinde (hırsızlık yap, namaz kılma gibi…) o zaman onlara itaat edilmez.
Onlara itaat edemediğimiz durumlarda dahi iyilik yapmak, tatlı sözle gönüllerini almak gerekir. Özellikle ihtiyar olduklarında hizmetlerinde bulunmak lazımdır.
Bir Defa Kalbini Kırsan…
Hasan-ı Basrî Kâbe’yi ziyaret ve tavaf ederken arkasında bir zembil ile tavaf eden bir zâta dedi ki: “Arkadaş, arkandaki yükü koyup öyle tavaf etsen daha iyi olmaz mı?”
O zat cevaben dedi ki: “Arkamdaki yük değil, babamdır. Bunu Şam’dan yedi defa buraya getirip tavaf eyledim. Çünkü bana dînimi, imanımı bu öğretti. Beni İslam ahlakı ile yetiştirdi.”
Bunları dinleyen Hasan-ı Basrî şöyle dedi: “Kıyamete kadar böylece arkanda getirip tavaf eylesen, bir defa kalbini kırmakla bu yaptığın hizmet boşa gider ve yine bir defa gönlünü yapsan, bu kadar hizmete mukabil olur.”
Ana-baba öldükten sonra, onların kabirlerini ziyaret etmeli, hayatta iken dostluk yaptığı kişileri ve onların çocuklarını ziyaret edip iyilikte bulunmalıdır. Salih bir zata: “Acaba ana-baba öldükten sonra, onların rızalarını kazanmak mümkün olur mu?” diye sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir:
Evet, üç şekilde onların rızalarını kazanabilirsiniz; birincisi, salih bir kimse olmaya gayret edin. Çünkü ana-babaya çocuklarının iyi olması kadar sevimli gelen bir şey yoktur. İkincisi daima Allah-u Zülcelâl’den onlar için mağfiret talebinde bulunun ve çokça sadaka verin. Üçüncüsü ana babanızın dostlarını ve yakınlarını ziyaret edin.
Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kişinin yapacağı en üstün iyiliklerden biri, ölümünden sonra babasının dostlarına sıla-ı rahimde bulunmasıdır.”(Müslim, Birr,11-13)
Ebu Üseyd Mâlik İbnu Rebî’a es-Sâidî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Evet vardır” dedi ve açıkladı: “Onlara dua, onlar için Allah’tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) taleb etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak.”(Ebu Dâvud, Edeb 129)
Abdullah İbni Dînâr’ın Abdullah İbni Ömer’den şöyle rivayet etmiştir: İbni Ömer radıyallahu anhu Mekke’ye gitmek üzere yola çıktı. Deveye binmekten usandığı zaman üzerinde istirahat edeceği bir merkebiyle, başına sardığı bir de sarığı vardı. İbni Ömer eşeğin üzerinde dinlenirken bir bedeviye rastladı. Ona: “Sen falan oğlu falan değil misin?” diye sordu. Adam: “Evet,” deyince eşeği ona verdi ve: “Buna bin,” dedi. Sarığı da ona uzatarak, “Bunu da başına sar,” dedi.
Arkadaşlarından biri İbni Ömer’e: “Allah seni bağışlasın. Üzerinde dinlendiğin eşek ile başına sardığın sarığı şu bedeviye boşuna verdin,” deyince İbni Ömer radıyallahu anhu şunları söyledi: ‘Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ‘İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir’ buyururken duydum. Bu adamın babası, (babam) Ömer radıyallahu anh’in dostuydu.” (Müslim, Birr 11-13)
Sahabe-i kiramın baba dostunun oğluna yaptığı iyilik böyleydi. Öyleyse babalarına karşı iyiliklerini hesap etmeli.
Baba Bedduası
Müslümanlar bilhassa anne ve babanın bedduasını almaktan sakınmalıdır.
Anlatıldığına göre Malik bin Dinar bir yıl hacca gitti. Haccını tamamladığı gece rüyasında şöyle bir ses işitti: “Ey Malik! Hacca gidenlerden Muhammed oğlu Abdurrahman affedilmedi.”
Malik bin Dinar sabahleyin çevresinde Muhammed oğlu Abdurrahman’ı aramaya başladı. Sordukları kimseler ona: “Aradığın kimse Kur’an ehlidir. Her yıl hacca gelir.” dediler. Araya araya onu bir köşede Kur’an okurken buldu. Abdurrahman onu görünce bir ah çekip bayıldı. Daha sonra şöyle dedi: “Beni rüyanda gördün. Bana Allahu Zülcelal’in beni affetmediğini söylemeye geldin değil mi?”
Malik bin Dinar bu duruma çok şaşırdı. Ona hayret edip sordu:“Sen salihlerden birine benziyorsun. Çok merak ettim. Acaba Allahu Zülcelal seni neden affetmiyor. Ne günah işledin?”
Bu soruya karşılık Abdurrahman şöyle anlattı: “Bir Ramazan ayının ilk gecesi idi. İçki içip sarhoş olmuştum. Bu sırada babam beni aramış ve bir yerde yatar bulmuş. Beni çekince ben de sarhoşluktan kendimi bilmez halde ona vurup gözünü çıkarmışım. O da bana beddua etmiş. Ertesi gün ayılınca neler yaptığımı büyük bir üzüntü ile öğrendim. Bütün içki küplerini yok ettim. Kölelerimi azat ettim. Yaptıklarıma pişman olup doğru yola girdim. Her yıl böyle hacca gelir dua ederim. Fakat her seferinde sizin gibi birisi rüyasında: “Allah seni affetmedi!” diye söyler.”
Abdurrahman bunları anlatırken tekrar ağlamaya başladı. Onun bu haline Malik bin Dinar çok acıdı, babasını kim olduğunu sorup yerini öğrenerek yanına gitti. Babası Malik bin Dinar’ı görünce şöyle dedi:
“Hoş geldiniz ya Malik bin Dinar! Buyurun bir istediğiniz varsa hemen yerine getireyim.”
Malik bin Dinar şöyle dedi: “Farz et ki kıyamet kopmuş, oğlun Abdurrahman’ı tutup cehenneme götürüyorlar. Onu bu halde görsen üzülmez misin?”
Bunu duyan babası ağlamaya başladı. Daha sonra kendine gelip dedi ki: “Sen şahit ol ki, oğlumun kusurunu affettim ve ona hakkımı helal ettim.”
Daha sonra Malik bin Dinar, ondan izin alarak oğlunun yanına gidip müjdeyi verdi ve babasının onu görmeye geleceğini söyledi. Bunu duyan Abdurrahman ağlayarak tekrar bayıldı.
Bu sırada babası geldi. Malik bin Dinar’a şöyle rica etti: “Oğlumu affettim. Diğer âleme yakın zamanda göçeceğini zannediyorum. Şahadet getirip ruhunu teslim etsin.”
Malik bin Dinar şahadeti telkin etmeye başladı. Fakat Abdurrahman cevap vermiyordu. Nihayet gözlerini açıp karşısında babasını görünce ona yalvaran bir sesle dedi ki:
“Babacığım ne olur, gel sen de benim gözümü çıkar ki, kıyamete kalmasın!”
Babası şöyle dedi: “Ey Gözümün nuru! Ben suçunu bağışladım. Senden razı oldum.”
Bu sırada Abdurrahman iki defa şahadet getirdi. Malik bin Dinar ona:
“Halin nasıldır?” diye sordu. O da şu şekilde cevap verdi:
“Baygın halde iken başucumda elinde topuz olan bir melek durup bana: “Baban senden razı değil. Ben topuzla senin başına vuracağım.” dedi. Az sonra başka bir melek gelip yeşil bir mendille gözlerimin yaşını sildi ve dedi ki: “Şahadet getir! Baban ve Allah-u Zülcelâl senden razı oldu.”
Abdurrahman bunları söyler söylemez vefat etti.
Allahu Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin

24 Şubat 2013 Pazar

GIYBETE DÜŞTÜĞÜMÜZ NOKTALAR…

Dünya işte bu kadar yalandı, geçiciydi…
Geçtiğimiz aylarda, mahallemizde bir hanım aniden vefat etti. Elli yaşlarında, bazı kronik hastalıkları olan ama “ayakta gezen” bir kadıncağızdı. Çocukları hemen ambulans çağırmışlardı ama daha onlar gelmeden önce, son nefesini teslim etmişti. Doktorlar beyin kanaması dediler. “Ecel gelmiş cihâne, baş ağrısı bahane.” …

Doğrusu hepimiz sarsıldık, onun “Akşama ne yemek yapacağım?” diye uğraşırken, bir anda dünyasını değiştirmesi karşısında… Dünya, işte bu kadar yalandı, bu kadar geçiciydi.

Bilmem farkında mıyız, bir vefat haberi duyunca aramızdan ayrılan kişiyi az çok tanıyorsak, onda gördüğümüz halleri ve onun hakkında söylenenleri hatırlayıveririz. İyi veya kötü…

Müminler birbirleri hakkında, Cenab-ı Hakkın şahitleridir. Kalbimiz, ister istemez bir kişinin hakkında, bir intibaa kapılıveriyor. Dilimiz, her ne kadar ölünün arkasından kötü konuşulmaz diyerek sükût etse de -ki etmeli- kalp bu, elde değil; duyduğumuz bir söz, gördüğümüz bir hal, kalbimize bir hatıra atıveriyor.

İşte, o zaman insan ürperiyor, acaba ben de bir gün toprağa uzatıldığımda, arkamdan insanlar ne hatırlayacak? Acaba sohbetlerimi, hayırlı nasihatlerimi, hayırlarımı mı? Yoksa gıybetlerimi, laf taşımalarımı, münakaşalarımı mı hatırlayacak? …

Ne korkunç değil mi? Arkamızda bıraktığımız kişiler, belki de istemeseler bile, kalpleriyle şahitlik yapacaklar.

Yine de gıybet eder miydik?

Hocaefendi soracak “Hakkınızı helal ettiniz mi?” diye. Oradakiler belki adet yerini bulsun diye “Helal olsun…” diyecekler. Ama acaba aralarında dili varmayan veya dili varsa da kalbi tasdik etmeyenler olacak mı? Siz de görmüşsünüzdür belki, hani geçenlerde haberlere konu olmuştu; bir adamın cenazesinde komşusu çıktı “Ben helal etmiyorum, zorla mı?” dedi.

Öyle ya! Gönül bu, etmez etmez… Çok kırılmıştır, canı yanmıştır, günlerce üzülmüştür, etmek istemez. Hele bir de mizanına koyacak her bir hayır kırıntısına ihtiyacı varsa… Helal etmeyip hakkını almayı tercih ederse… !

Eğer bunlar üstünde ciddi ciddi düşünsek, acaba korkmadan, umursamadan kolayca konuşur muyuz? Hatta şöyle düşünelim, hesap gününü aklımızda tutup dursak, kendi derdimizi bırakıp başkalarıyla meşgul olmaya vaktimiz kalır mı?

Gıybet de diğer günahlardan farklı değil aslında… Günahlara cesaret etmenin sebebi hep sonumuzu düşünmemek değil mi? Şu dünyada bulunuşumuzun gayesini düşünsek, vazifelerimizin şuurunda olsak, başkaları hakkında hüküm vermek gibi üstümüze vazife olmayan bir işle uğraşır mıydık?

Bize ne başkasından!

Bir zamanlar (Yanlış hatırlamıyorsam) İmam-ı Gazalî’nin Kalplerin Keşfi kitabını okuyorduk. Orada, tasavvuf adabının incelikleri bahsinde şöyle diyordu: “Bir dostunla yolda karşılaşınca ‘Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?’ diye sorma. Böyle sormak sana vazife değildir, malayanidir (seni ilgilendirmeyen, senden sorulmayacak bir şeydir.) Hem böyle sormakla, belki kardeşini yalan söylemeye mecbur edersin.”

Ne gariptir ki, biz tam tersini yaparız. Birini görünce adeta hakkında rapor yazacakmış gibi inceden inceye lüzumsuz sorular sorarız. Yetmez, “Acaba doğru söylüyor mu?” diye şüpheye düşer, casus gibi araştırma bile yaparız. Mesela, üstüne ne giyinmiş, elindeki pakette ne var? Bu saatte ne işiymiş bu… Hatta sorgu hâkimi gibi detaylıca soru soran, üstünkörü geçiştirenlere kızanlarımız olur. “Niye saklıyor ki?”

Hâlbuki bir düşünsek “Bize ne ki?” …

Eğer sevap işlemeye gidiyorsa hasene defterini biz mi tutuyoruz? Günah işlemeye gidiyorsa alıkoyabilecek miyiz? …

Belki sevap işlemeye gidiyor ve ihlâsı bozulsun istemiyor. Biz de kendi işimize bakalım, bize ne başkasından. Söylemek isterse zaten söyler…

Veya tam tersi, belki günah işliyor ve bizi aleyhine şahit tutmak istemiyor. Bir gün pişman olacak af dileyecek, Rabbi de onu affedecek…



Biz, ne diye ar perdesini yırtalım ki?

Gıybetin anahtarı, başkalarının hallerini merak etmek…

Bu sebeple, gıybeti yasaklayan ayete, su-i zandan ve tecessüsten sakındırarak başlamış Rabbimiz; “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurât; 12)

İnsanlar niye birbirlerinin hallerini merak ederler ki? İki insan bir araya gelince başlıyor konuşmaya: “Filanca şöyle yapmış. Böyle etmiş.” diğeri kendi bilgilerini ekliyor: “Ben de şöyle duydum, böyle böyle de yapmış…”

Her bir lüzumsuz malumat iletiliyor, birleştiriliyor. Üstünde hüküm veriliyor. “Niye yapmış? İyi mi yapmış, kötü mü yapmış? Aslında ne yapmalıymış...” Bunca konuşmanın faydası ne? İnsanlar hakkında hüküm verme vazifesi, içimizden bazı kişilere verildi de haberimiz mi yok? İman edenler neye iman ettiklerinin farkında olsa, kendi boyunlarındaki borcun şuurunda olsa, başkalarıyla uğraşabilirler mi?

Bazen gıybetin yanlışlığını inkâr etmek için ona bir meşruiyet kılıfı arıyoruz. Mesela “Açıktan günah işleyen günahkâr kişinin gıybeti olmaz” diyoruz. Bu bazı hususlarda doğrudur. Mesela, gençlere örnek olması tehlikesi olan bir kimse, açık açık haram işliyor ve bunu iyi bir şey gibi reklam ediyor. O zaman onun yanlış olduğunu, kimsenin ona özenmemesi gerektiğini söylemenin bir faydası vardır. Fakat bunda dahi, en doğru yöntem şahsı hedef almamak, amelin yanlışlığını söylemektir. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, böyle bir hatayı ikaz etmek istediğinde isim vermeden “Bazı kişilere ne oluyor ki böyle yapıyorlar” buyururdu.

Hem bunu günah olduğu kesin ve açık olan şeylerle sınırlı tutmak gerekir. Mümin müminin en ufak bir mekruhunu veya kendince yanlış yorum gibi görünen tercihini, mezhebini, meşrebini dile dolamamalıdır. Bunda faydadan çok zarar vardır.

Bir gün hanımlar arasında bazı hanımların, tesettür konusundaki kusurlarını konuşuyorduk. “Bunların yanlışlığı söylenmeli ki genç kızlar bunları örnek almasın” diyenler oldu. Ama bir yanda da şunu fark ettik, eğer mükemmel değil diye, her bir kardeşimizi eleştirmeye başlarsak kızlarımız şöyle düşünecek” demek ki ne kadar örtünsen de illa ki eleştiriye uğruyorsun. Başın açık olsa bundan daha rahat oluyorsun. O zaman kimse bir şey diyemiyor.” (!)

Müminlerin cemaati, birbirini eleştiren, araştıran, sorguya çeken, dedikodusunu eden, sıkıntı verici bir cemaat olmamalı. Yoksa herkes, müminlerin cemaatinden kaçmak ve başına buyruk yaşamak ister. Hem, kimse kimsenin iç âlemini bilemez ki. Belki senin kendinden aşağı basamakta gördüğün arkadaşın şu anda ağır adımlarla yükselmektedir. Sen ise kendini üstün görüyorsun ama belki de kendini koyup başkalarını eleştirmek yüzünden şu anda iniştesin.

Ayrıca, sonunu bilmiyorsun ki… Ne kendininkini, ne başkasınınkini…

Zaten sonumuzu düşünsek, büyük bir fayda mülahaza etmedikçe başkasının haliyle meşgul olur muyuz?

Ne zaman gıybet olmaz?

Elbette başkasının arkasından konuşmanın zaruret, ihtiyaç veya faydalı olduğu haller de olabilir. O zaman, sadece gayeye matuf olmak şartıyla konuşulabilir.

İmam-ı Gazalî, müminin arkasından konuşmanın helal olması için şu şartları sıralıyor: “Bir mümin bir müminle, üçüncü bir şahıs hakkında, ticaret, ortaklık veya evlenme gibi bir muamele yapmak üzere, seninle istişare etmek için başvurduğunda, kesin bildiğin şeyi söylemek caizdir. Çünkü bunda, birisinin aldanmaması ve zarara uğraması gibi faydalar vardır. İşte o zaman “O, dürüst biri değildir. Kızını verme, ortak olma…” denilebilir.



Yahut kişi hakkını alabilecek bir kişiye veya hâkime başvurup olup biteni anlatırsa bu gıybet olmaz. Ayrıca kötü örnek olmasın diye, yaptığının yanlış olduğunu söylemek de caiz olabilir. Ama “Zaruretler, miktarınca takdir olunur” kaidesince davranmalı, bir cevaz bulduk diye, günahkârın günahını dile dolamamalıdır. Çünkü bunda, nefsin kendini tezkiye etmesi tehlikesi vardır.

Genellikle, başkalarını kınayanlar bu sırada “Ben öyle değilim” diye, kendini bu kusurdan münezzeh görür. Hâlbuki -mazaallah- Allah-u Zülcelâl bizi imtihan etmek üzere, bizi muhafaza ettiği koruma kalkanında bir delik açıverse bizim nefsimiz de aynı günaha düşmez mi?

Gıybet edebilen, laf da taşır!

Hem, gıybetlerin çoğu, her ne kadar sureti haktan görünse de nefsin sinsi hastalıklarının habercisidir. Mesela, zengin bir müminin hayatını tenkit eden kişinin, sinsi bir haset hastalığı olabilir. Güya onun israfını tenkit ediyor ama aslında kendisi elde edemediğinden canı sıkılıyor olabilir. Böyle kişileri Allah-u Zülcelâl, aynı nimetle imtihan etse bin beterini yapmayacaklarını bilebilirler mi?

Hem hatalı olana istiğfar edip tevbe nasip olması için dua etmek varken, onun günahını dile dökmenin ne faydası var. Eğer o sözümüz kulağına giderse -ki gıybet edenler ve dinleyenler laf taşımaktan da geri durmazlar- müminlerin cemaatinden nefret edecek ve uzaklaşacak. Tevbe etmesi mümkün ise bile artık mümkün olmayacak… Ne kadar kötü…

Hâlbuki bilmiyoruz ki kötü yanlarını gördüğümüz o kişinin, belki bilmediğimiz çok iyi yanları, çok hayırlı amelleri de vardır. Allah-u Zülcelâl onun o yanlarını da bildiğinden, onu seviyordur. Hatta biz ona buğzettikçe bize gazap ediyordur. Nereden bilebiliriz ki? …

İşin doğrusu, gıybetlerimizin çoğu, iç yüzünü bilmediğimiz halde, suizan ederek kötü yorumladığımız şeylerdir. Çoğu zaman başkaları hakkındaki suizanlarımız, aslında kendi nefsimizin gizlediğimiz iç yüzüdür. Mesela, birisi hakkında şöyle düşünürüz: “Ne kadar kibirli ve soğuk. Bize hiç yakın alaka göstermiyor. Başarılarıyla şımarmış kendini beğeniyor.”

Hâlbuki belki de o kişinin işi başından aşkın. Kafasını meşgul eden bir sürü düşünce var. Senin ondan alaka beklediğini fark etmedi bile. Hatta senin bu kadar önem vereceğini de düşünemedi. Belki de zannettiğinin tam aksine, o kişi kendisine hiç değer vermiyor, senin ona bu kadar değer verdiğini de bilmiyor.

Herkesi, kendi gibi sanan yanılır

Çoğu kişi, bir olayı kendi nefsinin aynasında ölçer biçer. Kendisi aynı durumda olsa ne yapacaksa herkes de öyle yapar zanneder. Hani meşhur fıkradır; iki köylü, yufka ekmeğini duru pekmeze batırıp yiyorlarmış. Tabi ekmek kuru, pekmez duru güzel olmuyormuş. Biri demiş ki:

- Ağa şimdi ne yiyordur acaba? Diğeri demiş ki:

- Ne yiyecek, o da şimdi tandır ekmeğini bala banıp banıp yiyordur…

Herkes böyle düşünür. Elime aynı imkân geçse ben ne yaparım? Nasıl kibirlenirim? Başkalarına nasıl hor bakarım? Bu yüzdendir ki her gıybet, aslında o gıybeti yapan kişiyi ele verir.

Kalpleri tertemiz kişiler ise başkaları hakkında hep hüsnü zan ettiklerinden birisi gelip “Şu kişinin öyle yaptığı konuşuluyor” dese bile “Yok canım hiç öyle şey olur mu?” derler. Tıpkı Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam ve sadık ashabı gibi…

Allah-u Zülcelâl cümlemize böyle olmayı nasip etsin. (Âmin)

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM