Wikipedia

Arama sonuçları

24 Şubat 2013 Pazar

GIYBETE DÜŞTÜĞÜMÜZ NOKTALAR…

Dünya işte bu kadar yalandı, geçiciydi…
Geçtiğimiz aylarda, mahallemizde bir hanım aniden vefat etti. Elli yaşlarında, bazı kronik hastalıkları olan ama “ayakta gezen” bir kadıncağızdı. Çocukları hemen ambulans çağırmışlardı ama daha onlar gelmeden önce, son nefesini teslim etmişti. Doktorlar beyin kanaması dediler. “Ecel gelmiş cihâne, baş ağrısı bahane.” …

Doğrusu hepimiz sarsıldık, onun “Akşama ne yemek yapacağım?” diye uğraşırken, bir anda dünyasını değiştirmesi karşısında… Dünya, işte bu kadar yalandı, bu kadar geçiciydi.

Bilmem farkında mıyız, bir vefat haberi duyunca aramızdan ayrılan kişiyi az çok tanıyorsak, onda gördüğümüz halleri ve onun hakkında söylenenleri hatırlayıveririz. İyi veya kötü…

Müminler birbirleri hakkında, Cenab-ı Hakkın şahitleridir. Kalbimiz, ister istemez bir kişinin hakkında, bir intibaa kapılıveriyor. Dilimiz, her ne kadar ölünün arkasından kötü konuşulmaz diyerek sükût etse de -ki etmeli- kalp bu, elde değil; duyduğumuz bir söz, gördüğümüz bir hal, kalbimize bir hatıra atıveriyor.

İşte, o zaman insan ürperiyor, acaba ben de bir gün toprağa uzatıldığımda, arkamdan insanlar ne hatırlayacak? Acaba sohbetlerimi, hayırlı nasihatlerimi, hayırlarımı mı? Yoksa gıybetlerimi, laf taşımalarımı, münakaşalarımı mı hatırlayacak? …

Ne korkunç değil mi? Arkamızda bıraktığımız kişiler, belki de istemeseler bile, kalpleriyle şahitlik yapacaklar.

Yine de gıybet eder miydik?

Hocaefendi soracak “Hakkınızı helal ettiniz mi?” diye. Oradakiler belki adet yerini bulsun diye “Helal olsun…” diyecekler. Ama acaba aralarında dili varmayan veya dili varsa da kalbi tasdik etmeyenler olacak mı? Siz de görmüşsünüzdür belki, hani geçenlerde haberlere konu olmuştu; bir adamın cenazesinde komşusu çıktı “Ben helal etmiyorum, zorla mı?” dedi.

Öyle ya! Gönül bu, etmez etmez… Çok kırılmıştır, canı yanmıştır, günlerce üzülmüştür, etmek istemez. Hele bir de mizanına koyacak her bir hayır kırıntısına ihtiyacı varsa… Helal etmeyip hakkını almayı tercih ederse… !

Eğer bunlar üstünde ciddi ciddi düşünsek, acaba korkmadan, umursamadan kolayca konuşur muyuz? Hatta şöyle düşünelim, hesap gününü aklımızda tutup dursak, kendi derdimizi bırakıp başkalarıyla meşgul olmaya vaktimiz kalır mı?

Gıybet de diğer günahlardan farklı değil aslında… Günahlara cesaret etmenin sebebi hep sonumuzu düşünmemek değil mi? Şu dünyada bulunuşumuzun gayesini düşünsek, vazifelerimizin şuurunda olsak, başkaları hakkında hüküm vermek gibi üstümüze vazife olmayan bir işle uğraşır mıydık?

Bize ne başkasından!

Bir zamanlar (Yanlış hatırlamıyorsam) İmam-ı Gazalî’nin Kalplerin Keşfi kitabını okuyorduk. Orada, tasavvuf adabının incelikleri bahsinde şöyle diyordu: “Bir dostunla yolda karşılaşınca ‘Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?’ diye sorma. Böyle sormak sana vazife değildir, malayanidir (seni ilgilendirmeyen, senden sorulmayacak bir şeydir.) Hem böyle sormakla, belki kardeşini yalan söylemeye mecbur edersin.”

Ne gariptir ki, biz tam tersini yaparız. Birini görünce adeta hakkında rapor yazacakmış gibi inceden inceye lüzumsuz sorular sorarız. Yetmez, “Acaba doğru söylüyor mu?” diye şüpheye düşer, casus gibi araştırma bile yaparız. Mesela, üstüne ne giyinmiş, elindeki pakette ne var? Bu saatte ne işiymiş bu… Hatta sorgu hâkimi gibi detaylıca soru soran, üstünkörü geçiştirenlere kızanlarımız olur. “Niye saklıyor ki?”

Hâlbuki bir düşünsek “Bize ne ki?” …

Eğer sevap işlemeye gidiyorsa hasene defterini biz mi tutuyoruz? Günah işlemeye gidiyorsa alıkoyabilecek miyiz? …

Belki sevap işlemeye gidiyor ve ihlâsı bozulsun istemiyor. Biz de kendi işimize bakalım, bize ne başkasından. Söylemek isterse zaten söyler…

Veya tam tersi, belki günah işliyor ve bizi aleyhine şahit tutmak istemiyor. Bir gün pişman olacak af dileyecek, Rabbi de onu affedecek…



Biz, ne diye ar perdesini yırtalım ki?

Gıybetin anahtarı, başkalarının hallerini merak etmek…

Bu sebeple, gıybeti yasaklayan ayete, su-i zandan ve tecessüsten sakındırarak başlamış Rabbimiz; “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurât; 12)

İnsanlar niye birbirlerinin hallerini merak ederler ki? İki insan bir araya gelince başlıyor konuşmaya: “Filanca şöyle yapmış. Böyle etmiş.” diğeri kendi bilgilerini ekliyor: “Ben de şöyle duydum, böyle böyle de yapmış…”

Her bir lüzumsuz malumat iletiliyor, birleştiriliyor. Üstünde hüküm veriliyor. “Niye yapmış? İyi mi yapmış, kötü mü yapmış? Aslında ne yapmalıymış...” Bunca konuşmanın faydası ne? İnsanlar hakkında hüküm verme vazifesi, içimizden bazı kişilere verildi de haberimiz mi yok? İman edenler neye iman ettiklerinin farkında olsa, kendi boyunlarındaki borcun şuurunda olsa, başkalarıyla uğraşabilirler mi?

Bazen gıybetin yanlışlığını inkâr etmek için ona bir meşruiyet kılıfı arıyoruz. Mesela “Açıktan günah işleyen günahkâr kişinin gıybeti olmaz” diyoruz. Bu bazı hususlarda doğrudur. Mesela, gençlere örnek olması tehlikesi olan bir kimse, açık açık haram işliyor ve bunu iyi bir şey gibi reklam ediyor. O zaman onun yanlış olduğunu, kimsenin ona özenmemesi gerektiğini söylemenin bir faydası vardır. Fakat bunda dahi, en doğru yöntem şahsı hedef almamak, amelin yanlışlığını söylemektir. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, böyle bir hatayı ikaz etmek istediğinde isim vermeden “Bazı kişilere ne oluyor ki böyle yapıyorlar” buyururdu.

Hem bunu günah olduğu kesin ve açık olan şeylerle sınırlı tutmak gerekir. Mümin müminin en ufak bir mekruhunu veya kendince yanlış yorum gibi görünen tercihini, mezhebini, meşrebini dile dolamamalıdır. Bunda faydadan çok zarar vardır.

Bir gün hanımlar arasında bazı hanımların, tesettür konusundaki kusurlarını konuşuyorduk. “Bunların yanlışlığı söylenmeli ki genç kızlar bunları örnek almasın” diyenler oldu. Ama bir yanda da şunu fark ettik, eğer mükemmel değil diye, her bir kardeşimizi eleştirmeye başlarsak kızlarımız şöyle düşünecek” demek ki ne kadar örtünsen de illa ki eleştiriye uğruyorsun. Başın açık olsa bundan daha rahat oluyorsun. O zaman kimse bir şey diyemiyor.” (!)

Müminlerin cemaati, birbirini eleştiren, araştıran, sorguya çeken, dedikodusunu eden, sıkıntı verici bir cemaat olmamalı. Yoksa herkes, müminlerin cemaatinden kaçmak ve başına buyruk yaşamak ister. Hem, kimse kimsenin iç âlemini bilemez ki. Belki senin kendinden aşağı basamakta gördüğün arkadaşın şu anda ağır adımlarla yükselmektedir. Sen ise kendini üstün görüyorsun ama belki de kendini koyup başkalarını eleştirmek yüzünden şu anda iniştesin.

Ayrıca, sonunu bilmiyorsun ki… Ne kendininkini, ne başkasınınkini…

Zaten sonumuzu düşünsek, büyük bir fayda mülahaza etmedikçe başkasının haliyle meşgul olur muyuz?

Ne zaman gıybet olmaz?

Elbette başkasının arkasından konuşmanın zaruret, ihtiyaç veya faydalı olduğu haller de olabilir. O zaman, sadece gayeye matuf olmak şartıyla konuşulabilir.

İmam-ı Gazalî, müminin arkasından konuşmanın helal olması için şu şartları sıralıyor: “Bir mümin bir müminle, üçüncü bir şahıs hakkında, ticaret, ortaklık veya evlenme gibi bir muamele yapmak üzere, seninle istişare etmek için başvurduğunda, kesin bildiğin şeyi söylemek caizdir. Çünkü bunda, birisinin aldanmaması ve zarara uğraması gibi faydalar vardır. İşte o zaman “O, dürüst biri değildir. Kızını verme, ortak olma…” denilebilir.



Yahut kişi hakkını alabilecek bir kişiye veya hâkime başvurup olup biteni anlatırsa bu gıybet olmaz. Ayrıca kötü örnek olmasın diye, yaptığının yanlış olduğunu söylemek de caiz olabilir. Ama “Zaruretler, miktarınca takdir olunur” kaidesince davranmalı, bir cevaz bulduk diye, günahkârın günahını dile dolamamalıdır. Çünkü bunda, nefsin kendini tezkiye etmesi tehlikesi vardır.

Genellikle, başkalarını kınayanlar bu sırada “Ben öyle değilim” diye, kendini bu kusurdan münezzeh görür. Hâlbuki -mazaallah- Allah-u Zülcelâl bizi imtihan etmek üzere, bizi muhafaza ettiği koruma kalkanında bir delik açıverse bizim nefsimiz de aynı günaha düşmez mi?

Gıybet edebilen, laf da taşır!

Hem, gıybetlerin çoğu, her ne kadar sureti haktan görünse de nefsin sinsi hastalıklarının habercisidir. Mesela, zengin bir müminin hayatını tenkit eden kişinin, sinsi bir haset hastalığı olabilir. Güya onun israfını tenkit ediyor ama aslında kendisi elde edemediğinden canı sıkılıyor olabilir. Böyle kişileri Allah-u Zülcelâl, aynı nimetle imtihan etse bin beterini yapmayacaklarını bilebilirler mi?

Hem hatalı olana istiğfar edip tevbe nasip olması için dua etmek varken, onun günahını dile dökmenin ne faydası var. Eğer o sözümüz kulağına giderse -ki gıybet edenler ve dinleyenler laf taşımaktan da geri durmazlar- müminlerin cemaatinden nefret edecek ve uzaklaşacak. Tevbe etmesi mümkün ise bile artık mümkün olmayacak… Ne kadar kötü…

Hâlbuki bilmiyoruz ki kötü yanlarını gördüğümüz o kişinin, belki bilmediğimiz çok iyi yanları, çok hayırlı amelleri de vardır. Allah-u Zülcelâl onun o yanlarını da bildiğinden, onu seviyordur. Hatta biz ona buğzettikçe bize gazap ediyordur. Nereden bilebiliriz ki? …

İşin doğrusu, gıybetlerimizin çoğu, iç yüzünü bilmediğimiz halde, suizan ederek kötü yorumladığımız şeylerdir. Çoğu zaman başkaları hakkındaki suizanlarımız, aslında kendi nefsimizin gizlediğimiz iç yüzüdür. Mesela, birisi hakkında şöyle düşünürüz: “Ne kadar kibirli ve soğuk. Bize hiç yakın alaka göstermiyor. Başarılarıyla şımarmış kendini beğeniyor.”

Hâlbuki belki de o kişinin işi başından aşkın. Kafasını meşgul eden bir sürü düşünce var. Senin ondan alaka beklediğini fark etmedi bile. Hatta senin bu kadar önem vereceğini de düşünemedi. Belki de zannettiğinin tam aksine, o kişi kendisine hiç değer vermiyor, senin ona bu kadar değer verdiğini de bilmiyor.

Herkesi, kendi gibi sanan yanılır

Çoğu kişi, bir olayı kendi nefsinin aynasında ölçer biçer. Kendisi aynı durumda olsa ne yapacaksa herkes de öyle yapar zanneder. Hani meşhur fıkradır; iki köylü, yufka ekmeğini duru pekmeze batırıp yiyorlarmış. Tabi ekmek kuru, pekmez duru güzel olmuyormuş. Biri demiş ki:

- Ağa şimdi ne yiyordur acaba? Diğeri demiş ki:

- Ne yiyecek, o da şimdi tandır ekmeğini bala banıp banıp yiyordur…

Herkes böyle düşünür. Elime aynı imkân geçse ben ne yaparım? Nasıl kibirlenirim? Başkalarına nasıl hor bakarım? Bu yüzdendir ki her gıybet, aslında o gıybeti yapan kişiyi ele verir.

Kalpleri tertemiz kişiler ise başkaları hakkında hep hüsnü zan ettiklerinden birisi gelip “Şu kişinin öyle yaptığı konuşuluyor” dese bile “Yok canım hiç öyle şey olur mu?” derler. Tıpkı Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam ve sadık ashabı gibi…

Allah-u Zülcelâl cümlemize böyle olmayı nasip etsin. (Âmin)

21 Şubat 2013 Perşembe

Edep ile İki Dünya Cennet Olur

Fırsat Elden Gitmeden İbret Alalım
Allah-u Azimuşşan nasıl ahrette müminlere cenneti veriyorsa, dünya hayatı da müminlere cennet olsun diye Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem ile Kur’an ı Kerim’i nazil etmiştir.
Gözümüzle de görüyoruz; nerede Allah azze ve cellenin emir ve nehiyleri yerine getiriliyorsa orası cennet gibi oluyor. Orada huzur oluyor, sükûnet oluyor, herkes hakkını alıyor…
Allah’ın büyüklüğünü Kuran-ı Azimüşşan’a bakınca görüyoruz. Allah’ın yarattığı kainata baktığımız zaman Onun büyüklüğünü azametini görebiliyoruz. Göklerin direksiz durması, denizlerin azameti hep Allah’ın büyüklüğünü hatırlatıyor.
Bâhusus, Allah’ın emirleri, O’nun kullarına olan şefkatinin delilidir. Bakın biz burada Allah-u Zülcelal’in evinde, O’nun misafiriyiz. Bir sükunet var, edeple onun huzuruna duruyoruz, kimse kimseye eziyet vermiyor… Öyle bir şefkat, öyle bir huzur… Hepsi Allah’ın emirleri sayesinde…
Bir bakın, eğer bir mühendis, bir fabrikayı yaptığı zaman işçilerine dese ki “Bakın bu fabrikayı böyle çalıştıracaksınız. Düğmeleri şöyle çevireceksiniz. Yağını birkaç ayda bir değiştireceksiniz…” İşçiler onun talimatlarına uyduğu zaman o fabrika uzun ömürlü olur, rahat çalışır, kâr eder. İşçiler tam tersini yaparsa, düğmeleri sağa diyor, tersine sola çeviriyorlar, düğmeler kırılıyor. Yağını değiştirmiyorlar, ne olur, yanar o fabrika, değil mi?
İşte biz de bunun gibiyiz. Vücudumuz Allah’ın muazzam bir fabrikasıdır. Gözümüzle de görüyoruz, bir kimse uyuşturucu kullanıyor, içki içiyor, ne yapıyor; Allah’ın yarattığını bozuyor. Bir müddet önce bir delikanlı getirdiler; perişan bir hale gelmiş, titriyor “Beni kurtarın” diyor. İçki içince insan ne hale geliyor. Allah’ın yarattığı fabrikayı yaktı, dünyada da yaktı, ahrette de yaktı…
Hâlbuki Allah’ın emir ve nehiylerini yerine getirdiği zaman hem kendisine faydalı oluyor, hem ailesine, komşusuna faydalı bir insan oluyor. Hem dünya huzuru, hem ahiret huzuru…
Allah’ın emir ve nehiylerine sımsıkı sarıldığımız zaman Allah-u Zülcelâl hazretleri mükafatımızı noksansız olarak verecek, bir de fazlasını verecek, inşallah…
Ayet-i kerimede buyuruyor :
إِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ الرَّحِيم
“Eğer Allaha ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Hucurat 14)
O yüzden elimizden geldiği kadar itaat edelim, kar da bizedir zarar da bizedir. Allah-u Zülcelal’e bir menfaati veyahut da zararı yok – haşa-. Eğer kendimizi seviyorsak Allah’ın emir ve nehiylerini dinleyelim inşallah.
Kimin Himmeti Zayıfsa Muhabbeti de Zayıftır
Allah-u Zülcelal’in ecir ve sevaplarını kazanmak için içimizde bir güç olması lazımdır. Kimin himmeti, kalbinin içindeki niyetinin gücü zayıf ise, onun Allah-u Zülcelal’e karşı muhabbeti de zayıf olacaktır. Kişinin himmeti, kastı, Allah-u Zülcelal’in ecirlerini kazanmaya karşı gayreti fazla ise onun muhabbeti de o kadardır. Allah-u Zülcelal kalbine bakıyor, içinde bir hararet, bir iştiyak görüyor, o zaman ona muhabbet verecektir inşallah.
Bir zamanlar bir adam caminin kapısında böyle gidip geliyor, “Ben Allah’ı nasıl razı edeceğim. Ne yaparsam Allah-u Zülcelâl benden razı olacak” diye düşünüyor. Allah-u Zülcelal o zamanın Peygamberine vahy ediyor: “Ben onu sıddıklardan yazdım”
Hiçbir amel yapmadı, Allah-u Zülcelâl sadece kalbine baktı, samimiyetten, gayretten onu sıddıklar arasına yazdı.
Biz Allah-u Zülcelalin kullarına nasıl şefkatli olduğunu tam bilmediğimiz için ona âşık olamıyoruz. Eğer bilseydik, ona âşık olurduk, öyle ki, nasıl bir bülbül o dala konuyor ötüyor, bu dala konuyor ötüyor; biz de öyle nereye gitsek Allah-u Zülcelal’den bahsedecektik. Çünkü bir kimse, bir şeyi sevdiği zaman devamlı ondan bahsetmek istiyor. Ama biz onun bize karşı şefkatini tam bilmediğimiz için tam muhabbetli, tam samimi olamıyoruz.
Allah azze ve celle bir gün Nebî Musa aleyhisselama buyurdu ki; -biliyorsunuz Hz. Musa Tur-i Sina dağında Allah-u Zülcelâl ile münacaat ediyordu- işte Allah azze ve celle ona dedi ki; “Ya Musa! Günahkârlarla konuş. Onlarla lütufla, yumuşaklıkla konuş. Ve onlara de ki, ben eğer işledikleri günahlara ceza vermek için acele etseydim, göz açıp kapayıncaya kadar yeryüzünde bir kişi bırakmazdım. Ama söyle onlara, kim pişman olursa, tevbe ederse ben onun tevbesini kabul ederim.”
İnsan ne kadar günah işlerse işlesin pişman olursa Allah onu affediyor. İçten “Bir daha yapmayacağım” dediği zaman Allah onun bütün günahlarını affediyor.
Allah-u Zülcelal’in merhameti hiçbir şeyle mukayese edilmez. Hz. Âdem’den bu yana gelmiş bütün Peygamberlerin, evliyaların şefkatini toplasan, Allah-u Zülcelal’in merhametinin binde biri değildir; yani mukayese edilmez.
Allah azze ve celle kerimdir, onun keremi hiç kimseyle kıyas edilmez. Bir evliya diyor ki “Kim Allah-u Zülcelalin emirlerine uymakla keremli davranırsa Allah Azze ve celle onu cennete koymakla kerem eder. Kim günah işlememekle keremli olursa Allah-u Zülcelâl onu cehennemden muhafaza etmekle ikram eder.”
Demek ki biz Allah-u Zülcelal’e namaz kılmakla, itaat edersek o da bizi cennetini ikram edecek. Biz karşımıza çıkan bir günahı işlemezsek Allah-u Zülcelâl de bizi cehennemden koruyacak inşallah.
Akıllı Kişi Hadiselerden İbret Alır
Akıllı odur ki başkasının halinden ibret alsın…
Bizden öncekiler nasıl geçip gitti, işte gözümüzle görüyoruz, işitiyoruz, “Filan kişi toprağa verildi.”
Hepimiz aynı tohumuz. Nasıl ki buğday tohumunu toprağa ektiğimiz zaman aynıdır, zamanı gelince hepsi biçiliyor, biz de aynıyız, biz de biçileceğiz…
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “Ümmetimin ömrü altmış yetmiş yaş arasıdır. Allah, kime ömründe kırkına kadar mühlet verdi ise, ondan özrü kaldırmıştır.” (Tirmizî, Da’vât 113,)
Görüp duruyoruz, bazıları daha erken gidiyor; trafik kazası, kalp krizi deniliyor. Öyleyse ibret alalım. Ben kendim ölünce ibret alacağım, o zaman tevbe edeceğim” diye beklersek, fırsat yok o zaman… Ancak başkasının ölümünden ibret alırsak fırsatımız vardır.
Akıllı olmak budur.
Başkası ölüp toprağa girince, “Ben de aynı tohumum, ben de onun gibi öleceğim,” diye ibret alıp ölmeden önce hazırlanmak lazım.
Ölümü öyle bir sene sonra, on sene sonra diye düşünmemek lazım. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor: “Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, gözlerimi açtığımda bir daha kapatmadan, yukarı kaldırdığımda aşağıya indirmeden öleceğimi, ağzıma bir lokma aldığımda da onun boğazımda takılıp kalacağını ve Allah’ın (c.c) ruhumu kabzederek öleceğimi düşünürüm. Ey âdemoğullarıl Eğer akıllı iseniz kendinizi ölülerden sayınız. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, size vaad edilen (ölüm) mutlaka gelecektir, siz bunu engelleyemezsiniz.” (Beyhakî, Şuabu’l-İmân, 10564)
Hakikaten öyle değil mi? Ben duymuşum, bir adam çocuğunun ayağına ayakkabı alıyor, birini giydiriyor öbürünü giydiremeden kalp krizi geçirip ölüyor. İşte böyleyiz. Biz de aynen onlar gibiyiz.
Nefesler bittiği zaman kalp duruyor. Nefesler de bize sayıyla verilmiştir. Hepimize sayıyla nefes verilmiştir, “buna şu kadar,” “buna bu kadar” ve bunlar tükeniyor. Ama biz bilmiyoruz. Bu yüzden elimizden geldiği kadar ölüme hazır olmamız lazım.
Her şeye ibretle bakmamız lazımdır. Hatta kötü kişilere bile… Lokman- ı Hakim’e soruyorlar; “Bu güzel edebi nereden aldın?” “Kötü kişilerden edebi aldım.”diye cevap veriyor.
İnanılmaz gibi değil mi? Diyor ki,
“Kötü insanların davranışlarına baktım, neticesi ne kadar kötüdür, ben bundan ne kadar nefret ediyorum; ben böyle davranırsam insanlar da benden böyle nefret edecek. ‘Öyleyse ben böyle yapmayacağım,’ dedim. O davranışlardan kendimi muhafaza ettim, işte böyle edep meydana geldi,” diyor.
İşte o günah işleyenler, içki içenler, kumar oynayanlar da insanlar için bir ibret kaynağıdır. Adam Allah’ın yasakladığı müskiratı içiyor, trafik kazası yapıyor, birisine çarpıyor veya yahut kendini rezil ediyor, sağlığını ifsat ediyor; bunlar akıl işi mi? İşte onun halinden ibret almak lazım.
Edep Allah’ın emir ve nehiyleridir. Onun emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınanın edebi en güzeldir.
İnsan ne kadar ibret alırsa, tefekkür ederse noksanlıkları o kadar azalır; yanlış yapmaz. Bu yüzden elimizden geldiği kadar ibretle bakalım.
Allah -azze ve celle- Sevdiği Kulunu Sohbetlere Getiriyor
Bizim başımıza bela olan gaflettir. Bakıyoruz ki sevap işliyoruz aynı, günah işliyoruz aynı, değişen bir şey olmuyor. Zannediyoruz ki boşa gidiyor, kimse görmüyor, karşımıza çıkmayacak. Bu sefer günaha dalıyoruz. Hâlbuki öyle değildir.
Bilelim ki o amel defterimiz var ya, işte ahiret gününde o önümüze açılacak. Orada, bütün Peygamberlerin huzurunda, meleklerin huzurunda, evliyaların huzurunda, dost ahbabların huzurunda o defter açılacak, okunacak… Sabahtan bu zamana kadar ne yapmışsak o defterin bir yaprağıdır. Böyle her gün ne yaptıysak yazılıyor.
Öyleyse geçip giden günlerimizin her biri amel defterimizin sahifeleridir. “Bu yılın, bu ayının bu gününde, sabahtan akşama kadar bu işi, bu işi yaptı,” diye tek tek amellerimiz okunacak. Ama biz böyle düşünmediğimiz için gafletteyiz. Sanki elimize geçecek bir şey yok gibi yaşıyoruz.
Kim istemez, namaz kılsın, Allah’ı zikretsin, ister ama istemek yetmiyor; yapmak için gayret göstermek lazım.
Bir de bilelim ki Allah-u Zülcelâl bizi sevdiği için bu sohbetlere getiriyor. Biz marangoz nasıl ki marangozhanede gezer, bir tahtayı seçer, diğerlerini bırakır onu getirir, ondan bir şey yapar. Allah-u Zülcelâl de kulunu seçer, onu camilere, sohbetlere getirir.
Öyleyse arkadaşlarımızın da sohbetlere gelmesine sebep olalım. Eğer bir kardeşimizin sohbete gelmesine sebep olursak, onun sevabından bize de hisse verilecek inşallah. Hem de onun sevabından hiçbir şey eksilmeden.
Ne kadar çok kardeşimizin sevabına vesile olursak manevi olarak zengin olacağız inşallah.
Sohbetler Kalbimizi Tedavi Eder
İnsan zahiri olarak nasıl ki hastalanıyorsa manevi olarak da hastalanır. Hatta sahabe de hastalanırdı.
Hz. Hanzala diye bir sahabe vardı. Ebu Bekir Sıddık radıyallahu anhum ona rastladı “Hanzala nasılsın?” Hanzala: “Hanzala münafık oldu ya Ebu Bekir! Ben Resûlüllah’ın sohbetinde başka, sohbetten çıktıktan, aile efradımın içine karıştıktan sonra başka türlü oluyorum. Sohbetteyken ahireti görür gibi oluyorum. Evimde öyle olmuyor. Bu münafıklık değil de nedir. İçerde başka, dışarda başka!” dedi.
Hazreti Ebu Bekir: “Ya Hanzala, ben de öyle oluyorum. Yürü bunu Resûlüllah’a söyleyelim,” dedi.
Peygamberimizin huzuruna vardıklarında anlattılar Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyurdular: “Siz benim huzurumda olduğunuz hal üzere daim olsanız, yolda yürürken melekler, sizinle müsafaha yaparlardı, onlarla açık açık konuşurdunuz. Fakat bir saat böyle, bir saat böyle.” (Müslim, Tevbe 12-13)
Yani benim yanımda böyle olursunuz evinize gittiğiniz zaman öyle olursunuz. Bunu üç sefer tekrar etti, Rasulullah aleyhisselatu vesselam.
Demek ki, nasihat, vaaz, iyi kişilerle beraber olmak insanı tedavi ediyor. Manevi olarak gaflet hastalığımız tedavi olmuş oluyor. Biz de elimizden geldiği kadar iyi kişilerle beraber olalım, bir de sohbet yerlerinden uzak durmayalım.
Olabilir ki nefsimize ev daha rahat gelir, daha çok hoşuna gider. Camiye, sohbete gitmek zor gelir, yol uzak, hava soğuk olabilir, ama gitmeyi tercih edelim. Allah’ın razı olduğu yerleri nefsani yerlere tercih edelim.
O zaman ahiret gününde Cenab-ı Allah-u bize merhametle muamele edecek inşaallah.
Allah-u Zülcelâl bize razı olacağı salih amelleri nasip etsin. Bizi kendi nefsimize terk etmesin, nefsimizi hayırlarda kullansın inşallah.

14 Şubat 2013 Perşembe

KALBİMİZDE DAİMA ALLAH OLSUN

Kıyamette iman ve salih amelin nuru yol gösterecek
Dünyada iman edenlerle etmeyenlerin, salih amel yapanlarla yapmayanların, kıyamet gününde durumlarının ne şekilde olacağı hakkında, Allah-u Zülcelâl ayet-i kerime de şöyle haber veriyor:

“Münafık erkeklerle münafık kadınların, müminlere: ‘Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım’, diyeceği günde kendilerine: ‘Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın!’ Denilir. Nihayet onların arasına, içinde rahmet, dışında azap bulunan kapılı bir sur çekilir.” (Hadid; 13)
Onlara, münafık olanlara “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın!” yani, iman edin deniliyor onlara…

Tabii onlar dönemiyorlar. Fakat Allah-u Zülcelâl, kıyamet gününde müminlere öyle bir nur verecek ki onlar onun aydınlığında, süratle Cennet-i Alâ’ya gidecekler.
Kıyamet günü çok karanlık olacaktır. İşte, o zaman, müminlerin yüzünden çok parlak bir nur yayılacak. Münafıklar, kâfirler, açıktan günah işleyen fasıklar, bu nuru gördüklerinde, o karanlıkta, müminlerin nurundan faydalanmak isteyecekler.

O karanlıkta, kıyamet gününde herkesin ameline, imanına göre Allah-u Zülcelâl nur verecek, aydınlık nasip edecek müminlere.

İşte münafıklar, o müminleri, dünyada fırsat varken amel-i salih yapmış olanları görünce diyecekler “Bekleyin, biz sizin yüzünüzden yayılan nurdan aydınlıktan istifade edelim” diyecekler, fakat melekler onlara engel olacaklar ve “Siz gidin, dünyaya iman edin gelin, ancak öyle nur alabilirsiniz” diyecekler. İş işten geçiyor çünkü…

O halde daha vakit varken, elimizde fırsat varken, bu dünyada imanımızın, tevbemizin, amel-i salihin kıymetini bilelim. Yüzde yüz, bir milim bile eksiklik olmadan, önümüze gelecek bunların faydaları… Göreceğiz orada. Nasıl şimdi birbirimizi görüyoruz, bunların da faydasını göreceğiz, karşımıza çıkacaktır. İster bin sene yaşa, isterse bir dakika yaşa. Fark etmez. Bu bize verilen zaman bitecek ve ne yaptıysak karşımıza çıkartılacak ve göreceğiz öylece.

Güzel ahlakı isteyelim

İslam ahlakının, iman ahlakının, salih amelin kıymetini bilmemiz lazımdır. Mümin kardeşlerimize İslam ahlakına göre davranırsak onlar bizden çok istifade edecekler, onlara menfaatli olacağız. Çünkü İslam ahlakında bir bereket vardır.

Allah azze vecelle, nebilerine bile bunu emretmiş. Bunu çok defa söylüyoruz… Allah-u Zülcelâl nebi Musa aleyhissalatu vesselama “Gidin firavuna, yumuşak bir dil ile nasihat edin.” Oysa Allah-u Zülcelâl her şeyi kuşatan sonsuz ilmi ile biliyordu ki firavun dünyadan imansız olarak ayrılacaktır. Fakat Allah-u Zülcelal’in yeryüzünde kullarına karşı muamelesi bu şekildedir. Ama kıyamette, yine merhameti gazabından daha geniştir, rahmeti gazabını geçmiştir fakat bu yalnızca müminleredir. Hak edenlere, gazabı da kahrı da şiddetlidir. Bunu da böylece bilelim.

Anamız Aişe radıyallahu teâlâ anhum anlatıyor… Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam bir gün dedi;

- Ya Aişe, kime dünyada rıfktan, yumuşaklıktan güzel ahlaktan bir pay verilmişse ona dünya ve ahiret payı verilmiştir. Kime de -neuzû billâh- rıfktan bir pay verilmemişse dünya ve ahiretin hayrından mahrumdur.”

O’nun için elimizden geldiği kadar güzel ahlaklı olup yumuşak davranalım. Bizim mensubu olduğumuz tasavvuf yolu; muhabbet, ihlâs, güzel ahlak ve teslimiyet üzerine kurulmuştur. Bunlar, bu yolun temelidir.

Biz de daima arkadaşlarımıza nasihat etmek suretiyle, güzel ahlakla davranalım. Allah-u Zülcelâl ile murakabeli olmak, huzurlu olmak, daima Allah-u Zülcelal’in zikrini yapmak, emir ve yasaklarını yerine getirmek ve sünneti yaşamak suretiyle, bunu elde etmek için gayret gösterelim.

Eğer biz güzel ahlak sahibi olmak istiyorsak Allah-u Zülcelal’i zikretmek, Allah-u Zülcelal’in emirlerine teslim olmak suretiyle, Allah-u Zülcelâl ile beraber olalım. Çünkü bütün hazinelerin anahtarı, Allah-u Zülcelal’in katındadır. Güzel ahlakında, salih amellerde başarılı olabilmenin de, günahtan kaçınabilmenin de, aklınıza her ne getirirseniz getirin, ne derseniz deyin, bütün bu hazinelerin anahtarları Allah-u Zülcelal’e aittir. Allah-u Zülcelal’e teslim olursak, Allah-u Zülcelal’in zikrini yapar, itaatinde bulunursak, Allah’tan yardım istersek, bu şekilde Allah da bize verecektir inşaallahu teâlâ.

Allah ile beraber olmak, yani zahiri olarak, sanki Allah-u Zülcelal’i görüyormuşsun gibi… Yani, Allah-u Zülcelal’in her an seni gördüğünü bilerek hareket etmek, ihsan üzere olmak…

Manevi olarak da kalben daima Allah-u Zülcelal’in zikri ile meşgul olmak, Allah-u Zülcelâl ile huzurlu olmak demektir…

Bütün İslam ahlakı, Allah-u Zülcelal’in katında(n)dır, Allah onu nazil etmiştir, Allah-u Zülcelâl ile huzurlu olduğumuzda, bize verecektir inşaallahu teâlâ.

Eğer kişi gafilse ve daima şeytan ile beraber oluyorsa o zaman da ona şeytanın ahlakı nasip oluyor -neuzû billâh! Şeytanın ahlakı nedir? İnsanlara zulmetmektir, incitmektir, kırmaktır… Hırsızlık yapmak, içki içmektir. Her ne varsa İslam’ın yasakladığı; kötü, pislik, onu yapmaktır onun ahlakı.

İslam ahlakı ise tam tersi; güzeldir, başkalarına, kendisine ailesine, komşularına bütün Müslümanlara, insanlara menfaatli olmaktır. Bu, insanın önemsemesi gereken çok mühim bir şeydir. İşte, insan buna talip olup istediği zaman, Allah-u Zülcelal de ona bunu verecektir.
Murakabe bedir?

Murakabe, insanın daima kendisini kontrol etmesi, Allah-u Zülcelal’in kendisini her an gördüğünü bilmesi, gözettiğini unutmaması demektir. Yani, kulun “Allah-u Zülcelâl benimledir, her an beni görüyor, ben Allah-u Zülcelal’in huzurundayım” diye düşünmesi ve kendisini kontrol altında tutmasıdır.

Bu murakabe hali, o kadar kıymetlidir ki birkaç misal ile anlatalım inşaallah...

Bir padişahın çok hizmetçisi vardı. Padişah hepsini severdi ama bir tanesini daha çok severdi. Bu durum, hizmetinde olanlar arasında tefrikaya neden olmaya başlamış, “Padişah, falan kimseyi neden daha çok seviyor, onun ne fazlası vardır?” diye sürekli konuşmaya başlamışlardı. Bu sözler, padişahın kulağına kadar gitti.

Padişah, bunları topladı ve alıp hava almak bahanesiyle, kıra gezmeye götürdü. Orada dinlenirken, bir ara padişahın gözü, tepesinde kâr olan karşıdaki dağa ilişti. Uzun uzun o dağ baktı.

Padişahın bu halini gören, o daha çok sevilen hizmetlisi, hemen kalktı, atına bindi ve doğruca dağ giderek, bir miktar kar alıp getirip padişahın önüne koydu.

Ona sordular: “Niye getirdin, kim sana dedi?” O hizmetli: “Padişah uzun uzun o karlı dağa bakınca anladım ki padişahın canı kar istiyor, iştahı vardır bu kara. Onun için gittim alıp getirdim.” Cevabını verdi.

Bunu gören diğer hizmetlilerin hepsi itiraf ettiler, “Padişah onu bu halinden dolayı daha çok sevmektedir, bu kişinin daha fazla sevilmesi hakkıdır.” dediler.

Bizim halimizin de böyle olması lazımdır. Bütün kulları, Allah-u Zülcelal’in katında aynıdır. Yalnız samimiyete bakıyor Allah-u Zülcelâl… Kul ne kadar Allah-u Zülcelal’e karşı, emirlerine karşı samimidir, Allah-u Zülcelâl o derece o kulunu sevecektir. Samimi olanları Allah-u Zülcelâl seviyor.

Onun için biz de daima samimi olarak Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandıran ecir ve sevapları tercih edelim. Nefsin istek ve arzularına karşı, daima Allah-u Zülcelal’in rızasını tercih edelim.

Bu dünya geçicidir, çok kısa zamanda bitecektir. Biz böyle yaptığımız zaman, bu dünya bittikten sonra, karşımıza bizi ziyadesiyle ferahlandıracak, çok sevindirecek mükâfatlar çıkacaktır, inşaallah.

Murakabe halinde olmak, insanı günahlardan muhafaza eder, sevapları da yaptırır. Gücümüz yettiği kadar Allah’tan gafil olmayalım.
Abdullah İbn-i Ömer radıyallahu anhum ile bir arkadaşı beraber giderken, köle olan bir çobana rastladır.

- Bize bir koyun ver, satın alalım onu senden, dediler. Çoban:
- Benim değildir bunlar, veremem, dedi. Onlar:
- Sahibine kurt yedi, dersin dediler. Çoban onlara derin derin baktı ve:
- Ben onu aldatabilirim ama Allah nerde, o beni görmüyor mu? Allah her halimden haberdar değil mi? Allah beni görürken, ben ne yaparsam bilirken, ben nasıl ona ihanet edebilirim, dedi.

Çobanın bu hali, Hazret-i Abdullah’ın çok hoşuna gitti ve köleyi sahibinden satın alıp azad etti. Hatta bazen arkadaşları ile sohbet ederken, bu olayı hatırlıyor ve çobanın o sözünü tekrar ediyordu: “Allah beni görmüyor mu? Allah her halimden haberdar değil mi? Allah beni görürken, ben ne yaparsam bilirken, ben nasıl ona ihanet edebilirim”

İnsan böyle Allah için murakabe halinde olursa çok sevapları da kazandırıyor ona, çok da günahlardan muhafaza ediyor onu.

Bu ay dersimiz murakabedir. Eğer başka bir şey varsa onunla beraber murakabe de vardır. Namaz kılarken murakabeli olacağız; “Allah beni görüyor” diye düşüneceğiz. Zikirde, hatmede yâda her hangi gibi bir hizmet yaptığımız zaman, “Allah beni görüyor! Senin için yapıyorum ya Rabbi!” diyeceğiz.

Bugünden, ta öbür aya kadar, dersimiz murakabedir. Sohbet meclislerimizde murakabe üzerinde duracağız. Murakabeden bahsedeceğiz.
Bir de dikkatimi çekti, virdlerimizde (zikir derslerimizde) biraz daha yanlışlık vardır. Usulüne uygun yapılmıyor. Bir iki ay önce çok rastlıyordum. Biraz düzelmiş fakat daha eksiklikler vardır. Virdlerimizi de usulüyle yapmak için onun da üzerinde duracağız inşaallah.

Murakabeli olanı Allah günahlardan korur

Kim, kalbinde Allah-u Zülcelal’i, murakabeli olarak daima düşünürse Allah da onun bütün azalarını, zahiri azalarını muhafaza edecektir inşaallah. Günahlardan muhafaza edecektir, bu çok mühimdir!

Bak, sen kalbini Allah’a teslim et, onun huzuruna koy. Ondan sonra, Allah senin bütün azalarını muhafaza edecek günahlardan. Gözlerini, ellerini dilini, bahusus; bunların hepsini hayırlarda kullandırtacak inşaallahu teâlâ. Yeter ki biz, kalbimizi, Allah-u Zülcelal’in emrettiği gibi muhafaza edelim, daima Allah-u Zülcelâl ile beraber olalım; Allah-u Zülcelal de bizi muhafaza edecektir inşaallahu teâlâ.

Allah’ın rızası, bütün dünyadaki eşyalardan daha kıymetli olmalıdır bizim nazarımızda. Hatta ruhumuzdan dahi!

Misal, “Şimdi göklerde olsak, Allah da bize emretse ki, ‘Sen kendini atarsan ben senden razı olacağım’ hiç düşünmeden, tereddüt göstermeden kendimizi atmalıyız. Kendine sor, hesaba çek: “Böyle olsa ben yapar mıydım, yapmaz mıydım?” diye, kendini kontrol et!

İnşaallah, hepimiz, tereddüt etmeden yapacağız değil mi? Allah-u Zülcelâl böyle emretmemiştir. Şayet böyle emretse diyorum, örnek veriyorum.

Zaten biz ne için gelmişiz (bu dünyaya)? Allah-u Zülcelal’i razı etmek için… Allah “Böyle yaparsan razı olacağım” diyor. “Bütün malından vazgeç, Ben, senden razı olacağım” dese...

“Şunu şöyle yap, Ben razı olacağım” dese…

Allah’ın rızası neyde ise; bir saniye, bir milim durmadan, Allah’a feda etmek lazımdır, mümin için yani...

Bizim ömrümüz, içinde olduğumuz şu vakit kadardır. Şu dakikalar var ya… Dünyamız budur. Bu kadardır. Geçmiş zaten geçmiştir, sanki hiç görmedik gibi... Gelecek için de endişe içindeyiz, “Acaba yetişecek miyiz yetişemeyecek miyiz?”

Demek dünya hayatımız ne oldu? Şu anda içinde olduğumuz dakikamızdır. Dünya hayatımız budur. Eğer mümkün oluyorsa içinde olduğumuz dakikaları ne hayır varsa onunla değerlendirmek ve Allah-u Zülcelal’i razı etmek için gayret göstermemiz lazımdır.

Bazı evliyalar demişler: “Zaman bir kılıçtır, sen onu kesmezsen o seni keser!” Kim vaktini değerlendirirse o daima hayırları yapacaktır. Elimizden geldiği kadar zamanımızı yakalayalım. Eğer zamanımızı yakalamazsak kaçacaktır.

Bir mesel vardır, şöyle derler: “Hırsız seni tutmadan önce, sen onu tut!” O seni gafil yakalarsa her şeyini alıp gidecek. Ama sen onu tutarsan, yakalarsan esir edeceksin onu. Zaman da aynen böyledir. Biz onu yakalamazsak o bizi yakalayacak; bitecek, ölüm gelecek!

Bitiyor zaman…

Hz. Ömer radıyallahu anhu şöyle anlatmıştır: “Resulullah sallallahu aleyhi veselleme bir grup esir getirilmişti. İçlerinde bir kadın vardı, göğüsleri sütle dolu idi. Bu kadın (sağa sola) koşuyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu zaman onu yakalayıp kucaklıyor, göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. (Dikkatleri çeken bu manzara karşısında), Resulullah sallallahu aleyhi vesellem:

- Bu kadının, çocuğunu ateşe atacağına kanaatiniz olur mu? Dedi. Bizler:

- Hayır! Diye cevap verince, şöyle buyurdu:

- (Bilin ki), Allah’ın kullarına olan rahmeti, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden fazladır. (Buhari, Müslim)

Allah’ın rahmeti, şefkati, bize karşı böyleyken, O’na kurban olmak, O’na âşık olmak hak değil midir? Haktır… Ama maalesef o hakkı yerine getirmiyoruz.

Allah Azze ve Celle böyledir bize karşı…

İnşaallahu teâlâ biz de elimizi vicdanımıza koyalım: “Allah’a âşık olmak, sevmek, benim üzerimde de bir haktır, ben de bu hakkı yerine getireceğim yarabbi! Bundan sonra, ölünceye kadar gayret göstereceğim” diye karar vermeliyiz.

Bakın, bu yine bizim içindir. Biz Allah-u Zülcelal’e bir fayda veremeyiz. Kâr da bizedir, zarar da bizedir. “Kim iyi iş yaparsa faydası kendinedir, kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Câsiye; 15) buyuruyor Allah Azze ve Celle.

Dikkat edin Şeytan sizi saptırmasın!

Buna da dikkat edelim. Bazı tasavvuf ehli kişiler “Bizde maneviyat vardır” diyorlar, Kur’an'a ve Sünnet’e uymayan şeylerden bahsediyorlar. Şöyle konuşuyorlar, böyle konuşuyorlar. Buna çok dikkat etmek lazımdır.

Şeyh Abdulkadir-i Geylani hazretleri, o kadar büyük bir zat olduğu halde, şeytan-ı lâin bir gün onu aldatmak istedi. Güya nurdan bir bulut suretinde ona göründü ve: “Ya Şeyh Abdulkadir! Ben senden razı oldum. Ben namazı, ibadeti senin üzerinden kaldırdım. Daha ibadet yapmaya ihtiyacın yoktur!” diye ona seslendi. Şeyh Abdulkadir-i Geylani:

- Ya lâin, sen ne yapmaya çalışıyorsun? Dedi. Lâin şeytan:

- Eyvah, sen beni nasıl tanıdın! Dedi.

- Birincisi, sesin tek cihetten geliyordu. (Allah-u Tela’nın hitabı cihetsiz, yönsüzdür.) İkincisi de Peygamber aleyhissalatu vesselam en yüksek makamdadır, Allah’a en yakın olan kimsedir, buna rağmen Allah-u Zülcelâl, emir ve yasaklarını onun üzerinden kaldırmadı. Ben kimim ki Allah benim üzerimden emirlerini kaldıracak? Dedi. Bunun üzerine lâin:

- Ben, senin gibi 70 evliyayı küfre düşürdüm. Sen ilmin için şükret, dedi.

Bazı cahil sofiler, bir şeyler konuşuyorlar. Şeytan onları yoldan çıkarıyor. Böylece onları küfre de götürür (Allah muhafaza!). Her şeyi de yaptırır, onun haberi bile olmaz. Şeyh Abdulkadir-i Geylani gibi bir pehlivanı nerede bulacaksın! İlimle kendini muhafaza edecek, şeytana cephe alacak…

Onun için sofiler, ilim öğrenmeli, kendi mürşidinin verdiklerini yapmalı, başka virdler, dersler yapmamalıdır.

Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı amel-i salihler nasip etsin. Bizi kendi nefsimize teslim etmesin. O, nefsimizi hayırlarda kullansın inşaallah.

10 Şubat 2013 Pazar

Sonsuzluğa İlk Adım: Ölüm

Şu fezanın boşluğunda nereye akıp gidiyoruz? Ve hangi iş için burada varız?
Doğarken bu gezegende kimse sormadı bize doğmak ister misin, istemez misin diye… Dünya hayatımızın son sayfasına ölüm yazılırken de bu karardan habersizdik.
Öyleyse bize bahşedilen bu hayat aslında bize ait değildir. Emanet olarak bize sunulan bu ömür sayfalarını kirletmeden, ak bir şekilde sahibine teslim etmeliyiz. Yol üstünde bir handa konaklayan, yada gar’ın bekleme salonunda trenin kalkmasını bekleyen bir yolcu gibiyiz. Sahibimizin bir görev için bizi göndermiş olduğu yere geldik ve şimdi görevimizin mes’uliyetinin ağırlığıyla tekrar onun huzuruna rapor vermek üzere gidiyoruz.
“Her nefis ölümü tadıcıdır. Sonra Bize döndürüleceksiniz.”(Ankebut-57)
Ölüm son değildir. Belki yolculuğumuzun bir durağıdır ölüm. Mevlana hazretleri ölümü tarif ederken bir başka âlem için yeni bir başlangıç olduğunu şöyle ifade eder:
“Bil ki ölüm, ruhun bir başka âleme doğması hadisesinin sancısıdır. Yani bu fani âlem için adı ölümdür, ama bakî ve ebedi olan âlem için adı doğumdur.”
Yolculuk, cennet ya da cehenneme kadar devam etmekte…
Böyle bir yolculuk olmasaydı iyilik ve kötülük neden var olurdu ki? Ölüm sonrası hayat olmasaydı iyilik adına bir şey olur muydu? İyiliğin anlamı kalır mıydı? Kim, neden iyilik yapardı? Zalimin zulmü yanına kâr kalırsa, mazlumun âhı ne olacaktı?
Dinsizler ölüm sonrası hayata inanmadıkları için iyilik yapmayı gereksiz görürler. İyilikte saklı olan hayata kördürler. Kendisi darlığa düştüğünde iyilik bulamadığı zaman da kin kusar tüm insanlığa…
Zaten inançsızların zihniyeti kan ve kin üzere doğmuştur. Onlara göre büyük balık yaşamak için küçük balığı yemeliydi. Oysa bilmezler ki insanlarda büyük ya da küçük diye bir şey yoktur.
Herkes insandır ve herkes aynı haklara sahiptir. Mutluluk ve sıkıntı her insanın ruhunda belirir. Küçük gördüğü insanlar da aynı onun gibi acıkır, doyar, sevinir ve üzülürler. Onlar da duygu sahibidir, güler ve ağlar. Sahi, diğerleri (zalimler) ağlar mı?!
Zalimler ağlayamasalar da mazlumlar ağlarlar ve onlar ağlayınca, Allah’ın ğazabının korkusundan Arş-ı Âlâ titrer.
Nefis sadece kendi rahatını düşündüğü için başkasına yaşama hakkı tanımaz. İşte nefis böyle bir düşünceyi beslediğinden dünyayı kavga ve zulüm mekânı haline getirir. Kimseye huzur hakkı tanımadığı gibi kendisi de huzurlu olamaz.
Bir ayeti kerimede Allah azze ve celle şöyle buyurur:
“Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız.”(Nisa-78)
Ecel ne zaman gelip çatar bilinmez. Şu satırları okurken bir gün, bir saat, bir dakika hatta bir saniye daha yaşayacağımızın garantisi yoktur. Zamanı ve mekânı malumatımızın dışında gerçekleşecek olan ölüme her zaman hazırlıklı olmamız için imtihana tabi tutuluyoruz.
Ölüm vaktinin bilinmemesi lütfudur Allah’ın.
Bilinseydi ecelin vakti, kalmazdı anlamı imtihanın.
Hem azaptır mahkûma idamını beklemesi
Sonsuzluğa ilk adımdır insanın son nefesi.
Ve hadiste de buyrulduğu gibi “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.”
Ölüm ve sonrası hayatımızın şekli ve hakikati, şu dünya tarlasında ne ektiğimize bağlı olacak. Bu dünyada ne ekersek ahiret boyutunda da ektiğimizin dışında bir şey biçemeyiz. Hiç acı biber eken tatlı bir meyve elde edebilir mi?! Buğday ekersen buğday biçersin. Ne ekersen onu biçersin.
İşte bunun gibi bu dünyada imtihanını başarıyla geçenler, salih ameller ekenler öbür âlemde salih amellerin filizlenmiş hali, meyvasını vermiş olarak cenneti ve Allahın rızasını biçecektir.
Kötü amel tohumu ekenlerse öbür âlemde o tohumun büyümüş hali olan cehennemi biçecektir.(hafizenallahu ve iyyakum)
Ayeti kerimede şöyle buyrulur:
“Ölüm anında Allah ruhları alır. Diri olanları da uykularında bir çeşit ölüme mazhar eder; sonra ölümleri takdir edilmiş olanların ruhunu tutar, diğerlerini ise takdir edilmiş ecellerine kadar bedenlerine geri gönderir.
Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için öldükten sonra dirilişe dair deliller vardır.” (Zümer-42)
Resul-i Kibriya sallallahu aleyhi vesellemin “Uyku ölümün kardeşidir” buyurmaları buna işaret etmektedir.
Hz. Mevlana’nın ifadesiyle:
Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Surun üfürülmesi, Allah’ın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir.
Sabah uyanınca aklımız nasıl bedenimize geliyorsa herkesin de canı tıpkı öyle kendi bedenine girer.
Kıyamet günü can, kendi bedenini tanır. Her ruh kendi bedenine girer. Kuyumcunun canı nasıl olurda terzinin bedenine girer? Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer, zulmedenin canı zulmedenin bedenine.
Sabah çağı kuzu anasını, koyun kuzusunu nasıl tanırsa, Allah bilgisi de bedenleri tanıma hususunda ruhlara böyle bir bilgi vermiştir.
Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken a güzelim can kendi bedenini nasıl tanımaz?
Ey Allah’a sığınan! Sabah küçük mahşerdir. Büyük mahşeri de var ondan kıyas et.

22 Ocak 2013 Salı

MEVLİD KANDİLİ MESAJI

23 Ocak Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece tüm insanlığı onurlandırmak üzere dünyamızı teşrif eden Sevgili Peygamberimizin (sas) mevlid-i şeriflerinin 1442. yıldönümünü idrak edeceğiz. Mevlid-i Nebi’nin, ülkemiz, gönül coğrafyamız, bütün İslâm âlemi ve topyekûn insanlığın huzuruna vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Kendisi insanlığın onuru olan Sevgili Peygamberimizin (sas) insanlığa getirdiği varlık anlayışında insan, yaratılmışların en saygını (eşref-i mahlukât) ve varlığın özüdür (zübde-i âlem). İnsanın fıtrat ve yaratılış itibariyle onurlu bir varlık olması, İslâm’ın varlık, bilgi ve değer anlayışını şekillendiren en temel unsurlardan biri olmuştur.

Bununla birlikte insanoğlunun, son iki yüzyılda bilimsel ve teknolojik alanlarda gösterdiği olağanüstü ilerlemeyi, ne yazık ki insan onurunun korunması ve yüceltilmesi konusunda gösteremediği bir gerçektir. Geride bıraktığımız yüzyıl, daha şimdiden insanlık onurunun had safhada zedelendiği talihsiz bir zaman dilimi olarak anılmaktadır. Ayrımcılık, ötekileştirme, ırkçılık, şiddet, işkence, terör, savaş, gelir adaletsizliği, zulüm, sömürgecilik, eğitim eşitsizliği, emeğe saygısızlık, istismar, kürtaj, açlık ve kıtlık gibi onur kırıcı küresel sorunların kıskacındaki insanlık, tarihte görülmemiş bir sınavdan geçiyor. Göğün kapılarına sırt çeviren insanoğlu, kendi eliyle ürettiği yapay sorunların açılmak bilmeyen kapıları önünde yorgun ve bitkin bir hâlde bekliyor. Bilim ve tekniğin son imkânlarıyla ürettiği en modern anahtarlar, kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olmuyor. Kendi ürettiğinin esiri olan insanlık, kendini hapsettiği karanlık zindanlardan çıkış yolları arıyor. Bu yüzden de özlediği aydınlığı, peşinde koştuğu idealleri ‘nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğini yeniden düşünmesi gerekiyor. İşte bu noktada hem Mevlid Kandili hem de bu sene Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” temasının hem ülkemiz insanının hem de bütün insanlığın gündemine taşınması son derece önem arz ediyor.

İslâm’ın, insan onurunu merkeze alarak tesis ettiği insan anlayışının esaslarını Hz. Peygamberin (sas) çağlar üstü örnek hayatında, sünnet-i seniyyesinde, söz ve davranışlarında, en genel hatlarıyla da Veda Hutbesi’nde görmek mümkündür. Rahmet Peygamberi (sas), on binlerce insana hitaben yaptığı o tarihî konuşmasında insanların canlarının, mallarının ve ırzlarının yani kişilik değerlerinin ve insanlık onurlarının dokunulmaz olduğunu bildirmiştir. Böylece o, İslâm’ın, insanın yaşama ve mülkiyet hakkı ile manevî kişiliğine ilişkin bütün haklarını aynı ölçüde güvence altına aldığını ilan etmiştir. Sevgili Peygamberimizin (sas) tanımıyla iyi Müslüman, din kardeşinin canına ve malına olduğu gibi kişilik onuruna da saygı gösteren ve onun şahsiyetini dokunulmaz gören kimsedir.

Şurası iyi bilinmelidir ki insanı onurlu veya onursuz kılan temel ölçüt, davranışlarıdır. Davranışları kendisini onurlandırmayan kimseyi haricî hiçbir aidiyet onurlandıramaz. İnsan, ırk, renk, zenginlik, soy-sop gibi maddî, izafî ve geçici ölçülere göre değerlendirilmemelidir. “Nice kapılardan kovulmuş üstü başı perişan insan vardır ki, Allah’a yemin etse Allah onu yemininde haklı çıkarır” buyuran Sevgili Peygamberimiz (sas), insan onurunu maddî ölçütlerle değerlendirmenin yanıltıcı olabileceğine işaret etmiştir. İnsan bizatihi değerli ve onurlu bir varlıktır. Efendimizin (sas) nazarında onun siyahı da değerlidir beyazı da; fakiri de onurludur, hizmetçisi de.

İnsan onurunun beşerî ve ilahî yönü birbirinden ayrı tutulamaz. Bütünüyle insanı merkeze alarak aşkın hiçbir gerçekliği tanımayan bir bakış açısı, insanı bir bütün olarak kuşatmaktan uzak olacaktır. İnsan ve insan onuru, maddesi ve manasıyla, bedeni ve ruhuyla bir bütündür, parçalanamaz. Hiçbir insancıl düşünce ve ideoloji, İslâm’ın insan onuru konusundaki ayrıcalıklı konumuna alternatif oluşturamaz. Aşkın değerlerden soyutlanmış, metafizik ilkelere bağlı olmayan bir ‘insan onuru’ insana hak ettiği değeri veremediği gibi insanı daha da onursuz bir hale getirmektedir.

Sevgili Peygamberimizin (sas) kutlu doğumu vesilesiyle bugün bir kez daha hatırlatmak isterim ki insanın ucuzladığı, bir meta haline dönüştüğü, insan onurunun göz ardı edildiği, zedelendiği, ayaklar altına alındığı, insanlığın kaybolmaya yüz tuttuğu, insanı onursuzlaştırma, itibarsızlaştırma, değersizleştirme ve değerlerinden soyutlama gayretlerinin küresel ölçekte politikalar haline geldiği günümüzde bütün âlemleri onurlandırmak için gönderilen rahmet yüklü adalet, hikmet yüklü ahlâk peygamberinin onur mücadelesini ve insana bakışını yeniden keşfetmeye ve bu keşfimizi toplumun bütün katmanlarına açmaya her zamankinden daha fazla muhtacız.

Hiç kuşkusuz kutlu doğumunu idrak edeceğimiz Efendimizin (sas) örnekliği ve rehberliği, insanlığın bugün içine düştüğü her türlü badireyi atlatması, zedelenen insanlık onurunun tekrar yücelmesi ve özlenen aydınlığa kavuşması yolunda yegâne melcedir.

Bu duygu ve düşüncelerle aziz milletimizin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, gönül coğrafyamızdaki kardeşlerimizin ve tüm İslâm âleminin Mevlid-i Şeriflerini tebrik ediyor; Mevlid-i Nebi’nin, özellikle Suriye’de, Irak’ta, Myanmar’da, Arakan’da, Afrika’da, Somali’de, Mali’de, Filistin’de ve dünyanın muhtelif yerlerinde çiğnenen ve zedelenen insanlık onurunun yeniden yücelmesine ve korunmasına vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.


Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkanı

17 Ocak 2013 Perşembe

MÜMİN, ÜLFETİN MEKâNIDIR

Günahta yardımlaşanların lanetleşmesi
Allah-u Zülcelâl, kullarını ahirette perişan etmemek için Kur’an-ı azimüşşanla, peygamberimiz aracılığıyla, onlara menfaatli ve zararlı olan şeyleri daha bu dünyada iken bildirmiş, bütün kullarına, yollarını beyan etmiştir. Zararlı olan yolları ve menfaatli olan yollarının hepsini, açık açık beyan etmiştir bize Allah-u Zülcelâl.
Kullarının hidayete, Allah-u Zülcelal’in rızasına kavuşabilmeleri için bazı vesileler yaratmıştır. Neuzûbillah, O’nun gazabına sebep olacak şeyler de vardır ki onları da bize beyan etmiş, açıklamıştır.
Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Dostlar, o gün (kıyamet gününde) birbirine düşmandır. Takva sahipleri (Allah-u Zülcelal’e karşı muttaki olanlar) müstesna.” (Zuhruf; 67)
Onlar birbirlerine lanet getiriyorlar, lanet ediyorlar. Bir kişi, bir kişiyle oturup kalkıyor, rakı içiyor o kişi, o da onunla beraber rakı içiyor. Kıyamet gününde diyor ki “Allah sana lanet etsin, sen beni alıştırdın.”
Uyuşturucu veyahut kumar ne olursa olsun, Allah’ın razı olmadığı şeyleri beraber yapanlar, Allah’a karşı gelmekte birbirlerine yardımcı olanlar, birlikte hareket edenler, kıyamet gününde birbirlerine lanet ederler. Dünyada birbirlerine dostturlar, dünyada birbirlerini çok seviyorlar, beraber günah işliyor, birlikte isyan ediyorlar ama ahirette birbirlerine lanet edecekler.
Fakat Allah Azze ve celle beyan ediyor, “Muttaki olanlar, Allah-u Zülcelal’den hakkıyla korkanlar, Allah-u Zülcelal’in rızası için günahtan sakınanlar ve bunun için birbirlerine yardımcı olanlar var ya, işte onlar, kıyamete kadar, ahirette de birbirlerine dostturlar.”
Onlar birbirleriyle dünyada dostluk kurdukları gibi ahirette de dostturlar birbirlerine. Çünkü onlar, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı amelleri birbirlerinden öğreniyorlar, birbirlerini teşvik ediyorlar, birbirlerine öğretiyorlar, beraber yapıyorlar, birbirlerini sakındırıyorlardı dünyada. Allah-u Zülcelâl böyle açıklıyor bize.
Sana ne lazım olacaksa onu yap!
Anlatıyorlar ki Şah-ı Nakşibend rahmetullahi aleyhi şöyle söylemiş, bu sözüne iyi kulak verelim. Vefat ettikten sonra, rüyada görmüşler onu. Ona, “İnsan hangi ameli yaparsa kıyamette kendini kurtarabilir?” Diye sormuşlar. Onlara cevap vermiş: “Senin nefesin bittiğinde, sana ne lazım olacak ise şu anda onu yapmandır.”
Yani insanın nefesi bitip Azrail aleyhisselam ruhunu almaya geldiği zaman, ruhu kabzedilirken, insan için ahiretin kapısı açılmış oluyor.
Ondan sonra kabir, haşir, mizan bunlar hepsi geliyor ya… “İlk başta Azrail senin ruhunu aldığı zaman, senin onunla karşılaşmanda ne hoşuna gidecek, sana ne menfaat verecek, faydalı olacaksa şu an onu yapman sana fayda verecektir” diyor, Şah-ı Nakşibend rahmetullahi aleyh.
Yoksa iş işten geçmiş oluyor. Nefesin tükendikten sonra, pişman olacaksın, isteyeceksin ama yapamayacaksın. “Keşke şunu yapsaydım, keşke şunu da yapsaydım, keşke şunu yapmasaydım” diyeceksin ama iş işten geçmiş oluyor o zaman, pişman oluyorsun ve elde edeceğin hiçbir menfaat kalmıyor.
O halde diyor, “Nefesin tükendiği, bittiği zaman, sana ne menfaat verecekse şu an onu yap, o zamana bırakma!” diyor. Ne güzel söylemiş,
Cennet ona helal olsun…
O zaman bize ne fayda veriyor, ne istiyoruz? Amel defterimiz, hep sevaplarla dolu olsun istiyoruz. İçinde yazılmış, hiç günah olsun istemiyoruz. Çünkü eğer insanın amel defterinin içinde günahlar olduğu zaman, insan perişan oluyor. Hayâsından, utanmasından, mahcubiyetinden perişan oluyor. Çünkü günahlar, bütün insanlar, peygamberler, melekler, insanlar, cinler, evliyalar, senin tanıdığın tanımadığın bütün insanların önünde açıklanıyor. Defterin açılıyor ve sen hesaba çekiliyorsun. Allah setretmezse (örtmezse) herkes, sen ne yaptıysan öğreniyor.
Oluyor, insan günah işleyeceği zaman, ufak bir çocuktan bile gizli yapmak istiyor. Biliyor ki günah çirkindir, biçimsizdir, kimsenin görmesini istemiyor. İşte burada, insanın yaptığı o çirkin günahlar orada, Allah-u Zülcelal’in huzurunda, peygamberlerin, meleklerin huzurunda açığa çıkacaktır.
Allah ile dost olalım
Ama Elhamdulillah, bakın; Allah bize ne büyük bir fırsat vermiş, bize tevbe nasip etmiştir. Bunun kıymetini bilelim. Şimdi, zahiri olarak elimize bir şey geçmiyor ama o dehşetli kıyamet gününde, o yapmış olduğumuz günahları Allah affettiği zaman; ne melekler ne peygamberler bilmeyecek; günahlarımızdan haberdar olmayacaklardır. Tamamıyla bizimle Allah-u Zülcelâl arasında olan bir haldir bu. Allah setredecek, günahları örtecektir. Kiramen Kâtibin melekleri dahi senin işlediğin günahları yazdıkları halde, bilmeyecektir. Unutacaklar, Allah onlara unutturacaktır. Allah, işte böyle merhametlidir, Azze ve Celle…
Biz, Allah’a karşı samimi olarak tevbe edersek, günahsız olarak tertemiz onun huzuruna gideceğiz inşaallah. Allah bize böyle ikram etmiştir, sanki kıymetsiz bir şeymiş gibi görmeyelim. Çok kıymetli bir şeydir. İmandan sonra, insanlar için, insanların kurtuluşları için en büyük nimettir tevbe…
Kıyamet gününde muttaki olan dostlar birbirleriyle beraberdirler, günahkâr olan kimseler ise dünyada dost iken birbirlerinden kaçacaktır. Öyleyse daha dünyadayken kötü insanlardan kaçalım. Bahusus Allah ile beraber olalım. Allah ile meşgul olalım. Zikrini yaparak, emirlerini yerine getirerek, itaat ederek, Allah’a dost olalım.
Sonra Peygamberlerle, sonra evliyalarla, sonra mümin kardeşlerimizle dostluk kuralım, dost olalım birbirimize. Ve bu şekilde de hizmetimizi yapalım inşaallah.
Bazen nefsanî şeyler önümüze geliyor, şeytan insanı hükmü altına alarak kötü yola düşürmeye, kötü yolda kullanmaya çalışıyor; kulak vermeyelim, uymayalım şeytana…
“Allah vardır, gam yoktur!” diye bir söz var ya… Dünyada ne olursa olsun; sana eziyet de verseler, nefiste yapsalar, zulüm de etseler, kederlenme! Dert etme! “Allah vardır, gam yoktur!” diyerek, Allah-u Zülcelal’in rızasına kaçalım. O zaman Allah bize yardım edecektir inşaallah.
‘Çünkü sen, Allah ile dost olmamışsın!’
Allah’tan başka dünyada hiç bir şey yok ki bize menfaat versin. İnsana tek fayda verecek olan şey Allah ve Allah’ın rızası için yapılan şeylerdir.
Peygamberleri seveceksin Allah içindir, salihleri seveceksin Allah içindir, hizmet yapacaksın Allah içindir. Hep Allah için yapacaksın. İşte, Allah o zaman razı oluyor senden. Allah yardımcın oluyor.
İşte böyle olduğu zaman, bütün dünya senindir. Dünyadaki her şey de sana dost oluyor o zaman. Böyle olmadığı zaman, tam bunun tersi oluyor. Sen Allah’a dost olmadığın için bütün dünya sana düşman oluyor. İsterse bütün dünya senin olsun, bütün insanlar hizmetçin olsun yine de sen dünyanın en fakir insanı oluyorsun. Fakirsin, perişansın, muhtaçsın. Çünkü sen, Allah ile dost olamamışsın!…
Allah-u Zülcelâl, iman ehlinden iki kimseye bütün dünyayı temlik etmiş, onlara mülk olarak vermiştir. Onlardan birisi Süleyman aleyhisselam diğeri ise Zülkarneyn aleyhisselamdır.
Zülkarneyn aleyhisselam vefat edeceği zaman yakınlarına, ailesine ve dostlarına dünyanın nasıl olduğunu anlatmak için vasiyette bulunuyor. Diyor ki “Ben öldüğümde kefenleyeceğiniz zaman, ellerimi ve kollarımı kefenin içine koymayın, açıkta bırakın.”
Yani demek istiyor ki “Allah dünyayı bana temlik etmişti. Mülk olarak vermişti bana; insanları, cinleri, arazileri, malları hepsini benim emrim altına vermişti. Ama bakın görün ki ellerim boş olarak bu dünyadan ayrılıyorum.”
İnsan biliyor; dünya boştur fakat Zülkarneyn aleyhisselam onlar iyice anlasın, bilsinler diye bu şekilde vasiyette bulundu.
İyi miyiz, kötü müyüz nasıl bileceğiz?
Her insan istiyor ki Allah ondan razı olsun, cennet-i âlânın nimetleri kendisine nasip olsun, cehennemden muhafaza olsun. Fakat bu, insanın iyi olmasına ve kötü olmasına bağlı olan bir şeydir.
Peki, biz nasıl bileceğiz; iyi miyiz, kötü müyüz? 
Bir kişi böyle merak etmiş ve hazret-i Peygamber aleyhisselamın yanına gelmiş sormak için…
- Ben nasıl bileceğim, iyi bir kimse miyim, kötü bir kimse miyim? Ben nasıl bileceğim ya Rasulullah? Efendimiz ona şöyle cevap vermiş:
- Beraber olduğun kimselere (bir dairede çalışıyorlar yahut bir işyerinde veyahut da en yakın komşularına) sor. Eğer onlar derse ki “Sen iyisin” sen iyisin! Onlara sorarsan, onlar “Sen kötüsün” derlerse, sen kötüsün!
Peygamber aleyhisselam böyle cevap vermiş ona. İnsan kendi nefsini sevdiği için hatalarını görmez, tespit edemez kendi hatalarını. Daima “Ben iyi yapıyorum” zanneder. “Benim hiç kötülüğüm yoktur, hatam yoktur” diye düşünür. Fakat onun yanındaki insanlar, onun hatalarını görür ve daha iyi tespit edebilirler. Onun için insanın yakın çevresindekiler “Sen iyisin” derse o insan kötüdür. Kendine baksın ve hatalarını düzeltsin.
Demek ki bizim terazimiz, ölçümüz budur. Eğer arkadaşlarımız, komşularımız bizden razı ise inşaallah, Allah Azze ve Celle de razıdır ve biz İslam ahlakına göre yaşıyoruz demektir.
Kamil Müminlerden soracaksın, onlar senden razı iseler inşaallah, Allah da razıdır senden…
Hizmetteki kardeşinle sorun mu yaşadın?
Buna dikkat edelim. Hizmette de böyledir. Bazıları nefisleri için arkadaşlarının kalbini kırarak onları incitiyorlar. Bu yanlış bir şeydir.
Aranızda bir şey olduğu zaman, çağır onu: “Gel gardaşım! Şöyle şöyle bir sorun yaşıyoruz. Allah’ın kitabı var, peygamber aleyhisselamın sünneti var, hadisleri var. Bizim ölçümüz bunlardır. Bunlara müracaat ederek, bu sorunu çözelim. Allah ne buyurmuşsa onu yapalım. Bu iş biter.” Diyelim. Ama nefsimize uyarsak, şeytan seni yoldan çıkartmak için o taraftan gelir. Sen, arkadaşının kalbini kırarak kaybedersin.
Başka bir şey yok! 
Başta da belirttiğimiz gibi birbirini Allah yolundan çevirenler, (kıyamet günü) birbirlerine lanet ediyorlar.
Her bir azamız için şükretmeliyiz
Biz, daima Allah-u Zülcelal’e karşı sorumluyuz. İnsanın vücudunda 360 mafsal vardır. Bu her bir mafsalımız için Allah-u Zülcelal’e şükretmemiz, bir hayır yapmamız, bir sadaka vermemiz lazımdır ki Allah-u Zülcelal’in bu nimetleri bize vermesinin hakkını yerine getirmiş olalım.
“Ben bunu nasıl yapabilirim?” derseniz. “Subhanellah, Elhamdulillah, Lailahe illellah, Allah-u Ekber” diyeceksiniz. Böyle zikredersek işte, bu mafsalların sorumluluğunu yerine getirmiş, şükrünü eda etmiş oluruz. Bunlardan herhangi birisini bir defa söylemek bir sadakadır. Ne kadar kolay, bakın! …
Bize verilen bu 360 mafsalın hakkını, bunları söylemek suretiyle yerine getirmiş oluyoruz. Hatta kitaplarda geçiyor, iki rekât Duhâ sünneti, bunun hepsini kapatıyor. Sünnet olan iki rekâtlık Duhâ namazını kılmakla, bunların hakkını vermiş oluyorsunuz, yetiyor.
Ama -neuzubillah- insan, Allah’tan gafil olursa her gününü böyle namaz kılmadan, oruç tutmadan, Allah’ın emirlerini yerine getirmeden geçirirse bu hakları eda etmemiş olur. Bunlar, birike birike katlanır… Kul, bir de günahlar işlerse Allah muhafaza, kıyamet gününde insan nasıl perişan olur… Açıktır, hepimiz biliyoruz.
‘Mümin, ülfetin mekânıdır’
Subhanallah, İslam ahlakı bambaşkadır. Dünyayı da cennet yapıyor, ahireti de cennet yapıyor. Ebu Hureyre radıyallahu anhudan rivayet olunan bir hadis-i şerifte geçiyor. Hazret-i peygamber aleyhissalatu vesselam buyuruyor: “Mümin, ülfetin mekânıdır, yeridir.” “Allah’a iman eden her mümin ülfetin mahallidir, yeridir.”
Müminin, herkesin seveceği, muhabbet edeceği, görmek isteyeceği, yakınlık kurmak isteyeceği bir yer olmasıdır. Nasıl? Bilateşbih; güzellikleriyle, yeşilliğiyle herkesin içinde durmak istediği, bakıp ayrılmak istemediği, ülfet etmek istediği bir bahçe düşünün. Herkes oraya ülfet ediyor. Mümin de böyle ülfet yeridir. Müminin böyle ülfet yeri olması lazımdır. Öyle olmalıdır ki; herkesin ona bakmak, onunla oturmak, onunla konuşmak istemesi lazımdır, buyuruyor Efendimiz aleyhissalatu vesselam.
Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimiz devam ediyor: “Başka insana ülfet vermeyen kimsede hayır yoktur” diyor. Yani, bir mümin ile karşılaştın. “Sen, kendi yakınlığınla, ülfetinle ona meyletmediğin zaman, sende hayır yoktur” buyuruyor. “Müminin mümini sevmesi, yakınlık göstermesi lazımdır” diyor, yani.
Yine devamla: “Kendisini, insanların kendisine ülfet edeceği bir kimse haline getirmeyen kimsede de hayır yoktur” buyuruyor.
Demek ki mümin olan kimseye sen, ülfet edip yakınlık göstermediğinde sende hayır yoktur. Sen de böyle İslam ahlakını yaşamak suretiyle kendini, ülfet edilecek bir kimse haline getirmezsen, insanların seveceği bir kimse olmazsan sende de hayır yoktur, buyuruyor.
Hülasa, daima mümin kardeşimizi sevmek, ona ülfet edip yakınlık göstermek ve mümin kardeşlerimizin bizi seveceği, ülfet edeceği şekilde davranmamız gerekiyor.
Kardeşimizi sevmeye mecburuz
Biz ülfet etmeye, mümin kardeşimizi sevmeye mecburuz, yoksa bizde hayır yoktur. Ve mümin kardeşimizin bizi seveceği, bizimle ülfet etmek isteyeceği şekilde davranacağız, yoksa bizde yine hayır yoktur.
Bir mümin diğer mümine kötü davranırsa, her gün ona küfrederse, hakaret ederse, onu incitirse, kızarsa o kimse, o kimseyi sevmez ki! …
Ne yapacaksın ki seni sevsin? Güzel davranacaksın. Onu seveceksin. Ona yardımcı olacaksın. Sen bu şekilde İslam ahlakıyla davrandığın zaman, o da seni sevecektir.
İslam ahlakı böyledir. Müminlere şifa ve huzur kaynağıdır. Biz, kardeşimize ona göre davrandığımız zaman, hem o seni sever hem de sen o kardeşini seversin.
Böyle yaparsak hizmetlerde de başarılı oluruz. Tersini yapmak, hizmetlerimizi sekteye uğratır, baltalar ve İslam hizmetinde başarısız oluruz. Bunu böyle bilelim.
İnsan Allah’tan korkarsa İslam ahlakına göre davranır. Bilir ki insan acizdir. Hem ahireti hem dünyası Allah-u Zülcelal’in hükmü altındadır. O kudret ve azamet sahibidir. Dilerse bir anda, insanı yok edebilir. Bütün işlerini bozabilir. Bunun yanında bütün işlerini düzeltebilir. Yani, hem ahirette hem dünyada, insan Allah’a karşı kendisinin aciz, muhtaç, fakir olduğunu idrak ederse Allah’tan korkar.
“Allah’ın yasakladığı bir hata yapsam, Allah bir an bana gazap etse, dünyam da ahiretim de biter” diye, düşünürse kendisine çeki düzen verir. İslam ahlakıyla davranır ve Allah’ın rızasına müstahak olur böylece…
Allah-u Zülcelâl hepimize, razı olacağı şekilde, salih ameller nasip etsin. Bizi, kendi nefsimize teslim etmesin. Bizi, hizmette, o razı olacağı dininin hizmetlerinde, nefsimizi kullansın inşaallah. (Âmin)
SEYDA MUHAMMED KONYEVî

10 Ocak 2013 Perşembe

Hayırsever evlatlar yetiştirelim

Hayırsever evlatlar yetiştirelim

İçinde bulunduğumuz zaman, insanı hep bir mücadele ve rekabet ortamının içine itiyor. Bir çocuk daha okul yıllarından itibaren başkalarını geçip öne çıkmak üzere eğitiliyor hem öğretmenleri hem anne babası tarafından. İnsanın derslerinde, işinde, hizmetinde başarılı olmak için çalışması, gayret göstermesi kötü değildir. Hatta tavsiye edilir, olması gerekendir. Kötü olan, bunun yegane amaç haline getirilmesidir. Niyetlerin bozulması ve bu bozukluk neticesinde de insanın bencilleşerek çevresindekileri ezmesidir. Kendinden gayrisini düşünmemesidir.

ÇOCUĞUN AHLAKI DERSLERİNDEN ÖNEMLİDİR

Anne babaların bu açıdan kendi niyetlerini kontrol etmesi kadar çocuklarını da bu şuur üzere yetiştirmesi gerekir. Çocuklarını sadece amaçlar için koşturmaları, çocuk okuldan geldiğinde sadece derslerini sormaları, gün içinde iyi-kötü neler yaptığıyla ilgilenmemeleri yanlıştır. Çocuğun iyi bir , saygılı bir , hayırlı bir kul olduğu derslerinden çok daha mühimdir. Zira bu fani, ahiret bakidir.

ÇOCUKLARIMIZI İYİLİĞE TEŞVİK ETMELİYİZ

Allah Teala “…İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın” (Maide, 2) buyuruyor. Çocuklarımızı ayet-i kerimede emredildiği üzere iyilik yapmaya teşvik etmeliyiz. İyilik ve takvada ailemizle yardımlaşmalıyız. “Dersini iyi dinle” diye tembihlediğimiz çocuğumuza “Yemeğini arkadaşınla paylaş”, “Yardıma ihtiyacı olana yardım et” gibi nasihatler etmeyi unutmamalıyız. Sokakta arkadaşlarıyla oynayıp eve gelen çocuğa neler yaptığını sorup, yaptığı iyiliklerin, hayırların Allah’ın rızasını kazandıracağını; kötülüklerin Allah’ın sevgisinden mahrum bırakacağını söylemeliyiz.
Onlara iyiliğin ne olduğunu anlatmalıyız. Cömert olmanın, insanlara yumuşak ve saygılı davranmanın, yardıma ihtiyacı olana yardım etmenin insanı güzelleştireceğini belirtmeliyiz. Yolda duran bir çöpü alıp çöp kutusuna atmanın yahut hayvanlar yesin diye sokak aralarına bir kap yiyecek, su koymanın Allah’ın rızasını kazandıracak işler olduğunu söylemeliyiz. Allah’ın rızasının, sevgisinin bu kadar küçük şeylerle bile kazanılabileceği düşüncesi çocukların hoşuna gider. Nasıl gitmesin? Büyüklerin bile hoşuna gidiyor böyle şeyleri duymak. Zira bunlar Allah’ın rahmetinin büyüklüğünün göstergesidir ve ümitlerimizin tazelenmesine vesile olur.

BUGÜNÜN KÜÇÜK İYİLİĞİ YARINA KAT KAT BÜYÜR

Küçük yaşında bu tür iyilikler yapmaya alışan bir çocuk geleceğin hayırsever müminlerinden biri olur. Bugün kedi köpeğe bir kap yemek veren bir çocuk büyüdüğünde kimsesizlere aşevleri açabilir. Bugün arkadaşının ihtiyacını gideren bir çocuk yarın kimsesizlerin, düşkünlerin imdadına koşar. Hasılı iyilik yapmayı öğrenen, ahlak haline getiren çocuğun karakteri de düzgün olur. Hem topluma hem anne babasına hayrı dokunur. Yaptığı işlerde atacağı adımların birine zarar verip vermediğine dikkat eder. Kendi geçimini sağlarken başkalarının zayıf durumundan çıkar sağlamaz. Daha fazla kazanmak için hileye başvurmaz. İçinden çıkmadığı durumlarda yalandan medet ummaz. Doğru ve güzel olana alışık bir insan kötü bir işler yapmaya çekinir; bu tür hareketleri kendine yakıştırmaz.

ÇOCUĞUN İYİLİĞİNDE ANNE BABAYA DA PAY VAR

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi vardır” (Müslim) buyuruyor. Çocuklarımızı iyiliğe teşvik etmemiz bizim de o iyiliğin sevabından nasiplenmemize vesile olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün Ravha mevkiinde bir deve kervanına rastladı ve “Sizler kimlersiniz?” dedi. Onlar “Biz Müslümanlarız, sen kimsin?” diye sordular. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Ben Allah’ın Rasulüyüm” dedi. İçlerinden bir kadın, küçük bir çocuğu Peygamberimiz’e (s.a.v) doğru kaldırarak “Bu çocuğun haccı olur mu?” diye sordu. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) “Evet, ayrıca sana da vardır” buyurdu. (Müslim)
Ve son olarak, Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de Al-i İmran suresinin 104. ayetinde şöyle buyuruyor: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM