Wikipedia

Arama sonuçları

7 Mart 2013 Perşembe

Şeytan Tuzağı

Yüce Kitabımız’ın bildirdiğine göre İblis, ilahî huzurdan kovulduktan sonra Allah Tealâ’dan kıyamet gününe kadar mühlet istemiş ve istediği mühlet kendisine verildiğinde şöyle demiştir:
“Öyleyse beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üzerine oturacağım. Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” ( A’raf , 16-17 )
Dünya hayatının insan için bir imtihan olmasının hikmeti gereği İblis’e, insanları saptırmak için çalışması doğrultusunda mühlet verilmiş olduğunu bu ayetten anlıyoruz.
Konuyla ilgili bir diğer ayette, İblis’in göstereceği bu çabanın bütün insanları aldatamayacağı şöyle ifade edilmektedir:
“(İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onlara (insanlara, günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç…” (Hicr, 38-40)
Buradan anlıyoruz ki, şeytanın aldatamayacağı kimseler, imanda, ibadette, ahlâkta ve sair söz ve davranışlarında yolunu Allah Tealâ’ya adayarak yaşayan ihlâs sahibi kullardır.

28 Şubat 2013 Perşembe

Salih Evlatlardan Olmak İçin…

Allah-u Zülcelâl, ana ve baba hakkını yerine getirmeyi kendi emir ve nehiyleriyle yan yana getirmiştir. Sanki anne ve babanın hakkını yerine getirmek, Allah’ın hakkını yerine getirmek gibidir.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara“öf!” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: “Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.” (İsra; 23-24)
Demek ki evlat, hem ana-baba sağken onların haklarını gözetmeli, hem de öldükten sonra onların affedilmeleri için dua edip, kabirlerini ziyaret etmelidir.
Eğer Kur’an ve hadislerde, bu ana-baba hakkında hüküm olmasaydı dahi, aklen onlara iyilik yapmak icap ettiği anlaşılırdı. İnsan küçük çocuğuna nasıl zahmet çekiyor, bakıyorsa onlar da bize küçükken böyle bakmışlardı.
Bundan da anlaşılıyor ki, onlara bakmak farzdır. Kur’an ve hadis de bize bunu emrettiği için onlara daima iyilik yapmalıdır. İnsan bunu yaparken de; Allah ve Resulü emrediyor diye niyet etmelidir ki sevap kazansın.
İbnu Amr radıyallahu anhu anlatıyor: “Bir adam, cihada iştirak etmek için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’den izin istedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Annen baban sağlar mı?” diye sordu. Adam: “Evet” deyince: “Onlara (hizmet de cihad sayılır), sen onlara hizmet ederek cihad yap” buyurdu.(Buhârî, Cihâd 138, Edeb 3)
Onun için imkân dâhilinde anne ve babamız bizim dinimize zarar vermeyecek şekilde emrettiklerinde onların istediği gibi yapmak lazımdır. Bu husustaki zorluklara sabretmekte cihad sevabı vardır. Dinimize zarar verecek şeyler emrettiklerinde (hırsızlık yap, namaz kılma gibi…) o zaman onlara itaat edilmez.
Onlara itaat edemediğimiz durumlarda dahi iyilik yapmak, tatlı sözle gönüllerini almak gerekir. Özellikle ihtiyar olduklarında hizmetlerinde bulunmak lazımdır.
Bir Defa Kalbini Kırsan…
Hasan-ı Basrî Kâbe’yi ziyaret ve tavaf ederken arkasında bir zembil ile tavaf eden bir zâta dedi ki: “Arkadaş, arkandaki yükü koyup öyle tavaf etsen daha iyi olmaz mı?”
O zat cevaben dedi ki: “Arkamdaki yük değil, babamdır. Bunu Şam’dan yedi defa buraya getirip tavaf eyledim. Çünkü bana dînimi, imanımı bu öğretti. Beni İslam ahlakı ile yetiştirdi.”
Bunları dinleyen Hasan-ı Basrî şöyle dedi: “Kıyamete kadar böylece arkanda getirip tavaf eylesen, bir defa kalbini kırmakla bu yaptığın hizmet boşa gider ve yine bir defa gönlünü yapsan, bu kadar hizmete mukabil olur.”
Ana-baba öldükten sonra, onların kabirlerini ziyaret etmeli, hayatta iken dostluk yaptığı kişileri ve onların çocuklarını ziyaret edip iyilikte bulunmalıdır. Salih bir zata: “Acaba ana-baba öldükten sonra, onların rızalarını kazanmak mümkün olur mu?” diye sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir:
Evet, üç şekilde onların rızalarını kazanabilirsiniz; birincisi, salih bir kimse olmaya gayret edin. Çünkü ana-babaya çocuklarının iyi olması kadar sevimli gelen bir şey yoktur. İkincisi daima Allah-u Zülcelâl’den onlar için mağfiret talebinde bulunun ve çokça sadaka verin. Üçüncüsü ana babanızın dostlarını ve yakınlarını ziyaret edin.
Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kişinin yapacağı en üstün iyiliklerden biri, ölümünden sonra babasının dostlarına sıla-ı rahimde bulunmasıdır.”(Müslim, Birr,11-13)
Ebu Üseyd Mâlik İbnu Rebî’a es-Sâidî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Evet vardır” dedi ve açıkladı: “Onlara dua, onlar için Allah’tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) taleb etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak.”(Ebu Dâvud, Edeb 129)
Abdullah İbni Dînâr’ın Abdullah İbni Ömer’den şöyle rivayet etmiştir: İbni Ömer radıyallahu anhu Mekke’ye gitmek üzere yola çıktı. Deveye binmekten usandığı zaman üzerinde istirahat edeceği bir merkebiyle, başına sardığı bir de sarığı vardı. İbni Ömer eşeğin üzerinde dinlenirken bir bedeviye rastladı. Ona: “Sen falan oğlu falan değil misin?” diye sordu. Adam: “Evet,” deyince eşeği ona verdi ve: “Buna bin,” dedi. Sarığı da ona uzatarak, “Bunu da başına sar,” dedi.
Arkadaşlarından biri İbni Ömer’e: “Allah seni bağışlasın. Üzerinde dinlendiğin eşek ile başına sardığın sarığı şu bedeviye boşuna verdin,” deyince İbni Ömer radıyallahu anhu şunları söyledi: ‘Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ‘İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir’ buyururken duydum. Bu adamın babası, (babam) Ömer radıyallahu anh’in dostuydu.” (Müslim, Birr 11-13)
Sahabe-i kiramın baba dostunun oğluna yaptığı iyilik böyleydi. Öyleyse babalarına karşı iyiliklerini hesap etmeli.
Baba Bedduası
Müslümanlar bilhassa anne ve babanın bedduasını almaktan sakınmalıdır.
Anlatıldığına göre Malik bin Dinar bir yıl hacca gitti. Haccını tamamladığı gece rüyasında şöyle bir ses işitti: “Ey Malik! Hacca gidenlerden Muhammed oğlu Abdurrahman affedilmedi.”
Malik bin Dinar sabahleyin çevresinde Muhammed oğlu Abdurrahman’ı aramaya başladı. Sordukları kimseler ona: “Aradığın kimse Kur’an ehlidir. Her yıl hacca gelir.” dediler. Araya araya onu bir köşede Kur’an okurken buldu. Abdurrahman onu görünce bir ah çekip bayıldı. Daha sonra şöyle dedi: “Beni rüyanda gördün. Bana Allahu Zülcelal’in beni affetmediğini söylemeye geldin değil mi?”
Malik bin Dinar bu duruma çok şaşırdı. Ona hayret edip sordu:“Sen salihlerden birine benziyorsun. Çok merak ettim. Acaba Allahu Zülcelal seni neden affetmiyor. Ne günah işledin?”
Bu soruya karşılık Abdurrahman şöyle anlattı: “Bir Ramazan ayının ilk gecesi idi. İçki içip sarhoş olmuştum. Bu sırada babam beni aramış ve bir yerde yatar bulmuş. Beni çekince ben de sarhoşluktan kendimi bilmez halde ona vurup gözünü çıkarmışım. O da bana beddua etmiş. Ertesi gün ayılınca neler yaptığımı büyük bir üzüntü ile öğrendim. Bütün içki küplerini yok ettim. Kölelerimi azat ettim. Yaptıklarıma pişman olup doğru yola girdim. Her yıl böyle hacca gelir dua ederim. Fakat her seferinde sizin gibi birisi rüyasında: “Allah seni affetmedi!” diye söyler.”
Abdurrahman bunları anlatırken tekrar ağlamaya başladı. Onun bu haline Malik bin Dinar çok acıdı, babasını kim olduğunu sorup yerini öğrenerek yanına gitti. Babası Malik bin Dinar’ı görünce şöyle dedi:
“Hoş geldiniz ya Malik bin Dinar! Buyurun bir istediğiniz varsa hemen yerine getireyim.”
Malik bin Dinar şöyle dedi: “Farz et ki kıyamet kopmuş, oğlun Abdurrahman’ı tutup cehenneme götürüyorlar. Onu bu halde görsen üzülmez misin?”
Bunu duyan babası ağlamaya başladı. Daha sonra kendine gelip dedi ki: “Sen şahit ol ki, oğlumun kusurunu affettim ve ona hakkımı helal ettim.”
Daha sonra Malik bin Dinar, ondan izin alarak oğlunun yanına gidip müjdeyi verdi ve babasının onu görmeye geleceğini söyledi. Bunu duyan Abdurrahman ağlayarak tekrar bayıldı.
Bu sırada babası geldi. Malik bin Dinar’a şöyle rica etti: “Oğlumu affettim. Diğer âleme yakın zamanda göçeceğini zannediyorum. Şahadet getirip ruhunu teslim etsin.”
Malik bin Dinar şahadeti telkin etmeye başladı. Fakat Abdurrahman cevap vermiyordu. Nihayet gözlerini açıp karşısında babasını görünce ona yalvaran bir sesle dedi ki:
“Babacığım ne olur, gel sen de benim gözümü çıkar ki, kıyamete kalmasın!”
Babası şöyle dedi: “Ey Gözümün nuru! Ben suçunu bağışladım. Senden razı oldum.”
Bu sırada Abdurrahman iki defa şahadet getirdi. Malik bin Dinar ona:
“Halin nasıldır?” diye sordu. O da şu şekilde cevap verdi:
“Baygın halde iken başucumda elinde topuz olan bir melek durup bana: “Baban senden razı değil. Ben topuzla senin başına vuracağım.” dedi. Az sonra başka bir melek gelip yeşil bir mendille gözlerimin yaşını sildi ve dedi ki: “Şahadet getir! Baban ve Allah-u Zülcelâl senden razı oldu.”
Abdurrahman bunları söyler söylemez vefat etti.
Allahu Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin

24 Şubat 2013 Pazar

GIYBETE DÜŞTÜĞÜMÜZ NOKTALAR…

Dünya işte bu kadar yalandı, geçiciydi…
Geçtiğimiz aylarda, mahallemizde bir hanım aniden vefat etti. Elli yaşlarında, bazı kronik hastalıkları olan ama “ayakta gezen” bir kadıncağızdı. Çocukları hemen ambulans çağırmışlardı ama daha onlar gelmeden önce, son nefesini teslim etmişti. Doktorlar beyin kanaması dediler. “Ecel gelmiş cihâne, baş ağrısı bahane.” …

Doğrusu hepimiz sarsıldık, onun “Akşama ne yemek yapacağım?” diye uğraşırken, bir anda dünyasını değiştirmesi karşısında… Dünya, işte bu kadar yalandı, bu kadar geçiciydi.

Bilmem farkında mıyız, bir vefat haberi duyunca aramızdan ayrılan kişiyi az çok tanıyorsak, onda gördüğümüz halleri ve onun hakkında söylenenleri hatırlayıveririz. İyi veya kötü…

Müminler birbirleri hakkında, Cenab-ı Hakkın şahitleridir. Kalbimiz, ister istemez bir kişinin hakkında, bir intibaa kapılıveriyor. Dilimiz, her ne kadar ölünün arkasından kötü konuşulmaz diyerek sükût etse de -ki etmeli- kalp bu, elde değil; duyduğumuz bir söz, gördüğümüz bir hal, kalbimize bir hatıra atıveriyor.

İşte, o zaman insan ürperiyor, acaba ben de bir gün toprağa uzatıldığımda, arkamdan insanlar ne hatırlayacak? Acaba sohbetlerimi, hayırlı nasihatlerimi, hayırlarımı mı? Yoksa gıybetlerimi, laf taşımalarımı, münakaşalarımı mı hatırlayacak? …

Ne korkunç değil mi? Arkamızda bıraktığımız kişiler, belki de istemeseler bile, kalpleriyle şahitlik yapacaklar.

Yine de gıybet eder miydik?

Hocaefendi soracak “Hakkınızı helal ettiniz mi?” diye. Oradakiler belki adet yerini bulsun diye “Helal olsun…” diyecekler. Ama acaba aralarında dili varmayan veya dili varsa da kalbi tasdik etmeyenler olacak mı? Siz de görmüşsünüzdür belki, hani geçenlerde haberlere konu olmuştu; bir adamın cenazesinde komşusu çıktı “Ben helal etmiyorum, zorla mı?” dedi.

Öyle ya! Gönül bu, etmez etmez… Çok kırılmıştır, canı yanmıştır, günlerce üzülmüştür, etmek istemez. Hele bir de mizanına koyacak her bir hayır kırıntısına ihtiyacı varsa… Helal etmeyip hakkını almayı tercih ederse… !

Eğer bunlar üstünde ciddi ciddi düşünsek, acaba korkmadan, umursamadan kolayca konuşur muyuz? Hatta şöyle düşünelim, hesap gününü aklımızda tutup dursak, kendi derdimizi bırakıp başkalarıyla meşgul olmaya vaktimiz kalır mı?

Gıybet de diğer günahlardan farklı değil aslında… Günahlara cesaret etmenin sebebi hep sonumuzu düşünmemek değil mi? Şu dünyada bulunuşumuzun gayesini düşünsek, vazifelerimizin şuurunda olsak, başkaları hakkında hüküm vermek gibi üstümüze vazife olmayan bir işle uğraşır mıydık?

Bize ne başkasından!

Bir zamanlar (Yanlış hatırlamıyorsam) İmam-ı Gazalî’nin Kalplerin Keşfi kitabını okuyorduk. Orada, tasavvuf adabının incelikleri bahsinde şöyle diyordu: “Bir dostunla yolda karşılaşınca ‘Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?’ diye sorma. Böyle sormak sana vazife değildir, malayanidir (seni ilgilendirmeyen, senden sorulmayacak bir şeydir.) Hem böyle sormakla, belki kardeşini yalan söylemeye mecbur edersin.”

Ne gariptir ki, biz tam tersini yaparız. Birini görünce adeta hakkında rapor yazacakmış gibi inceden inceye lüzumsuz sorular sorarız. Yetmez, “Acaba doğru söylüyor mu?” diye şüpheye düşer, casus gibi araştırma bile yaparız. Mesela, üstüne ne giyinmiş, elindeki pakette ne var? Bu saatte ne işiymiş bu… Hatta sorgu hâkimi gibi detaylıca soru soran, üstünkörü geçiştirenlere kızanlarımız olur. “Niye saklıyor ki?”

Hâlbuki bir düşünsek “Bize ne ki?” …

Eğer sevap işlemeye gidiyorsa hasene defterini biz mi tutuyoruz? Günah işlemeye gidiyorsa alıkoyabilecek miyiz? …

Belki sevap işlemeye gidiyor ve ihlâsı bozulsun istemiyor. Biz de kendi işimize bakalım, bize ne başkasından. Söylemek isterse zaten söyler…

Veya tam tersi, belki günah işliyor ve bizi aleyhine şahit tutmak istemiyor. Bir gün pişman olacak af dileyecek, Rabbi de onu affedecek…



Biz, ne diye ar perdesini yırtalım ki?

Gıybetin anahtarı, başkalarının hallerini merak etmek…

Bu sebeple, gıybeti yasaklayan ayete, su-i zandan ve tecessüsten sakındırarak başlamış Rabbimiz; “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurât; 12)

İnsanlar niye birbirlerinin hallerini merak ederler ki? İki insan bir araya gelince başlıyor konuşmaya: “Filanca şöyle yapmış. Böyle etmiş.” diğeri kendi bilgilerini ekliyor: “Ben de şöyle duydum, böyle böyle de yapmış…”

Her bir lüzumsuz malumat iletiliyor, birleştiriliyor. Üstünde hüküm veriliyor. “Niye yapmış? İyi mi yapmış, kötü mü yapmış? Aslında ne yapmalıymış...” Bunca konuşmanın faydası ne? İnsanlar hakkında hüküm verme vazifesi, içimizden bazı kişilere verildi de haberimiz mi yok? İman edenler neye iman ettiklerinin farkında olsa, kendi boyunlarındaki borcun şuurunda olsa, başkalarıyla uğraşabilirler mi?

Bazen gıybetin yanlışlığını inkâr etmek için ona bir meşruiyet kılıfı arıyoruz. Mesela “Açıktan günah işleyen günahkâr kişinin gıybeti olmaz” diyoruz. Bu bazı hususlarda doğrudur. Mesela, gençlere örnek olması tehlikesi olan bir kimse, açık açık haram işliyor ve bunu iyi bir şey gibi reklam ediyor. O zaman onun yanlış olduğunu, kimsenin ona özenmemesi gerektiğini söylemenin bir faydası vardır. Fakat bunda dahi, en doğru yöntem şahsı hedef almamak, amelin yanlışlığını söylemektir. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, böyle bir hatayı ikaz etmek istediğinde isim vermeden “Bazı kişilere ne oluyor ki böyle yapıyorlar” buyururdu.

Hem bunu günah olduğu kesin ve açık olan şeylerle sınırlı tutmak gerekir. Mümin müminin en ufak bir mekruhunu veya kendince yanlış yorum gibi görünen tercihini, mezhebini, meşrebini dile dolamamalıdır. Bunda faydadan çok zarar vardır.

Bir gün hanımlar arasında bazı hanımların, tesettür konusundaki kusurlarını konuşuyorduk. “Bunların yanlışlığı söylenmeli ki genç kızlar bunları örnek almasın” diyenler oldu. Ama bir yanda da şunu fark ettik, eğer mükemmel değil diye, her bir kardeşimizi eleştirmeye başlarsak kızlarımız şöyle düşünecek” demek ki ne kadar örtünsen de illa ki eleştiriye uğruyorsun. Başın açık olsa bundan daha rahat oluyorsun. O zaman kimse bir şey diyemiyor.” (!)

Müminlerin cemaati, birbirini eleştiren, araştıran, sorguya çeken, dedikodusunu eden, sıkıntı verici bir cemaat olmamalı. Yoksa herkes, müminlerin cemaatinden kaçmak ve başına buyruk yaşamak ister. Hem, kimse kimsenin iç âlemini bilemez ki. Belki senin kendinden aşağı basamakta gördüğün arkadaşın şu anda ağır adımlarla yükselmektedir. Sen ise kendini üstün görüyorsun ama belki de kendini koyup başkalarını eleştirmek yüzünden şu anda iniştesin.

Ayrıca, sonunu bilmiyorsun ki… Ne kendininkini, ne başkasınınkini…

Zaten sonumuzu düşünsek, büyük bir fayda mülahaza etmedikçe başkasının haliyle meşgul olur muyuz?

Ne zaman gıybet olmaz?

Elbette başkasının arkasından konuşmanın zaruret, ihtiyaç veya faydalı olduğu haller de olabilir. O zaman, sadece gayeye matuf olmak şartıyla konuşulabilir.

İmam-ı Gazalî, müminin arkasından konuşmanın helal olması için şu şartları sıralıyor: “Bir mümin bir müminle, üçüncü bir şahıs hakkında, ticaret, ortaklık veya evlenme gibi bir muamele yapmak üzere, seninle istişare etmek için başvurduğunda, kesin bildiğin şeyi söylemek caizdir. Çünkü bunda, birisinin aldanmaması ve zarara uğraması gibi faydalar vardır. İşte o zaman “O, dürüst biri değildir. Kızını verme, ortak olma…” denilebilir.



Yahut kişi hakkını alabilecek bir kişiye veya hâkime başvurup olup biteni anlatırsa bu gıybet olmaz. Ayrıca kötü örnek olmasın diye, yaptığının yanlış olduğunu söylemek de caiz olabilir. Ama “Zaruretler, miktarınca takdir olunur” kaidesince davranmalı, bir cevaz bulduk diye, günahkârın günahını dile dolamamalıdır. Çünkü bunda, nefsin kendini tezkiye etmesi tehlikesi vardır.

Genellikle, başkalarını kınayanlar bu sırada “Ben öyle değilim” diye, kendini bu kusurdan münezzeh görür. Hâlbuki -mazaallah- Allah-u Zülcelâl bizi imtihan etmek üzere, bizi muhafaza ettiği koruma kalkanında bir delik açıverse bizim nefsimiz de aynı günaha düşmez mi?

Gıybet edebilen, laf da taşır!

Hem, gıybetlerin çoğu, her ne kadar sureti haktan görünse de nefsin sinsi hastalıklarının habercisidir. Mesela, zengin bir müminin hayatını tenkit eden kişinin, sinsi bir haset hastalığı olabilir. Güya onun israfını tenkit ediyor ama aslında kendisi elde edemediğinden canı sıkılıyor olabilir. Böyle kişileri Allah-u Zülcelâl, aynı nimetle imtihan etse bin beterini yapmayacaklarını bilebilirler mi?

Hem hatalı olana istiğfar edip tevbe nasip olması için dua etmek varken, onun günahını dile dökmenin ne faydası var. Eğer o sözümüz kulağına giderse -ki gıybet edenler ve dinleyenler laf taşımaktan da geri durmazlar- müminlerin cemaatinden nefret edecek ve uzaklaşacak. Tevbe etmesi mümkün ise bile artık mümkün olmayacak… Ne kadar kötü…

Hâlbuki bilmiyoruz ki kötü yanlarını gördüğümüz o kişinin, belki bilmediğimiz çok iyi yanları, çok hayırlı amelleri de vardır. Allah-u Zülcelâl onun o yanlarını da bildiğinden, onu seviyordur. Hatta biz ona buğzettikçe bize gazap ediyordur. Nereden bilebiliriz ki? …

İşin doğrusu, gıybetlerimizin çoğu, iç yüzünü bilmediğimiz halde, suizan ederek kötü yorumladığımız şeylerdir. Çoğu zaman başkaları hakkındaki suizanlarımız, aslında kendi nefsimizin gizlediğimiz iç yüzüdür. Mesela, birisi hakkında şöyle düşünürüz: “Ne kadar kibirli ve soğuk. Bize hiç yakın alaka göstermiyor. Başarılarıyla şımarmış kendini beğeniyor.”

Hâlbuki belki de o kişinin işi başından aşkın. Kafasını meşgul eden bir sürü düşünce var. Senin ondan alaka beklediğini fark etmedi bile. Hatta senin bu kadar önem vereceğini de düşünemedi. Belki de zannettiğinin tam aksine, o kişi kendisine hiç değer vermiyor, senin ona bu kadar değer verdiğini de bilmiyor.

Herkesi, kendi gibi sanan yanılır

Çoğu kişi, bir olayı kendi nefsinin aynasında ölçer biçer. Kendisi aynı durumda olsa ne yapacaksa herkes de öyle yapar zanneder. Hani meşhur fıkradır; iki köylü, yufka ekmeğini duru pekmeze batırıp yiyorlarmış. Tabi ekmek kuru, pekmez duru güzel olmuyormuş. Biri demiş ki:

- Ağa şimdi ne yiyordur acaba? Diğeri demiş ki:

- Ne yiyecek, o da şimdi tandır ekmeğini bala banıp banıp yiyordur…

Herkes böyle düşünür. Elime aynı imkân geçse ben ne yaparım? Nasıl kibirlenirim? Başkalarına nasıl hor bakarım? Bu yüzdendir ki her gıybet, aslında o gıybeti yapan kişiyi ele verir.

Kalpleri tertemiz kişiler ise başkaları hakkında hep hüsnü zan ettiklerinden birisi gelip “Şu kişinin öyle yaptığı konuşuluyor” dese bile “Yok canım hiç öyle şey olur mu?” derler. Tıpkı Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam ve sadık ashabı gibi…

Allah-u Zülcelâl cümlemize böyle olmayı nasip etsin. (Âmin)

21 Şubat 2013 Perşembe

Edep ile İki Dünya Cennet Olur

Fırsat Elden Gitmeden İbret Alalım
Allah-u Azimuşşan nasıl ahrette müminlere cenneti veriyorsa, dünya hayatı da müminlere cennet olsun diye Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem ile Kur’an ı Kerim’i nazil etmiştir.
Gözümüzle de görüyoruz; nerede Allah azze ve cellenin emir ve nehiyleri yerine getiriliyorsa orası cennet gibi oluyor. Orada huzur oluyor, sükûnet oluyor, herkes hakkını alıyor…
Allah’ın büyüklüğünü Kuran-ı Azimüşşan’a bakınca görüyoruz. Allah’ın yarattığı kainata baktığımız zaman Onun büyüklüğünü azametini görebiliyoruz. Göklerin direksiz durması, denizlerin azameti hep Allah’ın büyüklüğünü hatırlatıyor.
Bâhusus, Allah’ın emirleri, O’nun kullarına olan şefkatinin delilidir. Bakın biz burada Allah-u Zülcelal’in evinde, O’nun misafiriyiz. Bir sükunet var, edeple onun huzuruna duruyoruz, kimse kimseye eziyet vermiyor… Öyle bir şefkat, öyle bir huzur… Hepsi Allah’ın emirleri sayesinde…
Bir bakın, eğer bir mühendis, bir fabrikayı yaptığı zaman işçilerine dese ki “Bakın bu fabrikayı böyle çalıştıracaksınız. Düğmeleri şöyle çevireceksiniz. Yağını birkaç ayda bir değiştireceksiniz…” İşçiler onun talimatlarına uyduğu zaman o fabrika uzun ömürlü olur, rahat çalışır, kâr eder. İşçiler tam tersini yaparsa, düğmeleri sağa diyor, tersine sola çeviriyorlar, düğmeler kırılıyor. Yağını değiştirmiyorlar, ne olur, yanar o fabrika, değil mi?
İşte biz de bunun gibiyiz. Vücudumuz Allah’ın muazzam bir fabrikasıdır. Gözümüzle de görüyoruz, bir kimse uyuşturucu kullanıyor, içki içiyor, ne yapıyor; Allah’ın yarattığını bozuyor. Bir müddet önce bir delikanlı getirdiler; perişan bir hale gelmiş, titriyor “Beni kurtarın” diyor. İçki içince insan ne hale geliyor. Allah’ın yarattığı fabrikayı yaktı, dünyada da yaktı, ahrette de yaktı…
Hâlbuki Allah’ın emir ve nehiylerini yerine getirdiği zaman hem kendisine faydalı oluyor, hem ailesine, komşusuna faydalı bir insan oluyor. Hem dünya huzuru, hem ahiret huzuru…
Allah’ın emir ve nehiylerine sımsıkı sarıldığımız zaman Allah-u Zülcelâl hazretleri mükafatımızı noksansız olarak verecek, bir de fazlasını verecek, inşallah…
Ayet-i kerimede buyuruyor :
إِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ الرَّحِيم
“Eğer Allaha ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Hucurat 14)
O yüzden elimizden geldiği kadar itaat edelim, kar da bizedir zarar da bizedir. Allah-u Zülcelal’e bir menfaati veyahut da zararı yok – haşa-. Eğer kendimizi seviyorsak Allah’ın emir ve nehiylerini dinleyelim inşallah.
Kimin Himmeti Zayıfsa Muhabbeti de Zayıftır
Allah-u Zülcelal’in ecir ve sevaplarını kazanmak için içimizde bir güç olması lazımdır. Kimin himmeti, kalbinin içindeki niyetinin gücü zayıf ise, onun Allah-u Zülcelal’e karşı muhabbeti de zayıf olacaktır. Kişinin himmeti, kastı, Allah-u Zülcelal’in ecirlerini kazanmaya karşı gayreti fazla ise onun muhabbeti de o kadardır. Allah-u Zülcelal kalbine bakıyor, içinde bir hararet, bir iştiyak görüyor, o zaman ona muhabbet verecektir inşallah.
Bir zamanlar bir adam caminin kapısında böyle gidip geliyor, “Ben Allah’ı nasıl razı edeceğim. Ne yaparsam Allah-u Zülcelâl benden razı olacak” diye düşünüyor. Allah-u Zülcelal o zamanın Peygamberine vahy ediyor: “Ben onu sıddıklardan yazdım”
Hiçbir amel yapmadı, Allah-u Zülcelâl sadece kalbine baktı, samimiyetten, gayretten onu sıddıklar arasına yazdı.
Biz Allah-u Zülcelalin kullarına nasıl şefkatli olduğunu tam bilmediğimiz için ona âşık olamıyoruz. Eğer bilseydik, ona âşık olurduk, öyle ki, nasıl bir bülbül o dala konuyor ötüyor, bu dala konuyor ötüyor; biz de öyle nereye gitsek Allah-u Zülcelal’den bahsedecektik. Çünkü bir kimse, bir şeyi sevdiği zaman devamlı ondan bahsetmek istiyor. Ama biz onun bize karşı şefkatini tam bilmediğimiz için tam muhabbetli, tam samimi olamıyoruz.
Allah azze ve celle bir gün Nebî Musa aleyhisselama buyurdu ki; -biliyorsunuz Hz. Musa Tur-i Sina dağında Allah-u Zülcelâl ile münacaat ediyordu- işte Allah azze ve celle ona dedi ki; “Ya Musa! Günahkârlarla konuş. Onlarla lütufla, yumuşaklıkla konuş. Ve onlara de ki, ben eğer işledikleri günahlara ceza vermek için acele etseydim, göz açıp kapayıncaya kadar yeryüzünde bir kişi bırakmazdım. Ama söyle onlara, kim pişman olursa, tevbe ederse ben onun tevbesini kabul ederim.”
İnsan ne kadar günah işlerse işlesin pişman olursa Allah onu affediyor. İçten “Bir daha yapmayacağım” dediği zaman Allah onun bütün günahlarını affediyor.
Allah-u Zülcelal’in merhameti hiçbir şeyle mukayese edilmez. Hz. Âdem’den bu yana gelmiş bütün Peygamberlerin, evliyaların şefkatini toplasan, Allah-u Zülcelal’in merhametinin binde biri değildir; yani mukayese edilmez.
Allah azze ve celle kerimdir, onun keremi hiç kimseyle kıyas edilmez. Bir evliya diyor ki “Kim Allah-u Zülcelalin emirlerine uymakla keremli davranırsa Allah Azze ve celle onu cennete koymakla kerem eder. Kim günah işlememekle keremli olursa Allah-u Zülcelâl onu cehennemden muhafaza etmekle ikram eder.”
Demek ki biz Allah-u Zülcelal’e namaz kılmakla, itaat edersek o da bizi cennetini ikram edecek. Biz karşımıza çıkan bir günahı işlemezsek Allah-u Zülcelâl de bizi cehennemden koruyacak inşallah.
Akıllı Kişi Hadiselerden İbret Alır
Akıllı odur ki başkasının halinden ibret alsın…
Bizden öncekiler nasıl geçip gitti, işte gözümüzle görüyoruz, işitiyoruz, “Filan kişi toprağa verildi.”
Hepimiz aynı tohumuz. Nasıl ki buğday tohumunu toprağa ektiğimiz zaman aynıdır, zamanı gelince hepsi biçiliyor, biz de aynıyız, biz de biçileceğiz…
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “Ümmetimin ömrü altmış yetmiş yaş arasıdır. Allah, kime ömründe kırkına kadar mühlet verdi ise, ondan özrü kaldırmıştır.” (Tirmizî, Da’vât 113,)
Görüp duruyoruz, bazıları daha erken gidiyor; trafik kazası, kalp krizi deniliyor. Öyleyse ibret alalım. Ben kendim ölünce ibret alacağım, o zaman tevbe edeceğim” diye beklersek, fırsat yok o zaman… Ancak başkasının ölümünden ibret alırsak fırsatımız vardır.
Akıllı olmak budur.
Başkası ölüp toprağa girince, “Ben de aynı tohumum, ben de onun gibi öleceğim,” diye ibret alıp ölmeden önce hazırlanmak lazım.
Ölümü öyle bir sene sonra, on sene sonra diye düşünmemek lazım. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor: “Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, gözlerimi açtığımda bir daha kapatmadan, yukarı kaldırdığımda aşağıya indirmeden öleceğimi, ağzıma bir lokma aldığımda da onun boğazımda takılıp kalacağını ve Allah’ın (c.c) ruhumu kabzederek öleceğimi düşünürüm. Ey âdemoğullarıl Eğer akıllı iseniz kendinizi ölülerden sayınız. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, size vaad edilen (ölüm) mutlaka gelecektir, siz bunu engelleyemezsiniz.” (Beyhakî, Şuabu’l-İmân, 10564)
Hakikaten öyle değil mi? Ben duymuşum, bir adam çocuğunun ayağına ayakkabı alıyor, birini giydiriyor öbürünü giydiremeden kalp krizi geçirip ölüyor. İşte böyleyiz. Biz de aynen onlar gibiyiz.
Nefesler bittiği zaman kalp duruyor. Nefesler de bize sayıyla verilmiştir. Hepimize sayıyla nefes verilmiştir, “buna şu kadar,” “buna bu kadar” ve bunlar tükeniyor. Ama biz bilmiyoruz. Bu yüzden elimizden geldiği kadar ölüme hazır olmamız lazım.
Her şeye ibretle bakmamız lazımdır. Hatta kötü kişilere bile… Lokman- ı Hakim’e soruyorlar; “Bu güzel edebi nereden aldın?” “Kötü kişilerden edebi aldım.”diye cevap veriyor.
İnanılmaz gibi değil mi? Diyor ki,
“Kötü insanların davranışlarına baktım, neticesi ne kadar kötüdür, ben bundan ne kadar nefret ediyorum; ben böyle davranırsam insanlar da benden böyle nefret edecek. ‘Öyleyse ben böyle yapmayacağım,’ dedim. O davranışlardan kendimi muhafaza ettim, işte böyle edep meydana geldi,” diyor.
İşte o günah işleyenler, içki içenler, kumar oynayanlar da insanlar için bir ibret kaynağıdır. Adam Allah’ın yasakladığı müskiratı içiyor, trafik kazası yapıyor, birisine çarpıyor veya yahut kendini rezil ediyor, sağlığını ifsat ediyor; bunlar akıl işi mi? İşte onun halinden ibret almak lazım.
Edep Allah’ın emir ve nehiyleridir. Onun emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınanın edebi en güzeldir.
İnsan ne kadar ibret alırsa, tefekkür ederse noksanlıkları o kadar azalır; yanlış yapmaz. Bu yüzden elimizden geldiği kadar ibretle bakalım.
Allah -azze ve celle- Sevdiği Kulunu Sohbetlere Getiriyor
Bizim başımıza bela olan gaflettir. Bakıyoruz ki sevap işliyoruz aynı, günah işliyoruz aynı, değişen bir şey olmuyor. Zannediyoruz ki boşa gidiyor, kimse görmüyor, karşımıza çıkmayacak. Bu sefer günaha dalıyoruz. Hâlbuki öyle değildir.
Bilelim ki o amel defterimiz var ya, işte ahiret gününde o önümüze açılacak. Orada, bütün Peygamberlerin huzurunda, meleklerin huzurunda, evliyaların huzurunda, dost ahbabların huzurunda o defter açılacak, okunacak… Sabahtan bu zamana kadar ne yapmışsak o defterin bir yaprağıdır. Böyle her gün ne yaptıysak yazılıyor.
Öyleyse geçip giden günlerimizin her biri amel defterimizin sahifeleridir. “Bu yılın, bu ayının bu gününde, sabahtan akşama kadar bu işi, bu işi yaptı,” diye tek tek amellerimiz okunacak. Ama biz böyle düşünmediğimiz için gafletteyiz. Sanki elimize geçecek bir şey yok gibi yaşıyoruz.
Kim istemez, namaz kılsın, Allah’ı zikretsin, ister ama istemek yetmiyor; yapmak için gayret göstermek lazım.
Bir de bilelim ki Allah-u Zülcelâl bizi sevdiği için bu sohbetlere getiriyor. Biz marangoz nasıl ki marangozhanede gezer, bir tahtayı seçer, diğerlerini bırakır onu getirir, ondan bir şey yapar. Allah-u Zülcelâl de kulunu seçer, onu camilere, sohbetlere getirir.
Öyleyse arkadaşlarımızın da sohbetlere gelmesine sebep olalım. Eğer bir kardeşimizin sohbete gelmesine sebep olursak, onun sevabından bize de hisse verilecek inşallah. Hem de onun sevabından hiçbir şey eksilmeden.
Ne kadar çok kardeşimizin sevabına vesile olursak manevi olarak zengin olacağız inşallah.
Sohbetler Kalbimizi Tedavi Eder
İnsan zahiri olarak nasıl ki hastalanıyorsa manevi olarak da hastalanır. Hatta sahabe de hastalanırdı.
Hz. Hanzala diye bir sahabe vardı. Ebu Bekir Sıddık radıyallahu anhum ona rastladı “Hanzala nasılsın?” Hanzala: “Hanzala münafık oldu ya Ebu Bekir! Ben Resûlüllah’ın sohbetinde başka, sohbetten çıktıktan, aile efradımın içine karıştıktan sonra başka türlü oluyorum. Sohbetteyken ahireti görür gibi oluyorum. Evimde öyle olmuyor. Bu münafıklık değil de nedir. İçerde başka, dışarda başka!” dedi.
Hazreti Ebu Bekir: “Ya Hanzala, ben de öyle oluyorum. Yürü bunu Resûlüllah’a söyleyelim,” dedi.
Peygamberimizin huzuruna vardıklarında anlattılar Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyurdular: “Siz benim huzurumda olduğunuz hal üzere daim olsanız, yolda yürürken melekler, sizinle müsafaha yaparlardı, onlarla açık açık konuşurdunuz. Fakat bir saat böyle, bir saat böyle.” (Müslim, Tevbe 12-13)
Yani benim yanımda böyle olursunuz evinize gittiğiniz zaman öyle olursunuz. Bunu üç sefer tekrar etti, Rasulullah aleyhisselatu vesselam.
Demek ki, nasihat, vaaz, iyi kişilerle beraber olmak insanı tedavi ediyor. Manevi olarak gaflet hastalığımız tedavi olmuş oluyor. Biz de elimizden geldiği kadar iyi kişilerle beraber olalım, bir de sohbet yerlerinden uzak durmayalım.
Olabilir ki nefsimize ev daha rahat gelir, daha çok hoşuna gider. Camiye, sohbete gitmek zor gelir, yol uzak, hava soğuk olabilir, ama gitmeyi tercih edelim. Allah’ın razı olduğu yerleri nefsani yerlere tercih edelim.
O zaman ahiret gününde Cenab-ı Allah-u bize merhametle muamele edecek inşaallah.
Allah-u Zülcelâl bize razı olacağı salih amelleri nasip etsin. Bizi kendi nefsimize terk etmesin, nefsimizi hayırlarda kullansın inşallah.

14 Şubat 2013 Perşembe

KALBİMİZDE DAİMA ALLAH OLSUN

Kıyamette iman ve salih amelin nuru yol gösterecek
Dünyada iman edenlerle etmeyenlerin, salih amel yapanlarla yapmayanların, kıyamet gününde durumlarının ne şekilde olacağı hakkında, Allah-u Zülcelâl ayet-i kerime de şöyle haber veriyor:

“Münafık erkeklerle münafık kadınların, müminlere: ‘Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım’, diyeceği günde kendilerine: ‘Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın!’ Denilir. Nihayet onların arasına, içinde rahmet, dışında azap bulunan kapılı bir sur çekilir.” (Hadid; 13)
Onlara, münafık olanlara “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın!” yani, iman edin deniliyor onlara…

Tabii onlar dönemiyorlar. Fakat Allah-u Zülcelâl, kıyamet gününde müminlere öyle bir nur verecek ki onlar onun aydınlığında, süratle Cennet-i Alâ’ya gidecekler.
Kıyamet günü çok karanlık olacaktır. İşte, o zaman, müminlerin yüzünden çok parlak bir nur yayılacak. Münafıklar, kâfirler, açıktan günah işleyen fasıklar, bu nuru gördüklerinde, o karanlıkta, müminlerin nurundan faydalanmak isteyecekler.

O karanlıkta, kıyamet gününde herkesin ameline, imanına göre Allah-u Zülcelâl nur verecek, aydınlık nasip edecek müminlere.

İşte münafıklar, o müminleri, dünyada fırsat varken amel-i salih yapmış olanları görünce diyecekler “Bekleyin, biz sizin yüzünüzden yayılan nurdan aydınlıktan istifade edelim” diyecekler, fakat melekler onlara engel olacaklar ve “Siz gidin, dünyaya iman edin gelin, ancak öyle nur alabilirsiniz” diyecekler. İş işten geçiyor çünkü…

O halde daha vakit varken, elimizde fırsat varken, bu dünyada imanımızın, tevbemizin, amel-i salihin kıymetini bilelim. Yüzde yüz, bir milim bile eksiklik olmadan, önümüze gelecek bunların faydaları… Göreceğiz orada. Nasıl şimdi birbirimizi görüyoruz, bunların da faydasını göreceğiz, karşımıza çıkacaktır. İster bin sene yaşa, isterse bir dakika yaşa. Fark etmez. Bu bize verilen zaman bitecek ve ne yaptıysak karşımıza çıkartılacak ve göreceğiz öylece.

Güzel ahlakı isteyelim

İslam ahlakının, iman ahlakının, salih amelin kıymetini bilmemiz lazımdır. Mümin kardeşlerimize İslam ahlakına göre davranırsak onlar bizden çok istifade edecekler, onlara menfaatli olacağız. Çünkü İslam ahlakında bir bereket vardır.

Allah azze vecelle, nebilerine bile bunu emretmiş. Bunu çok defa söylüyoruz… Allah-u Zülcelâl nebi Musa aleyhissalatu vesselama “Gidin firavuna, yumuşak bir dil ile nasihat edin.” Oysa Allah-u Zülcelâl her şeyi kuşatan sonsuz ilmi ile biliyordu ki firavun dünyadan imansız olarak ayrılacaktır. Fakat Allah-u Zülcelal’in yeryüzünde kullarına karşı muamelesi bu şekildedir. Ama kıyamette, yine merhameti gazabından daha geniştir, rahmeti gazabını geçmiştir fakat bu yalnızca müminleredir. Hak edenlere, gazabı da kahrı da şiddetlidir. Bunu da böylece bilelim.

Anamız Aişe radıyallahu teâlâ anhum anlatıyor… Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam bir gün dedi;

- Ya Aişe, kime dünyada rıfktan, yumuşaklıktan güzel ahlaktan bir pay verilmişse ona dünya ve ahiret payı verilmiştir. Kime de -neuzû billâh- rıfktan bir pay verilmemişse dünya ve ahiretin hayrından mahrumdur.”

O’nun için elimizden geldiği kadar güzel ahlaklı olup yumuşak davranalım. Bizim mensubu olduğumuz tasavvuf yolu; muhabbet, ihlâs, güzel ahlak ve teslimiyet üzerine kurulmuştur. Bunlar, bu yolun temelidir.

Biz de daima arkadaşlarımıza nasihat etmek suretiyle, güzel ahlakla davranalım. Allah-u Zülcelâl ile murakabeli olmak, huzurlu olmak, daima Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmak, emir ve yasaklarını yerine getirmek ve sünneti yaşamak suretiyle, bunu elde etmek için gayret gösterelim.

Eğer biz güzel ahlak sahibi olmak istiyorsak Allah-u Zülcelal’i zikretmek, Allah-u Zülcelal’in emirlerine teslim olmak suretiyle, Allah-u Zülcelâl ile beraber olalım. Çünkü bütün hazinelerin anahtarı, Allah-u Zülcelal’in katındadır. Güzel ahlakında, salih amellerde başarılı olabilmenin de, günahtan kaçınabilmenin de, aklınıza her ne getirirseniz getirin, ne derseniz deyin, bütün bu hazinelerin anahtarları Allah-u Zülcelal’e aittir. Allah-u Zülcelal’e teslim olursak, Allah-u Zülcelal’in zikrini yapar, itaatinde bulunursak, Allah’tan yardım istersek, bu şekilde Allah da bize verecektir inşaallahu teâlâ.

Allah ile beraber olmak, yani zahiri olarak, sanki Allah-u Zülcelal’i görüyormuşsun gibi… Yani, Allah-u Zülcelal’in her an seni gördüğünü bilerek hareket etmek, ihsan üzere olmak…

Manevi olarak da kalben daima Allah-u Zülcelal’in zikri ile meşgul olmak, Allah-u Zülcelâl ile huzurlu olmak demektir…

Bütün İslam ahlakı, Allah-u Zülcelal’in katında(n)dır, Allah onu nazil etmiştir, Allah-u Zülcelâl ile huzurlu olduğumuzda, bize verecektir inşaallahu teâlâ.

Eğer kişi gafilse ve daima şeytan ile beraber oluyorsa o zaman da ona şeytanın ahlakı nasip oluyor -neuzû billâh! Şeytanın ahlakı nedir? İnsanlara zulmetmektir, incitmektir, kırmaktır… Hırsızlık yapmak, içki içmektir. Her ne varsa İslam’ın yasakladığı; kötü, pislik, onu yapmaktır onun ahlakı.

İslam ahlakı ise tam tersi; güzeldir, başkalarına, kendisine ailesine, komşularına bütün Müslümanlara, insanlara menfaatli olmaktır. Bu, insanın önemsemesi gereken çok mühim bir şeydir. İşte, insan buna talip olup istediği zaman, Allah-u Zülcelal de ona bunu verecektir.
Murakabe bedir?

Murakabe, insanın daima kendisini kontrol etmesi, Allah-u Zülcelal’in kendisini her an gördüğünü bilmesi, gözettiğini unutmaması demektir. Yani, kulun “Allah-u Zülcelâl benimledir, her an beni görüyor, ben Allah-u Zülcelal’in huzurundayım” diye düşünmesi ve kendisini kontrol altında tutmasıdır.

Bu murakabe hali, o kadar kıymetlidir ki birkaç misal ile anlatalım inşaallah...

Bir padişahın çok hizmetçisi vardı. Padişah hepsini severdi ama bir tanesini daha çok severdi. Bu durum, hizmetinde olanlar arasında tefrikaya neden olmaya başlamış, “Padişah, falan kimseyi neden daha çok seviyor, onun ne fazlası vardır?” diye sürekli konuşmaya başlamışlardı. Bu sözler, padişahın kulağına kadar gitti.

Padişah, bunları topladı ve alıp hava almak bahanesiyle, kıra gezmeye götürdü. Orada dinlenirken, bir ara padişahın gözü, tepesinde kâr olan karşıdaki dağa ilişti. Uzun uzun o dağ baktı.

Padişahın bu halini gören, o daha çok sevilen hizmetlisi, hemen kalktı, atına bindi ve doğruca dağ giderek, bir miktar kar alıp getirip padişahın önüne koydu.

Ona sordular: “Niye getirdin, kim sana dedi?” O hizmetli: “Padişah uzun uzun o karlı dağa bakınca anladım ki padişahın canı kar istiyor, iştahı vardır bu kara. Onun için gittim alıp getirdim.” Cevabını verdi.

Bunu gören diğer hizmetlilerin hepsi itiraf ettiler, “Padişah onu bu halinden dolayı daha çok sevmektedir, bu kişinin daha fazla sevilmesi hakkıdır.” dediler.

Bizim halimizin de böyle olması lazımdır. Bütün kulları, Allah-u Zülcelal’in katında aynıdır. Yalnız samimiyete bakıyor Allah-u Zülcelâl… Kul ne kadar Allah-u Zülcelal’e karşı, emirlerine karşı samimidir, Allah-u Zülcelâl o derece o kulunu sevecektir. Samimi olanları Allah-u Zülcelâl seviyor.

Onun için biz de daima samimi olarak Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandıran ecir ve sevapları tercih edelim. Nefsin istek ve arzularına karşı, daima Allah-u Zülcelal’in rızasını tercih edelim.

Bu dünya geçicidir, çok kısa zamanda bitecektir. Biz böyle yaptığımız zaman, bu dünya bittikten sonra, karşımıza bizi ziyadesiyle ferahlandıracak, çok sevindirecek mükâfatlar çıkacaktır, inşaallah.

Murakabe halinde olmak, insanı günahlardan muhafaza eder, sevapları da yaptırır. Gücümüz yettiği kadar Allah’tan gafil olmayalım.
Abdullah İbn-i Ömer radıyallahu anhum ile bir arkadaşı beraber giderken, köle olan bir çobana rastladır.

- Bize bir koyun ver, satın alalım onu senden, dediler. Çoban:
- Benim değildir bunlar, veremem, dedi. Onlar:
- Sahibine kurt yedi, dersin dediler. Çoban onlara derin derin baktı ve:
- Ben onu aldatabilirim ama Allah nerde, o beni görmüyor mu? Allah her halimden haberdar değil mi? Allah beni görürken, ben ne yaparsam bilirken, ben nasıl ona ihanet edebilirim, dedi.

Çobanın bu hali, Hazret-i Abdullah’ın çok hoşuna gitti ve köleyi sahibinden satın alıp azad etti. Hatta bazen arkadaşları ile sohbet ederken, bu olayı hatırlıyor ve çobanın o sözünü tekrar ediyordu: “Allah beni görmüyor mu? Allah her halimden haberdar değil mi? Allah beni görürken, ben ne yaparsam bilirken, ben nasıl ona ihanet edebilirim”

İnsan böyle Allah için murakabe halinde olursa çok sevapları da kazandırıyor ona, çok da günahlardan muhafaza ediyor onu.

Bu ay dersimiz murakabedir. Eğer başka bir şey varsa onunla beraber murakabe de vardır. Namaz kılarken murakabeli olacağız; “Allah beni görüyor” diye düşüneceğiz. Zikirde, hatmede yâda her hangi gibi bir hizmet yaptığımız zaman, “Allah beni görüyor! Senin için yapıyorum ya Rabbi!” diyeceğiz.

Bugünden, ta öbür aya kadar, dersimiz murakabedir. Sohbet meclislerimizde murakabe üzerinde duracağız. Murakabeden bahsedeceğiz.
Bir de dikkatimi çekti, virdlerimizde (zikir derslerimizde) biraz daha yanlışlık vardır. Usulüne uygun yapılmıyor. Bir iki ay önce çok rastlıyordum. Biraz düzelmiş fakat daha eksiklikler vardır. Virdlerimizi de usulüyle yapmak için onun da üzerinde duracağız inşaallah.

Murakabeli olanı Allah günahlardan korur

Kim, kalbinde Allah-u Zülcelal’i, murakabeli olarak daima düşünürse Allah da onun bütün azalarını, zahiri azalarını muhafaza edecektir inşaallah. Günahlardan muhafaza edecektir, bu çok mühimdir!

Bak, sen kalbini Allah’a teslim et, onun huzuruna koy. Ondan sonra, Allah senin bütün azalarını muhafaza edecek günahlardan. Gözlerini, ellerini dilini, bahusus; bunların hepsini hayırlarda kullandırtacak inşaallahu teâlâ. Yeter ki biz, kalbimizi, Allah-u Zülcelal’in emrettiği gibi muhafaza edelim, daima Allah-u Zülcelâl ile beraber olalım; Allah-u Zülcelal de bizi muhafaza edecektir inşaallahu teâlâ.

Allah’ın rızası, bütün dünyadaki eşyalardan daha kıymetli olmalıdır bizim nazarımızda. Hatta ruhumuzdan dahi!

Misal, “Şimdi göklerde olsak, Allah da bize emretse ki, ‘Sen kendini atarsan ben senden razı olacağım’ hiç düşünmeden, tereddüt göstermeden kendimizi atmalıyız. Kendine sor, hesaba çek: “Böyle olsa ben yapar mıydım, yapmaz mıydım?” diye, kendini kontrol et!

İnşaallah, hepimiz, tereddüt etmeden yapacağız değil mi? Allah-u Zülcelâl böyle emretmemiştir. Şayet böyle emretse diyorum, örnek veriyorum.

Zaten biz ne için gelmişiz (bu dünyaya)? Allah-u Zülcelal’i razı etmek için… Allah “Böyle yaparsan razı olacağım” diyor. “Bütün malından vazgeç, Ben, senden razı olacağım” dese...

“Şunu şöyle yap, Ben razı olacağım” dese…

Allah’ın rızası neyde ise; bir saniye, bir milim durmadan, Allah’a feda etmek lazımdır, mümin için yani...

Bizim ömrümüz, içinde olduğumuz şu vakit kadardır. Şu dakikalar var ya… Dünyamız budur. Bu kadardır. Geçmiş zaten geçmiştir, sanki hiç görmedik gibi... Gelecek için de endişe içindeyiz, “Acaba yetişecek miyiz yetişemeyecek miyiz?”

Demek dünya hayatımız ne oldu? Şu anda içinde olduğumuz dakikamızdır. Dünya hayatımız budur. Eğer mümkün oluyorsa içinde olduğumuz dakikaları ne hayır varsa onunla değerlendirmek ve Allah-u Zülcelal’i razı etmek için gayret göstermemiz lazımdır.

Bazı evliyalar demişler: “Zaman bir kılıçtır, sen onu kesmezsen o seni keser!” Kim vaktini değerlendirirse o daima hayırları yapacaktır. Elimizden geldiği kadar zamanımızı yakalayalım. Eğer zamanımızı yakalamazsak kaçacaktır.

Bir mesel vardır, şöyle derler: “Hırsız seni tutmadan önce, sen onu tut!” O seni gafil yakalarsa her şeyini alıp gidecek. Ama sen onu tutarsan, yakalarsan esir edeceksin onu. Zaman da aynen böyledir. Biz onu yakalamazsak o bizi yakalayacak; bitecek, ölüm gelecek!

Bitiyor zaman…

Hz. Ömer radıyallahu anhu şöyle anlatmıştır: “Resulullah sallallahu aleyhi veselleme bir grup esir getirilmişti. İçlerinde bir kadın vardı, göğüsleri sütle dolu idi. Bu kadın (sağa sola) koşuyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu zaman onu yakalayıp kucaklıyor, göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. (Dikkatleri çeken bu manzara karşısında), Resulullah sallallahu aleyhi vesellem:

- Bu kadının, çocuğunu ateşe atacağına kanaatiniz olur mu? Dedi. Bizler:

- Hayır! Diye cevap verince, şöyle buyurdu:

- (Bilin ki), Allah’ın kullarına olan rahmeti, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden fazladır. (Buhari, Müslim)

Allah’ın rahmeti, şefkati, bize karşı böyleyken, O’na kurban olmak, O’na âşık olmak hak değil midir? Haktır… Ama maalesef o hakkı yerine getirmiyoruz.

Allah Azze ve Celle böyledir bize karşı…

İnşaallahu teâlâ biz de elimizi vicdanımıza koyalım: “Allah’a âşık olmak, sevmek, benim üzerimde de bir haktır, ben de bu hakkı yerine getireceğim yarabbi! Bundan sonra, ölünceye kadar gayret göstereceğim” diye karar vermeliyiz.

Bakın, bu yine bizim içindir. Biz Allah-u Zülcelal’e bir fayda veremeyiz. Kâr da bizedir, zarar da bizedir. “Kim iyi iş yaparsa faydası kendinedir, kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Câsiye; 15) buyuruyor Allah Azze ve Celle.

Dikkat edin Şeytan sizi saptırmasın!

Buna da dikkat edelim. Bazı tasavvuf ehli kişiler “Bizde maneviyat vardır” diyorlar, Kur’an'a ve Sünnet’e uymayan şeylerden bahsediyorlar. Şöyle konuşuyorlar, böyle konuşuyorlar. Buna çok dikkat etmek lazımdır.

Şeyh Abdulkadir-i Geylani hazretleri, o kadar büyük bir zat olduğu halde, şeytan-ı lâin bir gün onu aldatmak istedi. Güya nurdan bir bulut suretinde ona göründü ve: “Ya Şeyh Abdulkadir! Ben senden razı oldum. Ben namazı, ibadeti senin üzerinden kaldırdım. Daha ibadet yapmaya ihtiyacın yoktur!” diye ona seslendi. Şeyh Abdulkadir-i Geylani:

- Ya lâin, sen ne yapmaya çalışıyorsun? Dedi. Lâin şeytan:

- Eyvah, sen beni nasıl tanıdın! Dedi.

- Birincisi, sesin tek cihetten geliyordu. (Allah-u Tela’nın hitabı cihetsiz, yönsüzdür.) İkincisi de Peygamber aleyhissalatu vesselam en yüksek makamdadır, Allah’a en yakın olan kimsedir, buna rağmen Allah-u Zülcelâl, emir ve yasaklarını onun üzerinden kaldırmadı. Ben kimim ki Allah benim üzerimden emirlerini kaldıracak? Dedi. Bunun üzerine lâin:

- Ben, senin gibi 70 evliyayı küfre düşürdüm. Sen ilmin için şükret, dedi.

Bazı cahil sofiler, bir şeyler konuşuyorlar. Şeytan onları yoldan çıkarıyor. Böylece onları küfre de götürür (Allah muhafaza!). Her şeyi de yaptırır, onun haberi bile olmaz. Şeyh Abdulkadir-i Geylani gibi bir pehlivanı nerede bulacaksın! İlimle kendini muhafaza edecek, şeytana cephe alacak…

Onun için sofiler, ilim öğrenmeli, kendi mürşidinin verdiklerini yapmalı, başka virdler, dersler yapmamalıdır.

Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı amel-i salihler nasip etsin. Bizi kendi nefsimize teslim etmesin. O, nefsimizi hayırlarda kullansın inşaallah.

10 Şubat 2013 Pazar

Sonsuzluğa İlk Adım: Ölüm

Şu fezanın boşluğunda nereye akıp gidiyoruz? Ve hangi iş için burada varız?
Doğarken bu gezegende kimse sormadı bize doğmak ister misin, istemez misin diye… Dünya hayatımızın son sayfasına ölüm yazılırken de bu karardan habersizdik.
Öyleyse bize bahşedilen bu hayat aslında bize ait değildir. Emanet olarak bize sunulan bu ömür sayfalarını kirletmeden, ak bir şekilde sahibine teslim etmeliyiz. Yol üstünde bir handa konaklayan, yada gar’ın bekleme salonunda trenin kalkmasını bekleyen bir yolcu gibiyiz. Sahibimizin bir görev için bizi göndermiş olduğu yere geldik ve şimdi görevimizin mes’uliyetinin ağırlığıyla tekrar onun huzuruna rapor vermek üzere gidiyoruz.
“Her nefis ölümü tadıcıdır. Sonra Bize döndürüleceksiniz.”(Ankebut-57)
Ölüm son değildir. Belki yolculuğumuzun bir durağıdır ölüm. Mevlana hazretleri ölümü tarif ederken bir başka âlem için yeni bir başlangıç olduğunu şöyle ifade eder:
“Bil ki ölüm, ruhun bir başka âleme doğması hadisesinin sancısıdır. Yani bu fani âlem için adı ölümdür, ama bakî ve ebedi olan âlem için adı doğumdur.”
Yolculuk, cennet ya da cehenneme kadar devam etmekte…
Böyle bir yolculuk olmasaydı iyilik ve kötülük neden var olurdu ki? Ölüm sonrası hayat olmasaydı iyilik adına bir şey olur muydu? İyiliğin anlamı kalır mıydı? Kim, neden iyilik yapardı? Zalimin zulmü yanına kâr kalırsa, mazlumun âhı ne olacaktı?
Dinsizler ölüm sonrası hayata inanmadıkları için iyilik yapmayı gereksiz görürler. İyilikte saklı olan hayata kördürler. Kendisi darlığa düştüğünde iyilik bulamadığı zaman da kin kusar tüm insanlığa…
Zaten inançsızların zihniyeti kan ve kin üzere doğmuştur. Onlara göre büyük balık yaşamak için küçük balığı yemeliydi. Oysa bilmezler ki insanlarda büyük ya da küçük diye bir şey yoktur.
Herkes insandır ve herkes aynı haklara sahiptir. Mutluluk ve sıkıntı her insanın ruhunda belirir. Küçük gördüğü insanlar da aynı onun gibi acıkır, doyar, sevinir ve üzülürler. Onlar da duygu sahibidir, güler ve ağlar. Sahi, diğerleri (zalimler) ağlar mı?!
Zalimler ağlayamasalar da mazlumlar ağlarlar ve onlar ağlayınca, Allah’ın ğazabının korkusundan Arş-ı Âlâ titrer.
Nefis sadece kendi rahatını düşündüğü için başkasına yaşama hakkı tanımaz. İşte nefis böyle bir düşünceyi beslediğinden dünyayı kavga ve zulüm mekânı haline getirir. Kimseye huzur hakkı tanımadığı gibi kendisi de huzurlu olamaz.
Bir ayeti kerimede Allah azze ve celle şöyle buyurur:
“Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız.”(Nisa-78)
Ecel ne zaman gelip çatar bilinmez. Şu satırları okurken bir gün, bir saat, bir dakika hatta bir saniye daha yaşayacağımızın garantisi yoktur. Zamanı ve mekânı malumatımızın dışında gerçekleşecek olan ölüme her zaman hazırlıklı olmamız için imtihana tabi tutuluyoruz.
Ölüm vaktinin bilinmemesi lütfudur Allah’ın.
Bilinseydi ecelin vakti, kalmazdı anlamı imtihanın.
Hem azaptır mahkûma idamını beklemesi
Sonsuzluğa ilk adımdır insanın son nefesi.
Ve hadiste de buyrulduğu gibi “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.”
Ölüm ve sonrası hayatımızın şekli ve hakikati, şu dünya tarlasında ne ektiğimize bağlı olacak. Bu dünyada ne ekersek ahiret boyutunda da ektiğimizin dışında bir şey biçemeyiz. Hiç acı biber eken tatlı bir meyve elde edebilir mi?! Buğday ekersen buğday biçersin. Ne ekersen onu biçersin.
İşte bunun gibi bu dünyada imtihanını başarıyla geçenler, salih ameller ekenler öbür âlemde salih amellerin filizlenmiş hali, meyvasını vermiş olarak cenneti ve Allahın rızasını biçecektir.
Kötü amel tohumu ekenlerse öbür âlemde o tohumun büyümüş hali olan cehennemi biçecektir.(hafizenallahu ve iyyakum)
Ayeti kerimede şöyle buyrulur:
“Ölüm anında Allah ruhları alır. Diri olanları da uykularında bir çeşit ölüme mazhar eder; sonra ölümleri takdir edilmiş olanların ruhunu tutar, diğerlerini ise takdir edilmiş ecellerine kadar bedenlerine geri gönderir.
Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için öldükten sonra dirilişe dair deliller vardır.” (Zümer-42)
Resul-i Kibriya sallallahu aleyhi vesellemin “Uyku ölümün kardeşidir” buyurmaları buna işaret etmektedir.
Hz. Mevlana’nın ifadesiyle:
Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Surun üfürülmesi, Allah’ın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir.
Sabah uyanınca aklımız nasıl bedenimize geliyorsa herkesin de canı tıpkı öyle kendi bedenine girer.
Kıyamet günü can, kendi bedenini tanır. Her ruh kendi bedenine girer. Kuyumcunun canı nasıl olurda terzinin bedenine girer? Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer, zulmedenin canı zulmedenin bedenine.
Sabah çağı kuzu anasını, koyun kuzusunu nasıl tanırsa, Allah bilgisi de bedenleri tanıma hususunda ruhlara böyle bir bilgi vermiştir.
Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken a güzelim can kendi bedenini nasıl tanımaz?
Ey Allah’a sığınan! Sabah küçük mahşerdir. Büyük mahşeri de var ondan kıyas et.

22 Ocak 2013 Salı

MEVLİD KANDİLİ MESAJI

23 Ocak Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece tüm insanlığı onurlandırmak üzere dünyamızı teşrif eden Sevgili Peygamberimizin (sas) mevlid-i şeriflerinin 1442. yıldönümünü idrak edeceğiz. Mevlid-i Nebi’nin, ülkemiz, gönül coğrafyamız, bütün İslâm âlemi ve topyekûn insanlığın huzuruna vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Kendisi insanlığın onuru olan Sevgili Peygamberimizin (sas) insanlığa getirdiği varlık anlayışında insan, yaratılmışların en saygını (eşref-i mahlukât) ve varlığın özüdür (zübde-i âlem). İnsanın fıtrat ve yaratılış itibariyle onurlu bir varlık olması, İslâm’ın varlık, bilgi ve değer anlayışını şekillendiren en temel unsurlardan biri olmuştur.

Bununla birlikte insanoğlunun, son iki yüzyılda bilimsel ve teknolojik alanlarda gösterdiği olağanüstü ilerlemeyi, ne yazık ki insan onurunun korunması ve yüceltilmesi konusunda gösteremediği bir gerçektir. Geride bıraktığımız yüzyıl, daha şimdiden insanlık onurunun had safhada zedelendiği talihsiz bir zaman dilimi olarak anılmaktadır. Ayrımcılık, ötekileştirme, ırkçılık, şiddet, işkence, terör, savaş, gelir adaletsizliği, zulüm, sömürgecilik, eğitim eşitsizliği, emeğe saygısızlık, istismar, kürtaj, açlık ve kıtlık gibi onur kırıcı küresel sorunların kıskacındaki insanlık, tarihte görülmemiş bir sınavdan geçiyor. Göğün kapılarına sırt çeviren insanoğlu, kendi eliyle ürettiği yapay sorunların açılmak bilmeyen kapıları önünde yorgun ve bitkin bir hâlde bekliyor. Bilim ve tekniğin son imkânlarıyla ürettiği en modern anahtarlar, kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olmuyor. Kendi ürettiğinin esiri olan insanlık, kendini hapsettiği karanlık zindanlardan çıkış yolları arıyor. Bu yüzden de özlediği aydınlığı, peşinde koştuğu idealleri ‘nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğini yeniden düşünmesi gerekiyor. İşte bu noktada hem Mevlid Kandili hem de bu sene Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” temasının hem ülkemiz insanının hem de bütün insanlığın gündemine taşınması son derece önem arz ediyor.

İslâm’ın, insan onurunu merkeze alarak tesis ettiği insan anlayışının esaslarını Hz. Peygamberin (sas) çağlar üstü örnek hayatında, sünnet-i seniyyesinde, söz ve davranışlarında, en genel hatlarıyla da Veda Hutbesi’nde görmek mümkündür. Rahmet Peygamberi (sas), on binlerce insana hitaben yaptığı o tarihî konuşmasında insanların canlarının, mallarının ve ırzlarının yani kişilik değerlerinin ve insanlık onurlarının dokunulmaz olduğunu bildirmiştir. Böylece o, İslâm’ın, insanın yaşama ve mülkiyet hakkı ile manevî kişiliğine ilişkin bütün haklarını aynı ölçüde güvence altına aldığını ilan etmiştir. Sevgili Peygamberimizin (sas) tanımıyla iyi Müslüman, din kardeşinin canına ve malına olduğu gibi kişilik onuruna da saygı gösteren ve onun şahsiyetini dokunulmaz gören kimsedir.

Şurası iyi bilinmelidir ki insanı onurlu veya onursuz kılan temel ölçüt, davranışlarıdır. Davranışları kendisini onurlandırmayan kimseyi haricî hiçbir aidiyet onurlandıramaz. İnsan, ırk, renk, zenginlik, soy-sop gibi maddî, izafî ve geçici ölçülere göre değerlendirilmemelidir. “Nice kapılardan kovulmuş üstü başı perişan insan vardır ki, Allah’a yemin etse Allah onu yemininde haklı çıkarır” buyuran Sevgili Peygamberimiz (sas), insan onurunu maddî ölçütlerle değerlendirmenin yanıltıcı olabileceğine işaret etmiştir. İnsan bizatihi değerli ve onurlu bir varlıktır. Efendimizin (sas) nazarında onun siyahı da değerlidir beyazı da; fakiri de onurludur, hizmetçisi de.

İnsan onurunun beşerî ve ilahî yönü birbirinden ayrı tutulamaz. Bütünüyle insanı merkeze alarak aşkın hiçbir gerçekliği tanımayan bir bakış açısı, insanı bir bütün olarak kuşatmaktan uzak olacaktır. İnsan ve insan onuru, maddesi ve manasıyla, bedeni ve ruhuyla bir bütündür, parçalanamaz. Hiçbir insancıl düşünce ve ideoloji, İslâm’ın insan onuru konusundaki ayrıcalıklı konumuna alternatif oluşturamaz. Aşkın değerlerden soyutlanmış, metafizik ilkelere bağlı olmayan bir ‘insan onuru’ insana hak ettiği değeri veremediği gibi insanı daha da onursuz bir hale getirmektedir.

Sevgili Peygamberimizin (sas) kutlu doğumu vesilesiyle bugün bir kez daha hatırlatmak isterim ki insanın ucuzladığı, bir meta haline dönüştüğü, insan onurunun göz ardı edildiği, zedelendiği, ayaklar altına alındığı, insanlığın kaybolmaya yüz tuttuğu, insanı onursuzlaştırma, itibarsızlaştırma, değersizleştirme ve değerlerinden soyutlama gayretlerinin küresel ölçekte politikalar haline geldiği günümüzde bütün âlemleri onurlandırmak için gönderilen rahmet yüklü adalet, hikmet yüklü ahlâk peygamberinin onur mücadelesini ve insana bakışını yeniden keşfetmeye ve bu keşfimizi toplumun bütün katmanlarına açmaya her zamankinden daha fazla muhtacız.

Hiç kuşkusuz kutlu doğumunu idrak edeceğimiz Efendimizin (sas) örnekliği ve rehberliği, insanlığın bugün içine düştüğü her türlü badireyi atlatması, zedelenen insanlık onurunun tekrar yücelmesi ve özlenen aydınlığa kavuşması yolunda yegâne melcedir.

Bu duygu ve düşüncelerle aziz milletimizin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, gönül coğrafyamızdaki kardeşlerimizin ve tüm İslâm âleminin Mevlid-i Şeriflerini tebrik ediyor; Mevlid-i Nebi’nin, özellikle Suriye’de, Irak’ta, Myanmar’da, Arakan’da, Afrika’da, Somali’de, Mali’de, Filistin’de ve dünyanın muhtelif yerlerinde çiğnenen ve zedelenen insanlık onurunun yeniden yücelmesine ve korunmasına vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.


Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkanı

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM