Wikipedia

Arama sonuçları

6 Aralık 2012 Perşembe

Cennetteki Yüksek Köşkler

Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cennetlikler, kendilerinden yüksekteki köşklerde oturanları, aralarındaki derece farkı sebebiyle, sizin sabaha karşı doğu veya batı tarafında, gökyüzünün uzak bir noktasında batmak üzere olan parlak ve iri bir yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir.” Bunun üzerine ashâb–ı kirâm: – Yâ Resûlallah! O yerler, peygamberlere ait ve başkalarının ulaşamayacağı köşkler olmalıdır, dediler. Resûl–i Ekrem şöyle buyurdu: – “Evet, öyledir. Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, o yerler, Allah’a iman edip peygamberlere bütün benlikleriyle inanan kimselerin de yurtlarıdır.” (Buhârî; Müslim) Sehl İbni Sa’d radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Cennetlikler, yükseklerdeki köşkleri, sizin gökyüzündeki yıldıza baktığınız gibi seyredeceklerdir.”(Buhârî) “Cennet ehli hiçbir şeye pişmanlık duymaz Yalnız, Allah’ı zikirsiz geçirdikleri vakitler için pişman olurlar.” (Hâkim)

22 Kasım 2012 Perşembe

Helal Lokma

Rasulullah s.a.v. Efendimiz hadis-i şeriflerinde “helali ve “ilim”i arayıp bulmak her müslümana farzdır, buyurmuşlardır, ilmin hakikati Allah Tealâ’yı, O’nun alemlerin yaratıcısı olduğunu, ahirette kullarını hesaba çekeceğini bilmektir. Bu bilgi günahlardan pişman olup tövbe etmeye vesile olur. Tövbede sabit kalmak için ilim ve amel-i salih birbirinden ayrılmayan unsurlardır. Dervişin elinde ilim, kalbinde iman ve takva olmalıdır. Rızkın helali olmadan da tövbede sabit kalınamaz. Bu hususta insanların birbirine yardımcı olması gerekir, insanlar arasında hukukun temini ve iyi ilişkilerin kurulması, birbirlerini aldatmamaları, birbirlerine zulmetmemeleri ve birbirlerinin helal rızkına yardımcı olmaları ile mümkündür. Yoksa gerek ilim, gerek ibadet haram üzerine kurulursa, kıraç bir tarla gibi bir miktar çalı çırpı yetişmesine sebep olur ama verim olmaz. Halbuki Rasulullah s.a.v.: “Bir kimse kırk gün helal yemeye devam ederse yüce Allah kalbini nurlandırır. Hikmet kaynakları kalbinden taşar diline gelir.” buyurmuşlardır. Helal yemek, yeme içme ve giyinmeyle ilgilidir. Haramlardan sakınmak ise binlerce günahı terk etmeye bağlıdır. Bu asırda aklımıza hayalimize gelmeyen çeşitli günahlar vardır. Şeytanın bu konuda hileleri çok büyük olup, Adem Aleyhisselam’a secde etmeyen kovulmuş Azazil, evladını toplayarak Ümmet-i Muhammed’i baştan çıkarma yollarını hazırlamıştır. “Madem peygamberleri hürmetine Allah onları kolaylıkla bağışlıyor, biz de onlara yollarını zorlaştıralım” diyerek haram işleri helal gösterme belasını insanlara sarmıştır. Böylece insanlar helal sandıkları haram işlerden dolayı tövbe de etmeyecekler ve günahlar âdet halini alacaktır. Bu yüzden yeme içme, evlilik, akrabalık ve benzeri birçok işte haram ve şüpheli işler meşru zannedilmektedir. Hz. Sa’d (R.A) Rasulullah s.a.v. Efendimiz’den “duası makbul bir kişi” olması için dua rica etti. Efendimiz şöyle buyurdular: -”Tertemiz helal şeyler ye, duan kabul olur.” Yine bir hadis-i şeriflerinde Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyuruyorlar ki: -”Nice toz toprak içinde, saçı başı dağınık yollara düşen kimse var ki, yediği de giydiği de haramdır. Bu haliyle elini açar, ‘Ya Rabbi, şu şu isteklerimi yerine getir!’ der. Öyle bir kimsenin duası nasıl olsun da makbul olsun!” Bir başka hadis-i şeriflerinde de şöyle buyuruyorlar: -”Yüce Allah Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya bir melek yerleştirdi. Bu melek hemen her gün oradan şöyle seslenir: ‘Haram yiyen kimsenin ne sarfı ne adli kabul edilir’”. “Sarf” kelimesi ile anlatılmak istenen farz ibadetler, “adli” kelimesi ile de sünnet ve nafile ibadetlerdir. Yani haram yiyen kimsenin farz, sünnet ve nafile ibadetleri kabul edilmez. İşin başı yeme içmeye dayanıyor. Bu asırda kurşun sıkılmış bir hayvanın kesilmesinden faiz karışmış lokmaya kadar pek çok karışık mesele vardır. Bir kimse on kuruşa bir elbise satın alsa, on kuruşun bir kuruşu haram olsa, bu elbise ile kıldığı namaz makbul olmaz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurmuşlardır ki: -”İbadet on bölümden ibarettir. Dokuz bölümü rızıkta ve yaşayışta helali aramaktır.”

14 Kasım 2012 Çarşamba

MUSİBETE SABREDENE MÜJDELER OLSUN!

‘Sabır ve namaz ile yardım isteyin’ ‘And olsun ki... Sizi imtihan edeceğiz’ Allah-u Zülcelâl, ayeti kerime de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, (taate ve belâya) sabr ile bir de namazla (Hak’tan) yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah(ın yardımı) sabredenlerle beraberdir.Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlamazsınız.Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lütfu keremimi) müjdele.”(Bakara; 153-155) Burada, ibadetler içinde sabrın yanında,özellikle namaz zikredilmiştir. Çünkü namazda Allah’ın kitabını okuma, dünya zevklerini terk etme, ahireti ve orada insanlar için Allah-u Teâlâ’nın, hazırlamış olduğu nimetleri hatırlama vardır. İşte, bu sebeplerdir ki Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, bir sıkıntıyla karşılaştığı zaman, hemen namaz kılmaya başlardı. Ayet-i kerimede nimetin, kimi zaman belâ ve çeşitli musibetlerle bir arada bulunabileceği beyan edilmektedir. Fakat bela, musibet ve imtihanlara katlanmak, müşriklerden ve Kitap Ehli'nden oluşan düşmanlara karşı direnmek için sabır ve namaz ile yardım dilemekten başka çare yoktur. Çünkü sabır ile irade güçlendirilir, sıkıntılara karşı tahammül gösterilir, musibetlere karşı sebat elde edilir ve Allah sabredenlerle beraberdir.Allah’ın yardımı, zaferi, koruyup gözetlemesi ve desteklemesi onların yanındadır. Allah-u Zülcelâl, sabır ve namaz ile yardım istenebileceğini bize gösterdi. Çünkü kul ya bir nimet içerisindedir ona şükretmesi gerekir ya da bir sıkıntı içerisindedir buna da sabretmesi gerekir. Mümin, sabır ve Allah'a karşı huşu ile kalbi dolduran ve insanın ruhunu her türlü hayâsızlık ve münkerlerden uzaklaştıran namaz ile yardım dilediği takdirde; onun için zorluklar önemsizleşir, her türlü sıkıntı ve meşakkate katlanır, her türlü zorluk ve kedere direnç gösterir. Bundan dolayı, Allah-u Zülcelâl sabır ve namazı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Dininizi ve dininizin şiarlarını zafere götürmek için yardım isteyiniz. Karşı karşıya kaldığınız her türlü sıkıntı ve musibete karşı yardım dileyiniz.” Bu hususlarda, insana ağır gelen her türlü dert ve tasayı hafifleten sabır ve insanın kalbine Allah'a güveni yerleştiren, sıkıntıları unutturan namaz en büyük iki vasıtadır. Namazın özellikle anılması, insana en zor gelen zahirî bir amel olduğundan dolayıdır. Allah sabredenlerin yardımcısıdır, onların duasını kabul eder, kederlerini giderir. … Allah kullarını imtihan eder Daha sonra Allah-u Zülcelâl, yeminle şöyle buyurmaktadır: “Yemin olsun ki ey müminler; sizleri savaşta düşmana karşı duyacağınız az bir korku, bir miktar kıtlık ve kuraklıktan dolayı açlık, kaybolmaları, zayi olmaları suretiyle mallardan yana eksiklik, kâfirlerle savaşmak ve başka şeylerle uğraşmaktan dolayı ölmek suretiyle canlardan yana eksiklik, telef etmek suretiyle meyvelerden yana bir eksiklik gibi musibetlerle karşı karşıya bırakacağız, sizi imtihan edeceğiz...” İmam-ı Şafiî'ye güre mahsullerin azlığı, çocukların ölümü demektir. Çünkü kişinin çocuğu, kalbinin meyvesidir. Ayet-i kerime de bir yeminin yapılmasının sebebi ise gelecekte ansızın karşı karşıya kalacakları olaylardan yana, müminlerin gönüllerinin rahatlaması, huzura ermesi, bir musibete maruz kaldıklarında ise Allah'ın kaza ve kaderine rıza göstermeleri içindir. Nitekim bütün bunlar gerçekleşti. Sahabe asrında bir mümin iman edince birden fakir oluverir, ailesi onu terk ediverirdi. Ya da Medine'ye hicret edip de Mekke'yi terk ettikleri sırada, yurdundan, malından uzak kalırdı. Bir sahabe savaşa gittiği zaman, birkaç hurma ile yetinmek zorunda kalırdı. Özellikle Ahzab ve Tebük gazvelerinde... Muhacirler, Medine'nin sıtma ve vebası ile karşılaştığında, ölüme maruz kalırlardı. Daha sonraları ise Medine'nin iklimi zamanla güzelleşti. Kaza ve kadere iman eden müminlere müjedele! Fakat bu müjde ancak, felaket ve musibetin çöktüğü ilk anda sabredenler içindir. Bunlar, bu sabırlarından dolayı da Allah katında ecirlerini umarak: “Muhakkak biz Allah aidiz ve muhakkak biz O'na dönücüleriz” derler. İşte bu, onların işlerinde güzel akıbet ile karşılaşacaklarının müjdesidir. Sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir. Rablerinden günahları için bir mağfiret onlara has bir rahmet de vardır. Bu rahmetin etkisini, musibet ile karşılaştıkları vakit kalplerindeki serinlikte, ruhlarının ferahlığında bulurlar. İşte kâfirler, müminleri bu rahmetten dolayı kıskanır. Çünkü kâfir, bir musibet ile karşılaştığında dünya ona dar gelir. Bazen kendisini öldürüp intihar dahi edebilir. Amerika gibi onların memleketlerinde, intihar olayları bundan dolayı çoktur! Gerçekten sabreden kimseler hakka, doğruya hidayet bulan, faydalı fiiller işlemeye Allah tarafından yönlendirilenler, dünya ve ahiret hayrını elde ederek umduklarına kavuşanlardır. Ebu Musa'dan,Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Kulun oğlu öldüğünde, Allah-u Zülcelâl meleklerine: ‘Kulumun oğlunun ruhunu kabzettiniz mi?’ diye sorar. Onlar: ‘Evet’ derler. Yüce Allah: ‘Onun kalbinin meyvesini mi aldınız!’ buyurur. Onlar: ‘Evet’ derler. Yüce Allah: ‘Peki, kulum ne dedi?’ Der. Onlar: ‘Sana hamdu sena etti, (“innâlillah ve innâileyhiraciun” diyerek) istircada bulundu. Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Siz kuluma cennette bir ev yapınız ve ona Hamd Evi adını veriniz.” (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî) Allah ne takdir ettiyse o olur… İbn Abbas radıyallahu anhu, şu hadis-i şerifi rivayet ediyor: “Ey genç, ben sana bazı şeyler öğreteceğim (bunları iyi dinle) Sen Allah’ı(n koyduğu emir ve yasak sınırlarını) koru, Allah da seni korur. Sen Allah’ı koru, O’nu yanında bulursun. Bir şey istediğinde, Allah’tan iste. Yardım istediğinde, Allah’tan yardım iste. İyi bil ki bütün Ümmet, sana bir fayda sağlamak için bir araya gelecek olsa ancak, Allah’ın senin için yazdığı kadar fayda verir; yine, bütün Ümmet sana bir zarar vermek için bir araya gelecek olsa ancak Allah’ın senin için yazdığı kadar zarar verebilir. Artık kalemler kaldırılmış, defterler kurutulmuştur(kapatılmıştır). (Ahmed b. Hanbel, Tirmizi) Hadiste geçtiği üzere,eğer bütün insanlar, Allah-u Zülcelal’in senin hakkında takdir etmemiş olduğu bir konuda sana yararlı olmak isteseler, o işi yapamazlar. Buna karşılık bütün insanlar, Allah'ın sana takdir etmemiş olduğu bir zararı sana ulaştırmak isteseler, bunu başaramazlar. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, diğer bazı hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Hoşuna gitmeyen bir olay karşısında sabretmek, senin hakkında çok hayırlıdır. Sabrın sonu zafer, sıkıntının sonu ferahlık ve zorluğun arkası kolaylıktır.” (Tirmizi, İmam Ahmed) “Kul, Allah katında öyle bir dereceye erer ki, bu dereceye hiç bir amel ile ermesi mümkün olmaz, ancak uğrayacağı bir bedeni kazaya katlanmak sayesinde o dereceye erebilir.” İbn-i Abbas radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre, başka bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü en önce cennete çağırılacak olanlar, sevinçli ve sıkıntılı anlarında Allah'a çok hamdedenlerdir.” Buna göre kul, başına gelen sıkıntılara sabırla katlanmalı ve bilmeli ki; Allah'ın kendisine verdiği belalar, başından savdığı belalardan çok daha fazladır. Bunu düşünerek, Allah'a hamdetmelidir. Ayrıca mümin, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi kendisine örnek almalı ve onun eziyetlere karşı nasıl sabrettiğine bakmalıdır. Sabredenleri mükâfatlar bekliyor “Kıyamet günü iyi amel işleyenler huzura gelince; namaz kılanların, oruç tutanların, zekât verenlerin ve hacca gidenlerin amelleri tartılarak sevapları verilir, fakat belalara sabredenler için ne terazi kurulur ne de defterleri incelenir. Bunlar üzerine, dünyada ne kadar bela yağdırıldı ise aynı şekilde üzerine sevap yağdırılır.Dünyada başı hiç derde girmemiş kimseler bu durumu görünce, vücutlarının makaslarla doğranmış olmasını temenni edecekler(dir).” buyurulmuştur. Nitekim Allah-u Zülcelal: “Hiç şüphesiz, sabredenlere mükâfatları hesapsız olarak verilecektir.” (Zümer; 10) diye buyurmuştur. Yine bazı kitaplarda denilmiştir ki; “Bir kimse başına gelen musibete sabrederse onun için üç yüz derecelik sevap verilir ki her derecenin arası, yerle gök arası kadardır.Bir kimse ma'siyetten uzak durursa, sabırlı olursa, onun için dokuz yüz derecelik sevap yazılır ki iki derecenin arası, arş ile yerin dibi arası kadardır.” İbn-i Mübarek radıyallahu anhunun da şöyle dediği anlatılır: “Musibet önce birdir, ağlayıp sızlama sonunda iki olur, şöyle ki: Birinci musibet başa gelen neyse odur. İkinci musibet ise ağlama sızlama sonunda, o musibetin verilecek müfakâfatının elden gitmesidir. En büyük musibet de mükâfatının elden gitmesidir.” Allah-u Zülcelâl bizlere sabır ihsan edip razı olacağı amel-i salih işlemeyi nasip eylesin. (Âmin)

8 Kasım 2012 Perşembe

Rabbimizi Unutmadan Yaşamak

Allah’ı bilmek Allah’a itaati, Allah’a itaat Allah’ı sevmeyi gerektirir. Allah sevilince de Allah’tan korkulur. Sevgi ile korku müşterektir. Ölüm yokluk değildir. Bir mekândan başka bir mekâna göçmek, yer değiştirmektir. Her iki mekân da Allah’ın mülküdür. Allah’ın mülkünden yine Allah’ın mülküne sefer edilir. Fakat ahiretteki durum dünyada yapılanlara bağlıdır. Tevbenin önemi de bu yüzdendir. Ölümü bilen hazırlıklı olur. Ölüme hazırlıklı olan Allah’ı bilir. Ölümü ve Allah’ı bilen günahtan sakınır. Tevbesiz kul olmaz. Peygamberler dahi sürekli tevbe ederlerdi. Bu isyandan değil, azamet-i ilâhiyeye layık olan tazimden, haşyetten, Allah’a olan muhabbetten dolayıdır. Allah’ı bilmek Allah’a itaati, Allah’a itaat Allah’ı sevmeyi gerektirir. Allah sevilince de Allah’tan korkulur. Sevgi ile korku müşterektir. Ben Rabbimi çok seviyorsam O’ndan korkarım ki emrine asi olmayayım ve Rabbimin fermanından bir lahza dışarıya çıkmayayım. Allah’tan korkmak arslandan korkmak gibi midir? Hayır… Arslan maddi hayatımıza son verir. Bizi sakat bırakabilir ya da öldürebilir. Allah’tan korkmak haşyettir, O’na saygısızlık etmemeye titizlik göstermektir. Allah’ı bilmek ilim ister. İlim de amel ister. İlmi olup amel etmeyenlerin ahirette karşılaşacakları şey hesap ve azaptır. “Niçin bildiğinle amel etmedin?” suali ile karşılaşırlar. Allah’ı bilmemek günaha ve isyana götürür. Ya Hakk’a giden yola girilir, ya nefse ve şeytana itaat eden yola… Üçüncü bir yol ve ahirette de üçüncü bir mekân yoktur. Ya cennet ve cemal veya cehennem ve azap… Bu yüzden sırf dünya için çalışıp ahireti bırakmak olmaz. Asıl gaye ebedi saadetin yaşanacağı bir ahiret hayatına erişmektir. Bu sebeple dünyada yapılacak her şeyin ahirette iyi bir karşılığı olmalıdır. Dünyada ne için bulunduğunu bilmek, Rabbinden gafil olmamak şarttır. Manevi ilimlere önem vermek, iç alemi daima kontrol edip kalplerin günahla, isyanla dolmasını engellemek ve yapılan her işin amel-i salih olmasına çalışmak, alimlerimizin, maneviyat büyüklerimizin şiarı olmuştur. Allah Tealâ da onların yardımcısıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Bizim uğrumuzda çalışanlara elbette yolları mızı açarız.” (Ankebût, 69). Rasulullah s.a.v. Efendimiz de: “Bir kimse öğrendiği ile amel ederse Allah Tealâ ona bilmediklerini de öğretir.” buyurmuşlardr. Bildiklerini hayatlarına tatbik eden kimseler tevbeyi de hakkıyla yapmış olurlar. Zira tevbeden maksat bugün günah işleyip yarın tevbe etmek değil, Allah’ın rızasına uygun olmayan hallerden vaz geçmektir. Böylece “Eğer Allah’tan korkarsanız, Allah size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir.” (Enfal, 29) mealindeki ayete muhatap olunur. Bu anlayışı ele geçirmek çok önemlidir. Çünkü anlayış sahibi olan kişi, her hakkın gereğini yerine getirir. Allah Tealâ’nın, aile, akraba ve komşu gibi her tür hakkın gereğini yerine getirerek rahmete, merhamete mazhar olur. Muhammed Parisa Hazretleri “Faslu’l-Hitab” isimli eserinde Ebu Said Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin şöyle buyurduğunu naklediyor: “Cüz’î aklımızla yaptığımız küçük bir işe kıymet verip onu büyük görüyoruz. Cenab-ı Hakk’ın bunca fazl u keremini, nihayetsiz rahmetini görmezlikten geliyoruz. Bu gaflet halinin, bu unutkanlığın büyük bir perde, kalın bir hicap olduğunu anlamamız, kötü huyların, süşî düşüncelerin, insanın gözüne perde olduğunu bilip bu hallerden kurtulmaya çalışmamız lazım geliyor. Biz hesabı kendimize göre yapıyoruz. Oysa Allah’ın kitabına göre olması gerekir. İşlerimizi Allah’ın emrine göre yapmamız gerekiyor. İki cihan erdinden kurtulmadıkça, yaratılmışların cümlesinden gözümüzü kesip Allah’a dönmedikçe hakiki hürriyete ve hayra kavuşmaya imkan yoktur. Çünkü bizim düşüncemiz ya nefsimizin hesabı ya şeytanın, kötü arkadaşın iğvası ya da dünyanın muktezasıdır. Bunlarla Allah Tealâ Hazretleri’ni unutup, kulların köleliğini kabul etmiş oluyoruz.” Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin sözünü ettiği köleliğe düşmeden yaşamanın yolu belli. Hayatımızın her anını Allah Tealâ’yı unutmadan yaşamak… O zaman yaptığımız bütün işlerimiz hayra döner, dünyada yaptıklarımız da ahirette kurtuluşumuza vesile olur.

1 Kasım 2012 Perşembe

GAFLETE DÜŞENE; ‘GEL KARDEŞİM…’ DİYELİM

Müslüman uyarılmayı kabul eder Vaaz, nasihat, emr-i bilmaruf ve nehy-i anil-münker yap, yani iyiliği, hakkı tavsiye et ve kötülüğü uzaklaştır! “Hatırlat, zikir (hatırlatmak) ve vaaz müminlere fayda verir.” (Zariyat, 55) Hepimiz biliriz ki fasıklara, günahında ısrar edenlere, Kur'an, Tevrat ve İncil'in hepsini okusan da onun kulağına girmez, bunlardan bir fayda görmez. Bakınız Allah-u Zülcelâl ne buyuruyor; “Vaaz, nasihat, müminlere fayda eder.” Demek ki, burada bize Allah-u Zülcelâl tarafından bir emir vardır ki, mümin sıfatıyla bu nasihatlerden faydalanmamız gerekmektedir. Bazı insanlarda olduğu gibi hiç kulağına girmemek, bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak ya da duyup da tatbik etmemek şeklinde olmamalıdır. Nasıl ki, bazı insanlar, “İşte, şu kişilerin kararları kâğıt üzerinde kaldı, hiç bir fayda sağlamıyor, tatbik edilmiyor” diyorlarsa vaaz da böyledir. Hakikaten, tatbik edilmeyen kararın hiç bir faydası yoktur. Bunun için vaazlarda anlatılanları tatbik etmek lazımdır. Söylenen emir ve nehiyleri yerine getirmek lazımdır. Elden geldiğince nefis ve şeytanla mücadele ederek o vaazları tatbik etmeye çalışmalıdır. Buna ek olarak insan; kalbine, ruhuna, sırrına, Allah ile kendi arasındaki duruma daima dikkat etmelidir. İnsan manevi olarak düzeldiği zaman, o maneviyatın düzelmesiyle, mutlaka zahiri azaları da düzelecektir. İnsanın maneviyatı, kalbi, sırrı iyi olmadığı zaman, o kişi ne kadar mücadele etse, gayret gösterse de kendini düzeltemez. Bunun için Ashab-ı Kiram, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme, bu tür manevi hastalıkların tedavi etmesi için çok soru sormuşlar ve bu konuda çok gayret sarf etmişlerdir. Çünkü insana maneviyat bakımından hastalık veren, yedi tane büyük kalbi hastalık vardır. Kıyamet Günü bunlardan her birisi cehennemin bir kapısı olacaktır. Haset, kibir, ucub gibi sıfatlar, Kıyamet Günü’nde insanın Cehennem ateşine atılmasına sebep olacak sıfatlardır. Hz. Muaviye’nin ilk müslüman olduğu sıralarda, maneviyat bakımından noksanlığı vardı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hemen onu ikaz etti ve ona; “Ya Muaviye! Kalbindeki zerre kadar kalbi amel, dağlar gibi zahiri amelden daha eftaldir” dedi. İşte, bunun için insanın kalbini, ruhunu, sırrını, kendisiyle Allah arasındaki durumu düzeltmesi, Allah'ın katında çok makbuldür. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki, kendi nefsini kötü sıfatlardan (manevi hastalıklardan) temizleyen iflah olmuştur.” (Şems, 9) Bakınız Ashab-ı Kiram nasıldı; bir kimse, bir olay üzerine, Hz. Ömer'e radıyallahu anhu; “Ya Ömer! Allah'tan kork!” diyor. O kimse öyle dediğinde, Hz. Ömer radıyallahu anhu, yanında Allah'ın ismi anıldığı için, Allah'ın mübarek ismine hürmet etmek için, mübarek yanaklarını yere sürmüş, o şekilde saygıda, tazimde bulunmuştur. Harun Reşid'e, ordusuyla, askerleriyle atlı olarak bir yere giderken, yolda birisi; “Ya Harun! Allah'tan kork!” dedi. Bunun üzerine Harun Reşid ve ordusundaki bütün askerleri, Allah-u Zülcelâl'e tazim ve hürmet göstermek için atlarından inmişlerdir. İşte bu insanlar, manevi olarak nefislerini temizlemiş kimselerdir. Şimdi sen her hangi bir müslümana; “Allah'tan kork!” desen, “Sen kendine bak!” diyecektir... Oysa bakınız, anlattığımız kimseler Emiru’l Müminin, yani devlet başkanı oldukları halde, o söze nasıl karşılık verdiler... Onlara; “Allah'tan kork!” denildiğinde, nasıl karşılık veriyorlardı! Onlar ne kadar tevazu sahibi, ne kadar da alçak gönüllüydüler. Onlarda; kibir, riya, ucub, nefis vs. yoktu. Bunlar bizim için çok büyük bir örnektir. ‘Sen kendine bak!’ (!) Dediğimiz gibi zamanımızda, bir kimseye; “Allah'tan kork!” deseniz, hemen; “Sen kendine bak, ben korkuyorum” veya; “Sen kendine bak, bana karışma” diyecektir. Dikkat edin! Bu söz çok büyük bir günahtır. Çünkü bu, kardeşinin nasihatini kabul etmemektedir. Oysa Allah (celle celaluhu) “Vaaz ve nasihat, müminlere fayda verir” buyurmaktadır. Demek ki öyle cevap veren bir kimsede, mümin sıfatı yoktur. Buna çok dikkat etmemiz lazımdır. Olur ki, bir arkadaşımız bize nasihat ederse; “Başım gözüm üstüne. Hay hay, senin dediğini yaparım. Senin dediğin, benim ebedi saadetimi kazanmama sebeptir” diye, düşünerek kabul etmemiz ve ona karşı çıkmamamız lazımdır. Çünkü ayette buyurulduğu gibi müminler nasihatten faydalananlardır. Bunun için güzel bir sıfat olan uyarıya, nasihate açık olmaya çalışalım. Hz Ömer radıyallahu anhu ölümün var olduğunu bildiği halde, maaşla adam tutmuş ve her gün, o kişinin gelip kendisine: “Ölüm var! Ölüm var!” diye, uyarıda bulunmasını istemiştir. Niçin? Çünkü bir başkası tarafından kendisine hatırlatma ve nasihatte bulunulmasını arzu ediyordu. İşte, hepimizin, böyle birbirimizden gelecek uyarı ve nasihatlere açık olması gerekmektedir. Keşke, mümin kardeşimiz bize her fırsatta; “Bak gaflete düştün, hemen zikir yap, şu günahı yapma” dese... Keşke her zaman bize böyle seslenseler… Niçin? Çünkü bu, ebedi saadetimizi kazanmaya sebeptir. Bizden öncekiler niçin daima kendilerine nasihat edilmesini istiyorlar, hatta üzerine para veriyorlardı? Demek ki onlar, ayet-i kerimenin hakkını vermeye gayret ediyorlardı. Kişi, bir kimse kendisine nasihat ettiği zaman, eğer İslam ahlakıyla ahlaklanmış ve mümin kardeşini seviyorsa bilecek ki, o nasihat eden şahıs, beni mümin kardeşi olarak gördüğü, beni sevdiği için bana nasihatte bulunmaktadır. Çünkü müminlerin arasında muhabbet ve sevgi bağı vardır. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede “Şüphesiz müminler kardeştir.” (Hucurat, 10) Kişi düşünecek ki, bu benim mümin kardeşim olduğu için bana nasihatte bulundu ve hemen kabul edecek. Allah için birbirini sevmek Allah (celle celaluhu) indinde çok makbuldür ve birbirini sevenlere, Kıyamet Günü’nde çok büyük bir mükâfat verecektir. İbrahim bin Edhem’e âşık olan adam İbrahim bin Edhem kuddise sırruhu bildiğiniz gibi, malını mülkünü bırakıp fakirlik içinde yaşadı. Bir gün, o fakir haliyle, bir camiye gitti. Namazını kıldıktan sonra, (onu tanımayan) müezzin camiyi kapatmak için onu dışarıya çıkarmak istedi. O; “Benim kimsem yok, ben garibim, yabancıyım, bu gece burada kalayım” dediyse de müezzin; “Hayır, yabancılar camiyi soyuyorlar, hırsızlık yapıyorlar, ben kimseyi içeride bırakmam” dedi. İbrahim bin Edhem; “Ben nereye gideyim, tanıdığım kimse yok, hava soğuk, bu gece burada kalayım” diye yalvardı. Müezzin onca yalvarmaya kulak asmayarak, kabul etmedi ve onu eliyle çekip yüzüstü sürükleyerek dışarı çıkardı. İbrahim bin Edhem kuddise sırruhu, kapının önüne konulunca ilerde ateşi yanan bir hamam gördü. Hamamın kapısına gelerek, oraya girmek istedi ve hamamın ateşini yakan şahsa selam verdi. Hamamcı selamını almadı, yalnız eliyle ‘otur’ diye işaret etti. İbrahim oturdu, fakat adamın haline hayret etti. Çünkü adam bir sağa, bir sola bakıyordu. İbrahim, bu adam beni öldürecek mi, ne yapacak acaba, selamımı da almadı, diye düşünmeye başladı... Adam işini bitirdikten sonra; “Aleyküm selam” dedi. İbrahim ona; “Ya mübarek! Niçin selamımı verdiğim zaman almadın?” diye sordu. Adam; “Ben burada ücretle çalışıyorum, işimle meşguldüm. Bunun için işimi bitireyim de sonra selama cevap vereyim diye düşündüm” dedi. “Peki, o sağa sola bakmak neydi?” diye sorunca İbrahim bin Edhem, adam; “Ben bir sağa bakıyorum, bir sola bakıyorum, bilmiyorum ki Azrail aleyhisselam canımı hangi taraftan gelip alacak. Bu şekilde her an ölümü bekliyorum” dedi. Ve devamla; “Ben Allah için İbrahim bin Edhem'i öyle seviyorum, ona öylesine aşığım ki, ‘Ya Rabbi! Onu bir görsem de öyle canımı alsan’ diye, dua ediyorum” dedi. Bunun üzerine, İbrahim bin Ethem; “Eyvah! Allah beni senin yanına nasıl getirdi biliyor musun? Yüzüstü sürünerek senin yanına geldim, Allah senin duanı nasıl kabul etmez! Öyle kabul etti ki, yüzüstü sürünerek geldim. Sana müjdeler olsun, ben İbrahim'im” dedi. Öylesine candan kucaklaştılar ki, neredeyse muhabbetten birbirlerini yiyeceklerdi... O sırada adam dua etmeye başladı; “Ya Rabbi! Benim isteğim yerine geldi, emanetini al” dedi ve hemen oracıkta, İbrahim bin Edhem'in kucağına yığılıverdi... İşte bakınız, onlar, Allah için birbirlerini böyle seviyorlardı. Oysa dünya için birbirini sevmenin faydalı bir neticesi yoktur. İnsanlar birbirlerini dünya için sevdikleri zaman, birinin dünyalığı kalmadığında, sevgi ve muhabbetleri de sona eriyor. Ama Allah için olan muhabbet ise kıyamete kadar devam ediyor, hatta haşir meydanında, ahirette de devam ediyor. Arkadaşına sahip çık! Nasıl, dünya hayatında bir tehlikeyle karşılaştığımızda, hemen arkadaşımızı o tehlikeden kurtarmak için yardıma koşuyoruz, aynı o şekilde, ahiret bakımından da birbirimize yardımcı olmamız lazımdır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor; “Cennet, size ayakkabınızın bağından daha yakındır.” Demek ki insan günah işlediği zaman sanki cehennemin içinde, sevap işlediği zaman da cennetin içindedir. Bir arkadaşımız bir hataya (günaha) müptela olduğu zaman, cehennemin içindedir. Öyleyse onu cehennemden çekip çıkarmak lazımdır. Niçin geçici bir hayat olan dünyanın tehlikesinden onu koruyoruz, muhafaza ediyoruz da ebedül ebed, hiç bitmeyecek olan ahiretin musibetinden, tehlikesinden onu muhafaza etmiyoruz? Dünya hayatı, hakikaten göz önünde olduğu için arkadaşımızın başına bir musibet geldiği zaman, hemen ona “Başın sağ olsun”, “Geçmiş olsun” diyoruz, oysa ahiretin musibetine gelince, yokmuş gibi davranıyoruz, onu bu musibetten dolayı taziye etmiyoruz. Halbuki, bu çok daha büyük bir afettir! Dikkatle düşünelim; iki tane dost, ahbap var. Bunlardan birisi namaz-niyazlı, diğeri ise namaz kılmıyor, her pisliği yapıyor. Bunlar yan yana geldiğinde, birbirlerinin hatırını soruyorlar. Birisi “Ben iyiyim” diyor. Öbürünün hatırını sorduğunda, o da “Ben de iyiyim” diyor. Oysa “İyiyim” demesine rağmen pislik içindedir, namaz kılmıyor, günah işliyor, cehennem ateşinin içindedir! Öbür namaz-niyazlı arkadaşı; “Evet, sen de iyisin” diyor. Beraber yemek yiyorlar, çay içiyorlar, sohbet ediyorlar… Oysa arkadaşı, az bir musibete uğrasa, bir trafik kazası geçirse, yahut da bir tarafında yara çıksa, hemen “Geçmiş olsun, ne oldu sana!” diyecektir. Oysa ahiret bakımından musibete uğradığı, Allah'ın azabının içinde olduğu zaman, sanki bir şey yokmuş gibi davranmaktadır!... İnsanlar, sanki ahiret kendilerinden uzakmış gibi davranmakta, gaflet uykusunda uyumaktadırlar. Bu konuda çok dikkatli olalım. Birbirimize sahip çıkalım. İslam ahlakına uygun bir şekilde, kardeşliğin gereği olarak, birbirimize, yumuşak bir dille, iyiyi ve güzeli, hakkı tavsiye edelim. Kötü hal ve davranışları olan kardeşlerimizi nefsi ve şeytanıyla baş başa bırakmayalım: “Gel kardeşim, bak biz böyle yapıyoruz, şunları yapmıyoruz, Allah-u Zülcelâl bunu yasaklamıştır” diyelim. Hep birlikte, el ele vererek, Allah'a doğru yürüyelim, inşaallah.

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM