Wikipedia
Arama sonuçları
12 Nisan 2012 Perşembe
HİÇ KİMSE ALLAH’TAN DAHA MERHAMETLİ DEĞİLDİR
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide süresi: 3)
Biz Müslümanlar tamamlanmış bir dine iman etmişiz. İslam’ın hiçbir eksikliği yoktur. Hayatımızın her alanında İslamî hükümler mevcuttur. Teşevvüşe düşeceğimiz hiçbir durum söz konusu değildir, elhamdülillah.
Fakat bir bakıyoruz ki, bir kısım insanlar İslami meselelerde fütursuzca hüküm yürütüyor, kafalarına göre bidatler ihdas ediyorlar.
Bilindiği gibi bir insan eğer İslam akidesi üzerinde ölmüşse onun hiçbir günahına bakılmaz. Namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Bir Müslüman için ardından kılınan namazın ve cemaatin ellerini açıp yaptığı duaların onun affına vesile olması umulur.
Eğer bir insan, Müslüman bir ailenin çocuğu olmasına rağmen irtidat etmiş yani dininden dönmüşse onun cenaze namazı kılınmaz ve cesedi de Müslüman mezarlığına defnedilmez. Hatta ailesine başsağlığına gidildiği vakit taziyesi dahi Müslüman’ın taziyesinde farklı bir ifade biçimiyle yapılır.
Hiç kimse Allah u Teala’ dan daha merhametli değildir. Eğer bir kişi İslam dininden dönmüşse artık hiç kimsenin çıkıp da o kişiye rahmet dilemesi ve ardından namaz kılıp, dua etmesi mümkün değildir.
Eğer bir insanın ağzından inkâr sözleri sadır olmuşsa veya bir sanatçı-yazar-politikacı vs. duruşu ve söylemleriyle hayatı boyunca İslam’a saldırmış, ardından da “ben tevbe ettim ben Müslüman’ ım” gibi açık bir ifadesi de yoksa ona kâfir muamelesi yapılır. Yani namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına da defnedilmez.
Bütün bu kural ve kaideler fıkhımızda açık seçik ifade edilmişken, insanlar neden hala kafalarından hüküm üretirler? Neden Allah (c.c.)’tan daha merhametli olma rolüne soyunurlar?
Öte yandan -sanki ateistlerin namazını kılmaya çok meraklıymışız gibi- birilerinin çıkıp;“Neden bir ateistin vasiyeti yerine getirilmiyor. Cesedinin yakılmasını isteyen bir ateiste neden namazlı-dualı cenaze tertipleniyor?” demesinin de geçerliliği yoktur.
Çünkü mantık açısından ateistlerin vasiyette bulunmaya hakları yoktur. Ne de olsa vasiyet, ahret inancıyla alakalıdır. Ölmüşleriyle ahrette kavuşacaklarını umanlar onların vasiyetlerini yerine getirmeye özen gösterirler. Ateistler ise öldükleri zaman hayvan misali toprağa karışıp gübre olacaklarını sanmaktadırlar. Öyleyse bu caka nedir?
Bu ülkede Müslüman- Ehli Kitap ortak geleneğine göre cenazeler toprağa gömülür. Müslümanların cenazesi camiden, namaz kılınarak uğurlanır. Ehli kitabın da kilise veya havradan… Ateistlerinki sessiz sedasız herhangi bir toprak parçasına gömülebilir.
Ölümü yokluk sayanların vasiyetleri varmış diye havayı insan cesedinin kokusuyla kirletmenin ne gereği var?
Cenazelerin nasıl defnedileceğini dinler belirler. İnsanlar kendi aklınca defin adeti icad edemezler. Yoksa her kalına gelen bir adet çıkarırsa, mesela “benim cesedimi buzdolabında saklayın,”“benim ölümü mumyalayıp bir meydanda sergileyin,” “benim cenazemi altınla kaplayın…” dese, bunun sonu gelir mi?
Bu tarz sözlerle cenaze yakılmalarını bir ateizm propagandasına dönüştürmelerinin hiçbir haklılığı bulunmamaktadır.
1 Mart 2012 Perşembe
EBU'D-DERDÂ: Hesaptan Korkan Tâcir
İki kutuplu bir dünyası vardı Medine'ye gelinceye kadar Peygamber: Kâr ve zarar. Akıl atıyla koşturup dururdu bu iki kutup arasında süvari Ebu'd- Derdâ. Ticaretin bir hesap işi olduğunu bilir, bin kere düşünürdü bir adım atmadan önce. Medine Hz. Peygamberi deflerle karşıladığında bir adım gerisindeydi herkesin. Herkes Müslüman oldu, yalnız Ebu'd- Derdâ, erteledi bir sene yolculuğunu. Enine boyuna ölçtü alıştığı hayatla teklif edilen hayatı. Bir Müslüman arkadaş edindi: Abdullah bin Revâha. Hicretten bir sene sonra güneş saati hidayet anına ılık gölgesini düşürmeye hazırlanırken bakın ne oldu. Abdullah bin Revâha yanına Ebu Seleme'yi de alıp arkadaşı Ebu'd-Derdâ'nın taptığı putu o yokken kırdı. Ebu'd-Derdâ putu görünce o anı bekliyormuş gibi çattı mabuduna:"Yazık sana kendini savunamadın mı!" Sonra düştü yola Hz. Peygamber'i görmek için. Onun telaşla yürüdüğünü gören Abdullah bin Revaha: " Bizi arıyor olmalı!" dedi Hz. Peygamber'e. Allah'ın Elçisi şöyle buyurdu gülümseyerek: " Hayır Müslüman olmak için geliyor! Vaat etmişti Rabbim!"
Ensar'dan Müslüman olan son kişiydi Ebu'd-Derdâ. Fakat bu süre içerisinde öyle bir kâr zarar hesabı yapmıştı ki, dükkânını kapatan ilk kişi olmuştu Medine'de."Günde üç yüz altın kazanmak artık sevindirmez beni. Ben ticaret ve alış - verişin, kendilerini Allah'ı anmaktan alıkoymadığı kimselerden olmak istiyorum!" diyerek, yeni bir güne başlamış, bütün kazancını Allah yolunda harcayacak olsa bile ticarete devam etmek istemediğini bildirmişti dostlarına. "Bunun nesini istemiyorsun!" diye sormuşlardı hayretle de iki kelimeyle mühürlemişti dudaklarını: "Hesabının çokluğunu!"Ah Ebu'd- Derdâ! Nasıl da değişmişti ölçüleri! Bir zaman dünyaya dört elle sarılırken şimdi, " Dünyaya sarılanın dünyası yoktur!"diyordu. Günü zararla kapatmaktan yine korkuyordu. Fakat "Neden bildiklerinle amel etmedin?" sorusundandı korkusu.
Kur'ân'ı öğrendi ve öğretti. Çünkü, " En hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğreteninizdir!" demişti Hz. Peygamber. Mescidleri evi bildi. Çünkü,"Mescitler takva sahiplerinin evleridir," dediğini duymuştu O'nun. Küsleri barıştırmaya çalıştı. Çünkü Kâinatın Efendisi, "Size namazdan, oruçtan ve sadakadan faziletçe bir derece yüksek bir şey söyleyeyim mi?" diye sormuş, "Evet ya Rasûlallah!" cevabını aldıktan sonra, "İnsanların arasını bulup barıştırmaktır." buyurmuştu. Müslümanların geçtiği yollardaki taşları kenara çekti. Çünkü "Kim Müslümanların yolundan eziyet veren bir şeyi kaldırırsa Cenâb-ı Hak Ona katında bir sevap yazar. O'nun katında bir sevabı olan ise cennete girer," dediğini hatırlıyordu Nebî'nin. "Gelin ölmeden önce oruç tutalım!"dedi dostlarına. Çünkü "zırh" olduğunu öğrenmişti O'ndan orucun. İlim öğrenmeye çalıştı. Çünkü Allah'ın Sevgilisi'nin, "Bir insan ilim kazanmak için bir yola girerse Cenâb-ı Hak ona cennete doğru bir yol açar. Melekler, ilim peşinde koşanlardan hoşnut oldukları için kanatlarını onun altına gererler. İlim sahipleri için yerdekiler ve göktekiler mağfiret niyaz ederler. Denizin diplerindeki balıklar bile Ona dua ederler,"dediğini kulaklarıyla işitmişti. Gülümsedi hadis rivayet ederken hep. Çünkü Hz. Peygamberin gülümsediğini görmüştü her vakit konuşurken.
Hz. Peygamber, onun için "Bu ümmetin Bilgesi!" demişti, ne büyük müjde! Bu merhametli bilge, "İnsanlara, üzerlerine almak istemedikleri şeyleri yüklemeyiniz. Allah'tan önce siz hesaba çekmeyiniz onları!" diyerek, bir çıkış yolu açtı günahkarlara. Onlardan birini tartaklayıp lânet yağdıranlara dönüp: " Bu adamı bir kuyuya düşmüş bulsaydınız, çıkarmaz mıydınız?"diye sordu. "Evet," cevabını alınca, devam etti sözlerine: "Öyleyse kardeşinize hakaret ederek onu düşmüş olduğu günah çukuruna iyice itmeyin, çıkmasına yardımcı olun. Sizi böyle hallere düşürmeyen Allah'a şükredin. İlla kızacaksanız onun şahsına değil, günahına kızın!"
Ah Ebu'd-Derda! O deli gibi mal toplayanlara kızardı. Her vadiye mal yığanlara. "Bizim gideceğimiz bir yurdumuz var. Orası için biriktirmeliyiz!"derdi. Kızı Derdâ'yla evlenmek isteyen Yezid bin Muaviye'ymiş ne çıkar! O yoksul bir mümini tercih etmişti! Hz. Ömer Şam'a gittiğinde bir gece Ebu'd-Derdâ'nın ziyaretine gitmiş, evinin kapısında kilit olmadığını, üzerinde oturduğu bir keçe parçası ve yastık yerine kullandığı bir semerden başka bir eşyası bulunmadığını görüp sabaha kadar ağlamış, Ebu'd-Derda ise Ömer'e Hz. Peygamber'in şu sözünü hatırlatmıştı: " Dünya yurdunda eşyanız bir yolcunun azığı kadar olsun!" Ah Ebu'd-Derda, yeni binalar yapanları görmüştü de bir kere bakın nasıl seslenmişti onlara: " Ha bire dünyayı yeniliyorsunuz!"
O dünyayı değil, ruhunu yeniledi. Dünyayı değil, dünyayı yaratanı sevdi. Ve Hz. Peygamber'den öğrendiği şu duayı mırıldandı hep: "Allah'ım senin sevgini istiyorum! Seni seveni sevmek istiyorum!" Bu sevgiden ayrılmadı sağlığında ve hastalığında. Ah bir konuşma var ki ziyaretine gelenlerle arasında hastayken, asırlarca anlatıldı:
_ Şikayetin nedir ey Ebu'd-Derda?
_ Günahlarımdan şikayetçiyim.
_ Canın bir şey istemiyor mu?
_ Canım cenneti istiyor!
_ Sana bir hekim çağıralım mı?
_ Aslında beni yatağa düşüren hekimdir.
2 Şubat 2012 Perşembe
Mevlid Kandili (Kutlu Doğum) 03-02-2012
Mevlid Kandili Nedir Anlamı bilgi ; İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.
O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.
Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.
Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.
Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.
Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.
Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.
Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden adeta mâteme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi. Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumî yas ilan edilmişti!
Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan “tevhid” inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruhları ve kalpleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.
İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zâlimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hale gelmişti.
Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve simalar mahzundu.
Akıl, ruh ve kalpleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!
İşte, o zât geliyordu!
Dünyanın mânevî şeklini beraberinde getirdiği nurla değiştirecek eşsiz insan, Allah’ın Son Peygamberi geliyordu!
Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek Hz. Muhammed (a.s.m.) geliyordu!
O An…
Kâinat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi. Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana “hoş-âmedî”de bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.
Tarih: Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi.
Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra.
Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.
Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi. Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti.
Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.), dünyaya gözlerini açtı!
Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi. Kâinat, sevinç ve heyecan içinde adeta, “Doğdu ol saatte Sultan-ı Din Nura garkoldu semâvât-ü zemin” diye haykırdı.
O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.
İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1)
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
- "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
- "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.
Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.
Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:
"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.
Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.
Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler.
Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.
Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2)
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Kaynaklar:
(1)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:60.
(2)A.g.e, 1:162-163.
(3)Taberî Tarihi, 2:125; İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(4)A.g.e., 1:102.
(5)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(6)Bediüzzaman, Mektûbat,s:161,162.
26 Ocak 2012 Perşembe
NAMAZ MÜMİNİN MİRACIDIR
Namaz, tartışmasız biçimde İslam dininin temelidir. Namazın Miraç’ta emredilmesi, Allah’ın Müslümanlara verdiği özel bir nimettir. Gerçek ve hakiki namazda, kul, Miraç’ın hikmetlerine yaklaşır.
Böylece insan, kulluğun ufuk noktasına yücelir.
Bizim günlük namazlarımız, böyle muhteşem bir yücelmeye eğitim mahiyetindedir. Yani bütün inananlar hangi şekilde olursa olsun, namaz kılarak ahlaklarını arıtır ve insanlığın haysiyetli yapısına ulaşır.
Bugün yeryüzünde yüz milyonlarca insan, eksiği ile yanlışı ile namaz kılmaktadır, riyakârca kılınan namazlar dışında bütün namazlarımız Cenâbı Hakk’ın makbulüdür. Şu halde, biz namaz kılarken hep ahlaki bir yücelmenin özlemi içinde ve gayretinde olmalıyız.
Elbette Allah’a layık hamd namazına erişmek, zorlu bir arınma konusudur. Ne var ki, kıldığı namazları yeterli bulmayarak bu güzel eğitimden kaçmak, nimetlerin en güzelini kaybetmek anlamına gelir.
Namazın şekli, okunan dualar, namazdaki âyetler ve zikirler, gerçek namazın motifleridir. Biz namazı ne kadar yüzeyden kılarsak kılalım, bu kuralları uygularız. Zaten gerçek namazı anlamak, tarif etmek için çok derin bilgileri karıştırmanıza gerek yoktur. Yalnız namazdaki hareketler ve namazda Allah’a söylediklerimizi anlarsak, namazın ne denli yüce bir hikmet olduğunu kavrarız.
Şu halde, namazı anlayabilmenin ilk şartı; namazın sabit bir kalıp olmadığını, insanı sıfır noktasından alıp en yücelere doğru arıtan bir faaliyet olduğunu tanımaktır. Bizzat herkes kendisi fark etmiştir ki; hem vakit namazında, hem de muhtelif günlerde kıldığımız namazlar, birbirinin aynı değildir. Daha vecd içinde kıldığımız namazlar yanında, çok yüzeyde kıldığımız pek çok namazımız vardır. Bu gerçeği bir benzetme ile anlatabiliriz:
Namazın gerçeği, bir gülün açılmamış goncası gibi kabul edilirse ona ulaşmak için kat kat birçok gül yaprağını geçmemiz gerekir. En satıhta kalan yapraklar, günlük meşguliyetlerimiz arasında kıldığımız namazlardır. Daha huzurlu ve duygulu kıldığımız namazlar, biraz daha içteki yaprakları temsil etmektedir.
Zaten insan, nefisle gönül arasında raks eden bir noktaya benzer. Nefse yaklaştıkça namaz yüzeylerde kalır, gönle yaklaştıkça namaz derinleşir. Bu açıdan, namaz bize aynı zamanda kemal açısından bir ölçüdür. Eğer hep satıhta kalarak namaz kılıyorsak, hareket noktamız nefisle iç içedir. Aksine, gittikçe arınıyorsak, namaz zevki duyuyorsak, gönle yaklaşıyoruz demektir.
Namaz, bütün hayat boyu inananların uymak zorunda olduğu bir ibadettir. Bu yüzden karakterlerimizi çizen en büyük etkendir. Namaz kıldığı halde, ahlaki kalıplarda beğenmediğimiz davranışlara sahip insanlara bakarak namaza karşı çıkmak; yanlış bina yapan mühendise kızıp cahil ustaya yaptırmaya benzer.
Bu görüntünün önemli bir nedeni; gerçeğini bilmeden, onu öğrenmeye gayret etmeden, çoğumuzun namazı kalıplaştırma yanılgısıdır. Namazı ahlakın vazgeçilmez bir yaşantısı olarak tanımak, sanırım ki bu çıkmazları kökünden halledecektir.
Namazın hakikati;
• Namaz insandaki ahsen-i takvim (güzeller güzeli bir hilkat) sırrını ortaya çıkarır.
• Allah’a giden kutsal yolda mutlu bir yolculuktur.
• Bedene güç, nefse berraklık, ruha huzur; gönle haz veren ilahî bir ziyafettir.
• Namaz, kulun ilahî huzurda sınırsız bir hamdi, kendi hiçliği yanında, Sübhan’ın kudretini yaşama zevkidir.
• Namaz, tahammülü imkânsız nazların manyetik alanında kulun titreşimidir.
• Namaz, Fatiha sırrının açılıp bizi ilahî huzurda saflaştırdığı bir Mucize-i Muhammedi (sav)’dir.
• Ve namaz, Allah’ın kendi muhteşem sanatını müminin gönlünde seyrettiği Miraç’tır. Böylece namaz, insanın bedeni dâhil tümüyle manaya, evrenlerin sonsuzuna intikal ettiği bir Saltanat-ı Muhammedi (sav)’dir.
İşte bu akıl almaz zikrin en yüzeyde yapılması bile, ilahî hoşnutluğu kazandırır.
Şüphesiz ki, böylesine akıl almaz bir nimetin ilahî huzurda sezilmesinin bilincinde olmamız gerekir. Namazın böyle çok önemli bir ibadet olması, titiz bir hazırlığı zorunlu kılar.
Değişmeyen bir kural, namazın asıl hedefinin gerçek namaz oluşudur. Ancak riya kokusu taşımayan her namazın da Allah katında kabul olduğu gerçektir.
Acaba biz ömür boyu, günde beş vakit kıldığımız namazlarda, Efendimiz’in ahlakına uygun bir sistemi geliştirerek namaza nasıl layık olabiliriz? Eğer bir kul, ben gerçek namaz kılamıyorum, diye namazı terk ederse, kulluktan istifa etmek gibi gaflete düşer.
Yine bir kul, namazın her şekli kabul oluyormuş diye, ölene kadar yalnız namazın şeklini taklit ederse; hazzını duymazsa, bu da kendindeki ahsen-i takvim sırrını inkâr olur. O halde namazı, ne kadar yüzeyde de kalsa, hiç terk etmeyeceğiz.
Ancak her geçen gün, daha doğrusu her fırsatta namazın gerçeğine yaklaşmaya çalışacağız. Şeklen kılınan bir namazla, gerçek namaz arasında pek çok aşamalar vardır. Yani, bir namaz “ya taklid ya da gerçek olur” diye iki tanım yapılamaz. Taklit namazı, en dıştaki kabuk sayarsak; özdeki gerçek namaza doğru binlerce kat namaz vardır.
İşte bize düşen, her geçen gün bu aşamaları yavaş yavaş geçerek hakiki namaza yaklaşma gayretidir.
22 Ocak 2012 Pazar
Resulullah’ın üç nasihati
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır:
Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye buyurdu ki:
Yâ Bilal, ümmetime haber ver ki, şu üç şeyi yaparlarsa, her işte muvaffak olurlar:
1- Ne yaparlarsa, hep Allah rızası için yapsınlar.
İki türlü maksat olur. Ya Allah rızası için veya nefsin yani insanların rızası için. İnsanların rızasını tercih edenlerin işini, Cenab-ı Hak insanlara bırakır. Kendi rızasını tercih edenleri himayesine alır. Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerine, (Siz ne mübarek bir zatsınız) demişler. (Nereden biliyorsunuz?) diye sormuş. (Herkes sizi sevip övüyor) demişler. Buyurmuş ki, (İnsanlar bizi sevsin diye Müslüman olmadık. Allah sevsin diye Müslümanız. Bu insanlara güven olmaz; bugün severler, yarın söverler.)
2- Birlik ve beraberlik içerisinde olsunlar.
Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır. Birlikten kuvvet, ayrılıktan felaket doğar. Birlik ve beraberlikten maksat, bedenlerin birlik ve beraberliği veya aynı yerde olmak değil, gönüllerin birliği, hedeflerin ortak olmasıdır. Hedefi Allah rızası olanın yüzü aktır, yardımcısı da Cenab-ı Hak’tır.
3- Asla doğrudan ayrılmasınlar.
Allahü teâlâ doğruların yardımcısıdır. Peygamber efendimiz Müslümanı, (Elinden ve dilinden emin olunan insan) diye tarif etmiştir. Müslüman demek, doğru insan demektir. İşi, ameli, sözü doğru, her şeyiyle dürüsttür, gözü gönlü toktur, onda sahtekârlık yoktur. Doğruluk onun alameti, hem de selametidir.
Bu arada sultan, (Herkese iyilik yapıyorum, ama bazılarından düşmanlık görüyorum. Niçin böyle yaparlar ki?) diye sorar. O zat der ki:
Sultanım, bunu Peygamber efendimiz şöyle açıklıyor: (İyilik ettiklerinize çok dikkat edin! Size bir zararları dokunabilir.)
Eğer iyilik edilen kimse, fâsıksa veya din iman tanımıyorsa, bu iyilik onda ters etki yapabilir. Baklavanın şeker hastasına dokunması gibidir. Bu yüzden, iyilik ettiğimiz şahıslara karşı dikkatli olmalıyız.
Sohbette bu zatın oğlu da varmış. Sultan bunları yolcu eder. Yolda giderken oğlu, (Baba, sen sultana hep dinden bahsettin, nasihat ettin. Hiç dünya işlerinden, siyasetten bahsetmedin) der. Babası da, (Oğlum, bizim başka sermayemiz yoktur. Her kaptan içindeki sızar. Bizden de bunlar sızdı) buyurur.
12 Ocak 2012 Perşembe
HAKİKAT BİLGİSİ VE TASAVVUF EHLİ
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bize itaat uğrunda mücadele edenlere gelince; muhakkak biz onları bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah, iyilik sahipleri ile beraberdir.” (Ankebut; 69)
Evliyalar, Allah-u Zülcelal’e itaat uğrunda hep mücadele halinde olmuşlardır. Kimi zaman içte; nefis, şeytan ve dünya gibi insanı Allah’tan alıkoyan düşmanlarıyla, kimi zaman da haddi aşan saltanat sahibi sultanlarla, sadece Allah’ın rızası için mücadele etmişlerdir.
Tasavvufun Nakşibendî yolu
Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir. Bunlardan birisi de ve en kısa zaman da saliklerini kemalât sahibi yapan, kâmil müminlik sıfatları kazanmalarına sebep olan Nakşibendî yoludur. Bu, evliyanın seçkinlerinin seçtiği yoldur. Hakk’a varan yolların en yakını bu yoldur. Nakşibendî yolu Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadı üzere bulunmak, bidat ve uydurmalardan kaçınmaktır. Kötü huy ve çirkin alışkanlıklardan arınmak, güzel ve yüce ahlak sahibi olmaktır.
Nakşibendî yolunda temel esas; Ehl-i Sünnet akidesine (inanç) sıkı sıkıya bağlı olmak, ruhsatı bırakıp azimetle amel etmek, Murakabeye devam etmek, daima Hakk’a yönelik bulunmak, dünya pisliklerinden uzak kalmak, Allah’tan başka her şeyden kaçınmak, huzur alışkanlığı kazanmak, Allah’ı zikre gizli olarak devam etmek, zikir esnasında Kerim olan Allah’tan bir nefes bile gafil olmamak için nefes alışverişte kendini kontrol etmek, en büyük ahlakın sahibi olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı ile ahlaklanmak gibi şeylerdir.
Bu yolda ilerleyen, her kemale sahip olur. Gizli hal ve neşeli gönülle huzuru bulur. Korku, sapıtma ve tehlikelerden emin olur. Hakka kavuşmanın sevinci ile her daim huzurlu olur.
“Minhacu’l-Abidin” kitabında, şöyle denilmektedir: “Nakşibendî yolunun uzunluk ve kısalığı, diğer yolların ve ayakla yürünen yolların mesafelerine benzemez. Bu yol, ruh ayağı ile yürüyen bir yoldur. Tefekkürlerine çok önem verilen ve iman lezzetlerini esas kabul eden bir yoldur. İlahi nurlara mazhar olan bir talip, bu yolda daha erken ermektedir. Kimi bir saat, kimi bir hafta, kimi bir yıl, kimi ise altmış yılda erer. Bazıları da yüzyıl ağlayıp sızlanmaktadır. Fakat kalbinde hiç bir iz olmamıştır. Samimiyet ve ihlâs her işin başında gelmektedir.”
Bu yolun erkânı üçtür; az yemek, az uyumak, az konuşmak...
Az yemek az uyumaya; az uyumak az konuşmaya; az konuşmak ise kalp zikri ile tam teveccühe yardımcı ve gıdadır.
Yolun üç esası
Nakşibendî yolunun hakikati de üçtür; kalpteki hataraları, düşünceleri gidermeye, kalp zikrine ve murakabeye devam etmektir. Bunlar da birbirine yardımcı birer kuvvettir.
Murakabe ise Allah-u Zülcelal’in, kâinatın bütün zerrelerine her zaman muttali olduğunu bir an bile kalbinden çıkarmamaktır. Bu yolun sonu ise huzura varmaktır (daima Allah ile beraber olmak).
O halde, talep ve arzunun zuhur ettiği kalbi, büyük nimet bilmelidir. Gece ve gündüz, muhabbetin çoğalması için çalışmak lazımdır. Zira o ezeli sevgi olup gönül aynasına aksetmekte ve parlamaktadır. Mevlâ’yı isteyen kimse, murad olunmuş velidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl: “Allah onları sever ve onlar da Allah’ı severler.” (Maide; 54) buyurmuştur.
İşte, bu ayet-i kerime ile Allah-u Zülcelâl, kendi sevgisinin, kendine olan sevgilerin aslı olduğunu buyuruyor.
Nakşibendî yoluna bel bağlayanlar ve bu arzusu, derdiyle zaman zaman ağlayanlar, görünüşte insanlar arasında bulunup hizmet görürler. İç âlemlerinde ise ancak Allah-u Zülcelal’i bilirler ve daimi Allah’ın zikri ile meşgul olurlar. Kendilerini gizlerler, kalplerinden ise vahdet yolunu izlerler.
Bedenlerini halka, kalplerini Hakk’a teslim ederler. Bu yol ile gizlice Hakk’a doğru giderler. Dışarıdan yabancı, içerden aşina olurlar. Onlar bu yol ile kalbi meşgul eden hataralarını yok ederler. Yaptıklarını ise hep gizli yaparlar.
Muhabbetlerinin gizliliğini halk bilemez. Kalplerinin zevkine hiç zarar gelmez. O hal üzere onlar, şöhret afetinden uzak ve Allah-u Zülcelal’in evliyasının seçkinleri olurlar.
Tasavvuf ve kalp
Tasavvuf, kalp temizliğini esas almıştır. İnsanın kalbi sıhhatli olduğu zaman bütün vücut sıhhatli olur. Nitekim hikmet ehli bir zat şöyle demiştir: “Ben kalbimi on gece şeytandan, hataralardan korudum. Kalbim de beni, yirmi sene bunlardan korudu.”
Bu sebeple kalp temizliğine çok dikkat etmek lazımdır. İnsanın çaresi, kalbini Allahu Zülcelal’e sadık yapmasıdır. Çünkü kalp Allah-u Zülcelal’in nazargâhıdır. Kalbi Allah-u Zülcelal’e bağlamak gerekir. Bizlere, Allahu Zülcelal’i unutturacak her şeyi kalbimizden çıkarmamız lazımdır. Bu da ancak tasavvufla mümkündür.
Sehl bin Abdullah şöyle demiştir: “Kim, kalbini Allah’a teslim ederse Allah da onun azalarına sahip çıkar.”
İnsan, kalbini Allah-u Zülcelal’e teslim ederse Allah-u Zülcelal de o kimsenin gözlerine, ayaklarına, diline hülasa bütün azalarına sahip çıkar. Kalbi Allahu Zülcelal’e teslim edip: “Ya Rabbi! Bu kalbi sen yarattın. Onu sana teslim ediyorum. Dilediğin gibi yap!” diyerek, Allah-u Zülcelal’e teslim etmemiz lazımdır. Böyle olunca Allah-u Zülcelal’in muhabbeti kalbimize girer ve bütün azalarımız da O’nun istediği şekilde olur, inşaallah. O zaman her halimizde, Allah’a itaat eden kâmil birer mümin oluruz.
Kalp temizliğine çok önem vermek gerekir. Nasıl ki bir bahçıvan bahçesindeki zararlı otları temizleyip bahçesine su veriyorsa, bizler de kalbimizdeki dünya hırsı, riya, kin, hased gibi bütün kötü sıfatlardan temizleyip onu muhabbet, zikir gibi güzel sıfatlarla beslememiz lazımdır.
Çünkü kalp ıslah olursa bütün azalar ıslah olur. Kimin azaları ıslah olmamış ise o kimsenin kalbinde manevi hastalık var demektir. Bundan kurtulmak için kalbi her an kontrol edip oradaki zarar verici kötü sıfatlardan temizleyip arındırmak lazımdır. Bir kimsenin kalbi bütün kötü sıfatlardan arınıp güzel sıfatlarla süslendiği zaman, o kimsenin bütün niyetleri hayır üzere olur.
İmam Ahmed’in tasavvufa bakışı
Yeryüzündeki insanların her biri ayrı ayrı derecelerde Allah-u Zülcelal’i tanırlar. İnsanların Allah-u Zülcelal’e yaptığı ibadetlerden aldığı feyz, nisbet ve menfaat, her insanın Allah-u Zülcelal’i tanımasına göre değişir.
Her kim Allah-u Zülcelâl ile arasındaki manevi durumu murakabe ve huzur (daimi zikir ve ihsan şuurunda olma hali) ile düzeltirse Allah-u Zülcelâl de onun zahiri azalarını ihlâs, ibadet ve tüm ahvalinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sünnetine uyma haliyle müzeyyen kılar.
Allah-u Zülcelâl, bu durumda olan kimsenin kalbine baktığı zaman, samimiyetini, rızasına olan talebi, kendisine olan aşkını görünce onun zahiri azalarını güzel hasletlerle süsleyecektir.
Haris el-Muhasibi tasavvuf ehli büyük bir zattır. Bir gün onun hakkında Ahmed bin Hanbel’e:
- Haris el-Muhasibi tasavvuf ile alakalı mevzulardan bahsediyor. Bunlara ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden delil getiriyor. Onu dinlemek istemez misin? Diye sordular. Ahmed bin Hanbel:
- Evet, dinlemek isterim, dedi ve nihayet bir gece yanına gitti. Gece sabaha kadar sohbetini dinledi. Haris el-Muhasibi ve yanında bulunanlarda, dinen münasip olmayan bir şeye rastlamadı.
Ahmed bin Hanbel burada gördüklerini şöyle anlatmıştır: “Akşam ezanı okununca öne geçip namaz kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra yemek yedi. Yemeğe oturdular. Haris el-Muhasibi hem konuşuyor hem yemek yiyordu. Zaten yemek yerken güzel şeylerden bahsetmek, Sünnet’e de uygundur. Yemek yedikten sonra ellerini yıkadılar. Sonra, beraberce oturdular. Herkes yerini alınca: ‘Sorusu olan var mı?’ diye sordu.
“Meclisinde bulunanlar, riya, ihlâs ve muhtelif hususlarda, sorular sordular. Sorulara delilleriyle cevaplar verdi. Bu sırada, gece bir hayli ilerlemişti. Birisine Kur’an-ı Kerim okumasını söyledi. Kur’an-ı Kerim okundukça ağlıyor, inliyor ve gözyaşları döküyorlardı. Kur’an-ı Kerim okunması bitince, Haris el-Muhasibi hafifçe dua yaptı, sonra namaza kalktı.”
Hakikat bilgisi onlardadır
Ahmed bin Hanbel’e Haris el-Muhasibi’yi nasıl bulduğu sorulunca faziletli bir zat olduğunu söyledi ve: “Hakikat’in başı (büyüğü), onların yanındadır.” buyurdu.
Oğluna da şöyle nasihat etti: “Oğlum bu insanlardan ayrılma, onlarla beraber ol! Bütün emirlerin başı (Allah-u Zülcelal’in tanınması, zühd, verâ ve güzel ahlak) bunlardadır.”
Ahmed bin Hanbel mezhep kurucusu olduğu halde, tasavvuf ehline karşı böyle güzel bir itikadı vardı. Siz bizim zamanımızdaki bazı insanların ve bizden önceki insanların tasavvuf hakkında ileri geri uygunsuz konuşmalarına bakmayın. Mezhep kurucusu olan Ahmed bin Hanbel gibi zatlar yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılıyorlardı. Gecelerini devamlı ibadetle geçiriyorlardı. Kalpleri ve beyinleri münevverdi (nurlanmış).
Bu zamandaki tasavvuf karşıtı insanların kalbi de beyni de paslıdır. Kalbi ve beyni paslı olan bu insanlar, ilimden ve Kur’an’dan ne anlıyor ki tasavvuf ehli hakkında hüküm vermeye çalışıyorlar?
Hâlbuki kalbi ve beyni münevver, ilmin de ehli olan yüzlerce Rabbani âlim, tasavvuf ehli hakkında hep güzel sözler söylemişlerdir.
Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih ameller nasip etsin inşaallah. (Âmin)
5 Ocak 2012 Perşembe
İncinmeyen ve İncitmeyen Peygamber
Kur'ân Allah Rasûlü'nün yaratıklara olan şefkatine, insanlara olan merhamet ve re'fetine işaret etmektedir: "Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin hüsranınıza üzülür, saadetinizi cidden ister; müminler için yüreği rikkatle ve merhametle çarpar!" (1)
Allah Teâlâ bu âyette kendi isimlerinden olan Rauf (çok şefkatli) ve Rahim (pek merhametli) sıfatlarını Peygamber Efendimiz'e de vermiştir ki, önceki peygamberlerden hiçbiri bu sıfatların ikisine birden mazhar olmamıştır.
Beşerî ilişkilerde empatinin en önemli vasfı yumuşaklıktır. Peygamberimiz de bu özelliği sebebiyle insanların kabulüne mazhar olmuş, gönüllere taht kurmuştur. Zaten beşerî münasebetlerde insanları etkileyen deha ve zeka değil, karakter ve tutarlı şahsiyettir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Allah'ın Sana olan rahmeti sayesinde insanlara karşı yumuşak davrandın. Sen katı yürek!i, sert ve acımasız olsaydın insanlar etrafından dağılıverirlerdi." (2)
İnsani ilişkilerin nirengi noktası, karşısındakinin farkına varmak ve onun da insan olduğu duygusuna ermektir. Sadece "kendi" merkezli yaşamak, "ben merkezli" düşünmek ve karşısındakileri hiçe sayıp görmezden gelmek insani ilişkilerin en önemli zaaf noktalarından biridir. Beşerî münasebetler, insan ilişkileri ve kişisel gelişimle ilgilenenler derler ki: İnsani ilişkilerin temel noktası, "empati" denilen kendini karşısındakinin yerine koyma prensibidir. Bu açıdan baktığımızda, Asr-ı Saadet'te insanlar Peygamber Efendimiz'in karakter ve şahsiyetine hayranlık duyarak sıcak bir duygu, yanık bir gönülle kendilerini O'nun etrafında pervane etmişlerdir. O'nun (sav), bulunduğu konumu şahsi çıkarları için kullanmayan, külfette en önde, nimet paylaşımında ise en sonda bulunması insanların gözünden kaçmamıştır. Medine'de sebebi bilinmeyen bir gürültü koptuğunda "Ne oldu, bu ses neyin nesi?" diyerek herkesin birbirinden medet umduğu bir sırada O, Ebû Talha (ra)'nın Mendub isimli atına binerek sesin geldiği yere gitmiş ve durumu tetkik ettikten sonra "Korkulacak bir şey yok" sözüyle ashabına sükunet telkin etmiştir. (3)
Diğer yandan, Hendek savaşında hendek kazımı esnasında Cabir b. Abdullah (ra)'ın sofrasına davet ettiği yüzlerce sahabeyi bizzat kendisi servis yaparak doyuran ve en sonunda sofraya oturan O'ydu. (4) O'ndaki bu fedakar, gözü tok ve riskten kaçınmayan tavır ashabının hayranlığını celb ediyordu.
Allah Rasûlü'nün, yakın çevresinde bulunan aile fertlerinden başlayarak bütün ashabına ve topyekun insanlara karşı şefkat ve merhametle davrandığını, hiç kimseyi asla incitmediğini görüyoruz.
Gördüğü yanlışlar ve hatalar karşısında insanları uyarırken, "galat-ı ruyeti" kendine izafe ederek, yani kendisinin yanlış görmüş olduğunu söyleyerek "Bana ne oluyor ki ben bazı kardeşlerimi şu şu hallerde görüyorum." (5) derdi. O bu ifadeleriyle, "Kardeşlerim böyle yapmaz, ben herhalde yanlış görüyorum." demek isterdi.
Kendisine yapılan her türlü haksızlık ve yanlışa karşı olgunlukla mukabele eder, insanların yanlışlarını bağışlardı. Nitekim bir ganimet dağıtımı esnasında kendisinden bol miktarda ganimet isteyen, bunu isterken de yakasına yapışma cüretinde bulunacak kadar ileri giden bedeviye tebessüm ederek talebini yerine getirmiş ve bağışlamıştı. (6) Çünkü Allah Teâlâ: "(Ey Rasûlüm!) Sen af yolunu tut; bağışla; uygun olanı emret; cahillere aldırış etme!" (7) buyurmuştu.
Haddini bilmeyen, sınırı aşan insanlarla ilişkide sürekli hoşgörülü davranmak, incinmemek ve incitmemek zor bir iştir. Hatta denilebilir ki incinmemek, incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir. Elinize, dilinize, gözünüze sahip olursunuz, kendinizi frenlersiniz ve insanları incitmeyebilirsiniz. Ama insanların ham, çiğ davranışları karşısında incinmemek elde olan bir şey değildir. Bu ancak çok engin bir gönülle aşılabilecek bir nefs engelidir. Allah Rasûlü incitmediği gibi incinmezdi de. Ashab arasında bedevilikten gelmeleri sebebiyle kaba davranışlar sergileyen insanlar olurdu. Hatta Mescid-i Nebî'ye bevletmeye kalkanlar bile vardı. Ancak, O bunlara kızmaz ve bu davranışları sergileyen kimseleri incitmemeye özen gösterirdi. Ashab arasında ölçüsüz tepki gösteren olursa onları da uyarır, hoşgörüye ve incitmeyen nazik tavra davet ederdi. (8) Kendisinden, zina etmek üzere izin istemeye gelen bir delikanlıyı hiç kırmadan, incitmeden birtakım sualler sormak suretiyle bu işin yanlış olduğuna inandırmış ve düşüncesinden vazgeçirmişti. (9)
Temelinde hamlık ve hoyratlık bulunan kaba davranışlar ve haddini aşan cinsten tavırlar insanları incitir, üzer ve gönüllerini kırar. Nübüvvet pınarının ser-çeşmesi olan peygamberler ve başta Hz. Peygamber incinmeme ve incitmeme konusunda insanlığa model olmuştur. Ahlaki erdemler de ancak model şahsiyetlerden öğrenilebilir. İslam tarihi boyunca ümmetin yaşadığı güzelliklerde Allah Rasûlü'nün yüce şahsiyetinin ve üstün karakterinin izleri vardır. İnsanlar O şahsiyete yaklaşabildikleri ölçüde toplumda kabule layık faziletlere ermişlerdir. İncinmeme ve incitmeme felsefesi edebiyatımızda da ayrı bir güzellik rüzgarı oluşturmuş ve pek çok şair bu konuda duygularını dile getirmiştir. Bunlardan biri olan Pertev Paşa bu manayı şöyle ifade eder:
Ne şemm et bülbülün verdin, ne de hârdan incin
Ne gayrın yârine meyl et, ne sen ağyârdan incin
Ne sen bir kimseden âh al, ne âh u zârdan incin
Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin
(Ne bülbülün aşık olduğu gülü kokla ne de dikenden incin, dikenden inciniyor ve korkuyorsan gülü koklamamalısın. Çünkü gülü seven dikenine katlanır.
Ne Allah'ın dışında başkasının sevgilisine ilgi duy, ne de ağyar sayılan Allah'ın dışındakilerden incin. Allah'ın dışındaki fani şeylere gönlünü kaptırırsan incinirsin, çünkü faniye güvenmek sonuçta insanın güvenini yıkar.
Ne sen başkasından ah al, ne de başkasının ah u zarından incin. Çünkü başkasından ah alacak işler yapanın başkalarının kendisine ah çektirmesiyle incinmeye hakkı yoktur.)
Doğrusu başkasından incinmemek ve başkasını incitmemektir. Tek kelimeyle kalb-i selim sahibi olmaktır.
1) Tevbe, 9/128. Ayrıca bkz. Enbiya, 21/107.
2) Al-i İmran, 3/159.
3) İbn-i Sa´d, Tabakat, I, 373; Buharî, Edeb, 39.
4) Buharî, Megazî, 29; Vakıdî, II, 452.
5) Bkz. Buharî, Menakib, 25; Müslim, Salat, 119.
6) Buharî, Humüs 19, Libas 18, Edeb 68; Müslim, Zekat 128. Ayrıca bkz. Ebû Davud, Edeb 1; Nesaî, Kasâme, 24; İbni Mace, Libas 1.
7) Araf, 7/199
8) Buharî, Vudû´ 58, Edeb 80. Ayrıca bkz. Müslim, Taharet, 98-100; Ebû Davud, Taharet 136; Tirmizî, Taharet 112; İbni Mace, Taharet 78.
9) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 256-257; Heysemî, Mecmau´z-zevâd, I, 129.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
►
2008
(34)
- ► 06/22 - 06/29 (5)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/19 - 10/26 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (5)
- ► 11/09 - 11/16 (6)
- ► 11/16 - 11/23 (7)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2009
(16)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (2)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 09/20 - 09/27 (1)
- ► 09/27 - 10/04 (1)
- ► 11/08 - 11/15 (1)
- ► 11/15 - 11/22 (2)
-
►
2010
(16)
- ► 04/11 - 04/18 (3)
- ► 05/02 - 05/09 (1)
- ► 06/06 - 06/13 (1)
- ► 06/13 - 06/20 (1)
- ► 06/27 - 07/04 (3)
- ► 10/03 - 10/10 (2)
- ► 10/17 - 10/24 (1)
- ► 10/24 - 10/31 (1)
- ► 10/31 - 11/07 (1)
- ► 11/21 - 11/28 (1)
- ► 11/28 - 12/05 (1)
-
►
2011
(22)
- ► 01/02 - 01/09 (1)
- ► 01/23 - 01/30 (1)
- ► 02/20 - 02/27 (1)
- ► 03/06 - 03/13 (2)
- ► 05/15 - 05/22 (1)
- ► 05/29 - 06/05 (1)
- ► 06/12 - 06/19 (1)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (9)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 10/09 - 10/16 (1)
- ► 11/20 - 11/27 (1)
-
►
2012
(38)
- ► 01/01 - 01/08 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 02/26 - 03/04 (1)
- ► 04/08 - 04/15 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (1)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 05/27 - 06/03 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/24 - 07/01 (1)
- ► 07/01 - 07/08 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 08/12 - 08/19 (1)
- ► 08/26 - 09/02 (1)
- ► 09/02 - 09/09 (1)
- ► 09/09 - 09/16 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/18 - 11/25 (3)
- ► 12/02 - 12/09 (1)
- ► 12/09 - 12/16 (1)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/23 - 12/30 (1)
- ► 12/30 - 01/06 (1)
-
►
2013
(32)
- ► 01/06 - 01/13 (1)
- ► 01/13 - 01/20 (1)
- ► 01/20 - 01/27 (1)
- ► 02/10 - 02/17 (2)
- ► 02/17 - 02/24 (1)
- ► 02/24 - 03/03 (2)
- ► 03/03 - 03/10 (1)
- ► 03/10 - 03/17 (1)
- ► 03/17 - 03/24 (1)
- ► 03/31 - 04/07 (2)
- ► 04/07 - 04/14 (1)
- ► 04/14 - 04/21 (2)
- ► 04/21 - 04/28 (3)
- ► 04/28 - 05/05 (1)
- ► 05/12 - 05/19 (2)
- ► 05/26 - 06/02 (1)
- ► 06/02 - 06/09 (1)
- ► 06/09 - 06/16 (1)
- ► 07/07 - 07/14 (1)
- ► 07/28 - 08/04 (1)
- ► 12/01 - 12/08 (1)
- ► 12/08 - 12/15 (1)
- ► 12/15 - 12/22 (1)
- ► 12/22 - 12/29 (1)
- ► 12/29 - 01/05 (1)
-
►
2014
(52)
- ► 01/05 - 01/12 (1)
- ► 01/19 - 01/26 (1)
- ► 01/26 - 02/02 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (1)
- ► 02/09 - 02/16 (2)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
- ► 03/02 - 03/09 (1)
- ► 03/16 - 03/23 (1)
- ► 03/30 - 04/06 (1)
- ► 04/06 - 04/13 (2)
- ► 04/13 - 04/20 (2)
- ► 04/20 - 04/27 (2)
- ► 04/27 - 05/04 (1)
- ► 05/04 - 05/11 (1)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/18 - 05/25 (1)
- ► 05/25 - 06/01 (1)
- ► 06/01 - 06/08 (1)
- ► 06/08 - 06/15 (1)
- ► 06/15 - 06/22 (1)
- ► 06/22 - 06/29 (1)
- ► 06/29 - 07/06 (1)
- ► 07/06 - 07/13 (1)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/20 - 07/27 (1)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 08/03 - 08/10 (1)
- ► 08/10 - 08/17 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (1)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (1)
- ► 09/28 - 10/05 (1)
- ► 10/05 - 10/12 (1)
- ► 10/12 - 10/19 (1)
- ► 10/26 - 11/02 (1)
- ► 11/02 - 11/09 (1)
- ► 11/09 - 11/16 (1)
- ► 11/16 - 11/23 (1)
- ► 11/23 - 11/30 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (1)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (1)
-
►
2015
(25)
- ► 01/04 - 01/11 (1)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (1)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 02/08 - 02/15 (1)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 03/01 - 03/08 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (1)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 04/12 - 04/19 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (1)
- ► 05/10 - 05/17 (1)
- ► 05/17 - 05/24 (3)
- ► 06/07 - 06/14 (1)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 07/12 - 07/19 (1)
- ► 07/19 - 07/26 (1)
- ► 10/18 - 10/25 (1)
- ► 10/25 - 11/01 (1)
- ► 11/01 - 11/08 (1)
- ► 11/29 - 12/06 (1)
- ► 12/13 - 12/20 (1)
- ► 12/20 - 12/27 (1)
-
►
2016
(3)
- ► 01/24 - 01/31 (1)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
-
►
2018
(24)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (5)
- ► 03/18 - 03/25 (2)
- ► 04/08 - 04/15 (2)
- ► 04/29 - 05/06 (9)
- ► 05/06 - 05/13 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 07/15 - 07/22 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (1)
-
►
2019
(2)
- ► 04/14 - 04/21 (1)
- ► 09/22 - 09/29 (1)
-
►
2020
(1)
- ► 02/16 - 02/23 (1)
-
►
2021
(1)
- ► 04/11 - 04/18 (1)
ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?
Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...
-
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi’ye...
-
Osmanlı Devleti’nde nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların verdiği izinnâme ile yetkili kılınan imamlar tarafından yapılırdı. Şer‘i...
-
Hepimizin bildiği gibi, Kur'an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ilmin önemine dikkat çekilmişti...