Wikipedia

Arama sonuçları

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Mevsimlik yanlışlardan kendinizi korumaya alıyor musunuz?

Sabır gösterir de konuyu okuma lütfünde bulunursanız ‘mevsimlik yanlışlar’la neyi kast ettiğimizi kolayca anlayacak, gerçekten de üzerinde durmaya değen bir konu diyerek sizde düşünmeye başlayacaksınız. Sözü daha fazla uzatmadan mevsimlik yanlışlarla neyi kast ettiğimize geçiyorum.

Bilindiği üzere geçmişte sokak bu günkü kadar kontrolden çıkmamış, günahlar bu kadar teşvik görerek işlenir hale gelmemişti. O yüzden o günkü insanlardaki dindarlık, ahiretini kurtarma gayretinden başka mânâya gelmiyordu. İnsanlar sadece ahiretini kurtarmak için dindarlaşıyor, mazbut giyim kuşam içinde olma gereği duyuyorlardı.

- Ya bugün? Bugün de öyle mi?.Bugün durum çok farklı. İnsanlar ahiretini kurtarmak niyetinden önce dünyalarını kurtarmak için de dindarlaşıyorlar, dindarlıktan faydalanıp yaygınlaşan günah yanlışlarından kendilerini, aile, çoluk çocuklarını dindarlıkla korumaya çalışıyorlar.

İsterseniz bakın toplum hayatına. Her geçen gün yaygınlaşan kötü alışkanlık ve ahlâkî yozlaşmadan kendilerini en çok koruyanlar dindar olanlardır. Çünkü dinin insanı kötülüklere iten zaaflar hakkında yasaklayıcı hükümleri vardır. Bu hükümlere itaat eden dindarlar sadece ahiretini kurtarmakla kalmıyor, gittikçe yaygınlaşan bağımlılık ve kötü alışkanlıklardan da aile ve çocuklarını muhafaza ediyor, böylece dünyalarını da kurtarabiliyorlar. İsterseniz İsra Sûresi’nin 32. ayetinin dindarları koruyucu ve kollayıcı ikazına bakın:

-Zina yapmayın!. demiyor, Zinaya yaklaşmayın! diye ikaz ediyor. Çünkü asıl mesele yanlışlara yaklaşmamaktadır. Yaklaşmayanın korunması kolay olur. Yaklaştıktan sonraki tahriklere direnmek zorlaşır, ateşe yaklaşanın isabet alması ihtimali gibi tehlike belirir. Onun için kötülüklere vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek tahrikçi ve teşvikçi görüntüleri de yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyor, müstehcen dolaşılmasını da,çevreye kötü örnek olunmasını da..

Hatta bu bakma konusunda bir diğer ayetin emri de bir başka koruyucu özellik arz ediyor, bir de ona bakın lütfen:

-“ İnanmış erkek ve kadınlar gözlerini harama bakmaktan kapasınlar!? (Nur, 30)

Gözleri kapamak mümkün mü? Hayır! Ya niçin kapasınlar diyor?

-Öylesine gözlerini harama bakmaktan, müstehcene nazar etmekten korusunlar ki, sanki gözleri kapalıymış gibi hayallerini bile tertemiz, pırıl pırıl tutsunlar, zihinlerini kirlenmekten korusunlar.. mesajını veriyor.

Nitekim İmam-ı Şibli bu ayeti tefsir ederken: “Sadece kafa gözlerini kapamakla kalmasınlar, kalp gözlerini de kapalı tutsunlar, hayallerine almasınlar haramları, müstehcen görüntüleri..diyor, hayali dahi tertemiz tutmamızı istiyor.

-Gözle bakış konusunda neden bu kadar ısrarlı ikaz ediliyor insanlar?

-Çünkü bütün günahlar, ahlakî bozulmalar, gözle bakışla başlar, bakışın ısrarıyla baskı artar, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker hayalhanesine depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler hayal âleminde gözlerinin önündedir. Öğrenciyse dersine tam çalışamaz, işçi ise mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz, derken her konuda gerileme, düşüş başlar bakışlarını korumayanlarda. Bu duruma düşmemek için din yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere maruz kalmaktan kurtarır. Bundan dolayı söylemiş Bediüzzaman Hazretleri kitaplık çaptaki şu meşhur sözünü. Diyor ki:

“- Dünyasını kurtarmak isteyen dinine sarılsın. Ahiretini kurtarmak isteyen dinine sarılsın. Her ikisini de kurtarmak isteyen dinine sarılsın!.”

Ne dersiniz, yaz yanlışlarından kendimizi korumaya alıyor muyuz? Böyle bir dikkat ve titizliğimiz söz konusu mu şu sıcak yaz mevsiminde? ....

Toplumda kardeşliği bozma fitnesi çıkaranlar

Siyer tarihi bize fevkalade ibretli örnekler vermekte, toplumun birlik beraberliğinin önemi konusunda değerli bilgiler sunmaktadır. Bu bilgilerden birine bir daha göz atalım isterseniz yaşanan fitne olayları sebebiyle.

Efendimiz (sas) Hazretleri'nin maruz kaldığı eziyet ve cefaları gören sahabeler üzülerek:

-Ya Resulellah, bu zalimlere lanet okuyup, beddua etseniz de layıklarını bulsalar..diye teklifte bulunmuşlar. Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (sas) Hazretleri :

-Ben lanet okuyan bir peygamber değilim. Bana zulmedenlerin helak olmasını değil, ıslah olup imana gelmelerini diliyorum, buyurmuş, şahsına kötülük edenlere bedduaya yönelmemiş, sabredip hep ıslahlarına dua etmiştir.

Ancak, şahsına yapılan bunca zulüm ve eziyetlere sabır gösterip tahammül ederek bedduadan hep uzak duran Efendimiz, toplumun birlik, beraberliğini bozma fitnesi çıkaranlara karşı aynı şekilde sessiz kalmamış ve herkesin bildiği meşhur duasını yaparak:

-Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin!. demekten geri kalmamıştır.

Niçin toplum içindeki birliği bozma fitnesi çıkaranlara beddua etmekten çekinmemiştir? Çünkü kardeşçe yaşayan toplumu bölüp parçalama fitnesi öyle sessiz kalınacak basit bir fitne değildir. Bundan dolayı şahsına yapılan bütün zulümlere sabreden Allah Resulü, kardeşlerin birliğine kast edip beraberliğini bozmaya yönelen fitnecileri bedduaya layık görmüş, caydırıcı olması için de tarihi duasını yapmaktan çekinmeyerek:

-Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin! uyarısında bulunmuştur.

Bilinen bir gerçektir ki, Müslüman bir toplumu cephelere bölüp de birbirine düşman hale getirilmesine ne Allah razı olur, ne de Resulü. Nitekim Casiye Sûresi'nde Rabb'imiz farklı görüş ve anlayış içinde olanları dahi kaynaştırıp birleştiren ölçüyü şöyle vermektedir:

-Kim iyi düşünce ve davranış içinde olursa kendi lehinedir. Kim de kötü düşünce ve amel içinde olursa o da kendi aleyhinedir. Her ikisinin de hesabını ahirette Allah görecektir. Burada kimse kimsenin hesabını görmekle görevli değildir! Birbirinize düşman olup aranızda fitne çıkarmanıza sebep yoktur!..

Kardeşliğimizi bozup bizi birbirimize düşürme fitnesi çıkaranlara böyle beddua eden Efendimiz, küsleri barıştırıp kardeşliğimizi kuvvetlendirmeye hizmet edenlere ne buyuruyor acaba? Ona da bir göz atalım isterseniz. Ebu Davud'daki hadisin işaretinde buyuruyor ki:

-Size namaz, oruç, hac sevabı gibi büyük sevaplar kazandıran güzel bir iş ve amelden haber vereyim mi?

- Ver ya Resulellah, diyorlar. Bakın neleri dikkate veriyor güzel bir iş ve amel olarak:

- Arınızda küsleri barıştırın, kırgınları kaynaştırın, toplumun birlik beraberliğine hizmet edin, sevabınız bu saydığım yüce ibadetlerin sevabından az olmayacaktır..

Demek ki bizim namazımız, orucumuz, haccımız nasıl vazgeçilmez yüksek sevaplı ibadetlerimizden ise, küsleri barıştırıp dargınları kaynaştırarak, toplumun birlik beraberliğine çaba sarf etmemiz de aynı derecede yüksek sevaplı ibadetlerimizdendir.

Bu sebeple Müslüman hep barıştıran olur, ayrıştıran olmaz. Çünkü toplumu düşman kamplara bölmeye çalışanlar fitne çıkaran kimselerdir. Fitne çıkaranlar ise Resulüllah'ın bedduasına müstahaktırlar. Müslüman böyle bir bedduaya müstahak olmayı göze alamaz.

Nitekim Bakara Sûresi 2O8'deki ayetin ikazı da tüm Müslümanlara böyle barışçı olma emri vermektedir:

-Ey iman edenler! Topyekûn barışa girin, şeytanın peşine düşüp de birlik beraberliğinizi bozmayın. Unutmayın ki,birliğinizi bozmak isteyen şeytan sizin apaçık düşmanınızdır!..

Anlaşılan odur ki, bir ülkede şuurlu dindarlık kuvvetlenirse birlik beraberlik de kuvvetlenir, barış kazanır, fitne kaybeder. Çünkü Müslüman, Allah'ın lanetine müstahak olacak bir fitne faaliyeti içinde olmayı asla istemez. İnandığı Allahın emirlerine, iman ettiği Resülüllah’ın ikazlarına isyan etmeyi göze alamaz.Bunları göze alanlar başkaları olular..

Ramazanın başında bir tefekkür ve teşekkür değerlendirmesi

Geçen sene büyük bir mutlulukla tamamladığımız Ramazan'ımızın son iftarında içimizden hüzünlü duyguların geçtiğini hatırlıyorum. Son iftarda derin bir tefekkürle söylenmiştik:

- 'Acaba gelecek Ramazan'a erişecek, bir orucu daha tutmaya muvaffak olacak mıyız?' diye.. Hatta bunu düşünürken endişelenmiş,

- Belki de ömrümüz vefa etmez, mutlu bir Ramazan'ı daha tutma saadetine erişemeyiz.. diye de tereddütler geçirmiştik. Bugün ise diyebiliyoruz ki:

- İşte size bir mutlu Ramazan daha. İşte size inşaallah mükellefiyetlerini yerine getireceğimiz saadetli bir Ramazan ayı daha.. Öyle ise buyurun, hep birlikte şimdiden şükredelim Rabb'imize. Bizi böylesi mutlu ve huzurlu günlere bir daha ulaştırdığı için.. Unutmayın, geçen Ramazan'ı birlikte yaşadığımız nice dost ve yakınlarımız yoktur şimdi aramızda. Onlar yaşadıkları Ramazanlarının mükâfatını görmek üzere ayrılmışlar aramızdan. Biz de onlarla birlikte ayrılanlardan olabilirdik.

Ama Rabb'imiz lütfetmiş, bir Ramazan'a daha ulaşmamızı takdir buyurmuş. İşte bu lütfun şükrünü eda için biz de niyetimizi kesinleştirmiş, ay boyunca görevimizi yerine getirmeye azmü cezm-i kastederek Rabb'imize söz veriyor ve diyoruz ki:

- Rabb'imiz, akşamları teravihlerimizi büyük bir aşk ile kılacak, geceleri sahurumuza aynı aşk ile kalkacak, gündüzleri orucumuzu da yine aynı sabır ve sebatla tutacağız. Ayrıca geçmişten getirdiğimiz bazı kötü alışkanlıklarımızı da terk ederek ay boyunca günah kirlerinden temizlenmiş müttaki müminler haline geleceğiz. Bunda azimli, cezimli ve kararlıyız. Şeytan vesvese verse de, nefsimiz zorluk çıkarsa da diyoruz ki:

- Ey bize vesvese verip şevksizlik telkin eden nefis ve şeytanımız! Size ne oluyor ki, böylesi uzun günlerde oruç tutarken zorlanacaksınız gibilerden bâtıl vesveseler vermeye yelteniyor, bize ümitsizlik aşılamaya çalışıyorsunuz? Boşuna uğraşmayın. Biz biliyoruz ki sizin göreviniz de budur!. Siz böylesine zorluk duyguları telkin edeceksiniz bizim içimize. Biz de karşı koyacak, uymayacağız sizin verdiğiniz vesveseye. Bu da bizim irade imtihanımızı teşkil edecektir. Zaten ilk günlerden sonra öylesine rahat bir Ramazan günleri yaşayacağız ki, keşke bütün sene Ramazan olsa, ne kadar da rahat oluyor diyeceğiz. Nitekim geçtiğimiz her Ramazan'da da hep böyle dediğimiz gibi. Baştan iki üç günlük bir intibak zorluğu yaşarız; arkasından da öylesine mutlu ve huzurlu bir bünyeye ulaşırız ki, birçoğumuzun değerlendirmesi aynı olur:

-Bedenimizdeki maddi ağırlıklar azaldı, sıhhatimizi kazandık, ruh gibi hafifledik, Ramazan'dan sonra da oruca devam etsek keşke.. diye temennilerde bulunuruz.

Ayrıca unutmamak gerek Ramazan'ın her gecesinde Rabb'imizin biz kullarına şu hitabını.

-Yok mu günah ve yanlışlarına tövbe istiğfar eden! Bekletmeden tövbe istiğfarlarını kabul edeyim?..

- Yok mu ibadetlerini şevkle yerine getiren, kat kat fazla sevap vererek mükafatlandırayım?

Biz de ay boyunca bu İlahi hitaplara, 'Var ya Rab!' diyerek, el açıp dualar edecek, af ve mağfiret dileğimizi tekrarlayacağız. Böylece sene boyunca maruz kaldığımız günah kirlerinden arınmaya yöneleceğiz ay boyunca. Şimdiden içimizdeki dualarımızı duyar gibiyiz:

-Rabb'imiz, 8O senelik ibadet sevabı kazandıran Kadir Gecemizle Ramazan'ımızı affımıza vesile kıl, bayrama günahlarından arınmış müttaki müminler olarak ulaşmayı nasip eyle bizlere..

Hadis-i şerifin müjdesiyle bağlayalım bahsimizi:

-Kim sevabına inanarak Ramazan orucunu tutar, ibadet mükellefiyetlerini tam yerine getirirse, onun geçmişteki günahları, yaşadığı Ramazan hürmetine bağışlanır, günah kirlerinden temizlenmiş, hayatına tertemiz bir sayfa açmış bir mümin olarak ulaşır bayrama!.

Tüm derinliğiyle yaşayacağınız huzurlu ve mutlu Ramazanlar dileğimle

....

16 Temmuz 2011 Cumartesi

İMANIN GÜZELLİĞİ, KÜFRÜN ÇİRKİNLİĞİ

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com:İmanın güzelliği
İman berrak bir nehir gibidir, değdiği her nesneyi ak pak yapar. İmanın olduğu yerde çirkinlikler bulunamaz. Çünkü onun özünde güzellik vardır. Fakat imanın hakkıyla yaşanması pek çok fedakârlığı gerektirir. Müslüman olmak zorlu bir imtihanı da beraberinde getirir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da, onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan onu yüklenmiştir" (Ahzâb, 72) denilerek bu zorluğun derecesi anlatılmakta, bütün zalimliğine ve cahilliğine rağmen insanoğlunun bu vazifeyi üstlendiği hatırlatılmaktadır.

İmanın kelime anlamı "inanma, inanç, din inancı, itikat" demektir. İman; 'emanet, eman, emniyet' ile aynı kökten gelen bir kelimedir. Sözlüklerde "Hak dini kabul etme, Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamberini kabul etme, dil ile söyleme, kalp ile doğrulama, İslam dinine inanma" olarak geçer. Yine iman; Allah'a, bu kâinatın bir halikı olduğuna, onun gönderdiği mukaddes kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine, ahiret âlemine, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna, öldükten sonra dirilip haşr ve hesap olunacağına inanmaktır. Buna genel anlamda 'müslümanın amentüsü' de denir. Bir kişinin 'Müslüman' sıfatını kazanabilmesi için imanın altı şartını hakkıyla idrak etmesi gerekir.

İmanla şereflenen insan, hayvani vasıflardan uzaklaşmak zorundadır. Kişi hayvani özelliklerden uzaklaştıkça imanın lezzetini bütün hücrelerinde hissetmeye başlar. Ahlaki güzellikler inkişaf edince kişi özüne döner, yaratılış gayesini hakkıyla idrak eder. Allah'ın emirleri doğrultusunda yaşamayı en büyük gaye edinir.

İmanla müzeyyen ruhlarda hırs, kıskançlık, kibir, yalan, ikiyüzlülük, gıybet gibi kötü huylardan eser kalmaz. Çünkü iman güzel ahlakı da beraberinde getirir. İmanlı sinelerde kötü ahlakın barınması mümkün değildir. Zira imanla küfür, ateşle barut gibidir. İkisinin bir arada olması düşünülemez. İman bütün güzelliklere açılan, bütün çirkinliklere kapanan bir rahmet kapısıdır. Bu kapıdan şerrin girmesi mümkün değildir. Şayet şerler peşinizi bırakmıyorsa, kalbinizi yoklamak mecburiyetindesiniz. Mevlana Celaleddin Rumi'nin dediği gibi "Kimde güzel ahlâk varsa kurtulmuştur. Kim de şişe yürekli (bozuk ahlâklı) ise kırılıp gitmiştir."

Küfrün çirkinliği

Küfür "Allah'a inanmama, ortak koşma, dinsizlik, imansızlık" anlamlarına gelir. İslam dininin öğrettiği iman esaslarını reddeden, kabul etmeyen kimselere "kâfir" denir. Küfür en büyük afettir. Bilinmelidir ki küfrün ve inkârın ucu cehenneme varır.

İnsanı yaratan Allah, onun fıtratını, neler yapabileceğini de çok iyi biliyordu. İnsana akıl ve irade veren Allah, onu tavır ve davranışlarında özgür bırakmıştır. Kişi akıl ve iradesini kullanarak ya Rabbine teslim olmuş, ya da onun yolundan çıkıp şeytana talebe olmuştur. Abese suresinin 17. ayetindeki şu ifadeler Allah'ın, kendini bırakarak şeytana teslim olan kullarına şiddetli hitabıdır: "Kahrolası insan, ne kadar nankördür." Bu sözler Allah'ın kahır sıfatının tecellisidir. Yoldan çıkan insana Rabbinin sert yaklaşımının tezahürüdür.

İman ne kadar hoş ve latif bir kavramsa küfür de o kadar tiksindirici bir nankörlüktür. Onun için Rabbimiz küfrü, şirki ve inkârı affedilmez bir davranış olarak görüyor. Gerçekten de öyle değil midir? Sizi yaratan, kayıran, besleyen, binlerce nimetle mükâfatlandıran bir yaratıcıyı reddedeceksiniz. Bu ne kadar çirkin ve çirkef bir davranıştır.

Bu çirkinliğe meyledenler; nimetleri çalışarak, emek vererek kazandıklarını söylerler. Dünyanın en zengin kişilerinden biri olarak tanınan iman fakiri Karun bu düşüncede bir insandı. O ve onun gibiler zenginliğinin sebebi olarak Allah'ın lütfunu değil, kendi çalışmasını ve gayretlerini görmüştür. Oysa Allah, sebepleri araya koyarak nimetleri çalışan kullarına bahşediyor.

İnkârcılar gerçekte dünyayı ahirete tercih etmiş bahtsız insanlardır. Kimse onları kararlarında zorlamamıştır. Onlar cüzi iradelerini o doğrultuda kullanmışlardır. Hayrı reddetmiş, küfrü ve isyanı kucaklamışlardır. Bu onların şahsi tercihleridir. Bunun bedelini ahiret yurdunda elbette ödeyeceklerdir. Rabbimiz şükredicilerin ve inkârcıların durumunu şu ayette bakın nasıl açıklıyor: "Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artıracağım. Eğer küfrederseniz, şüphesiz azabım çok şiddetlidir." (İbrahim, 7)

Bugün yeryüzünde fitne fesat tohumları ekip ortalığı karıştıranlara baktığımızda, boş bir gayret içerisinde olduklarını görüyoruz. Çünkü insanların Allah'ın saltanatını devirmeye, onun sonsuz kuvvetini noksanlaştırmaya güçleri yetmez. Allah dilese, kendisiyle savaşanları bir anda yerin dibine batırır. Tarihte bunun örnekleri görülmüştür. Fakat bu gibi hadiseler nadirattandır. Akıl nimetiyle nimetlenen insanlar, gece gündüz demeden imtihan edildikleri için onların iradeleri esas alınmaktadır. Bu durum Allah’ın koyduğu bir kanundur. Yoksa Allah dileseydi herkes inanırdı.

Allah, bu dünyada insanlara inanıp inanmama özgürlüğü tanıdı. Lakin inananları ve inanmayanları nelerin beklediğini de sıralayarak tembihte bulundu. Hiçbir iyiliğin ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağını, büyük hesap gününde zerre miktarı iyilikle zerre miktarı kötülüğün mizanda tartılacağını bildirmiştir.

Kimse İslamiyet’in, Kur'an-ı Kerim'in hayatın dışına itileceği endişesini taşımasın. Herkes asıl kendi kurtuluşu için hayatına çekidüzen versin. Zira şu ayette Allah nurunu tamamlayacağını müjdeliyor: "Allah'ın nurunu üfürükleriyle söndürmek istiyorlar; oysaki Allah nurunu kâfirler istemese de tamamlayacaktır!" (Saff, 8)

Kişinin küfür bataklığına batmaması için azıcık uyanık olması yeterlidir. Zira dört bir yanımızdaki varlıklar kudretli bir yaratıcının var olduğunu ve ona iman etmemiz gerektiğini haykırıyor. Bu konuda uzaklara gitmeye hiç mi hiç gerek yoktur, zira kendi simamıza bakmamız yeterlidir.

Bilim alanında bu kadar ilerlemiş olan Avrupa'nın ve Amerika'nın Allah'a tevhit inancıyla bağlanma hususunda gösterdikleri zaafı anlamak mümkün değildir. Buna dense dense ancak kuru bir inat ve bağnazlık denir. Dolaylı veya direkt olarak tabiatı ilah kabul edenler, hangi mantıktan hareket ediyorlar? Bunu anlamak mümkün değildir.



İnanmış gibi görünenler

Bazı insanlar Müslümanların nüfuzundan yararlanmak için, gerçekte inanmadıkları halde inanmış gibi görünürler. Bunlara dini terminolojide 'münafık' diyoruz. Münafığın hükmü kâfirlerinkinden daha zorludur. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim inanmadığı halde inanmışların safında görülenlerle ilgili şöyle der: "İnsanlardan öyleleri vardır ki: 'Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır." (Bakara Suresi, 8–10)

Kişileri deliller sabit olmadan durup duruken tekfir etmek (kâfirlikle suçlamak) çok tehlikeli bir davranıştır. Fakat müslümanın uyanık olması gerekir. Müminlerin, açık inkâr delilleri varken herkesi katıksız müslüman olarak görüp İslam düşmanlarının tuzaklarına düşmesi kaba tabirle ahmaklıktır. Her konuda olduğu gibi bu hususta da ölçüyü iyi ayarlamak ve basiretli olmak elzemdir.

İmtihan şuuruyla yaşamak

İnsan olarak dünya denen mukavvadan bir sahnede büyük imtihanlardan geçiriliyoruz. Yaşadığımız müddetçe hayır ve şerlerle sınanıyoruz. Elbette hayırlara şükredenler, şerlere sabredenler bu ilahi imtihandan alnının akıyla çıkacaklardır. Ancak unutulmamalıdır ki imanı besleyip güçlendiren de amellerdir. Amelsiz iman her dem yara alır.

Dünyanın gelmiş geçmiş en hayırlı toplumu olan sahabeler ibadette sınır tanımazlardı. Onlar bilirlerdi ki ibadetler nimetlere şükrün bedenen ifadesidir. Şükür kulluğun aynasıdır. Hayattayken cennetle müjdelenen sahabeler ibadetlerinde hiçbir zaaf ve gevşeklik göstermemişlerdir. Aksine ibadetlere dört elle sarılarak hayatlarını idame ettirmişlerdir.

Bu dinin Peygamberi, gecesini gündüzünü ibadetlere ayırmış, asla kulluk şuurundan bigane kalmamıştır. Her fırsatta ibadet etmiştir. Bununla ilgili olarak Hz. Aişe validemizin naklettiği şu hadis-i şerifi dikkatlerinize arz ederim. O şöyle buyurmuştur: "Nebiy-yi muhterem (sav) Efendimiz mübarek ayakları şişinceye kadar geceleyin ibadet ederdi. Bunun üzerine kendisine: 'Ya Rasulallah! Geçmişte ve gelecekteki bütün günahların mağfiret olunduğu halde niçin böyle yapıyorsun?' dedim. 'Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?' buyurdu."

Mümin basiretli, ferasetli ve sağduyulu olur. O eşyaya ibret nazarıyla bakar. Dünyanın geçici hevesleri onu asli vazifesi olan kulluğundan uzaklaştıramaz. Daima Allah'ın onu gözetlediği şuuruyla yaşar. Yaptığı her işi hak ve hakikat süzgecinden geçirir. Kararlarını verirken hakkaniyeti gözetir. Güçlü olsa da daima haklının ve mazlumun yanında olur. Bu özellikler onun imanının tezahüründen başka bir şey değildir.

Bir kişi iç dünyasında böyle bir âlem oluşturabilmişse iman nimetinden payına düşeni almış demektir. İmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu, onsuz yüreklerin bir yükten öte mana taşımadığını büyük İslam şairi Mehmet Akif Ersoy şu mısralarında ne kadar da veciz bir şekilde ifade ediyor:

İmandır o cevher ki ilâhi ne büyüktür
İmansız olan paslı yürek sinede yüktür

Şu kısacık ömürde en büyük sermayemiz kulluğumuz ve imanımızdır. Tabir caizse kulluğumuz sultanlığımızdır. O bizi dünyayla kıyaslanmayacak kadar güzel ve sonsuz olan cennete götürecektir. Ya inkârcılar; onları da sonsuz acı bir azap bekliyor. Ne mutlu iman üzere yaşayanlara ve son nefesini bu hâl üzere teslim edenlere… Sözlerimi Yüce Rabbimizin kâfirlere yönelik olarak söylediği şu tüyler ürperten sözlerle noktalamak istiyorum:

"Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince; işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerinedir. Onlar ebediyyen lânet içinde kalırlar, artık ne kendilerinden azap hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır." (Bakara, 161–162)

Rabbim bizleri bu zümreye dâhil olmaktan ve onların şerrinden korusun. (Âmin)

13 Temmuz 2011 Çarşamba

GİTMEK İÇİN ÇOK ERKEN ...

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com:

Gitme vakti geldi,bana elveda
Deme sakın bir gün deme ne olur;
Kulaklarda senden yüzlerce seda..
Korkarım,sensizlikte susar, kaybolur..

Ömürler için hep ömrünü harcadın
Dillere nağme oldu senin adın
Doyulmayan sofraydı,sohbetin,tadın..
Korkarım sensizlikte küser,kaybolur.

En sevgililer dahi tanıyamadı seni.
Yıllarca dinleyip de anlayamadı seni
Gönül elbisesine tuttu yamadı seni
Korkarım sensizlikte düşer kaybolur

Rabbim gecinden versin bir gün göçüp gidersen
Yıkılan çınar neymiş,O zaman bilecekler,
Mahcubiyetlerini göreceksin,istersen,
Bu gün dikilip duran dağlar da eğilecekler

16 Haziran 2011 Perşembe

Vefakârlık ve ahde vefa

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com:Vefakârlık ve ahde vefa, İslam ahlakının temel umdeleri olarak kabul edilmiş, her ikisi de Allah’la ilişkilerimizi tanzim etmeleri cihetiyle imanla ilişkilendirilmiş, birey-toplum ilişiklerini düzenleyen yönüyle de hukuki müeyyidelere bağlanmıştır. Her iki haslet de İslam’ın ahlaki erdemler hiyerarşisinde en üst mertebelerde tutulmuştur.

Mümin, her şeyden önce Rabbine karşı hakşinas, kadirbilir ve vefakârdır. Rabbine karşı vefakâr olan, O’nun kullarına karşı da kadirşinas ve vefakâr davranacaktır. Annemize, babamıza, eşimize, dostumuza karşı her türlü vefasızlığımız ve kadirbilmezliğimiz, Rabbimize karşı vefamıza da gölge düşürecektir.

Aynı hususlar ahde vefa için de fazlasıyla söz konusudur. Zira insan daha varlık sahnesinde vücut bulmadan önce hayatının en büyük ahdini, en büyük sözünü hem de varlık âleminin Rabbine vermiştir. İnsan bir misakla varlık âlemine gelmiştir. Yüce Allah’ın elest bezminde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına: “Evet (buna) şahidiz.” (A’raf, 172.) diyerek karşılık veren insan, böylece büyük bir emanet ve ağır bir sorumluluk üstlenmiştir. Bu emanet dağlara tevdi edilmiş, dağlar bu emaneti yüklenmekten kaçınmışlardır. İnsanoğlu bu büyük sözünde durmayıp emanete ihanet ettiğinde zalûm (çok zalim) ve cehûl (çok cahil) sayılacağını bile bile büyük bir cesaretle bu emaneti kabul etmiş ve Allah’a söz vermiştir. (Ahzab, 72.)

İnsanoğlunun verdiği bu söz, sıradan bir söz değildir. Yaratıcısına verdiği bir ahittir, bir misaktır. Varoluşumuzun nihai anlamı, verdiğimiz bu ahde sadakatimizde yatmaktadır. Bu aynı zamanda hayatımızın ve yaratılışımızın da gayesidir. Bu söze sadık kalan kişi, hiçbir zaman ahde vefasızlık etmez. Dolayısıyla ahde vefanın gerçek manası, Allah’a verdiğimiz erdemli ve güvenilir olma sözümüzü hatırlayıp, ne pahasına olursa olsun bu söze sadakat göstermekle başlar. İnananlar olarak ahlak telakkimiz, verdiğimiz söze ne derece sadık kaldığımız ile yakından ilgilidir.

Kur’an’da, verilen sözlerin yerine getirilmemesi Allah katında en sevimsiz davranışlardan biri olarak kabul edilmekte, dünyevi beklenti ve çıkar nedeniyle verdiği sözden dönenler, “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Al-i İmran, 7.) ayet-i celilesi ile uyarılmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de verilen her sözü borç ve emanet olarak telakki etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Emanete riayet etmeyenin (gerçek manada) imanı yoktur. Ahde vefa göstermeyenin (hakiki manada) dini yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, III, 134.)

Günlük hayatın akışı içinde yeni konuşmaya başlayan çocuğumuza verdiğimiz sözden, nikâhta eşlerimize verdiğimiz söze -ki bu, manevi boyutuyla bir misak, hukuki boyutuyla bir akit, ahlak boyutuyla ise bir ahittir- iş anlaşmalarından topyekûn millete verdiğimiz söze varıncaya kadar, her söz sorumluluktur. Ve verdiğimiz her söze karşı ahde vefamız, aslında Allah’a verdiğimiz söze/misaka sadık kaldığımızın bir göstergesidir.

Vefakârlık ve ahde vefa, aynı zamanda peygamberlerin temel özelliklerinden biridir. Bütün peygamberler hem Allah’a, hem insanlığa, hem de bütün varlığa son derece vefalı davranan, sözlerinde duran kişilerdir. Kur’an, yeri geldikçe bize o eşsiz vefa örneklerinin hayatlarından söz eder. Örneğin Allah’ın dostu ve nebilerin babası Hz. İbrahim, Nemrut’un ateşini göğüslerken vefasından hiçbir şey kaybetmemiştir. Oğlu İsmail ile beraber yaşamış oldukları ağır imtihanı Allah’ın ahdine gösterdikleri vefalarıyla başarmışlardır. Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim’in vefasını “Yoksa, Musa’nın ve çok vefakâr olan İbrahim’in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?” (Necm, 36-37.) ayetiyle dikkatlerimize sunar.

Bütün hayatı boyunca vefakârlığı bir erdem olarak öğreten ve yaşatan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de, çevresindekilere küçük yaştan itibaren vefakâr davranmanın önemini aşılamıştır. En küçük iyilikler için dahi vefa gerektiğine vurgu yapan Allah Rasulü, iyi ve kötü günde beraber olan, hüznü ve sevinçleri birlikte yaşayan eşlerin ve aile fertlerinin birbirlerine karşı vefakârlığına özel bir vurgu yapmış ve kendisi de bunun en güzel örneklerini sergilemiştir.

Unutulmamalıdır ki verilen sözlerin tutulması, ahde vefa, (Al-i İmran, 76.) antlaşmalara riayet, birey olarak kurtuluş vesilesi, toplum olarak da huzur ve barış unsurudur. Tutulmayan söz, yerine getirilmeyen vaat, şartlarına riayet edilmeyen anlaşma ise, toplumsal çöküşü hızlandıracak, ahirette de bize büyük sorumluluklar yükleyecektir. Söz, Müslüman’ın onurudur. Söze sadakat, dünyada onur ve güven, ahirette ise Yüce Allah’ın iltifat ve rızasını kazanmaktır.

Bir müminin Allah’a verdiği söz ile, peygambere mirasçı olmaya namzet bir alimin, yahut topluma dini mübini İslam’ı anlatmayı, mihrap, minber ve kürsü vazifesini deruhte etmeyi üstlenmiş bir insanın sözü aynı değildir. Zira ikincisi, bildiği bütün hakikatleri gizlemeden, saklamadan insanlığa anlatmaya ve o bilgi doğrultusunda hayatını tanzim edip yaşamaya söz vermiştir. Mihrap bir emanettir, kürsü bir emanettir, minber bir emanettir. Ve her biri için hem Rabbimize hem de bütün topluma verdiğimiz bir söz ve ahd-ü peymanımız vardır. Yüce Rabbimiz bizleri, hem kendisine hem de kullarına verdiğimiz sözlere vefadan ayırmasın.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Regaib Kandili Mesajı

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontektirebolu.azbuz.com :http://yaglikuyumcutirebolusabrikontek.azbuz.com:
02 Haziran 2011 Perşembe gününü Cumaya bağlayan gece, rahmet, bereket ve mağfiret iklimi üç ayların ilk habercisi ve Kur’an ayı Ramazan’ın müjdecisi olarak idrak edeceğimiz mübarek Regaib kandilidir.

Regaib, dilimizde arzu, istek, emel, tutku anlamlarına gelen rağbet kelimesinin çoğuludur. Regaib, diğer bazı kandillerimiz gibi tarihte yaşanmış bir gecenin sene-i devriyesi değildir. Regaib, geleceğe, istikbale yönelik arzu ve isteklerimizi, emel ve tutkularımızı gözden geçirme imkânı veren mübarek bir gecedir.

Bugün insanoğlunun en büyük sorunlarından birisi hiçbir arzusuna gem vuramaması, isteklerini dizginleyememesi, tutkularını terbiye edememesi, güç, servet, şehvet tutkusunu frenleyememesi, kısaca rağbetini, içten isteğini, regaibini Rabbine yöneltememesidir.

İşte Regaib kandili, bitmeyen arzularımızın, tükenmek bilmeyen isteklerimizin, bizi esir alan aşırı tutkularımızın ve bütün bu arzular doğrultusunda ortaya koyduğumuz çaba ve gayretlerimizin muhasebesini yapmamız için Rabbimizin her yıl bize lütfettiği mübarek bir gecedir.

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de İnşirah suresinin son ayetinde şöyle buyrulmuştur: “Rağbetiniz sadece Rabbinize olsun” (İnşirah 8). Sure, bir bütün olarak ele alındığında Yüce Rabbimizin, kalbimizin inşirahı, yüreklerimizin huzuru, kalbimizin neş’e ve sevinci için arzu ve isteklerimizi, emel ve tutkularımızı, kısacası rağbetlerimizi iyiye, doğruya, güzele, faydalı olana, regaibimizi Rabbimize yöneltmemizi, tüm işlerimizi Rabbimizin rızasına uygun hale getirmemizi emrettiğini görürüz. Dahası aynı surede bellerimizi büken günahlarımızdan, hata ve kusurlarımızdan, sinelerimizin ağır yüklerinden kurtulmak, şanımızı yüceltmek, güçlükleri yenmek ve işlerimizi kolay kılmak için rağbetimizin daima Rabbimize yönelik olması istenmiştir.

İlahi rahmete fazlasıyla mazhar olan bu mübarek gün ve gecelerde kendimizi bu açılardan sorgulamaya ve Yüce Dinimiz İslâm’ın manevi ikliminde gönül huzuru, istikamet ve öz güven kazanmaya, ihtiraslarımızı dizginleyip menfaat ve çekişmelerden uzak kalmaya ihtiyacımız daha da artmaktadır. Öyleyse bu mübarek zaman dilimini fırsat bilerek, aramızdaki çekişmeleri ve kırgınlıkları, şahsi menfaat hesaplarını bir tarafa bırakıp, Yüce Dinimizin bizden istediği, sevgi, saygı ve hoşgörü ortamının kurulmasına, birlik, beraberlik ve kardeşliğimizin güçlenmesine, insani ve ahlâkî meziyetlerin yaygınlaşmasına gayret gösterelim.

Sevgili Peygamberimiz (sav), bu geceye ulaştığında: “Allah’ım! Recep ve Şaban ayını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına kavuştur” diye dua etmiştir.

Biz de aynı duayı bütün İslâm âlemi için tekrar ederek: “Allah’ım! Dünya’da yaşayan bütün Müslüman kardeşlerimiz için Recep ve Şaban ayını mübarek kıl ve Ramazan ayına hayırla kavuşmayı bizlere nasip eyle” diye dua etmeliyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle başta ülkemiz olmak üzere yurtdışında yaşayan vatandaş ve soydaşlarımızla birlikte bütün İslâm âleminin mübarek Regaib Kandilini tebrik ediyor; bu gecenin, özellikle insanlığın ortak huzurunu tehdit eden terör ve şiddetin, savaş ve düşmanlığın yerini barış ve huzura bırakması için rağbetlerimizin iyiye, güzele ve doğruya yönelik olmasını, bu gecede yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların kabul olmasını Cenâb-ı Mevlâ’dan niyaz ediyorum.

Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkanı

Blog Arşivi

ÇOCUKLARA GÜZEL ALIŞKANLIKLARI NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?

Doğruluk, dürüstlük, merhamet, diğerkâmlık, adalet gibi güzel ahlakın emarelerini çocuklarında görmek, her anne babanın isteği ve emelidir. ...

Etiketler İSLAM