Wikipedia
Arama sonuçları
19 Temmuz 2012 Perşembe
Millet kalesinin tamiri ve Ramazan’da Kur’an
Allah’a imanın insanlara unutturulduğu, peygamber sevgisinin sinelerden sökülüp atıldığı, kulluktaki şuur, hudû ve huşûun silinip gittiği ve dinin formal Müslümanlığa bırakıldığı bir dönemde bütün yitirdiklerimizi yeniden bulmak ve taklitten tahkike yürümek kolay olmayacaktır. Zira, biz İnsanlığın İftihar Tablosu zaviyesinden Müslümanlığı görüp tanıyamadık.. Raşid Halifelerin duyuşuna göre Müslümanlığı duyup tadamadık.. selef-i sâlihînin ubudiyetteki his ve heyecanını anlayamadık. Maalesef, mesele şekle takılıp kaldı. (00:50)
Üstad’ın ifadesiyle, asırlardan beri her yanıyla rahnedâr olmuş -bütün surlarında gedikler açılmış ve burçları yıkılmış bir kaleye benzeyen- ferdî ve içtimâî bünyenin, bir hamlede tamir edilip canlandırılmasına, eski dinamizmine kavuşturulup cihanda bir denge unsuru hâle getirilmesine imkân yoktur; zira, tamir çok zordur. (03:24)
Müslümanlığı onda bunda değil yeniden İnsanlığın İftihar Tablosu’nda aramak lazım!.. Raşid Halifelerin sergüzeşt-i hayatlarında aramak lazım!.. Selef-i sâlihînin çizgisinde aramak lazım!.. (04:20)
Şekil hakikate yürüme adına bir köprüdür. Taklitle hakikate ulaşılır. Ne var ki, bir an önce taklitten geçip tahkike ulaşmak bir esastır. Aksi halde, yıkılması her an muhtemel olan taklit köprüsüyle beraber yıkılıp gitmek ihtimali çok büyüktür. (11:07)
Hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehaî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, Nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor. Evet, Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî.. gibi Hak dostları hep rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış ve hayatlarını havf ufkunda sürdürmüşlerdir. (13:52)
Hakiki kulluğu Esved bin Yezid gibi büyüklerin anlayışında aramak lazım!.. Şeklî Müslümanlıkla iktifa etmemek lazım!.. Şekilde, surette ve kültür Müslümanlığında takılıp kalmamak, marifet adına hep “Daha yok mu?” demek ve sürekli derinleşme peşinde olmak lazım. (19:13)
Soru: Aslında bir mü’minin Kur’an-ı Kerim ile her zaman ciddi irtibat içinde olması gerekse de Ramazan ayında İlahî Kelam’la farklı bir münasebete geçildiği de bir gerçek. Ramazan-ı şerifi tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirebilmemiz için tavsiyelerinizi bir kere daha lütfeder misiniz? (21:00)
Kur’ân’a itimat etmeniz; Kur’ân’ın Allah’ın kelâmı olduğuna inanmanız ve ona güvenmeniz; yani, sizin davranışlarınıza, hareketlerinize bağlı olarak ortaya koyduğunuz eserlerin sizin teşebbüslerinizle sâdır olmasından daha kat’î bir yakinle, “O Allah’ın kelâmıdır ve onun içinde her şey vardır. O ezelden gelmiştir, ebede gitmektedir” mülâhazasıyla Kur’ân’a teveccüh etmeniz çok önemlidir. Böyle bir iman ve itimat sayesinde, onu başkalarından çok farklı görür, çok farklı duyarsınız. Kur’ân bazılarına -tabiri câizse- cimri davranır; çünkü onların hakkı yoktur cömertliğe ve semâhate. Onlar semîh bir gönülle Kur’ân’a teveccüh etmiyorlar ki, Kur’ân’ın semâhat sağanağına mazhar olsunlar. İçinde bir hazine var, diye bakmıyorlar ki, onun mücevherlerini bulsunlar. Bir şeyler bulacağına inanmayan birisi, altın damarı içerisinde yürüse dahi altına rastlayamaz. Fakat hassas bir insan, bir tanecik emare görse, ne yapar eder damara yol vurup gider ve altına ulaşır. (21:26)
Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi. İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir. (25:50)
Hemen her yerde mukabeleler yapılıp Kur’an-ı Kerim okunsa da maalesef dinin dili bilinmediğinden Kur’an’ın ne dediği ve mesajının ne olduğu anlaşılamıyor. Gerçi Kur’an-ı Kerim’i öpüp başa koymanın, saygı ifadesi olarak onu yüksek bir yere asmanın ve düz okuyarak hatmetmenin de sevabı vardır. Evet, Kur’an-ı Kerim’e karşı ortaya konan zahîrî ve sûrî bir ta’zimin de kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat, asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber manaya da alaka göstermek ve onun manasında derinleşmektir. (26:26)
Hem Kur’an-ı Kerim’in derinliklerine yelken açmak hem de Ramazan-ı şerifi daha derinden duymak için mukabeleler biraz daha zenginleştirilebilir. Mesela; mukabele iki vakte taksim edilebilir: Önce sabah namazını müteakiben yarım cüz Kur’an ve onun meali okunup -insanların mesaileri nazar-ı itibara alınarak- öğle, ikindi veya yatsı namazlarından evvel ya da sonra da kalan yarım cüz ve meali tamamlanabilir. Kur’an’ı geniş bir mealle beraber hatmetme çerçevesindeki böyle bir gayret neticesinde, mü’minler, Hazret-i Mü’min ü Müheymin’den Cibril-i Emin ile yeryüzündeki en emin insana gelen ve en emin ümmete bir mesaj olan Kur’an-ı Kerim’i engin muhtevasıyla bir kere daha görüp tanıma imkanı bulurlar. (29:30)
İslâmiyet ve risaletin Mekke’de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden yayılışı, birçok hikmetlere mebnîdir. “Allah risaletini kime (nerede, nasıl, hangi lisanla) vereceğini pek iyi bilir.” (En’âm sûresi, 6/124) âyet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, risaletin jeoloji, antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekân ve dil buudları gibi sair önemli hususlar itibarıyla da değerlendirilebilir. Bu hususlar arasında lisan buudu da çok önemlidir. Kur’ân-ı Kerim’in değişik yerlerinde, onun Arapça indirilişiyle ilgili pek çok âyet mevcuttur. Bu da, bilhassa o dönem itibarıyla, Arapça’nın mükemmelliğini göstermektedir. (34:07)
Arapça’yı iyi bilen ve çok güzel kullanan müfessirlerin başında gelen merhum Seyyid Kutup der ki: “Bu Kur’an’ın esrârını hareketsiz ve aksiyonsuz insanlar anlayamaz; onun işaret ettiği manaları ancak hakkıyla iman edenler ve cahillik karşısında Kur’an’ın hedeflerini gerçekleştirmeye çalışanlar kavrayabilirler.” (35:00)
Muhammed İkbal der ki: “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’ân okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyordum. Tam iki sene, belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Bir gün âdeti üzere tekrar sorunca, ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Bir şey mi demek istiyorsun?’ dedim. Babam şöyle cevap verdi: ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde “Kitap” var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammed’im! Kur’ân’ı sana sesleniyor gibi okur ve her âyetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.” (37:50)
Kur’an-ı Kerim aklımızla beraber -belki daha çok- kalbimize ve ruhumuza seslenir. Kalb ve ruhumuzla onunla tanışacağımız âna kadar onu doğru anlamamız mümkün değildir. (41:00)
5 Temmuz 2012 Perşembe
ORUCUN HAKKINI YERİNE GETİRELİM
Oruç tutmaktan maksat; Şeytan’ı kahra uğratmaktır
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “... Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer; 10)
Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan ayında oruç tutanlardır.” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor.
Her amelin bir sevabı, her sevabın da bir hesabı vardır. Bazı ameller vardır ki her bir tanesi on sevaptır, bazıları yetmiş sevap, bazıları da yedi yüz sevaba kadar gider. Bazı ameller de vardır ki o amellere Allah istediği kadar sevap verebilir. Orucun sevabı ise Allah-u Zülcelâl’in karşılığını hesapsız olarak verdiklerindendir. Bu hüküm, hadis-i şerifler de bildirilmektedir.
Denilmiştir ki: “Oruç tutmaktan maksat, Allah’ın düşmanını kahra uğratmaktır; o da şeytandır. Şeytan’ın insana yaklaşıp azdırma vesilesi, şehvete dayalı şeylerdir. Şehvet ise yemekle içmekle şahlanır. Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı, şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemek sureti ile nefsi perişan etmekle olur. Bunun yolu ise oruçtur.”
İbn Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü oruç ve Kur’an, kul için şefaat edeceklerdir. Oruç şöyle diyecektir: ‘Ey Rabbim! Ben, onu gündüzleri şehevi arzulardan almıştım.’ Kur’an da şöyle diyecektir: ‘Ben de onu, geceleri uykudan, dinlenmekten almıştım.’ Onların böyle demeleri üzerine, her ikisinin de şefaatleri makbul olur.” (Ahmed bin Hanbel, Taberani, İbn-i Ebi’d Dünya, Hâkim)
Orucun hakkını yerine getirmek
Ramazan ayı, Allah’ın rızasına ulaşmak, cennet nimetlerini elde etmek ve cehennemden azat olmak için çok büyük bir vesiledir. Dikkat edersek hadis-i şeriflerde geçtiği üzere Ramazan ayı, hakkını yerine getirenlere şefaat edecektir. Burada bizlere bir işaret vardır. “Onun hakkını yerine getirmek” çok kısa bir cümle olduğu halde, altında çok büyük manalar vardır. Orucun hakkını yerine getirmek, Allah’ın bütün emir ve nehiylerini gözetmekle olur.
Demek ki Allah-u Zülcelâl, kabirde ve kıyamet gününde perişan olmamamız için bize Ramazan ayını ve Kur’an’ı nur olarak vermiştir. Öyleyse bizlerin de Ramazan ayına hürmet konusunda çok dikkatli davranması gerekir. Ramazan ayında bol bol Kur’an okuyarak, kabir ve kıyamet gününün karanlığına karşı, bu iki nuru elde etmemiz gerekir. Bu mübarek ayda, gece gündüz demeyip elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl’in zikrini yapalım.
Üç çeşit oruç vardır: Birincisi: Yemek, içmek ve şehvetten kendini alıkoymak suretiyle oruç tutmaktır ki bu, avamın, sıradan insanların tuttuğu oruçtur.
İkincisi: Evliyaların ve salihlerin orucudur ki bunlar yalnız yemek, içmekten değil, Allah-u Zülcelâl’in bütün haram kıldığı şeylerden kendilerini muhafaza ederler. Bizim de yalnızca yemek ve içmemekle değil, bütün vücudumuzla oruçlu olmamız lazımdır. Günahlardan ve gafletten de oruçlu olmalıyız. Evliyalar ve salihler oruç tutarken; zikir, ibadet ve hayır konuşmaktan başka bir şey yapmazlar.
Üçüncüsü: Havassın orucudur. Bunlar kalplerini sadece Allah’a bağlarlar, sanki dünyada değilmiş, sanki yalnız Allah varmış gibi, oruç tutarlar. Bu oruç, Peygamberlerin orucudur.
Biz de elimizden geldiği kadar, evliyaların ve salihlerin orucunu tutalım. Çünkü sadece onun sevabı katmerlidir. Yalnızca yemek ve içmekten kendini alıkoyarak tutulan oruç ise sevap bakımından çok noksandır. Nasıl, yemek yemek ve su içmekle zahiri olarak oruç bozuluyorsa manevi olarak onu ifsat eden gıybet gibi şeyler vardır. Bundan dolayı emeğimizin, meşakkatimizin boşa gitmemesi için bunlara da dikkat etmemiz lazımdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Çok oruçlular vardır ki onların orucundan onlara, susuzluktan başka bir şey yoktur.” (Nesai)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmaktadır: “Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem zamanında oruç tutan iki kadın akşama doğru, açlık ve susuzluktan helak olacak vaziyete geldiler; oruçlarını bozmak için müsaade almak üzere, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme bir kişi gönderdiler. ‘Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de bir bardak verdi ve onlara, yediklerini bu bardağa kusmalarını’ buyurdu.
“Onlardan birisi safi kan ve et kusarak, bardağı yarıya kadar doldurdu, diğeri aynı şekilde kusarak bardağı doldurdular. Bu duruma herkes şaşırmıştı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: ‘Bunlar, Allah-u Teâlâ’nın kendilerine helal kıldığı şeyden oruç tuttu, fakat haram ettiği şey ile iftar ettiler.’ (Sonra da bunu açıklayarak) şöyle buyurdular: ‘Birisi diğerinin yanına sokuldu ve halkın gıybetini yaptılar. İşte, şu gördüğünüz yedikleri, insan etleridir.” (Ahmed bin Hanbel)
Orucun sevabını götüren davranışlar
Birincisi: Yalan söylemek. Özellikle ticaretle uğraşanlar, bir malını satmak için fazla dil döktüğü zaman, bakarsın ki arada bir yalan söyler, hâlbuki Allah-u Zülcelâl nasip etmişse zaten o mal satılacaktır, eğer nasip etmemişse ne kadar yalan söylesen de satılmaz.
İkincisi: Gıybet de orucun sevabını iptal eder. Gıybet, diğer mümin kardeşlerimiz hakkında onun yanımızda olması durumunda gücüne gidecek, hoşuna gitmeyecek olan şeyleri arkasından konuşmamızdır.
Üçüncüsü: Laf taşımak, yani nemimedir. Bu, iki kişinin arasını açmak için laf taşımaktır. Dördüncüsü: Başka kimselerin malını haksız yere elde etmek için yalan yere yemin etmektir. Beşincisi: Şehvetle yabancı kadınlara bakmaktır. Bunların hepsi orucun sevabını yiyip bitirir.
Özellikle günümüzde, insanlar göz zinası ve gıybet hastalığına maalesef çok kapılmışlardır. Gıybet etmekle, fuzuli konuşmakla, insanlarla mücadele etmekle, tartışmakla, başkalarına kötü söz söylemekle, kişiye oruçtan bir sevap kalmamakta, açlık ve susuzluktan başka bir kârı olmamaktadır. Yalan söyleyerek mümin kardeşlerimizin arasını bozmak, kulaklarımızla Allah-u Zülcelâl’in haram kılmış olduğu şeyleri dinlemekle, orucumuzu manen bozmuş, o hazinemizi kaybetmiş oluyoruz.
Madem çok günah işliyoruz…
İşte, oruç gibi bir hazineyi elde ettikten sonra, onu kaybetmemek için bunlara dikkat etmeliyiz. Bizim yememiz, içmemiz, evimiz, her şeyimiz, Allah’a ibadet kastıyla olmalıdır. Ancak o zaman, her yaptığımız ibadet olur. Tek çaremiz de budur. Özellikle bu ahir zamanda, günahlar çok fazla işlendiği için kişinin ibadeti de o oranda fazla olmalıdır.
Nasıl bir hastanın hastalığı ağırlaştığında, daha yüksek dozlarda ilaç kullanması lazımsa daha çok ilaç alması gerekiyorsa aynı şekilde içinde bulunduğumuz ahir zamanda da insanların eğlenceye ve zevklerine düşkün hale geldiklerinden dolayı, çok daha fazla ibadet yapmaları gerekiyor. El ele verip Allah’a gitmek, O’na yönelmek ve şeytanın hilelerinden hep birlikte kaçınılmaya çalışılmalıdır.
Bunları yapmazsak, nefsimize, kendimize çok yazık etmiş oluruz.
İyi bilelim ki nefis, her zaman hazırda olan, en kolay yoldan elde edilen şeyleri ister. Gözünün görmediği, perdeler arkasında kalan şeyleri sevmez. Daima içinde bulunduğu dakikayı düşünür, sonrasına bakmak bile istemez.
Hâlbuki o dakika bitecektir. Nasıl bir insan, çocuğunu düşündüğü için geleceği iyi olsun diye, onu çeşitli okullara veya bir meslek öğrenmeye gönderiyorsa bizim de geleceğimiz olan kıyamet gününe hazırlık yapmamız, ahiret sanatına sahip olmamız gerekir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilip sevabını da Allah-u Teâlâ’dan bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.” (Buhari)
Mübarek vakitlerde günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allah-u Zülcelâl tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi, azabının daha şiddetli olmasına ve Allah-u Zülcelâl’in ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur.
Allah-u Zülcelâl hepimizi, Ramazan-ı Şerif’in hakkını yerine getirenlerden ve hakkıyla oruç tutanlardan eylesin. (Âmin)
3 Temmuz 2012 Salı
Berat Kandili
Berat Kandili Nedir Kısaca Bilgi ; Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505) Açıklaması .
Hadislerle Berat Kandili Konu Bilgisi :
- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı:
"Recep, Allah'ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır". Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz.
Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır.
Ebu Hüreyre Radıyallahu And'dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:
-"Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:
-"Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum.
-"Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
-"Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.
Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: "Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.
Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: "Ne mutlu bu gece rüku edenlere.
İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: "Bu gece secde edenlere ne mutlu".
Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece dua edenlere ne mutlu." Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -"Bu gece, Allah'ı zikredenlere ne mutlu".
Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu."
Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece Müslümanlara ne mutlu." Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: "Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın.
Bunları gördükten sonra, Cebrail'e sordum: "Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak?
Şöyle dedi: "Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder."
- Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: "Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa'ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder."
Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi Hakkında Bilgi :
Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.
Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.
Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.
Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.
Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:
"O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur."
Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil'in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir?
Yıllık kader programı
İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.
Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.
Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e verilir ki bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.
Fahreddin er-Râzî"nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1
Berat Kandilinin "bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde" olması bu manalara dayanmaktadır.2
Kur'ân'ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:
Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.
Berat Gecesinin özellikleri Nelerdir Hakkında Bilgi ;
Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü'min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: "Mübarek Gece", "Berae Gecesi", "Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü'min kullarına beraet yazar)", "Rahmet Gecesi."
"Berat, beraet" kelimesi "el-berâe" kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir.
"Berâet" iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü'minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir.
Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'dan Mekke'deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.3
Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır.
1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması.
2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması.
3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması.
4. Allah'ın af ve bağışlamasının coşması.
5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması.
Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban'ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka...
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.
"Şâban'ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
"İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. "Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
"Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
"Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder."s
Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.
Bu gece af dışı kalanlar
Peygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:
"Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban'ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."6 "Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."7
"Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
"Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."5
Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."6 "Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."7
"Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhis-salâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
"Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."9
İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir.
Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
"Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."10
Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.
Berat Gecesi ibadeti
Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur'ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır.
İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir
Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
"Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."10
Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.
İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ'da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs'te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid'at bile olduğunu ifade eder.
Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır.
Berat Kandili Duası :
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
"Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin."11
Berat Duası
Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
"Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini
siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır."12
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim.
Berat Gecesi Namazı -I
Şaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz ; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur.
Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır.
Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh'den gelen rivayete göre:
"Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: "Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala'nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala'nın mağfiretidir.
Berat Gecesi Namazı -II
Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.
Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.
İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar...
Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum'a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.
-"Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende
-"En iyisini, Allah ve Resulü bilir." Dedim. Şöyle buyurdu:
-"Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin"?
-"Olur" dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:
"Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem..."
Sonra kendisine sordum: "Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: "Sen onları öğrenebildin mi"? Bu sorusuna karşılık: "Evet" deyince, şöyle buyurdu:
"Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret."
Regaib Kandili |Miraç Kandili |Mevlid Kandili |Kadir Gecesi|Ramazan Ayı
Kaynaklar
1 Hülâsâtü'l-Beyân. 13:5251.
2 Şualar, s,426.
3 TDİ."Berat" maddesi.
4 Hak Dini Kur an Dili, 5:4295
5 İbni Mâce, İkame, 191.
7 et-Tergîb ve't-Terhib, 2:118.
8 İbni Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38.
9 Tirmizî, Savm:39.
10 Şualar, s.426.
11 et-Tergib ve't-Terhîb, 2:.119, 120.
12 Ra'd Suresi, 39; Mecmuatü'l-Ahzab, 1:597.
Allah'ım bu gecede yaptıgımız duaları kabul eyle ve bizlere birdahaki mübarek kandil gecelerine kavuşmayı nasip et. Amin
28 Haziran 2012 Perşembe
Rahmet deryası Ramazan ve Oruç
Rahmet Sağanağı
Allah-u Zülcelâl, kendi azamet ve kudretini, her şeyin O’nun isteğiyle gerçekleştiğini, şu ayetle bize beyan etmektedir: “Sizin istediğiniz şey olmaz. Ancak Allah’ın isteğiyle olur” (Tekvir, 29) diye buyuruyor.
Bu Ayet-i Kerime’de, kul için büyük bir ders vardır. İnsan derin olarak düşünürse, bir şeyi yapma, ya da yapmama konusunda kimsenin kuvvet yada kudreti yoktur. Ancak, Allah’ın isteğiyle olur her şey.
Buna göre, biz öyle bir aya giriyoruz ki; onun hakkını, ancak Allah-u Zülcelal’in kuvvetiyle yerine getirebiliriz. O’nun kuvveti olmasa, O tevfik vermese, kalbimize hayır tohumu ekmese, bu Mübarek Ramazan Ayı’nda biz, hiç bir şey yapamayız.
Mecma’ul Umus adlı hadis-i şerif kitabında, Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), Ramazan Ayı hakkında şöyle buyuruyor: “Şehr-i Ramazan size geliyor. O, çok bereketli, hayırlı bir aydır. Onun içinde öyle hayırlar vardır ki, bir insan, nasıl bir elbiseyi giydiği zaman, o elbise, onun bütün bedenini örtüyor kaplıyor ise Allah da o hayırlarla kullarını örtüyor. Allah, o ayda size rahmet indiriyor. Onda, duaları kabul ediyor. Ve Allah-u Zülcelâl, hataları da affediyor. Allah, sizin aranızda kim hayırda önde giderse, daima onlara bakıyor.”
Demek ki Allah-u Zülcelâl, daima kullarına bakıyor. Hayır yönünden kim kimin önüne geçerse; Allah-u Zülcelal, kendi rahmetiyle, affıyla ve merhametiyle daima onlara bakıyor.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şeriflerinde şöyle devam ediyorlar: “Göklerde de Allah, meleklerine karşı yeryüzündeki insanlarla iftihar ediyor.” ‘İşte benim kullarım oruç tutuyorlar, hayır yapıyorlar, böyle ibadet ediyorlar’ diye, bu şekilde Allah-u Zülcelâl, meleklere karşı kullarıyla iftihar ediyor.
Yine: “Kendi nefsiniz üzerindeki hayır hakkını, Allah’a eda edin. Allah-u Zülcelal’in hakkını verin. Şaki (kötü kimse) o dur ki; Ramazan Ayı’nın hayrından mahrum kalmıştır.” Buyrulmaktadır. Şaki odur işte.
Harman zamanını kaçırmayalım
Ramazan Ayı hakkında, ne kadar ayet, ne kadar hadis söylersek söyleyelim, yine de azdır.
İnsan, her mevsim buğday, arpa gibi mahsuller toplamak istiyorsa da eğer zamanı gelmemişse, bir şey toplayamaz. Bakınız! Kış mevsiminde, harman yerinden buğday toplayamazsınız. Çünkü harman yoktur. Bu da aynen öyledir. Allah-u Zülcelal’in kulları için, Ramazan Ayı da hayırların harman zamanıdır.
Harman zamanında, herkes kendisi için ondan bir şey elde edebilir, istifade edebilir. Fakat her insan, ektiği tohum miktarınca harman elde eder. Eğer bir tonluk tohum atmışsa, bir ton mahsul eder. İki tonluk tohum ekmiş ise, iki ton mahsul elde eder. Biz de bu Ramazan Ayı’nda, Allah-u Zülcelal’in bu hayırlı, bereketli harmanından, ne kadar ibadet tohumu ekersek, o kadar hayır mahsulâtı elde edebiliriz.
Buna göre, Allah-u Zülcelal’in nazarından bir merhamet nazarı, merhamet bakışı bize de gelsin diye, çok gayret edelim. Hayırlarda, mü’min kardeşlerimizin önüne geçerek, hiç değilse bazı zamanlarda Allah-u Zülcelal’in merhamet nazarının altına girelim.
Bu Ramazan Ayı’nda elimizden geldiği kadar, hayır olsun, ibadet olsun, zikir olsun, sadaka olsun, ne olursa olsun; her konuda Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için çaba gösterelim.
Elhamdülillah, bu sene de bu Mübarek Ay’a yetiştik, yetişmek üzereyiz. Eğer bu ayda, biraz Allah-u Zülcelal’in merhametine doğru yönelirsek, Allah-u Zülcelal’in affına mazhar olacağız, inşallah-u teala. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor: “Benim ümmetim Ramazan Ayı’nda af olunmazsa, ne zaman af olunacak!”
Bu hadisin zıddını düşünürsek, “Ramazan Ayı’nda kendisini af ettirmeyenin affı yoktur” manasına geliyor. Kendimizi Allah-u Zülcelal’in affına müstahak etmek için gayret gösterelim. Allah-u Zülcelal’in ayet-i kerimede buyurduğu gibi, O’nun ibadeti karşısında, insanın meraklı ve mahzun olması gerekir.
Oruçtaki sabrın karşılığı hesapsız olarak verilecektir
Bize kalacak olan, sadece Allah-u Zülcelal’in yanındaki ecir ve sevaplarımızdır. Allah’ın rızasıdır. Bu dünyadaki mal-mülk, hiç birisi insana ait değildir. Hepsi dünyadadır. Varisleredir, varislerden de öteki varisleredir. Hiç kimse dünyadan bir şey elde edememiştir.
Allah-u Zülcelâl, Ayet-i Kerimede şöyle buyuruyor: “Ancak sabredenlerdir ki ecirlerine hesapsız erdirilir.” (Zümer, 10)
Allah-u Zülcelâl, bu Ayet-i Kerime ile sabırlı olan kullarına, sevaplarını hesapsız olarak vereceğini beyan ediyor. Müfessirler, bu ayette geçen, sevapları kendilerine hesapsız olarak verilen kişileri “Ramazan Ayı’nda oruç tutanlardır” diye tefsir etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl, açlığa ve susuzluğa sabır gösteren kimselere, sevaplarını hesapsız olarak veriyor.
Allah-u Zülcelâl, orucun sevabını hesapsız olarak verdiğinden, bu sene de Ramazan Ayı’na yetişmemiz bizim için çok büyük bir fırsat, büyük bir hazine ve ganimettir. Fakat, bunları sadece bilmenin faydası yoktur, önemli olan onu değerlendirmektir. Evet, bu mübarek ay, bu kadar kıymetlidir, amellerin sevabı bu kadar çoktur demek, bunları sadece bilmek, kâfi gelmez bize. Bilmenin yanında, bildiğimiz şeyleri tatbik de edeceğiz.
Kadir Gecesi’ni nasıl bulacağız?
Bir insan, ancak bütün yapmış olduğu amellerin içinde bir tanesi ile Allahu Zülcelâl’in rızasını kazanabilir. Tabi, insan bunu bilseydi yalnızca o ameli yapardı. Allahu Zülcelâl rızasını bu amellerin içerisinde gizleyerek, kullarının salih amellere sarılmalarını, kendi rızasına talip olmalarını murat etmiştir. Onun için bize düşen görev, Allahu Zülcelâl’in katındaki ecir ve sevaplara, büyük küçük demeden sarılmak ve onun rızasına kazanmaya çalışmak olmalıdır.
Aynı şekilde, Allahu Zülcelâl’in gazabı da günahların içerisine gizlenmiştir. Olabilir ki bizim için hiçbir önemi olmayan küçük bir hatamızdan dolayı Allahu Zülcelâl bize gazaplanabilir.
Kadir Gecesi de gizlidir. Çünkü Allah-u Zülcelâl, Kadir Gecesi’nde yapılan hiçbir duayı, temenniyi ve tövbeyi geri çevirmez. Affedilmeyi arzu eden, mükâfatlar almak isteyen kullar için bulunmaz bir nimet ve fırsattır.
Hz. Aişe (radıyallahu anha)’a şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Ramazanın son on gününe girdiği zaman, ibadet için kendini toparlardı. O günleri ihya ederdi ve kendi ehlini de ikaz ederdi.” (Buhari, Müslim)
Kadir Gecesi’nin hangi gün olduğu kesin olarak bilinmediği için Ramazan’ın son on gecesini ihya etmeli ve bunu büyük bir fırsat bilerek, kendimizi bu sevaptan mahrum etmemeliyiz. Ulemanın bazıları, Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğunu söylerken, bir kısmı da son on günün tek gecelerinde olduğunu söylemişlerdir.
Hz. Peygamber (sav) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kadir gecesinin alâmetleri şunlardır. Gece saf ve berraktır. Bu gecede sanki ay ortaya çıkmış olup saf ve açık bir gecedir. Hava sakin ve hareketsizdir, ne soğuk ne de sıcaktır. Bu gecede hiçbir yıldızın düşmesi helal değildir. Sabahleyin güneş, ayın on dördü gibi ışınsız olarak doğar, fazla parlak değildir. O gün şeytanın güneş ile beraber çıkması helal değildir.” (Ahmed bin Hanbel)
Hz. Aişe (radıyallahu anha) şöyle anlatmıştır:
- Ey Allah’ın Resûlü, dedim, şayet Kadir gecesine tevâfuk edersem nasıl dua edeyim? Şu duayı okumamı söyledi: “Allahumme inneke afuvvun, tuhibbu’l afve fa’fuannî.” Yani,
“Allahım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affet” demektir. (Tirmizi)
Allahu Zülcelâl hepimizi, Ramazan-ı Şerifi’i ve Kadir Gecesi’ni mükemmel olarak değerlendiren kimselerden eylesin. Onun hakkını yerine getiremesek dahi, bizi kendi keremi ve ihsanıyla lütuflandırıp af ve mağfiret etsin… (Âmin)
21 Haziran 2012 Perşembe
İNTİHAR.
Kim bir kimseyi, kısas veya yeryüzünde bir fesada mukabil olmanın dışında öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide Sûresi, 5/32) buyurarak bir cana kıymayı, bütün insanlığı öldürmeye denk bir cinayet saymıştır.
Öte yandan bir insanın korumakla mükellef olduğu beş esastan biri de nefsin korunmasıdır. Hatta denebilir ki, -Şatıbî’nin de Muvafakat’ında belli bir sistem içinde ele aldığı gibi- bütün hukuk sistemi, usûl-i hamse dediğimiz nefis, din, mal, akıl ve neslin korunması esası üzerine müessestir. Dahası nefsin korunması, bu esasların en başında yer alan bir meseledir. Bu zaviyeden insan, dinini, ülkesinin sınırlarını, ırz ve namusunu, istiklalini, malını koruduğu gibi canını da korumakla mükelleftir. Nefis korunmaya o kadar liyakatli ve onun korunması o kadar önemlidir ki, ona karşı bir tecavüz vuku bulduğu zaman, belli şartlarda nefis müdafaası adına karşı tarafın nefsine müdahaleye bile cevaz verilmiştir.
Emanete İhanet
Ayrıca nefis, Allah’ın insana önemli bir emanetidir. Yani nasıl ki iman, diyanet, dine hizmet etme insana verilmiş birer emanettir; bütün bunların matiyyesi (bineği) sayılan nefis de insan için öyle bir emanettir. Çünkü hayat olmayınca bunların hiçbirisini hayata tatbik mümkün olmayacaktır. Bu açıdan bir insanın kendi iradesiyle hayatına son vermesi, Cenab-ı Hakk’ın nefse ait bir kısım emanetleri taşımakla vazifeli kıldığı matiyyeye kıyma demektir.
Hem insan, tıpkı bir asker gibi dünyaya gelir, silâh altına alınır ve bir vazifeyle tavzif edilir. Bu açıdan insana düşen, kendisine “gel” çağrısında bulunulacağı ana kadar sabretmesini bilmektir. Nasıl ki bir asker, terhis belgesi henüz komutanı tarafından imzalanmadan bölüğünden ayrılıp giderse askerlikten firar etmiş sayılır, aynı şekilde sahibi tarafından terhisi imzalanmadan hayat vazifesini terk eden bir insan da firarî sayılır ve böyle birinin ömür boyu yaptığı bütün ameller yanar. Hatta intiharın daha berisinde, bir insanın yaşadığı bazı sıkıntılardan dolayı Cenab-ı Hakk’ın canını almasını arzu etmesi bile günahtır. Çünkü böyle bir istekte bulunmak, Allah Teâlâ’nın kaza ve kaderine bir başkaldırma ve isyandır. Bu sebepledir ki, ağzından ezkaza böyle bir isyan sözü çıkan kimsenin, odasına çekilerek başını yere koyup büyük bir günah işlemiş gibi “Allah’ım beni affet. Çünkü Sana karşı bir cinayet işledim” demesi gerekir. Hayata kıymanın çok daha berisindeki böyle bir mülahaza bile mahzurluysa, Allah’ın bu dünya askerliğinden terhis etmesini beklemeden, terhise müdahale etmeye kalkma Allah’a karşı çok daha büyük bir saygısızlık demektir. Çünkü bu mevzuda söz, O’na aittir. Dünyaya gönderen O olduğuna göre, buradan ahirete gönderecek olan da yine O’dur. Bu mevzuda hiçbir beşere müdahale hakkı verilmemiştir.
Vakıa insan, nefsini, dinini ve malını koruma gibi, müdafaa etmesi gereken değerleri müdafaa ederken vefat edebilir. Böyle bir neticede insan müdahalesi var gibi görünse de esasında bu, Cenab-ı Hakk’ın emirleri çerçevesinde ötelere yürümenin ad ve unvanıdır. Zira bir hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
مَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أَهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ
“Kim malı uğrunda öldürülürse o şehittir, kim dini uğrunda öldürülürse o şehittir, kim nefsi uğrunda öldürülürse o şehittir ve kim ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” (Tirmizî, Diyât 22; Nesâî, Tahrimu’d-dem 23) Dolayısıyla bu gibi durumlarda ölme, bir yönüyle yine terhis ve tezkerenin O’nun tarafından doldurulması demektir.
Fukahadan bazıları, intihar eden bir insanı, mürted gibi farz ederek, onun namazının kılınmayacağına hükmetmiştir. Fakat muvakkat cinnet geçiren bir insanın bu cinnet esnasında intihara kalkışmış olabileceği mülahazası da vardır. Bu durumda bulunan insan ise, aklî dengesini yitirdiğinden dolayı ne yaptığının şuurunda olmaz. Bu sebeple, intihar eden bir kimsenin hangi saikle canına kıydığını ve yaşadığı hadisenin arka planının ne olduğunu tam olarak bilemediğimizden, bizim bu gibi insanlar hakkında hüsnüzan ederek dinimizin emrettiği şekilde onların techiz ü tekfinini yapmamızda, cenaze namazlarını kılıp haklarında hüsn-ü şehadette bulunmamızda mahzur görülmemiştir.
Bazen de tahammülfersa hale gelen bir kısım acı ve ızdıraplar insanı intihara sürükleyebilir. Nitekim devr-i risalet-penahide böyle bir hadise yaşanmıştır. Kuzman isminde bir şahıs Uhud savaşında aldığı ağır yaraların ızdırabına dayanamayarak ölümünü hızlandırmak için kılıcının keskin tarafını göğsüne dayamış ve üzerine yüklenerek intihar etmiştir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onun hakkında, “O, ateş ehlindendir!” buyurmuştur. Düşünün ki, Peygamber önünde savaşmış, savaşırken şehit olacak derecede yaralanmıştır. Ama ağrı ve sızısına dayanamayarak kendisini öldürdüğünden dolayı bu tali’siz insan kazanma kuşağında kaybetmiştir. Evet, o, Allah’ın kararından evvel kendisi hakkında kendi karar vermiş, terhis tezkeresini vaktinden evvel alarak kendisi doldurmuş ve neticede “O, cehennemliktir.” beyanına müstahak olmuştur.
Hâlbuki inanmış bir insana düşen, karşı karşıya kaldığı bu gibi durumlarda dişini sıkıp sabretmektir. İnsan, her ne olursa olsun Allah’ın “gel” diyeceği ana kadar katlanmasını bilmeli ve Cenab-ı Hakk’ın muradına göre ölmelidir. Diğer bir ifadeyle insan ölürken bile murad-ı ilahîyi takip etmelidir. Kur’an-ı Kerim’de geçen:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
“Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği şekilde korkun, Allah’ın istediği ölçüler içinde takva dairesi içinde yaşayın ve zinhar Müslüman olmanın dışında ölmemeye çalışın.” (Âl-i İmrân, 3/102) mealindeki âyet-i kerime, işarî manada insanın kendi hayatına kıymaması gerektiğini de ifade etmektedir. Zira intihar, Allah’a teslim olamamanın bir neticesidir. Oysaki âyet, ‘Allah’a teslim olma hali dışında bir hal üzere ölmeyin’ buyuruyor. Ayrıca bir insanın kendi hayatına kıyması, bütün geçmişini heder etme demek olduğundan, o, çok tehlikeli bir iş üzerinde hayatını sonlandırma demektir.
Katmerli Cinayet: İntihar Saldırıları
Günümüzde, önce Batı’da başlayıp daha sonra maalesef İslam coğrafyasındaki bazı ülkelerde de görülen ve adına intihar saldırısı dedikleri bir intihar şekli daha vardır. Hadisenin failleri, bu tür saldırıları “anlamlı intihar” olarak nitelendirip kendilerince ona bir misyon yüklüyorlar. Başka bir ifadeyle ideolojileri uğruna gerçekleştirdikleri bu intiharlarla, sözde ona bir anlam ve bir değer kazandırmaya çalışıyor ve bununla kendi din ve diyanetlerini korumayı düşünüyorlar. Oysaki hakikati itibarıyla meseleye bakıldığında, bu tür canlı bombaların biraz evvel ele aldığımız intihardan bir farkı olmadığı görülür. Hatta bu tür intiharların muzaaf bir cinayet olduğu dahi söylenebilir. Çünkü insanlıkla alakaları bulunmayan ve dinin ruhundan habersiz olan bu gafil caniler, kendilerini öldürmek suretiyle tepetaklak Cehennem’e yuvarlanmanın yanı başında, bir de bir sürü masum insanın canına kıyıyorlar. Dolayısıyla onlar, kendi hesaplarını Allah’a vermenin yanında çoluk çocuk, kadın erkek, Müslim gayrimüslim demeden kanına girdikleri insanların da teker teker hepsinin hesabını Allah’a verme durumunda kalacaklardır. Çünkü İslam’da gerek sulh gerekse savaş halinde yapılması gerekenler belli kanun ve disiplinlere bağlanmıştır. Sulh halinde kimse kendi kendine harp ilan edip bir insanı öldürme kararı alamayacağı gibi, sıcak savaş esnasında da karşı cephede bulunan çocuk, kadın ve yaşlıları öldürme hakkına sahip değildir.
Bu itibarla, hangi açıdan ele alınırsa alınsın, intihar saldırıları ve benzeri terör hadiselerini Müslümanlıkla telif etmek asla mümkün değildir. Bu hususa ışık tutacak bir hadis-i şeriflerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
لَا يَزْنِي الْعَبْدُ حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَشْرَبُ الْخَمْرَ حِينَ يَشْرَبُهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَسْرِقُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَا يَقْتُلُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ
“Kul, Mü’min olduğu halde zina etmez, Mü’min olduğu halde içki içmez, Mü’min olduğu halde hırsızlık yapmaz, Mü’min olduğu halde insan öldürmez.” (Nesâî, Kasâme 48, 49) Buradan anlıyoruz ki, bir kâtil, kıtal esnasında mümin değildir. Diğer bir ifadeyle bu günahları irtikâp eden bir insana, o anki hali, kurguları, plan ve projeleri itibarıyla “Müslüman” denemez. Evet, o esnada onun üzerine bir mercek koyup baktığınızda, karşınıza bir Müslüman portresinin çıkmadığını ve böyle bir karakterin İslamî çerçeveye uymadığını görürsünüz. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, canlı bomba olmak suretiyle masum insanların canına kıyan kişi hangi ülke ve hangi hizipten olursa olsun, onun işlediği bu cinayet kesinlikle Müslümanlıkla telif edilemez. Onca insanın canına kıyan bir insan, öbür tarafta iflah olmaz. Elbette ki, büyük günahlardan sayılan bu cürümleri işleyen bir insanın tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmesi ve Cenab-ı Hakk’ın da onun günahlarını affetmesi her zaman için mümkündür. Bu takdirde ona ahirette nasıl bir muamelede bulunacağını ise ancak Cenab-ı Hak bilir.
Diğer yandan bu tür cinayetlerin İslam’ın dırahşan çehresini kararttığı, İslam’ın pırıl pırıl çehresine bir zift atma manasına geldiği de bir gerçektir. Çünkü Müslüman görüntüsüyle ve din adına hareket ediliyor izlenimiyle işlenen cinayetler, İslam’ın aslından ve usulünden habersizler nazarında İslam’a mal edilmektedir. Dolayısıyla inanan insanlar böyle bir yanlış algıyı temizlemek istediğinde bir hayli zorlanacaktır. Evet, İslam adına zihinlerdeki bu kötü algıyı temizlemek için yıllarca çalışmak icap edecektir. Bu açıdan da söz konusu intiharları kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin bunların muzaaf hatta mük’ab bir cinayet olduğu söylenebilir. İslam’ın gerçek veçhesini bilmeyen bir iki insan burada bana, “Müslümanları intihar komandosu olmaya sevk eden Cennet’e gitme sevdası mıdır?” diye bir soru sormuşlardı. Onlara şöyle cevap vermiştim: “Şayet bu insanlar böyle bir mülahazayla hareket ediyorlarsa yanlış bir mülahaza içindeler demektir. Çünkü böyle bir cinayete teşebbüs eden kimse Cennet’e değil, ‘cup’ diye Cehennem’e düşer.”
Hâsılı, intihar saldırıları adı altında işlenen bu korkunç cinayetlerin din temelli gibi gösterilmesi meseleyi daha tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, böyle bir vahşet hangi maksatla ve hangi şekliyle işlenirse işlensin, o, Allah’ın sevmediği ve razı olmadığı münker bir fiildir ve İslam’la telif edilmesi de asla mümkün değildir.
31 Mayıs 2012 Perşembe
HZ. PEYGAMBER NASIL İRŞAD ETTİ?
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) her konuda olduğu gibi İslâm mesajını insanlara iletmede ve toplumu ıslah etmede de bizler için en güzel örnek ve rehberdir.
Nitekim Yüce Allah bu hususta; “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (Mâide, 5/67) buyurmaktadır.
İşte, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de Allah’tan aldığı tebliğ görevini yerine getirirken, olanca gayretini sarf etmiş ve bu görevi bir metot üzere yapmıştır.
Zira Yüce Allah: “Habibim, öğüt vermeye devam et; çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zariyat, 51/55), “Onlar, kalplerindekini Allah’ın bildiği kimselerdir. Sen o münafıklara aldırış etme; kendilerine öğüt ver, içlerine işleyecek, dokunaklı sözler söyle.” (Nisa, 4/63) buyurarak, bu vazifenin bir metot üzere yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Bu metot da, öğüt vermek, işlenen fiillerin neticelerini hatırlatmak, sevap ve ceza ile ilgili sözler söylemek, Allah’ın emir ve yasaklarına uymayı öğütlemek anlamına gelen “mev’ıza-i hasene”dir.
İslâm’da tebliğ ve irşat görevini yapacak ve insanları iyilik ve güzelliklere çağıracak olanlar, başta din görevlileri olmak üzere, İslâmî konularda ilim sahibi bütün Müslümanlardır. Onlar, “peygamberlerin mirasçısı” (2) olmaları sebebiyle birer davetçi ve yol göstericidirler.
Genelde bütün müminlerin, özelde din adamlarının görevi olan tebliğ, irşat ve davette Hz. Peygamber örnek alınacaktır. Çünkü Yüce Allah; “Allah’ı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah’ı çok zikreden siz müminler için Allah’ın Resulünde en güzel örnek vardır.” (Ahzab, 33/21) buyurmaktadır.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), davetinde, sözü, inancı, tavrı ve davranışı ile en geçerli metotları uygulamıştır. Tebliğ ve irşatta izlenecek metot çok önemlidir. İrşat ve iknada bu kadar önemli olan tarz ve üslup; acaba Hz. Peygamber’in tebliğ hayatında nasıldı?
İşte bu yazımızda, önce genel bazı hatırlatmalarda bulunup ardından, Hz. Peygamber’in İslâm’ı tebliğde ve toplumu ıslah etmede kullanmış olduğu davet ve irşat tarzını örneklerle açıklamaya çalışacağız.
Zamanlama ve talebin oluşması: Tebliğ ve irşatta zamanlamanın son derece önemli olduğu kesinlikle bilinmektedir. Söylenecek sözlerin, dikkatlerin dağılmayacağı bir süre içinde, kısa ve özlü bir şekilde söylenip bitirilmesi kadar, dinleyicilerin istekli olup olmadığını da dikkate almak gerekir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), bu hususlara özellikle dikkat ederdi. Hadislerinin kısa ve özlü, her birinin birer vecize niteliğinde oluşunun sebebi budur. Hz. Peygamber’in karşısındakilerin dinlemeye istekli olup olmadığını dikkate alma konusundaki hassasiyetini, Abdullah b. Mes’ud (radıyallahu anh) şöyle anlatmaktadır: “Ashabı usanıp sıkılır düşüncesiyle Hz. Peygamber, bize her gün değil, ara sıra vaaz ve nasihat ederdi.” (3)
Sözde tekrar ve vurgu: Hz. Peygamber’in tebliğ ve irşatta dikkat ettiği hususlardan biri de; önemli gördüğü konularda meselenin daha iyi anlaşılması için sözünü üç defa tekrar etmesidir. Tekrar ederken, sözleri dilinden sayılacak kadar net ve tane tane dökülür, dinleyenler sözlerini âdeta ezberleyebilirlerdi. (4)
Bilmediğine cevap vermemesi: Diğer bir özelliği de; bilmediği bir soru ile karşılaştığında cevap vermemesi ve gelecek vahyi beklemesidir. Soruya açıklık getiren vahiy geldiği zaman, soru sahibini arar bulur ve ilâhî cevabı ona aktarırdı.
İnsanların anlayışına göre konuşması:
Hz. Peygamber konuşmaları esnasında, yanlış anlaşılır endişesi ile her şeyi herkese ve her yerde söylememiştir. Bu sebeple dinleyiciler içinde, kavrama kabiliyeti kıt insanların bulunabileceğine dikkat etmiştir. Konunun önemine işaret eden Hz. Ali: “İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri söyleyin. Sözü anlamayıp da Allah’ı ve Resulünü yalancı duruma düşürmelerini ister misiniz?” buyurmuştur. (5) İnsanlara anlayabileceklerini söylemek kadar, anlayabilecekleri bir dil ve üslûp ile konuşmak da önemlidir.(6)
Muhatabı iyi tanıma
Davetçinin cemaatini ve muhatabını tanıması, doktorun hastasını tanıması derecesinde lüzumlu ve önemlidir. İnsanlara faydalı olabilme gayesini taşıyan her davetçinin atacağı ilk adım muhatabı tanımaktır. Bu şart yerine getirilmeden yapılan davet ve irşatla, hastayı dinlemeden yapılan tavsiyeler ve yazılan reçete arasında bir fark yoktur.(7)
Hatip, cemaatini bir psikolog gözüyle inceleyebilmeli, kime, hangi sözü söylemek gerektiğini iyi tespit etmelidir. Cemaatinin ortak derdinden haberi olmayan bir hatibin yapacağı en güzel konuşmanın bile hiçbir faydası olmaz.
Hz. Peygamber de muhataplarını önce yeteri kadar tanır ve onlarla konuşurken, durumlarını gereği gibi takdir eder lüzumlu konuşmayı ona göre yapardı.(8)
Meselâ; Resulullah, kendine sorulan aynı manadaki soruları, ayrı ayrı cevaplarla karşılamıştır. Soruyu soran şahsı ve içinde bulunduğu şartları göz önünde bulundurarak gereken cevabı vermiştir. Bir gün, bir adam Hz. Peygamber’e gelerek “Ey Allah’ın Resulü, Allah’ın sevdiği en faziletli ameller nelerdir?” diye sorar. Hz. Peygamber, bu soruya değişik yerlerde farklı farklı cevap vermiştir.
Örneğin, harp zamanında kendisine böyle bir soru yöneltildiği zaman; cihat etmenin en faziletli amel olduğunu söyler (9), kıtlık ve afet zamanlarında; sadaka vermenin, aç ve yoksul kimselerin doyurulmasının en faziletli amel olduğunu söylerdi.(10) Soru soran kişi fazla konuşan, geveze birisiyse, ona, dilini tutmasını; soruyu soran çok çabuk kızıp, sinirlenen biri ise ona da sinirlenmemesini tavsiye ederdi.(11)
İşte, bu şekilde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), maharetli bir doktor gibi önce hastalığı teşhis eder, sonra ona en uygun ilâcı verirdi.(12)
Muhataba göre konuşma
İnsanların bilgi, zekâ, edebî kabiliyet, kültür yönleriyle aynı seviyede olmaları düşünülemez. Yaptığı tebliğ ve irşatta başarılı olmak isteyen bir insan, konuşmalarını muhatabının bilgi ve kültür seviyesine göre ayarlamalıdır.
Kültürlü bir insanı, kara cahil gibi kabul ederek konuşmak; zekâ seviyesi düşük bir kimseye, zeki bir insana hitap eder gibi söz söylemek; inanan bir insana hitap ederken, inkâr durumunda olan gibi hareket etmek, tebliğ ve irşatta başarısız olmaya yol açar.(13)
Tebliğin lüzumuna inandığımız kadar, onun teknik bir iş olduğunu da kabullenmek zorundayız. Söylediğimiz sözler, muhatabın kültür seviyesinin çok altında veya üstünde ise yaptığımız iş tekniğine uygun değildir ve faydalı da olmayabilir. Tamamen ateist olan veya küfür içinde bocalayan bir insana, işin başında anlatılması gereken mesele, herhâlde teheccüt namazının fazileti değildir. Ona imanî esasların anlatılması, hem de onun kafa yapısına uygun bir tarzda anlatılması gerekir. Günümüzde tebliğde kullanılan üslûp ilmî olmalıdır.
Hz. Peygamber’in önem verdiği en mühim metotlardan biri muhataba göre harekettir. Kendisi insanların akıllarının derecesine, içtimaî seviyelerine, muhatabın içinde bulunduğu zamanın şartlarına göre hareket eder, ashabının da bu şekilde davranmasını isterdi. (14)
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), insanlara akıllarının alabileceği ölçüde hitap ederdi. Çünkü dinleyenlerin aklının ermediği konuşmalar yanlış anlamalara sebep olur. Bu konuda Hz. Peygamber’in; “Cahillere hikmetten bahsetmeyiniz.” (15); “Bir kavme akıllarının kavrayamayacağı bir söz söylemen doğru olmaz. Eğer böyle yaparsan onlardan bir kısmı için mutlaka fitne olur.” (16) “İnsanlara akıl seviyelerine göre konuşmakla emrolundum.”; “İnsanlara derecelerine göre muamele ediniz.” (17) şeklindeki sözleri oldukça dikkat çekicidir.
İnkârcılara karşı tavrı
Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in, inananla inanmayana ve münakaşa edene karşı ifade tarzı başka başkadır. İnananlarla konuşurken deliller üzerinde fazla durmamış, bazen söylediği hükmü tekit mahiyetinde, tesirinin daha fazla olması için delil getirmiştir.
İnkâr durumunda olanlara hitap ederken ise onların normal düşünce sınırları içinde, reddetme imkânları olmayacağı aklî deliller kullanmıştır. Bu deliller, muhatabın bilmediği, anlamadığı ve kavrama imkânının bulunmadığı deliller değildir. Aksine bir başka zaman kendilerinin de kullandığı ve delil saydığı, doğruluğunu savunduğu cinsten şeylerdir. Nitekim Resulullah’ın, Necran Hıristiyanları ile yaptığı münazarada, onlara karşı ileri sürdüğü delillerden hiçbirine “hayır” diyememişlerdir.(18)
Muhatabının zekâ ve anlayış derecesi Resulullah’ın veciz yahut ayrıntılı konuşmasına sebep olurdu. Meselâ; Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), zekâtı verilmemiş altın ve gümüş hakkında kıyamet günü yapılacak muamele hakkında bilgi vermiştir. Dinleyenlerden bazısı, zekâtı verilmeyen deve hakkında soru sormuş, onu anlatmış, daha sonra inek hakkında da aynı sual sorulmuş, Peygamber (sav) , “İnek de deve gibidir.” dememiş, aynı ayrıntıyı vermiş, daha sonra sırayla at ve eşek hakkında soru sorulmuş, onu da açıklamıştır.(19)
Unutmamak gerekir ki, Resulullah’ın çevresindeki insanların hepsi de üstün zekâya sahip insanlar değillerdi. İçlerinde zekâ seviyesi çok yüksek olanlar olduğu gibi anlayış kabiliyeti çok dar olanlar da vardı. Nasr Suresi indiğinde, ağlayan olmuş, ağlama sebebi kendisine sorulunca da “Kemal zevali gerektirir.” diyerek bu surenin inişi ile Resulullah’ın dünyadaki vazifesinin sona ermekte olması ve dolayısıyla vefatı arasında bir bağlantı kuran (20) Hz. Ebu Bekir gibi derin anlayışlı insanlar vardı. Bunun yanında kavga ettiği hasmını şikâyet için gelen ve: “Parmağını ısırmıştım, elini çekince dişimin kırılmasına sebep oldu, bundan davacıyım.” diyenlerin de bulunduğunu unutmamak gerekir.
Nitekim o kişinin anlayışına uygun olarak da Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle demiştir: “Elini ağzında tutsaydı sen de deve gibi geviş getirip çiğneseydin, öyle mi?(21) Ona parmağını senin ağzına vermesini ve sana da deve gibi geviş getirip çiğnemeni emretmemi mi istiyorsun? O hâlde sen de onun ağzına sok, ısırsın, sonra çek.(22)
Resulullah, İslâmı tebliğ için gönderdiği davetçilere de muhataplarını tanıtan ve buna göre takip edilmesi gerekli program hakkında bilgi vermiştir. Yemen’e bir davetçi olarak gönderdiği Muaz b. Cebel’e (radıyallahu anh, ö.18/639) yaptığı tavsiyelerde ilk olarak söylediği şudur: “Sen, Ehl-i Kitap olan bir kavme gidiyorsun. Onları ilk davet edeceğin şey; Allah’a ibadettir. (Allah’tan başka bir ilâhın bulunmadığını ve benim de Allah’ın Resulü olduğumu kabul ve tasdik etmeye davet etmektir.) Eğer Allah’ı tanırlarsa onlara Allah’ın bir gün bir gecede beş vakit namazı farz kıldığını haber ver...” (23)
Bu tavsiye, Resulullah’ın muhatabı tanımaya ve ona göre belli bir program uygulamaya verdiği önemi göstermektedir.
Önce kendisinin yaşaması
Tebliğ eden rehber, tebliğ ettiği meseleyi çok iyi temsil etmelidir. Onun anlatacağı şeyler, hep yaşadığı şeyler olmalıdır. Evet, o, başkalarının yaşaması gerekli olan şeyleri değil, kendi yaşadığı hayatı anlatmalı ve davet ettiği kimseleri de böyle bir hayata davet etmelidir.
İşte Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), başkalarına dediklerini, ilk önce kendi nefsinde yaşamış ve her zaman dediklerinin canlı bir misali olmuştur. Onun için de her sözü, kitlelere tesir etmiş, söyledikleri hep kabul görmüş ve tatbik edilmiştir.
Meselâ O, insanları Allah’a kulluğa davet ederken, her zaman en ufak noktada bile, en güzel kulluğu kendisi temsil etmiştir. Hz. Aişe (radıyallahu anha) validemiz anlatıyor: “Bir gün Resulullah geldi ve bana: ‘Ey Aişe, müsaade eder misin? Bu gece Rabbimle beraber olayım.’ dedi ve arkasından da namaza durdu.
O gün sabaha kadar; ‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.’ (Al-i İmran, 3/ 190) ayetini okuyarak namaz kıldı. Gözyaşı döktü... Öyle ağladı ki seccadesi sıkılsaydı, damla damla gözyaşı akardı.” (İbn Kesir, Tefsir, II, 164.)
O, ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bir gün kendisine, gelmiş ve geçmiş bütün günahlarının affedildiği hatırlatılıp “Kendini niçin bu kadar zahmete sokuyorsun?” denildiğinde, “Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermiştir.(24)
Mahzum kabilesinden olan bir kadın hırsızlık yapmıştı. Hırsızlık sebebiyle elinin kesilmesi hükmünü kaldırabilmek için Üsame’yi şefaatçi yaparak kurtuluş yolu arayanlara Hz. Peygamber: “Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma bile hırsızlık yapmış olsaydı, mutlaka elini keserdim.” demiştir.(25)
Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in Müslümanlar arasındaki bu üstün vasfı onu, her yönüyle sözü dinlenir bir peygamber olarak tanımalarına sebep olmuştur. Hayatı boyunca ona sarsılmaz bir imanla bağlananlar, her şeyden çok, sözünün işine uygun olması yönü ile ona bağlanmışlardır. Resulullah’a beslenen güvenin, itimadın aslı bu esasa dayanıyordu.(26)
Tebliğ vazifesini kendine görev edinenlerin, Allah Resulü’nün bu tavır ve hareketlerinden alacakları çok dersler vardır. Evet, gönüllere girmenin, başkalarına tesir edip kalplere taht kurmanın tek şartı, Allah Resulü’nün yaptığı gibi söylenen her şeyi önce söyleyenin kendisinin yaşamış olmasıdır.
Birisine, Allah korkusundan gözyaşı dökmenin lüzumunu mu anlatmak istiyorsunuz? Evvelâ, gece kalkıp kendi seccadenizi ıslatıncaya kadar ağlamalısınız. İşte o zaman, o gecenin sabahında söylediğiniz sözler, sizi de hayrete düşürecek şekilde tesirli olacaktır. Yoksa “Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?” (Saf, 61/2) ayetinin tokadını yer ve hiçbir zaman tesirli olamazsınız.(27)
Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in ashabına söylediği sözlerin pek çoğu bugün yazılı olarak mevcuttur. Ateşli vaizler tarafından bağıra çağıra, cami kürsü ve minberlerinden halka anlatılmaktadır. Ancak bu sözler, pek az sayıda müslümana tesir etmekte, bu tesir de zayıf olmakta, geriye kalanlar ise defalarca aynı hadisleri işitmelerine rağmen, yine bildikleri gibi yaşamaya devam etmektedirler. Bu acı durumun en büyük sebeplerinden biri ve belki de en önemlisi, sözün işe uyması prensibinin unutulması ve netice olarak cemaatte hatibe karşı güven ve itimadın temin edilememesidir.(28) n
(devam edecek)
Notlar: 1-Ebu Davud, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 17. 2-Buhârî, İlim, 11-12. 3-Buhârî, Menâkıb, 23; İlim, 30. 4-Buharî, Talak, 26; Hudud, 41; Müslim, Lian, 18. 5-Komisyon, Hitabet ve Mesleki Uygulama, s. 16. 6-Kazancı, Peygamber Efendimizin Hitabeti, Marifet Yay., İstanbul 1980, s. 87. 7-Kazancı, age., s. 87. 8-Buhârî, İman, 17; Müslim, İman, 36. 9- Buhârî, İman, 19; Müslim, İman, 14. 10-Buhârî, Edeb, 76. 11-Soysaldı, H.Mehmet, “Faziletli Ameller”, Hakses Dergisi, Ankara 1995, s. 7. 12-Kazancı, age., s. 117. 13-Münâvî, Abdurrauf, Feyzü’l-Kadir, Beyrut 1972, II, 215. 14-Dârimî, Mukaddime, 34. 15-Müslim, Mukaddime, 3; Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, I, 225. 16-Ebu Davud, Edeb, 23; Aclûnî, age., I, 195. 17-Kazancı, age., s. 120. 18-Müslim, Zekât, 6, 24- ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, IV, 812. 19-Zemahşerî, el-Keşşaf, IV, 812. 20- Buhârî, Cihad, 120. 21- Müslim, Kasâme, 4, 21. 22-Buhârî, Zekât, 41. 23-Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Münafikîn, 81. 24-Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Hudud, 25-Kazancı, Ahmet Lütfi, Peygamber Efendimizin Hitabeti, Marifet Yay., İstanbul 1980, s. 96. 26-Gülen, Sonsuz Nur, s. 197. 27-Kazancı, age., s. 97. 28-Ahmed b. Hanbel, age., V, 256-257.
17 Mayıs 2012 Perşembe
ÜÇ AYLARA GİRERKEN…
Rahmet sağanağı başlıyor!
Üç Aylar, müminler için çok kıymetlidir. Çünkü Recep, Şaban ve en kıymetli ay olan 1000 ayın (yaklaşık 84 yıllık ömrün) meyvesini, sevabını ve faziletini içinde barındıran Kadir gecesinin bulunduğu Ramazan-ı Şerif, Üç Aylar dediğimiz, bu mübarek zaman diliminin içerisinde gerçekleşmektedir.
Bu ayların, müminlerin kalplerinde önemli bir yere sahip olmasının sebebi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bu ayları övmüş olması ve bunun kıymetinin bilinerek değerlendirilmesinin af, rahmet ve daha pek çok manevi nimete vesile olacağını ümmetine haber vermesidir.
Üç Aylarda bulunan mübarek geceler: Regâib Kandili; Receb-i Şerif ayının ilk Cuma gecesi.
Mi’rac Kandili; Receb-i Şerif’in 27. Gecesidir. Berat Kandili; Şaban-ı Şerif’in on beşinci gecesi.
Kadir Gecesi; (Kesin olmamakla birlikte) Ramazan-ı Şerif’in 27. Gecesi.
Bu mübarek gecelerde Allah Resulü, Cenab-ı Hakk’tan bazı özel ihsanlara nail olmuştur. Bizler de onun hatırasını yâd etmek ve Hz. Resulullah hatırına bize de manevi hediyeler ikram edilmesi ümidiyle bu geceleri kutluyoruz. Umuyoruz ki Cenab-ı Hakk, bu gecelerin şerefine, rahmetin sağanak sağanak yağdığı bu bereketli anlarda, bizi ilahî hayırlardan mahrum bırakmaz.
Bu mübarek gecelerde kılınması dinen gerekli, özel bir namaz bulunmamakla birlikte, bu gecelerin fazileti ve yapılacak duaların kabul edilme ümidinin fazla olması sebebiyle, diğer gecelere göre daha iyi bir şekilde bunların ihya edilmesi gerekir. Özellikle kaza namazı kılma, teheccüd namazını artırma, Kur’an-ı Kerim okuma, tesbih, zikir ve dua ile bu geceleri ihya etmeye çalışılmalıdır. Diğer yandan, gündüzü oruçlu geçirmek, üzerimizde hakkı bulunan kimselerle helalleşmek, yoksulları gözetmek, hayır-hasenat yapmak da bu günlerin en güzel ihya şeklidir.
Mübarek Receb Ayı
Fazileti yüksek, affı ve mağfireti bol aylardan birisi Recep ayıdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, Recep ayı girince, “Allah’ım! Recep ve Şabanı bize mübarek kıl. Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi.
Recep ayında, Allah-u Zülcelal’in af ve mağfiretine mazhar olmak için insanın küçük de olsa namaz, oruç, fakirlere verilecek bir sadaka, dini hizmetlere yardımcı olmak gibi hayır vesileleri aramalı, bol bol tevbe etmeli, “Estağfirullah” diyerek, istiğfarda bulunmalıyız.
Abdullah ibn-i Abbas radıyallahu anhu, Receb ayında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bazen “Orucu artık bırakmaz” diyinceye kadar çok oruç tuttuğunu, bazen de “Artık oruç tutmaz” diyinceye kadar orucu terk ettiğini haber vermiştir. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Allah’ın aciz kulları olarak, O’na her zaman ibadet ve taatte bulunmamız gerektiğini hepimiz biliyoruz. Ancak şu, gaflet ve günahın bol olduğu ahir zamanda, ibadet etmeye güç yetiremiyoruz…
Hiç değilse böyle mübarek gece ve aylarda, onların rahmet ve feyzinden de istifadeyle, kendimizi biraz zorlayalım. Nefsin bitmek bilmez taleplerine ‘dur’ diyelim. Diyelim ki: “Ey Nefsim! Allah-u Zülcelâl bizlere af ve mağfiretini ulaştırmak, bizleri cehenneminde yakmamak, azap vermemek için önümüze ne büyük fırsatlar ve ganimetler koymuş.”
“Sen ise bütün bunlara rağmen, adeta ben cehenneme gideceğim diye haykırıyor ve gafletten uyanmıyorsun. Böylesi fırsatları elinden kaçırma. Ancak, Recep ayının bu faziletlerinden faydalanarak, Allah-u Zülcelal’e işlediğin günahları affettirebilir ve rahmetine müstahak olabilirsin!”
Regâib Gecesi (24 Mayıs, Perşembe)
Regâib gecesi, Recep ayının ilk Cuma gecesidir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin, Allah’ın bazı çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütuf ve ihsanlara, semavî derecelere eriştiği bir gecedir.
Müslümanlar arasında ise Peygamberimizin dünyaya teşriflerinin ilk halkasını teşkil eden anne rahmine şeref verdiği gün olduğuna inanılmaktadır. (Fakat, Hz. Âmine’nin, Fahri Âlem Efendimize hamile olduğunu bu geceden itibaren öğrenmiş olabileceği düşünülebilir.) (Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali)
Mânen bereketli olan bu gecenin bir hususiyeti de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi olmasıdır. Bediüzzaman Hazretleri, Regâib gecesinin Efendimiz’in manevi terakki sürecinin başlangıcı olduğunu; Mi’rac gecesinde de bu terakkinin zirvesine ulaştığını bildirmektedir. (Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybî)
Enes (ra)’den rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Receb’in ilk cuma gecesinde uyanık ol. O geceyi gafletle geçirme. Çünkü melekler o geceye (Regâib Gecesi) diye ad koymuşlardır. Zira o gecenin üçte biri geçtiğinde, yer ve gök melekleri Kâbe-i Muazzama ve havalisinde toplanırlar. Allahu Teâlâ meleklerin toplantısı üzerine; ‘Ey meleklerim! Ne istiyorsunuz?’ Diye sorar. Melekler: ‘Ya Rabbi! Senden istediğimiz ve temennimiz, Receb’in oruçlularının günahlarını bağışlamandır’ derler. Allah-u Zülcelâl de; ‘Receb’in oruçlularını affettim’ buyurur.”
Öyleyse bu gecede, melekler dahi yeryüzündeki kullar için af ve mağfiret dilerken, bizim bu gecelerdeki fırsatları kaçırmamız doğru olur mu? Daha çok ibadet ve taat yapmak, tevbe etmek ve İslami hizmetlere destek olmak için bundan daha iyi fırsat mı olur?...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...